Kategori arşivi: DİNİ MESELELER

Çok kafam karıştı


Birilerinin şu meseleleri çözmesi lazım. Persler, uzaylı bir insan türüyle, dünya insanlarının melezi olarak mı türediler? Perslerin diğer adı neden Aryan? Aryan aslında ne demek? Farsça neden bu kadar köksüz ve yeni bir dil? Farsça gerçekten bu dünyanın olağan akışında türemiş bir dili mi, yoksa uzaylı bir türün dünyamızda kısa süre içinde ve hızlıca yaydığı bir dil mi?

Şu sıralarda bile yeraltı uzaylı şehirlerinden bazılarında Farsça diye bildiğimiz dil, bir uzaylı dili olarak konuşuluyor mu? Ya da Farsçaya çok çok yakın bir dil konuluşuluyor mu? İran’daki sözde İslam devriminden sonra Farsça’nın Arap harfleri kullanılarak yazılmaya başlanması, Müslümanları yanlış kabullenişlere mi itiyor? Osmanlı neden Farsça’nın bu kadar tesirinde kaldı? Bu, olağan akışta mı oldu, bir kasıt/müdahale/sevk neticesi mi oldu?

Zeliha ya da Züleyha, Arapça kökenli mi, yoksa Farsça kökenli mi… Arapçadan mı Farsçaya, Farsçadan mı Arapçaya geçti? Zeliha gerçekten de “su perisi” demek mi?

Geçmiş çağlardan beri dünya insanları arasından perileri gördüklerini söyleyenler hep oldu. O “peri” denilen kadın kişiler, dünyamızda binlerce senedir gizlenerek yaşayan uzaylı bir insan türünün kadınları mı?

Nilüfer ismi gerçekten Farsça kökenli mi? İddia edildiği gibi lila rengi demek mi? Başka manası ya da manaları var mı? Nilüfer ismi, dünyanın herhangi bir kültüründe “peri” manasına kullanılmış mı hatta hala kullanılıyor mu? Kökeni bulunamayan ve uzaylı insan türlerinden dünya dillerine geçmiş olması çok muhtemel olan pek çok kelime için hep “Farsça kökenlidir” mi deniyor? Nedir şu Farsça’nın sırrı, kim çözecek bunları?

“Peri” denilen çok güzel görünüşlü kadınlar, neden hep güzel göllerin kenarlarında görülmüşler? Nilüfer çiçeklerine “Nilüfer” denilmesinin bu kısımla da alakası var mı?

Hazret-i Yusuf zamanında Mısır’ın sınırları nerelere kadar uzanıyordu? O devirde de çok sayıda uzaylı insan türü, dünya insanlarından gizlenmeden, açıkça yeryüzünde yaşıyor muydu? Hatta denizlerin ya da göllerin içinde sorunsuz şekilde nefes alarak kalabilen, solungaç solunumu yapabilen, aynı zamanda yeryüzünde/karada da sorunsuz şekilde nefes alabilen, istediğinde denizin dibindeki toprak kısımdan yeraltı şehirlerine girerek de yaşayan uzaylı insan türü/türleri o devirde de var mıydı?

Durun durun, “deniz kızı” denilen ve tarih boyunca çok sayıda insanın gördüğünü iddia ettiği canlılar, aslında bu uzaylı insan türünün kadınları mı? Bunlar arasında balık kuyruğu olmayıp da normal ayakları/bacakları olan cinsi/ırkı da var mı? Hatta kuş kanadına benzeyecek kadar büyükçe ve aynı zamanda şeffaf ve güzel görünüşlü yüzgeçleri olanlar var mı? Yaratılışları icabı bunların metafizik kabiliyetleri çok yüksek seviyede mi? Bu konuların hepsi birbiriyle bağlantılı mı?

Biyolojik yapısı, biz dünya insanları ile evlenmesine, aile hayatı yaşamasına müsait olan uzaylı insan türleri dünyada da var mı ya da var mıydı? En zor soru da şu, Yusuf peygamberin hanımı olan Zeliha/Züleyha validemiz, söz konusu uzaylı türün bir ferdi miydi hatta o türün o zamandaki reisinin kızı ya da çok yakın akrabası mıydı? Sonradan Süleyman peygambere eş olan Sebe melikesi/kraliçesi Belkıs da dünyamızda yaşamakta olan bir uzaylı insan türünün melikesi miydi? O da mı dünya insanı değildi?

Persler/Aryanlar, yeşiller ile dünya insanlığının melezi olan bir ırk mı? Hatta Çingenelerin genlerinde yeşillerin genleri/kodları mı var? Asya’da hala yaygın olarak görülen genetik kod sorunlarının sorumluları yeşiller mi? Günümüzde İran denilen yer de binlerce senedir gizlice yeşillerin kontrolünde/hakımiyetinde mi? Türk dünyası arasında hep set gibi duran hükumetler, ülkeler kuranlar ve onları ayakta tutmaya çalışanlar daha çok yeşiller mi? Osmanlı’nın Türk dünyasına sırtını dönmesinin ve asırlarca bu acayip hali/tavrı düzeltmemesinin asıl sebebi/sebepleri ne?

İran bayrağında bulunan ve sözde “Allah” lafzı yazdığı söylenen, hakkında Müslümanlara masallar anlatılan o sembol aslında Baphomet mi? Kanatları, bağdaş kurmuş ayakları, başında keçi boynuzları olan Baphomet’i mi temsil ediyor İran bayrağındaki o şekil? Pekiyi, Baphomet aslında neyi, kimi temsil ediyor? İblis’i mi, Deccal’ı mı? Yoksa ikisinin melezini/karışımını mı?

Deccal, uzaylı yeşiller türünden bir kişi ise… Böyle bir tarihi/geçmişi olduğundan ötürü mü İran’a çok kıymet vermiş, veriyor ve her şeyi göze alarak İran’ı elinde tutmaya çabalıyor? Hazret-i Mehdi’nin öncelikle İran tarafına sefer yapacağını haber veren hadisleri yeniden mi çalışmalıyız? Türk dünyasını ve devamında bütün dünya insanlığını kurtarmak için öncelikle İran’ı mı haritadan silmeliyiz? Öyle ise, önce İran’ın yeraltını mı yoksa yerüstü kısmını mı yenmeliyiz?

Bu konu ile alakalı peş peşe sorulacak olan hiç abartısız binlerce soru var ama şimdilik son sorum şu… Bunları sorguladığım ve sorgulanmasını istediğim için, Cübbeli Ahmet suretinde imal edilmiş biyonik robotun yapay zekası ya da yapay zekanın kablosuz olarak bağlandığı yeraltındaki merkezi yapay zeka ya da robotun içindeki uzaylı insan şeytanı kişi beni tekfir eder mi?

| mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

Ne anladık şimdi?

“Cübbeli Hoca’nın Ölmüş Olarak Görüldüğü Rüyâda Yanında Bulunan Yazıda Neler Yazılıydı”

Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=cx2e3-d0zYM

Yayın tarihi: Şu andan 6 saat önce, 2 Aralık 2022 Cuma

Ne anladık şimdi?

Anladık ki yeterince canı yanmamış. İçindeki uzaylıyı ayrı, dışındaki biyonik robotu ayrı çarpmak lazımmış ki tabir etmeyi bilemediği o rüya da bir yanıyla bunu haber vermiş.

Herife “Sahte hoca! Madem ki mütevatir hadisin inkarı ve ayakların kayması gibi büyük bir tehlike var, o halde Deccal hakkında tevatür seviyesindeki hadisi inkar eden o kişi ve görüşleri hakkında derhal reddiyeler/ikazlar yapmak için daha neyi bekliyorsun? Bak rüyasını da görmüşsün? İkaz etsene bunca müslümanı? Hemen birkaç satırla, birkaç paylaşımla ya da birkaç dakikalık kayıtla ikaz et, detaylara sonra da girersin? Sana mani olan nedir?” diye sorarlar…

Sorarlar da daha oraya gelene kadaaaarrrr… Oraya gelene kadar şu pislik herife daha neler neler soruluyor. Hangi birine cevap vermiş. Şimdi eski defterleri özetle tekrarlasak bile, günlerce yayın yapmak lazım. Öyle bir pislik bu herif…

Hani ben dış güçlerin maşasıydım? Hani ben vatan hainiydim? Hani benim hakkımda cemaatim davacı olmuştu da elinde güya bunun dilekçesini sallıyordu? Yedi sene olacak hala bu hususta bile gık diyemiyor. Ondan önce de yedi sene beklemişti bana çatmak için… Bir oldu bitti ile güya haklı çıkacak ve benim yolumu kesecek, cemaatimle beni çatışmaya sürükleyecekti. İki-üç gün arayla çektiği videolarda, nasıl bir yalancı, nasıl bir inkarcı, nasıl bir münafık, nasıl bir laf cambazı olduğunu da kalbinin korkudan gümlediğini de gözler önüne kendisi serdi. Daha dün denilecek tarihte bile, elinde dosyalarını tutan ve kendisine şantaj yapan Doğu Perinçek’e güzellemeler yapan rezil herif, bu gün bana reddiye mi yapabilecek?

Müteşabih ayetler bile varken, neden müteşabih hadisler olmasın? Bu husus bu güne kadar binlerce tekrarla vuzuha kavuşturulmamış mı? Haşa Allah’ın eli mi var ya da Allah gökte mi? Kim, ne hakla bizi hadisler konusunda ille de zahiri manasında kalmaya zorluyor? Alnında (gerçek manada) kafir yazan bir Deccal’a kim kanar, kim aldanır? Bir hadiste “Deccal Medineye giremez” deniyorken, diğer hadiste Deccal’ın Medineden nasıl bir süreçle çıkartılacağı anlatılıyorsa, kendini zahiri manada çakılı kalmak zorunda görenler, nasıl bir tehlikeli sonuca çıkarlar? Uzun mevzu, şimdilik kenarda dursun bunlar… Bunlar, gerçek müslümanlarla, gerçek alimlerle münazara edilir. Münakaşaya da izin verilmez, seviye de düşürülmez. Yalan, dolan, aldatma, laf cambazlığı, iftira, karalama, fitne mi… Öyle şeyler akıldan bile geçirilmez.

Herkesin rüyası da tabir edilmez. Rüya sahibinin salih ya da saliha bir kişi olduğuna, rüyasının da salih rüyalardan olduğuna baştan emin olmak lazım. Lakin, ondan da öncesinde rüya tabiri bilmek lazım.

Kişi salih ise, rüyası salih rüya ise, o halde söz konusu edilen rüyada, rüya sahibi kişi, başkasını temsilen kendini görüyor. İnsanların istisnasız tamamı, toplumu ilgilendiren konularda, kendilerini temsili olarak gördükleri rüyaları sık sık görürler.

Kendini, başka birini temsilen rüyasında gören rüya sahibi kişi, Cübbeliyi ölü gördüğüne göre… Kendini kimin yerine görüyorsa, işte o kişi çok hayırlı işler yapacak demektir. Çünkü “Rüyada ölünün dirilmesi ve konuşması, rüyayı gören kişinin, iş hayatının ve aile hayatının çok güzel gittiğine ve yüklü miktarda kazanç elde ettiğine ancak bu durumu çekemeyen insanların rüya sahibi hakkında dedikodu çıkardığına ve insanlar ile arasına fitne soktuğuna delalet eder.” Ben demiyorum, rüya tabiri ilmi böyle söylüyor… Cübbeli de farkında olmadan kendini ifşalamış oluyor. Kaç kere rüya tabiri yayını yaptım ve tekrarla ifade ederek anlaşılmasını sağladım ki rüyalarda görülen şeyler, hemen ilk akla gelen manalarına, zahiri manalarına yorulmazlar. Rüyalarda da teşbih var, temsil var, türlü yanları var. Rüyada ilmi reddiye yapmak da gerçek hayatta ilmi reddiyeler yapılacağı manasına gelmez, tabir edilmez. İşte rüyada ölüm görmek bile gerçek manasına değil, hiç ölen kişi dirilir ve konuşur mu? İstediği kadar bu rüyayı da zahiri manasına zorlasın, gerçek hayatta, şu rüyada görülen şeylerin birebir yaşanacağını değerlendirsin… Hiç öyle değil ve öyle olmadığı, yaşanacak süreçte bütün insanlık tarafından görülebilecek.

Bu rüya, önümüzdeki süreçte Cübbeli’nin hükmünü yitireceğine, iyice ifşa olacağına, şeytanlaşmış halinin (hiç kimse tarafından inkar edilemez kesinlikte meydana çıkacağına), devlet sisteminin ona müdahale ederek yargılayacağına, oyundan düşeceğine ve buna da Cübbeli’nin reddiye yaparmış görüntüsü altında saldıracağı, iftira edeceği bir kişinin sebep olacağına delalet ediyor. Dahası bu rüya, Cübbeli’nin dalalet ehli biri gibi göstermeye çabalayacağı kişinin, bu işin sonunda bütün halk tarafından büyük takdir göreceğine de delalet ediyor. Azıcık rüya taibiri bilen her kime sorulsa, bu rüyayı bu şekilde tabir eder. Bunun bile farkında değil…

Oyalansın dursun… Ne reddiye yapabiliyorsa da yapsın, laf cambazlığını bıraksın. Ben buradayım, içim dışım da bir. Onun gibi bir ileri, iki geri adım attığım hiç görülmemiştir. Adımı vermeden bile iki satır sözde reddiyesini yapamamış, çünkü konuya girince, kime karşı konuştuğu ve yine nasıl atıp savurduğu herkesçe görülecek… Belli ki dünkü yazımdan sonra ağır baskı, yönlendirme altında kalmış. Böyle böyle etrafını da oyalamaya çabalıyor.

“Şeyhim” dediği, “Efendi hazretleri” dediği kişi, gerçekte Türk de değildi, müslüman da değildi. Nerede kaldı ki veli bir zat olsun. Nerede kaldı ki mürşid-i kamil olsun. Jet Fadıl üzerinden vurulan vurgun paralarıyla, sözde sempozyumlarda oynanan oyunları/aldatmaları/münafıklıkları da yıllar önce anlatmıştım. O günden beri o hususları konuşmak, hatırlatmak bile istemiyorlar. “İşte bu hizmetler, Fadıl abimizin helal/temiz paralarıyla mümkün oluyor” diyebilecek kadar ipini kopartmıştı o vakitlerde de şu cübbesi çıkasıca lanet herif…

Haydi bakalım, kimin ne hüneri varsa ben de göreyim, bu millet de görsün, beni dünya genelinden hatta dünyadaki yeraltı uzaylı şehirlerinden takip eden bütün gerçek müslümanlar da görsünler. Hemen başlayalım…

Ve bakalım, Deccal konusunda sarsıcı hakikatlerin meydana çıkmasını asla istemeyen Cübbeli ve onun gibi Deccal’a bile isteye çalışan lanetliler mi haklılar, yoksa hakiki bir mürşid-i kamilin ve aynı zamanda mehdi olan zatın eteklerine tutunmuş olan, himmetleri altında olan mfs mi…

Deccal elindeki bütün sistemi, bütün gücü ve kadroları kullansa bile, bakalım Cübbeli Ahmet denilen münafığı ne kadar süre daha oyunda tutabilecek.

| mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

Ne kadar da dikkat çekici…

Dabbetü’l arz’ın ebced hesabı ile karşılığı 2020 imiş…

Hicri değil de miladi takvime göre 2020’ye mi denk geldi şimdi ve dikkate alabilir miyiz?

Dikkate alacaksak, miladi 2020 yılından beri… Yanında Musa’nın asası ve Süleyman’ın mührü dahi bulunan… Müslümanların yüzünü güldüren, şeytanlaşmış gayr-i müslimleri hayata küstüren, insan şeytanlarını yıkıp geçen… Bütün insanlığı aynı anda ayağa/isyana kaldırmaya oynayan… Namı hızla dünya genelini sarmaya başlayan bir kişi sahada/faaliyette olmalı…

Gel de çık şimdi bu işin içinden…

Cübbeli Ahmet’e mi sorsak. O, işine gelmediğinde kıvırmayı, kakara kikiri ile oyalayıp geçiştirmeyi çok iyi biliyor. Lakin son zamanlarda çarpılmaktan canı çok yanıyor. Belki can acısından ötürü biraz da olsa nefsi terbiye olmuştur, münafıklığı bırakıp da bu defa bu meselede gerçekleri anlatır… Belli mi olur, bozuk saat bile günde iki kere doğru vakti göstermiyor mu…

| mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

“Semûd kavminin öldürülüşü gibi…”

Vehhabiler de Semud kavmi gibi toptan öldürülecekler mi…

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) den işittim, şöyle diyordu:

Ali ibn Ebî Tâlib (r.a.) Yemen’den Rasûlullah (s.a.v.)’e karez/selem ağacı ile tabaklanmış bir deri içinde, henüz toprağından arıtılmamış altın cevheri göndermişti.

Ebû Saîd devamla dedi ki: Rasûlullah bu altın cevherini şu dört kişi arasında paylaştırdı: Uyeyne b. Bedr, Akra’ b. Habis, Zeydu’l-Hayl, dördüncüsü ya Alkame b. Ulâse yâhut da Âmir İbnu’t-Tufeyl idi.

Peygamberin sahâbîlerinden bir kişi: “Bu taksime biz bunlardan daha haklı idik” dedi. Bu söz Rasûlullaha erişince: «Siz bana güvenmiyor musunuz? Halbuki ben göktekinin eminiyim/güvendiği kişiyim! Sabah akşam bana gökyüzünün haberi geliyor!» buyurdu.

Râvî (rivayet eden kişi) dedi ki: Bunun üzerine iki gözü çökük, yanağının elmacıkları çıkık, alnı yüksek, gür sakallı, başı tıraşlı, izârını yukarı çekmiş bir kişi ayağa kalktı da “Yâ Rasûlallah! Allah’tan sakın/kork!” dedi. Rasûlullah ona: «Sana yazıklar olsun! Ben yeryüzündeki insanların Allah’tan sakınmaya en lâyık olanı değil miyim?» buyurdu.

Râvî dedi ki: Sonra o kişi arkasına dönüp gitti. Hâlid İbnu’l-Velîd: “Yâ Rasûlallah! Şunun boynunu vurmayayım mı?” dedi. Rasûlullah «Hayır, vurma! Bunun da ileride namaz kılan bir kişi olması umulur!» buyurdu. Bunun üzerine Hâlid: “Yâ Rasûlallah! Namaz kılanlardan nice kimseler vardır ki, onlar kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler» dedi. Rasûlullah «Ben insanların kalplerini açmaya, karınlarını yarmaya memur değilim!» buyurdu.

Râvî dedi ki: Sonra Rasûlullah, o kişi dönüp giderken, arkasından ona bakıp: «Şüphesiz şunun soyundan öyle bir nesil türeyecektir ki, onlar (Vehhabiler) her zaman güzel sesle Allah ‘ın kitabını okuyacaklar. Fakat Kur’ân’ın tatlılığı onların boğazlarından ileriye geçmeyecektir. Onlar, okun avı (çabuk delip) çıktığı gibi dinden çıkacaklar!» buyurdu.

Zannediyorum ki Rasûlullah «Yemîn olsun, eğer ben onların zamanına yetişseydim, muhakkak onları Semûd kavminin öldürülüşü gibi (Salih peygamberin yaptığı gibi) toptan (çarparak) öldürürdüm.» buyurdu.

(Hadis-i şerif, Muttefekun Aleyh)

Tarih tekerrür edecek ve çok yüksek sayıda insan ölecek


Ahir zamanda yaşanacak helak olma hadiseleri ve Semud kavmi ile benzerlikleri…

Salih aleyhisselamın peygamber olarak vazifelendirildiği Semud kavmi, dünyalı insanlarla uzaylı insanların açıkça bir arada yaşadığı bir kavimdi. O devirde de bilim ve teknoloji çok yüksek seviyedeydi ve uzaylı insan türleri, dünya insanlarından gizlenmezdi.

Ad kavminin lideri Şeddad bir Ad, “Sen ahiret hayatında cennet var diyorsun ve insanların aklını çeliyorsun. Ben bir cennet yaptırayım da gör” diye Hud peygamberle inatlaştı ve çok yüksek bilim ve teknoloji seviyesinde yaşadıkları için, bilinen dünya tarihinde daha önce benzeri görülmemiş olan suni cenneti yani İrem bağlarını yaptırdı. Kendilerine verilen mühlet bittikten sonra Ad kavmi de helak edildi. Aralarından bir avuç insan iman edip de kurtulmuştu ve soyları devam etti. Onların soylarının devamında Semud kavmi teşekkül etmişti.

Hud aleyhisselamın tebliğine ve nasihatlarına tabi olmayan Ad kavmi, sonunda çok feci şekilde helak edildi. O kadar dehşetli bir helak şekliydi ki devamındaki nesiller boyunca herkes bunu bilerek, bunu unutmayarak yaşıyordu. Semud kavmi de bir vakte kadar müslümanca yaşadı ama sonra aralarında putperestlik ve satanistlik yayıldı. Ad kavminin yaşadığı acı akıbeti bir helak olarak görmekten, yorumlamaktan uzaklaştılar. Kendilerince bilimsel yorumlar yaptılar, dini/manevi kısmını tamamen silip attılar.

Ad kavmi gibi feci şekilde ve topluca yok olmak istemedikleri için de dağların/kayaların içlerine ve oradan yer altına da uzanan evler yapmayı tercih ettiler. Kayaları kolayca oyarak evlerini çok kısa sürede yapabiliyorlar hatta kayaları kolayca oyarken süslemeler, işlemeler de yapıyorlardı.

Bununla da sınırlı kalmıyorlar, yüksek teknolojiyi hayatlarının her safhasında kullanıyorlardı. Şehirlerini her türlü düşman saldırılarına karşı koruyacak savunma sistemleri vardı. Düşmanları Semud kavmine ve yaşadıkları şehirlerine zarar veremiyorlardı. Bu nedenle Semud kavmine “ashab-ı hicr” yani korunan, korumalı topluluk denildi. Bundan istifade ile Semud kavmi başka kavimlere karşı açıkça eşkıyalık yapıyordu. Onları soyuyor, sömürüyor, öldürüyordu. Her manada iyice ayardan çıkmışlar, yollarını şaşırmışlardı.

O devirde hala insanların hayatları uzundu. Salih peygambere de uzun ömür verilmişti ve çok uzun zaman Semud kavmini İslam’a davet etti. Lakin sadece bir avuç insan onun peygamberliğine inandı. Bu kişilerin arasında uzaylı insanlar da vardı.

Hazret-i Salih’in de çok güçlü maneviyatı/metafiziği vardı. Salih peygamber güçlü bir soydan ve aşiretten geldiği için ona açıkça saldıramayan İslam düşmanları, bir süre sonra metafizikle saldırmaya başladılar. Salih aleyhisselam da onlara metafizikle karşılık veriyordu. Bu metafizik çatışmalar sırasında olağan dışı şeyler yaşanır ve beden gözüyle de açıkça görülür olmuştu. Salih peygamber, Semud kavminin içinden, önde gelen ve kavmi ısrarla dünya/ahiret felaketine sürükleyen kişileri ve onlara yardım yataklık yapanları metafizikle çarpmaya başladı. Neticesi olarak, bir süre sonra Semud kavmi arasında olağan dışı şeyler yaşandı. Hastalıklar yayıldı. Ani ölümler arttı. Cihazlar ve araçlar bozuldu. İntiharlar arttı. Yangınlar ve kazalar arttı. Hatta rivayet edilir ki kadınlarının doğurganlığı azaldı. Çocukları olmamaya başladı.

Semud kavmine dair ayet-i kerimede geçen “dokuzlu çete” de günümüzde Ankebut Ağını en tepeden idare eden konseyin, o zamanki haliydi. Dokuzlu çete o zaman da günümüzde olduğu gibi İblis’e bağlıydı, satanist kişilerden oluşuyordu ve Semud kavmini de çoktan satanistleştirmişti. Dokuz kişi de ileri seviyede büyücülük ve metafizik biliyordu, Semud kavmi içinde de büyücülüğün, kahinliğin/medyumluğun ve türlü metafizik usullerin yayılmasını sağlamıştı.

Salih peygamber ile yaşadıkları metafizik çatışma iyice şiddetlenince bu defa öfkeli bir kalabalık halinde Salih peygamberin karşısına çıktılar ve “Senin yüzünden huzurumuz kalmadı. Herkese zarar verdin. Başımıza gelmeyen kalmadı.” mealinde sitem ettiler. Allah’ın koruması sayesinde Salih aleyhisselama fiziki bir zarar veremediler. Hazret-i Salih bir süre Semud kavminin arasından ayrıldı, uzak bir yere gitti. Sonra tekrar dönerek peygamberlik vazifesine devam etti.

Metafizik sahadaki çatışmalar hiç hız kesmemişti ve Salih peygamber kavminin arasına döndüğünde de devam etti. Artık sona yaklaşılmıştı ve Salih peygamber kavmini daha sık şekilde musibetle, helak edilmekle korkutuyor, ikaz ediyordu. Onlar ise “İşimize karışma. Haber verdiğin helakı getir de görelim” diyorlar, alay ediyorlardı.

Halbuki o vakte kadar Salih peygamber, peygamberliğinin ispatı olarak çok kere de mucize göstermişti. Semud kavmi ise fiziki tedbirlerine ve yüksek bilim ve teknolojisine güveniyordu. Yıldırımlar yağmur gibi yağsa, o kayadan evlerin içinde olduklarından kendilerine hakikaten hiçbir şey olmaz, yıldırımların enerjisi topraklanır sönerdi. Yüksek basınçlı bombalar atılsa, o kayalık şehri yıkıp geçemezdi. Ad kavmine atıldığı gibi bir çeşit nükleer bomba atılsa ya da yoğunlaştırılmış enerji silahları kullanılsa hatta günde onlarca kere çok yüksek şiddette depremler olsa, yine de şehirlerine ve canlarına zarar gelmezdi. Bu imkanlar Semud kavminin azgınlığını, şımarıklığını artıyordu.

Yine de Allah Semud kavmine mühlet veriyor, sonsuz felakete gitmeden önce, ahiretteki büyük mahkemede hiçbir mazeretlerinin olmamasını istiyordu. Hatta bu hikmete binaen Semud kavmi bir anda helak edilmedi. Salih peygamber onlara “İlk gün yüzleriniz sararacak. İkinci gün yüzleriniz kızaracak. Üçüncü gün ise yüzleriniz kararacak” dedi. Kendisine iman etmiş bir avuç müslümanı da alarak oradan Allah’ın emri gereği uzaklaştı, hicret etti.

Salih peygamberin haber verdiği gibi olmaya başladı. Semud kavminden olanların yüzleri sarardı. İkinci gün ise kızardı. Salih peygamber bu hale metafizik kabiliyetleri ile sebep oluyordu. Semud kavmi de Salih peygamberin metafizikteki gücünü çok iyi şekilde biliyor ve ona kızıyordu. Salih peygamberi öldürmek için mekanına gittilerse de onu da ona inananları da oralarda bulamadılar. İyice sinirlendiler.

Aralarından bir kişi ise yaşananın ciddiyetini anladı ve hayatta kalmak ümidiyle o diyarı terk edip etraftaki başka bir kavmin yanına sığındı. Lakin netice değişmedi. Semud kavmindeki bütün inkarcılar gibi o şahıs da feci şekilde öldü. Yüzü kızarmış ve kararmıştı. Gittiği yerde su istedi, suyunu içti ve saniyeler içinde öldü. Sanki bedeninin fişi çekilmiş, gücü kesilmiş, kontrolü bir anda elinden çıkmış, ayakta iken hızlıca dizleri üzerine çökmüş ve sonra yüz üstü kapaklanmıştı.

Çok büyük kısmı Satanistleşmiş olan Semud kavmi, helak olacaklarını anladığında hemen ayinlere, büyülere, metafiziğe ve en başta da iblis’e sığınmıştı. Cin taifesinden olan ve bütün insanlığa düşman olan İblis, her devirde yaptığı gibi, o zaman da satanistleri korumayacağını bilip kahkahalar atarak onların sonunu izliyordu.

Semud kavmi tıpkı günümüzde Cadılar Bayramında Güney Kore Seul’de bir benzeri görüldüğü gibi, Salih peygamberi metafizikte yenebileceklerine ve öldürebileceklerine inandırılmıştı ve topluca satanist ayinleri yapıyorlardı.

O sıralarda melekler, evvelki hak peygamberlerin ruhaniyetleri ve hatta tabut-u sekine, hazret-i Salih’in korunması ve düşmanlarının kahrolması için sahadaydılar.

Allah, sünneti gereği, peygamberini muhafaza ederken bile maddi ve manevi sebeplere uyduruyordu. İnsanlıktan çoktan çıkmış, küstahlaşmış, nankörleşmiş, namussuzlaşmış, mucizelere bile kör kalabilmiş, ölümden ve ölenden bile tesirlenmez hale gelmiş, satanistleşmiş, vahşilemiş, zalimleşmiş, kibir abidesine dönüşmüş Semud kavmi, “Bize hiçbir şey zarar veremez” dedikleri şehirlerinde ayin yapmakta iken birden, topluca çarpıldı.

Halbuki kayadan evlerine özel kaplamalar yapmışlardı da o kayadan duvarlar elektromanyetik şok dalgalarını geçirmediği gibi, türlü enerji saldırılarına karşı da koruma sağladığı gibi, metafizik sinyalleri de geçirmezdi. Üstelik kendileri de çok ileri seviyede metafizik bilirlerdi ve kendilerine metafizik sahada çok fazla korumalar yapmışlar, yazmışlardı. Üstelik cinlerden de çok yardımcıları, koruyucuları vardı. Hiçbiri fayda etmedi.

Bir yandan Salih peygamberin sert metafizik sinyalleri, bir yandan Tabut-u Sekine’nin yaydığı helak edici sinyaller, hepsini anında çarptı. Bu, ilk defa olmuyordu. Pek çok peygamberin zamanında çok benzer helak hadiseleri yaşandı.

Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayet-i kerimede geçen sayha, saika, karia, racfe/racife gibi kelimelere yıldırım, çığlık, ses, rüzgar, deprem gibi manalar verilmiş ama bu kelimelerin gerçek manaları bunlar değiller. Şok dalgası, enerji darbesi, metafizik çarpılma, şok darbesi neticesinde atomlarına kadar titreşme hali gibi manalara geliyorlar. Hatta “deve” diye yorumlanan “nâka” bile aslında sadece deve manasına gelmiyor. Sadece “nâka” kısmından yola çıkılsa, dünya tarihinin derhal yeniden yazılmasına sebep olacak sarsıcı gerçeklerle yüzleşilecek.

Bu nedenle İbrahim suresinin 9. ayet-i kerimesinde Hazret-i Allah şöyle buyurdu:

Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla…

Sizden önceki Nûh kavminin, Âd ve Semûd’un ve onlardan sonra gelenlerin haberi size ulaşmadı mı? Onların hâlini ve başlarına geleni gerçek mânada ancak Allah bilir. Peygamberleri onlara apaçık deliller getirmiş, fakat onlar ellerini ağızlarına götürüp: “Biz sizinle gönderilen dîni kesinlikle inkâr ediyoruz. Çünkü biz, bize yaptığınız dâvetin doğruluğu konusunda derin bir şüphe içindeyiz” dediler.

Dahası da var…

Ahir zaman peygamberi hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v)’nın ahir zamana dair hadislerinde haber verdiği “duman”ın da konumuzla alakası var.

Ebu Davud’da geçen hadis-i şerifte “Dumanın tesiri mümine nezle gibi gelir, kâfire ise çok şiddetlidir.” buyrulmuş. Yine duman hakkındaki diğer hadislerde, duman sebebiyle dünyanın her yerinde toplu ölümler olacağı, dumana maruz kalan insanların yüzlerinin sararıp kızaracağı, hepsinin aniden ölmeyeceği ve dumanın tesir etmediği müslümanların ise bu kişilerin dumana yakalandığını anlayacakları haber verilmiş.

Yine Kur’an-ı Kerim’de Duhan suresinin 10. ayet-i kerimesinde (mealen)
Gökten bir duman çıkacağı günü gözetle!”
buyruldu. İşte bu ayet-i kerimede ve söz konusu hadis-i şeriflerde haber verilen “duman” da ilk akla gelen manada bir duman ya da sis değil. Dünyanın her yerini saran ve toplu ölümlere sebep olan yoğun metafizik sinyaller.

Dabbetül arzın zan edildiği gibi tuhaf bir canlı olmadığını, insan olduğunu… Zan edildiği gibi zararlı, vahşi bir canlı olmayıp iyi niyetli ve insanlığın faydası için mücadele eden bir kişi olduğunu… Hatta dabbetül arz ile hz. Mehdi’nin aynı kişiler olabileceğini kısa süre önce yazmıştım.

Ahir zamanda yaşanacağı haber verilen büyük bir ateş çıkması hadisesinin, duman çıkması hadisesinin, yer batması/çökmesi hadislerinin, şu yukarıda anlattığım Semud kavmi gerçekleriyle, metinlerini tam haliyle vermediğim ve bilinen o ayet-i kerimelerle ve hadis-i şeriflerle ve dabbetül arz ile yakından alakası var. Bu konu, hakkında cilt cilt kitap yazılabilecek bir konu…

Söz konusu çok çok büyük felaketlere ramak kalayı yaşadığımızı değerlendirdiğim şu günlerde, herkesin bu yazıya ve bu bilgilere de ihtiyacı vardı. Artık her kişi ve kesim/taraf, kendi hür iradesi ile kararını alacak ve ona göre de karşılığını bulacak.

Birkaç gündür yoğun siyasi gündemden ötürü gecikmiş olan bu yazıyı şimdilik bu kadarlık yazdım. İlerleyen zamanlarda ve en çok da söz konusu afetler yaşandıktan sonra, daha da geniş şekilde izah edeceğim inşaallah.

| mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi