Ruslar Suriye’den çok kısa süre içinde çıkacaklar. Ya seve seve çıkacaklar ya da zoru göre göre çıkacaklar. Hem de bir iki gün içinde, her şeyi bırakıp def olup gitmiş olacaklar.
Amerikalılar da aynı… Onlar kaçarak gidecekler.
Böylelikle Suriye’de kadınlar, çocuklar başta olmak üzere, bütün insanlar bir rahat nefes alacaklar. Kurtlar kuşlar bile rahatlayacaklar, şu lanetli pislikler çekip gittiği için…
Herkes bu yaşanacaklara hazırlansın. Bu irademe karşı duran, Esed bile olsa oyundan hemen çıkartılacak.
Bedeli her ne olursa olsun, Türkiye de bölge de gerçek hürriyetine kavuşacak.
Gerçekten can, mal, ırz emniyeti olacak.
15 milyon kemiricinin, sözde mültecinin, çok kısa bir süreye sıkıştırılarak ve çok sert muameleler yapılarak Türkiye’den kovulmasına da bütün taraflar hazır olsun. Buna da daha fazla engel olamayacaklar. Buna engel olanlar, Bohçalı ya da Tayyip gibi hainler değildi. Onları ezip geçmemiz işten bile değil. Buna engel olanlar Ankebut Ağına bağlı onlarca ülkeydi ve şimdi hepsi de yerlerde. İstanbul’la inatlaşmanın ne demek olduğunu görmüş hallerdeler.
Şunu da açıkça ifade edeyim. Sıralama değişmedi. İlk sırada yine Yunanistan var. Yunanistan danışıklı dövüşü bozuldu. Sadece AKPKK tarafı değil, Yunan tarafı da dünyada bu danışıklı dövüşü bilip destek olan ya da izleyen taraflar da gafil avlandılar. Yunanistan artık çaresiz ve kimsesiz…
Türkiye’nin çok büyük krizler, acılar yaşayacak olması, hakiki ve kapsamlı bir devrim yapılacak olması, kimseyi aldatmasın. Çelik gibi irademizle her sahayı kontrol edeceğiz. Canı yanması gerekenlerin canlarının yanmasına izin vereceğiz ama Türkiye’nin ve hakiki Türklerin ezilmesine, yok olmasına izin vermeyeceğiz. Bu, nükleer savaşa dönse bile umursamayacağız ve yolumuza devam edeceğiz.
İşinde çok iyi olan bir hekimin, hastasının kalbini kontrollü olarak durdurmasına ve vakti gelince yeniden çalıştırmasına benzetebilirsiniz bu yapacağımızı…
Ameliyatı baştan sona aslında biz yapmış olacağız. Yunanistan’ın aort damarını düğümleyeceğimi, hayat damarını keseceğimi de baştan açıkça yazmıştım. Artık ne Yunanistan diye bir ülke var, ne de onu arkalayabilecek ülkeler var. Ne de o devletten sayılmaz Yunanistan’ın karşımızda şımarmasına vesile olabilecek bir içimizdeki Ermenistan ve bir içimizdeki İsrail var.
Şu kanlı, patırtılı, gürültülü, bol idamlı süreç başladıktan bir süre sonra, Türkiye gerçek Türklerin hakimiyetine girdikten kısa bir süre sonra, Yunanistan denilen topraklarımızı alacağız, ardından hemen Güney Azebaycan’ı alacağız.
Bu ülkenin Tayyip ve çetesi nedeniyle kaybedeceği bir dakikası dahi yok. Bir tesisi, bir projesi, bir arazisi, bir yeraltı yada yerüstü zenginliği daha yok. Memleket, “Türkiye” olmaktan çıktı. Memleket, Türklerin olmaktan çıktı. Memleket, “vatan” olmaktan çıktı. Hala her gelenin geçenin, Türkiye’ye daha fazla zarar veren taleplerine, türlü ihanetlere, peşkeşlere, oyalamalara, zararlara tam kadro halinde çalışıyorlar, hizmet ediyorlar. Hala Türkiye’nin düzgün ve net bir duruşu yok. Hala Türkiye’nin gücünü, imkanlarını, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini Türkiye’nin lehine/yararına kullanmak yok. Kullanacakları da yok. Hala Kraliçe ne derse, o oluyor.
Türkiye içinde ve dışında şartları/dengeleri epeyi hazırladım. Şu lüzumsuz sıkıntı adamı ve çetesini, ben artık istemiyorum ve hızlı bir süreçle deviriyorum. Yerine bir adamımı geçireceğim. Ben arka planda kalacağım. Bu süreçte Türkiye’yi de bile isteye büyük krizlerden büyük krizlere sokacağım. Kimseye “Herkes tedbirini alsın, hazırlansın, sermayesine sahip çıksın” ya da “Herkes ülkesine, milletine zarar veren kararların, uygulamaların karşısında dimdik dursun.” v.s. diyecek değilim. Kaç tekrarla zaten dedim. Herkes hak ettiğini yaşayacak. Hep dediğim gibi, danışıklı muhalefetin tamamını da Tayyip’le birlikte devireceğim.
Bundan sonra bu ülkede Kraliçe’ye çalışan herkesi en hızlı şekillerde oyundan düşüreceğim. Bunları desteklemeye, elimden almaya çabalayacak her tarafı, her hükumeti ve her ülkeyi de krizlerden krizlere sokacağım. Neye uğradıklarını şaşıracaklar. Türkiye dediğimiz bu ülkede karışmamış bir kurum, bir adliye, bir cadde kalmayacak. On milyonların öfkesini arkama alarak geliyorum.
Yeter, mide bulandırdı artık bunların omurgasızlıkları, git gelleri, ihanetleri, peşkeşleri, kraliçeye kullukları, pislik işleri, ülkeyi mülteci denilen onursuzlarla doldurmaları, ordumuzu bile İsrail’in ve Kraliçe’nin emrine vermeleri, Suriye politikaları, gelene gidene ağam/paşam çekmeleri v.s.
Böyle ülke değil, mahalle bile yönetilemez. Böyle devlet başkanlığı değil, muhtarlık bile yapılamaz. Türkiye istemediğim ve izin vermeyeceğim sıkıntılara/krizlere koşar adım gidiyor, bu tarz vatanı ve milleti bütünüyle tehdit eden hallere müdahale edeceğimi bin defa söylemiştim. Onun kralı geliyor, şunun veliahtı geliyor, diğerinin paşası geliyor, bütün hesaplar, bütün planlar Türkiye’nin ve Türk milletinin aleyhine yapılıyor. Ben de o türlü hesapların hepsini bozmaya ve dünyayı başlarına yıkmaya geliyorum.
O meşhur rüyamdaki o meşhur kısımdayız. Gittim, geldim… Gittim, geldim ama sonunda “yeter artık” diyerek Tayyip’e dört el ateş ederek onu öldürdüm. İşte tam oradayız…
Her türlü kara para işlerinde faaliyette olan gizli Yahudi Suç işleri bakanı Solomon Soysuz’a çıkıyor.
Bir mafya anası olan, organ ve insan kaçakçılığına kadar her şeytani işi yapan gizli Yahudi Meral Akşener’e ve İYİ Parti denilen organize suç, terör ve ihanet örgütüne çıkıyor. “Susurluk”a da yol çıkıyor.
Çok sayıda millet vekili ile bakana, çok sayıda eski millet vekilleri ile bakanlara çıkıyor. Mason tarikatının çok sayıda mensubuna çıkıyor.
Fuhuş başta olmak üzere her türlü kara para ve ayrıca ihanet işlerinde faaliyet gösteren, mason ve gizli Yahudi Adnan Oktar’ın lider gösterildiği, en tepede İsrailli Sanhedrin hahamlarının yönettiği organize suç, terör ve ihanet örgütüne çıkıyor. Kamuoyunda bilinen adıyla “Adnan hoca tarikatı”na ve yine mason tarikatına çıkıyor.
Sezen Aksu’dan, Acun Ilıcalı’dan, Şeyma Subaşı’dan, “trans birey” denilen ünlü kişilerden tutun da çok sayıda ünlü oyuncu, sanatçı, müzisyen, manken v.s. kişilere çıkıyor.
Mason tarikatına, satanist tarikatlara, misyoner tarikatlarına, ünlü kişilere kanca takıp onların her şeylerini yönlendirmek suretiyle milletin dini, milli, ahlaki değerlerine savaş açmış irili ufaklı tarikatlara çıkıyor.
Türkiye’nin, ABD’nin, İngiltere’nin, İsrail’in, Avrupa ülkelerinin hatta birkaç koldan da Rusya ile Çin’in gizli servislerine ve Türkiye’deki sözde büyük elçiliklerine çıkıyor. Çok sayıda gizli servisle, onların kontrolündeki terör, fuhuş, uyuşturucu, insan kaçakçılığı, şantaj, ihanet, casusluk ve cinayet çetelerine çıkıyor.
Türkiye’deki sözde “Türk”, özde gizli Yahudi ve gizli Ermeni basın ve medya örgütlerine çıkıyor. Tıka basa çift kimlikli omurgasız vatan hainleriyle dolu olan CNN Türk’e, Haber Türk’e ve benzerlerine çıkıyor.
Yabancı ülkelerin “derin odaklarından” ve gizli servislerinden aldıkları talimatlar icabı bir an evvel Türk erkeklerini ibneleştirmek için faaliyet gösteren, bu maksatla kendilerine verilen paraların bir kısmını ibneleştirme ve cinsiyet değiştirme faaliyeti kapsamında dağıtan kişilere çıkıyor. Sosyal mecralarda “uygun” gördükleri genç erkeklerle tanışarak “Seni trans yapalım, cinsiyetini değiştir. Bütün masrafları bizden. Şu kadar da para, arkası da gelecek” diyen ahlak ve insanlık düşmanı satanist örgütlere çıkıyor.
“Kadın haklarını savundukları” iddiasıyla faaliyet gösteren, yine malum devletlerden, gizli servislerden ve mason tarikatından talimatlar alan, paralar alan, eğitimler alan ve milletin huzurunu bozmaya, aile kurumunu yıkmaya çabalayan suç örgütlerine, sözde STK’lere çıkıyor.
Çeşitli insanlık dışı hilelerle, tuzaklarla ellerine düşürdükleri genç kızlara ve kadınlara zorla fuhuş yaptıran hatta bunların bir kısmını başka ülkelere gönderen suç örgütlerine çıkıyor. Küçük kız ve erkek çocuklarını kaçırarak satan ya da zorlayarak fuhuş yaptıran sübyancı çetelerine çıkıyor.
Sabahtan akşama kadar Türk ve Müslüman rolü oynayarak bir yandan da devlete, millete, bütün insanlığa zarar verecek faaliyetler, sinsilikler, ihanetler yaptıktan sonra, akşamları ya da geceleri gizlice toplanarak satanist ayinleri yapan, bu ayinlerde hayvanları ve insanları acımasızca parçalayan ve insan kanı da içen ünlü ya da ünsüz çok sayıda kişiye çıkıyor. Aralarında her meslekten, her kurumdan, her faaliyet sahasından kişiler var. Emniyet amirleri, istihbaratçılar, savcılar, hakimler de var.
Gerçek sahibi CIA olan o meşhur sosyal mecralarda ve Youtube’da faaliyet gösteren, kendilerini Türk ve Müslüman olarak gösteren ama her gün türlü türlü yollarla nüfuz casusluğu yapan, Türk milletini başka devletlerin, gizli servislerin, terör örgütlerinin, mafyaların ve mason tarikatının menfaatine olacak şekilde kandıran, dolduran, yönlendiren ya da fikirlerini, inançlarını baskı altına alan kişilere, suç teşkilatlarına çıkıyor.
Ayta Sözeri diye bilinen kripto ve namussuz herife de çıkıyor. Sadece bu herif konuşturulsa, sadece bu herif soruşturulsa bile işin arkasından fuhuş, fuhşa aracılık ve yer temin etme, zorla fuhuş, dayak-işkence başta olmak üzere türlü türlü insanlık dışı işleri ve ihanetleri organize şekilde yapan, bir an evvel bu milleti daha da acılar içinde, sorunlar içinde, maddi ve manevi felaketler içinde bırakmak isteyen suç ve ihanet örgütlerine çıkıyor. Oradan yine ABD’ye, yine Avrupa ülkelerine yine İsrail’e, yine İngiltere’ye çıkıyor.
Anlatmaya devam etsem, yazılı değil, sesli olarak onlarca saatte anlatıp özetleyebileceğim kadar insanlık dışı işler yapan, organize şekilde hareket eden, yurt içi ve yurt dışı kolları olan bir sisteme yani Ankebut Ağı’na çıkıyor.
Bu sistem, türlü türlü kara para işlerini, sadece mensuplarını zengin etmek, lüks içinde yaşatmak, bu yolla da her zaman bol bol mensup bulmak, para ile ayakta tutmaya çalıştıkları İsrail’i ve batı ülkelerini desteklemek için yapmıyor. Bu sistem, mümkün olan en kısa sürede bütün insanlığın dini, ruhi, cinsi yönlerden sapıtmasını, yoldan çıkmasını, Şeytan’a uymasını istiyor. Çünkü sistemin temelinde satanistlik var. İnsalığın tamamına düşmanlık var. İblis’e yaranmak, onun gözüne girmek, cinler alemine hizmet etmek var. İblis’in emirlerini yerine getirmek var.
İşte böyle şeytani bir sistemin, kendi içinde de farklı gruplar var. O gruplardan biri de Ezber bozan Akademi grubu… O Hakan Tunç bir konuşturulsa, TEM’in kameraları karşısında bildiklerini bir anlatsa, ABD Başkanı bay Biden ve başkan yardımcısı bay Kamala bile o koltuklarında duramazlar. Devletimiz, yapılması zaruri ve öncelikli olan operasyonu şu Hakan Tunç’tan ya da Hakan Yedican’dan başlatarak yapsa, sadece Türkiye’de değil, eş zamanlı olarak dünyanın onlarca ülkesinde de siyasi, adli ve askeri depremler olur. Her yer aylarca, yıllarca sarsılır. Dünya hızla başka bir dünyaya, insanca yaşanabilecek bir dünyaya döner. Meydana çıkan inanılmaz şeytanca işleri duydukça ruh sağlığı bozulan, travma geçiren yüz milyonlarca insan olur.
Bir pim var ya elimde, sadece bir pim… İşte o pim bu dünyayı o yöne döndürmeye yeter. Lakin bütün cihan, bütün alemler bir araya gelseler, Mfs’yi yolundan döndüremezler, korkutamazlar, caydıramazlar ve mfs’yi öldüremezler. Yakarsa bu dünyayı sadece Mfs yakar ve yakacak.
Bir devletin, herhangi bir başka devlete kendi topraklarında nükleer enerji santralleri yaptırması, vahim seviyede bir milli güvenlik sorunudur. Milli güvenlik uzmanlarından ve ayrıca nükleer bilimcilerden bir heyet oluşturup “Mfs ne demek istedi? Bir nükleer enerji santrali art niyetle yapılmak, kullanılmak istenirse, başımıza nasıl sorunlar açar? Biz fark edemeden bize nasıl oyunlar oynanabilir?” diye sorulduğunda, alınacak cevaplar da sarsıcı cevaplar olacaktır. Dahası, Türkiye’deki nükleer enerji santrali projelerinde “Türk tarafı” olarak bilinenler, yığma mason, gizli Ermeni, gizli Yahudi, vatan haini kişiler, odaklar… Koca bir milletin, çoluk çocuğun hatta yetimlerle dulların haklarını bile yemeyi/çalmayı güya “dava” gören insanlıktan çıkmış, karaktersiz, ahlaksız, acımasız tipler… En başta da ihanetlerini, hırsızlıklarını, yalanlarını, tuzaklarını, zararlarını anlatmak günlerce sürecek olan Zapsu ailesi…
Bu yazdıklarımdan yanlış manalar da çıkartılmasın. Türkiye, gerçek Türk ve gerçek Müslüman bilim adamları vesilesiyle nükleer santraller yapabilecek olsa bile, yapmayacak. Yapılmışsa bile kullanmayacak. Zaruri sayıda kendi nükleer silahlarını yapacak, bunları elinde her an hazır tutacak, zaruret olmuşsa bu nükleer silahları kullanacak ama daha ötesine gitmeyecek.
Zaten nükleer maddeleri “enerji” elde etmek için kullanmanın bir mantığı da yok. Sadece Kuzey Afrika’nın çöl halindeki arazileri, dünyanın büyük kısmının enerji ihtiyacını çok ama çok uzun süre karşılayabilir. Daha ABD’nin, Avustralyanın ve Asyanın devasa çölleri de var.
Çoktan üretilmesi gereken çok verimli güneş enerjisi panellerinin üretilmesine, satılmasına da izin verilmedi. Bu mesele de istenirse hemen çözülebilir. Şu anda “oyuncak” denilebilecek kadar basit güneş enerjisi panelleri kullanılıyor. Türkiye’de Karapınar’da yapılan güneş enerjisi santrali bile Türk görünen, Müslüman görünen vatan hainlerinin oyalama, vurgun, geri bırakma projelerinden biri, başka bir şey değil. Araplara da benzer oyunları oynadılar, oynuyorlar. Çölleri yeşertecekleri iddiasıyla çember şeklindeki sürekli sulanan arazilerle güya çiftçilik yaptırdılar. Bunca sene geçti, arazi serinlemedi, yeşermedi. Toprak kendine gelmedi, canlanmadı. Bölge serinlemedi. Gerekli ağaçlandırma faaliyetleri yapılmadı, elde mevcut olup işe yarayacak teknolojiler bile kullanılmadı, arka planda bırakıldı ve şimdilerde yeraltı sularının da tamamına yakını bitmek üzere… Hangi mühendis ekibi, hangi bilim adamı ekibi, böyle bir sona varılacağını en başından itibaren göremez. Bu, art niyet değil de nedir. Deniz suyundan temiz su elde etme sisteminde de aynı kandırma, aynı insanlık düşmanlığı, aynı sömürücülük ve oyalama görülüyor. Dünyanın çölleri, çöllerin altındaki devasa uzaylı üslerine, yerleşme alanlarına enerji sağlamak yerine artık dünya insanlığına enerji sağlamalıdır.
Türkiye’de İstanbul Boğazının akıntısı hala boşa akıyor. En fazla üç ay içinde oraya mükemmel, tertemiz, atıksız ve büyük güç üreten bir santral kurulabilir. Ayrıca Türkiye jeotermal sahasında dünyanın belki de en şanslı ülkesi… Neden hep jeotermal hakkında konuşuluyor da işe yarar jeotermal projeleri yapılmıyor. Büyük İsrail projesi için on milyondan fazla onursuza baktırılan Türkiye, neden kendi vatandaşı için zaruri olan projeleri yapmadı, yapmıyor. Neden imkanlarını onursuzlara harcamak yerine projelere harcamıyor.
Jeotermal sahasındaki taktik, sinsi engellemeler de kaldırılır, devletimizin gücüyle gerçekten teşvikler ve gerçekten işe yarayacak projeler yapılır ve böylece kısa sürede mükemmel neticeler alınabilir. Rüzgardan, deniz dalgalarından elde edilecek enerjileri ve daha başka alternatifleri de “gerçekten” değerlendirmek gerekir. Türkiye bunların hepsi için münasip bir devlet. Türkiye’nin asla enerji, temiz su ve gıda sorunu olamaz. Lakin bütün dünya nükleer enerji santrallerinden kurtulmanın yolunu ararken, şimdilerde yakıtsız kalan Avrupa “Yine de nükleer enerji santrallerine geri dönmeyeceğiz” derken, bize hangi siyasi/idari yetkililer, hangi akademik yetkililer nükleer enerji santralleri dayatıyorlar. Bunu neden yapıyorlar, asıl bu kısmın derhal meydana çıkartılması gerekiyor.
Gece yazdığım yazılarda petrol ve doğalgaz kaynaklarımıza da temas etmiştim. Türkiye doğalgazdan en yüksek seviyede elektrik enerjisi üreten ülkelerden biri olabilir. Bu hakikaten çok az vaktini ve emeğini alır. Doğalgazla çalışan daha güçlü arabalar yapılabilir. Bilim ve teknoloji bu kadar ayağa düşmüşken hala koca Türkiye’nin yerli motor sorunu yaşaması da nedir. Hangi devlet kurumu, hangi devlet yetkilisi bu sorunu gerçekten çözmek istemiş de en fazla üç ayda çözememiş? Çözememiş mi, çözmek istememiş ve oyalamış mı, bunun soruşturulması gerekir. Türkiye çok kısa süre içerisinde her sahada kendi kendine yeten bir ülke olabilir.
Bunun ilk şartı yönünü sömürgeci batı/NATO çetesinden, her devirde medeniyetin menbaı olan doğuya çevirmesidir. İçimizdeki İsrail’in, İçimizdeki Ermenistan’ın ve ülkedeki bütün vatan hainlerini bünyesinde toplayan mason tarikatının başları derhal ezilmelidir. Aksi halde Türk milleti varlık içinde yokluk yaşamaya, akıl almaz geniş imkanlar içinde açlıkla/yoksullukla boğuşmaya devam edecektir. Sorun imkanların olmayışı ya da çok kısıtlı oluşu değil, sorun devletin her kademesine hainlerin sızmasıdır. Üç tarafı deniz olduğu halde balık yiyemeyen, her yeri tarla olduğu halde toprak mahsullerini yurt dışından getiren ve ekmeğe para yetiştiremeyen bir milleti/devleti, sadece organize bir ihanet çetesi bu hale getirebilir.
İşte Türkiye’deki nükleer santral projeleri de bu hainlerin yeni ihanet projelerinden başka bir şey değildir. Söz konusu nükleer santral projelerine hala milletin parasını akıtma vatana ihanet eylemidir. Söz konusu projeleri şu andan sonra savunan, öven, faydalı ve zaruri gösteren basın, medya ve sosyal medya aktörleri de bu gün değilse yarın yargılanırlar.
Marmara bölgesinde seyretilmiş uranyumlu nükleer bombalar..
Türkiye’nin kuraklık ve kıtlık yaşayacağını, Türkiye’de çok büyük afetlerin peş peşe yaşanacağını, bunların çoğunun suni tekniklerle sebep olunmuş afetler olacağını çok uzun zamandır yazıyorum. Yayınlarıma, sosyal medya hesaplarıma uygulanan bütün sansürlere rağmen, özellikle son bir buçuk senedir bu beklentiyi hep gündemde tutabiliyorum. Hem hükumetin hem de milletimizin gerçekçi tedbirler almasını istiyorum ve son zamanlarda hükumet de buna göre hareket etmek zorunda kalıyor. Bu baskı işe yarıyor gibi görünüyor ama işin aslı öyle değil.
Hükumet, bu felaketler yaşandıktan sonra suçlu duruma düşmemek, yargılanmamak ya da acıdan ve öfkeden çıldırmış haldeki milyonlarca Türkiyelinin ayakları altında ezilmemek için, şu anlarda tedbirler alıyormuş, ikazlar yapıyormuş rolü oynuyor. Bir de hükumet, felaketler sırasında ve sonrasında insan kaçakçılığı, organ kaçakçılığı, küçük ve değerli eşyaların çalınıp kaçırılması kısmına dair tam teferruatlı ve gerçekçi hazırlıklar yapıyor. Bunu, en çok da Mason tarikatı üzerinden milletler arası bağlantılar tesis ederek yapıyor.
Zaten gerçekte mafya liderleri olan Devlet Bohçalı, Solomon Soysuz gibi kişiler üzerinden de Türkiye içindeki ve dışındaki mafyalarla bu konularda organize olunuyor, son hazırlıklar yapılıyor. Biliyorsunuz, buna daha önce tam teşebbüs ediyorlardı, İstanbulluları felaketten sonra sözde tahliye edecek gemileri bile hazırlamışlardı, suç örgütü lideri ve uyuşturucu baronu suç işleri bakanı Solomon Soysuz üst üste açıklamalar yapıyordu ki o işi de bozmuştum.
Son iki sene içinde, onlarca kere, beklenen o felaketlerin ötelenmesine, ertelenmesine sebep oldum. Ankebut Ağı dediğim sisteme bağlı kan emici, sömürücü onlarca ülkenin büyük maddi sıkıntılara düşmesine sebep oldum. Önemli ve güçlü liderlerin iktidarı kaybetmesine de sebep oldum. Batı dünyasının iyice batmasına, İsrail’in iyice perişan hallere düşmesine, ABD’nin meteliğe kurşun atmasına, Almanya’nın çok zor hallere düşmesine de sebep oldum. Henüz iktidarı kaybetmemiş bazı Avrupa liderlerinin ise hükmünü yitirmiş limon kolonyası misali hallere/şartlara düşmelerine de sebep oldum. Afganistan’a ve Kazakistan’a dair kanlı ve kara planlarını da çökerttim. Zaman hep aleyhlerine işler oldu. Çok zaman, para, itibar, otorite ve güç kaybettiler. Bütün bunlar yaşanıyorken en çok kızan, çıldıran kişilerden biri İngiltere kraliçesi Elizabeth oldu. Dünyanın her bir yanındaki fitne kazanlarını aynı anlarda ayrı ayrı kaynatan biri olan Elizabeth, son yaptığım müdahalelerden ve son yazdığım yazılardan ötürü de çok kızdı, sinirlendi. Sakinleşecek ve sakince kararlar alacak gibi durmuyor.
İşleri, planları ve kara para akışları bozulduğu için son zamanlarda Ukrayna üzerinde bir danışıklı dövüş de sergiliyorlar. Rusya, Ukrayna ve ABD başta olmak üzere onlarca kara paracı hükumet, dünya insanlığının önünde danışıklı bir dövüş sergiliyor. Daha şimdiden milyonlarca Ukraynalı kadın ve çocuğun mülteci haline düşüp, sahipsiz şekilde onlarca ülkeye dağılmasına sebep oldular. Daha şimdiden, bunların bir kısmının, oralardaki organ ve fuhuş mafyalarının ellerine düşmelerine sebep oldular. Bunlar arasından yetim kalmış çocukların bir kısmını Tayyip’in organcı, kara paracı karısı Emine vesilesiyle Türkiye’ye de getirdiler. Ne yazık ki onları da sisteme dahil edecekler. Onları da nakite çevirecekler.
Öyle canavarlaşmış ve aynı zamanda öylesine batmak üzere bir haldeler ki Ukrayna üzerinden yaptıkları şeytani kara para işleri de onlara yeterli gelmiyor. Bir yandan Türkiye üzerinde de benzeri şeytanca işleri yapmak istiyorlar, kara paraları artırmak istiyorlar. Bir yandan da Türkiye’nin Ankebut Ağının sömürmesinden, zulmünden, dinsizleştirme ve namussuzlaştırma politikalarından kurtulma teşebbüslerine, kurtulmak isteyen diğer devletlere/milletlere önderlik etme teşebbüslerine mani olmak istiyorlar. Türkiye’ye böyle bir anda diz çöktürmek istiyorlar. Türkiye üzerinden, benzeri hallerdeki onlarca ülkeye de ders vermek, korku yaymak ve “Sizin de sonunuz böyle olur” demek istiyorlar. İşte bu kadar büyük gerilme, restleşme var sahada ve bunun patlama noktasına da gelindi.
Son zamanlarda “Hükumetten ümidinizi kesin. Şahsi tedbirler alın. Marmara bölgesini terk edin. Buralardan çekip gidin. Daha fazla ikaz etmeyeceğim, nasihat alan insan sayısı çok az. Nasihat dinleyen dinledi, dinlemeyenler de acı akıbeti görecekler.” mealinde yazıyorum ama her seferinde yine de merhametim baskın geliyor. Çok ama çok büyük acılar yaşanacak.
Bu nedenle, bir kez daha yazıyorum. Son yazdığım yazıda, film senaryosu diyerek çok şeyler anlattım ama bildiğim her şeyi yazmadım. Bazı kısımları da gerçeğe uygun şekilde yazmadım. Şimdi senaryo yazmıyorum ama yine de her bildiğimi açıkça yazmayacağım. Bilgi paylaşıyorum. Marmara bölgesinin sahil şeridinin pek çok yerinde, seyreltilmiş nükleer bombalar var. Evet, yanlış okumadınız, seyreltilmiş nükleer bombalar var.
Bunlar, daha çok İzmit körfezinde, Tüpraş tesisinin altına denk gelecek yerde olan, oradan Tuzla, Gebze, Pendik, Kartal, Maltepe ve Adalar hattı boyunca ara ara yerleştirilmiş olan nükleer bombalar. Bu hat boyunca çok önceden patlayıcı ve parlayıcı gaz doldurulduğunun anlaşılmasını daha önceki yazılarımda sağlamıştım. Şimdi daha net yazmış bulundum. Yaşanan müsilajın da yeraltını gazla doldurma çalışması sırasında sızan ya da kasıtlı olarak sızdırılan ve deniz suyuna da karışan gazlarla alakalı olduğunu da fark ettirmiştim. Pendik, Kartal, Maltepe hattında duyulan ve “Doğalgaz kokusu gibi” denilen kokunun da bu gaz doldurma çalışmalarıyla alakalı olduğunu yazmıştım. Heybeli ada yakınlarından, denizin altından girilebilecek bir yeraltı tünellinin, İzmit Tüpraş tesisinin yakınlarına çıktığını, bu hattın da gazlarla ve seyreltilmiş uranyumlu bombalarla doldurulduğunu ise yazmamıştım. Bunu da şimdi yazmış bulundum. Yazmadığım kısımları da şimdilerde yazmayı düşünmüyorum.
Öylesine büyük felaketler planlıyorlar ki “Bütün Marmara yanacak” denilse, yeridir ve abartı olmaz. Yeraltında belli hatlar boyunca biriktirdikleri gazları da patlatacaklar, eş zamanlı olarak seyretilmiş nükleer bombalar da patlatacaklar, bunlar olmadan hemen önce bir suni deprem de yapacaklar. Hatta hava şartlarını oynamaya devam ederek, istedikleri kadar kar, yağmur da yağdıracaklar, rüzgarlar da estirecekler.
Planları uygulayacaklar, tarihe geçecek felaketlere peş peşe sebep olacaklar ve sonra da her şeyin tabii/doğal bir felaket olduğunu, her yerde anlatmaya başlayan adamları papağan gibi tekrarlara başlayacaklar.
Mesela şu usulde konuşacaklar: “Efendim, zaten Kuzey Anadolu fay hattı boyunca birikmiş bir enerji vardı. Çok sayıda bilim adamı, ayrıca hükumetimizin bazı bakanları defalarca halkımızı uyarmıştı. En son seviyede açıklamalar yapılmış ve felaketin an melesi olduğunun anlaşılması sağlanmıştı. Hatta -Marmara bölgesini terk edin- diyen bilim adamlarımız dahi olmuştu. Korkulan oldu, beklenen felaket yaşandı. Tarihte daha önce de büyük depremlerin, yeraltındaki doğal gazları patlattığı ve deprem sonrasında çok büyük patlamaların yaşandığı, bu patlamaların da toplu ölümlere sebep olduğu görüldü. Ayrıca insanların topluca gazdan zehirlenmesinin görüldüğü de oldu. Bu vakalardan bazılarında çok büyük yangınlar oldu. Çok yoğun ve zehirleyici dumanlar çıktığı ve yanmamış gazların da göğe doğru çıktığı oldu. Ardından, göğe doğru çıkmış bazı asitlerin, zararlı kimyasalların yağışlarla birlikte tekrar yere düşmesine ve temas ettiği insanlarda ciddi cilt yanıkları yaşanmasına, bu nedenle de insanların topluca vefat etmelerine sebep olduğu depremler görüldü. Biliyorum acımız büyük, tarihte nadir görülen seviyede bir felaketi yaşıyoruz ama bunlar acı gerçekler. Şimdi geriye değil, önümüze bakmamız gerekiyor. Bu bölgenin topluca terk edilmesi gerekiyor. Öncelikle kadınlar ve çocuklar gemilere bindirilmeli. Hükumetimiz onları daha önce belirlenmiş ve açıklanmış olan başka illerdeki noktalara götürecek. Dost devletlerden gelen yardım ekiplerinin yönlendirmelerine de uyulmalı. Böyle zamanlarda komplo teorileri yazanlar, anlatanlar da hep olur. Bilimin ışığından ayrılmamak gerekir.”
Bunlar gibi açıklamalar yapılmaya başladığında, karşılık olarak kamyon yüküyle itiraz cümleleri kurulur, tartışmalar yaşanır ama Türkiye’de basın ve medya, Türk rolü oynayan gizli Yahudilerin, gizli Ermenilerin, masonların kontrolündeyken hatta sosyal medya da CIA üzerinden sansürlüyken, o papağanlara gerekli karşılıkları vermek ilk anlarda mümkün olmayacaktır. Hiç değilse o papağanlara şu soru sorulabilse, o anda nutukları tutulur: “Yener Üşümezsoy -Son zamanlarda sürekli deprem ikazları yapılıyor. Bunların bilimsel temeli yok. Deprem ikazı yapmayı gerektirecek bilimsel veriler yok. Bilimin dışına çıkmamak, başka temellere dayanarak açıklamalar yapmamak gerekir- mealinde konuşmuş hatta çıkışmıştı. Buradan başlayalım mı?”
Benden bu kadar… Bu şartlarda da bu yazdıklarımı birbirine atmaktan, duyurmaktan, yaymaktan, birbirini ikaz etmekten çekinecek, tedbirler almaktan geri duracak yığınlara benim sağlayabileceğim bir fayda kalmadı.
Ben ve benimle beraber hareket eden iyi insanlar, verdiğimiz bu insanlık mücadelesine kesilecek cezalara karşı alınması gereken her türlü tedbirleri aldık, her türlü kararları aldık, iyice organize olduk ve halk arasında hala “derin sessizlik” devam ederse, bundan sonra felaketlerin yaşanmasına mani olacak hiçbir adımı atmayacağız.
Mücadelemi, yazılarımı, sürekli olarak takip eden kardeşlerimiz, bir süre önce Mehmet Yetkin’e ve Halil Yurtsever’e ve daha başka başka kişilere kripto dediğimi, gizli Ermeni ve gizli Hristiyan dediğimi ya da gizli Yahudi dediğimi ya da mason dediğimi hatırlarlar.
O zamandan bu ana kadar, bu konularda bana tek kişi bile dönüş yapmadı. “Siz ne diyorsunuz, olur mu hiç öyle şey?” diyemediler. Kendilerini de savunamadılar, yakınları ve mesai arkadaşları da bunları savunamadı. “Şerefiyle, samimiyetiyle, imanıyla, takvasıyla dinimize, milletimize, devletimize hizmet etmiş olan benim babama/amcama/dayıma siz kim oluyorsunuz da hain diyorsunuz? Gizli kimlikli diyorsunuz? Haddinizi bilin? Ayrıca Türkiye bir hukuk devleti, bu yayınları/iftiraları kaldırın yoksa sizden davacı olacağız” diyen hiç kimse de çıkmadı. Mason tarikatından da bir yalanlama gelmedi. Alihan Kuriş ve Gülderen Kuriş ne kadar susuyorsa, diğerleri de aynı endişe ve panikle o kadar susuyorlar. “Sükut ikrardan gelir” denildiği gibi, hepsi birden sustular, susuyorlar.
Cemaatimizin içini, tıka basa gizli Yahudilerle, gizli Ermenilerle, gizli masonlarla, kara paracılarla, hainlerle doldurmuşlar. Dinimize, ümmetimize, peygamberimize, hazretimize, milletimize/devletimize ihanet eden münafıklarla doldurmuşlar. Yanı sıra yaptıkları insanlık dışı kara para işleri ise ayrı bir dert…
Henüz bunların sadece birkaç tanesini ifşa ettim. Bunlardan bir kişi var ki bu güne kadar aleyhinde tek bir söz bile etmedim. Son zamanlardaki sarsıcı ifşalarıma/yayınlarıma herkesten çok o kişi destek vermeliydi ve o bilinen tok sesiyle “Evet kardeşlerim, şükürler olsun ki bu günleri de gördük. İçimize sızmış bu hainlerin ifşa olmaya başladıklarını da gördük” diyerek söze başlamalı ve ardından iki saate yakın sohbet etmeliydi. Sohbetine bol bol hatıralar eklemeli ve “Biz Lütfü Ağabeyden, biz Müftü ağabeyden böyle duyduk, dinledik. Buyururdu ki…” diye anlatmalı, takviye etmeliydi. Yapmadı…
Sohbetleri onlarca senedir çok çok beğenildiği ve istifade edildiği halde, kayıt edilmesine ve yayılmasına, istisnalar hariç asla izin vermeyen, kayıt edip yaymak isteyenleri cehennemle korkutan bu kişinin kim olduğunu arif olanlar çoktan anlamıştır. Son derece muttaki, son derece gayretli, son derece samimi ve hakiki bir hizmet adamı görüntüsüyle onlarca senedir sahada olan bu kişi, sürekli hatıralar uydurmak ve bunlarla kardeşlerimizi yönlendirmek zorunda olduğu için mi, siyasi hiçbir yönü bulunmayan dini sohbetlerinin kayıt edilmesine ve yayılmasına izin vermedi. Bu ilim kıtlığı zamanında, ilim yokluğunun maddi ve manevi felaketlerin yayılmasına sebep olduğu bu deccal çağında, bu zulüm ve gözyaşı çağında neden sohbetlerinin kayıt edilmesine ve yayılmasına bu kadar karşı çıktığı hususu bile üzerinde günlerce konuşulacak bir husus…
Söz konusu kişi de sustu. Çünkü, neler bildiğimi, ne yapmaya çalıştığımı anlayabilecek, bunu öngörebilecek vasıfta ve öğrenebilecek bağlantılar içinde olan bir kişi o…
O kişi Behlül Karak…
Belki de yazının bu kısmına geldiğinde “Hayır, olamaz, o kadar da değil” diyen samimi kardeşlerimiz olacaktır. Lakin, acı gerçek bu… Behlül Karak da gerçek kimliğini ve dinini, ayrıca bağlantılarını gizleyerek onlarca senedir Süleymanlı bir hoca efendi rolü oynadı. Behlül Karak da daha çok gizli Ermenilerin sızmış olduğu şu cemaatimizin içindeki gizli Ermeni ve gizli hristiyanlardan olan bir kişi. Ermeni olsa da Katolik hristiyan olan bir kişi.
Hatta öyle bir kişi ki bağlantıları çoktan dünya geneline yayılmış, katolik Hristiyan alemindeki en üst kişiler tarafından gerçek kimliği bilinen, saklanan ama irtibat halinde olunan bir kişi. Türkiye, gizli Ermeni ve gizli piskopos olan Said-i Nursi gerçeğini/şokunu ve ayrıca gizli Ermeni ve gizli kardinal olan Fethullah Gülen gerçeğini çoktan sindirdi, kabullendi. Lakin Türkiye’de sadece bir tane gizli kardinal yok.
O gizli kardinallerden biri de Behlül Karak… Kırmızı kardinal şapkası takarak, dünyanın farklı yerlerindeki hristiyan cemaatlerinin içinde gizlice hristiyan ibadetleri yapan Behlül Karak…
Evet, evet… Benim de talebeliğimde hocam olan, duruşundan ve ilminden çokça istifade ettiğim ve “iyi ki buralarda böyle bir duruşta ve gayrette olan bir hoca efendi var” dediğim Behlül Karak… Adımı Talha koyan, bu süreçte sözde keramet gösteren Behlül Karak… Bana bu yolu tanıtan, bu yolun büyüklüğünü anlamamı sağlayan ve sevdiren Behlük Karak… Lakin simasına baktığımda her seferinde “Bir sıkıntı var. Bu adamın duruşu, gayreti, ilmi, sohbeti, ibadeti bir yana ama simasında bir sıkıntı var. Düzgün bir siması ve enerjisi yok. Yüzünde nur yok. Nedir bu hal” deyip durduğum ve bir defasında o beni derince süzerken, benim de kendisini derince süzdüğüm ve o anı hiç unutmadığım Behlük Karak… Çok ileri seviyede metafizik kabiliyetleri de olan, bunları alasıyla kullanan, bu sayede rolünü çok profesyonelce oynayan hatta keramet zan edilecek istidrac halleri sergileyen, bu sahada bir de cinlerden istifade eden Behlül Karak… Bir yandan bana bu yolu gösteren, öğreten ve bu yolda devam etmemi isteyen, arka plandan ise beni bu yoldan, o kurstan ve ilim tahsilinden hatta bu dünyadan uzaklaştırmak için gece gündüz çetesine büyüler yazdıran/yaptıran, üzerime büyüler yağdırtan Behlül Karak…
Neden Kırklareli’de birlikte sözde hizmet, aslında ihanet ettikleri Halil Yurtsever’e gizli Ermeni ve Hristiyan dediğime itiraz etsin? Benim ifşa etmeme gerek var mı, zaten biliyor. Ben onların bulunduğu kursa, üniversite talebesi olarak gitmeden önce de bunlar birbirlerini biliyorlarmış. Sistem içinde sistem, “cemaat içinde cemaat” kurmuşlar. Behlül Karak Kırklareli idarecisi, Halil Yurtsever söz konusu kursun idarecisi. Sadece bunlar mı, oralardaki sözde hoca efendilerin ve hoca hanımların çoğu kriptoymuş. “Lütfü abiii derdi kiiii” diye bahsettiği kişi de üstadı. O da Ermeni ve Hristiyandı.
Anlatılacak o kadar çok şey var ki, sesli anlatsam bile saatlerce sürecek. Onlarca isim, hatıra, mekan, şahit geçecek. Sonra? Yine susulacak, yine susulacak ve bu devran böyle devam mi edecek? Hayır… Artık bunların hepsi, en tepede olanlarına kadar hepsi temizlenecek. Şimdilik birkaç kelam daha edip sonra kimin ne yapacağına, ne yapmayacağına bakacağım ve birkaç ihtimalli planımdan hangisi uygun düşüyorsa, o planla bunların üzerine gideceğim. Bunları süpürmeye, temizlemeye devam edeceğim. Karşıma bütün dünya dikilecek olsa bile…
Behlül Karak
Böyleleri açıkça lehime ya da aleyhime bir duruş, tavır sergileyemezler. Açıkça benden yana dursalar, mensup oldukları asıl davalarına/yollarına, asıl dinlerine ve teşkilatlarına/cemaatlerine büyük kötülük yapmış olurlar. Kendileri de iyice sıkıntılara, tehlikelere düşerler. Açıkça bana karşı duruşları olsa, gerçek kimlikleri ifşa olur, tartışmalar çıkar ve çorap söküğü misali olurlar. Bu nedenle böyle kişilere, şahsıma dair ve Akademi Dergisine dair sorular sorulsa, yıllardır yaptıkları gibi geçiştirirler.
Seyfettin Alkan da bunca yıldır böyle yaptı. Neden? O da soyunun bir yanı Ermeni, bir yanı Yahudi olan bir kişi. Akrabalarının arasında çok kripto var ve yol ünlülere de çıkıyor. Banu Alkan’la bile akraba ve o kursta “Banu Alkan benim teyzemdir” diye bana anlatan talebe dahi vardı. Kendileri gibi kripto olan ailelerin çocuklarını, cemaatimizin içinde sözde hoca, sözde hizmet adamı ama aslında hain olarak yetiştirdikleri bir iç sistemleri var ve bu iç sistem, bu kriptoların çocuklarını çoğunlukla Trakya’ya ve Türkiye’nin denize kıyı olan illerine dağıtıyor. Çünkü Türkiye’deki kripto kimlikli aileler daha çok buralarda ikamet ediyorlar.
Seyfettin Alkan
Seyfettin Alkan yıllarca bir yanına Abdurrahman Bozan’ı, öbür yanına Hızır Özkök’ü alarak az mı kadraja girdi. Hiçbir şey bilmeyen samimi kardeşlerimiz bile, onların simalarına bakarak daralıyordu. Son derece bozuk karakterli, bozuk niyetli, geçimsiz, kibirli, bön, samimiyetsiz hallerini gizleyemeyen bu iki borazana, Seyfetin Alkan neden bu kadar alaka gösterdi, neden sahip çıktı, destekledi, yükseltti… Çünkü Seyfettin Alkan gibi Hızır Özkök ve Abdurrahman Bozan da gizli Ermeni ve gizli Hristiyan kişiler. Her safhada, her kısımda “cemaat içindeki cemaat”in iç dayanışması var. İşte Behlül Karak da “cemaat içindeki cemaat”in en kıdemli ve gizli kardinal de olan adamlarından biri…
Melburne Turkish News, 26 Haziran 2014 tarihinde sosyal medya hesabında bir paylaşım yaptı. Avustralya İslam Kültür Merkezi Birliği’nin Kur’an ziyafeti verdiğini haberleştirmişti.
Haberde isimleri geçen
– Abdurrahman Bozan, Ermeni ve Hristiyan
– Hızır Özkök, Ermeni ve hristiyan
– Behlül Karak, Ermeni ve hristiyan
– Mürşit Avşar, Ermeni ve hristiyan
– Erkan Ayçiçek, Ermeni ve hristiyan
– Ramazan Öztaş, Ermeni ve hristiyan
– Recep Kalyoncu, Ermeni ve hristiyan
– Yücel Erbaşı (Haberci), Yahudi/Ermeni karışık soydan ama Ermeniliği/hristiyanlığı baskın yaşıyor. Tıpkı Diyanet işleri başkanı ve gizli hristiyan Ali Erbaş gibi…
Haberde ismi geçmeyen ama o gün orada olan, Türkiyeden gidenler de dahil, daha çok sayıda gizli Ermeni ve gizli Hristiyan vardı orada.
Abdurrahman Borazan, 2014, Melburne, Avustralya
Abdurrahman Borazan, günün mana ve ehemmiyetine uygun surette bir sözde takke de takmıştı. Kardinal şapkası misali kırmızıydı. Bu çete, bu “cemaat içindeki cemaat”, Avustralya ziyaretinin herkese açık kısmında sözde Kur’an ziyafeti verdi ve İslami hizmetlerimize dair konuştu. Lakin arka planda, Avustralyalı hristiyanlarla bir arada kaldıklarında gerçek kimlikleriyle, gerçek niyetleriyle konuştular. Sonra gerçek dinlerine göre hristiyanca ibadetlerini de yaptılar. Bu yaptıklarından da büyük bir haz aldılar, büyük bir zafer hali gibi olduğunu değerlendirdiler. Kim bilebilir, belki de “Bundan sonra bu ümmet bir daha asla ayağa kalkamaz. Silsile-i Sadatın son hakiki mürşid-i kamilin yolunu/cemaatini de tamamen ele geçirdik ve istediğimiz yönde götürüyoruz” diye sevinçle kadeh de kaldırmışlardır.
Ben neler neler anlatacağım, şu ana kadar anlattıklarım aslında sahada bir yoklama çekmekten, son somut gelişmeleri, tepkileri ya da tepkisizlikleri takip etmekten başka bir şey değil. Daha kimleri kimleri ifşa edeceğim ama öncesinde azıcık daha bekleyeceğim. Bu bekleme süresi içinde sadece çok mühim olmayan ama bilinmesi gerektiğini düşündüğüm birkaç “cemaat içindeki cemaat” militanını daha ifşa edeceğim ve biraz da hatıralar anlatacağım. Asıl büyük bombayı sonra patlacağım ve daha önce ifade ettiğim gibi, o vakit cemaatim içinde büyük fırtına kopacak, bu fırtına, sonrasında bütün Türkiye’yi saracak, Türkiye içindeki denge çivileri yerinden oynayacak, patlamanın altında hükumet de kalacak. Sonra bu fırtına, bu patlama dünyayı sarmaya başlayacak. Devletimin, cemaatimin içinde bu hainlikleri yaptıran ülkeleri, hükumetleri, onların gizli servislerini, onların iç dengelerini, onlarını mafyalarını sarsacak. Çok büyük hadiseler olacak.
Türkiye içinde ya da dışında cemaatimin müesseselerini kara para işlerine, ta insan kaçakçılığına, organ kaçakçılığına kadar bulaştıranlar, bu müesseseleri Vatikan’ın insanlık dışı kara para işlerinin, Kraliçe Elizabet’in insanlık dışı kara para işlerinin içine dahil edenler, dünyanın farklı farklı yerlerinde kısa sürede oyundan düşecekler ve çoğu idam edilecekler.
Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi
Melburn Turkish News’ın söz konusu sosyal medya paylaşımı için buraya tıklayın.
Kısa süre içerisinde dünya üzerinde pek çok hususta dengeler değişebileceği gibi, Türkiye içinde ve çevresinde de pek çok denge değişebilir. Sınırlarımızdaki ülkelerle ve bunların kontrol ettiği ya da göz yumduğu terör örgütleriyle aramızda çok ciddi sorunlar hatta bir anda askeri çatışmalar yaşanabilir. Bütün bölge savaş alanına dönebilir. Kısa süre sonrasında bu savaş bütün Avrupayı da sarabilir.
Türkiye olarak, İranla, Irakla, Suriyeyle ayrı ayrı ya da bunların üçüyle aynı anda askeri çatışmalar yaşanması ihtimaline de hazır olacağız. Ayrıca, lüzumu halinde İstanbul ve Çanakkale boğazlarını Batı/NATO cephesinin askeri unsurlarına tamamen kapatacağız. Buna ve bunu yaptığımızda peşi sıra gelişecek risklere/hadiselere karşı hep hazırlıklı olacağız.
Türkiye içinde, hususiyle büyük şehirlerle, sınırlardaki şehirlerimizde peş peşe ve sarsıcı terör saldırıları yapılması ihtimaline karşı hazırlıklı olacağız. Böyle saldırılar yapılırsa, cumhuriyet tarihinde ilk defa bu terör saldırılarının peşini/izini hakikaten sürerek CHPKK’ye, HDPKK’ye, MHPKK’ye, AKPKK’ye ve İsrail ile batılı ülkelere kadar götüreceğiz. Ülke içinde kim alınması gerekiyorsa, makamına ve rütbesine bakılmadan hemen toplayıp alacağız. Ülke dışında, hangi terör destekçisi ülkeye misilleme yapmamız gerekiyorsa, hiç zaman kaybetmeden yapacağız.
Türkiye içindeki ABD ve NATO üslerine karşı teyakkuz halinde olacağız ve lüzumu halinde buraları kuşatıp içlerindeki personelleri tutuklayacağız. Elçilik ve konsolosluk vazifelerinin haricinde, Türkiye’de adeta işgal valisi tavırlarıyla hareket eden, sürekli iç işlerimize karşısan, sürekli terör örgütleriyle paslaşan, sürekli ülke içindeki kripto kimlikli hainlerle ve bunların sözde siyasi partileriyle ve sözde vekilleriyle paslaşan, her gün ve her dakika Türkiye’ye zarar veren ve suçlar işleyen sözde diplomatik temsilcileri de toplayıp alacağız. Bunların kara para ve terör üsleri haline gelmiş sözde elçilik ve konsolosluk binalarını da kapatacağız. Öncelikle ABD, İsrail, Almanya, İngiltere, Fransa gibi terör ve kara para ülkelerinin, Türkiye’deki sözde diplomatik temsilcilerine ve temsilciliklerine bunu yapacağız.
Bunlar yaşanıyorken, Türkiye’de iktidarı sadece resmen elinde tutan resmi yetkililerin, devletin/hukukun işlerleğini en ufak bir şekilde bile olsa durdurmaya dönük hamleleri olursa, işte o kısımda volkan gibi, atom bombası gibi patlayacağız ve milli güvenliğimizi tehdit altında görerek idari kadroyu bütünüyle al aşağı edeceğiz. Ordumuz hain subay kadrosunu da toplayıp alacağız .Türkiye’deki önde gelen mason kişileri de aynı anlarda toplayıp alacağız. Bütün bu hain kadrolara kulluk eden hukuki/adli yetkilileri de toplayıp, onları herkesten önce asacağız.
Duruşumuz çok net, çok kesin, çok keskin… Hukukun gereği ne ise, milli güvenliği korumanın gereği ne ise, devletin ve vatanın bekasını sağlamanın gereği ne ise, onların hepsi, hiçbir tereddüt yaşanmadan yerine getirilecek. Suçlu ve hain her kimse ve her neredeyse gerekli müdahaleler yapılacak.
Türkiye, batı dünyasının, ABD’nin, İsrail’in ya da NATO’nun ne sömürgesidir, ne ucuz askeridir. Ne de kara para merkezlerinden biridir. Türkiye artık hür bir devlettir, NATO üyesi de değildir, yüzü batıya dönük de değildir, daha fazla sömürülmeyecektir ve milletinin can, mal, ırz, din, fikir, vicdan hürriyetlerini koruyan bir hukuk devletidir. Bu hürriyetleri ve emniyetleri tehdit eden iç ve dış suçlu/düşman unsurlar, hür bir hukuk devletinden beklenen karşılıkları görecekler.
Öyle görünüyor ki, hala batı dünyasına kulluk etmekte ve Türk milletine/devletine ihanetler etmekte ısrar eden siyasetteki, bürokrasideki, ordudaki, iş dünyasındaki, adalet sistemindeki, kolluk kuvvetleri içindeki gizli Ermeni çeteleri ve bunlara bağlı diğer silahlı çeteler, kısa sürede tarihe gömülecekler. Bunlar yaşanırken, hakikatler göz önüne çıkarken, onlarca yıldır bu ülkede terörün, göz yaşının, zulmün, sömürünün, acıların neden son bulmadığını, bütün vatandaşlarımız en açık şekilde görmüş, anlamış olacaklar.
Ümit ederim ki İran, Irak ve Suriye gibi komşu ülkeler, batı dünyasının, insanlık düşmanlarının, kara paracıların, sömürgecilerin, katliamcıların beleş askeri olmak yerine, onurlu bir duruş sergileyen ülkeler olmayı tercih ederler ve iç dinamikleri de başlarındaki idarecileri bu yöne sevk ederler. Aksi takdirde, karşımızda, bu hatalarının ceremesini topluca ve çok ağır şekilde onlar da çekerler.
Bıçak kemiğe dayanmadı, iliğe saplandı… Artık yeter.
Türkiye’yi karıştırma planları yapanları, bunların yurt dışındaki bütün bağlantılarını ve bütün planlarını biliyorum.
Buna izin vermeyeceğim. Siyasette, bürokraside, orduda, iş dünyasında, basın ve medyada önde gelen kişilerden olup bu kaos/ihanet planının içinde yer alan birçok kişiyi yani bu ihanetin beyin takımını ikaz ediyorum.
İktidardakilerin canı cehenneme ama söz konusu memleketse, bizim gözümüz hiçbir şeyi görmez. Şu şartlarda, ülkemiz için çok büyük zararlara sebep olacak bu ihanet planlarını bozmamız, iktidara destek verdiğimiz manasına gelmez.
Biz kısacık süre daha sahayı takip ederiz, bu gizli toplantılar, bu gizli görüşmeler ve böyle planlar yapmalar devam ederse, kimse sahaya indirilemeden biz sahaya müdahale ederiz. Türkiye’de şüpheli şekilde peş peşe ölen ünlüler olabilir.
Rusya, Çin ve Amerika başta olmak üzere, Türkiye üzerinde vahşice planlar kurmuş pek çok ülkenin Türkiye’den büyük darbeler aldığı, dünya üzerindeki sömürü ve kara para çarkının kırılmak üzere olduğu… Dünya ülkeleri arasında yeni ve hayırlı ittifakların kurulduğu… Dinleri, dilleri, kültürleri farklı olan halkların dünya üzerindeki zulüm ve vahşet çağını bitirmek için seferber olduğu… Bebeklerin, çocukların, genç kız ve kadınların akıl almaz zulümlerden ve sapıklıklardan kurtarılmaya başlandığı şu zamanda… Bu gidişattan rahatsız olup Türkiye’yi içeriden karıştırmak ve dünya genelindeki bu hayırlı gidişatı durdurmak istemek, büyük, çok büyük bir suçtur. İnsanlığa karşı işlenmiş büyük bir suçtur.
Bir de hak, hukuk, demokrasi, insan hakları, kadın hakları ve benzeri söylemlerle Türkiye’yi bu şartlarda içten karıştırmaya kalkmak, en sert şekilde tepki verilmesi gereken bir ihanet eylemidir.
Böyle yapmaya çalışacak herkesi vatan, millet ve insanlık düşmanı olarak göreceğiz ve bu fitnenin başlamadan söndürülmesi için iktiza edenleri anında yapacağız.
Gezi Parkı hadiselerinin yıl dönümüne denk gelen şu günlerde (27 Mayıs – 2 Haziran), en çok da Türkiye’deki gizli Ermeni çetelerinin, bunların kontrolündeki sözde STK’lerin, sözde siyasi partilerin, sözde siyasetçilerin, terör örgütlerinin, sözde gençlik teşkilatlarının, sözde basın ve yayın kuruluşlarının ve sosyal medya hesaplarının oyunlarına aldanması muhtemel olan, davasında samimi olan, ülkesine asla ihanet etmeyecek olan, insanların canını asla yakmayacak olan, halkların kurtuluşunu gerçekten isteyen solcu kesimleri de akl-ı selime davet ediyor ve ikaz ediyorum.
Büyük oyunlar oynanıyor, büyük tuzaklar kuruluyor ve buna teşebbüs edilirse çok yüksek sayıda can yanacağı, en sert şekilde bastırılmak zorunda kalınacağı şimdiden görülebiliyor.
Tayyip’i elinde oyuncak gibi oynatan, memlekette ve dünyada dönen dolaplardan kasten haberdar etmeyen, Türkiye’yi içeriden karıştırma planlarına hizmet eden o sözde danışmanları, o resmi kimlikli zatları ikaz falan etmiyorum. Onlar ikazdan anlamazlar. İnceldiği yerden kopar, onlar da enselenirler.
Perinçek’e ve onun emriyle hareket eden herkese çok dikkat et Tayyip! İlk fırsatta sana diz çöktürmek istiyor. O insan şeytanının çalışmayacağı hiç kimse yok. Parayı kim verirse, ona tapar. Dün nerede durduğunun ve bu gün nerede durup neleri savunduğunun hiç önemi yok. Belki yarın, belki yarından da yakındır ki sana büyük darbeler vurmak isteyecek.
Bu herifin Ruslarla arasındaki bağları hemen kesip atmazsan, başın büyük belaya girecek. Sen umurumda değilsin ama Türkiye de çok sıkıntı çekecek.
Kuklacılar hedeflerine ulaştılar. Arka planda anlaştılar ve kuklaların ikisi de meydanda kaldılar. Ne olacağı belli, iki kukla da sahneden alınacak.
Ani bir karar değişikliği olmazsa biri içeri, diğeri mezara girecek. Büyük ihtimalle içeriden de yol mezara çıkar.
Bu iki kukladan birine, burnu havada olana, egosu tavan yapmış olana, sözün başından sonuna kadar kibirli gülümsemeler ekleyene karısı da ihanet ediyor. Karısının bağlantıları bu kuklanın bağlantılarından daha geniş ve bu kuklanın içeri alınacağını karısı biliyor da renk vermiyor.
Bu milletin içinde Türk rolü oynayarak yaşayan ve bulduğu her fırsatta Türk’e ihanet eden, Türk’ün dinine, tarihine, kültürüne söven ne kadar çok alçak var.
Bu heykeli yapan, yaptıran, oraya koyduran, orada durmasını sağlayan herkes hakkında soruşturma başlatılmalı.
Medar-ı iftiharımız olan Fazilet takvimi son yıllarda para kazanmanın bir metaı haline getirildi. Bu, hizmetlerimizin maddi ihtiyaçlarını karşılamada yeni bir gelir kanalı oluşturmak niyetiyle de yapılmadı. Bu işte/kararda da iyi niyet yok. Sadece Fazilet takvimin üzerinden dönen dolapları ve yapılan ihanetleri sesli anlatmak bile saatler alabilir.
Hadis-i şerifte ahir zamanda İslami ilimlerin yok olmaya yüz tutacağı, cahiliyenin hakim olacağı, bu sebeple insanların dinini muhafaza edemeyeceği, son nefesini kurtaramayacağı ve dünyasının cehennem misali sıkıntılı geçeceği açıkça ifade edilmiş. Birçok hadis-i şerifte İslami ilimlerin olmadığı yerde Müslümanlığın, saadetin, adaletin, huzurun olmayacağı açıkça ifade edilmiştir.
Böyle bir çağda, bir benzeri bu güne kadar hazırlanamamış olan ve bu güne kadar milyonlarca insanın binlerce dini meselede doğru bilgileri öğrenmesine vesile olan takvimimizin üzerine oynanan oyunlar artık bozulmalıdır.
Fazilet takviminin arka yüzünde verilen dini/İslami bilgilerin, kendi sitesinden kaldırılmış olmasının iyi niyetle izahı mümkün değildir. Bu güne kadar neden böyle karar alındığına dair yapılan açıklamalar ikna edici ve hukuka uygun değildir.
Başka takvim markaları bunları kopyalayacaksa, kopyalasın… Başka internet siteleri bunları yayın yapacaksa, yapsın… Bunlar daha çok yayılmış olur ve pek çok ilmi meselede hataların yerini doğruları alır. Bundan hangi mü’min gönül rahatsızlık duyar… Üstelik, Fazilet takviminin arka yüzünde verilen yazılar günümüzde hayatta olan birilerinin telif eserleri midir? Bunları bir komisyon zaten geçmiş ve muteber İslam alimlerinin muteber eserlerinden iktibasla aktarmadı mı, aktarmıyor mu? Böyle bir dünyada, böyle bir komisyonun, 365 gün sınırlamasına takılmadan böyle bir hizmeti artırması ve bir sene içerisinde takvimizin resmi sitesi üzerinden binlercesini paylaşması istenmez ve beklenmez mi?
Fazilet takviminin IOS ve Android uygulamalarının ücretli olmasını anlamak da mümkün değildir. Türkiye’de ve dünyada maddi durumu gerçekten çok ama çok zor olan çok yüksek sayıda müslüman bulunmaktadır. Bunların kitap almaya da ilmi meselelerde maddi harcamalar yapmaya da imkanları bulunmamaktadır. Hatta pek çok kardeşimizin iş/geçim meşguliyeti arasında kitap okumaya vakti de bulunmamaktadır. Gönül isterdi ki bu bilgiler günümüz insanın anlayabileceği sade bir Türkçe ile aynı zamanda seslendirilsin ve çalışan kişiler ve talebeler bunları yolda ve fırsat buldukları her yerde dinleyebilsin… Şu misyonerlerin her bir incilin arasında yüz dolar koyarak yaptığı faaliyetlere bir bakalım, bunların bile sözde İslami iktidarda hiçbir mani ile karşılamadıklarına bakalım. Evlatlarımızın, insanlarımızın ne kadar büyük bir tehlike altında olduğuna bakalım. Her gün sözde Türk basın ve medyasında İslami meselelerin gizli Ermeni ve gizli Yahudi ilahiyatçılar tarafından nasıl kasten tahrif edildiğine bakalım ve bir de Alihan Kuriş’in Fazilet takvimi hakkında aldığı şu kararlara bakalım. Akıl alır şeyler değil bunlar…
Bu şartlarda, Fazilet takvimi uygulamasının ücretli dağıtılması zaten ilk anlardan itibaren akıllarda soru işaretleri oluşturmuştu.
Son zamanlarda yaptığım yayınlardan sonra samimi/gerçek Süleymanlılar anladılar ki Alihan Kuriş yıllardır zikzaklar çizen, batıp çıkan biriydi. Son birkaç aydır ise tamamen battı ve artık çıkışından ümit de kesildi. Öyle ise son yıllardaki bazı tuhaf gördüğümüz kararları şimdi yeniden tartışmanın ve sorgulamanın da vakti gelmedi mi? Hz Ömer’e hesap soran sahabi gibi olmamızın vakti gelmedi mi? Bence bu sorgulamaların ve hesap sormaların en başında gelmesi gereken hususlardan biri de Fazilet takvimi üzerinden döndürülen dolaplar…
Bu hususta sorgulamamız, tartışmamız ve sonrasında samimiyetle ve Allah için, din gayretiyle hesap sormamız gereken şudur:
Bir şer kuvvet, İslam düşmanı bir güç unsuru, bu kadar ilmi kuraklığın hüküm sürmekte olduğu bu çağda, yaralara merhem olurcasına ihtiyaca az da olsa cevap veren Fazilet takviminin arka yüzündeki ilmi makalelerin/izahatın yayılmasına mani olmak istedi mi?
Onlarla zaten pek çok hususta anlaşan, son zamanlarda ise her dediklerini emir kabul eden, “Benim canıma zarar gelmesin, ne derseniz yaparım” diyecek kadar dibe vuran Alihan Kuriş ve şürekası, o zamanlarda Fazilet takvimi hakkındaki bu taleplerini da kabul etti mi?
Takvimin arka yüzünde verilen bu ilmi izahlara müslümanlar ulaşamasın diye Fazilet takviminin kendi sitesinden bunların paylaşılmasına da son verildi mi?
Yine aynı niyetle IOS ve Andorid uygulamalarının ücretli olmasına mı karar verildi?
Bunca yıldır bu kadar müslümanın yaptığı maddi yardımlar nereye gitti de bir takvimden para kazanmak iddiasıyla bu kadar akıl almaz ve iyi niyetle izah edilemez kararlar alındı ve uygulandı.