Etiket arşivi: Fıkıh

Duydunuz mu, Mehmet Kırkıncı “Türkiye İslam devletidir.” demiş?



NİYE BUNLAR HEP BÖYLE?

Sözde alim ve sözde Bediüzzaman Said-i Nursi’nin, kendi gibi sözde alim talebelerinden biri olan, bu güne kadar pek çok ilmi meselede kendini alim sınıfına koyarak yazdıkları ile yüzlerce pot kırmış olan Mehmet Kırkıncı, Dar’ül Harb meselesine dair de bir kitapçık neşretmiş uzun yıllar önce…

İlimden ve ilim adamı ciddiyetinden uzak bir şekilde, “Türkiye’de bu kadar müslüman var. Bu kadar cami var. İmam var. Müftü var. Türkiye hiç dar’ül harp olur mu?” mesajı vermiş durmuş sık tekrarlarla… Almanya’da ya da Fransa ve İngiltere’de de çok sayıda müslüman var. Camileri var, imamları var, müftüleri var. Cemaatleri ve tarikatları var. Tesettürlü olarak ya da sakallı olarak devlet dairelerinde çalışma hakları var. Hatta İngiltere’de taraflardan ikisi de müslüman olursa şeriat kanunlarına göre yargılanma hakları bile var. O zaman bu ülkeler de dar’ül İslam mı? Elbette değil… 

Ya da Kırkıncı’nın iddia ettiği gibi Türkiye halkının yüzde doksan dokuzu gerçekten müslüman mı? Öyle ise Avrupalıdan daha fazla gâvurluk yapan milyonlarca insan Türkiye’deki Yunanistan vatandaşları mı? Bunlar T.C. kimliğine sahip değiller mi? Bu kadar küfre, şirke, günaha, isyana, çıplaklığa, ticari ahlaksızlığa, üçkağıda, dolandırıcılığa, tecavüze, hırsızlığa, zulme, haksız yere cana kıymalara, tecavüzlere, bu derece tavan yapmış rezilliğe yüzde doksan dokuzu müslüman bir ülkede denk geliyorsak, ya bu haberlerin hepsi yalan ya da Kırkıncı bir hayal aleminde yaşıyor. Türkiye’nin muhafazakar olduğu iddia edilen bölgelerindeki sokakları ve caddeleri bile görmüyor mu? Her sokaktaki onca kumar bayilerini, içki büfelerini, güzellik salonlarını, güzellik salonu görünümlü fuhuş yuvalarını da mı görmüyor? Şu televizyon kanallarının halini, şu internetin halini de mi görmüyor? Katolik misyonerler tarafından ellerine verilen ve Kur’an-ı Kerim’in bile önüne koydukları risale denilen zırvalara bu kadar kafasını gömünce bir insan, bu kadar mı gerçeklerden ve gerçek hayattan uzaklaşabiliyor? Belli ki gerçek hayattan bu kadar uzak ve bir karakolda görev yapan bir tek müslüman polis memurundan bile kolayca öğrenebileceği vahim gerçekleri bile bilmiyor. Ya da daha kötü bir ihtimal var, her şeyi biliyor, her şeyin farkında ama böyle hareket etmek, gerçekleri görmemek işine geliyor. 

Büyük büyük mücadeleler ile bu ülkede Dinler Arası Diyalog adı altında yapılan “ortak din” ve “misyonerlik” planlarına mani olabilmeyi başardıktan sonra, artık diyalogla yatıp diyalogla kalkmadığımız günlere çıkmanın şükrünü eda etmek isterken, bu başarıda zerre kadar katkısı olmayan Kırkıncı’nın, bir de üstüne çıkıp da Fethullah Gülen’e medhiyeler düzen ve diyalog adı ile maskelenen misyonerlik faaliyetlerine destek olan açıklamalarını duymuş olmamız da “gerçekleri çok net görüyor ama sıkıntı etmiyor.” şüphemizi artırıyor. 

Ya da, ibneliği, seviciliği, transeksüelliği, zinayı, evlilerin zinasını, misyonerliği, domuz etini dahil türlü melaneti serbest bırakmış bir partiyi ve liderini, türlü yalan dolanları da, vurgunları da, ihanetleri de ispatları ile meydana serildikten sonra bile destekleyen açıklamalar yapması da “gerçekleri çok net görüyor ama sıkıntı etmiyor.” ihtimalini güçlendirmiyor mu?

Peki, bu kadar “sıkıntısız” bir sözde alimi, samimi müslümanların sıkıntı etmesi, kafaya takması gerekiyor mu? Hangi meselede, nasıl bir kanaat arz ettiğinin bir önemi kalıyor mu?

Bir ülkenin İslam ülkesi olup olmadığına hükmedilir iken, kendini alim zan eden böylesi acayip kişiliklerin yaptığı gibi, ülkenin ne kadarının Müslüman olduğuna bakılmaz. İslam şeriatı ile idare edilip edilmediğine bakılır. 

Onun da baktığı ama işine geldiği gibi anlayıp aktardığı muteber kaynaklara, samimi ve Allah’tan korkan bir mü’min gözü ile bakalım: Bir yerde İslam ahkamı tatbik edilmedi mi orası kendiliğinden dar’ul harb olur mu?  Orada nüfusun ne kadarının müslüman olup olmadığına bakılır mı?

– İbn-i Hummam (rh.a.) “Hicretten önce Mekke dar’uş şirk idi.” (Feth’ul Kadir C.6 Sh. 178)

– Alleme Alüsi (rh.a.) “Fetih den önce Mekke Dar’ul Harb idi.” (Ruhul Meani C. 21 Sh. 18)

– İmam-ı Serahsi (Rh.a.) de “Mekke bir dar’uş şirk idi. Çünkü Mekke’nin içerisinde İslam ahkamı icra edilmiyordu. “ (El-Mebsut C.14 Sh.18) 

demektedirler.

 “BİR YERDE MÜSLÜMANLAR VARSA ORAYA DAR’UL HARB DENMEZ” diyenlere deriz ki; İmam-ı Serahsi , Alüsi , İbn-i Hummam “Mekke fetihten önce Dar’ul Harb idi” dedikleri zaman onlar da biliyordu ki o gün Hz. Muhammed (s.a.v) de Mekke’de idi. Fakat İslam hakim değildi de ondan dar’ul harb oluyordu. Bu nedenle içerisinde İslam ahkamı icra edilmeyen bir yerde nüfusun %99’u müslüman bile olsa, orası yine de İslam devleti olmaz. 

Bu arada, altı yıldır, Risale-i Nur denilen paçavraların gayri ilmi, gayri islami, gayri ciddi, art niyetli, misyonerlik maksatlı yazılmış zırvalar olduğunu, ortaya ciddi ispatlar koyarak kaleme alıyor, Mehmet Kırkıncı gibi sözde alim ve sözde İslami önder kişilerden, bu iddialarımıza cevaplar vermesini bekliyoruz. Ara ara kendilerine açık mektup şeklinde kaleme aldığımız yayınlarımız bile olmasına rağmen, cemaatine mensup sade müslüman kardeşlerimiz bile bize ulaşmasına rağmen, Mehmet Kırkıncı ve benzerleri neden böylesine derin bir sessizlik içindeler?

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Osmanlı’nın Diyanet Teşkilatı faize cevaz verdi mi?

Mehmet Fahri Sertkaya, osmanlı devlet nizamı, fetvalar, Faiz, dar'ül harp, dar'ül islam, türkiye dar'ül harp mi, fıkıh,



– Şeriat ile idare edilmeyen bir küfür devletinde, bir kafirin bankasına ya da bir devlet bankasına para yatırıp faizi ile almak caizdir diyorlar?

– Evet caizdir. Meşihat-i islamiyyenin yani eskiden İstanbul’da din işlerini idare eden Osmanlı Devleti’nin Diyanet İşleri dairesinin “Ceride-i ilmiyye” kitabının 29 Şubat 1336 ve 9 Cemazil-uhra 1338 tarih ve 55. sayısının 1744. sayfasında yazılı fetvada, “Gayrimüslim bir ülkede kâfir bankasına para yatırıp, bankadan faiz almak, şer’an helâl olur” buyuruluyor. Ve bu fetva hanefi mezhebinin muteber fıkıh kitaplarında sıklıkla yer almış olan “Küfür devletinde faiz yoktur. Caizdir.” fetvasına dayanıyor. 

– Peki, böyle bir bankada çalışıp alınan maaş da helâl olur mu?

– Evet, böyle bir bankada çalışıp maaş almak da helâldir.

– O halde bir küfür devletinde, İslam hukukuna göre asla çalışılamayacak daha pek çok sektörde çalışmak da helal olmaz mı? 

– Evet olur. Öyle ki bir küfür devletindeki kafirlerin alkollü içki üreten fabrikalarında işçilik yapmak bile helal olur. Ya da domuz üreten ve satan tesislerinde… Ya da oradaki bir müslümanın kendisi bir mekan açarak, mesela lokanta açarak orada domuz etinden yapılmış yemekler satması bile caiz olur. Lokantanın içkili hizmet vermesi de caiz olur. 

– Bunları bize hiç öğretmediler. Çok şaşırdım. İşin aslı pek de inanamıyorum. Ezberim bozuldu şu anda… Peki bu fetvaların şer’i mesnedlerini/dayanaklarını nasıl öğrenebilirim?

– Çok kolay. Fıkıh sahasında yeterli donanıma sahip bir tanıdığından, hanefi mezhebinin muteber fıkıh eserlerini incelemesini ve dar’ül harpte nelerin cevazına fetva verildiğini araştırmasını isteyebilirsin. Ya da güvenmek istersen, ilk önce yukarıda bahsedilen Osmanlı fetvasını, ardından da www.AkademiDergisi.com sitemizde muteber kaynaklardan tercüme ederek paylaştığımız ilgili yayınları inceleyebilirsin. 

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Takva ehli olacağım derken takla atmayın! Türkiye’de İslam hukukuna göre yaşayamazsınız!

Cübbeli Ahmed Hoca, mahmud efendi, fıkıh, dar'ül harp, dar'ül islam, türkiye dar'ül harp mi, çarşaf, Mehmet Fahri Sertkaya,



Dar’ül harp fıkhı bir cemaatin ya da tarikatın kendisinin uydurduğu bir şey değil. 

Artık gözünüzü açın, güçlenin! 

Türkiye’de İslam hukukuna uygun yaşayamazsınız!

Türkiye gibi bir ülkede, dar’ül islam(Şeriat devleti) fıkhı ile amel etmeye kalkarsanız da edemezsiniz. 

Mahmud Efendi bağlıları gibi bocalar durursunuz. Tavizsiz şekilde İslam’ı yaşadığınız düşüncesi ile sakala, sarığa kadar hassas olmaya çabalar iken her gün faiz yersiniz ve faiz verirsiniz. Her gün haram meclislerinde bulunursunuz. Ya da ictimai/sosyal hayattan, tahsil imkanından, ticaretten, sanayiden, teknolojiden, kültür ve sanattan uzak mı uzak kalıp kendi çapınızda bir dünya kurmaya kalkarsınız ama bunu da başaramaz ve afallar kalırsınız. Hatta dünya-ahiret dengesini bozar, dünyanız ile beraber ahiretinizi de kaybedersiniz. Ehli küfrün zulmü altında zorla da olsa gayri İslami yaşatılırsınız (ki bakın yakın tarihe bundan başka bir şey görüyor musunuz?).

En iyi ihtimalle sizin kadar hassas olmadığını düşündüğünüz ve şiddetle tenkit edip durduğunuz babanıza muhtaç kalırsınız. Evinizi yuvanızı o kurar ama sonra siz yine bir iş tutamazsınız, hiçbir işin içinden çıkamazsınız da babanızın iş yerinde kenar köşede, çok da teknik olmayan ve çok da getirisi olmayan bir yerde çalışıp üç kuruşa geçinmeye çalışırsınız. Ne kendinizi güçlendirebilirsiniz, ne de bütün müslümanların bir an evvel güçlenmesi ve İslam şeriatının uygulanıp hayatın her aşamasında nizamın, huzurun, güvenin olması yolunda bir katkınız olur. 

Her gün sabah akşam etrafınızdaki yüzlerce insana ve esnafa bile selam vermeden geçersiniz. Onlar da sizi dışlar ve hiç kimseye İslam’ın güzelliklerini gösterme ve anlatma imkanı da bulamazsınız. Dahası da var, her bir şeyi ehli küfre bıraktığınız için, babasının iş yeri olmayanlar mecburen bir fabrikada olsun çalışmak isterler de ciğeri beş para etmez birinin takıntıları ile uğraşırsınız. Bir gün kıyafetiniz, öbür gün sakalınız, sonraki gün misvağınız, sonra düşünceniz, itikadınız, şu bu derken, her şeyiniz mesele olur…

Oysa böylesine devlet otoritesi ve halkı ile beraber İslam’dan uzaklaşmış bir ülkede, Allah’ın(c.c.) ve Rasülünün(s.a.v.) emrini yerine getirip, Hz. Peygamberin yaşayarak örnek olup gösterdiği dar’ül harp fıkhına (şeriat ile idare olunmayan ülkelerdeki İslam fıkhına) tabi olsanız, İmam-ı Azam’ın ve müctehid talebelerinin tafsilatı/ayrıntısı ile ilmi eserlere aktardığı dar’ül harp fıkhına tabi olsanız, her şey bir anda tersine döner. Ezilen ehli küfür, ezen de siz olursunuz. Güç kaybeden onlar, sürekli güçlenen de siz olursunuz.

Dar’ül harpte dar’ül islam fıkhı uygulamaya çalışmak takva değildir. Çok feci neticeleri olan bir yanılgıdır. Zira dar’ül harpte dar’ül islam fıkhı uygulayabilmek zaten mümkün değildir. 

Şu Türkiye’ye bir bakın; Bankalara, kartlara hiç bulaşmadan hanginiz ticaret yapabiliyorsunuz? 

Devletin olmadık haram gelirlerine bulaşmadan hanginiz memur olarak çalışabiliyorsunuz?

Açık saçık kızlarla yan yana gelmemek adına liseye ya da üniversiteye gitmeyip her sahayı ehli küfre terk ediyorsunuz ama sonra ister istemez açık saçık kadınların da bulunduğu yerlerde yaşıyor hatta çalışıyorsunuz. 

Siz alış veriş yaparken, ticaret yaparken, maaş alırken paralarınız  gölgesinden korkan üç beş Yahudi’nin bankasında işletiliyor ve sizin sırtınızdan bedavadan korkunç paralar kazanıp bu paralarla size saldırıyorlar ve dininize düşmanlık ediyorlar da, sizler bu paralara dokunmayıp onlara bırakmayı takva görüyorsunuz. 

Oysa dar’ül harp fıkhında bütün bunları kolay yolları ve çıkar yolları var ve bütün bu kolaylıklar şeriata uygun. Dar’ül harp fıkhı bir cemaatin ya da tarikatın kendisinin uydurduğu bir şey de değil. 

Artık gözünüzü açın, güçlenin! Bunun için önce samimi bir niyetle dar’ül harp fıkhını öğrenin! Sonra da üzerinize farz olduğu şekilde bu küfrün yıkılması için gece gündüz, maddi ve manevi gayret edin.

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Cilbab ne demektir? Müslüman kadınların kıyafetleri tek tip çarşaf mı olmalıdır?

Tarih, Kültür, Sanat, Edebiyat, Þiir, Müzik, Dekorasyon, Kitap, Belgesel, Biliþim, Çocuk, Eðitim, Ekonomi, Seyahat, Ropörtaj, Saðlýk, Sinema, Þehir ve Yaþam, Teknoloji, Yemek ve Mutfak, http://www.akademidergisi.com

Kadınların kıyafet şekli 
 

Yalnız Kur’an diyen yalancılar, ”Kadının kapanması gerekmez” diyor. ”Kadına çarşaf farzdır” diyenler olduğu gibi, ”Çarşaf Hıristiyan rahibe kıyafetidir, giyilmez. Nitekim Abdülhamid Han çarşafı yasaklamıştı” diyenler de vardır. Dinimizdeki hükme bakalım:

➥ ”Kadınların vücut hatlarının belli olmayacak herhangi bir elbise ile örtünmesi farzdır. İslam dini, kapanmayı emretmiş, ama belli bir örtü şekli bildirmemiştir. (Dürer-ül-mültekıte)

Ahzab suresinde bildirilen cilbab, erkeğin de, kadının da giydiği bir elbise, bir gömlektir. Zevacir ve Berika’daki, ”Haya cilbabını [örtüsünü] çıkaranın [aleyhinde] söz etmek gıybet olmaz.” [Beyheki] ve ”Cilbabı [gömleği] haram olan erkeğin namazı kabul olmaz.” [Bezzar] mealindeki hadis-i şeriflerde cilbabın bir örtü olduğu açıkça görülmektedir. Cilbabın dış elbise olduğu tefsirlerde de yazılıdır:

➥ Cilbab, hımarın [tülbentin] üstüne örtülen ve göğse kadar inerek gömleğin ceybini [yakasını] boynu örten baş örtüsü. (Ebüssüud tefsiri)

➥ Cilbab, tek parça örtü. (Celaleyn)

➥ Cilbab, göğse kadar inen baş örtüsü. (Ruh-ul-beyan)
➥ Cilbab, milhafedir. (Beydavi)

➥ Cilbab, hımardan büyük örtü veya vücudunu örten dış elbise. (Kurtubi)

➥ Cilbab, bedeni baştan aşağı örten çarşaf, ferace, çar gibi dış giysi. (Elmalılı)

➥ Cilbab, dışa giyilen örtü. (Tibyan, A.Fikri Yavuz ve Hasan Basri Çantay’ın meali)

➥ Cilbab, milhafe, entari veya hımar. (El-Envar) [Milhafe = dış örtü ki buna ferace de denir.]

➥ Cilbab, feracedir. (Ö. Nasuhi Bilmen tefsiri)

Nur suresinde; ”Kadınlar, hımarlarını [başörtülerini] yakalarına örtsünler.” buyuruluyor. Eğer cilbab çarşaf demek olsaydı, hımar denmezdi. Fıkıh kitapları cilbabın dış örtü olduğunu bildiriyor. Bir örnek:➥ Hanıma verilmesi vacip olan nafaka, yemek, kisve ve meskendir. Kisve, hımar ve milhafedir. (Bahr-ür raık)

Tefsir, hadis ve fıkıhta cilbab dış örtüdür. Çarşafa bid’at denmez; çünkü âdetteki değişiklik bid’at olmaz. Şalvar ve pantolon da böyledir. 
Çarşaf kelimesi, Farsça çader-şepten [gece örtüsü] bozularak Türkçe’ye girmiştir; tesettür için ev dışında giyilen üstlüktür. Tanzimatta hacca giden İranlılardan alınan çarşaf, önceleri bid’at sayılıp pek tutulmamışsa da, 1870’ten sonra yaygınlaştı. Daha sonra II. Abdülhamid Han, 4 Ramazan 1309 (2 Nisan 1892) tarihli bir emirle çarşafı yasakladı. (Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi)

Yaşmak ile ferace giyilirken, 1872’de Subhi Paşanın Suriye valiliğinden dönüşünde ailesi Suriye’den getirdikleri çarşafla görününce, İstanbul’da çarşaf moda oldu. (Musahibzade Celal, Eski İstanbul Yaşayışı)

1889’dan sonra açık feraceli iki paşa kızına birkaç külhanbeyi laf atıp feracelerini yırtınca, bu defa çarşafa rağbet arttı. Bid’at diyenler de giydi. (Sermed Muhtar Alus, Aylık Ansiklopedisi sayı 36)

1913’te yüz binlerce Balkan muhacirleri İstanbul’a Ortodoks kadınlarının giydiği siyah çarşafı ile gelmişti. Zamanla bu da İstanbul’a yayıldı. Hükumetin zaten uğraşacak hâli yoktu, çarşafa mani olamadı. (M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimler sözlüğü)

3 Ekim 1883’te Şeyh-ül-İslam’ın teklifi ve padişahın emriyle ferace dışında bir şey giymek yasaklandı. Daha sonra çarşaf da giyildi. O zamanki çarşaflar farklı idi. (Vakit. 4.10.1883)

 Sual : (Çarşaf tam tesettürdür) diyorlar. Buna da delil olarak Âişe validemizin giyiminden dem vuruyorlar. Bence çarşaf İslam’ın evrenselliğine aykırı. Sizin bu konudaki fikriniz nedir?
CEVAP: Sence ile, bence ile, onca ile din olmaz. Kitaplar ne yazıyor bunu bilmek gerekir. Bizim veya sizin bu konudaki fikirlerimiz dinde hiç ölçü olur mu?

Âişe validemiz bir defa çarşaf giymemiştir. Entari giydikleri, eteklik giydikleri hadis-i şeriflerle sabit. Giymiş olsa bile, bu bir âdettir. Peygamber efendimiz de entari giyerdi. Niye erkeklerimiz entari giymiyor? Peygamber efendimiz deveye binerdi, onlar niye Mercedes’e biniyorlar?. Binmelerinde mahzur yoktur. Bunlar âdettir, giyim de bir âdettir. Dinimiz belli bir şekil bildirmemiştir.
Arap ülkelerinde yaşayanların iklim şartlarına uygun olanı çarşaf olabilir. Fakat kalkıp da kutuplarda yaşayan müslümanlara çarşaf giyeceksin diyemeyiz. Bu iklime uygun olmaz çünkü. Dolayısıyla İslam’ın evrenselliği diye bir şey yoktur bunda.

  Sual : Bazıları; “Çarşaf Hristiyan rahibelerinden geldiği için giyilmesi caiz olmaz. Şalvar ve pantolon giymek de bid’attir.” diyorlar. Bu hususta dinimizin hükmü nedir?

CEVAP: Kadınların vücut hatlarının [kaba avret yerlerinin şekli ve rengi] belli olmayacak herhangi bir elbise ile örtünmesi farzdır. İslam dini, kapanmayı emretmiş, ama belli bir örtü şekli bildirmemiştir. (Dürer-ül-mültekite)

Peygamber efendimizin ve Eshab-ı Kiram’ın mübarek hanımları, çarşafla örtünmemiştir. Hiçbir kitapta çarşaf giydikleri bildirilmiyor. Milhafe, ferace, fistan, entari giydikleri birçok kitapta bildiriliyor. İmam-ı Rabbani hazretleri de, böyle değişik elbise giydiklerini 313. mektubunda bildiriyor. Bu hususlar, Cami-ur-rumuz ve Hidaye kitabında da bildiriliyor. 
Kapanması gereken yerleri örtmek ve yukarıda bildirilen vücut hatlarını belli etmemek şartı ile kadınlar, bulunduğu şehrin âdetine uygun giyinir. Çünkü elbise gibi mübahlarda, şehrin âdetine uymamak tahrimen mekruhtur. Zaruret olmadıkça, haramlarda hiçbir yerin âdetine uyulmaz. (Hadika)

Peygamber efendimiz, ayaklarına kadar uzun gömlek, yani entari giymiştir. Şalvar ve pantolon giymemiştir. Bunları giymek âdette bid’attir. Âdette bid’at olan şeyi yapmak günah değildir. Taksiye, uçağa binmek de âdette bid’attir. Bunları yapmak günah değil dinin emridir. Bunun için âdet olan yerlerde, kâfirlerden gelmiş olsa bile, kadınların çarşaf ve erkeklerin bol pantolon veya şalvar giymeleri caizdir, günah olmaz. Elbisenin şekli ibadet değil, âdettir. Çünkü Peygamber efendimiz, papaz ayakkabısı, Rum elbisesi giymiştir. (Redd-ül muhtar)

Peygamber efendimizin böyle âdet olarak yaptığı şeylere Sünnet-i zevaid denir. Bunları terk etmek günah olmaz. (Hadika)
”Bir kavme benzeyen onlardandır.” hadis-i şerifi, ibadetlerde benzemenin tehlikesini bildirmektedir. Mesela papaz zünnarı ve haç takmak böyledir. 
Dikiş makinesi, daktilo, elbise gibi şeyler ise âdettir. Âdetlerde kâfirlere benzemek günah olmaz. Peygamber efendimiz, her zaman belli bir elbise giymezdi. Bazen Rum, bazen Arap elbisesi giyerdi. Kolları dar Rum cübbesi de giymiştir. (Tirmizi)

Herkesin çarşaf giydiği bir yerde, birkaç kadının manto giymesi fitneye sebep olacağından uygun olmadığı gibi, manto giyilmesi âdet olan yerlerde de çarşaf giyilmesi uygun olmaz. Çünkü bir yerde âdet olan şeyler giyilmezse, gösteriş ve şöhret olur, fitneye sebep olur. Hadis-i şerifte ”Fitneyi uyandırana lanet olsun.” buyuruldu. (Hadika) Eşarbı manto içine koymak
 Sual : Bir âyette; ”Başörtülerini yakalarına örtsünler” denildiğine göre, eşarbı mantonun içine koymanın, bu âyete aykırı olduğu söyleniyor. Başörtüsünün mutlaka göğsü ve omuzları kapatacak şekilde olması şart mı? Mantonun içine konsa mahzuru olur mu?

CEVAP: Şart olan saçları örtmektir. O âyet-i kerimenin meali şöyledir:
➥ ‘‘[Kadınlar, yabancı erkeklere bakmaktan] sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, [el, yüz gibi] görünen kısmı hariç, ziynetlerini [saç, kulak, boyun, gerdan gibi ziynet takılan yerlerini] göstermesinler, başörtülerini yakalarına kadar [saç, kulak ve gerdanlarını] örtsünler!) [Nur 31]
Demek ki, başı örtmekten maksat, saçları, kulakları ve gerdanı örtmektir. Bu örtünmenin şekli değil, önemli olan örtülmüş olmasıdır. Örtü, dikkati çekecek renk ve şekillerden de, uzak olmalıdır.

Çene altını kapatmak

 Sual : Kadınlar, namaz kılarken çene altlarını da kapatmaları gerekir mi?

CEVAP: Evet, gerekir.

Çarşafın yasaklanması

  Sual : II. Abdülhamid han, kadınların çarşaf giymesini niçin yasaklamıştır?

CEVAP: Bu husustaki emrin özeti şöyledir:

➥ Büyük İslâm devletinin ayakta durması, kadın ve erkek bütün Müslümanların her türlü hal ve hareketlerinde dinin hükümlerine uymalarına bağlıdır. Aksi hal, Allah korusun, gerek fertler, gerek devlet için, maddî ve manevî sonsuz zararlara sebep olacağından, İslam kadınlarının Allah’ın emirlerinden olan örtünme usul ve kaidelerine, fevkalade dikkat ve itina etmeleri gerekir. Bu çarşaflar, İslam kadınlarınca örtünmeye asla münasip ve müsait olmadığı gibi, bazı münasebetsiz erkekler tarafından da, kötü maksatlarla giyilebilir. Dindarlık ve maslahat bakımından meydanda olan zararlarından ötürü, gereği uygun bir şekilde anlatılarak, kadınların çarşaf giymelerinin yasaklanması Padişah emri iktizasındandır. (Yıldız Saray-ı Hümâyûnu Başkitâbet Dairesi 5894; 2 Nisan 1892 Hükümdar Başkâtibi)

Kaynak: dinimizislam.com

| Akademi Dergisi