Çok mühim bir video “Bunlar ortak, bunlar iş birliği halinde… Her ikisi de FETÖ’cü…” Türkiye’de aslında seçim yapılmıyor, danışıklı dövüşülüyormuş
Kemal Kılıçdaroğlu’nun gerçek yüzü Birkaç saat içinde bütün TR’de on milyonlarca insanı ayağa kaldırabilecek bir video…
Adli yetkilileri de derhal ayağa kaldırması ve temiz eller operasyonları yaptırması gereken bir video…
Siyasetin içinden bir kişi, HKP başkanı Nurullah Ankut, TR’deki seçimlerin, referandumların danışıklı dövüşler halinde yapıldığını anlatıyor.
Şu anda TR’nin başında meşru vekiller, bakanlar ve cumhurbaşkanı yok. TR’nin idarecileri resmen/hukuken TR’nin idarecileri değiller. Anlaşmalar, satışlar, verilen vatandaşlıklar, çıkartılan kanunlar, her şey geçersiz. Çünkü seçimler ve referandumlar hep hükümsüz, geçersiz.
Genetik kod sorunları çözülmedikten sonra, Kuştepe’nin ve TR’deki benzeri yerlerin sorunları asla çözülemez. İhtiyacın fazlasıyla para olsa da devlet destekleri olsa da teknolojik imkanlar olsa da eğitici personel ve tıp personelleri olsa da sorunlar asla çözülemez. Hırsızlık, arsızlık, fuhuş, kirlilik, hastalık, kavga, cahillik ortadan kaldırılamaz.
Devletin yapması gereken ilk iş, aklın ve ilmin gereği olarak, hukukun ve tıbbın gereği olarak, bu insanları derhal kısırlaştırmak… Bu insanlara, bundan daha merhametli bir müdahale yapmak, mümkün değil…
Böylelikle bu insanların çocukları/nesilleri olmayacak, böyle çileler çekmeyecekler ve kimseye de çok büyük çileler çektirmeyecekler.
Bunun yapılabilmesi için de ilk iş, içimizdeki Ermenistan’ın çökertilmesi… Kendilerine Ermeni denilen, köklerinin Çingene olduğunu bilen kesimler, Çingeneleri toplumda “Aslında sorunsuz, neşeli, geçimli insanlar” gibi kabullendirme ve onları hukuk dışı şekilde kollama mücadelesini terk etmeyecektir.
Çingeneler üzerinden kara para işleri de dahil olmak üzere suç kapsamındaki türlü işleri yaptırmak yolunu da terk etmeyeceklerdir. İçimizdeki Ermenistan da türlü yabancı ve Türk düşmanı unsurlar da Çingeneler üzerinden besleniyorlar.
Türkiye’de Çingenelik sorunu çözülse, TR’nin çözülemez gibi görülen devasa sorunlarının yarıdan çok fazlası hemen çözülür.
Şu videoyu çekip yayınlayan Mert Öztürk bile İzmir’li bir yarı Çingene… Günümüzde onlara “gizli Ermeni” de diyoruz. Kendilerini Ermeni/Hristiyan olarak görüyorlar ama köklerinin Çingenelik olduğunu bazıları biliyorlar, bazıları ise bilmiyorlar. Videosunun sonuna doğru konuşturduğu “Metin Dede” de Ermeni ve pisliğin teki…
TR’de Çingene mahallelerini MİT, böyle karakterler üzerinden de kontrolde tutuyor, besliyor, yönlendiriyor ve her türlü kara para, fuhuş, uyuşturucu, hırsızlık, gasp ve diğer suç işlerinde kullanıyor. Tamamen ihanet ve kara para teşkilatı olan MİT de zaten tıka basa gizli Ermeni/Çingene dolu… TR’nin ceza evleri de Çingene dolu ve resmi kayıtlarda, değerlendirmelerde/istitatistiklerde Türk olarak görülüyorlar. Sonra birileri çıkıp “Her suç, her rezillik Türklerde” diyorlar. Bakıyorsunuz, bu şartlarda bunu diyebilenler de kendini Ermeni, Süryani, Rum, Yahudi zan eden Çingene kişiler çıkıyorlar.
İblis’in, dünya insanlığına karşı elindeki en büyük kartlardan biri Çingeneler…
Buna rağmen, ırkçılık yapılmamalı, Çingeneler sınıflandırılmalı ve sayıca az da olsalar da sakin, kendi halinde, zararsız, suç işlemeyen Çingenelere haksızlık yapılmamalı. Çingene çocukları da olsalar, çocuk olan kimseye eziyet edilmemeli, zarar verilmemeli.
Lakin şu beladan artık TR temizlenmeli, kurtulmalı…
Mübadelede Türk kabul edilerek Yunanistan’dan TR’ye getirilen Çingenelerin devam eden soyları tespit edilerek, tekrar topluca Yunanistan’a gönderilmeli. Tek hamlede hepsi vatandaşlıktan çıkartılmalı. O gün terör de biter, mafyalar da çöker, sanat camiası denilen ve halkı kasten namussuzlaştırmak, dinsizleştirmek isteyen teşkilat da çöker. Daha pek çok ciddi sorun da çözülür. TR’nin çözemeyeceği sorunu yok, yeter ki içimizdeki kriptolar çökertilsin, devletin kurumlarından temizlesin ve her meseleye karışmaları önlensin.
Ben bu devletin ceza evlerinde kaldım, tıka basa mahkum doluydu, mahkumların aralarında gerçek Türklere denk gelmek pek mümkün değildi.
Çoğunlukla Çingene, Kürt, Ermeni, Sabetaycı, Rum, Laz mahkumlar doluydu.
İlk defa ceza evine alındığımda sadece 20 gün yattım ve sonra çıktım. Hiç muhatap olmadığım infaz memurları, zaten benim farklı olduğumu anlamışlar, kendi aralarında konuşmuşlar, çıkışta bunu anladım, öğrendim.
Tahliye olacakken beni çevirdiler ve sordular. “Senin dosyana baktık biz, bir şey yok. İlk defa da içeri girdin, şimdi çıkıyorsun. Hani bize devlet diyor ya ıslah olmak, yeniden topluma kazandırılmak, bu sence mümkün mü? Bu gördüğün kişiler ıslah olurlar mu?” dedi.
Beni çoktan bir sandalyeye kibarca oturtmuşlar, çevreme yarım çembere yakın şekilde kendi sandalyelerini koymuş ve onlar da oturmuşlardı.
“Ben, kısa sürede buradan çıkacağıma emin olmasaydım, kesinlikle burada bir değil birkaç suç işlerdim. Bunlara tahammül edemez ve anladıkları dilden konuşurdum. Çıkacağımı bildiğim halde bile aşırı zorlandım. Neredeyse daha fazla tahammül edemeyecek ve patlayacaktım. Bunların bir daha insana dönüşmesi ihtimali sıfır. Aralarında, insan kalmışların oranı belki yüzde bir ya da ikidir.” dedim.
Soruyu soran infaz memuru, o kadar içten, candan odaklanmıştı ki değerlendirmelerime, ben sözlerimi bitirdiğim gibi yerinde duramadı, ayağa kalktı ve arkadaşlarına “İşte gördünüz mü?” dedi.
Ben o ceza evine apar topar konulmuştum, yazdığım yazılardan dolayı ceza evine konulmak, aklımdan bile geçmezdi. Ceza evine konulma kısmında, girişte çok iyi muamale görmüştüm. “İyi olan birkaç infaz memuruna denk geldim” galiba demiştim.
Tahliye olacakken ise aynı kısımda daha uzun süre geçti, evrakları tamamlıyorlardı. Koridordaydım, önümden sürekli infaz memurları geçiyordu. Geçtikçe şaşırıyordum. Az sonra içimden “Bu nasıl olur, bu kadroyu kim seçmiş? Kesinlikle insan tanıyan birileri özenle seçmiş. Bu kişilerin hepsi seçmece ve kodları düzgün, davranışları düzgün, çok iyi kişiler” dedim.
İçimden bunu dediğim gibi de başka bir infaz memuru geldi. Onu da hemen süzdüm, o tam tersineydi ve yaşı da vardı. Birkaç dakika bulunduğum yerdeki masada evrak işleri yaptı, uzunca süzdüm ve emin oldum ki kendini orada azınlık, ezik görüyordu. O ceza evi ona ve onun gibilere kalsa, her şey çok başka olurdu. Orada insanlıktan iz bulunamazdı.
Daha sonra, yine yazdığım yazılardan dolayı, yine gizli Ermeni/Çingene savcılar ve hakimlerin ihanetleriyle ve tamamen haksız/hukuksuz şekilde cezalar aldım. Ümraniye’de, hırsızların, dolandırıcıların konulduğu ceza evine konuldum. On buçuk ay kaldım ve o süre boyunca hep fark ettim ki hırsızların, dolandırıcıların en az yarısı şaşı gözlü, uzun boylu, ince omuzlu…
O ceza evinin bütün koğuşlarında kalmam mümkün değildi. Sadece iki koğuşunda kaldığım halde, o koğuşlarda ve koğuşlar harici ortak alanlarda denk geldiğim mahkumların en az yarısında göz kusurları vardı. Çoğu da şaşıydı. İnsan, bu tabloyu gözüyle görmese, yaşamasa belki inanamaz ama o kadar sık şaşılık vakası vardı.
20 seneye yakın yatmış, hala benimle aynı koğuşta ceza evinde ceza yatmakta olan ve yaşı 64 olan bir mahkumu, herkesten daha çok ve aylar boyunca uzun uzun inceledim, analiz ettim.
Kalpazanlık da yapmış. Suçları türlü türlü… Arada birkaç kez çıkmış, yeniden suçlara devam etmiş, yine yatıyordu. Bilinenin haricinde bir çocuğu daha varmış ki sadece bir kere, bebekken görmüş. Ne o kadın, ne o çocuk, bir dakika bile kendisinde vicdan azabına sebep olmamış. Bunları anlatırken bile gülüyordu. Kadını, çocukla birlikte sınır dış etmişler, Azerbaycan’a geri göndermişler ve kendisi için mevzu orada bitmiş. Hepsi bu… Bitmiş, o kadar. Bilinen çocuklarıyla da kedi-köpek gibi didişiyorlardı, görüşmelerde yaşadıklarını bile içeride herkese anlatıyordu.
Böyle bir hayat yaşamış, defalarca ceza evinde yatmış ama insanlık dışı işleri bitmemiş. Bir gün koğuşun avlusunda şeytani bir tarzda gülerken “Biz miyiz suçlu, asıl onlar ahmak” diyordu. Sahte paralar ile kandırdığı ve canlarını yaktığı insanları kastediyordu.
İşine gelince, “Ben bunca sene yattım içeride, senin gibi birini görmedim. Seninle bir ömür ceza yatarım” diyordu. İşine gelmeyince, koğuşta da yapmak istediği üçkağıtlarına, suç kapsamındaki işlerine meydan vermediğimde de gıyabımda diğer mahkumlara “Bunu kesmek lazım” diyordu. Dediği kişi de benden hiçbir yanlış tavır görmemiş olduğu halde, onu tasdik ediyordu. “Evet, kesmek lazım” diyordu. Bunlar için, yanlışı olmayan bir adam olmak, hayat hakkı bile verilmemesi gereken bir vahim suç haliyle yaşamak demek… İş tersine dönmüş bunlarda ve körler memleketinde görmek hastalık sayılırmış.
On buçuk ay içinde, insana benzeyen sadece üç beş kişi gördüm. Biri de Çingene/Roman bir gençti. Ben, bir asır gibi gelen bir buçuk aylık bir sürecin sonunda, herhangi bir suça bulaşmadan, başımı yakmadan ama bin dereden su getirerek bulunduğum koğuşu patlatmıştım. Bu yaptığıma içeride “koğuş patlatmak” diyorlar.
Koğuş büyük oranda dağıtılmıştı, başka koğuşlara… Ceza evi idaresi eminim ki o güne lanet etti. Çünkü, onların aksi yöndeki bütün çabalarına hatta sık sık açıkça suç işlemelerine rağmen, ben o koğuştan hem çıktım, hem de kavgalara karışmadan, başımı yakmadan çıktım.
Sonra ikinci bir koğuşa kondum. Öncelikle, ömrümde hiç sigara bile içmedim, içilen yerlerde de pek durmadım. Sırf bana inat, bütün itrazlarıma rağmen ikinci defa beni sigara içilen koğuşa koydular.
İçeri girdim, bir dakika bile geçmeden anladım ki daha da beter bir koğuştayım. Kasten, daha da kötü haldeki bir koğuşa konmuştum. “Orada başını yakamadık, sana suçlar işletemedik. Nasıl yapabildiğini de anlamadık ama sabır ettin, oyununu oynadın ve koğuşu dağıtmak zorunda kaldık. Haydi seni şimdi burada görelim” demiş gibilerdi…
Zemin katın kapalı kısmında birkaç mahkum vardı, selam verdim ve sonra avluya doğru yürüdüm. Daracık avluda sekiz on kişi voleybol oynuyorlardı. İçlerinden kısa boylu, fazlasıyla zayıf, teni fazlasıyla soluk biri dikkatimi çekti. Yaşı vardı, ağabey hatta amca diyorlardı bazı mahkumlar ona… Birkaç saniye onu süzdüm ve “Bu, çok pislik bir kişi, çok tehlikeli bir kişi, kapkara bir kişi” dedim içimden…
Sonra oyunları bitti. Onlarla da usul gereği tanıştım. Sordukları sorular oldu, cevapladım. Sonra kalabalık biraz dağılır gibi oldu. O Çingene genci iyice fark ettim. Hemen anlaşılıyordu beden dilinden bile, kötü biri olmadığı…
Bir döndü baktı bana, sanki yıllardır tanıyormuş ve güveniyormuş gibi tavırlarla yanaştı. Hemen hasbihal etmek etmek istedi. Çok dolmuş olduğu anlaşılıyordu. Beş dakika bile geçmemişti ki anladım o koğuşta kaldığı için çok ama çok aşırı bunaldığını, koğuşta insanlık görmediğini, bulamadığını…
Bir oradan, bir buradan anlatıyordu. Hemen sözü, koğuşu değiştirmek istediğine ama idarenin kendisinin bu talebini defalarca ret ettiğine getirdi.
Daha o koğuşa konulduğumun üzerinden 24 saatten biraz fazla zaman geçmişti ki gece vakti ortalık karıştı. Koptu bir gürültü ama öyle, böyle değil. Zemin katta değil, koğuşun üst katındaki yatakhane kısmında koptu o gürültü. Anladım ki kavga çıktı.
Yatış saati gelmişti. Mahkumların bir kısmı üst kata birkaç dakika önce çıkmıştı. Sistem değişikti. Eski mahkumlar yataklarına gidip yatıyor, ben dahil yeni mahkumlar ise sabaha kadar masada, sandalyede oturuyor, sonra sabah sayımdan sonra, eski mahkumların yataklarına en fazla 3-4 saat yatabiliyorduk. 8 kişilik koğuşta 38 kişi kalmaya zorlanıyorduk, güya mahkumları ıslah etmeye odaklanmış olan sistem tarafından…
İşte biz yeni mahkumlar ve birkaç eski mahkum aşağıda iken, yukarıda kavga çıktı. Hemen merdivenler koştum baktım ki o delikanlı Çingene gencin, bir kişi kollarını arkaya çekmiş tutuyor, diğeri o gence kafa atıyor. Bir başkası yüzünün sol yanına yumrukları saydırıyor. Diğeri ise neresine denk gelirse vuruyordu. Peş peşe vuruyorlar, çok sert dövüyorlardı. O halde bile onlardan birine kafa attı, sağlam darbe vurdu o genç… Ne döndüğünü ve kimin haklı olduğunu anlamam 30 saniyemi bile almadı.
O Çingene genç haklıydı. Zaten üç beş dakikada bile fark edilebilecek kadar dürüsttü, samimiydi, içten/candan biriydi ve bu nedenle o koğuşa uyum sağlayamıyordu. Çünkü koğuşta insanlıktan eser yoktu ve bunun böyle olmasını en başta ceza evi idaresi istiyordu. Koğuşlarda birileri çıksın, gruplaşsın, keyfine göre hüküm sürsün, bastırsın koğuşu ve idare koğuşlarla uğraşmasın… Bu nedenle, kanuni izin olmadığı halde bile koğuş mümessili/temsilcisi sistemini işletiyordu. Zaten mümessil olanlar, yanlarına üç beş kişi daha alıp koğuşlarda adeta krallıklarını ilan ediyorlardı.
Neyse.. O arada bağırışmalardan hemen anladım meseleyi… O Çingene genç haklı, o kapkara suratlı, kısa boylu ve cılız ihtiyar herif haksız. O ihtiyar “Bu yaşımda bana attığı iftiraya bak” diye ağlıyordu. Hatta bir ara da kendisini tutanlara rağmen bayılacak gibi oldu. Ben ise, o gencin gözlerimin önünde ve haksız şekilde dayak yemesine yanıyordum. Her şey çok hızlı oldu, yaşandı. Yine de müdahale edecektim ama neyin ne olduğunu ispat edebilecek şartlarda değildim. Yaklaşık bir gün önce başka bir koğuşu patlarak oraya gönderilmiştim. İdare, hastahane/rapor kartı oynayabilmek için ille de bir kavgaya karışmamı istiyordu. Suçişleri Bakanı Soysuz ve çetesi, bunu çok istiyorlardı. Destek olamadım o gence…
O genci iyice dövdüler, ağzını yüzünü dağıttılar. Fimlerde görülebilecek sahnelerin aynıları oluştu ve her bir yandan vurdular. Sonra da aşağıya indiler, zile basıp infaz memurlarını çağırdılar. Baş belası biri imiş gibi o genci onlara teslim ettiler.
Ben iyice şaşırdım. Ben elimi kaldırıp bir kişiye hem de nispeten çok hafif bir şekilde vursaydım, hem de haklı olarak vursaydım, başıma gelmeyen resmi prosedür kalmayacaktı. Bu eşkıya takımına hiçbir şey olmadı. Kurallar gereği, kavganın ikinci tarafını, o ihtiyar pisliği de koğuştan aldı infaz memurları.
Kavga sırasında o Çingene genç “Yatmış oraya, bana baka baka kendini eliyle tatmin ediyor” diyordu. Çok sinirliydi, ihtiyarın sapığın teki olduğunu anlatmaya çabalıyordu ama kimse onu dinlemiyordu. Ben zaten koğuşa girdiğimden az sonra, yüzüne bakarak, en fazla beş saniyede anlamıştım. O kadar pislik bir herifti…
Memurlar, kavgaya karışan iki kişiyi de koğuştan çıkarttıktan sonra… Koğuş içinde konuşmakta olan iki mahkumun tavırlarından, ortaya konuşmalarından ben iyice anlamıştım, o ihtiyarın cinsi sapık bir pislik olduğunu… Onlar da açıkça konuşamıyorlardı. Biri sadece kısık sesle “Çocuk haklı olabilir” dedi. Belli ki bildiği bir şeyler vardı. Onu da anlatmadı, zaten kimse dinlemek istemiyordu. Herkes neyin ne olduğunun zaten farkındaydı ama şeytanlaşmışlar ve numaralarını oynuyorlardı. Çingene gence vururken de çok delikanlı, adaletli, hassasiyet sahibi kişi rolü oynuyorlardı.
Sabah oldu, haberler gelmeye başladı. “Şöyle olmuş, böyle yapmışlar. Başka koğuşa konulmuşlar” diye konuşuyorlardı. Galiba ondan üç gün sonra yeni yeni haberler geldi. Koğuş mümessili Volkan Ç.’ye haberler geldi, o da koğuş içinde bir kısmını söylemek zorunda kaldı.
O ihtiyar daha önceki koğuşlarında da böyle sapıklıklar yapmış, çoktan adı çıkmış, idare bu hali gizliyormuş, o koğuştan şu koğuşa onu sevk ederek oyalanıyormuş. Devlet uğraşıyor, memur uğraşıyor, mahkum uğraşıyor, vatandaş vergi yüküyle bunları taşıyor. Sırtındaki kambur artıyor. Devlet gücü ile, hayatın her yerinde ve anında, suçlular, şeytanlaşmış olanlar kollanıyor. Masumlar, iyi niyetliler ise eziliyor, sürülüyor, intihara sürükleniyor, akıl hastahanelerine düşürülüyor.
Sonra ben düşündüm. Müdahale etmediğime içim çok sıkılıyordu. O genç gönderilmiş olsa bile, arkasından o koğuştakilere hesap sorardım. Bir yandan da o ceza evinden çıkmam lazımdı, bu imtihanların da geçilmesi lazımdı. O Çingene gencin bu hadiseyi yaşamasında da hikmetler olduğunu, ancak bu şekilde böyle bir koğuştan kurtulabildiğini düşündüm. “Sıra sende, burada nasıl duracaksın bakalım” dedim kendi kendime…
O koğuştaki onlarca insan şeytanıyla ki bir konuşsanız onlarla, hepsi de kendilerini alemin en kral adamları görüyorlar, yaklaşık sekiz ay o koğuşta kaldım. Neler neler yaşandı, nasıl mücadeleler verdildi, Kısım kısım anlatılsa, kitap olur, okuyanları da çok sarsar. İnsanın, dinsiz, namussuz, utanmaz olunca nasıl bir vahşi varlığa dönüştüğünü herkes anlar. Haram yiyenin nasıl da haramiye dönüştüğünü ve idam cezasının milletler için ne kadar büyük bir rahmet olduğunu, herkes anlar.
Sonunda, birinci koğuş gibi ikinci koğuşu da patlattım. Lakin bu defa, dağıtılanlardan, başka koğuşa gönderilenlerden de olmadım. O şartlarda bu kadarını yapabilmem , oyunu bu kadar iyi oynayabilmem de mümkün değildi. Himmetlerle mümkün oldu. Bazı şeyler denk getirildi. Planladıkları akış bozuldu. Bir gün gelir detaylı anlatırım. O ceza evinin birinci ve ikinci müdürü ki ikisi de gizli Ermeni kişilerdi, o gün kahrolmuşlardır. Haberi yukarı ulaştırdıklarında, o Soysuz da Tayyip de Bohçalı da Mehmet Haberal da kahrolmuşlardır.
O delikanlı gence ne oldu bilmiyorum. Lakin onu insandan saymayarak acımasızca ezenler, dövenler, sövenler var ya, onlara hiçbir şey olmadı. İkinci haftası oldu, duramadım ve koğuşta onların yüzlerine “Ben anlamadım. Bir kişiyi böyle dövdünüz, paketlediniz, kapıya verdiniz ve sonra hiçbirinize bir şey olmadı. Disiplin cezası bile almadınız. Çok ilginç” dedim. Beklemiyorlardı bu tavrı, lakin beni ezemiyolardı. Derin bir sessizlik oldu… Şükür ki öyle zayıf, güçsüz görebilecekleri fiziki şartlarda değildim. Yoksa derdim çok daha büyüktü. Bir de bu insan şeytanlarına hak ettikleri muameleyi yapamıyorum diye, gündüzleri koğuşun avlusunun o çok sağlam beton duvarlarını yumrukluyordum. Küçük yaşlardan beri, betonlarla yumruk çalışmışlığım vardı. Spor yaparken, gayet sakin olduğum anlarda, onlarca sert yumruğum beton duvarlara peş peşe çarptıkça, elime koluma hiç ama hiç zarar gelmedikçe, herkes zaten mesajımı alıyordu. Bu da benim için bir emniyet vesilesi oluyordu. Duramayıp da açıkça “Hocam! Sen çok tehlikeli birisin. Vallahi gördüm seni, çok kötü” diyenler oluyordu. Lakin asıl emniyet vesilesi, hukuk bilmem, kanunları işletmeye çalışmam oluyordu. Sonunda idare de o dilekçeler ve hukuki tehditler karşısında istemeye istemeye ayara girmek zorunda kalıyordu.
Ya o Çingene genç? Ya patlattığım ilk koğuşta, bana yapılmak istenen muamelelerin daha önce yapıldığı ve sonunda intihar eden genç? Onların suç neydi? Hukuk, siyaset bilmemek mi? Başlarında devlet yok muydu? Yetkililer yok muydu? İlk koğuşun mümessili ile yardımcısı, çetesinden Murat isimli kişiyle, bağıra bağıra, bana mesaj verdikleri anlaşılacak şekilde o kişiyi, nasıl intihar ettiğini konuşuyorlardı. Elbette ki gülüyorlardı. Bunların üzülmesini beklemek, kayaların yeşerip filizlenmesini beklemek kadar boşuna bir bekleyiş olur. Bu millet, vergileri ile bu pislikleri bundan sonra beslememeli… Devletin her kurumundan ve ayrıca ceza evlerinden gizli Ermeni kadrolar temizlenmeli. Bu ülkede bir daha asla af çıkmamalı. Şu sıralarda genel ya da kapsamlı af çıkartmayı düşünen ve iktidarı ihanetle, kanunsuzlukla ele geçirmiş olan gizli Ermenilere de meydan verilmemeli. Bu ülkede, af çıkmasını istemek, idamlık suç olmalı. Yazık o mahkumların eşlerine, çocuklarına, annelerine, babalarına, komşularına…
Oranı yüzde bir midir, üç müdür neyse, hala insan kalmış ve ıslah olma ihtimali olan kişiler tek tek belirlenmeli. Onların ıslahı için mücadele edilmeli, emek verilmeli, masraf edilmeli. Islah olduğuna kanaat edilenler ise af edilmeli. Diğer türlüsü, insanlığa ihanet denilebilecek kadar ağır bir suç görülmeli.
Akbank da yıkılıyor. Dikkat edin, üzerinize yıkılmasın. Çok ama çok kötü hallerdeler.
Hükumet, rejim, bakanlar, TBMM/vekiller, MİT’in yapısı, kanunlar, her şey değişecek hatta şu anlarda arka plandan değişmeye başladığı söylenebilir.
Yine de Türkiye’de yıllarca çok büyük krizler, acılar, sorunlar yaşanacak. Çünkü bütün bunların yapılmasında çok ama çok geç kalındı. Nasıl diyorlar, iş işten geçti..
Bankalarda tamamen kanun dışı şekilde işler çevriliyor. Olmayan mevduatlar, olmayan varlıklar, varmış gibi gösteriliyor. Hala bankalarda paranız, altınınız var zan ediyorsunuz ama çoktan eridi, yok edildi onlar… Kalan az bir nakit para ile, biraz da karşılıksız paralar ile, herkesin oyalıp işi çevirmeye çabalıyorlar.
Türkiye’de tedavüldeki paranın yüzde kaçının gerçek, yüzde kaçının hükumet tarafından karşılıksız basılmış para olduğu bile belli değil. Hala MİT, durmak bilmeden karşılıksız dolar, euro da basıyor.
“Keşke aylar hatta yıllar önce patlasaydı şu kriz, hiç bastırılmasaydı. Bu nedir ya” deyip her yerde göz yaşları dökeceksiniz. Lakin, geçti Bor’un pazarı, eşeklerinizi de istediğiniz yere sürün, umurumuzda bile değilsiniz.
Ben “Hain Ankara hükumeti” dedikçe sadece AKPKK’yi değil, MHPKK’yi ve danışıklı muhalefeti de bu ifadenin içine dahil ediyorum. Her fırsatta da “Tayyip aslında Bohçalı’nın kuklası, Bohçalı sistem içinde daha üst konumda” dedim durdum yıllardır…
Tayyip’i defalarca köşeye sıkıştırdığımda, hep son çare olarak Bohçalıya koştuğunu da bütün dünya gördü.
Şu son sözde seçim sürecini de Bohçalı ile çevresindeki kara paracı ihanet çetesinin yürüttüğünü herkes biliyor. Lakin Bohçalı diye ortada görünen kişi gerçek Bohçalı mı, buna kimse emin değil.
Böyle bir hainle, böyle bir pislikle benim ne işim olur? Türkiye çok büyük projelere İstanbul üzerinden girecek de bir de bunlar, bu pislikler bu işlere dahil mi olacaklar? Hatta bu işlerde başa mı geçecekler?
Bütün bunlara nasıl inanabiliyor, hala şu vasıfsız kara paracı hainlerin oyunlarına nasıl düşüyorsunuz?
Ben Bohçalı ile ve onu oynatanlarla iş tutmayacağım, Bohçalı’yı önden cenaze arabasına koyduracağım, sonra da çevresini ve üstlerini sıra sıra mezarlıklara göndereceğim.
Yıllardır verdiğim mücadele neticesinde, Ankebut Ağı dünya genelinde parasızlıktan kıvranıyor. İşleri her geçen gün krize giriyor. Hangi batağı nasıl gizleyeceğini, hangi krizi nasıl öteleyeceğini şaşırdı. İyice yoruldular, gerildiler. Bir yandan da son zamanlarda metafizikle çarpılan adamlarının sayısı belli değil. Çin Dışişleri bakanından, TR’deki Muharrem İnce’ye kadar, binlerce adamları, çok isteseler de siyaset sahasında boy gösteremiyorlar. O Çin Dışişleri bakanı da büyük ihtimalle öldü. Muharrem İnce yerine dublör kullanılmış olma ihtimali yüksekti, tartışmaların üstü örtüldü. Dünyanın farklı farklı ülkelerinde de vaziyet aynı. Ölenlerin, ölmeyip ama ölmekten beter olanların listesini tutmak bile zor iş. Bir yandan da dünya genelinde “izahını bile yapamadıkları afetler” sayıları artarak ve şiddetleri yükselerek devam ediyor. Hangi bir açığı/masrafı, ne ile kapatacaklarını şaşırdılar.
Senelerdir afetlere karşı gerçekten tedbirler alınmasını istedim. Hİçbir şey yapmadılar, sadece oyalamaya, kandırmaya dönük çıkışlar yaptılar. Bu günlerde ise dillerinden afet ikazları düşmüyor. Silivriye binlerce konteyler koydular. On binlerce çadır koydular. İnsanların İstanbul’u ve büyük şehirleri terk etmesien sebep olacak kadar vahim açıklamaları resmi ağızlardan yaptırdılar. Bütün bunları İstanbul’dan, yapabileceklerinden korktukları için yapıyorlar. Kenar köşelerde korkudan titriyorlar. Bunları en arka plandan yöneten yer altı şehirlerinin amirleri de aynı hallerdeler. Tepelerindeki çatı çöker mi, ne vakit ve nasıl çöker diye bakıyorlar. Dünya devletlerinin pek çoğunda, en ufak bir endişede nükleer santrallerin birimleri durduruluyor. Rusya’da batı uşağı Putin ve çetesi devrilmesin diye seferberlik halinde hamleler yapmaya devam ediyorlar. Rusya’dan daha çok ABD, dünyanın her yerinde Wagner unsurlarını yok etmeye çabalıyor. Saymakla bitmez vahim sorunları var bunların ve her geçen gün başlarına daha fazla sorunlar çıkartıyorum.
Kendi adamları arasında bile sorunlar çok büyüdü. Saçma sapan, mantığı olmayan kararlar alındığına ve sırf İstanbulla inatlaşma uğruna bütün sistemin ve hatta bütün dünyanın tehlikeye atıldığına inananlar çok. İçinde bulundukları iğrenç sistemin detaylarını bilmeyip de yayınlarım sayesinde öğrenen ve kandırıldığını anlayan da çok. Artık Ankebut Ağının tepesinden gelen emirlere, yönlendirmelere itaat etmeyenler de çok. Bu sırada bunlar birbirlerine de oyunlar kuruyorlar. Birbirlerine karşı artık gerçekten, danışıklı olmayan mücadeleler de veriyorlar.
Ben, devasa projeler için defalarca adımlar attım, sahayı ayarladım ama sahada şeytanlıktan, fesatçılıktan, dolandırıcılıktan, tuzaklardan, kinden, nefretten başka bir şey görmedim. Bu fırsatler geçmişte kaldı ve şu sıralarda yeni fırsatlar olmayacak. Dişimle kazıya kazıya ve sonuna kadar hak etmişlerken onları bu şartlara düşürmüşüm, nefeslerini kesmeden durmayacağım. Madem öyle, işte böyle…
Ben hain Ankara hükumetini ve ayrıca Putin ile çetesini çökertmeden… Bedeli üçüncü dünya savaşı hatta milyarlarca insanın ölmesi olsa bile Türkiye’yi gerçek hürriyetine ulaştırmadan… Bu hedefimin karşısında duran yer üstü ve yer altı düşmanlarının tamamını oyun dışına en feci şekilde atmadan… Bu dünyada büyük işlere/projelere girmeyeceğim. Günümüzde ve yakın gelecekte durmak bilmeden çatışmalar, toplu ölümler, sınırların değişmesi, açlık/kıtlık, bulaşıcı hastalık ve benzeri şeyler yaşanacak. Ben hemen şimdi değil, o ilk ve çok şiddetli çatışma ortamı nispeten ferahladığında kendi işlerime gireceğim ve onların bile çoğuna başka ülkelerde gireceğim. Büyük projelere girmek için doğru vaktin gelmesini, doğru şartların oluşmasını bekleyeceğim. Tahminime göre o doğru vakte yaklaşık beş sene var.
Bir kez daha bu kadar açık yazdım, yine de kandırılmak isteyenler varsa, kime gidiyorlar, kim tarafından kandırılıyorlarsa, kandırılsınlar. Benim meselem değil, umrumda da değil. Bu hususta daha ne yapabilirim. Bunca ikaza rağmen kandırılan, kandırıldığına doymasın, kendinden başka da suçlu aramasın.
Kesin bildiğim şey var ki ben o devasa projelerin başında olmadığımda, bunlar dünya genelinde siyasi, askeri, mali dengelerin hiçbirini bu projelere göre ayarlayamazlar. Zaten o projeleri yapacak değil, anlayacak kadar bile çapları, vizyonları yok. Son çare olarak yine kara para peşinde koşacaklar, koşuyorlar ama o sahaları da iyice boğuyorum, boğacağım.
Belki nasip olur da o Bohçalı’yı da ellerimle ve gerçek manada boğarım.
Adamı en azından bir kere daha makamında ve ekranlarda gösterselerdi de bari ondan sonra görevden alsalardı…
Çin’in Dışişleri bakanını görevden almışlar. Zaten haftalardır görevde değildi, ortada görünemiyordu. Çarpıla çarpıla öldü de çoktan mı gömdüler, belli değildi. Ortada görünenemeyen diğer Çinli yetkililer ve etkililer için ne yapacaklar?
Ya Çin’in haricinde, Ankarayı arkalamak uğruna kendini iyice batıran ülkelerin ortada görünemeyen etkili ve yetkili isimlerinin yerine ne yapılacak?
Sahi, George Soros’un bile çoktan öldüğünü daha ne kadar gizleyebilecekler?
Ahmakça işler yapıyorlar, sırf o İblis ve Deccal ahmakça kararlar alıp durduğu için…
Zamanı ve mekanı idrak etmesi bile çökmüştü. Canlı yayında olduğunu bile bilemiyordu. Canlı yayında bile bayılıp hemen ayılıyordu. Beyninde “şifa bulmaz” darbeler ve bolca gri noktalar vardı. Kendisine anlatılanları da anlamıyordu.
Birinin desteği olmadan küçük merdivenleri bile inemiyordu. Küçük ve büyük hacetini tutamıyordu. Hafızası kevgire dönmüştü, çoğu yerler delikti, ulaşamıyordu. Dün kiminle konuştuğunu hatta ne yediğini de bilemiyordu. Kürsüye çıkınca belini, boynunu dik tutamıyordu. Sesi de çok cılız çıkıyordu. Nefes alışı da çok sorunluydu.
Bu Tayyip’e ne oldu? Nasıl oldu da o kadar kısa sürede birden canlandı, her yönüyle akıl almaz bir iyileşme gerçekleşti?
Ya da şöyle de sorulabilir, ne kadar süredir plastik/silikon maskeli Tayyip dublörleri kullanılıyor?
Son defasında canlı yayında fenalaşan kişi de dublör müydü?
Bu güne kadar Tayyip gibi vasıfsız bir piyonu kullanarak Türkiye’yi mahveden ve sömüren masonlardan olsaydınız, Tayyip’in haline takılır mıydınız? Dublörlerle yolunuza mı bakardınız?
Bilen varsa söylesin, Bohçalı hala gerçekten ölmedi mi, yoksa o da dublör mü?
Türkiye’nin herhangi bir yerinde PKK ya da türevi bir terör örgütü, bombalı ya da bombasız bir terör eylemi yaparsa… Şimdiden bilin ki o terör eylemini AKPKK-MHPKK hükumeti, MİT, CIA, TSK’nin genel kurmay kademesi, sözde muhalif partiler, hepsi beraber yaptırdılar.
Bilin ki en çok da Suçişleri Bakanlığı ve Soysuz o saldırının arkasında olacak…
Kaşlara, gözlere, dudakların duruşuna ve hepsinin birbirini nasıl tamamladığına bir bakın.
Bir de onların duruşunu tasdik eden ve tamamlayan kulaklara bakın. Alnın da “idrakım çok kapalıdır benim, kütük gibiyimdir. Hiçbir şeyden anlamam.” diye bağırışını duyun.
Hiç ilm-i sima bilmeyen biri bile, Ermeni/Çingene kırması olan Sinan Oğan’ın yanına yaklaşmaz. Yakınından bile geçmez. İlmi olarak yorumlayamasa bile sezer de uzak durur.
Öyle kindar, öyle acımasız/merhametsiz, öyle dik kafalı, öyle inatçı, öyle sinsi bir yüz ifadesi var ki, fırsatlar eline geçse, bu tip, Tayyip’i bile geçer. Onu bile aratır bu millete…
İnsan değil bu kişi, bildiğiniz canavar… Muzır bir varlık… Menfaatine uyuyorsa ve fırsat da bulabilmişse, bütün dünya insanlığını bile düşünmeden, acımadan öldürür geçer.
Buna, bir mahalledeki bir bakkal dükkanı bile emanet edilmez. Oradan bile her gün çalmanın yollarını arar. Sadece çalmakla da rahatlayamaz. Orada bile, etraftaki bütün esnaflarla kavgalı olur. Hem de yumruk yumruğa kavgalı olur. Lafı, fitnesi, herkese bulaşması, sonra roller oynarak üste çıkmaya çalışması, dürüst ve haklı gibi görünmeye çalışması hiç bitmek bilmez.
Cihanda ne kadar insan varsa, hepsi bunun karşısına çıkıp laf anlatsa, hepsi de ayrı ayrı deliller gösterse, bunu ikna edemez. O kadar inatçıdır. Çünkü gerçeği bile bile, ölümüne bir inatla inkar eder ama sinsice… Anlayamıyormuş gibi yaparak… Çünkü onun için asıl olan menfaatidir, başka bir şey umurunda bile değildir.
Menfaatine uyduğu zaman da gidip elini ayağını öpmeyeceği hiç kimse yoktur. Senelerce ısrarla savunduğu yanlış bir şeyi bir gün aniden ret ettiği görülebilir ama bu, gerçeği artık gördüğünden değildir. Herkese fark ettirmediği bazı dengeler değişmiştir de sinsice ona ayak uydurur.
Bunun gibiler umumhane kapılarında bekçi olurlar. İbnelerin barlarının kapılarında bekçi olurlar. Mafyaların içinde, hiç güvenilmeyen ve köpek çekilen kişiler olurlar. Tecavüzden ceza evinde yatan kişiler olurlar, dolandırıcılık çetesi üyesi olarak içeride yatarlar ama başka da bir şey olmazlar. Bunun annesi, karısı, çocukları, babası gibi yakınları sinir hastası olur, bazıları ciddi ciddi delirir. Ya da katil olurlar, bu tipe sıkarlar ve hayatları kararır. Çünkü İblis’in istediği ayarda olan devlet nizamı, böyle bir pisliğin zararına son verene ödül vermek yerine, tutar ceza evine koyar.
Bir ülkede bu tip, kazara başa geçse, ülke lideri olsa, vay ki ne vay o ülkenin haline… Gerçi, idrakları sıkıntılı olduğundan ve ayrıca öfke kontrolü de olmadığından, çok uzun kalamazlar ülkenin başında ama kısa zamanda da mahvederler ülkeyi…
Şu demokratik cumhuriyet rejimi ne lanet bir şey… Arsızı, hırsızı, haini, dolandırcısı, cahili, katili, canisi, tecavüzcüsü bile seçiyor ve seçiliyor. Böyle lanet bir sistem bir de dünya genelinde tek meşru bir idare şekli gibi dayatılıyor. Hep mason biraderlerin teşkilatı üzerinden oluyor bunlar… “Kainatın ulu mimarı” dedikleri İblis, onlardan zaten bunu istiyor. İnsanlığı felaketten felaketten sürüklemelerini…
Hadis-i şeriflerde zaten ahir zaman anlatılırken “İnsanların en şerlileri, insanların başına geçerler.” denilmiş.
Sinan Oğan, şu her yanı pislik, rezillik, ihanet, yalan, sapıklık olan Muharrem İnce pisliğinden bile bin kere pislik bir kişi…
Bunlar gibilerin bu ülkede devlet başkanı olmasını geçelim, nefes almasına bile izin vermeyeceğim.
Ben kripto Ermeni, kripto Yahudi, mason, satanist, terörist, mafya, sistem, ABD, İsrail, İngiltere, NATO falan bilmem, tanımam.
Hak edeni bir böcek gibi ezerim ve sadece Tayyip’le Kemal’i değil, Sinan’la Muharrem’i de böcek gibi misali ezeceğim. Zaten hepsi CIA’ya ve aynı kara paracı örgütlere çalışıyorlar. Ortada seçim falan yok ve oldu bittiye de meydan bırakmayacağız.
Tayyip gibi, Kemal gibi, Muharrem gibi, Sinan’ın da “kravatlı terörist” olduğunu…
Hala duymayan, bilmeyen birileri kaldı mı bu ülkede?
Her gün Türklük ve yanı sıra tezat şekilde Adıtürkçülük rolü oynayan Sinan Oğan, gizli Ermeni bir terörist, kara paracı bir insan şeytanı…
Mahşerin dört atlısından hangilerinin aynı zamanda Çin’e, Rusya’ya ve Avrupa’ya çalıştığını hala bilmiyor musunuz?
Hangisinin hangi para işleri yaptığını, hangi sözde diplomatik temsilcilerden emirler aldığını, hala bilmiyor musunuz?
Hangisinin MİT/CIA korumasında olduğunu bilmiyor musunuz?
Gölcük-Düzce hizasından aşağıya, Afyon, Uşak ve çevresine kadar olan kısmı kırmaya çabalıyorlar. Peş peşe manyetik şoklar gönderdiler ve muhtelif yerlerde küçük depremler oluşturdular. Hedef, bu bölgeyi de Maraş merkezli afet bölgesi gibi bir hale getirmek.
Şu ana kadar ya istediklerini yapamadılar ya da önce küçük kırılmalar yaparak çok büyük kırılmaları/depremleri hazırlıyorlar. Asıl darbeyi vurduklarında daha şiddetli depremler olmasını sağlamak istiyorlar.
6 Şubat’taki Maraş merkezli depremlerden önce İstanbul boğazına gelip meydan okurcasına tavırlar sergilenen ABD savaş gemisi, en son Zonguldak civarına gitti. O geminin elektromanyetik saldırılarla suni afetler yapmakta kullanıldığı bilgisi gerçek, teyitli bilgi.
Gemi/ler bu türlü saldırıları yapmıyorlar, eş zamanlı olarak çok yönlü müdahalerle böyle suni afet saldırıları yapılabiliyor ve bu gibi gemiler kısmen sistemi destekliyorlar.
Yapılacak depremlerden Tayyip’in, Fuat’ın, Hulusi’nin, Soysuz’un, Mevlüt’ün, İbrahim Kalın’ın, Fahrettin Altun’un, Genelkurmay kademesindeki büyükbaş hainlerin, tıka basa hain dolu olan MİT’teki üst isimlerin, Türkiye’deki çok sayıda etkili ve yetkili kişinin haberleri var. Yine bu insanlık dışı faaliyetlerin başında da hep masonlar ve mason tarikatı var.
Maraş merkezli suni deprem saldırılarından hemen sonrasında planları büyük oranda bozuldu, istedikleri kadar insan, organ, ziynet eşyası ve değerli şeyler kaçıramadılar. İstedikleri gibi bulaşıcı hastalıklar yayamadılar. İstedikleri kadar bölgeyi boşaltamadılar ve sahipsiz bırakamadılar. Bu defa daha dikkatli ve gayretli olmaya çabalayacaklar.
Zemini tam oluştuğu zaman da Çanakkale, İzmir, Muğla gibi şehirler başta olmak üzere, pek çok şehirden düşman işgalinin önünü açacaklar.
Yine, sanki Türkiye batmış, bitmiş, devlet sistemi çökmüş, ordu hiç yokmuş, üç kuruş yardımlara ve üçbeş çadıra ve yurt dışından gelecek sağlık çalışanlarına muhtaç hale gelinmiş rolleri oynanmak istenenecek. Yine masonların kontrolündeki sözde Türk basın ve medyası da üzerine düşeni yapacak. Yine sosyal mecralar, gerçek sahibi olan CIA tarafından sansürlenecek. Elon Musk, sansürlemede gevşeklik yaparsa yine Twitter’a erişme engellenecek.
Hatta bu defa Türkiye genelinde kapsamlı ve uzun süreli elektrik ve internet kesintileri de yapabilirler.
Zaten Maraş merkezli afet bölgesinde sinyal kesicileri gerçekten kullandılar. O insanların gördükleri de anlattıkları da tamamen doğruydu. Devleti resmen idare edenler, devletin kurumlarını ve imkanlarını seferber ederek sinyal kesicileri bölgede dolaştırdılar, çalıştırdılar. Bu kadar aleni şekilde ihanetler ettiler, katliam sergilediler.
O sıralarda enkazların altında yüz binlerce insan vardı. Bunların en az on binlercesi hayattaydı, çoğunun yanlarında telefonları vardı. Telefonları bozulmamıştı, şarjları bitmemişti ve herkesle irtibat kurmaya çabalıyorlardı. En çok da bunun yaşanmasını istemediler. Bu irtibatı kesmek ve enkaz altında sağ kalanları da öldürmek istediler.
Yine Mason Adnan Oktarcılardan tutun da HDP/PKK’lilere, sözde mültecilerden tutun da yurt içinden ve dışından hemen gelecek, hemen seferber edilecek sözde kurtarma ve yardım ekiplerine kadar herkes bilgilendirilmiş vaziyette… Yine İHH’nın, Beşir’in, Kızılay’ın, Ahbap’ın üst isimlerinin de bilgileri ve hazırlıkları var.
Fitne başı yine İsrail ile İngiltere… Bu gibi saldırılarda ABD’yi, NATO’yu, Rusya’yı hatta Çin’i ve sözde Arapları hep İsrail ile İngiltere sevk ve idare ediyor. Hain Ankara hükumeti de MİT de Genelkurmay kademesi de sözde muhalif partilerin ve liderlerin tamamı da onlara çalışıyor.
Bu saldırılar çoktan yapılacaktı. Aslında Maraş merkezli ilk suni depremden sonra şu ana kadar her şey bambaşka akacaktı, yaşanacaktı. Planları çok büyük oranda bozuldu. Son haftalarda bu saldırıların devamını yapacaklardı ama hem ifşa oluyorlar, hem karşı müdahalelerle karşılaşıyorlar ve bocalıyorlar.
Söz konusu hattan da Türkiye’ye ağır darbe vurduklarından hemen sonra Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizi de işgal etmeyi, kısacık sürede Türkiye’den ayırıp almayı çoktan planladılar. ABD Genelkurmay başkanının, işgal altındaki Suriye’de, PKK/YPG teröristlerinin ayağına gitmesinden tutun, son haftalarda onlarca ülkenin çok sayıda resmi görüşmesine kadar… Köşeye sıkışmış haldeki İngiltere Boşbakanı Rishi Sunak’ın “Dünya düzenine meydan okunuyor. Tetikte olmalıyız” açıklamasından, Irak’ta düşen helikoptere kadar ve Ermeni kökenli Rusyalı vekilin “Türkiye çok zayıf düştü, İstanbul’u alalım” açıklamasına kadar, yüzlerce gelişme bu planlarla bağlantılı…
Dediğim gibi, melhame-i kübra artık somutlaşıyor, açıkça yaşanıyor.
Öyle ise herkes aklını başına alsın, çünkü başka Türkiye yok… İstanbul, planları bozmaktan, tebdil etmekten, tehir etmekten yoruldu, sıkıldı.
Tekrar ediyorum. İyice ifşa oldukları için planlarını değiştirmek ya da iptal etmek zorunda kalmazlarsa…
Öncelikle kırmızı işaretli hatları kıracaklar. Gölcük-Düzce arasını merkez ve başlangıç noktası yapacaklar.
Sonra sarı işaretli kısmı belli aralıklar ve çok beklemeden peş peşe kıracaklar. Bunda da Gölcük-Düzce arasını merkez ve başlangıç noktası yapacaklar.
Öncelikli olarak bu bölgelerde, tarihe geçecek seviyede aşırı yağışlar, seller, toprak kaymaları ve şiddetli patlamalar yapmaktan da çekinmeyecekler.
Suni deprem saldırılarının arından da aşırı yağışlara, sellere, patlamalara sebep olacaklar.
Asıl hedefleri İstanbul ve İstanbul’u elektromanyetik şok saldırıları ile doğrudan vuramıyorlar. İstanbul’un buna karşı koruması var. Bu nedenle İstanbul’un yakın çevresini kırmak istiyorlar. Yakın çevresinden başlayacak depremlerin, şiddeti düşmeden İstanbul’un içlerine uzanmasını istiyorlar. Bu nedenle de yıllardır anlattığım o yer altı gazları ve onları tetikleyecek bomba tertibatı planını önde tutuyorlar. Yıllardır bunu Marmara bölgesinde istedikleri gibi yapamadıkları için gidip Maraş merkezli bölde bu teknikleri kullandılar.
Yazdıklarımı unutmayın, Maraş merkezli depremde sadece yer altının farklı noktalarındaki devasa gaz birikintileri patladılmadı, sadece yer altı su kaynakları ile oynanmadıi, sadece elektromanyetik şok darbeleri atılmadı, eş zamanlı olarak yer çekimi bile gücünü bir süreliğine kaybetti.
Trakya bölgesine kaçanlar da yanlış yapıyorlar. Hedef İstanbul’un çevresini çok şiddetli şekilde kırarak İstanbul’u yerle bir etmek olduğuna göre… Sadece Gölcük-Düzce kısmını değil, Trakya’daki pek çok yeri de kırmak isteyecekler. “Burada fay yok” diye boşuna zaman harcamayın. Bu tür saldırıların mümkün olması için faylara gerek yok. Zaten hepinizi kandırıyorlar. Bu depremler, yüzeye çok çok yakın depremler. Derinlerdeki faylar, iddia edildikleri kadar yerlerinden oynamadılar, oynamıyorlar.
Bu gün, yarın ya da bundan sonra herhangi bir gün… Danimarka’da Kur’an-ı Kerim yakılırsa ya da ayaklar altına alınırsa… Danimarka’yı metafizik saldırılarla adeta imha edeceğiz. Detayları her seferinde yazmıyorum. Yerin altında da üstünde de neler yaşanacağını Danimarka’daki bütün taraflar zaten biliyorlar.
Biden hükumetinin Ankara hükumetinden hiç farkı kalmadı. Hükmünü iyice kaybetti. Şu andaki direnişleri bir mantıksızlık eylemi…
ABD karmakarışık bir siyasi kaosa sürükleniyor. Devleti ayakta tutmak isteyenlerin ikinci bir hükumet gibi sistemli hareket etmemeleri halinde, ABD en iyi ihtimalle parçalanacak.
Amerika Birleşik Devletçiklerindeki eyaletler arasında, ABD’den ayrılmak isteyenler… İstanbul’un hassasiyetlerine riayet edebileceklerse… Samimi olabileceklerse… İstanbul merkezli yeni sistem onlara da açık. Onların da karar verip hamle yapmaları için fazla vakitleri yok.
Kaçan kaçana…
Haber metni: “İsveç Başbakanı Ulf Kristersson’un danışmanı Peter Magnus Nilsson, yasa dışı yılan balığı avladığının ortaya çıkması üzerine istifa etti.”
Rasmus Paludan bir biyonik robot. Vatikan’la görüşüyor ve Kur’an-ı Kerim yakma talimatlarını da Vatikan’dan alıyor.
Zaten Putin ve Tayyip suretlerindeki biyonik robotlar da Vatikan’daki biyonik robotlara bağlılar. Oradan talimatlar alıyorlar.
Batı dünyası o kadar büyük bir batakta ki yakın gelecekte İngiltere’nin son çare olarak Fransa’yı yağmalamasını bekliyorum.
Nereye gidiyor dünyanın ilaçları, yer altı şehirlerine mi?
TCMB başkanı Şahap Kavcıoğlu gizli Ermeniydi. Biyonik robotla yerine geçildi. Şu anda o biyonik robotun kontrolü grilerde… O biyonik robot, Soros suretindeki biyonik robotla da sık paslaşıyor.
Avrupa’nın krizleri derinleştikçe Polonya’yı da yağmalayacaklar.
Yakın gelecekte İsveç diye bir ülke kalmayacak. Başka bir ülkenin sınırlarına dahil olacak.
26 Ocak günü de Avrupa’da büyük krizlerle, çatışmalarla geçti. Basına yansımayan çok sarsıcı gerçekler var.
Fransa’nın kendini ayakta tutabilecek gücü kalmadı.
Tayyip kendilerini aradıktan sonra… Ayar çektikten sonra… Benimle irtibat kuran ve güya taktik oynayan tarafları/ülkeleri ben bilmiyor muyum?
Oradan bakınca bu kadar mı zayıf görünüyor benim sistemim?
Tayyip’in Türkiye içinde bile hükmü kalmadı, milletler arası projelerde mi başı çekecek, yön verecek?
Boş işlerle uğraşıyorsunuz. Onlarcanızı toplasak, bir tane adam etmiyorsunuz. Hiç tat vermiyorsunuz. Ahmakça kendi topuklarınıza sıkıyorsunuz. Hepiniz zaman israfısınız…
CHPKK organize suç, terör ve ihanet örgütünün Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba:
“Bizim için en iyi adayın Recep Tayyip Erdoğan olduğunu ifade etmek istiyorum.” demiş…
Aynı merkezden talimatlar alanlar, bir gün içinde peş peşe hamlelerini yapıyorlar…
Bu kadar açık bir danışıklı dövüş… “Anayasanın ihlali” deniyor, “Ağır suç” deniyor, “hukukun üstünlüğü” deniyor, “Meşruiyeti yok” deniyor ama bunlar hala milleti ahmak yerine koyuyor… Bu güne kadar danışıklı dövüştükleri Tayyip’i ve çetesini hala iktidarda tutmak için kuralsızca hareket ediyorlar.
Ankebut Ağına bağlı ülkeler/hükumetler arasındaki paslaşmalar…
Bohçalı, Tayyip, Soysuz gibilerin başı çektiği Türkiye’deki kara paracılarla, Arnavutluk’taki resmi sıfatlı/yetkili kara paracıların anlaşması bu aslında…
Son zamanlarda AKPKK-MHPKK organize suç, terör ve ihanet örgütünün Arnavutluk ile ileri seviyede kara para işleri var. Suçluları kaçırma, saklama, himaye etme işleri de var.
Arnavutluk emniyet teşkilatı da ayarından çıkartıldı, kara para işlerine organize edildi ve çok yakında orası da büyük bir gürültü ile patlayacak, ifşa olacak.
Ölmeyin, haydi savaşın. Siz Ankebut Ağının son ümidisiniz. Siz çökerseniz Bohçalı çöker. Tayyip çöker. Türkiye ayağı çöker. Kilitlendiler, yapabilecekleri bir şeyleri yok, son çareleri sizsiniz.
Siz çökerseniz Biden-ABD ayağı çöker. Siz çökerseniz Putin-Rusya ayağı da Şi-Çin ayağı da çöker. Siz çökerseniz her yerde Ankebut Ağı çöker.
Bu kadar kolay ölemezsiniz. Bu kadar kolay çarpılamaz ve hastahanelik olamazsınız. Bu kadar kolay bayılamazsınız. Gayret edin, mesuliyetinizin bilincinde olun. Sinyalleri güçlendirin. Büyüleri sıklaştırın. Haydi, haydi, durmayın ve savaşın.
Savaşın da siz de böylece cehenneminize hemen yol alın. Biz de şu dünyayı düzeltelim.