Etiket arşivi: Mason Tarikatı

Akademi Dergisi yazarı muhterem hocamız Mehmet Fahri Sertkaya’nın muhtelif yazılarında geçen, Mason tarikat, Mason, Masonik Örgütler, Yahudi/Mason Medyası, Mason/Satanist Ayin, Mason Teşkilatı, Freemasonry, Masonluk, Masonlar gibi etiketlerin tamamını istafade edilmesi temennisiyle, Mason Tarikatı konusu altına toplamaya çalıştık.

Editör | MFS.TV

Şu ana kadar ya istediklerini yapamadılar

Gölcük-Düzce hizasından aşağıya, Afyon, Uşak ve çevresine kadar olan kısmı kırmaya çabalıyorlar. Peş peşe manyetik şoklar gönderdiler ve muhtelif yerlerde küçük depremler oluşturdular. Hedef, bu bölgeyi de Maraş merkezli afet bölgesi gibi bir hale getirmek.

Şu ana kadar ya istediklerini yapamadılar ya da önce küçük kırılmalar yaparak çok büyük kırılmaları/depremleri hazırlıyorlar. Asıl darbeyi vurduklarında daha şiddetli depremler olmasını sağlamak istiyorlar.

6 Şubat’taki Maraş merkezli depremlerden önce İstanbul boğazına gelip meydan okurcasına tavırlar sergilenen ABD savaş gemisi, en son Zonguldak civarına gitti. O geminin elektromanyetik saldırılarla suni afetler yapmakta kullanıldığı bilgisi gerçek, teyitli bilgi.

Gemi/ler bu türlü saldırıları yapmıyorlar, eş zamanlı olarak çok yönlü müdahalerle böyle suni afet saldırıları yapılabiliyor ve bu gibi gemiler kısmen sistemi destekliyorlar.

Yapılacak depremlerden Tayyip’in, Fuat’ın, Hulusi’nin, Soysuz’un, Mevlüt’ün, İbrahim Kalın’ın, Fahrettin Altun’un, Genelkurmay kademesindeki büyükbaş hainlerin, tıka basa hain dolu olan MİT’teki üst isimlerin, Türkiye’deki çok sayıda etkili ve yetkili kişinin haberleri var. Yine bu insanlık dışı faaliyetlerin başında da hep masonlar ve mason tarikatı var.

Maraş merkezli suni deprem saldırılarından hemen sonrasında planları büyük oranda bozuldu, istedikleri kadar insan, organ, ziynet eşyası ve değerli şeyler kaçıramadılar. İstedikleri gibi bulaşıcı hastalıklar yayamadılar. İstedikleri kadar bölgeyi boşaltamadılar ve sahipsiz bırakamadılar. Bu defa daha dikkatli ve gayretli olmaya çabalayacaklar.

Zemini tam oluştuğu zaman da Çanakkale, İzmir, Muğla gibi şehirler başta olmak üzere, pek çok şehirden düşman işgalinin önünü açacaklar.

Yine, sanki Türkiye batmış, bitmiş, devlet sistemi çökmüş, ordu hiç yokmuş, üç kuruş yardımlara ve üçbeş çadıra ve yurt dışından gelecek sağlık çalışanlarına muhtaç hale gelinmiş rolleri oynanmak istenenecek. Yine masonların kontrolündeki sözde Türk basın ve medyası da üzerine düşeni yapacak. Yine sosyal mecralar, gerçek sahibi olan CIA tarafından sansürlenecek. Elon Musk, sansürlemede gevşeklik yaparsa yine Twitter’a erişme engellenecek.

Hatta bu defa Türkiye genelinde kapsamlı ve uzun süreli elektrik ve internet kesintileri de yapabilirler.

Zaten Maraş merkezli afet bölgesinde sinyal kesicileri gerçekten kullandılar. O insanların gördükleri de anlattıkları da tamamen doğruydu. Devleti resmen idare edenler, devletin kurumlarını ve imkanlarını seferber ederek sinyal kesicileri bölgede dolaştırdılar, çalıştırdılar. Bu kadar aleni şekilde ihanetler ettiler, katliam sergilediler.

O sıralarda enkazların altında yüz binlerce insan vardı. Bunların en az on binlercesi hayattaydı, çoğunun yanlarında telefonları vardı. Telefonları bozulmamıştı, şarjları bitmemişti ve herkesle irtibat kurmaya çabalıyorlardı. En çok da bunun yaşanmasını istemediler. Bu irtibatı kesmek ve enkaz altında sağ kalanları da öldürmek istediler.

Yine Mason Adnan Oktarcılardan tutun da HDP/PKK’lilere, sözde mültecilerden tutun da yurt içinden ve dışından hemen gelecek, hemen seferber edilecek sözde kurtarma ve yardım ekiplerine kadar herkes bilgilendirilmiş vaziyette… Yine İHH’nın, Beşir’in, Kızılay’ın, Ahbap’ın üst isimlerinin de bilgileri ve hazırlıkları var.

Fitne başı yine İsrail ile İngiltere… Bu gibi saldırılarda ABD’yi, NATO’yu, Rusya’yı hatta Çin’i ve sözde Arapları hep İsrail ile İngiltere sevk ve idare ediyor. Hain Ankara hükumeti de MİT de Genelkurmay kademesi de sözde muhalif partilerin ve liderlerin tamamı da onlara çalışıyor.

Bu saldırılar çoktan yapılacaktı. Aslında Maraş merkezli ilk suni depremden sonra şu ana kadar her şey bambaşka akacaktı, yaşanacaktı. Planları çok büyük oranda bozuldu. Son haftalarda bu saldırıların devamını yapacaklardı ama hem ifşa oluyorlar, hem karşı müdahalelerle karşılaşıyorlar ve bocalıyorlar.

Söz konusu hattan da Türkiye’ye ağır darbe vurduklarından hemen sonra Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizi de işgal etmeyi, kısacık sürede Türkiye’den ayırıp almayı çoktan planladılar. ABD Genelkurmay başkanının, işgal altındaki Suriye’de, PKK/YPG teröristlerinin ayağına gitmesinden tutun, son haftalarda onlarca ülkenin çok sayıda resmi görüşmesine kadar… Köşeye sıkışmış haldeki İngiltere Boşbakanı Rishi Sunak’ın “Dünya düzenine meydan okunuyor. Tetikte olmalıyız” açıklamasından, Irak’ta düşen helikoptere kadar ve Ermeni kökenli Rusyalı vekilin “Türkiye çok zayıf düştü, İstanbul’u alalım” açıklamasına kadar, yüzlerce gelişme bu planlarla bağlantılı…

Dediğim gibi, melhame-i kübra artık somutlaşıyor, açıkça yaşanıyor.

Öyle ise herkes aklını başına alsın, çünkü başka Türkiye yok… İstanbul, planları bozmaktan, tebdil etmekten, tehir etmekten yoruldu, sıkıldı.

Tekrar ediyorum. İyice ifşa oldukları için planlarını değiştirmek ya da iptal etmek zorunda kalmazlarsa…

Öncelikle kırmızı işaretli hatları kıracaklar. Gölcük-Düzce arasını merkez ve başlangıç noktası yapacaklar.

Sonra sarı işaretli kısmı belli aralıklar ve çok beklemeden peş peşe kıracaklar. Bunda da Gölcük-Düzce arasını merkez ve başlangıç noktası yapacaklar.

Öncelikli olarak bu bölgelerde, tarihe geçecek seviyede aşırı yağışlar, seller, toprak kaymaları ve şiddetli patlamalar yapmaktan da çekinmeyecekler.

Suni deprem saldırılarının arından da aşırı yağışlara, sellere, patlamalara sebep olacaklar.

Asıl hedefleri İstanbul ve İstanbul’u elektromanyetik şok saldırıları ile doğrudan vuramıyorlar. İstanbul’un buna karşı koruması var. Bu nedenle İstanbul’un yakın çevresini kırmak istiyorlar. Yakın çevresinden başlayacak depremlerin, şiddeti düşmeden İstanbul’un içlerine uzanmasını istiyorlar. Bu nedenle de yıllardır anlattığım o yer altı gazları ve onları tetikleyecek bomba tertibatı planını önde tutuyorlar. Yıllardır bunu Marmara bölgesinde istedikleri gibi yapamadıkları için gidip Maraş merkezli bölde bu teknikleri kullandılar.

Yazdıklarımı unutmayın, Maraş merkezli depremde sadece yer altının farklı noktalarındaki devasa gaz birikintileri patladılmadı, sadece yer altı su kaynakları ile oynanmadıi, sadece elektromanyetik şok darbeleri atılmadı, eş zamanlı olarak yer çekimi bile gücünü bir süreliğine kaybetti.

Trakya bölgesine kaçanlar da yanlış yapıyorlar. Hedef İstanbul’un çevresini çok şiddetli şekilde kırarak İstanbul’u yerle bir etmek olduğuna göre… Sadece Gölcük-Düzce kısmını değil, Trakya’daki pek çok yeri de kırmak isteyecekler. “Burada fay yok” diye boşuna zaman harcamayın. Bu tür saldırıların mümkün olması için faylara gerek yok. Zaten hepinizi kandırıyorlar. Bu depremler, yüzeye çok çok yakın depremler. Derinlerdeki faylar, iddia edildikleri kadar yerlerinden oynamadılar, oynamıyorlar.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Neden?

Çünkü dünyanın her yerindeki metafizikçiler, çok ileri seviyede olmayan metafizikçiler bile bu kadarını görebiliyor, bilginin bu kadarına ulaşabiliyor.

Dünyada uzaylı ve farklı insan türleri olduğunu, binlerce yıldır yer altı şehirlerinde gizlice yaşadıklarını, yüksek teknolojileri olduğunu, yeryüzünün dengelerine sinsice ve yüksek teknolojilerle müdahale ettiklerini görebiliyorlar.

Yeşilleri de grileri de başka türleri de görebiliyorlar. Ye’cüc ve Me’cüc kavimlerinin de yeşiller ve griler olduğunu görebiliyorlar. Bunları görmek, bunları bilmek işten bile sayılmaz… Buna rağmen mason, satanist, gizli Yahudi birileri ekranlara çıkartılarak hala zihinler bulandırılmak isteniyor.

Metafizikçiler, onların çoğunun biyonik robotlar olduğunu, yerlerine geçilmiş karakterler olduğunu da görebiliyorlar.

Hatta metafizikçiler, onlara, uzaylı taraflara neler yaptığımızı, bu oyunun sonuna geldiğimizi, kazanan ve en sonunda da kazanacak taraf olduğumuzu da görebiliyorlar.

Öyle metafizikçiler, o yeşillerin, grilerin arasında da var. Onlar da sonlarının geldiğini görüyorlar ve biliyorlar. Kur’an ayetlerinin ve ayrıca hadis-i şeriflerin hak olduğunu da kesinlik seviyesinde biliyorlar ama inatla red ediyorlar. Bu nedenle yeryüzünde ABD, İngiltere, İsrail, Çin, Rusya, Japonya, Tayvan, Hindistan, Pakistan, İran, Yunanistan, Bulgaristan, Gürcistan, BAE, Suudi Amerika, Katar, Almanya, Fransa, İtalya, İspanya üzerinden organize halde ve tamamen ahmakça planlar deniyorlar. Sonlarını bile bile… Kaderi değiştiremeyeceklerini bile bile…

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Hani hiç kimse duydu mu?

Hani adli yetkililer neredeler?
Bunun gibi binlerce vaka var, hangisinin üzerine gittiler?

Hangi vakada vazifelerini yerine getirdiler?

Hani sözde Türk basını ve medyası nerede? Televizyonlarda konu olmuyorsa bile Beyza Hakan, Ferda Yıldırım, İlkay Buharalı ve benzerleri neredeler? Kripto Ermenileri ekrana çıkartmaktan, vatan evlatlarını çıkartmaya ve desteklemeye fırsat mı bulamıyorlar?

Gizli Ermeni, gizli Yahudi ve mason adli yetkililer, hala Müslüman Türkleri avlamanın, her yerden uzaklaştırmanın, içerilere doldurmanın, kendi devletine ve ordusuna düşman etmenin mi peşindeler?

Onlar da şu Türk rolü oynayan siyasetçilerle birlikte devrilecekler.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Hepsi bir arada, hepsi iç içe…

Batı alemi, Tayyip’in ve çetesinin iktidarda bir süre daha durabilmesi için çabalıyor. Rusya’nın içindeki Amerika ya da Rusya’nın içindeki İsrail de dediğimiz malum çete de bir süredir bunun için çabalıyor ve bu maksatla İstanbul’un iradesine ters işler yapıp duruyorlar. Boşa uğraştıklarını açıkça ve tekrarla ifade etmiştim, “The End” de demiştim ama beni dinlemediler.

Aslında şu zamanda Tayyipin düşmesi de onlar için bir dert, kalması ise ayrı bir dert… Lakin dünya genelinde perişan haldeler. O eski hallerinden eser yok şimdi… Eskisi gibi oyunlar kuramıyorlar, kurmaya kalksalar da sahada gerektiği gibi oynayamıyorlar. İstanbul’un kesin sonuca varmak üzere olduğu şu günlerde, İstanbul baskısından nefes alamadıkları şu günlerde, batılısı doğulusuyla, hep beraber şu son Taksim saldırısını yaptırmaları, kendi ayaklarına sıkmaları demek oldu. Suç üstü oldular.

Artık bu gibi adice, vahşice oyunlarını oynarken tabanlarını tam birlik/ittifak halinde ve organize davranabilecek halde tutamıyorlar. Bu güne kadar beraber paslaştıkları, hep danışıklı dövüştükleri, hep beraber terör, kaçakçılık ve türlü kara para işleri yaptıkları Ermeni/Hristiyan çetelerinden sivrilmek isteyenler de kendileri için sorun oluyor. Ekrem İmamyan da bunlardan biri…

İşin daha arka planında uzaylı gruplar arasındaki çatışmalar da var ki son zamanlarda bunlar iyice arttı. Bir yandan iyice ayrışmamak, çatışmamak istiyorlar, bir yandan da duramayıp çatışıyorlar. Ekrem İmamyan da içinde yeşillerden taraf olan bir uzaylının bulunduğu bir biyonik robot ve bu pis işlerin hepsinin içinde…

Sözde bombacı kadına gelince… Başka adi/basit suçları bulunabilir ama kesinlikle gerçek bombacı değil. Ayağında bot ve kamuflajla… Üzerinde haki renk tişört ve siyah montla… Bir elinde bağ makası ve diğer elinde iki gülle… Yetmeyip zihnini kontrole alan ilaçlar ve metafizik yüklenmelerle/müdahalelerle onu oraya gönderenler, insanlığın aklıyla dalga mı geçmek istemişler… Kadın bir senedir belli bir yerde ikamet ediyor. Bombacı biri, her yerde boy boy resimleri paylaşıldığı halde, aynı adreste, aynı çevresinin içinde polisin gelip kendisini almasını mı bekler. O kadını oradan almaya giden ekipteki kadın polis bile Emniyet Teşkilatımız içindeki çetelerin mensuplarından. Konuyla ilgilenen müdürler, amirler, savcılar, hakimler hepsi ayarlanmış kişiler. Aynı benim yaşadıklarım gibi…

İlk bakışta karşımda devlet, devletin kurumları ve personelleri varmış gibi… Buna rağmen aslında karşımda devlet içinde bir devlet gibi duran bir çetenin bulunması gibi… Baştan sona her şeyi hukuksuz, zorbaca, suçlara bulaşarak ve suçluları korumak maksadıyla yaparken, sanki resmi geçerliliği olan işler yapıyorlarmış görünmeleri gibi…

Oysa ben, beni aldıklarında “Beni aldığınız çok iyi oldu. Terörle mücadele şubesinden gelsinler ya da beni götürün. Somut delillerle bütün hükumet üyelerinin de içinde bulunduğu bir suç, terör ve ihanet örgütünü ifşa edeceğim” dedim. Şaşırdılar, sarsıldılar. Konunun ciddiyetini sorguladılar, yayınlarıma baktırdım. Beş altı polis ve bir komiser, hepsi ayakta ve telefondan paylaşımlarıma baktılar. Diyarbakır Emniyet müdürlüğüne attığım iki e-postayı okudular. Emniyet Teşkilatının o kadar süre nasıl da sessizliğe gömülmesinin, lehimde ya da aleyhimde hiçbir şey yapamamasının ne demek olduğunu, bir polis olarak çok iyi kavradılar, anladılar. Dar vakitte en çok ona takıldılar ama sonra onlar da işlerini yapmadılar. Kanunlara uygun hareket etmelerinin önüne set çekildi. Sonrasında kaç savcı ya da hakim karşısına çıkmışsam, hiçbiri işlerini yapmadı. İfademi bile düzgün, hukuka uygun şekilde almadılar. Krize giren, istediği gibi sözde muhakemeyi ilerletemeyen ve hakaretlerle tehditler savurmaya başlayan sözde hakimi ben dava ettim. Milletler arası sistemle korumaya aldılar. Şikayet dilekçemi aleyhime çevirecek hiçbir bahaneleri yoktu da “sözde hakim” dediğim için hakime hakaretten sözde dava açtılar. Devletimizin ellerinde oyuncak gibi bir hale geldiğini, Türkiye’de hiç kimsenin can, mal, ırz güvenliği olmadığını tam kadro halinde ispat etmiş oldular. Bunca senedir de kilitlendiler ve herhangi bir savcı ya da hakim önüne çıkmamam için abartılı kararlar aldılar, alıyorlar. Ortada korona diye bir şey yok ama açık ceza evine teslim olması gerekenlerin teslim tarihini öteleyip duruyorlar. Sıkışıp da işi hastahane kartı ile bitirmek istediler. O da ayaklarına dolandı, somut delilere ve şahitlere dayanarak yaptığım suç duyuruları ceza evinden savcılığa gitmedi. Şimdi oradan bile bir temiz eller operasyonu başlatılması hukukun gereği ama artık Türkiye hukuk devleti değil, çete devleti… Tartışmalarla, restler çekerek sonraki dilekçelerimi işleme aldırdım, sonu değişmedi. Orada da baş suçlular Tayyip Erdoğan, Devlet Bohçalı, Solomon Soysuz ve bilinen diğerleriydi, şu son Taksim saldırısında da baş suçlular yine onlar… Evet, şunları yine tekrar ettim, çünkü o günlerden bu güne hiçbir şey düzelmedi, devlet kurumlarımız daha da bunların elinde oyuncak oldu. Şimdi bu sistem masum bir kadını parçalamaya oynuyor.

Bu saldırının içinde yok yok. Bir Ankebut Ağı seferberliği var ama iş iplik söküğü misali meydana çıkmasın, tepeye doğru çıkmasın diye, şu anda bu hadisede masum olan bir kadına her şey yüklenip kapatılmak isteniyor. En başından en sonuna kadar da devlet kurumları içindeki mason, Sabetayist, Ermeni, Yahudi, Rum vb kişilerden oluşan çeteler devreye alınıyor. Basında ve medyada da bunlar dolu ve iş onlara düşüyor, şu anlarda kendi idam fermanları denilebilecek yayınları yapmaya devam ediyorlar. Bu oyunun tutacak bir yanı yok. Şu haldeki bir sözde hükumete yardım ve yataklık yapanlar için de çember çok daralıyor. İfşa olmaları ve toplanıp alınmaları an meselesi… İnternet yavaşlatmaları değil, internetin tamamıyla kesilmesi, aynı anlarda elektriklerin ülke genelinde kesilmesi bile, her türlü terör, vahşet, katliam, kaçakçılık işlerine devletimizi 20 seneden fazladır bulaştıran sözde iktidarları ve onlara karşı sözde muhalefet yapan suç ortaklarını koruyamayacak. Bu millet öyle bir sel olacak ki askeriyle, polisiyle, devlet memurları olan evlatlarıyla birlikte bu pisliği temizleyecek. O sözde savcı ve hakimler de kefenlerini şimdiden biçsinler. Çünkü Ankebut Ağı artık dünya genelinde seferber olsa bile işte bu kadar aciz ve suç üstü bir halde… Çünkü artık hep haber verdiğim son sahneye geldik.

Vatansever herkes bilsin ki bu ülkede bu danışıklı çetelerin, vahşilerin, Londra piyonlarının, bir seçim tiyatrosu daha sergilemelerine izin vermeyeceğim. Aralarından bazılarının iç çatışmalar sırasında Türkiye’ye büyük zararlar vermelerine de izin vermeyeceğim. Ortamı bilerek, isteyerek geriyorum ve daha da gereceğim. Bu restleşme büyüyecek, ortam iyice gerilecek ve sonra çatışma kısmına geçeceğiz. Mahkemeler satın alınabilir, devlet kurumlarının başlarına vatan hainleri doldurulabilir ama sokakların adaleti de vardır. Böyle her şeyin ayardan çıktığı, devletin çetelerin ve katillerle teröristlerin eline geçtiği anlarda milletin buna dur demesi, ayağa kalması hak değil mesuliyettir, mecburiyettir. Hala ayağa kalkmayan millet, topluca insanlıktan çıkmıştır demektir ve başına artık topluca ölümler yaşanan felaketler gelir.

Söz konusu kişilerin, grupların, kesimlerin hepsi beraber toplanılıp alınacaklar ve Türkiye gerçekten hürriyetine kavuşacak. Londra merkezli sistemden tamamen ve en somut şekilde çıkacak.

Ukrayna krizi de ABD’yi, İngiltere’yi, İsrail’i varlıkta tutmak içindi, şu Taksim’de patlayan son bomba da bunun içindi. Birilerinin ayakta kalması için bu millet ölmeyecek bundan sonra. Onların ayakta kalması için buralarda terör, katliam, soygun, vurgun, peşkeş, aşırı vergiler, türlü sektörlerin kasten çökertilmesi v.b. olmayacak bundan sonra… Bundan sonra sokakların adaleti olacak ama yine de o ABD ve İngiltere batacak.

| Mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

..

Bir Süleymanlı, cemaatin gerçek yüzünü anlatıyor | Dünyayı sarsacak gerçekler

Kemal Kacar aslında kimdi, neye, kimlere hizmet etti

Kemal Kacar’ın firari eşi

Kemal Kacar dilsiz şeytanlardan mı

Öldüğü halde kalbi atmaya devam eden Hüseyin Bakır meselesi

Cemaat içindeki cinayetler, tacizler, tecavüzler, satanist ayinleri, yeraltı tünelleri, evrakta sahtecilik ve nitelikli dolandırıcılık suçları ve daha neler neler

Arif Ahmet Denizolgun’un gerçek yüzü ve Mustafa Reşid Paşa

Masonlarla Süleymancılar arasındaki bağlantılar

Cemaatte toplanan paraların akıbeti

Cemaat içinde eskiden beri neden ahlaksızlar, dolandırıcılar, alçaklar el üstünde tutuldular

Cemaat alet edilerek yapılan türlü kara para işleri

Türkiye darül harp ise cemaat neden buna göre yönlendirilmedi

Nazlı Ilıcak ve Tercüman Gazetesi

Süleymanlılar cemaatinde toplanan paraları hangi mekanizma denetliyor

Kurban bayramlarında herkesin kurbanı gerçekten kesiliyor mu

Süleymanlılar cemaatindeki kara paracı ve gizli servislerle bağlantılı bölge idarecileri

Gerçek Süleymanlılar, Süleymanlılar cemaatinden neden hep uzaklaştırılmak isteniyor

Cemaatin yurtlarında öldürülen hocalar

Cemaatte sosyal medya neden yasak

Tansu Çiller’e bu sorular sorulacak mı açıklamalar yapacak mı ya da yargılanacak mı

Seyfettin Alkan, Behlül Karak, Zeki Çalışkan ve benzerleri konuşacaklar mı ya da yargılanacaklar mı

Hocaların hediyeleri aylarca neden verilmiyor

Talebe bulunamayan şu zamanda neden yeni yeni kurslar yapılıyor

Fazilet Takvimi uygulaması neden ücretli

“Öldüğü halde kalbi atmaya devam eden Süleymanlı”nın gerçek hikayesi

B. T. T. (Akademi Dergisi takipçisi)

– Esselam aleyküm ve rahmetullahi ve berakatuhu hocam. Üstazımızın vefat raporunu veren doktorun bu sıradan bir insan değil, kalbi atıyor ama öldüğü kesin deyişi. Kemal Kacar ile bir tanıdık yol kenarında bir camiye gitmişler farklı bir semadaki bir camii miş, sonra o camii aramışlar bulamamışlar gibi sesli anlatımlar var, neredeyse şahitli. Bunu nasıl uyduruyorlar…

– V.a.s. Hikayesi mevzu edilen “Ölmüş ama kalbi durmamış” denilen asıl kişi hz. üstazımız değil, Hüseyin Bakır…

Cemaatimiz içinde bazı hadiseler, hatıralar ve bazı ilmi meseleler kasıtlı şekilde olduğundan farklı anlatılmış, bazıları ise kulaktan kulağa aktarılırken, kasıt olmadan aslından bozulmuş. Hüseyin Bakır, intihar ettiği iddia edilen, Sabetaycı derin devlet ve MİT tarafından öldürüldüğü halde ölümünün üstü hukuksuz surette kapatılan bir kişi. Aksihar, Balıkesir, Manisa bölgelerinde kız ve erkek yurtlarının sözde idarecisiydi. 1985 yılında öldürüldüğünde 49 yaşındaydı. Hayrettin, Hilmi ve Tuba isimli üç çocuğu vardı. Hanımının adı ise Hafize… Daha sonrasında Hüseyin Bakır’a Bursa idareciliği de verildiği söyleniyor.

Hüseyin Bakır

MEB’e bağlı devlet okullarında hiç okumamış, tahsili yok. Okuma yazmayı dahi kendi gayretleriyle öğrenmiş. Balıkesir’de, fabrikatör Zeki Uslu olarak bilinen kişinin, kendisine ve Sabetaycı gizli Yahudi Kemal Kacar’a tahsis etmiş olduğu altlı üstlü dairelerde ikamet ediyorlardı. Kacar’ın çok yakınlarında bulunabilen, türlü ihanet, cinsi sapıklık, cinayet, hırsızlık, kara para, büyücülük işlerini, MİT ve mafya bağlantılarını bilen, ne kadar insanlık dışı işler döndüğüne şahit olan, bu türlü işlerin bir kısmına yardım ve yataklık eden ve payını da alan bir kişiydi. Hüseyin Bakır da hiç düzgün biri değildi ama hala insan kalmış bir yanı yine de vardı. İnsani/vicdani sınırları vardı ve gördüğü bazı şeylere çok şaşırıyor, inanamıyor, kabullenemiyordu. İçine çekildiği şeytanca sisteme tam olarak ayak uyduramıyordu. Psikolojisi iyice bozuluyordu. Her günün her saati aşırı sert, öfkeli ve şüphe çekici davranışlar sergiliyordu. Zaten ölümünden bir süre öncesinde Kemal Kacar’ın talimatlarıyla Hüseyin Bakır’a da sürekli ağır büyüler, sürekli ölüm büyüleri yapılıyordu. Büyülerin tesirinden de kurtulamıyordu.

Söz konusu binanın en üst katına Kemal Kacar, daha sonra nikahı altında iken firar eden eşi Kezban ile yerleşmişti. Bir alt katta Hüseyin Bakır ailesiyle ikamet ediyordu. Daha alt katta ise fabrikatör Zeki denilen şahıs ikamet ediyordu. Zeki’nin yurtlara çokça maddi yardımlarda bulunduğu biliniyordu.

Hüseyin Bakır vefatından üç gün önce Balıkesir’den yola çıkarak, akrabalarının bulunduğu Manisa/Turgutlu tarafına gidiyor. Annesi vefat etmiş, babası ise o zamanda hayattaymış. Sonrasında hanımını Akhisar kız yurduna bırakıyor. Kendisi de erkek yurduna geçiyor. Kız yurdunun adresi o zamanlar Efendi mahallesi, 267. Sokak, no 244 olarak biliniyor.

Köyünden geldiği aynı gün içerisinde ikindiden sonra kız yurduna geliyor. Kuran-ı Kerim hatminde kaldığı cüzü söyleyerek tamamlamalarını istiyor. “Bu gece bitirin, mutlaka bu gece bitmeli” diye tembihte bulunuyor. Halini görenler etrafını göremez gibi, çok endişeli, çok sıkıntılı olduğunu anlayabiliyorlar. Kırmızı Mercedes arabasına doğru ilerlerken geri dönüyor ve vazifeli hocahanıma, “Bir tane de benim için tevhid hatmi yapar mısınız?” diye söylüyor ve kız yurduna da yakın olan erkek yurduna geri dönüyor.

Erkek yurdunda, hatimden sonra sohbet veriyor. İçeri girdiğinde ayağa kalkan hocaefendilere dönerek “Yoksa benden korktuğunuz için mi ayağa kalktınız?” diye soruyor. Onlar da “Hürmetimizden kalktık” diye cevap verince “Benden korktuğunuz için saygı göstermeyin, ben de sizin gibi bir insanım.” mealinde konuşuyor.

Sohbetinde kıyamet gününden bahsediyor. Akabinde helallik istiyor. Bir çoğuyla da helalleşiyor. Erkek yurdundan çıktıktan sonra 23:30 sularında kız yurduna gidiyor. Gece vakti kendisinin kız yurduna geldiği daha önce hiç görülmemiş. Yine telaş ve endişeyle “Uyudunuz mu?” diye soruyor, hızlıca içeri giriyor. Vazifeli hocahanım etrafı önceden kontrol edemeden, Hüseyin Bakır kız yurdunda eşinin yanına, üst kata çıkıyor. Kızı da o yurtta hocahanım olarak vazife yapıyor.

Birkaç hocahanım, hanımı ve kızı yanına geliyorlar. Kızına iki kez elini öptürüyor ve onu gözlerinden öpüyor. “Bu ikinci el öpmen de arkadaşların için olsun”diyor. “Allah rahatlık versin” deyip dualar ederek yurttan çıkıyor. Ve hemen bahçesinde bulunan misafirhane denilen mekana geçiyor.

O zaman bölge idarecisi olan Hüseyin Bakır, kız ve erkek yurtlarının idarecisi olan Halit Karabıyık’ın evinin bitişiğinde bulunan misafirhaneye geçiyor. Mekana bahçeden ve Halit karabıyık’ın salonundan girilebiliyor.
Kız yurdundan, misafirhanenin ışıkları gözüküyor. Yurttan bakılınca, teheccüt namazı vaktinde ayakta olduğu, banyo ışığının yandığı görülüyor. Hanımı da “Gusül abdesti alarak vazifesini/rabıtasını yapar bu saatlerde” diyor ve ışıklar birkaç saat boyunca açık kalıyor.

Saat sabah 8:00 sularında Balıkesir’e dönmek üzere hanımı, hazırlanarak kız yurdundan misafirhaneye eşinin yanına geçiyor.
Eşinin vazife/rabıta yaptığını düşünerek yanına oturuyor. Boynundaki birbirine düğümlenmiş ipi görüyor. Sarsıyor, Hüseyin Bakır, hanımının üzerine doğru düşüyor ve hanımı bağırarak Halit Karabıyık’ın eşi Şadiye’ye sesleniyor.

O esnada tavanda bir küçük salıncak kancası, birbirine düğümlenmiş kuvvetsiz ipler, tavandan sarkan bir ip ve Hüseyin Bakır’ın boynunda kopmuş olan ip görülüyor. Kendisi, koltuğa yaslanmış ve dizüstü şekilde oturur halde bulunuyor.

Şadiye (ki dişi insan şeytanlarından biri), misafirhaneden çıkarak kız yurduna koşuyor. Telaşlı bir hal ile “Hüseyin hoca intihar etti” diye oradaki hocahanıma haber veriyor. Bu sıralarda Şadiye’de şok hali, korkmuşluk, üzüntü görülmüyor. Kendisi ile ilk karşılaşan vazifeli, halini gerçekçi bulmuyor fakat haberin telaşı ile misafirhaneye gidiyorlar.

Hüseyin Bakır’ın hanımı Hafize (ki o da dişi insan şeytanlarından biri) eşine böyle bir ölümü yakıştıramayarak, MİT ve Emniyet teşkilatı dahil devletin bütün kurumları içinde çok çok derin bağlantıları olan kara paracı ve Sabetaycı gizli Yahudi Kemal Kacar’ı arayıp akıbetinden sual etmek istiyor. O esnada Kemal Kacar’ın yurtdışında olduğunu söylüyorlar. Bir süre sonra arıyor. Hafize ile konuşuyorlar. Hafize görüşmede kendisine “Korkmayın o imanlı gitti” dendiğini aktarıyor.

Yurt idarecisi Halit Karabıyık hızlıca Emniyet teşkilatını arıyor, polis ve jandarma araçları yurda geliyorlar. O esnada yurdun yanında bulunan evlerden ihvan, ehavat da hadisenin cereyan ettiği mekana gelmiş oluyorlar. Hüseyin Bakır’ın bulunduğu odanın kapısı kapatılıyor ve Emniyet teşkilatı mensupları işlerini yapmaya başlıyorlar.

Emniyet teşkilatı mensuplarının işi mekanda kısa sürüyor. Fakat Hüseyin Bakır’ın ölmediğini, kalbinin attığını söylüyorlar. Halit Karabıyık “Alim zatların kalbi kıyamete kadar ölmez” gibi son derece sorunlu, art niyetli sözlerle, çıkışlarla polisleri oyalamaya ve yönlendirmeye çalışıyor. Polisler otopsi yapılması için izinler alacakları sırada karşı çıkıyor. Hüseyin Bakır’ın hanımı Hafize de izin için imza atmıyor ve polisler gittikten kısa süre sonra cenaze defin işlemleri başlatılıyor.

Gelen Emniyet teşkilatı yetkilisinin Halit’e, Hüseyin Bakır’ın duvardaki resmini göstererek, “Resmini buraya astın, kendisini de ipe mi astın?”dediğini duyanlar oluyor. Halit Karabıyık’ın, o zamanlarda Emniyet ve Jandarma teşkilatı mensuplarıyla iyi ilişkileri olduğu ve her sene onlara yurtta yemek verdiği, ziyafet sofrası denilebilecek şekilde ikramda bulunduğu biliniyor. Yine Halit’in Mehmed Emre ve çevresini çok muteber bulduğu, Seyfettin Alkan misafir olarak geldiğinde hususi ilgilendiği biliniyor. Kemal Kacar’ın misafirliği ile de Hüseyin Bakır’ın hususi ilgilendiği ve Kemal’in Halit’i birkaç kez azarladığı biliniyor. Cemaatimizin idaresini eline geçirmiş ve Türk/Müslüman rolü oynayan kişilerin, ilk zamanlardan beri kendi aralarında gruplaştıkları, iç çekişmeler yaşadıkları biliniyor. Bazı iç çatışmalar gizli Yahudi, gizli Hristiyan/Ermeni çekişmesi iken, bazıları da Mason iç çatışması olarak yaşandı, yaşanıyor. Bu şekilde çekişmeler, çatışmalar olarak görülen hadislerin daha derinine bakılınca da asıl kavganın kara paraları, makamı, yetkiyi, şöhreti paylaşamamak olduğu hep görülüyor.

Öldürüleceği kendisine söylenmiş gibi ya da söylenmediyse de kendisi bunu kesinlikle anlamış gibi tavırlar sergileyen, bir an önce ölüp kurtulmak isterken bir yandan da son derece telaşlı şekilde kendini öldürülmeye hazırlayan Hüseyin Bakır, öldürme teşebbüsünden sonra bile belki de saatlerce kalbi atmaya devam ettiği halde “öldü” denilerek defin ediliyor. Kemal Kacar’ın firari eşi olarak bilinen Kezban’ın, Hüseyin Bakır’ın ölümünden bir süre önce, ondan kendisine araba kullanmayı öğretmesini istediği… Hüseyin Bakır’ın arabasında birkaç kez bir arada görüldükleri hatta fotoğraflandıkları… Hüseyin ile Kezban arasında gayr-i meşru bir ilişki bulunduğu iddiaları da hep konuşulmuş, yayılmış.

Paraya tapan, para için Kemal Kacar’ı ve çetesini çok sıkıştıran Hüseyin Bakır meselesinin üzerine, hem de şu saatten sonra gidilse bile, Kemal Kacar başta olmak üzere, üstazımızın ailesi, evlatları, torunları denilen kişilerin asıl kimlikleri, gerçek milliyetleri, gerçek dinleri, gerçek ve gizli bağlantıları ile hedefleri ta İngiltere Kraliyet ailesine kadar çözülebilir. İsteyenler bu meseleyi hemen şimdi gizli Hristiyan Behlül Karak’a sorabilirler. Onun hala İngiltere’ye kadar da uzanan gizli Hristiyan ve kara paracı bağlantıları var. Ben Hüseyin Bakır meselesini çok önceden çalıştırmıştım. Dosyası hazırdı. Hala asıl gerçekleri bu yazışmada aktarmadım. Pimi çekme vaktini bekliyorum.

| Mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

Ezber bozan Akademi’den yol nerelere çıkıyor

  • Her türlü kara para işlerinde faaliyette olan gizli Yahudi Suç işleri bakanı Solomon Soysuz’a çıkıyor.
  • Bir mafya anası olan, organ ve insan kaçakçılığına kadar her şeytani işi yapan gizli Yahudi Meral Akşener’e ve İYİ Parti denilen organize suç, terör ve ihanet örgütüne çıkıyor. “Susurluk”a da yol çıkıyor.
  • Çok sayıda millet vekili ile bakana, çok sayıda eski millet vekilleri ile bakanlara çıkıyor. Mason tarikatının çok sayıda mensubuna çıkıyor.
  • Fuhuş başta olmak üzere her türlü kara para ve ayrıca ihanet işlerinde faaliyet gösteren, mason ve gizli Yahudi Adnan Oktar’ın lider gösterildiği, en tepede İsrailli Sanhedrin hahamlarının yönettiği organize suç, terör ve ihanet örgütüne çıkıyor. Kamuoyunda bilinen adıyla “Adnan hoca tarikatı”na ve yine mason tarikatına çıkıyor.
  • Sezen Aksu’dan, Acun Ilıcalı’dan, Şeyma Subaşı’dan, “trans birey” denilen ünlü kişilerden tutun da çok sayıda ünlü oyuncu, sanatçı, müzisyen, manken v.s. kişilere çıkıyor.
  • Mason tarikatına, satanist tarikatlara, misyoner tarikatlarına, ünlü kişilere kanca takıp onların her şeylerini yönlendirmek suretiyle milletin dini, milli, ahlaki değerlerine savaş açmış irili ufaklı tarikatlara çıkıyor.
  • Türkiye’nin, ABD’nin, İngiltere’nin, İsrail’in, Avrupa ülkelerinin hatta birkaç koldan da Rusya ile Çin’in gizli servislerine ve Türkiye’deki sözde büyük elçiliklerine çıkıyor. Çok sayıda gizli servisle, onların kontrolündeki terör, fuhuş, uyuşturucu, insan kaçakçılığı, şantaj, ihanet, casusluk ve cinayet çetelerine çıkıyor.
  • Türkiye’deki sözde “Türk”, özde gizli Yahudi ve gizli Ermeni basın ve medya örgütlerine çıkıyor. Tıka basa çift kimlikli omurgasız vatan hainleriyle dolu olan CNN Türk’e, Haber Türk’e ve benzerlerine çıkıyor.
  • Yabancı ülkelerin “derin odaklarından” ve gizli servislerinden aldıkları talimatlar icabı bir an evvel Türk erkeklerini ibneleştirmek için faaliyet gösteren, bu maksatla kendilerine verilen paraların bir kısmını ibneleştirme ve cinsiyet değiştirme faaliyeti kapsamında dağıtan kişilere çıkıyor. Sosyal mecralarda “uygun” gördükleri genç erkeklerle tanışarak “Seni trans yapalım, cinsiyetini değiştir. Bütün masrafları bizden. Şu kadar da para, arkası da gelecek” diyen ahlak ve insanlık düşmanı satanist örgütlere çıkıyor.
  • “Kadın haklarını savundukları” iddiasıyla faaliyet gösteren, yine malum devletlerden, gizli servislerden ve mason tarikatından talimatlar alan, paralar alan, eğitimler alan ve milletin huzurunu bozmaya, aile kurumunu yıkmaya çabalayan suç örgütlerine, sözde STK’lere çıkıyor.
  • Çeşitli insanlık dışı hilelerle, tuzaklarla ellerine düşürdükleri genç kızlara ve kadınlara zorla fuhuş yaptıran hatta bunların bir kısmını başka ülkelere gönderen suç örgütlerine çıkıyor. Küçük kız ve erkek çocuklarını kaçırarak satan ya da zorlayarak fuhuş yaptıran sübyancı çetelerine çıkıyor.
  • Sabahtan akşama kadar Türk ve Müslüman rolü oynayarak bir yandan da devlete, millete, bütün insanlığa zarar verecek faaliyetler, sinsilikler, ihanetler yaptıktan sonra, akşamları ya da geceleri gizlice toplanarak satanist ayinleri yapan, bu ayinlerde hayvanları ve insanları acımasızca parçalayan ve insan kanı da içen ünlü ya da ünsüz çok sayıda kişiye çıkıyor. Aralarında her meslekten, her kurumdan, her faaliyet sahasından kişiler var. Emniyet amirleri, istihbaratçılar, savcılar, hakimler de var.
  • Gerçek sahibi CIA olan o meşhur sosyal mecralarda ve Youtube’da faaliyet gösteren, kendilerini Türk ve Müslüman olarak gösteren ama her gün türlü türlü yollarla nüfuz casusluğu yapan, Türk milletini başka devletlerin, gizli servislerin, terör örgütlerinin, mafyaların ve mason tarikatının menfaatine olacak şekilde kandıran, dolduran, yönlendiren ya da fikirlerini, inançlarını baskı altına alan kişilere, suç teşkilatlarına çıkıyor.
  • Ayta Sözeri diye bilinen kripto ve namussuz herife de çıkıyor. Sadece bu herif konuşturulsa, sadece bu herif soruşturulsa bile işin arkasından fuhuş, fuhşa aracılık ve yer temin etme, zorla fuhuş, dayak-işkence başta olmak üzere türlü türlü insanlık dışı işleri ve ihanetleri organize şekilde yapan, bir an evvel bu milleti daha da acılar içinde, sorunlar içinde, maddi ve manevi felaketler içinde bırakmak isteyen suç ve ihanet örgütlerine çıkıyor. Oradan yine ABD’ye, yine Avrupa ülkelerine yine İsrail’e, yine İngiltere’ye çıkıyor.
  • Anlatmaya devam etsem, yazılı değil, sesli olarak onlarca saatte anlatıp özetleyebileceğim kadar insanlık dışı işler yapan, organize şekilde hareket eden, yurt içi ve yurt dışı kolları olan bir sisteme yani Ankebut Ağı’na çıkıyor.
  • Bu sistem, türlü türlü kara para işlerini, sadece mensuplarını zengin etmek, lüks içinde yaşatmak, bu yolla da her zaman bol bol mensup bulmak, para ile ayakta tutmaya çalıştıkları İsrail’i ve batı ülkelerini desteklemek için yapmıyor. Bu sistem, mümkün olan en kısa sürede bütün insanlığın dini, ruhi, cinsi yönlerden sapıtmasını, yoldan çıkmasını, Şeytan’a uymasını istiyor. Çünkü sistemin temelinde satanistlik var. İnsalığın tamamına düşmanlık var. İblis’e yaranmak, onun gözüne girmek, cinler alemine hizmet etmek var. İblis’in emirlerini yerine getirmek var.
  • İşte böyle şeytani bir sistemin, kendi içinde de farklı gruplar var. O gruplardan biri de Ezber bozan Akademi grubu… O Hakan Tunç bir konuşturulsa, TEM’in kameraları karşısında bildiklerini bir anlatsa, ABD Başkanı bay Biden ve başkan yardımcısı bay Kamala bile o koltuklarında duramazlar. Devletimiz, yapılması zaruri ve öncelikli olan operasyonu şu Hakan Tunç’tan ya da Hakan Yedican’dan başlatarak yapsa, sadece Türkiye’de değil, eş zamanlı olarak dünyanın onlarca ülkesinde de siyasi, adli ve askeri depremler olur. Her yer aylarca, yıllarca sarsılır. Dünya hızla başka bir dünyaya, insanca yaşanabilecek bir dünyaya döner. Meydana çıkan inanılmaz şeytanca işleri duydukça ruh sağlığı bozulan, travma geçiren yüz milyonlarca insan olur.
  • Bir pim var ya elimde, sadece bir pim… İşte o pim bu dünyayı o yöne döndürmeye yeter. Lakin bütün cihan, bütün alemler bir araya gelseler, Mfs’yi yolundan döndüremezler, korkutamazlar, caydıramazlar ve mfs’yi öldüremezler. Yakarsa bu dünyayı sadece Mfs yakar ve yakacak.

Mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

Tehlikesi çok, mantığı yok

Bir devletin, herhangi bir başka devlete kendi topraklarında nükleer enerji santralleri yaptırması, vahim seviyede bir milli güvenlik sorunudur. Milli güvenlik uzmanlarından ve ayrıca nükleer bilimcilerden bir heyet oluşturup “Mfs ne demek istedi? Bir nükleer enerji santrali art niyetle yapılmak, kullanılmak istenirse, başımıza nasıl sorunlar açar? Biz fark edemeden bize nasıl oyunlar oynanabilir?” diye sorulduğunda, alınacak cevaplar da sarsıcı cevaplar olacaktır. Dahası, Türkiye’deki nükleer enerji santrali projelerinde “Türk tarafı” olarak bilinenler, yığma mason, gizli Ermeni, gizli Yahudi, vatan haini kişiler, odaklar… Koca bir milletin, çoluk çocuğun hatta yetimlerle dulların haklarını bile yemeyi/çalmayı güya “dava” gören insanlıktan çıkmış, karaktersiz, ahlaksız, acımasız tipler… En başta da ihanetlerini, hırsızlıklarını, yalanlarını, tuzaklarını, zararlarını anlatmak günlerce sürecek olan Zapsu ailesi…

Bu yazdıklarımdan yanlış manalar da çıkartılmasın. Türkiye, gerçek Türk ve gerçek Müslüman bilim adamları vesilesiyle nükleer santraller yapabilecek olsa bile, yapmayacak. Yapılmışsa bile kullanmayacak. Zaruri sayıda kendi nükleer silahlarını yapacak, bunları elinde her an hazır tutacak, zaruret olmuşsa bu nükleer silahları kullanacak ama daha ötesine gitmeyecek.

Zaten nükleer maddeleri “enerji” elde etmek için kullanmanın bir mantığı da yok. Sadece Kuzey Afrika’nın çöl halindeki arazileri, dünyanın büyük kısmının enerji ihtiyacını çok ama çok uzun süre karşılayabilir. Daha ABD’nin, Avustralyanın ve Asyanın devasa çölleri de var.

Çoktan üretilmesi gereken çok verimli güneş enerjisi panellerinin üretilmesine, satılmasına da izin verilmedi. Bu mesele de istenirse hemen çözülebilir. Şu anda “oyuncak” denilebilecek kadar basit güneş enerjisi panelleri kullanılıyor. Türkiye’de Karapınar’da yapılan güneş enerjisi santrali bile Türk görünen, Müslüman görünen vatan hainlerinin oyalama, vurgun, geri bırakma projelerinden biri, başka bir şey değil. Araplara da benzer oyunları oynadılar, oynuyorlar. Çölleri yeşertecekleri iddiasıyla çember şeklindeki sürekli sulanan arazilerle güya çiftçilik yaptırdılar. Bunca sene geçti, arazi serinlemedi, yeşermedi. Toprak kendine gelmedi, canlanmadı. Bölge serinlemedi. Gerekli ağaçlandırma faaliyetleri yapılmadı, elde mevcut olup işe yarayacak teknolojiler bile kullanılmadı, arka planda bırakıldı ve şimdilerde yeraltı sularının da tamamına yakını bitmek üzere… Hangi mühendis ekibi, hangi bilim adamı ekibi, böyle bir sona varılacağını en başından itibaren göremez. Bu, art niyet değil de nedir. Deniz suyundan temiz su elde etme sisteminde de aynı kandırma, aynı insanlık düşmanlığı, aynı sömürücülük ve oyalama görülüyor. Dünyanın çölleri, çöllerin altındaki devasa uzaylı üslerine, yerleşme alanlarına enerji sağlamak yerine artık dünya insanlığına enerji sağlamalıdır.

Türkiye’de İstanbul Boğazının akıntısı hala boşa akıyor. En fazla üç ay içinde oraya mükemmel, tertemiz, atıksız ve büyük güç üreten bir santral kurulabilir. Ayrıca Türkiye jeotermal sahasında dünyanın belki de en şanslı ülkesi… Neden hep jeotermal hakkında konuşuluyor da işe yarar jeotermal projeleri yapılmıyor. Büyük İsrail projesi için on milyondan fazla onursuza baktırılan Türkiye, neden kendi vatandaşı için zaruri olan projeleri yapmadı, yapmıyor. Neden imkanlarını onursuzlara harcamak yerine projelere harcamıyor.

Jeotermal sahasındaki taktik, sinsi engellemeler de kaldırılır, devletimizin gücüyle gerçekten teşvikler ve gerçekten işe yarayacak projeler yapılır ve böylece kısa sürede mükemmel neticeler alınabilir. Rüzgardan, deniz dalgalarından elde edilecek enerjileri ve daha başka alternatifleri de “gerçekten” değerlendirmek gerekir. Türkiye bunların hepsi için münasip bir devlet. Türkiye’nin asla enerji, temiz su ve gıda sorunu olamaz. Lakin bütün dünya nükleer enerji santrallerinden kurtulmanın yolunu ararken, şimdilerde yakıtsız kalan Avrupa “Yine de nükleer enerji santrallerine geri dönmeyeceğiz” derken, bize hangi siyasi/idari yetkililer, hangi akademik yetkililer nükleer enerji santralleri dayatıyorlar. Bunu neden yapıyorlar, asıl bu kısmın derhal meydana çıkartılması gerekiyor.

Gece yazdığım yazılarda petrol ve doğalgaz kaynaklarımıza da temas etmiştim. Türkiye doğalgazdan en yüksek seviyede elektrik enerjisi üreten ülkelerden biri olabilir. Bu hakikaten çok az vaktini ve emeğini alır. Doğalgazla çalışan daha güçlü arabalar yapılabilir. Bilim ve teknoloji bu kadar ayağa düşmüşken hala koca Türkiye’nin yerli motor sorunu yaşaması da nedir. Hangi devlet kurumu, hangi devlet yetkilisi bu sorunu gerçekten çözmek istemiş de en fazla üç ayda çözememiş? Çözememiş mi, çözmek istememiş ve oyalamış mı, bunun soruşturulması gerekir. Türkiye çok kısa süre içerisinde her sahada kendi kendine yeten bir ülke olabilir.

Bunun ilk şartı yönünü sömürgeci batı/NATO çetesinden, her devirde medeniyetin menbaı olan doğuya çevirmesidir. İçimizdeki İsrail’in, İçimizdeki Ermenistan’ın ve ülkedeki bütün vatan hainlerini bünyesinde toplayan mason tarikatının başları derhal ezilmelidir. Aksi halde Türk milleti varlık içinde yokluk yaşamaya, akıl almaz geniş imkanlar içinde açlıkla/yoksullukla boğuşmaya devam edecektir. Sorun imkanların olmayışı ya da çok kısıtlı oluşu değil, sorun devletin her kademesine hainlerin sızmasıdır. Üç tarafı deniz olduğu halde balık yiyemeyen, her yeri tarla olduğu halde toprak mahsullerini yurt dışından getiren ve ekmeğe para yetiştiremeyen bir milleti/devleti, sadece organize bir ihanet çetesi bu hale getirebilir.

İşte Türkiye’deki nükleer santral projeleri de bu hainlerin yeni ihanet projelerinden başka bir şey değildir. Söz konusu nükleer santral projelerine hala milletin parasını akıtma vatana ihanet eylemidir. Söz konusu projeleri şu andan sonra savunan, öven, faydalı ve zaruri gösteren basın, medya ve sosyal medya aktörleri de bu gün değilse yarın yargılanırlar.

| Mfs

Sıkıp sıkıp atacaksın, başka yol bırakmıyorlar

Pat-la-dık… Bir nefes kadar mesafe kaldı, her gün her yerin barut kokmasına… Nerede hukuk devleti? Nerede yetkililer? Nerede milli güvenliğimiz?

Ayağa kalkıp da şu kadın gibilerden yüzlercesini bir çukura gömesimiz var. Biz, beş milyondan fazla şehidin kanıyla sulanmış olan ve binlerce yıldır yaşadığımız şu topraklarda, kendi vatanımızda, kendi devletimizde, her gün ve her saat ve her yerden şu türlü şeytanca saldırılara, ihanetlere maruz kalmak ve tahammül etmek zorunda mıyız? Bunlar gibileri araştırıp soruşturmak ve yargılamak, zararlarını bir an evvel durdurmak, vatandaşın işi mi, İslami teşkilatların, cemaatlerin vazifesi mi? Ya da Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mı bakması bekleniyor bu işlere ve böyle aleni ihanet faaliyetleri icra eden kişilere? Biz bu kadar şehidi, Türk ve Müslüman rolü oynayan üç beş tane kripto kimlikli kişi her gün dinimize, imanımıza sövsün, saysın diye mi verdik? Sahi, bu milletin vergileri ile geçinen yüz binle Diyanet personelleri nerede, neden bu kadar aleni ihanetlere karşı sessiz ve tepkisizler? Şu kanala, şu suç örgütüne hiç mi denk gelmediler? Bir millet, üç şeyi yıkılarak yıkılır; din, dil, tarih… Bunlara saldıranın başı gövdesinden anında ayrılmalıdır. Aksi halde devlet yıkılır, ayakta tutulamaz. Millet köle olur, kimse kurtaramaz.

Mine Şule Enhoş isimli o kadın, bir yanı gizli Hristiyan, bir yanı gizli Yahudi bir hain. Kadın ileri seviyede pislik bir büyücü… Kadın satanist. Kendini daha çok Yahudi ve satanist olarak görüyor. Kadın sadece Müslümanların, sadece Türk milletinin değil, bütün insanlığın düşmanı. Ahlak, namus, izzet, şeref, haysiyet, karakter, vicdan, dürüstlük, adalet, iyilik, merhamet ve insanlık namına hiçbir şey yok. Dişi bir insan şeytanı… İblis’in peşinde koşuşan satanist muzır varlıklardan… Artık “insan” denilemeyecek olan esfel-i safilinden biri… Seyyar satıcılık yapmayı denese çoğunlukla zarar edecek kadar düşük zeka ve idrak seviyesine sahip olsa da niyetini, ahlakını, insanlığını bu derece bozmuş biri… İslam’a dair bir şey bildiği de yok. Onun bildiği şeytanlık, büyücülük, ayinler, ihanetler…

Konca Kuriş’ten birkaç tanesini bir cebinden çıkartacak kadar ileri seviyede karaktersiz, fitneci, cerbezeci, yalancı ve münafık bir kişi. Gerçekten ilim sahibi bir müslümanın karşısında beş dakika bile konuşamayacak bir kişi. Beş dakikada ağzının payı ilimle, ispatla da verilebilecek, kameralar önünde rezil edilebilecek ama yine de aynı ifsat edici hususları anlatacak, vazifesini yapacak bir baş belası… Aldanarak konuşmuyor, bu kadar fitne fesat, bu kadar uydurma, bu kadar tahrifat, aldanarak yapılacak iş değil. Kasten aldatıyor. Kaşı gözü de ayrı oynuyor. Kimseye güven veren bir görüntüsü yok.

Zaten acınası hallere getirilmiş olan bu milletin evladı iyice, iyice, iyice manevi, ruhi ve maddi tehlikelere düşsün, peşi sıra ülkede huzur, asayiş, sükunet, adalet, ahlak, namus, beden sıhhatine kadar her şey iyice, iyice, iyice bozulsun diye bunu yapıyor. Bütün satanistler gibi bir satanist zihniyetiyle davranıyor. Bu yaptıkları fikir, vicdan, yayın/ifade hürriyeti kapsamında davranışlar değil ve bu ülkenin adli makamlarının derhal konuya müdahil olması gerekiyor. Lakin masonluğun kontrolü altındaki adalet sistemimiz de bunlara kayıtsız kalıyor, hatta böyle pislik kişileri bir de koruyor, kolluyor. Yaptıkları alenen casusluk, alenen ihanet, alenen yıkıcı faaliyet, alenen örgütlü suç…

Bizim on yıldan fazladır yer bulamadığımız, çok takdir edilen yayınlar yapsak da yayınlarımızın yayılmasını sağlayamadığımız, gerçek sahibi CIA olan Youtube ve benzeri platformlar da bunları koruyor. Tahrif edici, yıkıcı, çökertici yayınlarını, iddialarını, uydurmalarını, yalanlarını en öne çekiyorlar da şu milletimize izletiyorlar. Bu gibi kanalların, sayfaların altında yorum yapanların da çoğu aynı suç örgütünün mensupları. Tamamına yakının isimleri ve soy isimleri bile kriptoloji ürünü… CIA’nın o malum sosyal mecralarında, gerçek Türklerin/Müslümanların ise bir tek hususta bile seslerini duyuramaması için sansür üstüne sansür uyguluyorlar.

Birileri son yıllarda ülkemizde paralel devlet arıyor. Asıl paralel devlet bunlar. Kökü dışarıda ve muzır bir teşkilat olanlar bunlar. Kurulu bütün düzeni bozmaya çalışanlar, milleti ve devleti yıkıcı faaliyetler yapanlar bunlar. Türkiye düşmanlarınca fonlananlar bunlar. Türkiye’ye ve Türk milletine ihanet edenler bunlar. Kanalda bu güne kadar bir tane gerçek Türkün, bir tane gerçek Müslümanın yer bulduğu görülmemiş. Onlarca kişi arasında, yüzlerce video arasında kriptolardan başka kimse yok. Hepsi de birbirini bilen, bile göre ihanet eden, çift kimlikli, omurgasız sürüngen ve alçak kişiler. Sürekli “ülkemiz, Türkiye, milletimiz, tarihimiz, biz müslümanlar, kitabımız, hadisler” diye diye Türkiye’ye ve Müslüman Türklere ihanet eden kişiler. Türkiye’den başka hiçbir devletin sisteminin bir saat bile müdahale etmeden durmayacağı kişiler. Dağ başı mı burası, çadır devleti mi yoksa hukukun üstün olduğu bir Türk devleti mi, belli değil artık. İyice haddi aştılar. İnsanların bir tahammül sınırı var.

Masonların, gizli Yahudilerin, gizli Hristiyanların, türlü Türk ve İslam düşmanlarının buluştuğu, desteklediği ve fonladığı… Akademi Dergisi’nin ve on yıldan fazladır “Ezber Bozan” diye diye yayınlar yapan ben mfs’nin isminin bile taklit edildiği… Daha en başından bile her şeyi art niyetle düşünülen ve kurulan… Anlattığımız doğru ve hayra götürücü, bütün insanlığın faydasına olan hususların sık sık kopyalandığı, kopyalanırken mümkün olduğu kadar tahrif edildiği… Bu faaliyetlerin Türk ve Türkiye ve İslam düşmanlığı kapsamında yapıldığı açıkça görülebilen bir kanal Ezber Bozan TV… Aklı başında ve biraz mürekkep yalamış bir devlet yetkilisinin, Ezber Bozan TV kanalında örgütlü şekilde Yahudilik, Masonluk, İsrail menfaatlerine olacak şekilde faaliyet gösterildiğini, bunun sinsice ve gizlice yapılmak istendiğini ama gizlenemez ruh hallerine sık sık bürünüldüğünü ve sık sık açık verdiklerini kısa sürede görür. Kısacık süre içinde bu ekibin ve bu kanalın ve bu kanalla bağlantılı diğer kanalların, dini ve milli değerlerimizi casusluk faaliyetleriyle çökertmek istediklerini görür.

Lakin bu örgüt, bu kadarla sınırlı faaliyetleri olan bir örgüt değil. Videolara çıkanlar arasında bile her türlü şeytani suçlara bulaşmış olanları var. Her türlü kara para işine bulaşmış olanları var. Uyuşturucadan, alkolden, cinsi sapıklıktan, tecavüzden, insan ve hayvan kesilen ayinlerden, kara paralarla haram yemekten yüzü gözü dağılmış, gözünün önünü göremez olanları, o derece şeytanlaşmış olanları var. Bunların ne derece şeytanlaşmış, milletimiz ve insanlık için ne kadar zararlı kişiler oldukları bir insana bir anda anlatılsa, duydukları karşısında psikolojisi bozulur. O yamyam denilenler var ya, onlar bile bunların yanında insan evladı sayılırlar. Avrupanın, Asyanın, Ortadoğunun tarihlerinde, asırlar öncesinden beri bilinen Yahudi pislikleri var ya, insanlık dışı o faaliyetlerin hepsi bunlarda da var. O anlatılanlar, tarihte kalmadılar. Bu ülkede sadece Münevver Karabulut cinayetinin üzerine tamamen ve gerçekten gidilse, kısa sürede yol bunlara da çıkar. Bunların da Adnan Oktarcılardan zerre farkları yok. O Adnan Oktar davası da gerçekten görülse, yol yine bunlara da çıkar.

Bunlar, her nerede insanlık, iyilik, merhamet, sevgi, saygı, adalet, huzur, sükunet, helal rızık, maneviyat görürlerse… Her nerede kurulu bir düzen görürlerse, onların hepsini yıkmayı kendilerine vazife bilirler. Hem de böyle insani ve ulvi değerlere hizmet ediyormuş gibi görüne görüne bu tahrifatı ve yıkıcılığı yaparlar. Bunların yirmi kuşak gerideki dedelerine dair bilgi bulabilseniz, aynını yaparak yaşadıklarını görürsünüz.

Daha geçen sesli yayınla bir dokundum, temas ettim. Gerginliğin yüksek olduğunu anlamalarını sağladım. Lakin şimdi damarıma basar gibi inadına çıkarttıkları kişiye, anlattıkları yalan dolan şeylere, yapılan yıkıcı faaliyete bir bakın. Son çare olarak, insanlık namına artık kalkıp sıkacağız her birine, gömeceğiz hepsinin leşini bir yere, sonra bunları insandan, vatandaştan sayan ve ancak o safhada devletimizin kurumlarını ve kanunlarını işletmeye kalkan, onu da mason birader, gizli yahudi ve satanist dayanışması ile yapmaya kalkan resmi yetkililere de sıkacağız. Buraya kadar geldi bu iş. Başka yolu yok. Kaçtır ikaz ediyorum, anlaşılan o ki bunun yaşanması bekleniyor.

Sınırlarımızdan açık kimliği ile saldıraya geçen düşmanlar/ordular, şu erkek ve dişi insan şeytanlarından binlerce kat daha az zarar verebilirler bu ülkeye ve bu millete… Kim oldukları bellidir, kastettikleri açıktır, harp edilir, zafer elde edilir ya da mağlup olunur. Geriye kalan az da olsa yine millet olarak kalır, dinini, tarihini, lisanını bilen bir topluluk olarak kalır. Sonra nasipse yine yükselir, yine büyür. Ya bunların yaptığı nedir? Bir milleti yaşarken öldürmek değilse nedir? Orduların, akıl almaz savaş araçlarının yapamadığını yapmak değil midir? Nerede o MİT, nerede o Hakan Fidan ve çetesi? Kim onu getirip o koltuğa yapıştırdı? Neden bu millet o Hakan Fidan’ı oradan söküp atamıyor? Kime, kimlere hizmet etmektedir? MİT’in ve Hakan Fidan çetesinin, şu gibi Türk ve İnsanlık düşmanı örgütleri, canavarları, kan içicileri, büyücüleri, satanistleri, teröristleri, muzır varlıkları kollamaktan, yönetmekten, yönlendirmekten ve beraberce insanlık dışı kara para işleri yapmaktan başka işleri, vazifeleri yok mudur? MİT bu maksatla mı kurulmuştur?

Ne CIA tanırım, ne Mossad tanırım, ne MİT tanırım, ne de bu insan şeytanlarını destekleyen, maşa olarak kullanan kara paracı hükumetleri, gizli servisleri, mason çetelerini tanırım. Benim adım Mfs…. Sözümü havada bırakmam. Benden son ikaz. Şimdi herkes hamlesini yapsın, herkesin kararını ve hamlesini bir görelim. Sadece Türkiye’nin karışacağını değil, bütün cihanın karışacağını ve yüz milyonla insan öleceğini bile bilsem, şu insan şeytanlarına icap edenleri yine de yaptırırım. Zaten bu gün yarın karışacak bu ülke de bu dünya da… Hem de mason savcıların, hakimlerin gözlerine soka soka söz konusu suç örgütünün bütün elamanlarına sıktırmazsam ben de mfs değilim. Gerekiyorsa o kripto ve mason savcılarla hakimlerin leşlerini de bunların leşlerinin yanına gömdüreceğim. Haydi, şimdi herkesi bir göreyim. Alabiliyorsa gelsin İsrail alsın, ABD alsın, İngiltere alsın ya da kim alabiliyorsa gelsin alsın şu insan şeytanlarını elimden de göreyim…

Gerçek savcılar, gerçek hakimler, emirlerindeki istihbarat ve kolluk gücünü de kullanarak, önce şunların üzerlerine bir gitsinler. Gizledikleri gerçek kimliklerine, mensup oldukları gayr-i İslami tarikatlara, fonlandıkları Türkiye düşmanı odaklara, talimatlar aldıkları kişilere, gizlice toplanıp ayinler yaptıkları yerlere kadar, canlıları katlederek büyüler yaptıkları yerlere kadar çıkartsınlar meydana. O işler de bize kalmasın. Şu Youtube’a ve benzerlerine de şu devletimizin gücü gösterilsin artık. Çok değil, üç gün hepsine erişim engellensin, nasıl yıkıcı faaliyetlere ve yayınlara izin verdikleri, nasıl insanlık ve Türk/İslam düşmanlığı yaptıkları, gerçek insanları ve en çok da Müslüman Türkleri nasıl sansürledikleri resmi açıklamalarla ve örnekleriyle gözler önüne serilsin bakalım, nasıl ayar alıyorlar. Türkiye, söz konusu sosyal mecraların bütün sorumlularının, milletler arası mahkemelerde, insanlığa karşı işlenmiş suçlara yardım ve yataklık suçlaması kapsamında yargılanmasını sağlasın. Şurası devletse artık devlet gibi işlesin, yoksa adalet dağıtmaya dönük talimatları ben vereceğim.

Mfs – Ezber Bozan – Akademi Dergisi

“Bütün Marmara yanacak” 

Kraliçe Elizabeth çok kızmış

Marmara bölgesinde seyretilmiş uranyumlu nükleer bombalar..

Türkiye’nin kuraklık ve kıtlık yaşayacağını, Türkiye’de çok büyük afetlerin peş peşe yaşanacağını, bunların çoğunun suni tekniklerle sebep olunmuş afetler olacağını çok uzun zamandır yazıyorum. Yayınlarıma, sosyal medya hesaplarıma uygulanan bütün sansürlere rağmen, özellikle son bir buçuk senedir bu beklentiyi hep gündemde tutabiliyorum. Hem hükumetin hem de milletimizin gerçekçi tedbirler almasını istiyorum ve son zamanlarda hükumet de buna göre hareket etmek zorunda kalıyor. Bu baskı işe yarıyor gibi görünüyor ama işin aslı öyle değil. 

Hükumet, bu felaketler yaşandıktan sonra suçlu duruma düşmemek, yargılanmamak ya da acıdan ve öfkeden çıldırmış haldeki milyonlarca Türkiyelinin ayakları altında ezilmemek için, şu anlarda tedbirler alıyormuş, ikazlar yapıyormuş rolü oynuyor. Bir de hükumet, felaketler sırasında ve sonrasında insan kaçakçılığı, organ kaçakçılığı, küçük ve değerli eşyaların çalınıp kaçırılması kısmına dair tam teferruatlı ve gerçekçi hazırlıklar yapıyor. Bunu, en çok da Mason tarikatı üzerinden milletler arası bağlantılar tesis ederek yapıyor.

Zaten gerçekte mafya liderleri olan Devlet Bohçalı, Solomon Soysuz gibi kişiler üzerinden de Türkiye içindeki ve dışındaki mafyalarla bu konularda organize olunuyor, son hazırlıklar yapılıyor. Biliyorsunuz, buna daha önce tam teşebbüs ediyorlardı, İstanbulluları felaketten sonra sözde tahliye edecek gemileri bile hazırlamışlardı, suç örgütü lideri ve uyuşturucu baronu suç işleri bakanı Solomon Soysuz üst üste açıklamalar yapıyordu ki o işi de bozmuştum. 

Son iki sene içinde, onlarca kere, beklenen o felaketlerin ötelenmesine, ertelenmesine sebep oldum. Ankebut Ağı dediğim sisteme bağlı kan emici, sömürücü onlarca ülkenin büyük maddi sıkıntılara düşmesine sebep oldum. Önemli ve güçlü liderlerin iktidarı kaybetmesine de sebep oldum. Batı dünyasının iyice batmasına, İsrail’in iyice perişan hallere düşmesine, ABD’nin meteliğe kurşun atmasına, Almanya’nın çok zor hallere düşmesine de sebep oldum. Henüz iktidarı kaybetmemiş bazı Avrupa liderlerinin ise hükmünü yitirmiş limon kolonyası misali hallere/şartlara düşmelerine de sebep oldum. Afganistan’a ve Kazakistan’a dair kanlı ve kara planlarını da çökerttim. Zaman hep aleyhlerine işler oldu. Çok zaman, para, itibar, otorite ve güç kaybettiler. Bütün bunlar yaşanıyorken en çok kızan, çıldıran kişilerden biri İngiltere kraliçesi Elizabeth oldu. Dünyanın her bir yanındaki fitne kazanlarını aynı anlarda ayrı ayrı kaynatan biri olan Elizabeth, son yaptığım müdahalelerden ve son yazdığım yazılardan ötürü de çok kızdı, sinirlendi. Sakinleşecek ve sakince kararlar alacak gibi durmuyor.

İşleri, planları ve kara para akışları bozulduğu için son zamanlarda Ukrayna üzerinde bir danışıklı dövüş de sergiliyorlar. Rusya, Ukrayna ve ABD başta olmak üzere onlarca kara paracı hükumet, dünya insanlığının önünde danışıklı bir dövüş sergiliyor. Daha şimdiden milyonlarca Ukraynalı kadın ve çocuğun mülteci haline düşüp, sahipsiz şekilde onlarca ülkeye dağılmasına sebep oldular. Daha şimdiden, bunların bir kısmının, oralardaki organ ve fuhuş mafyalarının ellerine düşmelerine sebep oldular. Bunlar arasından yetim kalmış çocukların bir kısmını Tayyip’in organcı, kara paracı karısı Emine vesilesiyle Türkiye’ye de getirdiler. Ne yazık ki onları da sisteme dahil edecekler. Onları da nakite çevirecekler.  

Öyle canavarlaşmış ve aynı zamanda öylesine batmak üzere bir haldeler ki Ukrayna üzerinden yaptıkları şeytani kara para işleri de onlara yeterli gelmiyor. Bir yandan Türkiye üzerinde de benzeri şeytanca işleri yapmak istiyorlar, kara paraları artırmak istiyorlar. Bir yandan da Türkiye’nin Ankebut Ağının sömürmesinden, zulmünden, dinsizleştirme ve namussuzlaştırma politikalarından kurtulma teşebbüslerine, kurtulmak isteyen diğer devletlere/milletlere önderlik etme teşebbüslerine mani olmak istiyorlar. Türkiye’ye böyle bir anda diz çöktürmek istiyorlar. Türkiye üzerinden, benzeri hallerdeki onlarca ülkeye de ders vermek, korku yaymak ve “Sizin de sonunuz böyle olur” demek istiyorlar. İşte bu kadar büyük gerilme, restleşme var sahada ve bunun patlama noktasına da gelindi. 

Son zamanlarda “Hükumetten ümidinizi kesin. Şahsi tedbirler alın. Marmara bölgesini terk edin. Buralardan çekip gidin. Daha fazla ikaz etmeyeceğim, nasihat alan insan sayısı çok az. Nasihat dinleyen dinledi, dinlemeyenler de acı akıbeti görecekler.” mealinde yazıyorum ama her seferinde yine de merhametim baskın geliyor. Çok ama çok büyük acılar yaşanacak. 

Bu nedenle, bir kez daha yazıyorum. Son yazdığım yazıda, film senaryosu diyerek çok şeyler anlattım ama bildiğim her şeyi yazmadım. Bazı kısımları da gerçeğe uygun şekilde yazmadım. Şimdi senaryo yazmıyorum ama yine de her bildiğimi açıkça yazmayacağım. Bilgi paylaşıyorum. Marmara bölgesinin sahil şeridinin pek çok yerinde, seyreltilmiş nükleer bombalar var. Evet, yanlış okumadınız, seyreltilmiş nükleer bombalar var. 

Bunlar, daha çok İzmit körfezinde, Tüpraş tesisinin altına denk gelecek yerde olan, oradan Tuzla, Gebze, Pendik, Kartal, Maltepe ve Adalar hattı boyunca ara ara yerleştirilmiş olan nükleer bombalar. Bu hat boyunca çok önceden patlayıcı ve parlayıcı gaz doldurulduğunun anlaşılmasını daha önceki yazılarımda sağlamıştım. Şimdi daha net yazmış bulundum. Yaşanan müsilajın da yeraltını gazla doldurma çalışması sırasında sızan ya da kasıtlı olarak sızdırılan ve deniz suyuna da karışan gazlarla alakalı olduğunu da fark ettirmiştim. Pendik, Kartal, Maltepe hattında duyulan ve “Doğalgaz kokusu gibi” denilen kokunun da bu gaz doldurma çalışmalarıyla alakalı olduğunu yazmıştım. Heybeli ada yakınlarından, denizin altından girilebilecek bir yeraltı tünellinin, İzmit Tüpraş tesisinin yakınlarına çıktığını, bu hattın da gazlarla ve seyreltilmiş uranyumlu bombalarla doldurulduğunu ise yazmamıştım. Bunu da şimdi yazmış bulundum. Yazmadığım kısımları da şimdilerde yazmayı düşünmüyorum.

Öylesine büyük felaketler planlıyorlar ki “Bütün Marmara yanacak” denilse, yeridir ve abartı olmaz. Yeraltında belli hatlar boyunca biriktirdikleri gazları da patlatacaklar, eş zamanlı olarak seyretilmiş nükleer bombalar da patlatacaklar, bunlar olmadan hemen önce bir suni deprem de yapacaklar. Hatta hava şartlarını oynamaya devam ederek, istedikleri kadar kar, yağmur da yağdıracaklar, rüzgarlar da estirecekler. 

Planları uygulayacaklar, tarihe geçecek felaketlere peş peşe sebep olacaklar ve sonra da her şeyin tabii/doğal bir felaket olduğunu, her yerde anlatmaya başlayan adamları papağan gibi tekrarlara başlayacaklar. 

Mesela şu usulde konuşacaklar: “Efendim, zaten Kuzey Anadolu fay hattı boyunca birikmiş bir enerji vardı. Çok sayıda bilim adamı, ayrıca hükumetimizin bazı bakanları defalarca halkımızı uyarmıştı. En son seviyede açıklamalar yapılmış ve felaketin an melesi olduğunun anlaşılması sağlanmıştı. Hatta -Marmara bölgesini terk edin- diyen bilim adamlarımız dahi olmuştu. Korkulan oldu, beklenen felaket yaşandı. Tarihte daha önce de büyük depremlerin, yeraltındaki doğal gazları patlattığı ve deprem sonrasında çok büyük patlamaların yaşandığı, bu patlamaların da toplu ölümlere sebep olduğu görüldü. Ayrıca insanların topluca gazdan zehirlenmesinin görüldüğü de oldu. Bu vakalardan bazılarında çok büyük yangınlar oldu. Çok yoğun ve zehirleyici dumanlar çıktığı ve yanmamış gazların da göğe doğru çıktığı oldu. Ardından, göğe doğru çıkmış bazı asitlerin, zararlı kimyasalların yağışlarla birlikte tekrar yere düşmesine ve temas ettiği insanlarda ciddi cilt yanıkları yaşanmasına, bu nedenle de insanların topluca vefat etmelerine sebep olduğu depremler görüldü. Biliyorum acımız büyük, tarihte nadir görülen seviyede bir felaketi yaşıyoruz ama bunlar acı gerçekler. Şimdi geriye değil, önümüze bakmamız gerekiyor. Bu bölgenin topluca terk edilmesi gerekiyor. Öncelikle kadınlar ve çocuklar gemilere bindirilmeli. Hükumetimiz onları daha önce belirlenmiş ve açıklanmış olan başka illerdeki noktalara götürecek. Dost devletlerden gelen yardım ekiplerinin yönlendirmelerine de uyulmalı. Böyle zamanlarda komplo teorileri yazanlar, anlatanlar da hep olur. Bilimin ışığından ayrılmamak gerekir.”

Bunlar gibi açıklamalar yapılmaya başladığında, karşılık olarak kamyon yüküyle itiraz cümleleri kurulur, tartışmalar yaşanır ama Türkiye’de basın ve medya, Türk rolü oynayan gizli Yahudilerin, gizli Ermenilerin, masonların kontrolündeyken hatta sosyal medya da CIA üzerinden sansürlüyken, o papağanlara gerekli karşılıkları vermek ilk anlarda mümkün olmayacaktır. Hiç değilse o papağanlara şu soru sorulabilse, o anda nutukları tutulur: “Yener Üşümezsoy -Son zamanlarda sürekli deprem ikazları yapılıyor. Bunların bilimsel temeli yok. Deprem ikazı yapmayı gerektirecek bilimsel veriler yok. Bilimin dışına çıkmamak, başka temellere dayanarak açıklamalar yapmamak gerekir- mealinde konuşmuş hatta çıkışmıştı. Buradan başlayalım mı?” 

Benden bu kadar… Bu şartlarda da bu yazdıklarımı birbirine atmaktan, duyurmaktan, yaymaktan, birbirini ikaz etmekten çekinecek, tedbirler almaktan geri duracak yığınlara benim sağlayabileceğim bir fayda kalmadı. 

Ben ve benimle beraber hareket eden iyi insanlar, verdiğimiz bu insanlık mücadelesine kesilecek cezalara karşı alınması gereken her türlü tedbirleri aldık, her türlü kararları aldık, iyice organize olduk ve halk arasında hala “derin sessizlik” devam ederse, bundan sonra felaketlerin yaşanmasına mani olacak hiçbir adımı atmayacağız. 

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

“Müthiş bir gösteriydi”

Gece gece canım sıkıldı. Metafizik çatışmaların da hiç tadı kalmadı. Sahada çatışma gücüne sahip düşman unsur kalmadı. Öyle ki Hindistan’ın ve Çin’in büyücüleri, medyumları ve bunlara çalışan cin kabileleri dahi günlerdir, gecelerdir eridiler, yıkıldılar. Oysa onlar son ümitleriydi. Dünyanın dört bir tarafından tek tük kalan metafizikçiler, varlık göstermeye çalışıyorlar. Sahayı boş göstermemeye çalışıyorlar. Onların da işi bana kalmıyor, ekibim hallediyor, gerekli karşılıkları veriyor. Karşımızda dünya genelinde tesis edilen bir seferberlik daha sonuç alamadı. Bundan sonra almalarına ihtimal de kalmadı. 

Ben de zaten her sahada her işimi çoktan ayarladım, hazırladım ve gece gece uğraşacak iş de bulamadım da tuttum bir film senaryosu yazdım. Çalakalem, dakikalar içinde yazdım geçtim ama senaryonun içinde neler neler var. Devletler, hükumetler, ordular, entrikalar, uzaylılar, aksiyon, yüksek bilim ve teknoloji, casuslar, robotlar, masonlar, patlamalar, bombalamalar, hainler, kin, nefret, intikam, satanizm ve dahası… 

Böyle bir senaryoyu özetle yazmak çok zor iş ama denedim, oldu gibi…

Kaba hatlarıyla senaryo şöyle: 

Bir biyonik robot olan, yeşillere çalışan ABD başkanı Biden, yine bir biyonik robot olup da yeşillere çalışan Rusya başkanı Putin’le danışıklı dövüşür. Günler boyunca peş peşe dikkat çekici açıklamalar yaparken, gün gelir “O Putin artık iktidarda kalamaz” şeklinde açıklamalar da yapar ve sonraki günlerde de arkasını getirir. Dünya bu açıklamalara çok şaşırır. Arkasından daha ne gelecek diye bakarlar, beyin fırtınaları yaparlar, ihtimal hesapları yaparlar ama çok yaklaşsalar da asıl gerçeğe, sahada aslında neler döndüğü bilgisine ulaşamazlar. 

Biden’ın “Yeni dünya düzeni kuruluyor. Hepimiz tek bir kralın emrine girmek zorunda kalabiliriz. Ortak düşmanımız olan o şahsa ve teşkilatına karşı birlikte hareket etmeliyiz.” şeklindeki açıklamasından ve perde arkasında hükumetlere/liderlere yaptığı tehditlerden kısa süre sonra, Biden’ın öncülüğünde devletler arası bir askeri organizasyon harekete geçer ve Rusya’yı baskı altına alır. Kara ve hava çatışmalarından ziyade deniz savaşlarını tercih ederler. Türkiye’nin boğazlarından donanmalarını da geçirirler. Bu kısımda Türkiye’deki masonlar da etkili olurlar. Ruslar buna çok kızmış rolü oynarlar. Dünya insanlığını çok sarsan karşılıklı restleşmeler, kurulan onca ağır cümleler herkesi şaşırtır. “Üçüncü dünya savaşı mı çıkıyor” tartışmaları, dünyanın dört bir yanındaki devletlerdeki TV kanallarında saatlerce yapılır ve izlenir. Gazetelerde ve haber sitelerinde toplamda yüz binlerce köşe yazısı yazılır. 

Sonunda ABD ve Rusya donanmaları Karadeniz’de karşı karşıya gelir. Karşılıklı top atışları yapılır. Numaradan birkaç ABD gemisi batırılır, birkaç asker kaybı yaşanır. Saha şartları ayarlanır. Aynı anlarda, bu danışıklı dövüşün oyuncuları arasında Türkiye’den yetkililer de olur. 

Bir biyonik robot olan Türkiye Savunma Bakanı Hulusi Akar da rolünü oynar. Ruslar, ABD’nin ve ABD öncüğünde hareket eden ülkelerin kendilerine bu zararları vermesinde Türkiye’nin mühim bir rol oynadığını ve bunun kabul edilemez olduğunu en sert şekilde açıklarlar. Hulusi ve çetesi ise Rusların damarlarına basan açıklamalar yaparlar. 

Bu yetmezmiş gibi ABD donanmasına ait birkaç askeri gemi Türkiye’nin Karadeniz kıyılarına yanaşmak, sığınmak zorunda kalır. Türkiye’nin gayr-i meşru hükumeti bu sığınmaya da izin verir. Dikkat çekicidir ki bu gemiler Türkiye’de batı Karadeniz kıyılarına yanaşırlar. Sonra Rusya ABD’ye ve Türkiye’ye karşı aşırı sinirlenmiş rolü oynar. Önce, o güne kadar danışıklı dövüşler sergileyerek milyonla sivil insanı organ ve fuhuş mafyalarına sürükledikleri Ukrayna’ya çok sayıda füzeler atarlar.

Sonra hatlar daha da gerilir. Yavuz ve Midilli gemileriyle geçmişte sergilenen danışıklı dövüşün çok benzeri bir kez daha sergilenmeye devam eder. Rusların “Yakarız, yıkarız, vururuz” seviyesine gelen restlerine, açıklamalarına karşı, Biden da “Yakamazsınız, vuramazsınız, yıkamazsınız” tarzında kışkırtmalar yapar. Yine bir biyonik robot olup da içinde yeşil uzaylı bulunan ABD Savunma Bakanı Austin de o anlarda Biden’ı destekleyen, Rusları kışkırtan, Türkiye’yi ateş hattına atan açıklamaları üst üste yapar. Yine biyonik robotlar olan Putin, Şoygu, Lavrov, Peskov, Zaharova, Macron, Scholz, Stoltenberg, Ursula, Elon Musk, Bill Gates gibi kişiler de yangına körükle koşarlar. Herkes rolünü kusursuz oynar ve bu sayede planlarının son kısmına gelirler. Planın buraya kadar olan kısmı, son kısmının görünür sebeplerini/mazeretlerini oluşturmaya dönüktür ama son kısmı gerçekten de küçük bir kıyamet kopartmaya dönüktür.

Dünya insanlığı danışıklı dövüşü seyrederken, neler olacağını bilemezken, Batı Karadeniz taraflarına uzun menzilli Rus füzeleri atılır. Görünürde bu füzeler Batı Karadeniz açıklarındaki ABD ve müttefiki ülkelerin deniz unsurlarını hedef almakta, Türkiye açıkça vurulmamaktadır. Lakin bu da bir oyundur. Rusya ile danışıklı dövüşen ABD hükumeti/yetkilileri, o anlarda bir nükleer denizaltıyı o bölgede bulundurur. Nükleer denizaltının kasten vurulması sağlanır.

Söz konusu nükleer denizaltının patlamasından kısa süre sonra, patlama neticesinde oluşan yüksek basınç rüzgarı ve yakıcı sıcaklık, İstanbul’un ve Sakarya’nın Karadeniz kıyılarından içeriye doğru girer ve Tüpraş İzmit tesisi dahil olmak üzere bölgedeki pek çok tehlikeli tesisi, depoyu, boru hatlarını infilak ettirir. Çok ilginç ve daha önce kimsenin aklından geçmeyecek şeyler de yaşanır. Nasıl oluyorsa eş zamanlı olarak bölgede deprem de olur. Tüpraş’ın patlamasıyla birlikte İzmit körfezinden başlayan peş peşe patlamalar Gebze, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe hattı boyunca devam eder. O anlarda Büyük ada başta olmak üzere civar adalarda da patlamalar olur. Felaket bu safhaya gelmeden önce bile yüzbinlerce sivil insan çok feci şekillerde can verir. Aralarında ne kadarının bebek, çocuk, kadın ve hamile kadın olduğunu kesin şekilde bilmek asla mümkün olmayacaktır. 

Dünyada çok sayıda TV kanalı, yayınlarını keserek son dakika gelişmesi halinde bu yaşanan facianın haberini verir. Dünyanın dört bir tarafındaki biyonik robotların en üst yöneticilerinden biri olan İngiliz Kraliçesi rolündeki biyonik robot, adamlarına “Müthiş bir gösteriydi” der. 

Seyirciler filmin hazin bir sonla bitmesine kendilerini şartlandırmışken, filmin sahneleri devam ettikçe üst üste sarsılırlar ve şaşırırlar. Bütün bunların yapılacağını önceden bilen, Türkiye merkezli ve devletler arası bir teşkilat meydana çıkar. Öylesine dahiyane bir planla, o kadar cesurca ve organize şekilde hareket ederler ki danışıklı dövüşen tarafları, kısacık sürede kazdıkları kuyulara düşürürler. Yaptıkları müdahalelerle dünyanın önde gelen onlarca ülkesinde peş peşe halklar ayaklanır, iktidarlar yıkılır, liderler devrilir, darbeler olur, yargılamalar olur. İdam cezaları alanların sayısı kısa sürede içinde bile on binleri bulur. 

Dünya insanlığı büyük bir nefretle mason, yahudi ve biyonik robot avına çıkar. Bunların kontrolündeki milletler arası teşkilatlar hemen feshedilirler. Türkiye’de yaşanan facianın hemen ardından ABD’de Biden-Kamala çetesinin devrilmesi, onun hemen ardından Rusya’da Putin çetesinin devrilmesi ise izleyiciyi şok eder ama o anlarda ya da film bittiği anda hiç kimse “Yok, o kadar da olmaz. Bu mantık dışıydı. Bu sahneler gerçekçilikten uzaktı” diyemezler. Filmin bu kısımları da izleyiciyi ayrıca ve üst üste sarsmaya devam eder.

Birkaç yıl içinde dünya düzeni tamamen değişmiş ve dev bir devrim gerçekleşmiş olur. Yeni dünya düzeni kurulur. Dünyanın yeni merkezi, yeni lideri Türkiye olur.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

..