Etiket arşivi: İçimizdeki İsrail

Ruslar Suriye’den çok kısa sürede def olup gidecekler

Ruslar Suriye’den çok kısa süre içinde çıkacaklar. Ya seve seve çıkacaklar ya da zoru göre göre çıkacaklar. Hem de bir iki gün içinde, her şeyi bırakıp def olup gitmiş olacaklar.

Amerikalılar da aynı… Onlar kaçarak gidecekler.

Böylelikle Suriye’de kadınlar, çocuklar başta olmak üzere, bütün insanlar bir rahat nefes alacaklar. Kurtlar kuşlar bile rahatlayacaklar, şu lanetli pislikler çekip gittiği için…

Herkes bu yaşanacaklara hazırlansın. Bu irademe karşı duran, Esed bile olsa oyundan hemen çıkartılacak.

Bedeli her ne olursa olsun, Türkiye de bölge de gerçek hürriyetine kavuşacak.

Gerçekten can, mal, ırz emniyeti olacak.

15 milyon kemiricinin, sözde mültecinin, çok kısa bir süreye sıkıştırılarak ve çok sert muameleler yapılarak Türkiye’den kovulmasına da bütün taraflar hazır olsun. Buna da daha fazla engel olamayacaklar. Buna engel olanlar, Bohçalı ya da Tayyip gibi hainler değildi. Onları ezip geçmemiz işten bile değil. Buna engel olanlar Ankebut Ağına bağlı onlarca ülkeydi ve şimdi hepsi de yerlerde. İstanbul’la inatlaşmanın ne demek olduğunu görmüş hallerdeler.

Şunu da açıkça ifade edeyim. Sıralama değişmedi. İlk sırada yine Yunanistan var. Yunanistan danışıklı dövüşü bozuldu. Sadece AKPKK tarafı değil, Yunan tarafı da dünyada bu danışıklı dövüşü bilip destek olan ya da izleyen taraflar da gafil avlandılar. Yunanistan artık çaresiz ve kimsesiz…

Türkiye’nin çok büyük krizler, acılar yaşayacak olması, hakiki ve kapsamlı bir devrim yapılacak olması, kimseyi aldatmasın. Çelik gibi irademizle her sahayı kontrol edeceğiz. Canı yanması gerekenlerin canlarının yanmasına izin vereceğiz ama Türkiye’nin ve hakiki Türklerin ezilmesine, yok olmasına izin vermeyeceğiz. Bu, nükleer savaşa dönse bile umursamayacağız ve yolumuza devam edeceğiz.

İşinde çok iyi olan bir hekimin, hastasının kalbini kontrollü olarak durdurmasına ve vakti gelince yeniden çalıştırmasına benzetebilirsiniz bu yapacağımızı…

Ameliyatı baştan sona aslında biz yapmış olacağız. Yunanistan’ın aort damarını düğümleyeceğimi, hayat damarını keseceğimi de baştan açıkça yazmıştım. Artık ne Yunanistan diye bir ülke var, ne de onu arkalayabilecek ülkeler var. Ne de o devletten sayılmaz Yunanistan’ın karşımızda şımarmasına vesile olabilecek bir içimizdeki Ermenistan ve bir içimizdeki İsrail var.

Şu kanlı, patırtılı, gürültülü, bol idamlı süreç başladıktan bir süre sonra, Türkiye gerçek Türklerin hakimiyetine girdikten kısa bir süre sonra, Yunanistan denilen topraklarımızı alacağız, ardından hemen Güney Azebaycan’ı alacağız.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Herkes hak ettiğini yaşayacak

Bu ülkenin Tayyip ve çetesi nedeniyle kaybedeceği bir dakikası dahi yok. Bir tesisi, bir projesi, bir arazisi, bir yeraltı yada yerüstü zenginliği daha yok. Memleket, “Türkiye” olmaktan çıktı. Memleket, Türklerin olmaktan çıktı. Memleket, “vatan” olmaktan çıktı. Hala her gelenin geçenin, Türkiye’ye daha fazla zarar veren taleplerine, türlü ihanetlere, peşkeşlere, oyalamalara, zararlara tam kadro halinde çalışıyorlar, hizmet ediyorlar. Hala Türkiye’nin düzgün ve net bir duruşu yok. Hala Türkiye’nin gücünü, imkanlarını, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini Türkiye’nin lehine/yararına kullanmak yok. Kullanacakları da yok. Hala Kraliçe ne derse, o oluyor.

Türkiye içinde ve dışında şartları/dengeleri epeyi hazırladım. Şu lüzumsuz sıkıntı adamı ve çetesini, ben artık istemiyorum ve hızlı bir süreçle deviriyorum. Yerine bir adamımı geçireceğim. Ben arka planda kalacağım. Bu süreçte Türkiye’yi de bile isteye büyük krizlerden büyük krizlere sokacağım. Kimseye “Herkes tedbirini alsın, hazırlansın, sermayesine sahip çıksın” ya da “Herkes ülkesine, milletine zarar veren kararların, uygulamaların karşısında dimdik dursun.” v.s. diyecek değilim. Kaç tekrarla zaten dedim. Herkes hak ettiğini yaşayacak. Hep dediğim gibi, danışıklı muhalefetin tamamını da Tayyip’le birlikte devireceğim.

Bundan sonra bu ülkede Kraliçe’ye çalışan herkesi en hızlı şekillerde oyundan düşüreceğim. Bunları desteklemeye, elimden almaya çabalayacak her tarafı, her hükumeti ve her ülkeyi de krizlerden krizlere sokacağım. Neye uğradıklarını şaşıracaklar. Türkiye dediğimiz bu ülkede karışmamış bir kurum, bir adliye, bir cadde kalmayacak. On milyonların öfkesini arkama alarak geliyorum.

Yeter, mide bulandırdı artık bunların omurgasızlıkları, git gelleri, ihanetleri, peşkeşleri, kraliçeye kullukları, pislik işleri, ülkeyi mülteci denilen onursuzlarla doldurmaları, ordumuzu bile İsrail’in ve Kraliçe’nin emrine vermeleri, Suriye politikaları, gelene gidene ağam/paşam çekmeleri v.s.

Böyle ülke değil, mahalle bile yönetilemez. Böyle devlet başkanlığı değil, muhtarlık bile yapılamaz. Türkiye istemediğim ve izin vermeyeceğim sıkıntılara/krizlere koşar adım gidiyor, bu tarz vatanı ve milleti bütünüyle tehdit eden hallere müdahale edeceğimi bin defa söylemiştim. Onun kralı geliyor, şunun veliahtı geliyor, diğerinin paşası geliyor, bütün hesaplar, bütün planlar Türkiye’nin ve Türk milletinin aleyhine yapılıyor. Ben de o türlü hesapların hepsini bozmaya ve dünyayı başlarına yıkmaya geliyorum.

O meşhur rüyamdaki o meşhur kısımdayız. Gittim, geldim… Gittim, geldim ama sonunda “yeter artık” diyerek Tayyip’e dört el ateş ederek onu öldürdüm. İşte tam oradayız…

Haydi, başlıyoruz.

| Mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

Ezber bozan Akademi’den yol nerelere çıkıyor

  • Her türlü kara para işlerinde faaliyette olan gizli Yahudi Suç işleri bakanı Solomon Soysuz’a çıkıyor.
  • Bir mafya anası olan, organ ve insan kaçakçılığına kadar her şeytani işi yapan gizli Yahudi Meral Akşener’e ve İYİ Parti denilen organize suç, terör ve ihanet örgütüne çıkıyor. “Susurluk”a da yol çıkıyor.
  • Çok sayıda millet vekili ile bakana, çok sayıda eski millet vekilleri ile bakanlara çıkıyor. Mason tarikatının çok sayıda mensubuna çıkıyor.
  • Fuhuş başta olmak üzere her türlü kara para ve ayrıca ihanet işlerinde faaliyet gösteren, mason ve gizli Yahudi Adnan Oktar’ın lider gösterildiği, en tepede İsrailli Sanhedrin hahamlarının yönettiği organize suç, terör ve ihanet örgütüne çıkıyor. Kamuoyunda bilinen adıyla “Adnan hoca tarikatı”na ve yine mason tarikatına çıkıyor.
  • Sezen Aksu’dan, Acun Ilıcalı’dan, Şeyma Subaşı’dan, “trans birey” denilen ünlü kişilerden tutun da çok sayıda ünlü oyuncu, sanatçı, müzisyen, manken v.s. kişilere çıkıyor.
  • Mason tarikatına, satanist tarikatlara, misyoner tarikatlarına, ünlü kişilere kanca takıp onların her şeylerini yönlendirmek suretiyle milletin dini, milli, ahlaki değerlerine savaş açmış irili ufaklı tarikatlara çıkıyor.
  • Türkiye’nin, ABD’nin, İngiltere’nin, İsrail’in, Avrupa ülkelerinin hatta birkaç koldan da Rusya ile Çin’in gizli servislerine ve Türkiye’deki sözde büyük elçiliklerine çıkıyor. Çok sayıda gizli servisle, onların kontrolündeki terör, fuhuş, uyuşturucu, insan kaçakçılığı, şantaj, ihanet, casusluk ve cinayet çetelerine çıkıyor.
  • Türkiye’deki sözde “Türk”, özde gizli Yahudi ve gizli Ermeni basın ve medya örgütlerine çıkıyor. Tıka basa çift kimlikli omurgasız vatan hainleriyle dolu olan CNN Türk’e, Haber Türk’e ve benzerlerine çıkıyor.
  • Yabancı ülkelerin “derin odaklarından” ve gizli servislerinden aldıkları talimatlar icabı bir an evvel Türk erkeklerini ibneleştirmek için faaliyet gösteren, bu maksatla kendilerine verilen paraların bir kısmını ibneleştirme ve cinsiyet değiştirme faaliyeti kapsamında dağıtan kişilere çıkıyor. Sosyal mecralarda “uygun” gördükleri genç erkeklerle tanışarak “Seni trans yapalım, cinsiyetini değiştir. Bütün masrafları bizden. Şu kadar da para, arkası da gelecek” diyen ahlak ve insanlık düşmanı satanist örgütlere çıkıyor.
  • “Kadın haklarını savundukları” iddiasıyla faaliyet gösteren, yine malum devletlerden, gizli servislerden ve mason tarikatından talimatlar alan, paralar alan, eğitimler alan ve milletin huzurunu bozmaya, aile kurumunu yıkmaya çabalayan suç örgütlerine, sözde STK’lere çıkıyor.
  • Çeşitli insanlık dışı hilelerle, tuzaklarla ellerine düşürdükleri genç kızlara ve kadınlara zorla fuhuş yaptıran hatta bunların bir kısmını başka ülkelere gönderen suç örgütlerine çıkıyor. Küçük kız ve erkek çocuklarını kaçırarak satan ya da zorlayarak fuhuş yaptıran sübyancı çetelerine çıkıyor.
  • Sabahtan akşama kadar Türk ve Müslüman rolü oynayarak bir yandan da devlete, millete, bütün insanlığa zarar verecek faaliyetler, sinsilikler, ihanetler yaptıktan sonra, akşamları ya da geceleri gizlice toplanarak satanist ayinleri yapan, bu ayinlerde hayvanları ve insanları acımasızca parçalayan ve insan kanı da içen ünlü ya da ünsüz çok sayıda kişiye çıkıyor. Aralarında her meslekten, her kurumdan, her faaliyet sahasından kişiler var. Emniyet amirleri, istihbaratçılar, savcılar, hakimler de var.
  • Gerçek sahibi CIA olan o meşhur sosyal mecralarda ve Youtube’da faaliyet gösteren, kendilerini Türk ve Müslüman olarak gösteren ama her gün türlü türlü yollarla nüfuz casusluğu yapan, Türk milletini başka devletlerin, gizli servislerin, terör örgütlerinin, mafyaların ve mason tarikatının menfaatine olacak şekilde kandıran, dolduran, yönlendiren ya da fikirlerini, inançlarını baskı altına alan kişilere, suç teşkilatlarına çıkıyor.
  • Ayta Sözeri diye bilinen kripto ve namussuz herife de çıkıyor. Sadece bu herif konuşturulsa, sadece bu herif soruşturulsa bile işin arkasından fuhuş, fuhşa aracılık ve yer temin etme, zorla fuhuş, dayak-işkence başta olmak üzere türlü türlü insanlık dışı işleri ve ihanetleri organize şekilde yapan, bir an evvel bu milleti daha da acılar içinde, sorunlar içinde, maddi ve manevi felaketler içinde bırakmak isteyen suç ve ihanet örgütlerine çıkıyor. Oradan yine ABD’ye, yine Avrupa ülkelerine yine İsrail’e, yine İngiltere’ye çıkıyor.
  • Anlatmaya devam etsem, yazılı değil, sesli olarak onlarca saatte anlatıp özetleyebileceğim kadar insanlık dışı işler yapan, organize şekilde hareket eden, yurt içi ve yurt dışı kolları olan bir sisteme yani Ankebut Ağı’na çıkıyor.
  • Bu sistem, türlü türlü kara para işlerini, sadece mensuplarını zengin etmek, lüks içinde yaşatmak, bu yolla da her zaman bol bol mensup bulmak, para ile ayakta tutmaya çalıştıkları İsrail’i ve batı ülkelerini desteklemek için yapmıyor. Bu sistem, mümkün olan en kısa sürede bütün insanlığın dini, ruhi, cinsi yönlerden sapıtmasını, yoldan çıkmasını, Şeytan’a uymasını istiyor. Çünkü sistemin temelinde satanistlik var. İnsalığın tamamına düşmanlık var. İblis’e yaranmak, onun gözüne girmek, cinler alemine hizmet etmek var. İblis’in emirlerini yerine getirmek var.
  • İşte böyle şeytani bir sistemin, kendi içinde de farklı gruplar var. O gruplardan biri de Ezber bozan Akademi grubu… O Hakan Tunç bir konuşturulsa, TEM’in kameraları karşısında bildiklerini bir anlatsa, ABD Başkanı bay Biden ve başkan yardımcısı bay Kamala bile o koltuklarında duramazlar. Devletimiz, yapılması zaruri ve öncelikli olan operasyonu şu Hakan Tunç’tan ya da Hakan Yedican’dan başlatarak yapsa, sadece Türkiye’de değil, eş zamanlı olarak dünyanın onlarca ülkesinde de siyasi, adli ve askeri depremler olur. Her yer aylarca, yıllarca sarsılır. Dünya hızla başka bir dünyaya, insanca yaşanabilecek bir dünyaya döner. Meydana çıkan inanılmaz şeytanca işleri duydukça ruh sağlığı bozulan, travma geçiren yüz milyonlarca insan olur.
  • Bir pim var ya elimde, sadece bir pim… İşte o pim bu dünyayı o yöne döndürmeye yeter. Lakin bütün cihan, bütün alemler bir araya gelseler, Mfs’yi yolundan döndüremezler, korkutamazlar, caydıramazlar ve mfs’yi öldüremezler. Yakarsa bu dünyayı sadece Mfs yakar ve yakacak.

Mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

Tehlikesi çok, mantığı yok

Bir devletin, herhangi bir başka devlete kendi topraklarında nükleer enerji santralleri yaptırması, vahim seviyede bir milli güvenlik sorunudur. Milli güvenlik uzmanlarından ve ayrıca nükleer bilimcilerden bir heyet oluşturup “Mfs ne demek istedi? Bir nükleer enerji santrali art niyetle yapılmak, kullanılmak istenirse, başımıza nasıl sorunlar açar? Biz fark edemeden bize nasıl oyunlar oynanabilir?” diye sorulduğunda, alınacak cevaplar da sarsıcı cevaplar olacaktır. Dahası, Türkiye’deki nükleer enerji santrali projelerinde “Türk tarafı” olarak bilinenler, yığma mason, gizli Ermeni, gizli Yahudi, vatan haini kişiler, odaklar… Koca bir milletin, çoluk çocuğun hatta yetimlerle dulların haklarını bile yemeyi/çalmayı güya “dava” gören insanlıktan çıkmış, karaktersiz, ahlaksız, acımasız tipler… En başta da ihanetlerini, hırsızlıklarını, yalanlarını, tuzaklarını, zararlarını anlatmak günlerce sürecek olan Zapsu ailesi…

Bu yazdıklarımdan yanlış manalar da çıkartılmasın. Türkiye, gerçek Türk ve gerçek Müslüman bilim adamları vesilesiyle nükleer santraller yapabilecek olsa bile, yapmayacak. Yapılmışsa bile kullanmayacak. Zaruri sayıda kendi nükleer silahlarını yapacak, bunları elinde her an hazır tutacak, zaruret olmuşsa bu nükleer silahları kullanacak ama daha ötesine gitmeyecek.

Zaten nükleer maddeleri “enerji” elde etmek için kullanmanın bir mantığı da yok. Sadece Kuzey Afrika’nın çöl halindeki arazileri, dünyanın büyük kısmının enerji ihtiyacını çok ama çok uzun süre karşılayabilir. Daha ABD’nin, Avustralyanın ve Asyanın devasa çölleri de var.

Çoktan üretilmesi gereken çok verimli güneş enerjisi panellerinin üretilmesine, satılmasına da izin verilmedi. Bu mesele de istenirse hemen çözülebilir. Şu anda “oyuncak” denilebilecek kadar basit güneş enerjisi panelleri kullanılıyor. Türkiye’de Karapınar’da yapılan güneş enerjisi santrali bile Türk görünen, Müslüman görünen vatan hainlerinin oyalama, vurgun, geri bırakma projelerinden biri, başka bir şey değil. Araplara da benzer oyunları oynadılar, oynuyorlar. Çölleri yeşertecekleri iddiasıyla çember şeklindeki sürekli sulanan arazilerle güya çiftçilik yaptırdılar. Bunca sene geçti, arazi serinlemedi, yeşermedi. Toprak kendine gelmedi, canlanmadı. Bölge serinlemedi. Gerekli ağaçlandırma faaliyetleri yapılmadı, elde mevcut olup işe yarayacak teknolojiler bile kullanılmadı, arka planda bırakıldı ve şimdilerde yeraltı sularının da tamamına yakını bitmek üzere… Hangi mühendis ekibi, hangi bilim adamı ekibi, böyle bir sona varılacağını en başından itibaren göremez. Bu, art niyet değil de nedir. Deniz suyundan temiz su elde etme sisteminde de aynı kandırma, aynı insanlık düşmanlığı, aynı sömürücülük ve oyalama görülüyor. Dünyanın çölleri, çöllerin altındaki devasa uzaylı üslerine, yerleşme alanlarına enerji sağlamak yerine artık dünya insanlığına enerji sağlamalıdır.

Türkiye’de İstanbul Boğazının akıntısı hala boşa akıyor. En fazla üç ay içinde oraya mükemmel, tertemiz, atıksız ve büyük güç üreten bir santral kurulabilir. Ayrıca Türkiye jeotermal sahasında dünyanın belki de en şanslı ülkesi… Neden hep jeotermal hakkında konuşuluyor da işe yarar jeotermal projeleri yapılmıyor. Büyük İsrail projesi için on milyondan fazla onursuza baktırılan Türkiye, neden kendi vatandaşı için zaruri olan projeleri yapmadı, yapmıyor. Neden imkanlarını onursuzlara harcamak yerine projelere harcamıyor.

Jeotermal sahasındaki taktik, sinsi engellemeler de kaldırılır, devletimizin gücüyle gerçekten teşvikler ve gerçekten işe yarayacak projeler yapılır ve böylece kısa sürede mükemmel neticeler alınabilir. Rüzgardan, deniz dalgalarından elde edilecek enerjileri ve daha başka alternatifleri de “gerçekten” değerlendirmek gerekir. Türkiye bunların hepsi için münasip bir devlet. Türkiye’nin asla enerji, temiz su ve gıda sorunu olamaz. Lakin bütün dünya nükleer enerji santrallerinden kurtulmanın yolunu ararken, şimdilerde yakıtsız kalan Avrupa “Yine de nükleer enerji santrallerine geri dönmeyeceğiz” derken, bize hangi siyasi/idari yetkililer, hangi akademik yetkililer nükleer enerji santralleri dayatıyorlar. Bunu neden yapıyorlar, asıl bu kısmın derhal meydana çıkartılması gerekiyor.

Gece yazdığım yazılarda petrol ve doğalgaz kaynaklarımıza da temas etmiştim. Türkiye doğalgazdan en yüksek seviyede elektrik enerjisi üreten ülkelerden biri olabilir. Bu hakikaten çok az vaktini ve emeğini alır. Doğalgazla çalışan daha güçlü arabalar yapılabilir. Bilim ve teknoloji bu kadar ayağa düşmüşken hala koca Türkiye’nin yerli motor sorunu yaşaması da nedir. Hangi devlet kurumu, hangi devlet yetkilisi bu sorunu gerçekten çözmek istemiş de en fazla üç ayda çözememiş? Çözememiş mi, çözmek istememiş ve oyalamış mı, bunun soruşturulması gerekir. Türkiye çok kısa süre içerisinde her sahada kendi kendine yeten bir ülke olabilir.

Bunun ilk şartı yönünü sömürgeci batı/NATO çetesinden, her devirde medeniyetin menbaı olan doğuya çevirmesidir. İçimizdeki İsrail’in, İçimizdeki Ermenistan’ın ve ülkedeki bütün vatan hainlerini bünyesinde toplayan mason tarikatının başları derhal ezilmelidir. Aksi halde Türk milleti varlık içinde yokluk yaşamaya, akıl almaz geniş imkanlar içinde açlıkla/yoksullukla boğuşmaya devam edecektir. Sorun imkanların olmayışı ya da çok kısıtlı oluşu değil, sorun devletin her kademesine hainlerin sızmasıdır. Üç tarafı deniz olduğu halde balık yiyemeyen, her yeri tarla olduğu halde toprak mahsullerini yurt dışından getiren ve ekmeğe para yetiştiremeyen bir milleti/devleti, sadece organize bir ihanet çetesi bu hale getirebilir.

İşte Türkiye’deki nükleer santral projeleri de bu hainlerin yeni ihanet projelerinden başka bir şey değildir. Söz konusu nükleer santral projelerine hala milletin parasını akıtma vatana ihanet eylemidir. Söz konusu projeleri şu andan sonra savunan, öven, faydalı ve zaruri gösteren basın, medya ve sosyal medya aktörleri de bu gün değilse yarın yargılanırlar.

| Mfs

“Bütün Marmara yanacak” 

Kraliçe Elizabeth çok kızmış

Marmara bölgesinde seyretilmiş uranyumlu nükleer bombalar..

Türkiye’nin kuraklık ve kıtlık yaşayacağını, Türkiye’de çok büyük afetlerin peş peşe yaşanacağını, bunların çoğunun suni tekniklerle sebep olunmuş afetler olacağını çok uzun zamandır yazıyorum. Yayınlarıma, sosyal medya hesaplarıma uygulanan bütün sansürlere rağmen, özellikle son bir buçuk senedir bu beklentiyi hep gündemde tutabiliyorum. Hem hükumetin hem de milletimizin gerçekçi tedbirler almasını istiyorum ve son zamanlarda hükumet de buna göre hareket etmek zorunda kalıyor. Bu baskı işe yarıyor gibi görünüyor ama işin aslı öyle değil. 

Hükumet, bu felaketler yaşandıktan sonra suçlu duruma düşmemek, yargılanmamak ya da acıdan ve öfkeden çıldırmış haldeki milyonlarca Türkiyelinin ayakları altında ezilmemek için, şu anlarda tedbirler alıyormuş, ikazlar yapıyormuş rolü oynuyor. Bir de hükumet, felaketler sırasında ve sonrasında insan kaçakçılığı, organ kaçakçılığı, küçük ve değerli eşyaların çalınıp kaçırılması kısmına dair tam teferruatlı ve gerçekçi hazırlıklar yapıyor. Bunu, en çok da Mason tarikatı üzerinden milletler arası bağlantılar tesis ederek yapıyor.

Zaten gerçekte mafya liderleri olan Devlet Bohçalı, Solomon Soysuz gibi kişiler üzerinden de Türkiye içindeki ve dışındaki mafyalarla bu konularda organize olunuyor, son hazırlıklar yapılıyor. Biliyorsunuz, buna daha önce tam teşebbüs ediyorlardı, İstanbulluları felaketten sonra sözde tahliye edecek gemileri bile hazırlamışlardı, suç örgütü lideri ve uyuşturucu baronu suç işleri bakanı Solomon Soysuz üst üste açıklamalar yapıyordu ki o işi de bozmuştum. 

Son iki sene içinde, onlarca kere, beklenen o felaketlerin ötelenmesine, ertelenmesine sebep oldum. Ankebut Ağı dediğim sisteme bağlı kan emici, sömürücü onlarca ülkenin büyük maddi sıkıntılara düşmesine sebep oldum. Önemli ve güçlü liderlerin iktidarı kaybetmesine de sebep oldum. Batı dünyasının iyice batmasına, İsrail’in iyice perişan hallere düşmesine, ABD’nin meteliğe kurşun atmasına, Almanya’nın çok zor hallere düşmesine de sebep oldum. Henüz iktidarı kaybetmemiş bazı Avrupa liderlerinin ise hükmünü yitirmiş limon kolonyası misali hallere/şartlara düşmelerine de sebep oldum. Afganistan’a ve Kazakistan’a dair kanlı ve kara planlarını da çökerttim. Zaman hep aleyhlerine işler oldu. Çok zaman, para, itibar, otorite ve güç kaybettiler. Bütün bunlar yaşanıyorken en çok kızan, çıldıran kişilerden biri İngiltere kraliçesi Elizabeth oldu. Dünyanın her bir yanındaki fitne kazanlarını aynı anlarda ayrı ayrı kaynatan biri olan Elizabeth, son yaptığım müdahalelerden ve son yazdığım yazılardan ötürü de çok kızdı, sinirlendi. Sakinleşecek ve sakince kararlar alacak gibi durmuyor.

İşleri, planları ve kara para akışları bozulduğu için son zamanlarda Ukrayna üzerinde bir danışıklı dövüş de sergiliyorlar. Rusya, Ukrayna ve ABD başta olmak üzere onlarca kara paracı hükumet, dünya insanlığının önünde danışıklı bir dövüş sergiliyor. Daha şimdiden milyonlarca Ukraynalı kadın ve çocuğun mülteci haline düşüp, sahipsiz şekilde onlarca ülkeye dağılmasına sebep oldular. Daha şimdiden, bunların bir kısmının, oralardaki organ ve fuhuş mafyalarının ellerine düşmelerine sebep oldular. Bunlar arasından yetim kalmış çocukların bir kısmını Tayyip’in organcı, kara paracı karısı Emine vesilesiyle Türkiye’ye de getirdiler. Ne yazık ki onları da sisteme dahil edecekler. Onları da nakite çevirecekler.  

Öyle canavarlaşmış ve aynı zamanda öylesine batmak üzere bir haldeler ki Ukrayna üzerinden yaptıkları şeytani kara para işleri de onlara yeterli gelmiyor. Bir yandan Türkiye üzerinde de benzeri şeytanca işleri yapmak istiyorlar, kara paraları artırmak istiyorlar. Bir yandan da Türkiye’nin Ankebut Ağının sömürmesinden, zulmünden, dinsizleştirme ve namussuzlaştırma politikalarından kurtulma teşebbüslerine, kurtulmak isteyen diğer devletlere/milletlere önderlik etme teşebbüslerine mani olmak istiyorlar. Türkiye’ye böyle bir anda diz çöktürmek istiyorlar. Türkiye üzerinden, benzeri hallerdeki onlarca ülkeye de ders vermek, korku yaymak ve “Sizin de sonunuz böyle olur” demek istiyorlar. İşte bu kadar büyük gerilme, restleşme var sahada ve bunun patlama noktasına da gelindi. 

Son zamanlarda “Hükumetten ümidinizi kesin. Şahsi tedbirler alın. Marmara bölgesini terk edin. Buralardan çekip gidin. Daha fazla ikaz etmeyeceğim, nasihat alan insan sayısı çok az. Nasihat dinleyen dinledi, dinlemeyenler de acı akıbeti görecekler.” mealinde yazıyorum ama her seferinde yine de merhametim baskın geliyor. Çok ama çok büyük acılar yaşanacak. 

Bu nedenle, bir kez daha yazıyorum. Son yazdığım yazıda, film senaryosu diyerek çok şeyler anlattım ama bildiğim her şeyi yazmadım. Bazı kısımları da gerçeğe uygun şekilde yazmadım. Şimdi senaryo yazmıyorum ama yine de her bildiğimi açıkça yazmayacağım. Bilgi paylaşıyorum. Marmara bölgesinin sahil şeridinin pek çok yerinde, seyreltilmiş nükleer bombalar var. Evet, yanlış okumadınız, seyreltilmiş nükleer bombalar var. 

Bunlar, daha çok İzmit körfezinde, Tüpraş tesisinin altına denk gelecek yerde olan, oradan Tuzla, Gebze, Pendik, Kartal, Maltepe ve Adalar hattı boyunca ara ara yerleştirilmiş olan nükleer bombalar. Bu hat boyunca çok önceden patlayıcı ve parlayıcı gaz doldurulduğunun anlaşılmasını daha önceki yazılarımda sağlamıştım. Şimdi daha net yazmış bulundum. Yaşanan müsilajın da yeraltını gazla doldurma çalışması sırasında sızan ya da kasıtlı olarak sızdırılan ve deniz suyuna da karışan gazlarla alakalı olduğunu da fark ettirmiştim. Pendik, Kartal, Maltepe hattında duyulan ve “Doğalgaz kokusu gibi” denilen kokunun da bu gaz doldurma çalışmalarıyla alakalı olduğunu yazmıştım. Heybeli ada yakınlarından, denizin altından girilebilecek bir yeraltı tünellinin, İzmit Tüpraş tesisinin yakınlarına çıktığını, bu hattın da gazlarla ve seyreltilmiş uranyumlu bombalarla doldurulduğunu ise yazmamıştım. Bunu da şimdi yazmış bulundum. Yazmadığım kısımları da şimdilerde yazmayı düşünmüyorum.

Öylesine büyük felaketler planlıyorlar ki “Bütün Marmara yanacak” denilse, yeridir ve abartı olmaz. Yeraltında belli hatlar boyunca biriktirdikleri gazları da patlatacaklar, eş zamanlı olarak seyretilmiş nükleer bombalar da patlatacaklar, bunlar olmadan hemen önce bir suni deprem de yapacaklar. Hatta hava şartlarını oynamaya devam ederek, istedikleri kadar kar, yağmur da yağdıracaklar, rüzgarlar da estirecekler. 

Planları uygulayacaklar, tarihe geçecek felaketlere peş peşe sebep olacaklar ve sonra da her şeyin tabii/doğal bir felaket olduğunu, her yerde anlatmaya başlayan adamları papağan gibi tekrarlara başlayacaklar. 

Mesela şu usulde konuşacaklar: “Efendim, zaten Kuzey Anadolu fay hattı boyunca birikmiş bir enerji vardı. Çok sayıda bilim adamı, ayrıca hükumetimizin bazı bakanları defalarca halkımızı uyarmıştı. En son seviyede açıklamalar yapılmış ve felaketin an melesi olduğunun anlaşılması sağlanmıştı. Hatta -Marmara bölgesini terk edin- diyen bilim adamlarımız dahi olmuştu. Korkulan oldu, beklenen felaket yaşandı. Tarihte daha önce de büyük depremlerin, yeraltındaki doğal gazları patlattığı ve deprem sonrasında çok büyük patlamaların yaşandığı, bu patlamaların da toplu ölümlere sebep olduğu görüldü. Ayrıca insanların topluca gazdan zehirlenmesinin görüldüğü de oldu. Bu vakalardan bazılarında çok büyük yangınlar oldu. Çok yoğun ve zehirleyici dumanlar çıktığı ve yanmamış gazların da göğe doğru çıktığı oldu. Ardından, göğe doğru çıkmış bazı asitlerin, zararlı kimyasalların yağışlarla birlikte tekrar yere düşmesine ve temas ettiği insanlarda ciddi cilt yanıkları yaşanmasına, bu nedenle de insanların topluca vefat etmelerine sebep olduğu depremler görüldü. Biliyorum acımız büyük, tarihte nadir görülen seviyede bir felaketi yaşıyoruz ama bunlar acı gerçekler. Şimdi geriye değil, önümüze bakmamız gerekiyor. Bu bölgenin topluca terk edilmesi gerekiyor. Öncelikle kadınlar ve çocuklar gemilere bindirilmeli. Hükumetimiz onları daha önce belirlenmiş ve açıklanmış olan başka illerdeki noktalara götürecek. Dost devletlerden gelen yardım ekiplerinin yönlendirmelerine de uyulmalı. Böyle zamanlarda komplo teorileri yazanlar, anlatanlar da hep olur. Bilimin ışığından ayrılmamak gerekir.”

Bunlar gibi açıklamalar yapılmaya başladığında, karşılık olarak kamyon yüküyle itiraz cümleleri kurulur, tartışmalar yaşanır ama Türkiye’de basın ve medya, Türk rolü oynayan gizli Yahudilerin, gizli Ermenilerin, masonların kontrolündeyken hatta sosyal medya da CIA üzerinden sansürlüyken, o papağanlara gerekli karşılıkları vermek ilk anlarda mümkün olmayacaktır. Hiç değilse o papağanlara şu soru sorulabilse, o anda nutukları tutulur: “Yener Üşümezsoy -Son zamanlarda sürekli deprem ikazları yapılıyor. Bunların bilimsel temeli yok. Deprem ikazı yapmayı gerektirecek bilimsel veriler yok. Bilimin dışına çıkmamak, başka temellere dayanarak açıklamalar yapmamak gerekir- mealinde konuşmuş hatta çıkışmıştı. Buradan başlayalım mı?” 

Benden bu kadar… Bu şartlarda da bu yazdıklarımı birbirine atmaktan, duyurmaktan, yaymaktan, birbirini ikaz etmekten çekinecek, tedbirler almaktan geri duracak yığınlara benim sağlayabileceğim bir fayda kalmadı. 

Ben ve benimle beraber hareket eden iyi insanlar, verdiğimiz bu insanlık mücadelesine kesilecek cezalara karşı alınması gereken her türlü tedbirleri aldık, her türlü kararları aldık, iyice organize olduk ve halk arasında hala “derin sessizlik” devam ederse, bundan sonra felaketlerin yaşanmasına mani olacak hiçbir adımı atmayacağız. 

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Sezen Aksu tutmadı, Tarkan verelim mi?


Tıka basa gizli Yahudi ve gizli Ermenilerle dolu olan AKPKK organize suç, terör ve ihanet örgütünü daha fazla süre iktidarda tutabilmek için çırpınan çok sayıda ünlü kişi var. Sondan bir önceki kişi Sezen Aksu idi. Sezen Aksu üzerinden, dini değerlerimiz alet edilen bir danışıklı dövüş sergilenmek istendi. AKPKK seçmeni hedef alındı, oyuna getirilmek istendi. Seçmen tartışmalara, tepki göstermeye çekildi. Tayyip/AKPKK’nin oylarının, daha öncelikli olarak da halk desteğinin artırılması planlandı. 

Bunun danışıklı dövüş olduğunu, ayrıca gündemi değiştirmek çabası olduğunu, açlık ve sefalet dahil olmak üzere ülkenin türlü türlü dertlerini konuşturmamak çabası olduğunu yazmamdan sonra, pek çok kişi bunu yazmaya/paylaşmaya başladı ve büyük kalabalıklar da bu oyunu fark ettiler. O defa oyun tutmadı. Soyunun bir yanı gizli Yahudi, bir yanı gizli Rum olan Tayyip, kripto Yahudi ve satanist Sezen Aksu’ya önce çok ağır konuştu, her zamanki gibi terazinin ayarını kaçırdı. Sonra yine tükürdüğünü de yaladı. Danışıklı dövüş her yönüyle hezimetle sonuçlandı. 

Kısa süre geçti, bu defa da kripto Yahudi ve satanist Tarkan, ilk bakışta ne dediği ve nasıl bir maksatla çekildiği anlaşılamayan bir klip çekip paylaştı. Her şeyiyle son derece basit, emeksiz, çapsız, kalitesiz, art niyetli, Türk ve İslam karşıtı bir iş olduğu ilk görüşte anlaşılabilen bu kliple/şarkıyla ortalığı hareketlendirdi. Tarkan’ın yaptığında da Sezen Aksu üzerinden yapılmak istenenler var. AKPKK tabanını hareketlendirmek, yeni bir hava vermek, iktidarın siyasi ömrünü uzatmak, geçim sıkıntısı başta olmak üzere bütün devasa sorunları arka plana düşürmek çabaları var ama bu defa farklı bir yönü daha var. 

Bu konularda bilgi sahibi olan pek çok kişi çoktan gördü, inceledi, anladı ki Tarkan’ın klibi ve sözleri satanistlere mesajlarla dolu. 

Ankebut Operasyonu başladığından beri Türkiye’deki ve dünya genelindeki yahudiler/satanistler çok büyük darbeler aldılar. Son zamanlarda ise bunaldılar, daraldılar, patlayacak gibi oldular. 

İfşa oldular. Teşkilatları meydana çıktı. Kara paracı oldukları, insan kurban edilen ayinler yaptıkları, insan kanı içtikleri, hiçbir ahlaki kaide tanımadıkları, ahlak ve namusun düşmanı oldukları, bütün insanlığın düşmanı oldukları, dünya genelinde mason tarikatı üzerinden organize oldukları v.s. hep meydana çıktı. Kara paraları büyük darbeler aldı. Lider kişilere kadar dünyanın dört bir yanında çok yüksek sayıda adamları metafizikle çarpılarak öldü. Senelerdir, gece gündüz hiç kesilmeden devam eden metafizik çatışmalarda her gün ama her gün kaybeden taraf oldular. Eriyen, biten taraf oldular. Son bir ay içinde bile Türkiye’deki ünlüler arasında Fatma Girik başta olmak üzere çok sayıda kişi öldü ve onların da tamamına yakını satanistti. Büyücüydü ya da ayinlere katılanlardı. Bu kadar vahim bir haldeler ve “Düş yakamızdan” mesajı da veriyorlar, ayrıca birbirlerine “Çok az kaldı, planlarımız var, bu defa olacak, kurtulacağız” mesajı/ümidi de veriyorlar. Tabii afet gibi görünen suni afetlerle netice almayı deneyeceklerini biliyorlar. 

Dahası da var. Şimdilerde ne Sezen Aksu yahudi, ne Tarkan yahudi… Çoktan ikisinin de yerlerine geçildi. İkisi de biyonik robot ve içlerinde uzaylılar var. Bir de meselenin arka planında bu sarsıcı taraf var. Dünyada gizlice yaşayan uzaylılar arasında da satanistlik çok yoğun olarak yaşanıyor ve dünyalı satanistler kadar uzaylı satanistler de çok büyük kayıplar yaşadılar ve yaşıyorlar. 

Bunların hepsinin “Geççek” dediği son bir umudu var. O da İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanında peş peşe yaşanacak büyük suni afetlerle bu ülkedeki mücadeleci müslümanların, bir türlü yok edemedikleri ve yıkamadıkları gerçek Türk ve müslümanların yok edilmesi ihtimali… Bir ümitle bunu bekliyorlar. Ankebut Ağı, dünya üzerinde bir güç seferberliği yaparak bu planın üzerine oynuyor. O çok az masrafla ve çok az emekle çekilmiş çok basit klipte ve beraberindeki çok basit metinde/sözlerde bunların mesajları var. 

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Hamdiiiiiiii

Normalde de kafa tam yerinde değildi, artık kuru mu çekmiş, sulu mu çekmiş, ne halt etmişse, nirvanaya varmış… O haline rağmen münafıkların mekanı Nakit TV’ye çıkartılmış. Ciddi ciddi sorular sorulmuş.

AKPKK İstanbul militanı Ahmet Hamdi Çamlı (nam-ı diğer Yeliz) yine canlı yayında çamları devirmiş.

Şu Türkiye’nin neden bu kadar çok ve büyük dertlerle boğuştuğunu ve bir türlü bu dertlere derman olunamadığını soran olursa “İşte… Bakın bu adam Tayyip’in şoförüydü, bu bile sözde vekil yapıldı. Kaç senedir kaç kere rezil oldu ama hala canlı yayınlara çıkartılıp memleket meseleleri soruluyor. Meclis ve devlet kurumlarının idari kısımları bile bunlarla dolu.” dersiniz. Sözü AKPKK’den alır, demokrasinin ne kadar büyük bir baş belası olduğuna kadar götürürsünüz ve “Demokrasi denilen cahilce sistem olmasaydı, bu kadar cahiller, gafiller, hainler, mafyalar, hırsızlar, yolsuzlar devlet kurumlarını ele geçirebilirler miydi?” diyebilirsiniz.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Hepsini serbest bırakacağım

Çok az istisnaları hariç, FETÖ’cü denilerek ceza evlerine doldurulan insanların tamamını, çok yakında toptan tahliye ettireceğim.

“FETÖ’cü” denilerek bir oldu bittiyle sözde yargılanan ve cezalar alanlar arasından, yatıp çıkmış olanlara ve benim tahliye ettireceğim kişilere, yeniden yargılanma hakkı verilecek. Bu defa, hukuka uygun yargılamalar yapılacak. Savcıların ve hakimlerin Doğu Perinçek çetesinden, mason tarikatından, Sabetaycılardan, içimizdeki İsrail’den, içimizdeki Ermenistan’dan olmalarına izin verilmeyecek. Zaten bu dediğim yapılmadan az öncesinde ordumuz ve adli makamlar dahil, devletimizin bütün kurum ve kuruluşlarından bunlar temizlenmiş olacaklar. FETÖ’cü denilen insanlar arasında gerçekten suçu, günahı olanlar da hak ettikleri cezaları alacaklar ve bunlar yeniden ceza evlerine konacaklar. Yargılamalar son derece şeffaf şekilde yapılacak. Vatandaşlarımızdan hiçbir şey gizlenmeyecek. Her safhası video kaydına alınıp her yerde paylaşılacak. Yargılamalar sonrasında verilen hükümler, toplumun vicdanına da sunulmuş/sorulmuş olacak.

Suçsuz oldukları halde, AKPKK-MHPKK-CHPKK-HDPKK ihanet ittifakının, bunların ortak buluşma noktası olan mason tarikatının talepleriyle cezalar alanların itibarları iade edilecek. Zarar, ziyanları tazmin edilecek. Devlet kademelerindeki makamlarına/rütbelerine iade edilecekler. Kriptolardan, masonlardan boşalan devlet kademelerine bu vasıflı ve suçsuz insanlar getirilecekler. Bunların hak ettikleri tazminatların verilmesi için kriptoların/masonların el konulan menkul ve gayr-i menkul varlıkları kullanılacak. Kimseye adaletsizlik yapılmayacak.

Bylock ya da başka bir uygulamayı kullanmış olmak, yazışma içeriği görülüp suç unsuru bulunmadıkça, tek başına delil kabul edilmeyecek.

Ankesörlü telefonla aranmak, konuşma içeriği elde edilip açıkça suç unsurları görülmedikçe, suç delili kabul edilemeyecek.

Bir dolar, on dolar ya da başka her hangi bir para biriminin bir kişinin üzerinde, masasında, kasasında, dolabında çıkmış olması da tek başına delil kabul edilmeyecek.

İşkence görerek, tehdit edilerek sözde itirafçı olmuş kişiler tek tek meydana çıkartılacak ve bunların yaktığı masum kişiler haklarını alacaklar, Şikayetçi olabilecekler, hem yalancı itirafçıların hem de onları o şekle sokan resmi yetkililerin cezalar almalarını sağlayacaklar.

Devletin resmi kurumlarından Diyanet işleri başkanlığının bile beraber çalıştığı Bank Asya’da hesabı olmak, oradan kredi almak, orayla bankacılık faaliyetlerinde bulunmuş olmak, Zaman gazetesi abonesi olmak v.s. gibi saçmalıklar, suç delili kabul edilmeyecekler.

Görünürde açıkça İslami cemaat/teşkilat olduğu halde, açıkça vatana ihanet, terör, silahlı terör eylemleri hiç görülmediği halde, söz konusu cemaat toptan “suç örgütü” ya da “silahlı suç örgütü” ilan edilemeyecek. Bunların hepsi hukuka aykırı. Tartışılabilir bir yanı da yok. Hukukun bu kadar dışına çıkarak toplamda milyonlarca Türkiyelinin akıl almaz haksızlıklara uğramasına sebep olan savcılar ve hakimler de yargılanacaklar. “Bize üstten bu yönde talimat geldi” gibi cümleler hiç dikkate alınmayacak. “Gerçek bir adalet adamı gibi duramadıysan, adaletle hüküm veremediysen, zulüm edilenlerin yanında saf tutamadıysan, vatandaşının yanında duramadıysan ve masonlara kulluk etmek zorunda kaldıysan, hiç değilse istifa etseydin” denilecek, başka da bir şey denilmeyecek.

Kaçırılanların, vurulanların, işkencede ölenlerin, tecavüze uğrayan kadınların, hamile ya da lohusa iken terörist muamelesi gören kadınların… Doksan yaşında ihtiyar olduğu ve GBT’si tertemiz olduğu halde yaka paça alınan ve ceza evine konanların… Yurt dışına kaçmaya çalışırken ölenlerin, boğulanların, organ ve fuhuş mafyalarına kurban olanların… Ve daha nicelerinin hesapları bu savcılardan ve hakimlerden de çok ama çok sert şekilde sorulacak.

Aynı anlarda, devletin kurum ve kuruluşlarına sızmış on binlerce PKK mensubuna ya da iltisaklısına da aynı terörist muamelesini neden yapmadıkları da sorulacak. O mahkemelerde rüşvet geçmeyecek, kriptoların/masonların üst isimlerinin talimatları da geçmeyecek.

Her insan grubunun içine ya da başına art niyetli kişiler sızmış olabilir. Bunlar da ispat edilir, ispatlar da her türlü şüpheden uzak somut ispatlar olur, o halde cezalar en sert şekilde verilir ama sadece onlara verilir. Suç örgütü ilan edilmesinden sonra bile Diyanet’in Bank Asya ile çalıştığı çok açık iken, kimse “İstediğimi yargılar, istediğimi görmezden gelirim” diyemez, diyemeyecek. Kimse “Devlet kurum ve kuruluşlarında dürüst ve müslüman insan sayısı artıyor, bunlar bizim oyunlarımızı bozuyor, Türkiye’nin halini, duruşunu değiştiriyor. Bunları bir şekilde toptan oyundan almalıyız, ezmeliyiz. Mümkünse yok etmeliyiz” diyemez, diyemeyecek.

“Devletin içine sızanlar sadece İslam cemaat ve tarikatları mı? Misyoner tarikatları? Mason tarikatı? Yahudi tarikatları? Satanist tarikatları? Bunları da araştırıp icap edenleri yaptınız mı ya da neden yapmadınız? Bütün kara para işleri, bütün ihanet işleri, bütün pis işler bunlarda değil mi?” diye sorulmamış tek bir siyasi/idari ve adli yetkili kalmayacak.

“Rabbim beni af etsin” demek, yargılanmaktan kurtulmaya sebep olmayacak, olamayacak. Bunu diyen, en başta yargılanacak. 15 Temmuz darbe tiyatrosu da zaten bütün tezatlarıyla, yalanlarıyla baştan beri gözler önünde… Bunları göre göre hukukun gereğini yapmamış olan savcılar ve hakimler de yargılanacaklar. Zaten kaç tane seçimde ve referandumda, daha akşam olmadan on binle usulsüzlük delili paylaşıldığı halde bunlara karşı da vazifelerini yapmadılar. Hala masonlar tarafından devletin başına getirilmiş hain güruhun ve onlarla en başından beri danışıklı dövüşen sözde muhalefetin istediklerini yapıyorlar. Bütün bu suçların, acıların, cinayetlerin, zararların, kayıpların, intiharların, krizlerin hepsinin baş sorumlusu, adaletten ayrılan hakimler ve savcılar… Herkesten çok onlar sallandıracaklar.

Bu yazı daha böyle çok uzar. Yıllardır bu zulümler yapılırken en sert şekilde yazdım, ikaz ettim. En çok da adli yetkilileri ikaz ettim. Dinlemeyenler, kula kulluk edenler, Türk görünerek bu millete ve devlete ihanet edenler, bilsinler ki ramak kaldı. Bunları ve burada anlatacak olsam uzun gidecek daha neleri neleri yapacağım. Şu anda bile Türkiye içinde ya da dünya genelinde, benim bunları yapmama mani olabilecek bir güç unsuru kalmadı.

Belki unutanlar olmuştur, boşa tartışmalar yaşanmasın diye yazayım. AKPKK ile cemaatin içindeki hakiki FETÖ’cüler aşk yaşarken, aralarından su sızmazken, her suçu beraber işlerlerken, ben gerçekleri haykırıyordum. Fethullah Gülen benden davacı olmuştu da Ankara’da, ifademin bile alınmadığı, savunma hakkımın bile tanınmadığı o davada sözde yargılanıp ceza almıştım.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Kapatıldı, kapatılıyor

Bilinci büyük oranda kapalı şekilde dördüncü kattaki balkondan düşen Kübra Ece vakası da arka plandan malum yerlere çıkıyor. Sistem, büyük bir gayretle bu vakayı da kapatmaya çabalıyor.

Kübra Ece vakasının arkasından da fuhuş, uyuşturucu, dijitalin işi, kadın kaçırma gibi kara para işleri çıkıyor. Adnan Oktar suç örgütü çıkıyor. Mason tarikatı çıkıyor. Adnancıların karışıp kaynaştığı AKPKK teşkilatları çıkıyor. Suçişleri Bakanı Solomon Soysuz çıkıyor. İstanbul Emniyet Teşkilatından kara paracı müdürler, amirler çıkıyor. Benzeri diğer vakalarda olduğu gibi bu vaka da saçak gibi Ankebut Ağının kısımlarına çıkıyor. Neler yaşandığını meydana çıkartmakla vazifeli resmi yetkililerin de Ankebut Ağı mensubu kişiler olduğu, konunun kapatılmaya çalışıldığı ortaya çıkıyor.

Sonra bir bakıyorsunuz, basında ve medyada “kadına şiddet durdurulsun” diye gürültüler. Ne hale getirilmiş şu memleket ki o türlü çıkışları yapan basın ve medya mensupları da Ankebut Ağının mensupları… Böyle vakalarda neler döndüğünü, arka plandaki vahim, çok vahim hakikatleri bilen kişiler.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

..

Köprü ve otoyollardaki soygun durdurulabilir

Hukuk profesörü Prof.Dr. Pelin Gündeş izah etti, köprü ve otoyollarda döviz cinsinden garantili ödemeler iptal edilebilir

1/ Köprü ve otoyollarda döviz cinsinden garanti ödemeleri iptal edilemiyor çünkü Londra Mahkemeleri yetkili deniyor. Aklıma bir yol geliyor. Milletlerarası Özel Hukuk Hakkında Kanun (no:5718) m.1’e göre bir sözleşmede yabancı hukukun seçilebilmesi için o sözleşmenin yabancılık…

2/… unsuru taşıması gerekmektedir. Bir sözleşmenin yabancılık unsuru taşıdığının kabulü için sözleşmenin milletlerarası ticaretin yarar alanına girmesi gerekmektedir. Bu yarar sınırlar ötesi mal ve para transferi gerektirir. Milletlerarası Özel Hukuk Kanununu-MÖHÜK’te..

3/… sözleşmelerden doğan borç ilişkilerine uygulanacak hukuk madde 24’te belirlenir. Her ne kadar m.24, 1inci fıkra hukuk seçimine izin verse de Kocasakal, Tekinalp ve Doğan’a göre bu maddenin uygulanabilmesi için öncelikle MÖHÜK’ün uygulama alanına giren bir uyuşmazlık söz…

4/… konusu olmalıdır. Doktrindeki bu görüşe göre yabancılık unsuru bulunmayan bir uyuşmazlıkta tarafların yabancı bir hukukun uygulanmasını seçme hakları yoktur. Bu durumda seçilen hukuk hükümleri sadece sözleşme metnine dahil kabul edilir ve buna incorporation diyoruz….

5/… Ve bu hükümler ancak, Türk hukukunun emredici hükümlerine aykırı olmamak şartıyla uygulama alanı bulabilir.Yavuz Sultan Selim, Osmangazi Köprüleri ve Avrasya Tüneli vb diğer garanti taahhüt eden Şehir Hastaneleri vb sözleşmelerde yabancılık unsuru olmadığı kanaatindeyim….

6/…Çünkü milletlerarası bir ticaret yoktur. İnşaatlar Türkiye’de hatta Türk firmaları tarafından kamu yararı için yapılmıştır. Dolayısıyla sözleşmeler milletlerarası ticaretin yarar alanına girmemektedir. Özetle bu sözleşmelerdeki tüm döviz cinsi garantiler yok hükmündedir!

7/Hukuk seçimin geçerli olarak yapılmadığı hallerde uygulanacak hukuk MÖHÜK 24/4’e göre belirlenecektir. Buna objektif bağlama kuralı denir. MÖHÜK 24/4 bu durumda sözleşmeden doğan ilişkiye, o sözleşmeyle en sıkı ilişkili hukukun uygulanacağını söylemektedir. Yani Türk hukuku!

8/ Ayrıca seçilen İngiliz hukukunun uygulanması Türk kamu düzenine açıkça aykırıdır. Milletlerarası Özel Hukuk Kanunu m.5’e göre yetkili yabancı hukukun belirli 1 olaya uygulanan hükmünün Türk kamu düzenine açıkça aykırı olması halinde, bu hüküm uygulanmaz; Türk hukuku uygulanır!

9/Ayrıca, doktrinde dava ikame şartı gerçekleştiğinde hukuk seçiminin geriye etkili olarak hüküm doğuracağı kabul edilmektedir! Yani geçmişte ödediğimiz paraların da hesabı sorulabilecektir!

10/ Ben ilgili kontrat maddelerini görmedim ancak bir önemli husus daha var. Yukarıdaki teknik değerlendirmelerimi İngiliz hukukunun seçildiği varsayımı üzerine yazdım. Ama eğer bu kontratlarda hukuk seçimi açık yapılmadıysa örtülü olarak İngiliz hukukunun seçimi halinde bu…

11/… seçim şüpheye yer vermeyecek şekilde anlaşılabilir olmak zorundadır! İngiliz mahkemelerinin yetkili kılınması, İngiltere’den hakem seçilmesi, dövizle ödeme yapılması hukuk seçimi yönündeki zımni iradeyi gösterebilir ancak bunlardan hiçbiri tek başına yeterli değildir!

12/ Ayrıca doktrindeki genel kabule göre sözleşmede İngiliz hukukunun seçiminin maddi geçerliliği (geçerli olup olmadığı) lex fori olarak Türk hukukuna tabi olmalıdır! Öte yandan tarafların hukuk seçimi yapmamış olmaları halinde (yani eğer İngiliz hukukunu seçtik demiyorlarsa),..

13/… sözleşmeye uygulanacak hukuku bulmak için objektif bağlama noktaları bulunur. Yani MÖHÜK m.24/4 devreye girer ve sözleşmeden doğan ilişkiye, o sözleşmeyle en sıkı ilişkili olan hukuk uygulanır.

14/ Peki MÖHÜK 24/4 ne diyor? Sözleşmeyle en sıkı ilişkili olan hukuk, karakteristik edim borçlusunun, sözleşmenin kuruluşu sırasındaki mutad mesken hukuku, ticari veya mesleki faaliyetler gereği kurulan sözleşmelerde karakteristik edim borçlusunun işyeri, bulunmadığı takdirde…

15/.. yerleşim yeri hukuku, karakteristik edim borçlusunun birden çok işyeri varsa söz konusu sözleşmeyle en sıkı ilişki içinde bulunan işyeri hukuku olarak kabul edilir. Ancak halin bütün şartlarına göre sözleşmeyle daha sıkı ilişkili bir hukukun bulunması halinde sözleşme, bu..

16/.. hukuka tabi olur. Peki karakteristik edim borçlusu kimdir? Bu kavramın yasal bir tarifi yoktur. Karakteristik edim kavramı doktrinde, akdi karakterize eden, akde adını ve ağırlığını veren, akde damgasını vuran ve hukuki özelliğini veren, diğerlerine göre daha rizikolu…

17/.. konumda bulunan edim olarak tarif edilmektedir. Bu konuda önerilen bir diğer kriter, para ödenmesine ilişkin edimin karakteristik edim olmayacağıdır. Mesela vekalet akdinde vekilin, kefalet akdinde kefilin, garanti akitlerinde garanti verenin, hizmet akitlerinde hizmet…

18/.. verenin, istisna akdinde eseri meydana getirenin, satım akdinde satıcının, kira akitlerinde kiraya verenin, karz ve ariyet akitlerinde kullandıranın, franchise akitlerinde franchise verenin, factoring akitlerinde factorun edimleri karakteristik edim kabul edilmektedir.

19/…İnşaat sözleşmelerinde müteahhidin üstlendiği edim bir eser inşa etmek, buna karşılık iş sahibinin karşı edimi ise belirlenen ücreti ödemektir. Sözleşmenin ağırlık noktasının meydana getirilecek inşaat olduğu gözetildiğinde karakteristik edim borçlusunun müteahhit olduğu..

20/… sonucuna varılacaktır. Roma Konvansiyonu’na göre de, milletlerarası inşaat sözleşmelerinde karakteristik edim müteahhidin edimi olarak kabul edilmiş ve bu doğrultuda müteahhit ile inşaatı yaptıran işveren arasında açık veya zımni olarak hukuk seçimi yapılmamış..

21/… olması halinde, inşaat sözleşmesine uygulanacak hukuk karakteristik edim borçlusu olan müteahhidin işyeri hukuku olacaktır. Bu büyük ihaleleri alan şirketlerin birden çok işyeri varsa söz konusu sözleşmeyle en sıkı ilişki içinde bulunan işyeri hukuku olarak kabul edilir.

22/…yani Türkiye! Çünkü bu şirketlerin hepsinin Türkiye’de işyerleri bulunmaktadır. İşin ifa yeri de Türkiye’dir. Birden fazla unsur Türk hukukuna işaret ettiğinden Türk hukuku uygulanması gerekir.

23/ Peki eğer karakteristik edim borçlusu olan inşaat firmalarının işyeri Türkiye değilse ne olacak? Onun da yolu var! Çünkü ödeme garantili köprü ve otoyollar Türkiye’dedir. Ödeme Türkiye’de yapılmaktadır. Borcun ifa yeri de Türkiye’dir. Bu durumda Türk hukuku müteahhitlerin…

24/… işyeri hukukuna göre daha sıkı ilişki içerisinde olan hukuktur. Dolayısıyla 24/4’ün son cümlesine göre Türk hukuku uygulanır. Ancak halin bütün şartlarına göre sözleşmeyle daha sıkı ilişkili bir hukukun bulunması halinde sözleşme, bu hukuka tabi olur. Yani Türk hukuku!

25/ Kontratlardaki maddeleri görmediğim için ihtimalli yazıyorum. Şimdi aklıma bir de şu husus geldi. Diyelim ki taraflar kontratlarda açık açık İngiliz hukukunu seçmiş olsunlar. Buna da çare var. MÖHÜK m.31’e göre sözleşmeden doğan ilişkinin tabi olduğu hukuk uygulanırken,…

26/… sözleşmeyle sıkı ilişkili olduğu takdirde üçüncü bir devletin hukukunun doğrudan uygulanan kurallarına etki tanınabilir. Söz konusu kurallara etki tanımak ve uygulayıp uygulamamak konusunda bu kuralların amacı, niteliği, muhtevası ve sonuçları dikkate alınır. Yani…

27/… sözleşmeyle taraflar İngiliz hukukunu seçseler dahi Türk hukukunun doğrudan uygulanan kurallarına etki tanınabilecektir. Zira Türk hukuku sözleşmeyle sıkı ilişkilidir. Nitekim MÖHÜK madde 6 ya göre de yetkili yabancı hukukun uygulandığı durumlarda, düzenleme amacı ve…

28/… uygulama alanı bakımından Türk hukukunun doğrudan uygulanan kurallarının kapsamına giren hallerde o kural uygulanır. MÖHÜK madde 31 ile ilgili bir açıklamaya da ihtiyaç vardır burada. Madde metninde 3. Devletin hukukunda yer alan doğrudan kurallar uygulanabilir demiyor….

29/Bu kurallara etki tanınabilir diyor. Yani 3’üncü devletin doğrudan uygulanan kuralları, esasa uygulanacak hukuk yani MÖHÜK m24 kapsamında mücbir sebep oluşturan bir hal ( mesela pandemi) ya da sözleşmenin geçersizliğine neden olan olgular fiili durumlar olarak düşünülebilir.

30/ Mücbir neden ya da sözleşmenin geçersizliği vb hukuki sonuçlara da MÖHÜK 24’e göre tayin edilen hukuk uygulanır.

31/ Peki sözleşmenin ifasında ortaya çıkan uyuşmazlıklar neye tabi olacaktır? Bu ilkesel olarak sözleşme statüsüne bağlı dense de ifa aslında gerçekleştirildiği devlet hukuku ile çok sıkı biçimde ilgilidir. Bu bağlamda MÖHÜK madde 33 uygulanır. Bu maddeye göre ifa sırasında…

Prof.Dr. Pelin Gündeş

İşte budur…
Mevzu kapanmıştır. Çalmayı/soygunu durdurun, şu ana kadar çaldıklarınızı da hazinemize geri ödeyin. Yoksa biz zaten yakında bu soygunların hepsini dava konusu yapacağız. O patronların, şirketlerin, arkalarındaki mafyaların ve kara paracı hükumetlerin ve mason tarikatı mensuplarının yargılanmalarını sağlayacağız. Zaten bu işleri, başımıza geçmiş hainlerle tamamen hukuk dışı şekilde organize ettiklerini de ispat edeceğiz. Şahitler, itirafçılar bile olacak.

Buradan sonra kaçarı yok. Bu milleti daha fazla soymak isteyenler hep sert kayalara çarpacaklar. Türkiye’nin dimdik doğrulacak, maddi ve manevi sorunlarını hızla aşacak.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Ani ve büyük gelişmeler yaşanabilir

Ukrayna karışabilir, Karadeniz ve boğazlar hareketlenebilir. Rusya hala düşmanımız ama dostumuza da düşmanımıza da verdiğimiz sözleri tutacağız. Bu savaşa Türkiye’nin çekilmesine izin vermeyeceğiz, karışmayacağız. Türkiye İki taraftan da olmayacak.

Batı/NATO tarafı hala ülkemizi, ordumuzu, askerlerimizi, askeri araçlarımızı, silah ve mühimmatlarımızı, liman ve hava limanlarımızı bu çatışmanın içine çekmek isterse, Rusya yanlısı olacak ve batıya karşı çatışacağız. Türkiye’deki bütün ABD ve NATO üslerini aynı anlarda basıp dümdüz edeceğiz. O kara paracıların hiçbirini sağ bırakmayacağız. TSK içindeki NATO’cuları da infaz edeceğiz. Ordumuzun kontrolünü ve Türkiye’de iktidarı resmen de ele alacağız. Boğazları kapatacağız, Karadeniz’i batı/NATO unsurlarından temizleyeceğiz. Batılı devletlerin onlarcasının Türkiye’deki diplomatik temsilcilerini de toplayıp alacağız. O şer yuvalarına hemen kilit vuracağız. Burnumuzun dibindeki sözde Yunan adalarına hemen asker çıkartacak, oralarda kontrolü ele alacak, güvenliğimiz için gerekli kontrolleri ve tahkimatı yapacak, o adaları resmen Türkiye’ye bağlayacağız. İkinci bir emre kadar Türkiye’ye hava, kara, deniz yoluyla giriş ve çıkışları kapatacağız.

Derhal TBMM’yi çok büyük bir adliyeye çevireceğiz. Genel kurul salonunda bakan, eski bakan, vekillerden ve eski vekillerden olan kişilerin yargılanmasına başlayacağız. Duruşmalar 7/24 devam edecek ve bütün süreç hiç kesilmeden canlı yayınla bütün dünyaya yayınlanacak. İhanetlere, cinayetlere, katliamlara, insan kaçakçılığına, organ kaçakçılığına, uyuşturucu kaçakçılığına, korona ihanetlerine, sözde vekillerin gerçek kimliklerine, soylarına ve mafya ile yurt dışı bağlantılarına kadar, Türkiye’deki sözde büyükelçilerle ve konsoloslarla bağlantılarına kadar her şeyi ama her şeyi şeffafça yargılayacak ve bütün delilleri ayrıca TBMM internet sitesinden yayınlayacağız. Sırası gelince batı ülkelerinin sözde diplomatik temsilcilerini de oraya getirecek ve onları da şeffafça yargılayacağız.

Vatana ihaneti ve insan/organ kaçakçılığına kadar tahammül edilemez pis işleri kesinleşmiş kişilerin, bu milletin vergileri ile ceza evinde beslenmelerine asla izin vermeyeceğiz. Doğrudan idam kararları verilecek ve bunlar zaman kaybedilmeden infaz edilecek. Çoktan söz verdiğim gibi, bazı kişiler topluma açık meydan yerlerde sallandırılacaklar. Ayrıca böyle kişilerin, ailelerinin ve taşeronlarının menkul ve gayr-i menkul bütün varlıklarına da el koyacak, bunların kuruşuna dokunmadan hazineye aktaracağız. Batı ülkelerinin Türkiye’ye bu güne kadar maddi ve manevi ne kadar zararlar verdiklerini gözler önüne çıkartıp milletler arası mahkemeler de kurulmasını sağlayacağız. Batı ülkelerinden, Türkiye’nin maddi ve manevi zararlarını tazmin etmelerini de talep edeceğiz. Türkiye’den çaldıklarını Türkiye’ye geri ödemeyen ülkelerin topraklarına, şehirlerine, barajlarına, holdinglerine, dünyaca meşhur markalarına, askeri üslerine ve malzemelerine, merkez bankalarına en kısa sürede el koyacağız. Onlarca sene Türk milletinin üzerinden geçinen bu ahlaksız ve namussuzların, onlarca sene çalışarak Türk milletine olan borçlarını ödemelerini sağlayacağız.

Bunlar hiçbir şey değil, daha neler neler yapacağız… Haydi bakalım, “Yapamazsınız, biz buradayız” diyebilenler, bir adım öne çıksınlar.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Böyle sistem olmaz, böyle devlet olmaz

Bir büyük şehirde koca bir valilik makamı varken, bir de büyük şehir belediyesi ve başkanı olması israftan ve sorundan başka bir şey değil. Bir ilçede kaymakamlık varken, ayrıca ilçe belediyesi ve belediye başkanı olması, sorundan, çakışmadan, israftan, hantallıktan başka bir şey değil. Ya valiler ve kaymakamlar da seçimle belirlensin, ya atanmış vali ve kaymakamlara daha geniş yetkililer verilip şu anda belediyelere yüklenmiş olan o sorumluluklar da o makamlara yüklensin… Ya valilikler ve kaymakamlıklar kaldırılarak belediye başkanlarının yetki ve sorumlulukları genişletilsin ya da büyük şehir belediyeleri de ilçe belediyeleri de kaldırılsın. Devletin hantal, sorunlu, uyumsuz, dengesiz bünye sorunu düzeltilsin.

Mevcut sistemin sorunlu, aksak, kullanışsız olduğu apaçık şekilde gözler önünde… İhtiyaçlara yetişemediği ve çok büyük kamu zararına ve sorunlara sebep olduğu gözler önünde… Devlet otoritesi bir dişli sistemi/kutusu gibi olmalı. En büyük çarktan, en küçük ve kenardaki çarka kadar hepsi birbiriyle aynı anda, aynı yönde, organize şekilde dönmeli. Tıkır tıkır işlemeli. Onu seç, şunu ata… O vazife/sorumluluk buna, şu vazife şuna… O yol senin, bu yol benim. O iş senin, bu iş benim… Böyle sistem olmaz. Bir şehrin bütün işlerini valilik makamı halledebilir. Türkiye’nin en büyük sorunlarından, en öncelikli olarak düzeltilmesi gereken sorunlarından biri de bu… Devlet çarkı, bu güne kadar sorunlu çalışmış. Biri bir yana dönüyor, öbürü diğer yana dönüyor. Biri hızlı dönüyor, diğer kasten ağırdan dönüyor. Biri dönmemek için yıllarca direniyor, adeta çatışıyor. Sonra bunun ceremesini millet ödüyor, kaç nesil de ödedi. Bu böyle daha fazla gitmemeli.

Vatandaşlar, bir iktidarı seçmişlerse, ona güvenip devleti emanet etmişlerse, sonra devletin inciğine, boncuğuna kadar her kısmına ayrı ayrı adamları vatandaşlar mı seçmeli. Seçilmiş iktidar, beraberce çalışabileceği ve liyakat sahibi şehir sorumlularını da belirlesin. Zaten bir ülkede hukukun üstünlüğü varsa, böyle bir sistemi iktidar partileri su-i istimal edemezler. Liyakatsizleri, dolandırıcıları, yolsuzları, zalimleri atayamazlar. Atasalar da orada tutamazlar, çünkü bağımsız mahkemeler gereğini yaparlar. Hukukun üstünlüğü yoksa, şehirlerin başına geçecek adamları millet seçse de ne değişir, yine de hayırlı netice alınamaz, alınamadı ve hiçbir zaman da alınamayacak.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

..