Etiket arşivi: Vehhabi

“Semûd kavminin öldürülüşü gibi…”

Vehhabiler de Semud kavmi gibi toptan öldürülecekler mi…

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) den işittim, şöyle diyordu:

Ali ibn Ebî Tâlib (r.a.) Yemen’den Rasûlullah (s.a.v.)’e karez/selem ağacı ile tabaklanmış bir deri içinde, henüz toprağından arıtılmamış altın cevheri göndermişti.

Ebû Saîd devamla dedi ki: Rasûlullah bu altın cevherini şu dört kişi arasında paylaştırdı: Uyeyne b. Bedr, Akra’ b. Habis, Zeydu’l-Hayl, dördüncüsü ya Alkame b. Ulâse yâhut da Âmir İbnu’t-Tufeyl idi.

Peygamberin sahâbîlerinden bir kişi: “Bu taksime biz bunlardan daha haklı idik” dedi. Bu söz Rasûlullaha erişince: «Siz bana güvenmiyor musunuz? Halbuki ben göktekinin eminiyim/güvendiği kişiyim! Sabah akşam bana gökyüzünün haberi geliyor!» buyurdu.

Râvî (rivayet eden kişi) dedi ki: Bunun üzerine iki gözü çökük, yanağının elmacıkları çıkık, alnı yüksek, gür sakallı, başı tıraşlı, izârını yukarı çekmiş bir kişi ayağa kalktı da “Yâ Rasûlallah! Allah’tan sakın/kork!” dedi. Rasûlullah ona: «Sana yazıklar olsun! Ben yeryüzündeki insanların Allah’tan sakınmaya en lâyık olanı değil miyim?» buyurdu.

Râvî dedi ki: Sonra o kişi arkasına dönüp gitti. Hâlid İbnu’l-Velîd: “Yâ Rasûlallah! Şunun boynunu vurmayayım mı?” dedi. Rasûlullah «Hayır, vurma! Bunun da ileride namaz kılan bir kişi olması umulur!» buyurdu. Bunun üzerine Hâlid: “Yâ Rasûlallah! Namaz kılanlardan nice kimseler vardır ki, onlar kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler» dedi. Rasûlullah «Ben insanların kalplerini açmaya, karınlarını yarmaya memur değilim!» buyurdu.

Râvî dedi ki: Sonra Rasûlullah, o kişi dönüp giderken, arkasından ona bakıp: «Şüphesiz şunun soyundan öyle bir nesil türeyecektir ki, onlar (Vehhabiler) her zaman güzel sesle Allah ‘ın kitabını okuyacaklar. Fakat Kur’ân’ın tatlılığı onların boğazlarından ileriye geçmeyecektir. Onlar, okun avı (çabuk delip) çıktığı gibi dinden çıkacaklar!» buyurdu.

Zannediyorum ki Rasûlullah «Yemîn olsun, eğer ben onların zamanına yetişseydim, muhakkak onları Semûd kavminin öldürülüşü gibi (Salih peygamberin yaptığı gibi) toptan (çarparak) öldürürdüm.» buyurdu.

(Hadis-i şerif, Muttefekun Aleyh)

Türkiye, Türk/İslam düşmanlarının Truva atı olan Nurettin Yıldız’ı derhal tutuklamalıdır.

Nurettin Yıldız, sonradan İslam’ı tercih eden Ermeni Hırstiyanların soyundan geliyor. Bunlar gerçekten Müslüman olmuş Ermeni kardeşlerimiz ama her devirde olduğu gibi böyle sonradan Müslüman olanların bir kısmı geçmişini öğrendikçe tekrar Hıristiyanlığa dönüyor. İşte Nurettin Yıldız da onlardan biri… İlk gençlik yıllarına kadar aile ve akraba ortamında gerçek bir Müslüman gibi büyüdü ve kendini Müslüman bildi. Sonradan din değiştirdiğini arkadaş çevresinden bazılarına kendi ağzı ile anlattı. Buna rağmen haince bir tavırla yol alıyor ve bu gerçeği kimseye açıklamadan Müslümanlara tuzaklar kuruyor.

Trabzon’da ve bütünüyle Karadeniz bölgesinde bu hal sık görülüyor. Çok dindar Müslüman ailelerden, hacı-hoca soyundan geliyor görünen ve aralarından bir kısmı hala samimiyetle Müslüman kalmış ama bir kısmı Hıristiyanlığa gizlice geri dönmüş Ermenilerden ve Rumlardan çok var. Soy adı İmamoğlu ama İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu da bunlardan birisi ve bir gizli Ermeni, gizli Hıristiyan…

Nurettin Yıldız, ilahiyat fakültesinde okuduğu zaman misyoner teşkilatına dahil oldu ve o zamandan beri Ankebut Ağı’na bağlı misyoner teşkilatı tarafından korunuyor, kollanıyor, yükseltiliyor. Son zamanlarda Türk Guguk sistemi bu alçak, münafık, vatan ve din düşmanı haini zaten el üstünde tutuyor. Adeta dokunan yanıyor. Hatta gerçek sahibi CIA olan Amerikan sosyal ağlarında da himaye ediliyor, kollanıyor. Nurettin Yıldız, engel tanımadan yükseldi, güçlendi ve bin türlü suça bulaştığı ispat edildiği halde hala güçlü ve tesirli olması için devlet gücü de su-i istimal edilerek mücadele veriliyor. Nurettin Yıldız ve çevresinde toplanmış gizli kimlikli hainler, Türkiye’nin milli güvenliğini tehdit ediyor.

Bkz: Osman Nuri Topbaş ve Kadir Mısıroğlu

“İslam alimi kılığına girmiş gizli Hristiyan ve Mason Osman Nuri, kendisine atılan mailleri gördü ve cevap vermedi.

Kadir Mısıroğlu’na da çok sayıda kişi mail attı ama o da cevap vermedi. O zaten kendini şartlandırmış, ismimin geçtiği ya da bir şekilde bana bağlanan her meselede dikkat çekici şekilde susuyor ve asla kimse onu konuşturamıyor.(20.02.2019-20:22″

Daha önce gizli bir Hıristiyan Misyoner olduğunu ifşa ettiğim Osman Nuri Topbaş’la, Sabetaycı kökenden geldiğini ama bunu kabullenmek istemediğini ifşa ettiğim Kadir Mısıroğlu’nun gençlik yıllarında beraberce yol aldığını ve Müslüman milleti aldattıklarını yazmıştım. Aynı şekilde Kadir Mısıroğlu ile Nurettin Yıldız’ın da gençlik dönemlerinde yolları kesişti. Sıkı arkadaşlıkları oldu. İşte o zamandan beri birbirlerinin gerçek dinini, inancını, niyetini, kimliklerini biliyorlar. Bu Telegram grubunda arama özelliği var. Arama kısmına “Topbaş” yazıp aratırsanız, önceki yazılarımı bulabilirsiniz. Bu yazıların Osman Nuri Topbaş ile Kadir Mısıroğlu’na sorulması ve üzerlerine gidilmesi için çok kişiyi teşvik etmiştim. İkisi de ısrarlı şekilde susup durmuştu. Hiçbir yalanlama yapamamışlar ve hukuk yoluna da gidememişlerdi. Bu hususta ve temas ettiğim diğer hususlarda Mısıroğlu’nun üzerindeki baskılar artınca… Ben her meselenin gerçeğini anlatıp da Kadir yüzlerce konuda milleti eskisi gibi rahatça kandıramayınca… Her konuştuğuna “İyi de üstad, bu hususta Akademi Dergisi yıllardır şunları şunları ispat etti” denilip durdukça… Ve son olarak Ankebut Operasyonu, Kadir’in münafıkça bir tarzda savunup durduğu Tayyip’i, çetesini, AKPKK suç örgütünü çöküşe götürdükçe… Kadir Mısıroğlu’nun hareket sahası tıkanmıştı ve Cumartesi sohbetlerini sonlandırmıştı.

İşte BOP’çular için dosya hazırlayıp ABD’ye, CIA’ya sunmuş olan Kadir Mısıroğlu’nun, sürekli Osmanlı ve ehl-i sünnet vurgusu yaptığı halde Nurettin Yıldız gibi bir Vehhabilik/Selefilik savunucusu ve CIA piyonu haini el üstünde tutmasının arka planında bu gerçekler var. İsterseniz hemen şimdi bu paylaşımlarımı da Nurettin Yıldız’a bir şekilde ulaştırın. AKPKK organize suç, terör ve ihanet örgütünün hukuk sistemini oyuncak etmesi sebebi ile üzerimde hukuki sıkıntılar var, sahada rahat hareket edemiyorum ama yine de meydandayım. Hiç değilse bir sesli görüşme yapabiliriz Nurettin Yıldız’la ve saniyesini bile kesmeden paylaşırım görüşmeyi… Herkes dinler, neyin ne olduğunu, kimin kimlerin projesini olduğunu anlar. Zaten 10 dakikaya kalmaz hain, düşman, münafık ve bu nedenle tezatlarla dolu gerçek yüzünü gözler önüne serebilirim.

Nurettin Yıldız’ın Sosyal Doku Vakfı’nın resmi internet sitesinden bir görüntü…

Allah’tan korkan, ihlas sahibi, neyin ne olduğunu anlamaya çalışmış herhangi bir Müslüman kişi, sadece şu görüntüye bakıp bile Yıldız’dan ve çevresinden yüz çevirir. 15 Temmuz’un ne olduğunu dağdaki çoban bile anladı. En somut yüzlerce delil de her yerde… Okumuş, yazmış görünen Nurettin Yıldız mı anlayamamış?

Üstelik vakfın “Sık sorulanlar” bölümünde, hiçbir siyasi parti ve cemaat ile bağı olmadığı yazılı. Yalan, koca bir yalan… Hem AKPKK ile ve içimizdeki İsrail ile göbekten bağlı hem içimizdeki Ermenistan ile bağı var hem de BOP çerçevesinde Türkiye’de de yayılması istenen Vehhabi/Selefi cemaati/tarikatı ile bağı var. Bunların da binbir türlü somut ispatı var.

İşte bu tiplerin birbirine tezat binbir türlü şey iddia edip savunmalarının arka planında bu var. Bunların İslam’la bir bağı yok. Haince niyetler içindeler ve mümkün olduğunca belli etmeden, tezat görüntüler oluşturmadan, bir oldu bitti ile milyonlarca Müslümanı hem dolandırmak hem de itikaden dönüştürmek ve imanı çaldığı gibi elindeki vatanını bile elinden almak gayretindeler.

Yıllardır Nurettin Yıldız’a dair sert yazılar yazıyorum. Çok güçlü basın ve medya kuruluşlarını bile hemen dava ettiği halde beni es geçiip duruyor, dava edemiyor. Üstelik yazdıklarım ses getirdikçe kendisine soruldu, hiçbir şeye kale alınır bir izah getiremiyor.



Kulağıma sağlam kaynaklardan gelenleri yazayım. Onca tenkide, somut ispatlı cehaletine, aldatıcılığına izahat yapmak yerine verdiği cevaplar bakın şu şekilde:

  • Yahu bırakın şunu, kendi cemaatinden bile kovulmuş biri. Süleymancılarla da hiçbir bağlantısı yok.
  • Yalancının teki, kale almayın.
  • Kendini kaf dağında görüyor ama bir şey bildiği, bir şeyden anladığı yok.
  • Raporu varmış, şizofrenmiş..

Bin kere TC kimlik numaramı verdim ve “Cemaatim beni dava falan etmedi. Raporum da yok. Bu gibi iftiraları dikkate almayın. İşte TC kimlik numaramdan bir avukat bile birkaç dakikada bunu soruşturup doğrulayabilir” deyip durduğum halde, karşımda çok zor duruma düşen bütün münafıkların yaptığını bu münafık Nurettin Yıldız da yaptı. Hatta şimdilerde Oda TV’deki gizli Ermeniler deşifre ettim de bu kadar yıldır takip ettikleri halde ve sicilime de baktıkları halde, onlar bile çaresizce “Bırakın şu deliyi” şeklinde karşılıklar verdiler, yazdıklarımı kendilerine soranlara…

Bu haini kimler koruyor, destekliyor, varlıkta tutuyor?

Şu Nurettin Yıldız, ne tarih biliyor, ne lisan biliyor, ne fıkıh biliyor, ne akaid biliyor, ne tefsir biliyor, ne dünyayı ve siyasetini biliyor ama istediği her konuda atıp tutuyordu. Kocaman bir Osmanlı devletini ve yanlarında ilimde, hikmette zerre misali kalacağı padişahlarını yerden yere vuruyordu. Hem bilmiyordu, bomboştu hem de doğru öğrenebildiği çok sayıda mevzuda kasten Müslümanları kandırıyordu. Ben çıkıp somut şekilde bunları gözler önüne serince “Yahu şu kadarını da bilmez mi bir insan? Şu kendini gösterdiği yere, kendini koyduğu kefeye bir bakın, şu yazdığına, şu konuştuğuna bir bakın? Açıkça belli bunun art niyetli ve aldatıcı olduğu… Bu kadarı hata ile yapılamaz.” dedikçe, mümkün olduğunca uzak duruyor ve görmezden geliyordu. Çok sıkışınca da yukarıdaki gibi cümleler kuruyordu. Bu, alçaklık, aldatıcılık, yalancılık, müfterilik, şahsiyetsizlik, hainlik değilse, nedir? Böyle bir hain insan şeytanını Türk Guguk sisteminde korumaya alanlar ve onun için Guguk Sistemi yolu ile muhaliflerini silenler kimlerdir?

Mehmet Fahri Sertkaya

Devekuşu Kabare…


Çok komik… Savcılığı, hakimliği bırakıp komedi/kabare işine falan girseler, daha iyi kazanırlar. Şundan daha çok saygı görürler. Daha çok itibar edilirler.

Süleyman Soysuz’un planlaması ve olay yerinde bizzat yönetmesi ile öldürülen Rus elçi Karlov’un öldürülmesine dair başlatılan soruşturma nihayet tamamlanmış.

Çok yakında vatana ihanet suçlaması ile yargılanması beklenen savcı, iddianamede kendini aşmış, uçuşa geçmiş hatta belki de desteksiz yüksek atlama rekoru denemiş.

Soysuz’un cinayette kullandığı tetikçi polis memuru Mevlüt Mert’in, BOP’çuların ve içimizdeki İsrail’in el üstünde tuttuğu ve adeta devlet desteği verdirttiği Vehhabi sapık zihniyetli Nurettin Yıldız gurubu ile bağlantılı olduğunu kabul etmiş. Ancak şüphelinin suçu bu grubun üzerine yıkmak için sızdırılmış bir Gülen cemaati üyesi olduğunu öne sürmüş ve ”Mevlüt Mert Altıntaş’ın ev arkadaşı Sercan Başar ile birlikte renklendirilerek Nurettin Yıldız Grubu’na bağlı olan Sosyal Doku Vakfı’nın uzantısı olan Sosyal Doku Ankara Gönüllüleri Grubu içerisine sızdırılarak gizlenen FETÖ mensubu olduğu anlaşılmıştır.” ifadelerini kullanmış.

Konseylerin emri ile Rusya’nın Türkiye’deki Büyük Elçisi olan Karlov’u Süleyman Soysuz’un öldürttüğünü, daha önce bu gurupta bütün detayları ile anlatmıştık. Hala “Tetikçi silahı ve kurşunu varken bile Karlov hariç kimseye zarar vermemişti, kurşunu bittiği halde neden öldürüldü” sorusunu bile sormadılar. “Emniyet içindeki Esedullah Tim nedir, ne değildir? Nusra bağlantılı ve BOP kapsamında üretilmiş bir grup mudur? Arkasında MİT’in hain kanadı, CIA, MOSSAD var mıdır?” bile demediler ama tiyatro sahnesi sergiler gibi iş tutuyorlar. 80 milyon insanı aptal yerine koyan ve bu vatan hainlerine, meydana çıkartılmış bunca sarsıcı gerçeğe rağmen hizmet eden bu gibi savcıların ve hakimlerin yüzlercesinin çok yakında idam edileceğini öngörebiliyoruz. Bunu çok sık tekrar ediyoruz, çünkü bazıları gerçekten de bu işten sıyrılabileceklerine inanarak bu BOP’çu hainlere yardım ve yataklık ediyorlar, görevlerini kötüye kullanıyorlar. Lakin öyle olmayacak… Türk milleti, yakın gelecekte, yüzlerce hakim ve savcının idam edildiğini ve bir kısmının da müebbet hapis cezaları aldığını görecek. Çünkü her suçun, zulmün, cinayetin, katliamın, ihanetin ve her türlü acının birinci dereceden sorumlularıdır onlar…

Mehmet Fahri Sertkaya

Abdulmetin Balkanlıoğlu’nu iyi bilmiyoruz…


Allah taksiratını asla affetmesin.

Cübbelinin gerçek yüzünü senelerce aleme duyurduk. Köşeye sıkıştı ve karşımızda ne çirkinlikler sergiledi. Kendini kurtarmak için cemaatleri birbirine bile katacaktı. Yine de dimdik durdum ve hiç geri adım atmadım. Merkezim de arkamda dimdik durdu. Pekiyi bu Abdulmetin gibi sözde hocalar, alimler ne yaptılar? Oralı bile olmadılar.

İşte bakın, sonraki bir zamanda, Rus elçi öldürüldü. O güne kadar Cübbeliye “Ehl-i sünneti alet etme. Sömürme. Nurettin Yıldız mı ehl-i sünnet? Sen nasıl bir fitnesin böyle? Ehl-i sünnet üst kimliğinde buluşacağız diyerek Nurettin Yıldız’la ve ondan pek farklı olmayan İhsan Şenocak’la ve benzerleri ile bir araya geliyorsun. Hiç mi utanman yok, bu Nurettin haşa -Allah göktedir- diyen bir Vehhabi değil mi? Bunu görmemen mümkün mü?” demiştim. Hep susmuştu…

Sonra da Rus elçi öldürüldü. Elçi cinayetinin arkasından el Nusra’cı ve dolayısı ile Vehhabi/Selefi akidesindeki Esedullah timi çıktı. Bu tim, CIA+AKPKK ve diğer BOP’çu ortaklarının, Türkiye içindeki örgütlemelerinden biriydi ve Emniyet personeli içindeki bir uzantı idi. Bu Esedullah timinin arkasından da kilit adam, beyin, fikir babası olarak elbette Nurettin Yıldız çıktı. Sonra, o güne kadar ne ispat etsek ve “Akıllara zarar manevi felaketlere de sebep oluyorsunuz. Hiç mi Allah’tan korkmuyorsunuz?” desek de oralı olmayan Cübbeli, Nurettin’i panik hali ile ilk satan kişi oldu, sattı geçti. Satarken “Yok efendim neymiş, -Allah gökte mi- diye soruyorlar bu Nurettin Yıldız’a, -Bunu tam bilemiyoruz, ihtilaf var- demiş. Yuuhh, koca karıların bile o kadar ilmi var. Nesini bilemiyorsun. Vehhabilik itikadı işte bu” mealinde konuştu. Hemen ardından da Kadir Mısıroğlu sattı Nurettin’i…

İşte bu Metin de tam bu anda “Nurettin Yıldız’a vurma, açığın çok, keserim yolunu” tavrı yaptı. Pekiyi, nasıl? Biz din gayreti ile duyururken umursamadığı gerçekleri açıkça dillendirerek. Biz sonra “Şimdi çok panik yaptı ve fevri tavırla Nurettin Yıldız’ın aleyhine döndü. Cübbeli’yi eline düşüren güç odakları buna çok kızdı. Çok uzamaz, bir süre sonra bir yol bulup bunları yeniden yan yana getirirler ve bu Cübbeli her zaman olduğu gibi tükürdüklerini yalar” dedim ve geçenlerde bunu da yaptılar.

Uzak durun böyle İslamcılardan ve İslamcılıktan. Bunların Müslümanlıkla ve İslamiyetle alakaları yok. Şu yaptıkları, vicdan sahibi kişilerin, gerçekten imanı ve Allah korkusu olanların yapabileceği şey değil. İnsana “Ya projelerimize hizmet et ya da üstüne nükleer bomba atarız” deseler, hatta “derini diri diri yüzeriz” deseler böyle akıl almaz felaketlere sebep olup bunların vebaline girmeye cesaret edemez.

Cübbeli’ye büyüklerimiz hep münafık dedi, diyor. O bir yana da ahirette toplaştığımızda Metin Balkanlıoğlu’nu Müslümanların safında görürsem büyük şok yaşarım. Şayet imanını kurtarabilmişse bile şu anda mezarında kan terlediğine eminim. Zira milyonlarca insanın kanına, iliğine giren ve malını, eşyasını, namusunu ve dinini çalan BOP’çulara alet etti, sahip olduğu azıcık ilmini… Zaten beden dili, konuşmaları, tavırları da bir hekime sormayı icap ettirecek kadar tuhaftı. İnsanların en adileri kadın satanlar, anası ile zina yapanlar değildir. İnsanların en adileri bu dinimizi dünya menfaat ve siyasetine alet eden mel’unlardır. Allah onlara lanet etti. Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) onlara lanet etti. Onlardan ahir zamanda çok bol bulunacağını söyledi ve bizleri ikaz etti.

Mehmet Fahri Sertkaya

Hiçbir Müslüman, Nurettin Yıldız’ı savunamaz, buna yol da bulamaz!

Nuretin Yıldız çoktan tutuklu yargılanması gereken birisi. Evet, içimizdeki İsrail’in basın ve medyası, şu anki konuları çarpıtarak bir karalama yapıyor ama asıl mevzular başka. Aklı başında, itikadı düzgün, vatansever hiçbir gerçek Müslümanın, Nurettin Yıldız’ı savunamayacağını iddia ediyorum ve çok sayıda somut delil ile bu iddiamı ispat ederim. Nurettin Yıldız konusu öyle bir konu ki hiçbir gerçek mü’min ve vatansever “Ben seninle aynı görüşte değilim” bile diyemez ve Yıldız’a destek veremez. Sebep olduğu hem itikadi hem de dünyevi sıkıntılar, tartışmaya mahal vermeyecek netlikte gözler önünde. Aslında mesele Nurettin Yıldız meselesi bile değil ve zaten Nurettin Yıldız,gösterilmek istendiği vasıflarda birisi de değil. Mesele onun üzerinden bazı güç odaklarının Türkiye’ye ve ehl-i sünnet Müslümanlara kurduğu tuzaklar.

Ve aslında sahte diplomalı gayr-i resmi CB’nın çıkışı da samimi değil. Şartlar onu, bunu yapmaya zorluyor ve yine de Nurettin Yıldız’a ve üzerine kurulan sisteme zarar gelmemesi için mücadele ediyor. Aynısını Adnan Oktar için de yaptı. Halktan tepki gelen, basın ve medyanın kaşıdığı, kendisine oy kaybettiren her ne varsa, onlara bu kadar sene sonra da olsa müdahale ediyor, ilgileniyormuş gibi bir hava oluşturuyor. Oysa Adnan Oktar grubu ile Tayyip’in göbekten bağlı olduğunu bilmesi gereken herkes biliyor. İki taraf da birbirine gerçek anlamda karşıtlık yapamazlar. El Nusra’nın Türkiye’de bir numarası siyasi/idari manada Erdoğan’dır, ilmi/manevi manada Nurettin Yıldız’dır. İkisi de bilerek yada bilmeyerek CIA’ya hizmet ederler. Bunun somut delillerini TR ve dünya basınında bile görebilirsiniz. İddiaları değil, somut delilleri… Bu ülkenin evlatlarının, İslam diye sonsuz felakete sürüklenmesini, bu milletin kurtuluş denilerek devletini bile kaybedeceği felaketlere sürüklenmesini isteyenler, ‘Allah göktedir’ bile diyebilen bu bozuk itikatlı Vehhabi’ye destek verirler. Sonra da yatacak yer falan bulamazlar. Zaten iş oraya da kalmadan, bu ülkenin ehl-i sünnet dinamikleri, başta da biz Süleymanlılar, bu oyunları bozarız. Kimse beyhude yere kendini ve başkalarını felaketlere sürüklemesin.

Ve herkes gözünü açsın artık. Nizamı aralıklarla, daha pek çok şeye böyle dokunulacak ve düzeltiliyormuş tiyatrosu oynanıp oy yükseltilecek. Referandumu dünyanın gözleri önünde çaldılar, suç üstü de oldular, millet de bu hususta iyice uyandı ve rahatsız oldu, bu defa seçimi çalamazlarsa, hepsi müebbet hapis cezaları ile yargılanacaklar. Bu riskle karşı karşıya olanlar, her tiyatroyu oynarlar. Bu güne kadar bütün millete inat, yer yer milleti azarlayarak yaptıkları politikalardan, geri dönüyormuş rolleri de oynarlar.

Selefi/Vehhabi kafası

Mehmet Fahri Sertkaya

Allahü Teâlânın, ilmini sapıtmasına sebep kıldığı kimse; İbn-i Teymiyye

İbn-i Teymiyye, Miladi 1263 senesinde Şanlıurfa’nın Harran kazasında doğdu. Künyesi; Ebu’l Abbas, lâkabı Takiyyüddin’dir. Şam’da Hanbelî fıkıh ve hadis âlimi idi. Ailesi ile birlikte Moğolların zulmünden kaçarak Urfa’ya yerleşti. Birçok ünlü âlimden ders aldı. Yirmi yaşında tahsilini tamamladı. 1282 yılında babasının vefatı üzerine yerine müderris tayin olundu. İlmi gerçekten çok idi. Lakin İbn-i Teymiyye, ilminin çokluğuna aldanarak, babasının ve hocalarının yolunu terk etti. Allâme İbn-i Haceri Mekkî, İbn Teymiyye hakkında şunları söyledi: “Allahü Teâlânın, ilmini sapıtmasına sebep ettiği kimsedir.”

Ehl-i Sünnete aykırı söylemleri sebebiyle 1305’te Kadıl Kudat Zeynüddin-i Mekkî başkanlığındaki bir heyet, İbn-i Teymiyye’yi imtihana tabi tuttu ve suallere cevap veremeyince hapsettiler. İki sene sonra tevbe edince bırakıldı. İyi tahsilli, çok kitap okuyan İbn Teymiyye, Hanbelî müderrisliği gibi yüce bir vazifeyi ifa etmişti. Hatta Şiileri ve Yunan filozoflarını tenkit eden kıymetli kitaplar yazdı. Lakin ilmi ona gurur vermeye başladı. İtikadî ve amelî konuda kendi fikirlerini Ehl-i Sünnetin üstünde görmeye başladı. Raşid halifeleri, Eshab-ı Kiramın ileri gelenlerini ve Muhyiddin Arabî (k.s.), Sadrettin Konyevî (k.s.) gibi tasavvuf yolunun büyüklerini tenkide ve hatta onlara hakarete kalkıştı, onları küfürle itham etti. İmam Eş’ari ve İmam Gazalî’ye dil uzattı. Bozuk itikatlarına dayanan fetvalarını yaymaya çalışması sebebiyle Şam kalesinde kendisine bir oda tahsis edilerek hapsedildi. 1328 yılında vefat etti. Vasıta, Kitab’ül Arş, Minhâc-üs Sünne, Es-Siyaset-üş Şer’iyye, Ziyaret’ül Kubur, Fetevâ, Felsefe-i İbn-i Rüşd İktizau Sırat’ül Müstakim, El Furkan, İbn-i Teymiyye’nin eserleri arasındadır.

Görüşleri

İbn Teymiyye’nin görüşlerinin başında tecsimcilik ve teşbihcilik gelir. Yani Hz. Allah’ı cisimlere, mahlûkata benzeterek, sıfat-ı zatiyye’den olan Muhalefet’ün Lil-Havadis’i (sonradan olanlara hiç benzememek) inkâr etmektir. Vehhabilerde var olan bu görüşün temelini atan İbn-i Teymiyye’dir. Herkes tarafından bilinen şu olay İbn Teymiyye’nin nasıl bir düşünceye sahip olduğunu anlamak için yeterlidir: Şam’da Emevi Camiinde hutbe okuyan İbn Teymiyye: “Allah benim indiğim gibi şöyle yukarıdan aşağıya iner.”[i] demiş ve bulunduğu basamaktan bir basamak aşağıya inmiştir. Bunu, kaynak olarak aldığımız Ebu Hamid Bin Merzuk’tan başka, camide olaya şahit olan İbni Batuta da ifade etmiştir. İbn-i Teymiyye, cihet anlayışı hakkında da şunları söylemiştir:

“Allah’ın kitabını başından sonuna kadar, keza Resulünün sünneti evvelinden ahirine kadar, bütün Sahabe ve Tabiinin ve Müctehitlerinin sözleri nas halinde açık seçik bir şekilde Allah’ın arşın üstünde, her şeyin üzerinde, semanın üstünde olduğunu beyan eden ifadelerle doludur.” Bu görüşüne de Fatır Sûresi 10. ayeti delil gösterir. Hâlbuki ulemanın ittifak ettiği görüş şudur: Bu ayetteki “çıkmak” kelimesi cisimlere isnat edilir ve yüklem olursa cihet olabilir. Lakin “çıkmak” kelimeye nisbet olmuştur, yani cismani değil manevidir. “Çıkma” kelimesinin bu ayetteki manası “kabul olmak”tır. İşte Fatır Sûresi 10. ayet: “Her kim izzet istiyorsa bilsin ki, izzet tamamiyle Allah’ındır. Hoş (güzel) kelimeler O’na yükselir, onu da amel-i salih yükseltir. Kötülükler kuranlara gelince onlara şiddetli bir azap vardır ve onların tuzakları hep darmadağın olur.” Açıkça görülmektedir ki bu ayet-i kerimede, “yükselme” kelimesi “ulaşma” manasında kullanılmıştır. İbn Teymiyye, bu manadaki aykırı görüşünde kendinden önceki tüm müctehitlerin ve âlimlerin ittifak halinde olduklarını yazmıştır. Evet, ittifak halindedirler ama İbn Teymiyye’nin görüşünün aleyhine ittifak halindedirler.

İbn-i Teymiyye’nin ‘istiva’ hakkındaki görüşü malumdur. Görüşünü temellendirmek ve sağlamlaştırmak için İmam Malik’in sözlerini de istediği gibi yorumlamıştır. İmam Malik Hazretleri’nin istiva hakkındaki görüşü şudur: “İstiva malum, keyfiyeti meçhuldür. Buna inanmak vacip, üzerinde durmak, sual sormak bidattir.” İşte bu güzel açıklamayı İbn Teymiyye şöyle saptırmıştır: “Allah’ın arşın üzerinde olduğu malum, fakat nasıl olduğu meçhuldür.”[ii] Hâlbuki “istiva” cihet manasına gelmez. İbn Teymiyye, Allah’a cihet isnat etmek için Kur’an’da “istiva “ kelimesinin olduğunu bildiği halde, “istiva” kelimesi yerine “fevk” (üst, yukarı) kelimesini kullanarak Kur’an’da olmayan bir kavramla açıklama yapmaya çalışmıştır. İbn-i Teymiyye daha da ileri giderek Tevhid’i ikiye ayırmıştır. Rubûbiyet Tevhidi, Ulûhiyet Tevhidi diye isimlendirmiştir. Bu terimler de yine ilk defa ondan duyulmuştur.

İbn-i Teymiyye’nin Fetvaları kitabında bakın ne yazıyor:

“Tevhid iki kısımdır: Tevhid-i Rubûbiyet, Tevhid-i Ulûhiyet. Tek tek zikredildiği zaman her ne kadar ulûhiyet rububiyeti içine alıyor ve rubûbiyet ulûhiyeti gerektiriyorsa da, bir arada zikrolunduklarında “Kul euzü birabbinas”da olduğu gibi ayrı ayrı manalarına gelir. İlah; ibadete müstehak ma’bud, Rab; kuluna sahiplik eden demektir.”[iii] İbn-i Teymiyye bu açıklaması ile Hz. Kur’an’a ters düşmüştür. Bunu anlamak için şu mealdeki ayete bir bakınız: “Ey nas! Sizi ve sizden öncekileri yaratan rabbinize ibadet ediniz.” Bu ayet-i kerime, rubûbiyeti ve ulûhiyeti ayrı ayrı gösteren İbn-i Teymiyye’nin iddiasının yanlışlığını şöyle ortaya koyuyor:

Ayetten anlaşılacağı üzere Rab ibadet edilendir. İbn-i Teymiyye, mantık ilminin haram olduğunu söylerken; “Ulûhiyet rubûbiyeti tazannun eder, rubûbiyet ise ulûhiyeti müstelzimdir.”[iv] diyerek kendisi de mantık ilmine ait kavramlar kullanmıştır.

İbn-i Teymiyye tevhidi ikiye ayırarak Bakara Sûresi 21., İsra Sûresi 23. ayetlerine karşı çıkmıştır. İbn Teymiyye, mümtaz İslam âlimlerine de saldırmıştır. Kelam ulemasının Kur’an’daki aklî delilleri anlamaktan aciz olduklarını söylemiştir. Minhacü’s Sünne adlı eserinde: “Kelam uleması Ulûhiyet tevhidini bilmedikleri ve Esma-i İlahiye’nin hakikatlerini ispat edemedikleri için Allah’tan başkasına tapmışlar.”[v] diyerek bilcümle ulemayı şirkle suçlamış ve kâfir demeye getirmiştir. Bu dediklerinin sonucunda ise Sıfat-ı İlâhiyenin ispatını yapamayan herkesin kâfir olacağı çıkıyor. Yine iddiasına şöyle devam ediyor: “Yalnız Rububiyet tevhidini bilmek kafi gelmez, küfürden kurtarmaz.”[vi]

İbn-i Teymiyye Fetvası’nda şunlar yazılıdır:

“Peygamberler ve veliler ile tevessül eden, sıkıntılı anlarda onlara nida eden kimseler onlara tapıyorlar demektir. Ve böylece onlar putlara, melaikeye, İsa’ya tapanlar ile aynı derecede kâfir olmuşlardır. Aynı durum ruhaniyetlerinden istimdat ve tevessül maksadı ile kabir ziyaret edenler için de mevzuu bahistir.”

İbn-i Teymiyye herkesi acımasızca ve pervasızca kâfir ilan etmiştir. Tevessül ibadet etmek değil, bir şeyi aracı kılmaktır. Zira birine ilah edinmeksizin secde etmek dahi kâfirlik sebebi değildir. (Günahtır) Hâlbuki eski şeriatlerde tazim ve saygı için secde serbest idi. Yüce Peygamberimizin (s.a.v) İslam’ı getirmesiyle bu fiil kaldırılmıştır. Zira melekler de Hz. Âdem (a.s.)’e secde etmişler, Hz. Yakup’un oğulları da Hz. Yusuf’a secde etmişlerdi. İbn Teymiyye’nin tevessül ve kabir ziyareti ile alakalı görüşlerini Vehhabiler de delil kabul etmişlerdir. Vehhabiler Hz. Resulullah (s.a.v.)’ın hatıralarına en edepsiz hareketleri bu görüşlere dayanarak icra ettiler. İbn Teymiyye’den sâdır olan bir görüşe göre;

Resulullah Efendimize (s.a.v.) salât ve selam getirmek şirktir. Hâlbuki Sahabe-i Kiram efendilerimiz, Hz. Peygamber Efendimize (s.a.v.); “Anam babam sana feda olsun.” derlerdi. Peki, şimdi –hâşâ- Ashab-ı Kiramın şirke düştüğünü, Resülullah Efendimizin (s.a.v.) de buna müsaade ettiğini mi düşüneceğiz? Elbette hayır.

İbn Teymiyye’nin mezhep imamı, İmam Hanbel’in Müsned’inde Ubeydetu’s Selmanî Hazretlerinin şu sözü vardır: “Resul-i Kibriya’nın mukaddes vücudundan ayrılan bir tüy, benim nazarımda yeryüzünde açıkta olan ve yer altında gizli bulunan bütün altın ve gümüş hazinelerinden daha kıymetli ve daha sevimlidir.” Bu bir tazim değil midir? Kur’an-ı Kerim’de Peygamber Efendimize (s.a.v.) “Seyyid” kelimesi kullanıldığı halde Teymiyyeciler, bu kelimenin kullanılmasına da karşı çıkmışlardır. İbn Teymiyye, Fetavası’nda şöyle söylemiştir:

“Çoğu kimseler bir halifeyi, bir âlimi yahut bir şeyhi, bir emiri öyle severler ki –her ne kadar biz onu Allah için seviyoruz deseler de- onu Allah’a denk tutarlar. Bir kimse Peygamberden başkasının emirlerine uymak, nehiylerinden kaçmak hususunda –Allah ve Resulünün emirlerine muhalif de olsa- ona itaati gerekli sayarsa Allah’a şirk koşmuş olur. Çoğu kere bu sevgi ve itaat, Hıristiyanların Hz. İsa’ya yaptıkları gibi olur; ona dua eder, ondan imdat bekler, onun dostları ile dost, düşmanları ile düşman olur, onun helal dediğine helal, haram dediğine haram der ve adeta onu Allah ve Resulünün yerine koyar. Bu ise: ‘İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah’tan başka tanrılar edinirler de onlara Allah sevgisi gibi bir sevgi ile bağlanırlar. İman edenlerin Allah sevgisi daha üstündür.’ (Sure-i Bakara/ 165) ayet-i kerimesinde beyan edilen şirktendir.”[vii]

Şefaat ve tevessül konusunda Ehl-i Sünnete muhalif görüşlerini eserlerinde zikretmeye şöyle devam eder: “Peygamber (s.a.v.)’in hayatında ve onun duası, şefaati gibi fiilleriyle tevessülün meşrutiyetinde Müslümanların icmaı vardır.”[viii]

Bu sözlerin az ilerisinde şunları söyleyerek derin çelişkiye düşer: “Tevessül, ‘iksam alellah’tır. Allah üzerine yemin vermektir. Bu ise caiz değildir. Melekler, peygamberler veya başka kimseler adıyla Allah üzerine yemin edilmez.” İbn Teymiyye’ye göre Allah’tan başkasının adına kurban kesilmesi küfürdür. Bu iddiasına cevap olarak Vehhabiliğin kurucusu Muhammed bin Abdülvehhab’ın kardeşi Şeyh Süleyman bin Abdülvehhab şunları söylemiştir:

“Şayet İbn Teymiyye nezdinde, mezkûr nezirde bulunan kimse, kâfir olsaydı, ‘Nezrettiği şeyi sadaka etsin!’ diye adama emretmezdi. Zira kâfirin sadaka vermesi kabul olunmaz. Böyle olsaydı İbn Teymiyye, kendisine Allah’tan başkasına yaptığı nezir dolayısıyla İslamiyetten çıktın, diyecek ve ona İslamiyeti tecdid etmesini emredecekti.” İbn Teymiyye: “Bu günde yapılan şeylerden hiçbiri sünnet değil, bilakis bidattir. Resulullah (s.a.v.) onu meşru kılmadığı gibi, ne O ne de O’nun sahabeleri bunu yapmamışlardır.” diyerek Aşura gününün ve o günde yapılan faaliyetlerin de bidat olduğunu söylemiştir. Hâlbuki Resülûllah Efendimiz (s.a.v.): “Kim Aşura günü ehl-i beytine nafakayı geniş tutarsa Allah da ona senesinde genişlik verir.” buyurmuştur.

İbn-i Teymiyye hakkında Müslümanların içindeki materyalist fikrin öncüsü diyebiliriz. Bu fikrini şu sözlerinden anlarız:

“Kur’an ayniyle noktası noktasına, zahirine göre anlaşılmalı ve ele alınmalıdır. Allah, Kur’an’da; arş üstünde istiva ettiğini, zatiyle mekan ifade ettiğini mi bildiriyor, aynen böyledir ve O’nu şekil ve mekandan tenzih edici hiçbir mecazi idrake sebeb yoktur. Allah; “Benim elim her elin üstündedir.” buyururken bu ifade mecazi değil, aynen vakidir. Bahis mevzuu el’de bildiğimiz insan elidir.”

Es-Sıratü’l Müstakim adlı eserinde İbn-i Abbas (r.a.) gibi büyük sahabeye kâfir demiştir. İbn Teymiyye, bir eserinde Hariciler gibi, müşrikler hakkında nazil olan ayetleri Müslümanlar için kullanmıştır.[ix]

El Minhacü’s Sünne adlı eserini, Şiilerden İbn Mutahhar’ın Minhac el-Kerame adlı eserine reddiye olsun diye yazmıştır. Lakin Ehl-i Sünnete mugayir pek çok söz vardır:

“Allah u Teâlâ’ya bir had (ölçü) olup, ondan başkası miktarını bilmiyor. Haddinin sonu tasavvur edilmesi hiç kimseye caiz değildir. Ama haddi olduğuna inanacak ve hakkındaki bilgiyi Allahu Teâlâ’ya havale edecektir. Allah’ın mekânı için de had vardır. Allah Arş’ının üzerinde, göklerin üstündedir. İşte bu iki durum, O’nun haddidir.”[x]

Gördüğünüz gibi burada, Allah için hem mekân tayin ediliyor, hem de mekânının sınırlılığı kabul ediliyor. Mekânı ve sınırı olanın da cisim olacağı aşikârdır. Bu da bu iddiadaki tenakuzu gösteriyor. Yine aynı eserin 194. sayfasında: “Şüphesiz Kur’an ve yaygın mütevatir hadislerde, ilk âlimlerin ve tabiinin ve hatta üçüncü asrın bütün âlimlerinin kelamında, Allah’ın yüksekte Arşının üzerinde olduğunun isbatı husunda çeşitli delillerle doludur.” İbn Teymiyye’ye göre Cehennem ebedi değildir:

“… Cehennem’in son bulacağı görüşüne gelince, bu konuda selef ve halef ulemasından maruf iki görüş vardır ve tabiûn ile sonra gelenlerin bu konudaki anlaşmazlıkları malumdur. (…) Cehennem’de bulunanların azabının gelip dayanacağı bir son sınır olduğunu ve azabın Cennet nimetleri gibi daimi olmadığını söyleyenler, bununla Cehennemin son bulacağını kastetmiş olabilecekleri gibi, Cehennemliklerin bir gün buradan çıkacağını ve orada hiç kimsenin kalmayacağını da kastetmiş olabilirler. Ancak şöyle de denebilir: Onlar bununla, azap devam ettiği halde cehennemliklerin buradan çıkacağını değil, Cehennem’in azabının sona ereceğini, onun yok olmasının bu anlamda olduğunu kastetmişlerdir.”[xi] Bu sapık görüşlere sahip İbn Teymiyye hakkında büyük âlimlerin görüşlerini yazacağız.

İbn-i Hacer-i Mekki diyor ki:

“Allahü Teâlâ, İbn Teymiyye’yi dalalete, felakete düşürdü. Gözlerini kör, kulaklarını sağır etti. Birçok âlim, bunun işlerinin bozuk, sözlerinin yalan olduğunu bildirmişler ve vesikalarla ispat etmişlerdir. Büyük İslam âlimi Ebu’l Hasenü’l Subkî’nin ve oğlu Tâcuddin-i Subkî’nin ve İmam’ul’izbin Cemaa’nın kitaplarını okuyanlar ve onun zamanında bulunan Şafiî, Malikî, Hanefî âlimlerinin kendisine karşı sözlerini ve yazılarını inceleyenler, sözümüzün doğruluğunu iyi anlar.”

Hindistan’ın büyük âlimlerinden Muhammed Abdurrahman Silhetî, 1882 senesinde basılan Seyfü’l Ebrar adlı kitabında şöyle der:

“İbn Teymiyye, Vehhabilerin büyüğü ve öncüsüdür. O şeyhülislam değil, bidat ve asam yani sapıklık ve günahlar şeyhidir, önderidir. Vehhabilerin bozuk itikatlarından ilk konuşan odur. Ve aslında bu bozuk fırkayı ortaya çıkaran odur. Onun zamanından Sultan 2. Mahmut Han zamanına kadar zikri ve akideleri gizli kaldı. Sultan 2. Mahmut Han zamanında, Yemen tarafından Muhammed bin Abdulvehhab isminde biri zuhur etti. İbn-i Teymiyye’nin ölümü ile yok olan, üzeri örtülen ve İslam memleketlerinde eli kolu bağlı olan bozuk itikadları körükleyip ortaya çıkardı. Yeni bir din yolu tuttu. Ehl-i sünnet ve’l cemaat mezhebine uymayan bir bidat kampı teşkil etti.” Yine Hindistanlı âlimlerden Mevlana Muhammed Fadlurresul 1849 senesinde basılan Tashih’ül Mesail adlı eserinde: “Biliniz ki bu İbn-i Teymiyye yolu kötü, nefsine mağlup, Ehl-i Sünnet’ten hariç kimsedir. ‘Allah u Teâlâ için cihet söylenir’ dedi.” İbn Teymiyye’nin çağdaşı olan Ahmed bin Yahya el- Küllâbi diyor ki: “Keşke bilseydim, İbn Teymiyye Fir’avn’un bu sözünden Allah u Tealanın göklerin ve arşın üzerinde olduğunu nasıl anlamıştır? Fir’avn; ‘Musa’nın Allah’ı göklerde’ dememiştir. Haydi, Fir’avn’ın dediğinden böyle anlaşıldığını farz edelim. Peki, İbn Teymiyye, nasıl Fir’avn’ın zannıyla istidlal eder? Demek ki, İbn Teymiyye’nin bu ayetten anladığı mana ve Allah’a cihet olduğuna dair delil, Fir’avn’un görüşüne göredir. Akidesinde itimat ettiği delil Fir’avn’un zannettiği şaz olup o, Fir’avn inancının kurucusudur.” Burada anlatılan olay şöyledir:

İbn Teymiyye bir eserde Mü’min Suresi 36-37 ayetinde: “Firavn (şöyle) dedi: ‘Ey Hâman! Benim için yüksek bir kule yap, olur ki ben o yollara, göklerin yollarına ulaşırım da Musa’nın tanrısına yükselip çıkarım. Ben onu (Musa’yı) mutlak bir yalancı sanırım.” geçen ve Firavn’a ait olan: “Allah’ın göklerin ve arşın üzerinde olduğu” kavlini kaynak almıştır. Ve şöyle demiştir: “Şayet Musa, Firavn’a Rabbin, bu kâinatın üstünde olduğunu haber vermeseydi, Kur’an-ı Kerim’de ondan hikayetle: “Ey Hâman! Benim için yüksek bir kule yap. Olur ki ben o yollarına ulaşırım da, Musa’nın tanrısına yükselip çıkarın.’ demezdi.” Aynı risalenin devamında şöyle der: “Muattıla olan Cehmiye taifesinin gerçek kavli, Firavn’ın kavlidir.”[xii] Büyük âlim Yusuf Nebhanî Şevahid’ül Hak kitabında diyor ki: “Fir’avniyye ismine hak kazanan, Allah’a cisim nispet etmekte, benzemekte ve yön isnat etmekte Firavn’e müvafık kanaate sahip bulunan Haşviye taifesidir. Yoksa noksan sıfatlardan münezzeh bulunan Allahu Tealayı bu gibi şeylerin tamamından tenzih eden Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat topluluğu değildir.” Yine aynı kitabının devamında şöyle yazıyor: “İbn Teymiyye, dalgaları kıyıyı döven gürültülü bir deniz gibidir. Bazen sahile inci ve mercan bırakır; bazı zamanlarda da taşları ve midye kabuklarını attığı, pislikleri ve hayvan leşlerini bıraktığı olur.”

Kadızade Ahmet Efendi, İmam Birgivî’nin kitabının şerhinde şöyle diyor: “Allahu Teâlâ, gökte ve yerde değildir, mekândan münezzehtir. Mekân ve zaman O’nun şanına muhaldir. Sağda, solda, önde, arkada, üstte ve altta değildir. Allah u Teâlâ cisim ve cismani olmaktan münezzehtir. Bir tarafta olmaktan da münezzehtir. İbn Teymiyye ve yolundakiler; “Allahu Teâlâ üst taraftadır” dediler.”[xiii]

Hafız İbn-i Hacer El Askalânî, Ed-Durarü’l Kamine isimli kitabında, İbn Teymiyye’nin sahabenin büyükleriyle alakalı sözleri hakkında âlimlerden bazı nakiller yapmaktadır: “İbn-i Teymiyye, Ömer bin Hattab’a üç talak meselesinde ve Hazret-i Ali’ye de on yedi meselede Kur’an’ın nassına muhalefet etti diye isnatta bulunmuştur. ‘Hazret-i Ebu Bekir ne dediğini bilen yaşlı birisi olarak Müslümanlığı kabul etti, ama Hazret-i Ali çocukken İslamiyeti kabul edip bir kavle göre çocuğun İslamiyeti sahih değildir’ demesi ve yine Hz. Ali hakkında ‘kendisi Ebu Cehil’in kızını istemiş ve ölünceye kadar onu severek unutmamıştır’ demesi üzerine âlimler ona münafıklığı isnat etmişlerdir. İbn Teymiyye, Hz. Osman (r.a.) hakkında ‘Osman malı severdi.’ demiş ve ‘Peygamber’den istigasede bulunmazdı’ dediği için ona zındıklık isnat etmişlerdir.”

Leknevî, Ecvibe adlı eserinde diyor ki: “İbn Teymiyye, İbnü’l Cevzî gibi hasen hadisleri mekzup, birçok zayıf haberi de mevzu kılmış, hatta zayıf veya mevzu oluşu ihtilaf konusu olan birçok haberin mevzu olmasında ittifak olduğunu iddia etmiştir.”

İmam Ebu’l Hasen Subkî diyor ki: “Resülûllah ile tevessül etmek, yani istigase etmek, ondan şefaat istemektir. Bu ise ne güzel bir şeydir. Önceki ve sonraki İslam âlimlerinden hiçbiri buna karşı bir şey dememiştir. Yalnız İbn Teymiyye bunu inkâr etti. Böylece doğru yoldan ayrıldı. Kendisinden önce gelen âlimlerden hiçbirinin söylemediği bir bidat çıkardı. Bu bid’ati ile Müslümanların diline düştü.”

Aliyy’ül-Kaarî, Şifa şerhinde diyor ki:

“Hanbelîlerden İbn Teymiyye, ifrata kaçmış bulunmaktadır. Zira Resülûllah Aleyhisselam efendimizi ziyaret için yolculuk yapmayı haram saymıştır. Hâlbuki ziyaretin yakınlık sebebi olduğu bilinmektedir. Onu inkâra kalkan üzerine küfür ile hükmolunmuştur. Zira müstehab olduğunda ulemanın icmaı bulunan bir şeyi haram kılmak küfür olur. Bu, mübah olduğunda icma bulunan bir şeyi haram kılmanın da ötesinde bulunmaktadır.”

Allame Şerif Takîyûddin Ebu Bekri’l-Hısnî ed-Dımaşkî diyor ki:

“İbn Teymiyye’nin dediği kavillerin en kötüsü ve çirkini, tefrika meselesidir. Yani, yalnız Peygamberin (aleyhisselam) hayatında ve huzurunda duasına tevessül etmek caizdir, vefatından sonra türbesinin yanında bile caiz değildir, sözüdür ki, bunu Yahudiler ortaya atmış ve tâbileri de bu fikir üzerinde devam etmiştir.”

Zamanın sultanının İbn Teymiyye’nin görüşlerinin değerlendirilmesi için gönderdiği emirname:

Sultan İbn Kalavun’un İbn Teymiyye hakkındaki emirnamesinin sûreti: “Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla… Bütün hamdler, her hangi bir şeye benzemekten münezzeh ve herhangi bir şey kendisine eş olmaktan uzak olan Allah’a olsun. Nitekim Allahu Teâlâ, “hiçbir nesne kendisine benzemez, gerçekten işitici, görücü ancak O’dur” (Sûre-i Şura/11) diye buyurmuştur. Kitap ve sünnetle amel etmemizi emr ve ilham eylediği ve zamanımızda dinde şek ve şüpheyi ortadan kaldırdığı için O’na hamd ederim. İhlâsı nedeniyle (kıyamet günü) akıbetinin ve dönüş yerinin güzelliğini umut eden ve Allah’ın “nerede olsanız O sizinledir ve Allah ne yaptığınızı bilir” (Sûre-i Hadid) buyurduğu ayeti celileye dayanarak yaradanı cihetten tenzih ederek La ilahe illallah, O tektir, ortağı yoktur diye şehadet ederim. Ve yine şehadet ederiz ki, Efendimiz Muhammed O’nun kulu ve elçisidir. O Resulu ki, Allahın razı olduğu yola süluk edene kurtuluş yolunu göstermiş ve Allahın eserlerinde tefekkür etmeyi emr ile Zatında edilmesini yasaklamıştır. Allah, onun âl, ashabının üzerine salât ü selam eylesin, o âl ve ashab ki imanın alametleri onların himmetleriyle yükseldi, bu dinin esaslarını onlarla güçlendirdi ve onların vasıtasıyla haktan ayrılıp bid’atlara yönelen kimsenin çıkarttığı yangını söndürdü. Bundan sonra derim ki:

Şer’i kaideler, yürürlükteki İslami kurallar, imanın ilmi rükünleri ve kabul edilen din mezhepleri bu dinin esaslarıdırlar. Bunlar dinde herkesin müracaat kaynaklarıdır. O yollara süluk eden kimse, büyük zafere ulaşır, onları terk eden kimse, şüphesiz elem verici bir azaba müstahak olacaktır. İşte bu nedenle, bu esasların hükümlerin muhafaza edilmesini ve devamını tekid etmek, bu ümmetin inancını ihtilaftan korumak, ittifak, şefkat ve rahmet terazisini doğru tutmak, bid’atten müvellit fitneyi söndürmek, din ahkâmını parçalayan kimselerin toplantılarını dağıtmak vaciptir. Çağımızda İbn Teymiyye adlı kişi sözünü genişletip, cehaletiyle kelamının yularını uzatmış, Allah’ın zat ve sıfat meselelerinden uygunsuz bir şekilde bahsetmiştir. Bâtıl kelamında birçok münker şeyleri açıkça belirtmiştir. Sahabe ile tabiinin bahsetmeyip sükût ettikleri şeylere değinmiş, salihlerin ve bu ümmetin sembolü olan imamların bahsetmekten korundukları şeylerden bahsetmiş ve İslam imamlarının inkâr ettikleri, âlim ve hâkimlerin hilafına ittifak ettikleri meseleleri meydana çıkarmıştır. Avam tabakasını aldattı ve çağındaki fakihlere, Şam ve Mısır’daki büyük âlimlere muhalefet ettiği fetvalar çıkardı. Bunları, risalelerine yazıp her yere gönderdi. O fetvaları, Allah’ın nazil eylediği isimlerle adlandırdı. İşte, onun bu fetva ve risaleleri elimize geçip, kendisi ile müridlerinin sülûk ettiklerince açıkladıkları şeylerin beyanı bize ulaşınca, Allah kelamının harf ve savt olduğunu, teşbih ve tecsim akidesini açıkça söylediği anlaşılmış oldu. Dolayısıyla bu büyük fitneden korkarak Allah’ın dinine yardım etmek üzere ayaklandık ve bid’ati inkâr ettik. Onun memleketinde bunların yayılması bize ağır geldi ve batıla inananların dediklerinden iğrendik. Allahu Tealanın buyurduğu: “İzzet sahibi olan Rabbini takdis et, onların vasıflarından…” (Sûre-i Saffat/180) ayet-i celilesini okuduk. Zira Allah Sübhanehu ve Teâlâ Zatında, sıfatında Ona denk ve benzer olacak her şeyden münezzehtir. “O’nu gözler idrak edemez, O, gözleri idare eder, O lütuf sahibidir, her şeyden haberi vardır.” (En’am, 103) diye buyurmuştur.

İbn-i Teymiyye’nin açıkça konuştuğu ve onun lafızlarını işiten akıllı kimsenin, onun hakkında Allahu Teâlâ’nın: “Umulmadık bir iş yaptın.” (Kehf, 73) diye buyurduğu ayeti okuduğu, bâtıl fetvaları Şam ve Mısır ülkelerimizde yayıldığı zaman, kendisini huzura davet etmek için emirnamelerimizi gönderdik. Akd ve hall ehli olan, tahkik ve nakil sahipleri âlimlerden bir cemaat bize gelince, İslam kadıları ve hâkimler, Müslümanların âlimleri ve din ile dünya âlimleri hazır bulundular. Durumu müzakere etmek üzere, imamlar ile halktan, münazara ve itirazlar hususunda dirayetli olanlardan müteşekkil bir cemaat huzurunda şer’i bir toplantı yapıldı. Kavillerine itimat edilenlerin dediklerine ve münker akidesine delalet eden yazılarına göre, o meclisteki ulema ve halk nezdinde kendisine isnat edilen tüm şeyler sabit oldu. Meclis, onun kötü akidesini, inkârcı olarak kaleminden çıkan şeylerin şehadetiyle hakkında Allahu Teâlâ’nın buyurduğu:

“Şahitliklerini yazacağız ve sorumlu olacaklar.”[xiv] ayetini okuyarak onu suçlayıp dağılmıştır. İşittiğimize göre, bu fetvaları için birçok defa yetkililerce kendisine tevbe ettirilmiş ve dolaysıyla Şer’i Şerif cezasını te’hir etmiş, bu işten men edildikten sonra tekrar eski durumuna dönüp söz dinlememiştir. İbn Teymiyye’nin bu suçu Mâliki mezhebinin hâkimi huzurunda sabit olunca Şer’i Şerif onun fetva vermekten men edilmesine hükmetti. İbn Teymiyye’nin gittiği bu bidat yollara her hangi bir kimseyi sürüklemekten, onun itikadına tabi olup, onun bu kavlini söylemekten, bu kelimelerine kulak vermekten, teşbih yolunda gitmekten, Allah için yukarı ciheti olduğu hakkındaki konuşmasından, Allah’ın kelamının harf ve savttan ibaret olduğunu söylemekten, tecsim hakkında konuşmaktan, akaitte doğru yoldan sapmaktan veya din imamlarının görüşünden ayrılmaktan veya Allah Sübhanehu ve Teâlâ’nın bir cihette olduğuna itikat etmekten nehy eden ve bunu itikad eden eden kimsenin cezasının kılıçtan başka bir şey olmadığına dair emirnamemizin yazılmasına da hükmettik. Öyle ise, herkes bu sınırda durup haddi aşmasın!“Önce ve sonradaki iş, Allah’ındır.”[xv

Hanbelîlerden herkes, din imamlarının inkâr ettikleri bu akideden (İbn Teymiyye’nin akidesinden), doğru yoldan saptıran şüphelerden dönmemelidirler. Allahu Tealanın emrettiği şeylerden, övülen iman ehlinin yollarına temessükden ayrılmamalıdırlar. Çünkü Allah’ın emrinden dışarı çıkanlar, şüphesiz doğru yolu kaybetmişlerdir. Bu gibi insanlara ceza olarak eziyetten başka bir şey olmayıp uzun zaman hapis edileceklerdir. Hapis ise, kötü bir yerdir. Şüphesiz bizler Dımaşk ve Şam diyarına ve bu yerlere yakın ve uzak yerlere şöyle bir resmi emir çıkardık: İbn Teymiyye’ye beyan ettiğimiz hususlarda tabi olanları şiddetle nehy eder, onları korkutarak tehdit ederiz. Onu koyduğumuz yere (hapse) göndereceğiz. Onu ümmetin gözünden düşürdüğümüz gibi taraftarını da düşürürüz. Israr edip de onu müdafaa edenin, medreselerinden ve görevlerinden azledilmelerini emrederiz. Onları rütbelerinden düşüreceğiz. Onlar için ülkemizde hiçbir hüküm ve velayet ve şahitlik, imamet, hatta hiçbir mertebe ve ikame hakkı olmayacaktır. Zira biz bu bidatçinin iddiasını ortadan kaldırdık ve Allah’ın birçok kullarını sapıttığı veya sapıtmaya yaklaştırdığı kötü akidesini iptal ettik. Hatta o kötü akidesi yüzünden halkın çoğu doğru yoldan saptılar ve yeryüzünde fesat çıkardılar. Hanbelîler de bu kötü fikirden dolayı şer’i sicil defterlerinde tesbit edilsin, tesbitten sonra bu resmi kayıtlar Maliki kadılara gönderilsin. Bu husustaki korkutmamızda haklı olarak insafa dayandık. Bu şerefli emir yazımız, ovada, şehirde ikamet eden herkese de belagatli ve kötü inançtan men edici olmak üzere cami minberlerinde okunsun. Bu emirnamemiz, 705 H. Ramazan ayında yazılmıştır.” [xvi]

İşte Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat mezhebinin büyükleri, İbn-i Teymiyye hakkında bunları söylerken, onun sağlam olmayan fikirlerini Ümmet-i Muhammedin evlatlarına dayatmak, onu tectid hareketinin öncüsü diye tanıtarak kafa bulandırmak istemek, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ve Eshabının yolu olan Ehl-i Sünneti ortadan kaldırmaya çalışmaktır. Şanı Yüce Allah, Ümmet-i Muhammed’i dâlalet çukurlarına girmekten muhafaza buyursun.

[i] Ebu Hamid Bin Merzuk, Beraet’ül Eş’ariyyin, sh. 24-25

[ii] Beraatü’l Eş’ariyyin, sh. 108

[iii] İbn Teymiyye’nin Fetvaları, cilt 2, sh. 275

[iv] İbn Teymiyye’nin Fetvaları, cilt 2, sh. 275

[v] İbn Teymiyye, Minhacü’s Sünne, sh. 62

[vi] İbn Teymiyye, Ehli’s Suffe, sh. 34

[vii] İbn Teymiyye Fetevası, cilt 2, sh, 271

[viii] İbn Teymiyye Fetevası, cilt 2, sh. 293

[ix] İbn Teymiyye, el Cevabü’l Bahir fi Züvvari’l Mekabir, sh.88

[x] İbn Teymiyye, El Minhacü’s Sünne cilt 2, sh. 29

[xi] İbn Teymiyye, Er-Redd Alâ Men Kâle bi Fenai’l Cennetî ve’n Nar, sh. 52-57

[xii] el Furkan Beyne Evliyai’r-Rahman ve Evliyai’ş Şeytan, s. 144

[xiii] Birgivi Vasiyetnamesi Şerhi

[xiv] Sûre-i Zuhruf/19[xv] Sûre-i Rum/4

[xvi] Ebu Hamid bin Merzuk, Beraatü’l Eşariyyin, sh. 391-395