Sedef Kabaş’ın tutukluk halinin devam etmesi hukuka aykırı. Bu hukuksuzluk hala devam ediyor ve farklı kesimlerden de olsa bütün bir toplumu aşırı derecede geriyor. Kendisiyle hiçbir ortak noktam yok, hatta hiç sevmem ve tasvip etmem ama can düşmanıma bile haksızlık yapılsa, haksızlığa razı olmam. Herkes için adalet olmalı. Devlet kurumlarının ta bakanlıklara kadar organize şekilde hukuksuzluklara ve yargının kararlarını yönlendirmeye alet edilmesi, yargının tamamen siyasetin emrine girmiş hali, kabul edilemez ve tahammül edilemez bir seviyeye ulaştı.
Ayrıca, sık sık teşbihlerle ve atasözleriyle konuşan insanların söz konusu cümleleri hep gerçek manasına çekilecekse, bu ülkede hiç kimse suç işlemeden konuşamaz, yazamaz. Her gün sokaktaki insanlar da onlarca kere tehdit ve hakaret suçları işlemiş olurlar. Hatta hakimler ve savcılar bile her gün suç işlemiş olurlar. Bir önceki yazımda da yazdığım gibi, devlet kurumlarının ve yetkililerinin seferber edilmesiyle sergilenen bu derece hukuk gayreti, önce memleketi sarmış olan ihanetlere, yolsuzluklara, cinayetlere, peşkeşlere ve teröre karşı sergilenmelidir. Milletin gerçeklerden haberdar olması için mücadele eden gazetecilere, yazarlara, düşünürlere karşı değil…
Sedef Kabaş meselesindeki bu aşırı art niyetli ama “resmi” ve de “hukuksuz” tavır, bütün Türkiye’yi temelden karıştırabilecek gelişmelerin, patlamaların, parlamaların yaşanmasına sebep olacaktır. Milletin boğazına kadar geldi… Azıcık kar yağdı diye uçakları uçamayan, İstanbul’a inmesi gereken uçak Kahire’ye gönderilen, otobanları kilitlenen, on binlerce maddi hasarlı kaza yaşanan, belki yüz binle insanın yollarda mahsur kaldığı, özel araçlara yollara çıkma yasağı konulan, yeni yapılmış projelerin hiçbir işe yaramadığı, belediyelerin yollara tuz dökmek için gereken parayı bile bulamadığı, bu karda kışta yaşlı insanların bile ucuz ekmek kuyruğunda beklediği, hiç kimsenin mahkemelerin bağımsızlığına inanmadığı ve güvenmediği bir Türkiye var. Türkiye, büyük patlamaya ramak kalayı yaşıyor ve resmi kurumlarla organize şekilde halka korku salmak teşebbüsleri yetmezmiş gibi, hala iktidarın bazı tasmalı köpekleri de ekranlarda savcılık yapmaya, oraya buraya havlayıp hırlamaya çalışıyor. Zaten taşmış sinir sistemlerine gereksiz yük oluyorlar. Bu gidiş hayra değil…
Lakin Sedat Peker’in iddialarına ve Yeldana Kaharman hakkında düzenlenen otopsi raporundaki şüphelere dair soruşturma başlatılmadı da otopsi raporunu milletimizle paylaşan ve şüpheli yanlarını gözler önüne seren gazeteci Baransel Ağca hakkında bir soruşturma başlatıldı.
Evet, yanlış duymadınız. Yine aynısı oldu ve adalet arayanlar karşısında devleti buldu.
Otopsi raporuna ulaşıp kamuoyuyla paylaşan gazeteci Baransel Ağca hakkında soruşturma başlatıldı. Soruşturma hakkında sosyal medya hesabından paylaşımda bulunan Ağca, “Muhtemelen yine eski bir tweeti suç unsuru yaptıkları fakat aslında gazetecilik faaliyetini cezalandırdıkları bir soruşturma” dedi.
Savcılığın hakkında yine soruşturma açtığını söyleyen Ağca, “İl dışında olduğum için bayram sonu ifadeye gideceğim. Muhtemelen yine eski bir tweeti suç unsuru yaptıkları fakat aslında gazetecilik faaliyetini cezalandırdıkları bir soruşturma. Siz siz olun savcılarımızı göreve çağırmayın” dedi.
Süleyman Soylu: “Uyuşturucu satıcılarına ve mafyaya gereğini yapın, suçu benim haneme yazın”
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, ‘En İyi Narkotik Polisi; Anne’ kampanyası kapsamında düzenlenen panelde polislere seslenerek, “İki gruba ne olursunuz müsamahakar davranmayın. Eğer bunun bedeli varsa bedelini ödemeye hazırım. Birincisi uyuşturucu satıcıları, ikincisi mafya. Gereğini yapın, suçu benim haneme yazın. Ne kadar eleştirirlerse eleştirsinler, hiçbirinin eleştirisi bir annenin ızdırabından fazla değildir” dedi.
“Suçu benim üzerime atın” kısmından anlıyoruz ki “Burası artık hukuk devleti değil, vurun, kırın, öldürün ve aklınıza gelen her şeyi yapın” diyor. Sonrasında anlaşılıyor ki “Ben bu devlette on binlerce devlet memuruna bu suçları işletirim ama yine de bana kimse hesap soramaz, beni kimse yargılayamaz” kafasını yaşıyor. Bunu kaçıncı defadır söylüyor.
Bu kafaya sürekli çektiği uyuşturucular sebep oluyorsa, bu kişi orada kalamaz. Aklı başında ise ve bu düşüncede ise, bu kadar hukuk tanımaz biri ise bu kişi yine orada duramaz.
Şimdi birileri de çıkıp “Kimsin lan artist! Hukuk/yargı olmadan, otorite tanımadan, devleti terör örgütüne dönüştürürcesine devlet gücüyle istediğini istediğine vurduruyorsun, gel öyle ise görelim seni” dese ne olacak? Nerede bu yetkili hukukçular, daha neyi bekleyecekler, bu gibi pisliklerin herkesi birbirine katmasını mı?
Böyle bir bakanın emrindeki polisin ve jandarmanın yaptığı operasyonlarda ölen kişilerin, gerçekten polisle/jandarma ile çatışmaya girip de öldüğünü kim nasıl bilebilecek? Bakan alemin gözleri önünde bu kadar eşkıyaca bir tavır sergilerse, en alt birimdeki memuru kim zapt edecek ve hukuka uygun tavırlar sergilemesini sağlayacak? Türkiye nereye döndü, nerede “İnsan hakları, hak, adalet, hukuk devleti” diye diye yazan/konuşan gazeteciler, köşe yazarları ve programcılar?
Birileri bu serseriye haddini bildirsin, fazlasıyla şişmiş ve gürültülü patlayacak. Milleti birbirine katacak.
Nurettin Yıldız, sonradan İslam’ı tercih eden Ermeni Hırstiyanların soyundan geliyor. Bunlar gerçekten Müslüman olmuş Ermeni kardeşlerimiz ama her devirde olduğu gibi böyle sonradan Müslüman olanların bir kısmı geçmişini öğrendikçe tekrar Hıristiyanlığa dönüyor. İşte Nurettin Yıldız da onlardan biri… İlk gençlik yıllarına kadar aile ve akraba ortamında gerçek bir Müslüman gibi büyüdü ve kendini Müslüman bildi. Sonradan din değiştirdiğini arkadaş çevresinden bazılarına kendi ağzı ile anlattı. Buna rağmen haince bir tavırla yol alıyor ve bu gerçeği kimseye açıklamadan Müslümanlara tuzaklar kuruyor.
Trabzon’da ve bütünüyle Karadeniz bölgesinde bu hal sık görülüyor. Çok dindar Müslüman ailelerden, hacı-hoca soyundan geliyor görünen ve aralarından bir kısmı hala samimiyetle Müslüman kalmış ama bir kısmı Hıristiyanlığa gizlice geri dönmüş Ermenilerden ve Rumlardan çok var. Soy adı İmamoğlu ama İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu da bunlardan birisi ve bir gizli Ermeni, gizli Hıristiyan…
Nurettin Yıldız, ilahiyat fakültesinde okuduğu zaman misyoner teşkilatına dahil oldu ve o zamandan beri Ankebut Ağı’na bağlı misyoner teşkilatı tarafından korunuyor, kollanıyor, yükseltiliyor. Son zamanlarda Türk Guguk sistemi bu alçak, münafık, vatan ve din düşmanı haini zaten el üstünde tutuyor. Adeta dokunan yanıyor. Hatta gerçek sahibi CIA olan Amerikan sosyal ağlarında da himaye ediliyor, kollanıyor. Nurettin Yıldız, engel tanımadan yükseldi, güçlendi ve bin türlü suça bulaştığı ispat edildiği halde hala güçlü ve tesirli olması için devlet gücü de su-i istimal edilerek mücadele veriliyor. Nurettin Yıldız ve çevresinde toplanmış gizli kimlikli hainler, Türkiye’nin milli güvenliğini tehdit ediyor.
Bkz: Osman Nuri Topbaş ve Kadir Mısıroğlu
“İslam alimi kılığına girmiş gizli Hristiyan ve Mason Osman Nuri, kendisine atılan mailleri gördü ve cevap vermedi.
Kadir Mısıroğlu’na da çok sayıda kişi mail attı ama o da cevap vermedi. O zaten kendini şartlandırmış, ismimin geçtiği ya da bir şekilde bana bağlanan her meselede dikkat çekici şekilde susuyor ve asla kimse onu konuşturamıyor.(20.02.2019-20:22″
Daha önce gizli bir Hıristiyan Misyoner olduğunu ifşa ettiğim Osman Nuri Topbaş’la, Sabetaycı kökenden geldiğini ama bunu kabullenmek istemediğini ifşa ettiğim Kadir Mısıroğlu’nun gençlik yıllarında beraberce yol aldığını ve Müslüman milleti aldattıklarını yazmıştım. Aynı şekilde Kadir Mısıroğlu ile Nurettin Yıldız’ın da gençlik dönemlerinde yolları kesişti. Sıkı arkadaşlıkları oldu. İşte o zamandan beri birbirlerinin gerçek dinini, inancını, niyetini, kimliklerini biliyorlar. Bu Telegram grubunda arama özelliği var. Arama kısmına “Topbaş” yazıp aratırsanız, önceki yazılarımı bulabilirsiniz. Bu yazıların Osman Nuri Topbaş ile Kadir Mısıroğlu’na sorulması ve üzerlerine gidilmesi için çok kişiyi teşvik etmiştim. İkisi de ısrarlı şekilde susup durmuştu. Hiçbir yalanlama yapamamışlar ve hukuk yoluna da gidememişlerdi. Bu hususta ve temas ettiğim diğer hususlarda Mısıroğlu’nun üzerindeki baskılar artınca… Ben her meselenin gerçeğini anlatıp da Kadir yüzlerce konuda milleti eskisi gibi rahatça kandıramayınca… Her konuştuğuna “İyi de üstad, bu hususta Akademi Dergisi yıllardır şunları şunları ispat etti” denilip durdukça… Ve son olarak Ankebut Operasyonu, Kadir’in münafıkça bir tarzda savunup durduğu Tayyip’i, çetesini, AKPKK suç örgütünü çöküşe götürdükçe… Kadir Mısıroğlu’nun hareket sahası tıkanmıştı ve Cumartesi sohbetlerini sonlandırmıştı.
İşte BOP’çular için dosya hazırlayıp ABD’ye, CIA’ya sunmuş olan Kadir Mısıroğlu’nun, sürekli Osmanlı ve ehl-i sünnet vurgusu yaptığı halde Nurettin Yıldız gibi bir Vehhabilik/Selefilik savunucusu ve CIA piyonu haini el üstünde tutmasının arka planında bu gerçekler var. İsterseniz hemen şimdi bu paylaşımlarımı da Nurettin Yıldız’a bir şekilde ulaştırın. AKPKK organize suç, terör ve ihanet örgütünün hukuk sistemini oyuncak etmesi sebebi ile üzerimde hukuki sıkıntılar var, sahada rahat hareket edemiyorum ama yine de meydandayım. Hiç değilse bir sesli görüşme yapabiliriz Nurettin Yıldız’la ve saniyesini bile kesmeden paylaşırım görüşmeyi… Herkes dinler, neyin ne olduğunu, kimin kimlerin projesini olduğunu anlar. Zaten 10 dakikaya kalmaz hain, düşman, münafık ve bu nedenle tezatlarla dolu gerçek yüzünü gözler önüne serebilirim.
Nurettin Yıldız’ın Sosyal Doku Vakfı’nın resmi internet sitesinden bir görüntü…
Allah’tan korkan, ihlas sahibi, neyin ne olduğunu anlamaya çalışmış herhangi bir Müslüman kişi, sadece şu görüntüye bakıp bile Yıldız’dan ve çevresinden yüz çevirir. 15 Temmuz’un ne olduğunu dağdaki çoban bile anladı. En somut yüzlerce delil de her yerde… Okumuş, yazmış görünen Nurettin Yıldız mı anlayamamış?
Üstelik vakfın “Sık sorulanlar” bölümünde, hiçbir siyasi parti ve cemaat ile bağı olmadığı yazılı. Yalan, koca bir yalan… Hem AKPKK ile ve içimizdeki İsrail ile göbekten bağlı hem içimizdeki Ermenistan ile bağı var hem de BOP çerçevesinde Türkiye’de de yayılması istenen Vehhabi/Selefi cemaati/tarikatı ile bağı var. Bunların da binbir türlü somut ispatı var.
İşte bu tiplerin birbirine tezat binbir türlü şey iddia edip savunmalarının arka planında bu var. Bunların İslam’la bir bağı yok. Haince niyetler içindeler ve mümkün olduğunca belli etmeden, tezat görüntüler oluşturmadan, bir oldu bitti ile milyonlarca Müslümanı hem dolandırmak hem de itikaden dönüştürmek ve imanı çaldığı gibi elindeki vatanını bile elinden almak gayretindeler.
Yıllardır Nurettin Yıldız’a dair sert yazılar yazıyorum. Çok güçlü basın ve medya kuruluşlarını bile hemen dava ettiği halde beni es geçiip duruyor, dava edemiyor. Üstelik yazdıklarım ses getirdikçe kendisine soruldu, hiçbir şeye kale alınır bir izah getiremiyor.
Kulağıma sağlam kaynaklardan gelenleri yazayım. Onca tenkide, somut ispatlı cehaletine, aldatıcılığına izahat yapmak yerine verdiği cevaplar bakın şu şekilde:
Yahu bırakın şunu, kendi cemaatinden bile kovulmuş biri. Süleymancılarla da hiçbir bağlantısı yok.
Yalancının teki, kale almayın.
Kendini kaf dağında görüyor ama bir şey bildiği, bir şeyden anladığı yok.
Raporu varmış, şizofrenmiş..
Bin kere TC kimlik numaramı verdim ve “Cemaatim beni dava falan etmedi. Raporum da yok. Bu gibi iftiraları dikkate almayın. İşte TC kimlik numaramdan bir avukat bile birkaç dakikada bunu soruşturup doğrulayabilir” deyip durduğum halde, karşımda çok zor duruma düşen bütün münafıkların yaptığını bu münafık Nurettin Yıldız da yaptı. Hatta şimdilerde Oda TV’deki gizli Ermeniler deşifre ettim de bu kadar yıldır takip ettikleri halde ve sicilime de baktıkları halde, onlar bile çaresizce “Bırakın şu deliyi” şeklinde karşılıklar verdiler, yazdıklarımı kendilerine soranlara…
Bu haini kimler koruyor, destekliyor, varlıkta tutuyor?
Şu Nurettin Yıldız, ne tarih biliyor, ne lisan biliyor, ne fıkıh biliyor, ne akaid biliyor, ne tefsir biliyor, ne dünyayı ve siyasetini biliyor ama istediği her konuda atıp tutuyordu. Kocaman bir Osmanlı devletini ve yanlarında ilimde, hikmette zerre misali kalacağı padişahlarını yerden yere vuruyordu. Hem bilmiyordu, bomboştu hem de doğru öğrenebildiği çok sayıda mevzuda kasten Müslümanları kandırıyordu. Ben çıkıp somut şekilde bunları gözler önüne serince “Yahu şu kadarını da bilmez mi bir insan? Şu kendini gösterdiği yere, kendini koyduğu kefeye bir bakın, şu yazdığına, şu konuştuğuna bir bakın? Açıkça belli bunun art niyetli ve aldatıcı olduğu… Bu kadarı hata ile yapılamaz.” dedikçe, mümkün olduğunca uzak duruyor ve görmezden geliyordu. Çok sıkışınca da yukarıdaki gibi cümleler kuruyordu. Bu, alçaklık, aldatıcılık, yalancılık, müfterilik, şahsiyetsizlik, hainlik değilse, nedir? Böyle bir hain insan şeytanını Türk Guguk sisteminde korumaya alanlar ve onun için Guguk Sistemi yolu ile muhaliflerini silenler kimlerdir?
Fatih Tezcan şimdiye çoktan “Adıtürk’e hakaret” davasından içeri girmeliydi. Hukukun işleyişinin dışına çıkıldı, dosyaları ile oynadılar/oynuyorlar ve içeri girmesini önlüyorlar. Bunu, bütün Türkiye’nin önünde yapıyorlar ve AKPKK’nin adalet sistemi içindeki hainleri yapıyor. Emri Tayyip falan vermedi, gerek kalmadı. Çünkü genel kabul görmüş bir hava/uygulama var. Böyle para verip oraya buraya hırtlattıkları itlerinin hukuki zeminde başı sıkışırsa, sahip çıkmak bir kural.
Dinimizi bile alet ederek her türlü pis işi desteklemiş bu mel’un her gün ayrı bir suç işliyor ama hakkında işlem yapılmıyor. Senelerce karşımda dut yemiş bülbüle döndü, bana bulaşmamak için yedi sene kaçtı durdu ama bir gün geldi, ihanetleri gür sesle bağırdım diye bunu üstüme saldılar. Beni profilinden hedef gösterdi diye hakkımda kaç tane soruşturma ve dava başlatıldı. Sonra bu günler geldi ve onca soruşturma ve dava, ben hiçbir şeye müdahale etmediğim halde üzerimden kaldırıldı. Bütün bunlar Türkiye’nin gözleri önünde yaşandı, yaşanıyor.
Böyle bir sözde adalet sistemini artık tanımıyoruz. Böyle bir sisteme itaat etmek, devleti yıkmaya alet olmaktır ki kimsenin böyle bir hakkı yok. Öyle ise bu sözde adalet sistemi yıkılsın, altında da kim kalıyorsa kalsın. Bu aşağılık tiplerin İslam’ı da alet ederek bunca senedir meydanda bunca rezilliği sergilemesine izin verenleri de Allah kahredecek. Ve kahrederken sebeplere uyduracak. Muhtelif vesilelerle hepsi müstahakını bulacak.
“Adalet yok, biz ne istersek ona uyacaksınız. İstersek canınızı, malınızı, ırzınızı, evladınızı, kızınızı, toprağınızı, devletinizi alırız, boşa uğraşmayın” demek gibi bir şey…
Sözde hakim Nusret Alper PAZARCIKLI’nın baktığı dosyada “Organ kaçakçılığı iddiaları mevcut ama delillendirme yok” denilerek, erişimin engellenmesine karar verilmiş.
Biz devlet miyiz, polis miyiz, savcı mıyız? Sahaya inip delilleri de biz mi toplamalıyız? İşgal idaresi altında mıyız, haberimiz mi yok?
Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, üst üste gönderdiğim ihbar maillerini ne yaptı? Bunları işleme aldı mı? Derhal baskın yaptı mı? “Mailleri yok ediyorsunuz, ağır ceza mahkemelerinde yargılanacaksınız” dediğim maili bile yok etmedi mi? Peşim sıra “Şu şu ihbarları neden yok ediyorsunuz, bir hastahanenin altında gizli bodrum katları olup olmadığını tespit etmek çok mu zor? Neden derhal gidip kontrol etmiyorsunuz? Söz konusu tünelin varlığını Büyük Şehir Belediyesi, Valilik ve siz Emniyet, zaten biliyormuşsunuz? Nedir bu yaşanan?” diyen yüzlerce kişinin maillerine neden cevap verilmedi?
Birbiri ile bağlantılı, mantık örgüsü içinde, yüzlerce gerçek şahsın isimleri geçilerek ve çok ağır suçlamalarda bulunularak yüzlerce yayın yaptık, bunların hangisi suç duyurusu kabul edildi, hangisi hakkında tahkikat yapıldı? Bunların arasında kendini Cumhurbaşkanı zan eden vatan haininden tutalım da çok meşhur ve büyük patronlara kadar herkes vardı, Memorial’ın sahibi gösterilen organ mafyası mensubu gizli Yahudi ve Mason Turgut da vardı, hangisi ceza davası açabildi?
Diyarbakır Emniyet Müdürü’nün ismini onlarca kere vererek, devlet içine sızmış organ mafyasının baskı ile vazifesini yapmadığını, bu Allahsızca sistemin üyesi Numan Kurtulmuş’un tehdidine boyun eğdiğini, en ağır tabirleri de isimlerin yanında kullanarak defalarca yazmadık mı? Mailler nerede, bu şahıslar neden sessiz kaldı, neden davacı olamadılar? Numan panikle Diyarbakır’a koştu, ne haltlar çevirdiğini ayrıntısı ile yazmadık mı? Çıkıp yalanlayabildi mi? Oyun bu şekilde bozulunca bu defa Süleyman Soysuz Diyarbakır’a koşmadı mı? O da olmayınca uyduruk bir futbol turnuvası bahane edilerek bütün devlet erkanı Diyarbakır’a taşınarak, bize, milletimize karşı hamle yapılmadı mı?
Derhal polis operasyonu yapılmadığı, icap eden tahkikatlar yapılmadığı için yüz binlerce insanı CİMER’e yönlendirdik ve “Hassasiyet gösterelim, çekinmeyin, hukuki yükü bizim sırtımızda, şikayet edin, bu yayınları aktarın” dedik de ne oldu? Dünyanın gözleri önünde CİMER 12 gün kapalı tutulmadı mı?
Bu organ mafyası ile alakalı olarak Kızılay yönetimini ve gizli Yahudi ve Mason Kerem Kınık’ı bile suçlamadık mı? Kızılay kurum olarak, Kerem şahıs olarak bizden davacı olabildi mı? Kaçırılmış, yanlarında annesi ve babası veya bir yetişkin yakını olmayan Afganistanlı, Pakistanlı, Iraklı, Suriyeli onlarca çocuğu sağ kurtarmak isteyip de peşlerine düşmedik mi? Sistemleri bozulunca bunları İzmir’de kaza süsü ile öldürmek istemediler mi? “Bu kadar çocuk, hepsi ayrı ülkeden, Türkiye’de bunların annesi, babası yok, hala mı tahkikat yapmayacaksınız, bizi kim yönetiyor, devletimizi kim çaldı?” demedik mi?
Uzatmanın lüzumu yok, arkasına onlarca madde daha eklenebilir. Bakılsın yüzlerce yayına, insanlık namına, devlet, millet, vatan, gelecek nesiller namına devleştik ama kendi devletimizin işleyişini durdurmuşlardı. Şimdi “İster çıldırın, ister patlayın, ister millet darbesi yapın, biz size istediğimizi, sizin devlet gücünüzle yaparız. Sistemi ele aldık, mahkemeler de bizde, meclis de bizde, istihbarat da bizde… Organlarınızı da çalarız, yeni ergen genç kızlarınızı da çalar, dünyaya fuhuş için satarız. Uyuşturucuyu devlet gücü ile getirir sokak sokak bütün Türkiye’ye yayarız. Mani olmak isteyen Emniyet mensuplarını, savcıları, hakimleri öldürürüz.” demek değil midir bu? Şehit Emniyet Müdür Hakan Çalışkan dosyası ne oldu? Bu cinayette Soysuz’un kullandığı Emniyet personelinden bazılarının isimlerini bile verdik, kim tahkikat yaptı? Bu ismi verilenlerin hangisi “Olur mu öyle şey, bana bu iftira nasıl atılabilir?” deyip hukuka gidebildi?
Hal böyle ise ki böyle, bize, milletçe kalkıp devleti/vatanı/milleti kurtarmaktan başka yol kalmış mı?
Şu Harun Çoban kardeşimiz, yüzlerce suç duyurusu ve şikayet dilekçesi verdi, hangi biri işleme alındı? Bunların yok edildiğini, sümen altı edildiğini sesli anlatımlarla ve Adliye/Savcılık ve savcı isimleri vererek anlatık da ne değişti? Şimdi devlet gücümüz onun aleyine çevrildi. O içeride, katiller, mafya mensupları, hainler, organ mafyası mensupları, fuhuş mafyası, uyuşturucu mafyası mensupları bizim devlet gücümüzle bize posta koyuyor, öyle mi?
O zaman altta kalanın canı çıksın, anlaşılan o ki biz bir istiklal harbi vereceğiz ve önce, her pisliğin merkezinde olduklarını somut binbir türlü delille ispat edebildiğimiz ABD ile İsrail’in Büyük Elçiliklerini, Konsolosluklarını, ayrıca sahada kullandıkları kirli çetelerini, ayrıca Mason teşkilatının önde gelen binlerce mensubunuz, harp hukuku dahilinde oyundan düşüreceğiz.
Hep diyoruz, işte meydan… Bizim devlet gücümüz bizim aleyhimize çevrilmek istendiğinde, biz her şeyi ama her şeyi göze alacağız ve hiç de zaman kaybetmeyeceğiz.
Çok komik… Savcılığı, hakimliği bırakıp komedi/kabare işine falan girseler, daha iyi kazanırlar. Şundan daha çok saygı görürler. Daha çok itibar edilirler.
Süleyman Soysuz’un planlaması ve olay yerinde bizzat yönetmesi ile öldürülen Rus elçi Karlov’un öldürülmesine dair başlatılan soruşturma nihayet tamamlanmış.
Çok yakında vatana ihanet suçlaması ile yargılanması beklenen savcı, iddianamede kendini aşmış, uçuşa geçmiş hatta belki de desteksiz yüksek atlama rekoru denemiş.
Soysuz’un cinayette kullandığı tetikçi polis memuru Mevlüt Mert’in, BOP’çuların ve içimizdeki İsrail’in el üstünde tuttuğu ve adeta devlet desteği verdirttiği Vehhabi sapık zihniyetli Nurettin Yıldız gurubu ile bağlantılı olduğunu kabul etmiş. Ancak şüphelinin suçu bu grubun üzerine yıkmak için sızdırılmış bir Gülen cemaati üyesi olduğunu öne sürmüş ve ”Mevlüt Mert Altıntaş’ın ev arkadaşı Sercan Başar ile birlikte renklendirilerek Nurettin Yıldız Grubu’na bağlı olan Sosyal Doku Vakfı’nın uzantısı olan Sosyal Doku Ankara Gönüllüleri Grubu içerisine sızdırılarak gizlenen FETÖ mensubu olduğu anlaşılmıştır.” ifadelerini kullanmış.
Konseylerin emri ile Rusya’nın Türkiye’deki Büyük Elçisi olan Karlov’u Süleyman Soysuz’un öldürttüğünü, daha önce bu gurupta bütün detayları ile anlatmıştık. Hala “Tetikçi silahı ve kurşunu varken bile Karlov hariç kimseye zarar vermemişti, kurşunu bittiği halde neden öldürüldü” sorusunu bile sormadılar. “Emniyet içindeki Esedullah Tim nedir, ne değildir? Nusra bağlantılı ve BOP kapsamında üretilmiş bir grup mudur? Arkasında MİT’in hain kanadı, CIA, MOSSAD var mıdır?” bile demediler ama tiyatro sahnesi sergiler gibi iş tutuyorlar. 80 milyon insanı aptal yerine koyan ve bu vatan hainlerine, meydana çıkartılmış bunca sarsıcı gerçeğe rağmen hizmet eden bu gibi savcıların ve hakimlerin yüzlercesinin çok yakında idam edileceğini öngörebiliyoruz. Bunu çok sık tekrar ediyoruz, çünkü bazıları gerçekten de bu işten sıyrılabileceklerine inanarak bu BOP’çu hainlere yardım ve yataklık ediyorlar, görevlerini kötüye kullanıyorlar. Lakin öyle olmayacak… Türk milleti, yakın gelecekte, yüzlerce hakim ve savcının idam edildiğini ve bir kısmının da müebbet hapis cezaları aldığını görecek. Çünkü her suçun, zulmün, cinayetin, katliamın, ihanetin ve her türlü acının birinci dereceden sorumlularıdır onlar…
Bir şey suç/kusur/günah ise, o şeye götüren her şey de suç/kusur/günahtır. İslam hukuku, günümüzün akıllara zarar, rezil guguk sistemlerine benzemez.
Darül Harpte, yani İslam Hukuku ile idare olunmayan bir devlette, had ve ta’zir cezaları uygulanmaz. Böyle bir devlette Müslümanlar, hırsızlık yapanın elini kesmez, zina eden evli kadın ve erkekleri recm etmez. Zina eden bekar kızları ve erkekleri de sopalamaz ve sürgün etmez. Çünkü Dar’ül Harp, Müslümanların devlet idaresine hakim olup da devlet gücü ile nizamı sağlayabildikleri bir ülke değildir. Devlet olmadan, müslüman fertlerin ya da grupların kendi kendilerine yargılama ve infaz yapma hakları da yoktur. Müslüman bir grubun, bir diyarın yönetimini el geçirir geçirmez şer’i cezaları uygulama hakkı da yoktur. Bir devletin ya da bir siyasi otoritenin, denetimi altındaki bir yerde, bir suçun/günahın önünü tamamen kesmeden, o suçu-günahı işleyen vatandaşlarını cezalandırma hakkı yoktur. Önce İslami düzen kurulur, gerekli bütün tedbirler alınır, denetim gereğince yapılır, her suçun önü kesilir, insanlar ikaz edilir, cezanın çok ağır olduğu duyurulur, bundan sonra, bunca tedbire, denetime ve ikaza rağmen bu günahlara düşenler olursa da cezasını çeker. İslam devleti ya da İslami bir bölgesel idare, T.C gibi içki üretilmesini, satılmasını, içilmesini serbest bırakıp da ya da yönetimi altındaki topraklara bunların dışarında girmesini önleyemeyip de, içkili halde araç kullanılmasını ya da kaza yapılmasını cezalandırmak gibi komik ve saçma uygulamalar yapmaz. Bir şey suç/kusur/günah ise, o şeye götüren her şey de suç/kusur/günahtır. Kendisi en temel hukuk kaidelerine uymadığı ve bilmediği halde, vatandaşlarının hukuka saygılı ve adil bireyler olmasını bekleyen idari sisteme “Demokrasi” denir. Bu sistemin ne olduğunu idrak edemeden bağıra çağıra savunanlara “çağdaş”, böylesine cahilce ve yanlış bir sistemi eleştirip gerçekten medeni ve hukuki bir yönetim isteyenlere de “gerici” denilir.
Gez tabii ki senin gece yarısı gezmene karışan senin gibi olsun. Umurumuzda bile değil. Lakin, sonra çıkıp cıyak cıyak bağırma ‘taciz ettiler’, ‘tecavüz ettiler’ diye… Yazıktır, başını yaktığın heriflere 42 sene hapis cezası veriyorlar. Hafifletici bir sebep bile saymıyorlar. Hem sonra, cesaretinde bir eksiklik his ettim. Neden “Gece yarısı BİR BAŞIMA, İSTEDİĞİM KIYAFETLER İLE sokaklarda gezer, dolaşırım. Kadın erkek eşit, ben de bunu yaparım. Benim bedenim, benim kararım, ” demedin?
Haydi bunu yaz da afişlerine, yüksek sesle kahkaha atsın, senin gece yarısı yarı çıplak bir kıyafetle gezmenden dolayı senden binlerce kat daha çok sevinecek o malum tipler… Yapacaksan bir şov, hakkını vermen lazım. Bir de sen bunu gerçekten yapıyor musun? “Ben yapmıyorum ama herkes yapsın. Bu milletin ayarı hala yeterince kaçmadı, daha da, daha da kaçsın” mı diyorsun?
Eşyanın hakikatine aykırı, insanın fıtratına aykırı kabullenişleri ve hayat tarzını doksan senedir hukuksuzca bu millete dayatıyor ve tek çağdaş yaşam şekli olduğu yalanını savunuyorsunuz. 90 sene sonra milleti getirdiğiniz hal meydanda. Her taraf geçimsizlik, kavga, gürültü, düşmanlık, fitne, fesat, alkol, uyuşturucu, hırsızlık, arsızlık, rüşvet, vurgun, intihar, cinayet, taciz, tecavüz… Acaba sen kendini bu milletten mi saymıyorsun, yoksa bir hayal dünyasında mı yaşıyorsunuz?
Bilim milim diyorsun, bilimsel göstergeler bile, senin kafandakilerin idareye hakim olduğu memleketlerin “yaşanmaz hale gelmiş” olduğunu, nizam-ı alemin çökmüş olduğunu, o toplumun insanlarının insanlıklarını kaybetmiş olduğunu gösteriyor. Ta ki tarih bilimi bile geçmişte senin kafandakilerin yönettiği ülkelerin de tamamının aynı feci sona ulaştığını gösteriyor. Haydi kafan yarasın sana. İyi bak kendine. Haberlerde görmeyelim seni.
Sözümüz söz, istediğinizi yapın. Haberlerde görene kadar karışmayacağız. Bu arada, gececi takımı seni bekliyor, biz de sözünün arkasında durmanı bekliyoruz.