Let the public and all parties inside and outside the country be prepared.
Anyone who has been wronged by the so-called FETO… Anyone who has been slandered and punished with false evidence, false witnesses, and punishments… I will evacuate them all, no matter whether they are of origin. I will ensure that they are tried again and with justice. And that will happen very, very soon. I will bring back to their previous duties those who want to serve this state and nation sincerely, by obeying the law, and by not being involved in terrorism, crimes, or betrayals. I’ll give it one more chance. I will return their legitimately earned money to those whose immovable property has been taken away.
I will make after all of the transportable and real estate that were illegally confiscated from associations and foundations established for the purpose of serving our religion and our nation. I will only charge part of the justice system with this. They will work with law enforcement officers who have been given special and broad powers to their orders. They will overhaul everything again, they will scrutinize everything. They will trace and confiscate all of the foundation’s properties, money, and immovables that belonged to the public and were donated to be used for the public interest. Those who committed crimes in this process, whoever they are, will be tried and punished. The salvaged funds and real estate will be transferred to a real foundation that will be newly established and under state control. The foundation in question will publish all its activities, expenditures, and incomes on its website every 15 days in the clearest way possible. Anyone in the world will be able to see every move.
We have made sure that everyone has already heard and figured out that Fethullah Gülen is also a secret Armenian and MIT/CIA joint personnel. The top staff of the community established through Gülen is full of secret Armenians, secret Jews, secret Greeks, secret Yazidis, terrorists, swindlers, traitors, and murderers, and they are not touched. The top staff of AKPKK is also the same… They are no different from each other. AKPKK is an organized crime, terror, and treason organization that was expelled from FETÖ… I will release everyone who was oppressed, wronged, deceived, or used during their collusion and money fights, who was not involved in any legal crime during the whole process but was punished.
Neither Tayyip nor those holding his leash can prevent me from doing this. Neither the MIT(so-called national security organization of Turkey), the CIA, the British, nor the enemies of humanity and Islam in Israel can prevent it. I don’t care how much noise it will make, how messy it will be, or who will get hurt. In this country, there will be a state system like a state. There will be justice. Muslim or non-Muslim, Turkish or Kurdish or Armenian or Jewish… Turkish citizen or not… It doesn’t matter, there will be justice for everyone. Even traitors and enemies of humanity will be judged with justice. No one will be treated unfairly. Here, a distorted, broken state system that the Satanists and the Queen want, a state system based on exploitation, and Turkish/Islamic hostility will no longer prevail. Here there will no longer be a state system in which Masons are a state within a state. It will be made clear that the real parallel state is not Muslims who have been deceived, deceived, deceived, robbed, and exploited through various Islamic-appearing communities and sects, but rather Armenia within us, Israel within us, and the Masonic sect. In this part, injustice and cruelty will not be done to anyone. No one will be deprived of their right to a fair trial. It is already ready with the concrete evidence needed to ensure all this.
As always, I gave the clearest information from the beginning. After that, it’s up to everyone’s free will. I don’t force anyone. Everyone makes their own choices freely, but I pave the way for those who follow the path of good, I hang those who stubbornly follow the path of evil and betrayal.
Also, in a very short time, I will initiate a very big “revival movement” from the head to the toe, that is, the process of bringing every problematic part back to life and making it functional. I will choose to bring foreign nationals who want to serve our state and nation sincerely, who have the education and qualifications in the fields we need, to Turkey. I will not give citizenship. I will give a very long settlement permit. These people will be highly valued and treated very, very well. They will live in very good conditions. I will also ensure that those among them who have served for a long time with determination and sincerity and those we believe will be made citizens.
From now on, the justice of Yavuz, Fatih, and Kanuni will be applied in this country.
Mücadelemi, yazılarımı, sürekli olarak takip eden kardeşlerimiz, bir süre önce Mehmet Yetkin’e ve Halil Yurtsever’e ve daha başka başka kişilere kripto dediğimi, gizli Ermeni ve gizli Hristiyan dediğimi ya da gizli Yahudi dediğimi ya da mason dediğimi hatırlarlar.
O zamandan bu ana kadar, bu konularda bana tek kişi bile dönüş yapmadı. “Siz ne diyorsunuz, olur mu hiç öyle şey?” diyemediler. Kendilerini de savunamadılar, yakınları ve mesai arkadaşları da bunları savunamadı. “Şerefiyle, samimiyetiyle, imanıyla, takvasıyla dinimize, milletimize, devletimize hizmet etmiş olan benim babama/amcama/dayıma siz kim oluyorsunuz da hain diyorsunuz? Gizli kimlikli diyorsunuz? Haddinizi bilin? Ayrıca Türkiye bir hukuk devleti, bu yayınları/iftiraları kaldırın yoksa sizden davacı olacağız” diyen hiç kimse de çıkmadı. Mason tarikatından da bir yalanlama gelmedi. Alihan Kuriş ve Gülderen Kuriş ne kadar susuyorsa, diğerleri de aynı endişe ve panikle o kadar susuyorlar. “Sükut ikrardan gelir” denildiği gibi, hepsi birden sustular, susuyorlar.
Cemaatimizin içini, tıka basa gizli Yahudilerle, gizli Ermenilerle, gizli masonlarla, kara paracılarla, hainlerle doldurmuşlar. Dinimize, ümmetimize, peygamberimize, hazretimize, milletimize/devletimize ihanet eden münafıklarla doldurmuşlar. Yanı sıra yaptıkları insanlık dışı kara para işleri ise ayrı bir dert…
Henüz bunların sadece birkaç tanesini ifşa ettim. Bunlardan bir kişi var ki bu güne kadar aleyhinde tek bir söz bile etmedim. Son zamanlardaki sarsıcı ifşalarıma/yayınlarıma herkesten çok o kişi destek vermeliydi ve o bilinen tok sesiyle “Evet kardeşlerim, şükürler olsun ki bu günleri de gördük. İçimize sızmış bu hainlerin ifşa olmaya başladıklarını da gördük” diyerek söze başlamalı ve ardından iki saate yakın sohbet etmeliydi. Sohbetine bol bol hatıralar eklemeli ve “Biz Lütfü Ağabeyden, biz Müftü ağabeyden böyle duyduk, dinledik. Buyururdu ki…” diye anlatmalı, takviye etmeliydi. Yapmadı…
Sohbetleri onlarca senedir çok çok beğenildiği ve istifade edildiği halde, kayıt edilmesine ve yayılmasına, istisnalar hariç asla izin vermeyen, kayıt edip yaymak isteyenleri cehennemle korkutan bu kişinin kim olduğunu arif olanlar çoktan anlamıştır. Son derece muttaki, son derece gayretli, son derece samimi ve hakiki bir hizmet adamı görüntüsüyle onlarca senedir sahada olan bu kişi, sürekli hatıralar uydurmak ve bunlarla kardeşlerimizi yönlendirmek zorunda olduğu için mi, siyasi hiçbir yönü bulunmayan dini sohbetlerinin kayıt edilmesine ve yayılmasına izin vermedi. Bu ilim kıtlığı zamanında, ilim yokluğunun maddi ve manevi felaketlerin yayılmasına sebep olduğu bu deccal çağında, bu zulüm ve gözyaşı çağında neden sohbetlerinin kayıt edilmesine ve yayılmasına bu kadar karşı çıktığı hususu bile üzerinde günlerce konuşulacak bir husus…
Söz konusu kişi de sustu. Çünkü, neler bildiğimi, ne yapmaya çalıştığımı anlayabilecek, bunu öngörebilecek vasıfta ve öğrenebilecek bağlantılar içinde olan bir kişi o…
O kişi Behlül Karak…
Belki de yazının bu kısmına geldiğinde “Hayır, olamaz, o kadar da değil” diyen samimi kardeşlerimiz olacaktır. Lakin, acı gerçek bu… Behlül Karak da gerçek kimliğini ve dinini, ayrıca bağlantılarını gizleyerek onlarca senedir Süleymanlı bir hoca efendi rolü oynadı. Behlül Karak da daha çok gizli Ermenilerin sızmış olduğu şu cemaatimizin içindeki gizli Ermeni ve gizli hristiyanlardan olan bir kişi. Ermeni olsa da Katolik hristiyan olan bir kişi.
Hatta öyle bir kişi ki bağlantıları çoktan dünya geneline yayılmış, katolik Hristiyan alemindeki en üst kişiler tarafından gerçek kimliği bilinen, saklanan ama irtibat halinde olunan bir kişi. Türkiye, gizli Ermeni ve gizli piskopos olan Said-i Nursi gerçeğini/şokunu ve ayrıca gizli Ermeni ve gizli kardinal olan Fethullah Gülen gerçeğini çoktan sindirdi, kabullendi. Lakin Türkiye’de sadece bir tane gizli kardinal yok.
O gizli kardinallerden biri de Behlül Karak… Kırmızı kardinal şapkası takarak, dünyanın farklı yerlerindeki hristiyan cemaatlerinin içinde gizlice hristiyan ibadetleri yapan Behlül Karak…
Evet, evet… Benim de talebeliğimde hocam olan, duruşundan ve ilminden çokça istifade ettiğim ve “iyi ki buralarda böyle bir duruşta ve gayrette olan bir hoca efendi var” dediğim Behlül Karak… Adımı Talha koyan, bu süreçte sözde keramet gösteren Behlül Karak… Bana bu yolu tanıtan, bu yolun büyüklüğünü anlamamı sağlayan ve sevdiren Behlük Karak… Lakin simasına baktığımda her seferinde “Bir sıkıntı var. Bu adamın duruşu, gayreti, ilmi, sohbeti, ibadeti bir yana ama simasında bir sıkıntı var. Düzgün bir siması ve enerjisi yok. Yüzünde nur yok. Nedir bu hal” deyip durduğum ve bir defasında o beni derince süzerken, benim de kendisini derince süzdüğüm ve o anı hiç unutmadığım Behlük Karak… Çok ileri seviyede metafizik kabiliyetleri de olan, bunları alasıyla kullanan, bu sayede rolünü çok profesyonelce oynayan hatta keramet zan edilecek istidrac halleri sergileyen, bu sahada bir de cinlerden istifade eden Behlül Karak… Bir yandan bana bu yolu gösteren, öğreten ve bu yolda devam etmemi isteyen, arka plandan ise beni bu yoldan, o kurstan ve ilim tahsilinden hatta bu dünyadan uzaklaştırmak için gece gündüz çetesine büyüler yazdıran/yaptıran, üzerime büyüler yağdırtan Behlül Karak…
Neden Kırklareli’de birlikte sözde hizmet, aslında ihanet ettikleri Halil Yurtsever’e gizli Ermeni ve Hristiyan dediğime itiraz etsin? Benim ifşa etmeme gerek var mı, zaten biliyor. Ben onların bulunduğu kursa, üniversite talebesi olarak gitmeden önce de bunlar birbirlerini biliyorlarmış. Sistem içinde sistem, “cemaat içinde cemaat” kurmuşlar. Behlül Karak Kırklareli idarecisi, Halil Yurtsever söz konusu kursun idarecisi. Sadece bunlar mı, oralardaki sözde hoca efendilerin ve hoca hanımların çoğu kriptoymuş. “Lütfü abiii derdi kiiii” diye bahsettiği kişi de üstadı. O da Ermeni ve Hristiyandı.
Anlatılacak o kadar çok şey var ki, sesli anlatsam bile saatlerce sürecek. Onlarca isim, hatıra, mekan, şahit geçecek. Sonra? Yine susulacak, yine susulacak ve bu devran böyle devam mi edecek? Hayır… Artık bunların hepsi, en tepede olanlarına kadar hepsi temizlenecek. Şimdilik birkaç kelam daha edip sonra kimin ne yapacağına, ne yapmayacağına bakacağım ve birkaç ihtimalli planımdan hangisi uygun düşüyorsa, o planla bunların üzerine gideceğim. Bunları süpürmeye, temizlemeye devam edeceğim. Karşıma bütün dünya dikilecek olsa bile…
Behlül Karak
Böyleleri açıkça lehime ya da aleyhime bir duruş, tavır sergileyemezler. Açıkça benden yana dursalar, mensup oldukları asıl davalarına/yollarına, asıl dinlerine ve teşkilatlarına/cemaatlerine büyük kötülük yapmış olurlar. Kendileri de iyice sıkıntılara, tehlikelere düşerler. Açıkça bana karşı duruşları olsa, gerçek kimlikleri ifşa olur, tartışmalar çıkar ve çorap söküğü misali olurlar. Bu nedenle böyle kişilere, şahsıma dair ve Akademi Dergisine dair sorular sorulsa, yıllardır yaptıkları gibi geçiştirirler.
Seyfettin Alkan da bunca yıldır böyle yaptı. Neden? O da soyunun bir yanı Ermeni, bir yanı Yahudi olan bir kişi. Akrabalarının arasında çok kripto var ve yol ünlülere de çıkıyor. Banu Alkan’la bile akraba ve o kursta “Banu Alkan benim teyzemdir” diye bana anlatan talebe dahi vardı. Kendileri gibi kripto olan ailelerin çocuklarını, cemaatimizin içinde sözde hoca, sözde hizmet adamı ama aslında hain olarak yetiştirdikleri bir iç sistemleri var ve bu iç sistem, bu kriptoların çocuklarını çoğunlukla Trakya’ya ve Türkiye’nin denize kıyı olan illerine dağıtıyor. Çünkü Türkiye’deki kripto kimlikli aileler daha çok buralarda ikamet ediyorlar.
Seyfettin Alkan
Seyfettin Alkan yıllarca bir yanına Abdurrahman Bozan’ı, öbür yanına Hızır Özkök’ü alarak az mı kadraja girdi. Hiçbir şey bilmeyen samimi kardeşlerimiz bile, onların simalarına bakarak daralıyordu. Son derece bozuk karakterli, bozuk niyetli, geçimsiz, kibirli, bön, samimiyetsiz hallerini gizleyemeyen bu iki borazana, Seyfetin Alkan neden bu kadar alaka gösterdi, neden sahip çıktı, destekledi, yükseltti… Çünkü Seyfettin Alkan gibi Hızır Özkök ve Abdurrahman Bozan da gizli Ermeni ve gizli Hristiyan kişiler. Her safhada, her kısımda “cemaat içindeki cemaat”in iç dayanışması var. İşte Behlül Karak da “cemaat içindeki cemaat”in en kıdemli ve gizli kardinal de olan adamlarından biri…
Melburne Turkish News, 26 Haziran 2014 tarihinde sosyal medya hesabında bir paylaşım yaptı. Avustralya İslam Kültür Merkezi Birliği’nin Kur’an ziyafeti verdiğini haberleştirmişti.
Haberde isimleri geçen
– Abdurrahman Bozan, Ermeni ve Hristiyan
– Hızır Özkök, Ermeni ve hristiyan
– Behlül Karak, Ermeni ve hristiyan
– Mürşit Avşar, Ermeni ve hristiyan
– Erkan Ayçiçek, Ermeni ve hristiyan
– Ramazan Öztaş, Ermeni ve hristiyan
– Recep Kalyoncu, Ermeni ve hristiyan
– Yücel Erbaşı (Haberci), Yahudi/Ermeni karışık soydan ama Ermeniliği/hristiyanlığı baskın yaşıyor. Tıpkı Diyanet işleri başkanı ve gizli hristiyan Ali Erbaş gibi…
Haberde ismi geçmeyen ama o gün orada olan, Türkiyeden gidenler de dahil, daha çok sayıda gizli Ermeni ve gizli Hristiyan vardı orada.
Abdurrahman Borazan, 2014, Melburne, Avustralya
Abdurrahman Borazan, günün mana ve ehemmiyetine uygun surette bir sözde takke de takmıştı. Kardinal şapkası misali kırmızıydı. Bu çete, bu “cemaat içindeki cemaat”, Avustralya ziyaretinin herkese açık kısmında sözde Kur’an ziyafeti verdi ve İslami hizmetlerimize dair konuştu. Lakin arka planda, Avustralyalı hristiyanlarla bir arada kaldıklarında gerçek kimlikleriyle, gerçek niyetleriyle konuştular. Sonra gerçek dinlerine göre hristiyanca ibadetlerini de yaptılar. Bu yaptıklarından da büyük bir haz aldılar, büyük bir zafer hali gibi olduğunu değerlendirdiler. Kim bilebilir, belki de “Bundan sonra bu ümmet bir daha asla ayağa kalkamaz. Silsile-i Sadatın son hakiki mürşid-i kamilin yolunu/cemaatini de tamamen ele geçirdik ve istediğimiz yönde götürüyoruz” diye sevinçle kadeh de kaldırmışlardır.
Ben neler neler anlatacağım, şu ana kadar anlattıklarım aslında sahada bir yoklama çekmekten, son somut gelişmeleri, tepkileri ya da tepkisizlikleri takip etmekten başka bir şey değil. Daha kimleri kimleri ifşa edeceğim ama öncesinde azıcık daha bekleyeceğim. Bu bekleme süresi içinde sadece çok mühim olmayan ama bilinmesi gerektiğini düşündüğüm birkaç “cemaat içindeki cemaat” militanını daha ifşa edeceğim ve biraz da hatıralar anlatacağım. Asıl büyük bombayı sonra patlacağım ve daha önce ifade ettiğim gibi, o vakit cemaatim içinde büyük fırtına kopacak, bu fırtına, sonrasında bütün Türkiye’yi saracak, Türkiye içindeki denge çivileri yerinden oynayacak, patlamanın altında hükumet de kalacak. Sonra bu fırtına, bu patlama dünyayı sarmaya başlayacak. Devletimin, cemaatimin içinde bu hainlikleri yaptıran ülkeleri, hükumetleri, onların gizli servislerini, onların iç dengelerini, onlarını mafyalarını sarsacak. Çok büyük hadiseler olacak.
Türkiye içinde ya da dışında cemaatimin müesseselerini kara para işlerine, ta insan kaçakçılığına, organ kaçakçılığına kadar bulaştıranlar, bu müesseseleri Vatikan’ın insanlık dışı kara para işlerinin, Kraliçe Elizabet’in insanlık dışı kara para işlerinin içine dahil edenler, dünyanın farklı farklı yerlerinde kısa sürede oyundan düşecekler ve çoğu idam edilecekler.
Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi
Melburn Turkish News’ın söz konusu sosyal medya paylaşımı için buraya tıklayın.
Çok az istisnaları hariç, FETÖ’cü denilerek ceza evlerine doldurulan insanların tamamını, çok yakında toptan tahliye ettireceğim.
“FETÖ’cü” denilerek bir oldu bittiyle sözde yargılanan ve cezalar alanlar arasından, yatıp çıkmış olanlara ve benim tahliye ettireceğim kişilere, yeniden yargılanma hakkı verilecek. Bu defa, hukuka uygun yargılamalar yapılacak. Savcıların ve hakimlerin Doğu Perinçek çetesinden, mason tarikatından, Sabetaycılardan, içimizdeki İsrail’den, içimizdeki Ermenistan’dan olmalarına izin verilmeyecek. Zaten bu dediğim yapılmadan az öncesinde ordumuz ve adli makamlar dahil, devletimizin bütün kurum ve kuruluşlarından bunlar temizlenmiş olacaklar. FETÖ’cü denilen insanlar arasında gerçekten suçu, günahı olanlar da hak ettikleri cezaları alacaklar ve bunlar yeniden ceza evlerine konacaklar. Yargılamalar son derece şeffaf şekilde yapılacak. Vatandaşlarımızdan hiçbir şey gizlenmeyecek. Her safhası video kaydına alınıp her yerde paylaşılacak. Yargılamalar sonrasında verilen hükümler, toplumun vicdanına da sunulmuş/sorulmuş olacak.
Suçsuz oldukları halde, AKPKK-MHPKK-CHPKK-HDPKK ihanet ittifakının, bunların ortak buluşma noktası olan mason tarikatının talepleriyle cezalar alanların itibarları iade edilecek. Zarar, ziyanları tazmin edilecek. Devlet kademelerindeki makamlarına/rütbelerine iade edilecekler. Kriptolardan, masonlardan boşalan devlet kademelerine bu vasıflı ve suçsuz insanlar getirilecekler. Bunların hak ettikleri tazminatların verilmesi için kriptoların/masonların el konulan menkul ve gayr-i menkul varlıkları kullanılacak. Kimseye adaletsizlik yapılmayacak.
Bylock ya da başka bir uygulamayı kullanmış olmak, yazışma içeriği görülüp suç unsuru bulunmadıkça, tek başına delil kabul edilmeyecek.
Ankesörlü telefonla aranmak, konuşma içeriği elde edilip açıkça suç unsurları görülmedikçe, suç delili kabul edilemeyecek.
Bir dolar, on dolar ya da başka her hangi bir para biriminin bir kişinin üzerinde, masasında, kasasında, dolabında çıkmış olması da tek başına delil kabul edilmeyecek.
İşkence görerek, tehdit edilerek sözde itirafçı olmuş kişiler tek tek meydana çıkartılacak ve bunların yaktığı masum kişiler haklarını alacaklar, Şikayetçi olabilecekler, hem yalancı itirafçıların hem de onları o şekle sokan resmi yetkililerin cezalar almalarını sağlayacaklar.
Devletin resmi kurumlarından Diyanet işleri başkanlığının bile beraber çalıştığı Bank Asya’da hesabı olmak, oradan kredi almak, orayla bankacılık faaliyetlerinde bulunmuş olmak, Zaman gazetesi abonesi olmak v.s. gibi saçmalıklar, suç delili kabul edilmeyecekler.
Görünürde açıkça İslami cemaat/teşkilat olduğu halde, açıkça vatana ihanet, terör, silahlı terör eylemleri hiç görülmediği halde, söz konusu cemaat toptan “suç örgütü” ya da “silahlı suç örgütü” ilan edilemeyecek. Bunların hepsi hukuka aykırı. Tartışılabilir bir yanı da yok. Hukukun bu kadar dışına çıkarak toplamda milyonlarca Türkiyelinin akıl almaz haksızlıklara uğramasına sebep olan savcılar ve hakimler de yargılanacaklar. “Bize üstten bu yönde talimat geldi” gibi cümleler hiç dikkate alınmayacak. “Gerçek bir adalet adamı gibi duramadıysan, adaletle hüküm veremediysen, zulüm edilenlerin yanında saf tutamadıysan, vatandaşının yanında duramadıysan ve masonlara kulluk etmek zorunda kaldıysan, hiç değilse istifa etseydin” denilecek, başka da bir şey denilmeyecek.
Kaçırılanların, vurulanların, işkencede ölenlerin, tecavüze uğrayan kadınların, hamile ya da lohusa iken terörist muamelesi gören kadınların… Doksan yaşında ihtiyar olduğu ve GBT’si tertemiz olduğu halde yaka paça alınan ve ceza evine konanların… Yurt dışına kaçmaya çalışırken ölenlerin, boğulanların, organ ve fuhuş mafyalarına kurban olanların… Ve daha nicelerinin hesapları bu savcılardan ve hakimlerden de çok ama çok sert şekilde sorulacak.
Aynı anlarda, devletin kurum ve kuruluşlarına sızmış on binlerce PKK mensubuna ya da iltisaklısına da aynı terörist muamelesini neden yapmadıkları da sorulacak. O mahkemelerde rüşvet geçmeyecek, kriptoların/masonların üst isimlerinin talimatları da geçmeyecek.
Her insan grubunun içine ya da başına art niyetli kişiler sızmış olabilir. Bunlar da ispat edilir, ispatlar da her türlü şüpheden uzak somut ispatlar olur, o halde cezalar en sert şekilde verilir ama sadece onlara verilir. Suç örgütü ilan edilmesinden sonra bile Diyanet’in Bank Asya ile çalıştığı çok açık iken, kimse “İstediğimi yargılar, istediğimi görmezden gelirim” diyemez, diyemeyecek. Kimse “Devlet kurum ve kuruluşlarında dürüst ve müslüman insan sayısı artıyor, bunlar bizim oyunlarımızı bozuyor, Türkiye’nin halini, duruşunu değiştiriyor. Bunları bir şekilde toptan oyundan almalıyız, ezmeliyiz. Mümkünse yok etmeliyiz” diyemez, diyemeyecek.
“Devletin içine sızanlar sadece İslam cemaat ve tarikatları mı? Misyoner tarikatları? Mason tarikatı? Yahudi tarikatları? Satanist tarikatları? Bunları da araştırıp icap edenleri yaptınız mı ya da neden yapmadınız? Bütün kara para işleri, bütün ihanet işleri, bütün pis işler bunlarda değil mi?” diye sorulmamış tek bir siyasi/idari ve adli yetkili kalmayacak.
“Rabbim beni af etsin” demek, yargılanmaktan kurtulmaya sebep olmayacak, olamayacak. Bunu diyen, en başta yargılanacak. 15 Temmuz darbe tiyatrosu da zaten bütün tezatlarıyla, yalanlarıyla baştan beri gözler önünde… Bunları göre göre hukukun gereğini yapmamış olan savcılar ve hakimler de yargılanacaklar. Zaten kaç tane seçimde ve referandumda, daha akşam olmadan on binle usulsüzlük delili paylaşıldığı halde bunlara karşı da vazifelerini yapmadılar. Hala masonlar tarafından devletin başına getirilmiş hain güruhun ve onlarla en başından beri danışıklı dövüşen sözde muhalefetin istediklerini yapıyorlar. Bütün bu suçların, acıların, cinayetlerin, zararların, kayıpların, intiharların, krizlerin hepsinin baş sorumlusu, adaletten ayrılan hakimler ve savcılar… Herkesten çok onlar sallandıracaklar.
Bu yazı daha böyle çok uzar. Yıllardır bu zulümler yapılırken en sert şekilde yazdım, ikaz ettim. En çok da adli yetkilileri ikaz ettim. Dinlemeyenler, kula kulluk edenler, Türk görünerek bu millete ve devlete ihanet edenler, bilsinler ki ramak kaldı. Bunları ve burada anlatacak olsam uzun gidecek daha neleri neleri yapacağım. Şu anda bile Türkiye içinde ya da dünya genelinde, benim bunları yapmama mani olabilecek bir güç unsuru kalmadı.
Belki unutanlar olmuştur, boşa tartışmalar yaşanmasın diye yazayım. AKPKK ile cemaatin içindeki hakiki FETÖ’cüler aşk yaşarken, aralarından su sızmazken, her suçu beraber işlerlerken, ben gerçekleri haykırıyordum. Fethullah Gülen benden davacı olmuştu da Ankara’da, ifademin bile alınmadığı, savunma hakkımın bile tanınmadığı o davada sözde yargılanıp ceza almıştım.
Bu kadar metafizik darbeden sonra ölmediğine dua etsin. Kudurmuş it misali hırsla büyüler yapmaya, yaptırmaya devam etti. Bu modeller geberene kadar da durmazlar.
Aslında bir beyin kanaması geçirdi. Asıl darbeyi beyninden aldı ama kolundaki ve ayağındaki tutuklukla zahir oldu.
Soyunun bir yanı Yahudi bir yanı Ermeni olan Fethullah Gülen’in “korona” olduğu iddiaları gerçek değil.
Bir süredir bize büyüler yapıp/yaptırıp duruyordu. Son günlerde fena halde çarpıldı. Vatikan’da Papa’nın da bize karşı Satanist büyü ayinleri yaptığı gün Gülen de bu işlerin içindeydi ve o da fena çarpıldı. Sonraki günler boyunca da çarpılıyor.
FETÖ’nün üst isimleri zaten Gülen’in korona olmadığını açıkladılar. Lakin görüntüler ve ifadeler Gülen’in gerçekten de korona olmadığını, insanların içinde bulunup karantinaya alınmadığını zahir etse de ölmekten beter halde olduğu gerçeğini de gözler önüne seriyor. Nedim Şener de bu gerçekleri gözler önüne seren bir yazı yazmış ki bekliyorduk bir yerden bir şekilde zahir olmasını… Yazıda Fethullah’ın beden sağlığının da bilincinin de çok fena halde olduğunu anlamaya yarayacak ifadeler var.
İtaatten çıkan Tayyip’i ve AKPKK isimli organize suç, terör ve ihanet örgütünü ayara çekmek için, diğer bir piyonları olan cemaati ya da şu sıralardaki adı ile FETÖ’yü kullandılar. Bu yolsuzluk operasyonlarından önce aslında Reyhanlı dahil, pekçok şeyi yapıp Tayyip’in ve çetesinin gözünü korkutmak ve ayara çekmek istediler.
17 Aralık yolsuzluk operasyonu ile birlikte Tayyip’in o havası birden kayboldu, neye uğradığını şaşırdı. Operasyonun son anlarında, kendisini ve çetesini tamamen bitirmemeleri için Şeytan’ın Konseyi’ne yalvardı. ABD devlet sistemi ellerinde oyuncak olmuş ve Obama bile kendi piyonları olan Şeytan’ın Konseyi de Tayyip’i bitirmek yerine, bir müddet daha kullanmak yolunu tercih etti.
İşte bundan sonrasında, her türlü insanlık dışı kara para işinde çok yüksek tecrübeye ulaşmış ve bu insanlık dışı işlerde devlet gücümüzü bile kullanmalarına imkan sağlamış AKPKK projelerini ve Tayyip’i hemen harcamak yerine, itaate döndürmek, kara para işlerine hız kesmeden devam etmek yolunu tuttular. Bunun için, Tayyip’in ve AKPKK’nin ülkenin başında kalması şarttı ama AKPKK’nin ve Tayyip’in ülkenin başında kalması için de bozulan imajlarının yeniden düzeltilmesi şarttı.
Şeytan’ın Konseyi’nin de talimatı, oluru ve destekleri ile Tayyip’in haklı, mazlum, kahraman göründüğü, Tayyip’i ayara çekmekte kullandıkları FETÖ’nün hain, suçlu, darbeci, katliamcı, dış mihraklara çalışan bir suç örgütü göründüğü orta oyunları oynanmaya başladı. AKPKK ve FETÖ isimli iki kukla teşkilatın üst isimlerinin bilgisi dahilinde, danışıklı dövüşmeler yaşandı. Sonra, planları gereği bu oyunlarda da iyice ileri gittiler ve ilerleyen süreçte 15 Temmuz darbe tiyatrosunu sergilediler.
Zaten Fethullah Gülen de Şeytan’ın Konseyi’nin emrinde olup gizli Ermeni ve gizli Yahudi karışık bir soydan gelen ama Hıristiyan yanı ağır basan bir basit piyondan başka bir şey değildi. İki piyonlarını arka plandan anlaştırdılar, barıştırdılar ama bu Türk milleti ve dünya insanlığı orta oyunlarını izlemeye, seyirci kalmaya devam etti. Bu süreçte Tayyip ile Gülen defalarca gizlice telefon görüşmesi bile yaptı.
Hep beraberce sergiledikleri kanlı darbe tiyatrosu vesilesi ile öncelikli olarak Tayyip’in elinin ve imajının, eskiden olduğu gibi güçlenmesini istediler. Aynı anda devlet sistemi içindeki gerçek Müslüman ve vatansever kişilerin topluca temizlenmesini de istediler. Bu öylesine haince bir plandı ki mensubu bulunduğum Süleymanlılar cemaatinin devlet kademelerindeki ve ordudaki mensupları bile ilerleyen süreçte topluca yerlerinden edilecek ve hatta cemaatimiz dağıtılıp yok edilecekti. Yazmıştım, bu planlarında kullandıkları Mustafa Koç’u öldürmüş ve o kadar ileri gitmelerine izin vermemiştik.
Bunların, AKPKK üzerinden Türkiye’yi ılımlı İslam cumhuriyeti yapmak istemesinin sebebi, İslam’ın ve Müslümanların önünü gerçekten açmak değil, BOP projesi kapsamında Ortadoğu ülkelerinin üstü örtülü işgalinde “İslam Cumhuriyeti Türkiye” kartını ve “Halife Erdoğan” kartını kullanmaktı. Ortadoğu işgalini askeri güçle yapamıyorlar ve bu yolla işgal üzerinde çok kafa yoruyorlardı. Böyle bir plan, henüz AKPKK resmen kurulmamışken bile vardı.
Bu planlarının, Türkiye’nin İslami bir devlet görüntüsüne büründürülmesi ve Türkiye üzerinden çok sayıda Ortadoğu ülkesinin BOP çerçevesinde işgal edilmesi planlarının uygulanması sırasında, istemedikleri çok yüksek sayıda sıkıntı oldu. İçimizdeki İsrail’i oluşturan klikler bile bu plana tam itaat etmedi. İçimizdeki İsrail’in içinde çatışmalar çıktı. Bu iç çatışmalar çok sayıda tartışmalı hadisenin yaşanmasını sağladı. Bunları on senedir anlatıyorum. Lakin istemedikleri ve sıkıntı gördükleri bir gelişme de cemaat içindeki yüksek sayıda insanın, gerçekten dindarlaşmasıydı.
Gülen cemaati ya da nam-ı diğer FETÖ içinde yer alsalar ve bu cemaatin hatta Said-i Nursi’nin bile baştan itibaren bir Yahudi-Haçlı tuzağı olduğunu bilmeseler de gerçekten dindar bir hayat yaşamaya, ilim öğrenmeye, vatan, devlet, millet, ümmet, insanlık, gelecek nesiller için güzel şeyler yapmaya başlayanlar vardı. Sayıları da iyice artıyordu ve oyundan düşürülmeliydiler. CIA, MOSSAD, MI6, MİT, AKPKK, FETÖ işbirliği ile gerçekleştirilen kanlı 15 Temmuz tiyatrosunun bir hedefi de bu Müslüman/vatansever temizliği idi. Bunca masum tesettürlü ev hanımınına bu kadar acımasızca muamele edip başörtülerini bile indirerek erkek personelin kameralardan izlediği ceza evlerinde tutmaları, daha türlü işkenceler yapmaları ama Ayşe öğretmen gibi terör sevicilerini tahliye etmeleri ve hatta kahramanlaştırmaları hep bu yüzden… Bunlar ne Türkler, ne Müslümanlar. Bunlar danışıklı dövüşte kullanılan hain piyonlar.
İşte Reyhanlı saldırısı, geniş çerçeveden bakılınca böyle dengelerin içinde yapılmış bir “gözdağı” saldırısıydı.
Sözde Gülen ile CIA’nın işbirliğini gözler önüne seren Fatih Tezcan, herkesten çok FETÖ’nün militanıydı.
Fethullah Gülen’in gizli Ermeni ve Hıristiyan olduğunu en başında beri bildiği halde, çevresindeki pek çok gizli Hıristiyanla birlike bu terör ve ihanet örgütüne mensup oldu. Müslüman millet kandırılırken o, en başından beri neyin ne olduğunu bilerek bu terör ve ihanet örgütüne yardım ve yataklık etti.
İçinde bulunduğu gizli Hıristiyan cemaatinden pek çok kişiyi FETÖ’ye dahil etti. Bunlardan bazılarını alıp Fethullah Gülen’in huzuruna götürdü. Orada, numarayı bırakarak, kendileri olarak konuşmalar yaptılar. FETÖ için yıllarca binbir türlü suç işledi. Şu ülkedeki en gerçek ve en büyük FETÖ’cülerden biri Fatih Tezcan’dır. Daha önce sık sık yazdığım gibi, “FETÖ operasyonları” denilen operasyonlar aslında Türk/Müslüman temizliğidir. Bunları planlarken Tayyip ve Gülen de birbirleri ile telefonda görüştüler. Bu kısmın detayları için bu gruptaki geçmiş yayınlara bakılabilir.
Baştan beri çok ahlaksız biridir Fatih Tezcan… Çok para vurdu ama hiç para tutmadı. Hep kısa sürede harcadı. Kaç kere, kaç kişi ile zina ettiğini, kaç kötü mekan eskittiğini kendisi biliyor mudur, bilmem… İnsan doğdu, bir yaşa kadar insan kaldı, bu doğru ama hayatının hiçbir döneminde Müslüman olmadı. Tam bir sahtekardı, münafıktı, hala da öyle… Bir bakın, sadece son beş senede bile kaç tezatı bir arada savunuyor.
Fatih’i ve nereden fırladığını çözecekseniz, yolunuz İHH’ya düşmeli. Yıllardır gür sesle bağırıyorum ki İHH bir CIA projesidir. Bunu bunca sene basın/yayın yolu ile iddia ederim de kimse kaşrıma çıkıp “Dur bakalım, delilin nedir, iftira etme. İHH tertemiz bir insani yardım kuruluşudur” demez. Kimse hukuk yoluna gitmez, gidemez.
Bu kısımları da daha önce yazmıştım, hızlı geçiyorum. Takılanlar olursa şu avukat Zeki Çalışkan’a sorsunlar. Zeki, İHH’nın kurucularından biridir. Sonradan arayı açtı biraz. O zamanlardan Fatih Tezcan’ı da bilir. Beraber çok para kaldırdılar, çok… Zeki daha sonra profesyonelleşti. Şimdilerde ise kendini aştı. UKİD’i kurdu, oradan kendi gibi gizli Hıristiyanlarla birlikte Müslümanları soyuyor, paraları hem yiyor hem de gizli Hıristiyan cemaatine aktarıyor. Onlar da milletimize ihanette kullanıyorlar. Misyonerliğe de aktarıyorlar. Evet, evet… Müslümanlar, İslami bir teşkilat diye İHH’ya, UKİD’e, Türgev’e, Tügva’ya ve benzeri onlarcasına ayni ve nakdi yardımda bulunuyor, yetmiyor çok sayıda belediye ve kamu kurumu da bunları fonluyor ve o paralar Türk/İslam düşmanlığına harcanıyor. Çünkü hepsi içimizdeki İsrail üzerinden CIA’ya ve MOSSAD’a, onlar üzerinden Ankebut Ağı’nı yöneten konseylere bağlı kuruluşlar…
İsterseniz Fatih Tezcan ile Zeki Çalışkan’ın ikisini birden karşıma bir canlı yayında çıkartın, yanlarına bir de İHH’nın başındaki insan şeytanı vatan haini Bülent Yıldırım’ı alın, hiç olmadı bunlarla aramda bir konferans telefon görüşmesi sağlayın, kayıt da yapıp saniyesini kesmeden paylaşın, ben bütün bunları ispat edeyim. Sonra bütün Müslümanlar dinlesin İHH ne imiş, AKPKK ne imiş, meydanlarda “Müslümanım” diye boy gösterip her meselede rüzgar gülü misali dönüp duranlar kimlermiş, görsünler, bilsinler.
Sözde alim ve sözde Bediüzzaman Said-i Nursi’nin, kendi gibi sözde alim talebelerinden biri olan, bu güne kadar pek çok ilmi meselede kendini alim sınıfına koyarak yazdıkları ile yüzlerce pot kırmış olan Mehmet Kırkıncı, Dar’ül Harb meselesine dair de bir kitapçık neşretmiş uzun yıllar önce…
İlimden ve ilim adamı ciddiyetinden uzak bir şekilde, “Türkiye’de bu kadar müslüman var. Bu kadar cami var. İmam var. Müftü var. Türkiye hiç dar’ül harp olur mu?” mesajı vermiş durmuş sık tekrarlarla… Almanya’da ya da Fransa ve İngiltere’de de çok sayıda müslüman var. Camileri var, imamları var, müftüleri var. Cemaatleri ve tarikatları var. Tesettürlü olarak ya da sakallı olarak devlet dairelerinde çalışma hakları var. Hatta İngiltere’de taraflardan ikisi de müslüman olursa şeriat kanunlarına göre yargılanma hakları bile var. O zaman bu ülkeler de dar’ül İslam mı? Elbette değil…
Ya da Kırkıncı’nın iddia ettiği gibi Türkiye halkının yüzde doksan dokuzu gerçekten müslüman mı? Öyle ise Avrupalıdan daha fazla gâvurluk yapan milyonlarca insan Türkiye’deki Yunanistan vatandaşları mı? Bunlar T.C. kimliğine sahip değiller mi? Bu kadar küfre, şirke, günaha, isyana, çıplaklığa, ticari ahlaksızlığa, üçkağıda, dolandırıcılığa, tecavüze, hırsızlığa, zulme, haksız yere cana kıymalara, tecavüzlere, bu derece tavan yapmış rezilliğe yüzde doksan dokuzu müslüman bir ülkede denk geliyorsak, ya bu haberlerin hepsi yalan ya da Kırkıncı bir hayal aleminde yaşıyor. Türkiye’nin muhafazakar olduğu iddia edilen bölgelerindeki sokakları ve caddeleri bile görmüyor mu? Her sokaktaki onca kumar bayilerini, içki büfelerini, güzellik salonlarını, güzellik salonu görünümlü fuhuş yuvalarını da mı görmüyor? Şu televizyon kanallarının halini, şu internetin halini de mi görmüyor? Katolik misyonerler tarafından ellerine verilen ve Kur’an-ı Kerim’in bile önüne koydukları risale denilen zırvalara bu kadar kafasını gömünce bir insan, bu kadar mı gerçeklerden ve gerçek hayattan uzaklaşabiliyor? Belli ki gerçek hayattan bu kadar uzak ve bir karakolda görev yapan bir tek müslüman polis memurundan bile kolayca öğrenebileceği vahim gerçekleri bile bilmiyor. Ya da daha kötü bir ihtimal var, her şeyi biliyor, her şeyin farkında ama böyle hareket etmek, gerçekleri görmemek işine geliyor.
Büyük büyük mücadeleler ile bu ülkede Dinler Arası Diyalog adı altında yapılan “ortak din” ve “misyonerlik” planlarına mani olabilmeyi başardıktan sonra, artık diyalogla yatıp diyalogla kalkmadığımız günlere çıkmanın şükrünü eda etmek isterken, bu başarıda zerre kadar katkısı olmayan Kırkıncı’nın, bir de üstüne çıkıp da Fethullah Gülen’e medhiyeler düzen ve diyalog adı ile maskelenen misyonerlik faaliyetlerine destek olan açıklamalarını duymuş olmamız da “gerçekleri çok net görüyor ama sıkıntı etmiyor.” şüphemizi artırıyor.
Ya da, ibneliği, seviciliği, transeksüelliği, zinayı, evlilerin zinasını, misyonerliği, domuz etini dahil türlü melaneti serbest bırakmış bir partiyi ve liderini, türlü yalan dolanları da, vurgunları da, ihanetleri de ispatları ile meydana serildikten sonra bile destekleyen açıklamalar yapması da “gerçekleri çok net görüyor ama sıkıntı etmiyor.” ihtimalini güçlendirmiyor mu?
Peki, bu kadar “sıkıntısız” bir sözde alimi, samimi müslümanların sıkıntı etmesi, kafaya takması gerekiyor mu? Hangi meselede, nasıl bir kanaat arz ettiğinin bir önemi kalıyor mu?
Bir ülkenin İslam ülkesi olup olmadığına hükmedilir iken, kendini alim zan eden böylesi acayip kişiliklerin yaptığı gibi, ülkenin ne kadarının Müslüman olduğuna bakılmaz. İslam şeriatı ile idare edilip edilmediğine bakılır.
Onun da baktığı ama işine geldiği gibi anlayıp aktardığı muteber kaynaklara, samimi ve Allah’tan korkan bir mü’min gözü ile bakalım: Bir yerde İslam ahkamı tatbik edilmedi mi orası kendiliğinden dar’ul harb olur mu? Orada nüfusun ne kadarının müslüman olup olmadığına bakılır mı?
– Alleme Alüsi (rh.a.) “Fetih den önce Mekke Dar’ul Harb idi.” (Ruhul Meani C. 21 Sh. 18)
– İmam-ı Serahsi (Rh.a.) de “Mekke bir dar’uş şirk idi. Çünkü Mekke’nin içerisinde İslam ahkamı icra edilmiyordu. “ (El-Mebsut C.14 Sh.18)
demektedirler.
“BİR YERDE MÜSLÜMANLAR VARSA ORAYA DAR’UL HARB DENMEZ” diyenlere deriz ki; İmam-ı Serahsi , Alüsi , İbn-i Hummam “Mekke fetihten önce Dar’ul Harb idi” dedikleri zaman onlar da biliyordu ki o gün Hz. Muhammed (s.a.v) de Mekke’de idi. Fakat İslam hakim değildi de ondan dar’ul harb oluyordu. Bu nedenle içerisinde İslam ahkamı icra edilmeyen bir yerde nüfusun %99’u müslüman bile olsa, orası yine de İslam devleti olmaz.
Bu arada, altı yıldır, Risale-i Nur denilen paçavraların gayri ilmi, gayri islami, gayri ciddi, art niyetli, misyonerlik maksatlı yazılmış zırvalar olduğunu, ortaya ciddi ispatlar koyarak kaleme alıyor, Mehmet Kırkıncı gibi sözde alim ve sözde İslami önder kişilerden, bu iddialarımıza cevaplar vermesini bekliyoruz. Ara ara kendilerine açık mektup şeklinde kaleme aldığımız yayınlarımız bile olmasına rağmen, cemaatine mensup sade müslüman kardeşlerimiz bile bize ulaşmasına rağmen, Mehmet Kırkıncı ve benzerleri neden böylesine derin bir sessizlik içindeler?
Risale-i Nur okuyup(ya da okumaya çalışıp) da karanlık kuyulara dalmamış, ruh sağlığını bozmamış birine rastlamak zor iş… Hele bir de üzerine Fethullah Gülen’in “Buhranlar Anaforunda İnsan” kitabını ve diğer benzerlerini okumuşsa tamam zaten..
Bir ömür bu kişiyi geri kazanmak, dünyada yeşilin, mavinin, güzelliklerin olduğunu gösterebilmek ve İslam’ın bunlara izin verdiğini anlatabilmek mümkün olmaz daha..
Müslüman olmak ve Müslümanca yaşamak için illa Sanattan, estetikten, bilimden-teknolojiden, maddi kuvvet ve refahtan, dünyanın güzide yeşilliklerinden ve maviliklerinden, mimari sanatından, insana meşru dairede saadet veren bunca dünyevi güzelliklerden, meşru dairede müzikten, edebiyattan, şiirden ve daha Allah ve Rasülünün izin verdiği nice güzelliklerden uzaklaşarak, saçma sapan ve ilim oldukları iddia edilen, her tarafı felsefe bataklığı olan buhranlara kapılmak ve Risale-i Nur’un size sunduğu bu karanlıklara dalmak zorunda değilsiniz…
Bakarken kör olanların tedavisi, anadan doğma iki gözü körlerin tedavisinden daha zor galiba… Sizi de bakar körlerden ve Allah adına Allah’ın meşru kıldıklarından kaçan ve Allah’ın emretmediği gereksiz buhranlarla dünyasını perişan edenlerden yapmalarına müsaade etmeyin…
İslam Tefekkürünü, fikir buhranlarına dönüştüren ve böylelikle Müslümanları yaşarken imha eden, fikir planında yıkıp karanlıklara boğup “tesirsiz” ve “kolay oynanabilen” kitleler haline getirenlere izin vermemelisiniz…
Gerçek ehl-i sünnet vel cemaat alimlerinin izahlarına göre Allahü Teala ölen her mü’mine “Ey kulum! Yiyip içip şükür edecektin! Şimdi neden bu halde huzuruma geldin!” diye mutlaka soracaktır…
Ne köprü altında ölenlerden mesulsünüz ne de gücünüzün yetmediği diğerlerinden.. Ve, ne de İslam diye, Müslümanlık diye gereksiz buhranlar, karanlıklar ve sıkıntılarla dolu bir hayatı yaşamakla sorumlusunuz…
Gerçek ehl-i sünnet alimlerine, peygamber varisi olan mürşid-i kamillere tabi olmakla, ölçülü, seviyeli, haramlardan uzak, sayılan meşru güzelliklerle meşgul olup kulluğunuzu ederek güzel bir hayatın sonunda güzel bir ölümle huzur-u İlahi’ye varmakla sorumlusunuz…
Sizi.. Gençliğinizi… Ömür sermayenizi, dünya ve ahıret saadetinizi İslam adına, Allah adına heba etmek isteyen sahte alimlere karşı dikkatli olmak zorundasınız.. Aldanmak dünyanızı geçin, ebedi saadetinize bile mâl olabilir…
Yakın tarihimiz ve günümüz sahte aktivistler, sahte alimler, siyasetçiler ve liderlerle dolu…
Osmanı Şeyhülislamının “Bir Mason veya Komünist kadar tehlikelidir. İslam dinine zararından endişe edilir” dediği ve doğru düzgün hiç bir ilim tahsili ve icazeti olmayan dahası risaleleri ilmi hatalarla dolu olan kişi, Müslümanlara “Bediüzzaman” maskesi ile baş tacı ettiriliyor…
Meşru İslam halifesi ve veli padişah Abdülhamid Han’ın “Bir de ortaya Cemaleddin Efgani adında bir şarlatan çıktı. Araştırdım. İngilizlerin adamıydı” dediği ve Masonluğu-ajanlığı kesin delillerle ispat edilebilen Cemaleddin Afgani “En büyük İslam Aktivisti” olarak kabullendiriliyor…
Afgani’nin yetiştirdiği ve müslümanlara alim yetiştiren Mısır’daki El Ezher medresesine sızdırdığı, “Dinin başını dinin kılıcı ile kesiyorum” diyen Muhammed Abduh ise “Büyük Alim” olarak kabullendiriliyor…
İngiltere adına casusluk yaparak Meşru halife ve padişah olan Sultan Abdülhamid Han’ı tahtan indirmek niyetiyle darbe teşebbüsü yapan ve 39 yaşında iken bu darbe teşebbüsü sırasında öldürülen Ali Suavi’nin biz Müslümanlara “Müçtehid” olarak tanıtılmasına ne denilebilir bilmiyoruz?
İslam dininde olmayan demokrasi, laiklik, meşrutiyet gibi kavramları alenen savunan Ali Suavi’yi Said, Nursi’nin “üstad” kabul etmesi de çok manidar değil mi?
Peki geçmişte bunları sahneye sürüp şimdi ise Dinler arası diyalog ihaneti ve BOP(Büyük Ortadoğu Projesi) kapsamında hain din adamı, siyasi lider ve fikir adamlarını kim organize ediyor?
Kim destekliyor? Kim finanse ediyor? Kim yükseltiyor?
Cevabı tarih bilenler açısından çok basit; SİYONİZM….
ADL, JDL, CFR, Bilderberg, B’nai B’riht ve diğer örgütlenmeleri ile dünya üzerinde gayri Yahudi tüm inanışların temsilcilerinin içine sahte kurtarıcılar, hain liderler, satılık kalemşörler yerleştiriyorlar…