Etiket arşivi: Organ İşi

Hepiniz hedefsiniz. Deprem olursa o gemilere asla binmeyin

Kurban olmayın!

Hepiniz hedefsiniz!

Canınız, aileniz, evlatlarınız, değerli eşyalarınız, yastık altındaki paralarınız, organlarınız, namusunuz, topraklarınız, vatanınız, devletiniz hedef…

Deprem olursa ya da başka türlü büyük afetler olursa, o gemilerle İstanbullular tahliye edilemez, ancak bir kısmı kaçırılır ve öyle de yapılacak.

İstanbul’u da yıkacak iki farklı deprem beklediğimi, bu güne kadar çok kere ikaz yayınları yapıp uzmanlardan devlet yetkililerine kadar çok farklı kişileri ve kesimleri zorlaya zorlaya harekete geçirdiğimi bütün dünya biliyor.

Şimdilerde o depremlerin, felaketlerin daha yakın olduğuna inanıyorlar ve Ankebut Ağına bağlı pek çok devletle, bunların gizli servisleriyle ve bunların içindeki mafyalarla da organize şekilde devasa ve insanlık dışı bir kara para planı yapıyorlar.

Başka şehirlere nakil için kullanılacak resmi ya da özel araçlara, otobüslere, trenlere, uçaklara, helikopterlere ve hatta ne olduğu belirsiz özel araçlara asla binmeyin

Hayatta kalan herkes, hayatta kalan aile fertleriyle ve komşularıyla hemen kenetlenmeli. Hemen birbirinizin yaşadığını gösterir fotoğraflar ve kısa videolar çekin. Daha sonra bir karışılıklık olur da aranızdan bazıları bulunamaz olursa, bu kayıtları resmi makamlara gösterin.

99 depreminden sağ kurtulan çok sayıda kişi organ, fuhuş, sübyancılık mafyalarına kurban oldular. Bu, dünyanın dört bir yanında son on yıllarda hep böyle oldu, oluyor. Haiti depreminde on binlerce kişinin söz konusu batılı devletler ve İsrail tarafından kaçırıldığı somut delillerle ispat edildi. En yetkili kişiler bile bunu itirafa mecbur kaldılar, Amerikan medyasında konu oldu ama mevzuyu yine de kapattılar. Bunların yayınlarını “Akademi Dergisi Haiti depremi” yazıp internette aratarak bile bulabilirsiniz.

Etrafta size el uzatan resmi kimliklilerin, yetkililerin ve onların talimatıyla hareket eden kolluk kuvvetlerinin resimlerini, huzursuzluğa sebep olmadan ve onların çalışmalarına mani olmadan fırsat buldukça çekin. Sözde sivil toplum örgütlerinin, aslında kara paracılarla birlikte çalışan o malum teşekküllerin sözde gönüllülerinden de uzak durun. Onların resimlerini de bol bol çekin.

İstanbul’u terk etmek gerekip gerekmediğine bir oldu bitti ile, kısa sürede karar vermeyin. Öncelikle toplanma sahalarına gidin, güvenilir bilgiler elde edin, resmi kimliklerin size söylediklerini hemen kesin doğrular olarak kabul etmeyin ve buna sonra kendi aranızda istişare ile karar verin. Gerekiyorsa etrafınızdaki insanlarla birlikte organize olarak, bir arada olarak, kendi imkanlarınızla İstanbul’u terk edin. Gerekiyorsa topluca yürüyerek terk edin.

Her şeye rağmen bir kontrolsüzlük olur da o gemilere, trenlere, otobüslere binerseniz, size ikram edilen hiçbir şeyi yemeyin, içmeyin. Kapalı paketler, ambalajlar içinde bile verilse yemeyin ve içmeyin.

İstanbul’da deprem olursa, halkın gemilerle tahliye edileceğinin konu edildiği kamu spotu videosundaki jandarma komutanı Metin Günal’a çok dikkat edin. Ona ve ona bağlı ve onunla alakalı kime denk gelirseniz, sakın itaat etmeyin. Kara para işlerinin ve ihanetlerin içindeki bir gizli Yahudidir. AKPKK’nin de CHPKK’nin de içi bunlarla, gizli Yahudilerle, gizli Ermenilerle, masonlarla dolu. Bakmayın ekranlarda atıştıklarına, bir gizli Ermeni olan Ekrem İmamoğlu bile aynı yere çalışıyor. Aynı kara paracılarla çalışıyor. Devlet kurumlarının hepsinde bunlardan var. Orduda, jandarma teşkilatında ve emniyet teşkilatında da bunlardan var ve çok büyük ve organize planlar kurdular. Beklenen depremler yaşanırsa hepsi de ne yapmaları gerektiğine dair talimatları çoktan aldılar. Tam kapanma istenmesinin bir sebebi de bu ve en çok isteyenlerden bir de Ekrem İmamoğlu oldu.

Nereden nasıl geldiği belli olmayan minibüsler, transporterlar bile bir anda dolaştırılacak. Bunların sahipleri sağ kurtulmuş da insanlık vazifelerini yapıyorlarmış gibi görünecekler. Lakin etrafta tek başına ağlayan kız ve erkek çocuklarını kaçırmak telaşında olacaklar. Alıp alıp götürecekler. Bunların hepsi planlandı.

Bu yazıyı Ekrem İmamoğlu’na, Metin Günal’a ve alakalı diğer kişilere götürüp “Bu yazının yazarı olan Mehmet Fahri Sertkaya ile karşı karşıya gelmek, bu hususları tartışmak, kendini savunma hakkını kullanmak ya da davacı olmak ister misin?” diyebilirsiniz.

Tayyip’in son ve devasa bir vurgunla oyundan çıkmak isteyeceğini aylar önce açıkça yazmıştım. Türkiye’deki bankalarda paranızı tutmamanız gerektiğini de söylemiştim.

Öyle şartlar içindeyiz ki milletçe “Sivil itaatsizlik” kararı alıp almayacağımızı, bir istiklal harbi başlatıp başlatmayacağımızı hemen konuşmamız gerekiyor. Zira devletimiz düşmanlarımız tarafından ele geçirilmiş vaziyette…

Kurumlarımız içinden, toplumumuz içinden gizli Ermenileri, gizli Yahudileri ve masonları hemen ve tamamen temizlememiz gerekiyor.

Mehmet Fahri Sertkaya, Akademi Dergisi, 28 Nisan 2021


Bu yazının yayınlanmasından üç gün sonra, 30 Nisan 2021 Cuma sabahında basın ve medyada bir haber yer aldı. Söz konusu haberde şu ifadeler geçti: “Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD), eylemler sırasında polislerin görüntülerinin veya ses kayıtlarının alınmasını yasaklayan emniyet genelgesini paylaştı. Emniyet Genel Müdürlüğü bu konuda resmi bir açıklama yapmadı.”

ÇHD İstanbul Şubesi genelgeyi paylaşırken, “İçişleri Bakanlığından 1 Mayıs öncesi personelini garantiye alma genelgesi. Personeliniz görevini ifa ederken işkence yaparsa kayıt da alınır, delil de toplanır. Çünkü tekrarla, işkence yapmak görev sınırlarınızda değil, suçtur!” ifadelerini kullandı. Lakin ÇHD’nin değerlendirmesi isabetsizdi. Bu kadar hukuk dışı surette hazırlanan, bu kadar acil olarak yürürlüğe girmesi istenen bu genelge, sadece eylemler sırasında görüntü alınmasını yasaklamıyordu. Sadece 1 mayıs gösterileri için çıkartılmış olamazdı. Akademi Dergisi’nin sonraki süreçte de çok tesirli müdahaleleri oldu, toplumun farklı kesimlerinin bu hukuksuz genelge karşısında dik durmasına vesile oldu. Neticede genelge Danıştay’dan döndü. Çok aceleyle, çok tutarsız ve hukuki zeminden uzak surette yazıldığı anlaşılan genelge metni, bir gün öncesine tarihlenerek mi yayınlandı, hala tartışılmadı. 27 Nisan’da yayınlandıysa, neden 30 Nisan’a kadar haber olmadı, hala tartışılmadı.

Akademi Dergisinin, AKPKK organize suç, terör ve ihanet örgütünün karanlık işlerini ifşa eden yayınlarının ardından daha önce de benzeri tarzda genelgeler yayınlanmıştı. İstanbul Sancaktepe’de düşen askeri helikopterin MİT ve CIA işbirliğiyle kasıtlı olarak düşürüldüğünü iddia etmiştik. Helikopterdeki askerlerimizden bazılarının, yayınlarımızın tesiriyle vatanseverce işler yaptıklarını ifade etmiştik. AKPKK ordumuzun silah ve mühimmatını karanlık bastığında kaçırırken çekilmiş güvenlik kamerası görüntülerinin mevcut olduğunu, bu askerlerimiz şehit edilseler de görüntülerin hala vatanseverlerin elinde bulunduğunu iddia etmiştik. Hemen peşi sıra, Suçişleri bakanlığı, güvenlik kamerası görüntülerinin yayınlanmasını düzenleyen, sınırlayan, hukuk dışı bir genelge yayınlamıştı. Bunların detaylarına da Akademi Dergisi geçmişindeki yayınlarından, arşivinden ve ayrıca internet haber sitelerinin arşivlerinden ulaşabilirsiniz.

Mehmet Fahri Sertkaya

Bunlardan çok var…

Diyarbakır’da, aracının yanında, kafasına tek kurşun sıkılmış halde ölü bulunan fizik tedavisi uzmanı doktor, organ mafyasının mensubuydu.

Mafyanın önemli mensuplarından biri de değildi. Bir süredir takibimiz altındaydı. Yaptığı bütün işleri ve bütün bağlantılarını çözdük.

Bu insanlık dışı işlerde faaliyet gösterenlere Ankebut Ağı kendisi de büyüler yapıyor. Ayrılmasınlar, vazgeçemesinler, korkmasınlar, sorun çıkartmasınlar diye…

Anladığımız kadarıyla bu yapılanların bu şahsa tesiri biraz fazla oldu. İradesi güçlü de değildi. Yapılan metafizik yönlendirmeler, baskılar onu intihara kadar sürükledi. Bir cinnet haliyle kendini öldürdü. Ölmeden önce zaten hayatı, ailesi, çevresi büyülerin tesiriyle darmadağın olmuştu.

Gözü dönmüş bir caniydi. İleri seviyede bir cinsi sapıktı. Hastalarını hep taciz ediyordu ve görüntülerini gizlice çekiyordu. Gerçekten de tam bir insan şeytanına dönüşmüştü. Çok ibretlik bir ölüm oldu.

Darısı diğerlerinin başına…

Mehmet Fahri Sertkaya

Yine bir Mason, yine bir gizli Yahudi…

Gizli Mason ve gizli Yahudi Prof. Dr. Taner Demirer de aşı ihanetlerine katıldı…

Türlü kirli işlerin, kirli bağlantıların içinde olan ve pek çok suç maddesinden derhal yargılanması gereken Taner, “21’inci günde antikor baktırdım, hakikaten çok yüksek düzeyde antikorum çıktı. Çin aşısı ölü bir aşı. Dolayısıyla güvenilir bir aşı, tarihsel bir kaydı da var” diyerek aşının yaptırılması gerektiğini söyledi.

Çok sık olarak evrakta sahtecilik suçları işleyen ve resmi evraklara ihtiyaç duyduklarında Yahudi/Mason/Satanist organ mafyalarının hep yanında olan, türlü kara para gelirleri elde eden gizli Yahudi Taner Demirer, ne olduğu bile meçhul olan aşıların milletimize yapılması kampanyasında üzerine düşen rolü oynuyor.

Taner Demirer “Milletimize Pandemiyi yenelim, etkisini azaltalım, eski normalimize dönelim istiyorsak mutlak surette aşı yaptırmamız lazım. Bir ülkede pandeminin kontrol altına alınabilmesi için insanların en az yüzde 60’ının aşılanması gerekiyor. Bu küresel bir problem. Dünya insanlarının en az yüzde 60’nın aşılanması lazım ki pandemiyi kontrol altına alabilelim. 50 milyon aşı gelir de nisana kadar 25 milyon insanımızı aşılayabilirsek bu iyi bir adım olacak. Aşıdan korkmamak lazım. Ükemizdeki insanlarımızın hızlı aşılanması ve aşı kabul oranımızı yüzde 80’e çıkarmamız gerektiğini vurgulamak istiyorum.” ifadelerini kullandı.

Mehmet Fahri Sertkaya

Gerçekten mi?

Marmaray’dan geçerek Bakü-Tiflis-Kars demir yolu hattı ve Hazar Geçişli Doğu-Batı Orta Koridoru üzerinden Çin’e ulaşan sözde ihracat treni, 8 bin 693 kilometre yol alıp, 2 kıta, 2 deniz ve 5 ülke geçerek, gerçekten de Çin’e buzdolabı mı götürüyor?

Hem de iş gücü çok ucuz, yarım milyondan fazla Doğu Türkistanlı Müslümanı da köle işçi olarak çalıştıran, hammadde maliyeti çok düşük, rekabet gücü çok büyük olan Çin’e mi?

Halbuki Ankebut Ağı, Bakü-Tiflis-Kars demiryolu açılmasın ve Çin ürünleri demiryolu ile Türkiye’ye kadar gelmesin ve buradan da Avrupa’ya gitmesin diye nasıl da maniler çıkartmış ve demiryolunun faaliyete geçmesine yıllarca mani olmuştu.

Şimdi böyle bir demiryolu hattı üzerinde iş tersine dönmüş ve buradan Çin’e beyaz eşya götürülür olmuş. Sizce de çok tuhaf değil mi?

Üstelik Türkiye’de ve Avrupa’da Alibaba com sitesinden alış veriş yapanların çığ gibi büyüdüğü, artık toptan alış veriş yapmayanların bile ürünleri kendi ülkesindeki fiyattan çok ucuza alabildiği, Çin mallarının ucuzluğu karşısında bunca devletin aciz kaldığı şu günlerde…

Oysa seneler boyunca vatandaşlarımız bu demir yolu hattının ne zaman açılacağını, neden sürekli gecikmeler olduğunu sorguladı durdu. Bazı zamanlar basın kuruluşları da konunun üzerine düştü. Hatta bir seferinde Azerbaycan tarafının çoktan kendi üzerine düşeni yaptığına ama Türkiye’nin işi kasten ağırdan aldığına dair da açıklamalar/tartışmalar oldu ve basına yansıdı.

Bu tren seferlerinde göstermelik olarak buzdolabı, bazı elektronik cihazlar, biraz mermer, biraz çelik götürülecek. Gelirken de bazı yedek parçalar, biraz çekirdek, biraz ceviz ve biraz da elektronik eşya getirilecek.

Aslında bu trenlerde organlar, uyuşturucular, kaçırılarak ya da kandırılarak ele geçirilmiş insanlar, silahlar, mühimmatlar, nakit paralar taşınmaya başladı.

Sistemde Türkiye’nin ve Çin’in hükumetlerinden başka pek çok devlet/hükumet var. Türkiye’de mülteci konumundaki Suriyelilerin, Afganların, Pakistanlıların, Afrikalıların ve daha bir çok milletin mensuplarının öldürülmesi ile elde edilen organlar da bu trenle çeşitli ülkelere gönderiliyor. Çin’in, Doğu Türkistanlılar başta olmak üzere idaresi altındaki pek çok milletten ve ayrıca kendi insanlarından elde ettiği organlar da bu trenlerle taşınıyor. Ayrıca organları için kaçırılarak ya da kandırılarak ele geçirilmiş insanlar da yarı baygın bir halde bu trenlerin onlarca vagonu içinde taşınıyor.

Bu trenlerde MİT/CIA ortak personeli olan resmi kimlikli hainler de silahlı olarak bulunuyorlar. Ayrıca doktorlar ve hemşireler de normal giyinmiş insanlar görünümünde bulunuyorlar.

Organların taşınması için en ileri teknoloji kullanılıyor. Pandemi diye diye tedavi sürecinde kasten öldürdükleri insanların organlarını da alıyorlar.

Organları buradan Çin’e kara yolu ile 12 gün süren bir yolculukla götürmek ya da oradan buraya getirmek pek mümkün olmuyor ve çoğunluka güzergah üzerindeki ülkelerde bu organlar trenden indiriliyor. Daha iyi kılıfına uydurmak için buzdolabı taşıdıklarını söylüyorlar ama aslında organların sorunsuzca taşınabilmesi için kullanılan gelişmiş/özel soğutucu aletleri de taşıyorlar.

Sistemin henüz kesin olarak çözemediğimiz kısımları da var. Ara ülkelerde indirilen organlar hızlıca hava yolu ile de aktarılıyor olabilir.

Trenler, durdukları yerlerde, kaçak olarak taşıdığı organları, silahları, uyuşturucuları ve diğer şeyleri teslim ettikçe parayı hemen alıyor. Yani kara para seferi yaptığı sırada bu trenlerde yüksek meblağda nakit para da bulunuyor. Bu sebeple de trenlerde silahlı ve resmi kimlikli kişiler bulunuyor.

Çin ordusunun ve Türk ordusunun pek çok mensubu da bu işin içinde ve Türk cumhuriyetlerinden bazılarının hükumetleri/orduları da bu insanlık dışı işin içinde…

Türkiye’de bu işin içinde Tayyip ve AKPKK organize suç, terör ve ihanet örgütünün diğer mensupları da var… Koç’tan tutun da pek çok gizli Yahudi, gizli Ermeni ve Mason iş adamları da var… Mehmet Haberal da var… Memorial da var, Medical Park da var, Medipol de var, Başkent Hastahaneleri de var. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca da var. Bu uluslar arası suç ve ihanet örgütünün Türkiye’deki pek çok adamı var.

Diğer ülkelerde de vaziyet çok benzer şekilde ve Türkiye’nin oralardaki Büyükelçileri de dahil olmak üzere bu işin içinde bu ülkelerin Büyükelçileri de var.

Hatta Türkiye’de bu için içinde gizli Yahudi Acun Ilıcalı da var. Şu kısmı kesinleştirmedik ama örgüt mensuplarından bazıları bu Tren fikrinin Acun’a ait olduğunu da konuşuyorlar.

Pendik Limanından çevirdikleri organ dahil türlü kara para işlerine vurduğumuz darbeden sonra da bu trenlerle sorunsuzca kara para işleri yapabileceklerini konuşuyor.

Yine konuşulanlara bakarsak YİT’in bu fikri/planı da bozacağını öngörüp de B planı bile çalışmışlar.
Belki şimdi neden Türkiye’nin Çin aşısı aldığını ve başımızdaki hainlerin neden aşıyı zorla dayatmayı bile deneyip sonra şimdilik geri adım attığını bir daha sorgularsınız.

Yine başımızdaki hainlerin neden Çin’in piyonu Biden’ın destekçisi olduklarını ve Akademi Dergisi’nin neden “kötünün iyisi” diyerek Trump tarafını desteklediğini de sorgularsınız.

Haftalardır Biden, Kamala, Şi çetesine karşı yayınlarla, metafizikle ve sahada temaslar/paslaşmalarla neden büyük bir mücadele verdiğimizi de daha iyi sorgularsınız.

Şimdilik yazmam gerekenleri yazdım. Bu konu bu kadar kısıtlı bilgiyle, kısıtlı isimle, detaylara girmeden yazılacak bir konu değildi.

Sahanın, ülkenin, ülkelerin haline/kararlarına/hamlelerine bakarak gerekecekse daha fazlasını da yazacağım hatta gerekecekse somut delilleri de paylaşacağım.

Mehmet Fahri Sertkaya

‘Yoksullara acımasız hasat’: İnsan organı karaborsasının arkasında olduğu iddia edilen İsrailli, Kıbrıs’ta tutuklandı.

By Kyle Swenson | Washington Post
Ocak 8, 2018
Tercüme: Akademi Dergisi

Kasım 2008’de, Yılmaz Altun adında bir Türk, Kosova’nın başkenti Priştina’da havaalanında yere serildi. 23 yaşındaki genç yere serilmeden önce eve dönüş için uçak bekliyordu. Hastalandığı düşünülen genç adamı kontrol eden yetkililer karnından aşağıya taze bir yaranın kanadığını fark ettiler. Onun sol böbreği gitmişti.

Altun polise, şehrin bir kenar mahallesinde, Medicus adlı bir klinikte organını bağışladığını söyledi. İstanbul’da bir komisyoncu Altun’a böbrek için cömert bir miktar teklif etmişti. Daha sonra anlattıkları Guardian’ın 2010’daki bir raporunun benzeri gibi. Altun ifadesinde, bir odada 74 yaşında, organı için kendisine 145.000$ ödeyen İsrailli biri ile karşılıklı uzandığını, anestezi uygulanmadan önce göz göze bakıştıklarını anlattı.

Genç adamın bu çöküşü, Balkan ülkeleri çevresinde faaliyet gösteren uluslararası organ karaborsasına yönelik karmaşık bir soruşturmayı başlatan ilk domino oldu.

Çoğunlukla Türkiye ve eski Sovyetler Birliği ülkelerinden, hayattan umudu olmayan bağışçılarla organlar sağlıyorlar.

Birçoğu İsrail’den gelen alıcılar, böbrekler için 80.000 ve 100.000 Euro (96.000$ ve 120.000$) arasında ödeme yapıyorlar. Uluslararası savcılar 2008’de, sekiz aylık bir dönemde en az 23 kişinin daha organlarının Medicus’ta çıkartıldığını belirlediler.

Avrupa Birliği Hukukun Üstünlüğü Misyonu Kosova savcısı Jonathan Ratel’in 2013’de The Irish Times’a verdiği demeçte, “Bu şekilde fakir ve yoksulların istismar edilmesinin yegane ve sürükleyici motivasyonu, aşırı yüksek olan kar fırsatı ve insanlığın açgözlülüğü” demiş “Bu yoksullara yapılan acımasız bir hasattı.” diye devam etmişti.

Devam eden soruşturmaya rağmen, Medicus operasyonunun arkasındaki ana oyuncular adaletten kaçmaya devam ediyorlar, ancak geçen haftaki Reuters’ın haberine göre, Cuma günü Priştina’lı yetkililer İsrail’li Moshe Harel’in Kıbrıs’ta tutuklandığını duyurdular.

Bağışçıları bulan iş bitirici olmakla suçlanan Harel 2010 yılından bu yana Interpol tarafından insan kaçakçılığı ve şiddetli yaralama yoluyla kasıtlı eziyet verme suçlamasıyla aranıyor. Ayrıca Harel, Rusya’da çıkartılan bir arama emri ile de benzer suçlardan aranmakta.

Kosova’nın yakın tarihinde savaş yarası olmasından dolayı organ hasadı bölgede özellikle hassas bir konu. 1998-1999 Kosova savaşı sırasında Avrupa Konseyi, gerilla savaşçılarının Sırplardan organ hasadı yaptığı suçlaması yaptığı raporunun ardından uluslararası bir mahkeme tertip edildiği Reuters haberine yansımıştı. Suçlamalar henüz kanıtlanmamasına rağmen çatışmanın rahatsız edici neticesi olarak dedikodular hâlâ devam ediyor.

2008’de Altun’un havaalanında yere yığılmasının ardından yetkililer saatler içerisinde Medicus’a baskın düzenlediler. Klinik içinde, müfettişler, yasal olmayan yollarla hasat edilmiş böbreklerin, içlerinde Kanada, Almanya ve Polonya dahil dünyanın değişik yerlerinden gelen sayısız müşteriye nakledildiğinin kanıtlarına ulaştılar.

Guardian’a göre Medicus görünürde Kosovalı meşhur ürolog Lutfi Dervishi ve oğlu Arban tarafından işletiliyordu ve uygulamalar, yasadışı organ ticaretinde rol oynadığı için kendi ülkesinde tıbbi müdahalelerden men edilen, “Doktor Akbaba” lakaplı Türk cerrah Yusuf Erçin Sönmez tarafından yapılmaktaydı.

“Doktor Akbaba” lakaplı Türk cerrah Yusuf Erçin Sönmez

The Irish Times’ın haberine göre, mahkeme kararında Harel, bu soruşturmada kaçakçılık ve organize suç yönünden kolaylaştırıcı ve iş bitirici önemli bir figürü.

Başsavcı Ratel’in, 2013’te Times’a verdiği demeçte, ”Medicus, Sönmez, Harel ve diğerleri tarafından işletilen bir dizi klinikten sadece biri” dedi ve “Azerbaycan ve diğer yerlerde klinikler bulduk ve Güney Afrika’da bir tane olabileceğini düşünüyoruz.” diye ekledi.

Harel, Medicus soruşturması kapsamında 2008 yılında tutuklandı. Daha sonra serbest bırakıldı ve ortadan kayboldu. Sönmez de bulunamadı. 2010 yılında, her ikisine de Avrupa Birliği savcıları tarafından dava açıldı. Haaretz’in haberine göre Dervishi ve oğlu için de dava açıldı ve her ikisi de suçlamaları reddetti. 2013 yılında hakimler her iki Dervishi’yi organize suç ve insan kaçakçılığından suçlu buldular. Hakimler kararlarında, Medicus’un arkasındaki adamların, yoksul bireyleri kasıtlı olarak ameliyatlara ikna ettiklerini belirttiler.

Hakimlerin kararlarını aktaran The Irish Times, bağışçıların, genellikle 10.000$ bandında mütevazı miktarda para vaat edilerek, yasal olmamasına rağmen Kosova’da organ naklinin yasal olduğuna ikna edildiği, birkaç bağışçıya söz verildiği kadar ödeme yapılmadığı ve en az iki bağışçının da söz verilen miktarın tamamından mahrum edilerek evine tek böbrekle döndüğünü ve bağışçıların devam eden ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaştıklarını yazdı.

Baba Dervishi’nin ve oğlunun sırasıyla sekiz ve yedi yıl hapis cezasına çarptırılmasına karar verildi. Kaçtılar. 2016’da baba Dervishi yeniden tutuklandı. Türk cerrahı Sonmez gibi, oğul Dervishi halen kayıp. Beklenmedik şekilde geçen yıl, “yargılama yönteminde aykırılık” nedeniyle Kosova Yüksek Mahkemesi 2013 mahkumiyetini bozdu. Savcılar Dervishi’nin yeniden yargılanmasını istiyorlar. İş bitirici Harel’in durumu sonunda Dervishi’ler için emsal teşkil etti. Geçtiğimiz Cuma günü, Kosova makamları Reuters’a Harel’in resmi bir talep ile Kıbrıs’tan sınır dışı edilmek istendiğini doğruladı. Harel’in bir yorum ya da savunma yapmadığı görüldü.

Medicus’un internete düşen son resimlerinden biri…

Organ kaçakçılığı iddiaları mevcut ama delillendirme yok!


“Adalet yok, biz ne istersek ona uyacaksınız. İstersek canınızı, malınızı, ırzınızı, evladınızı, kızınızı, toprağınızı, devletinizi alırız, boşa uğraşmayın” demek gibi bir şey…

Sözde hakim Nusret Alper PAZARCIKLI’nın baktığı dosyada “Organ kaçakçılığı iddiaları mevcut ama delillendirme yok” denilerek, erişimin engellenmesine karar verilmiş.

Biz devlet miyiz, polis miyiz, savcı mıyız? Sahaya inip delilleri de biz mi toplamalıyız? İşgal idaresi altında mıyız, haberimiz mi yok?

  • Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, üst üste gönderdiğim ihbar maillerini ne yaptı? Bunları işleme aldı mı? Derhal baskın yaptı mı? “Mailleri yok ediyorsunuz, ağır ceza mahkemelerinde yargılanacaksınız” dediğim maili bile yok etmedi mi? Peşim sıra “Şu şu ihbarları neden yok ediyorsunuz, bir hastahanenin altında gizli bodrum katları olup olmadığını tespit etmek çok mu zor? Neden derhal gidip kontrol etmiyorsunuz? Söz konusu tünelin varlığını Büyük Şehir Belediyesi, Valilik ve siz Emniyet, zaten biliyormuşsunuz? Nedir bu yaşanan?” diyen yüzlerce kişinin maillerine neden cevap verilmedi?
  • Birbiri ile bağlantılı, mantık örgüsü içinde, yüzlerce gerçek şahsın isimleri geçilerek ve çok ağır suçlamalarda bulunularak yüzlerce yayın yaptık, bunların hangisi suç duyurusu kabul edildi, hangisi hakkında tahkikat yapıldı? Bunların arasında kendini Cumhurbaşkanı zan eden vatan haininden tutalım da çok meşhur ve büyük patronlara kadar herkes vardı, Memorial’ın sahibi gösterilen organ mafyası mensubu gizli Yahudi ve Mason Turgut da vardı, hangisi ceza davası açabildi?
  • Diyarbakır Emniyet Müdürü’nün ismini onlarca kere vererek, devlet içine sızmış organ mafyasının baskı ile vazifesini yapmadığını, bu Allahsızca sistemin üyesi Numan Kurtulmuş’un tehdidine boyun eğdiğini, en ağır tabirleri de isimlerin yanında kullanarak defalarca yazmadık mı? Mailler nerede, bu şahıslar neden sessiz kaldı, neden davacı olamadılar? Numan panikle Diyarbakır’a koştu, ne haltlar çevirdiğini ayrıntısı ile yazmadık mı? Çıkıp yalanlayabildi mi? Oyun bu şekilde bozulunca bu defa Süleyman Soysuz Diyarbakır’a koşmadı mı? O da olmayınca uyduruk bir futbol turnuvası bahane edilerek bütün devlet erkanı Diyarbakır’a taşınarak, bize, milletimize karşı hamle yapılmadı mı?
  • Derhal polis operasyonu yapılmadığı, icap eden tahkikatlar yapılmadığı için yüz binlerce insanı CİMER’e yönlendirdik ve “Hassasiyet gösterelim, çekinmeyin, hukuki yükü bizim sırtımızda, şikayet edin, bu yayınları aktarın” dedik de ne oldu? Dünyanın gözleri önünde CİMER 12 gün kapalı tutulmadı mı?
  • Bu organ mafyası ile alakalı olarak Kızılay yönetimini ve gizli Yahudi ve Mason Kerem Kınık’ı bile suçlamadık mı? Kızılay kurum olarak, Kerem şahıs olarak bizden davacı olabildi mı? Kaçırılmış, yanlarında annesi ve babası veya bir yetişkin yakını olmayan Afganistanlı, Pakistanlı, Iraklı, Suriyeli onlarca çocuğu sağ kurtarmak isteyip de peşlerine düşmedik mi? Sistemleri bozulunca bunları İzmir’de kaza süsü ile öldürmek istemediler mi? “Bu kadar çocuk, hepsi ayrı ülkeden, Türkiye’de bunların annesi, babası yok, hala mı tahkikat yapmayacaksınız, bizi kim yönetiyor, devletimizi kim çaldı?” demedik mi?

Uzatmanın lüzumu yok, arkasına onlarca madde daha eklenebilir. Bakılsın yüzlerce yayına, insanlık namına, devlet, millet, vatan, gelecek nesiller namına devleştik ama kendi devletimizin işleyişini durdurmuşlardı. Şimdi “İster çıldırın, ister patlayın, ister millet darbesi yapın, biz size istediğimizi, sizin devlet gücünüzle yaparız. Sistemi ele aldık, mahkemeler de bizde, meclis de bizde, istihbarat da bizde… Organlarınızı da çalarız, yeni ergen genç kızlarınızı da çalar, dünyaya fuhuş için satarız. Uyuşturucuyu devlet gücü ile getirir sokak sokak bütün Türkiye’ye yayarız. Mani olmak isteyen Emniyet mensuplarını, savcıları, hakimleri öldürürüz.” demek değil midir bu? Şehit Emniyet Müdür Hakan Çalışkan dosyası ne oldu? Bu cinayette Soysuz’un kullandığı Emniyet personelinden bazılarının isimlerini bile verdik, kim tahkikat yaptı? Bu ismi verilenlerin hangisi “Olur mu öyle şey, bana bu iftira nasıl atılabilir?” deyip hukuka gidebildi?

Hal böyle ise ki böyle, bize, milletçe kalkıp devleti/vatanı/milleti kurtarmaktan başka yol kalmış mı?

Şu Harun Çoban kardeşimiz, yüzlerce suç duyurusu ve şikayet dilekçesi verdi, hangi biri işleme alındı? Bunların yok edildiğini, sümen altı edildiğini sesli anlatımlarla ve Adliye/Savcılık ve savcı isimleri vererek anlatık da ne değişti? Şimdi devlet gücümüz onun aleyine çevrildi. O içeride, katiller, mafya mensupları, hainler, organ mafyası mensupları, fuhuş mafyası, uyuşturucu mafyası mensupları bizim devlet gücümüzle bize posta koyuyor, öyle mi?

O zaman altta kalanın canı çıksın, anlaşılan o ki biz bir istiklal harbi vereceğiz ve önce, her pisliğin merkezinde olduklarını somut binbir türlü delille ispat edebildiğimiz ABD ile İsrail’in Büyük Elçiliklerini, Konsolosluklarını, ayrıca sahada kullandıkları kirli çetelerini, ayrıca Mason teşkilatının önde gelen binlerce mensubunuz, harp hukuku dahilinde oyundan düşüreceğiz.

Hep diyoruz, işte meydan… Bizim devlet gücümüz bizim aleyhimize çevrilmek istendiğinde, biz her şeyi ama her şeyi göze alacağız ve hiç de zaman kaybetmeyeceğiz.

Mehmet Fahri Sertkaya