Etiket arşivi: İçimizdeki İsrail

EL eki İsraili simgeliyor…

‘Elbizim’ soy isminin manası ‘İsrail bizim’ anlamındadır.

Türk ve Müslüman görünen Sabetaycı gizli Yahudi isimleri ve soy isimleri, İbranice harf ve ses düzenine uygun olarak seçilir ve konur. Örnek olarak, hem Museviler hem de Sabetay Sevi’yi peygamber kabul eden Sabetaycı gizli Yahudiler tarafından sıkça kullanılan Sumru ve Semra isimleri verilebilir. İki isimdeki sessiz harfler aynıdır ve iki isim de SMR harfleri içeren İbranice başka bir isme benzedikleri için kullanılırlar. Ayrıca, İbranice isimler Ari (Ali), Albert (Alper), Leon (Aslan), Aaron (Harun), Izak (Izzet), Murat (Marat) şeklinde Türkçe benzerleri ile de kullanılır.

İsimlerinde ve soy isimlerinde kullandıkları ekler ve şifreleme yöntemleri çoktur ama Sabetaycı gizli Yahudilerde en sık görülen şifrelemeler arasında şunlar da vardır:

Gürlesel, Göksel, Seltün, İlksel, Arsel, İksel, İzisel, Atasel, Baransel, İnsel, Akansel, Baysel, Ulusel, Yönsel, Türesel, Yüksel, Devrimsel, Eryüksel, Gürsel, Güryüksel, Özensel, Dinsel, Tünsel, Evrensel, Erkansel, Etensel, İçinsel, Gürensel, Özyilmazel, Cümbüsel, Yararel, Sasmazel, Arel, Uzel, Denizel, Tükel, Türkel, Eliyesil, Keskinel, Tamel, Temizel, Tüzel, Tuzel, Elbeyli…

Mehmet Fahri Sertkaya

Gerçekler çok farklı, kadınları acınası haldeler…

Şu anda, Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden toplumumuzu ve dinimizi/değerlerimizi hızlı bir şekilde güncellemeye çabalayan İçimizdeki İsrail’in aktörlerinin, bizlere örnek olarak gösterdiği Avrupa ülkelerinin nerede ise tamamında, kadınların ortalama beşte biri ila sekizde biri, tecavüze uğramış. Evet, en ehven ihtimalle, her sekiz kadından biri en az bir kere tecavüze uğramış… Bu, onların kuruluşlarının ve basınının açıkça duyurduğu bir gerçek… Onlar bizim şu epeyi bozulmuş halimize bile özeniyorlar, bize ise onların haline dönüşmemize sebep olacak sözde çağdaş anlayışlar, sözde değerler dayatılıyor. Bize bu tuzakları kuranların kimler olduğuna bir bakınca görüyorsunuz ki, Soner Yalçın üzerinden zavallı, mazlum, acınası haldeki kişiler ve Türkiye’nin çağdaşlaşmasına büyük katkıları olmuş asil ve medeni kişiler gibi gösterilip hiç utanmadan “Beyaz Türkler” dedikleri Sabetaycı gizli Yahudi vatan hainleri… Yani Türklerin inkırazına sebep olan Deccal’in ordusu…

Mehmet Fahri Sertkaya

Hiçbir Müslüman, Nurettin Yıldız’ı savunamaz, buna yol da bulamaz!

Nuretin Yıldız çoktan tutuklu yargılanması gereken birisi. Evet, içimizdeki İsrail’in basın ve medyası, şu anki konuları çarpıtarak bir karalama yapıyor ama asıl mevzular başka. Aklı başında, itikadı düzgün, vatansever hiçbir gerçek Müslümanın, Nurettin Yıldız’ı savunamayacağını iddia ediyorum ve çok sayıda somut delil ile bu iddiamı ispat ederim. Nurettin Yıldız konusu öyle bir konu ki hiçbir gerçek mü’min ve vatansever “Ben seninle aynı görüşte değilim” bile diyemez ve Yıldız’a destek veremez. Sebep olduğu hem itikadi hem de dünyevi sıkıntılar, tartışmaya mahal vermeyecek netlikte gözler önünde. Aslında mesele Nurettin Yıldız meselesi bile değil ve zaten Nurettin Yıldız,gösterilmek istendiği vasıflarda birisi de değil. Mesele onun üzerinden bazı güç odaklarının Türkiye’ye ve ehl-i sünnet Müslümanlara kurduğu tuzaklar.

Ve aslında sahte diplomalı gayr-i resmi CB’nın çıkışı da samimi değil. Şartlar onu, bunu yapmaya zorluyor ve yine de Nurettin Yıldız’a ve üzerine kurulan sisteme zarar gelmemesi için mücadele ediyor. Aynısını Adnan Oktar için de yaptı. Halktan tepki gelen, basın ve medyanın kaşıdığı, kendisine oy kaybettiren her ne varsa, onlara bu kadar sene sonra da olsa müdahale ediyor, ilgileniyormuş gibi bir hava oluşturuyor. Oysa Adnan Oktar grubu ile Tayyip’in göbekten bağlı olduğunu bilmesi gereken herkes biliyor. İki taraf da birbirine gerçek anlamda karşıtlık yapamazlar. El Nusra’nın Türkiye’de bir numarası siyasi/idari manada Erdoğan’dır, ilmi/manevi manada Nurettin Yıldız’dır. İkisi de bilerek yada bilmeyerek CIA’ya hizmet ederler. Bunun somut delillerini TR ve dünya basınında bile görebilirsiniz. İddiaları değil, somut delilleri… Bu ülkenin evlatlarının, İslam diye sonsuz felakete sürüklenmesini, bu milletin kurtuluş denilerek devletini bile kaybedeceği felaketlere sürüklenmesini isteyenler, ‘Allah göktedir’ bile diyebilen bu bozuk itikatlı Vehhabi’ye destek verirler. Sonra da yatacak yer falan bulamazlar. Zaten iş oraya da kalmadan, bu ülkenin ehl-i sünnet dinamikleri, başta da biz Süleymanlılar, bu oyunları bozarız. Kimse beyhude yere kendini ve başkalarını felaketlere sürüklemesin.

Ve herkes gözünü açsın artık. Nizamı aralıklarla, daha pek çok şeye böyle dokunulacak ve düzeltiliyormuş tiyatrosu oynanıp oy yükseltilecek. Referandumu dünyanın gözleri önünde çaldılar, suç üstü de oldular, millet de bu hususta iyice uyandı ve rahatsız oldu, bu defa seçimi çalamazlarsa, hepsi müebbet hapis cezaları ile yargılanacaklar. Bu riskle karşı karşıya olanlar, her tiyatroyu oynarlar. Bu güne kadar bütün millete inat, yer yer milleti azarlayarak yaptıkları politikalardan, geri dönüyormuş rolleri de oynarlar.

Selefi/Vehhabi kafası

Mehmet Fahri Sertkaya

Dönmelik / transeksüellik akıl hastalığıdır.

BRAVO RUSYA!

Biz yapsak, içimizdeki İsrail, bizden daha çok Türk gözüken sözde Türk, özde gizli Yahudi güç odakları ve basın “SKANDAL” diye başlıklar atardı Türkiye’de…

Onlarca yıldır Türk milletini de Avrupalılar gibi eşcinsel, luti-ibne, zinakar, veled-i zina, dönme-transeksüel yapmak için harcadıkları çabanın heba oluşu karşısında iyice çirkefleşirdi içimizdeki İsrail…

Rusya “Transeksüellik akıl hastalığıdır.” dedi… “Transeksüeller de diğer akıl hastaları gibi ehliyet alamazlar” diye karara bağladı. İsabet de etti.

Bakalım ülkemizdeki bütün bu manevi ve ahlaki çöküşlerden birinci derecede mes’ul oldukları halde sanki hiç yokmuşlar gibi varlıkları hissedilmeyen yüz küsur bin Diyanet personeli, imamlar, müftüler, akademisyenler ne diyecekler… “Elin Hristiyan Rusya’sı bile vatandaşlarının ruh, akıl ve beden sağlığını korumak için, nesilleri korumak için gayret gösterip farkında olmadan İslami ölçülere ulaşırken, Müslüman ülkesi olduğunu iddia ettiğimiz Türkiye’nin bu halde oluşuna hatta daha da beter edilmek istenmesine bizler karşıyız. Memlekette bu feci gidişe mani olması gereken asıl kişiler biziz. Ve görevimizi de yerine getireceğiz.” diyebilecekler mi? Ya da “Salla başı, al maaşı, al abdesti kıldır namazı, karışma hiçbir şeye, sonra hoop cehenneme, hem de yüzbinlerce kişinin mes’uliyetini de yüklenerek”ayarında yollarına devam edecekler mi?

Gerçi genel evlerden toplanan vergilerle maaşlarının ödenmesine bile ses etmeyen bu koca ordu misali kadrolar, bilmem ki bu yazdıklarımı kale alırlar mı?

Rusya 2013’te “Gelenek dışı yaşam tarzlarının yüceltilmesini” yasa dışı ilan etmişti. Bizde de sözde İslami, özde Siyonist ürünü AKP iktidarı, sözde AB’ye uyum yasaları çerçevesinde zinayı suç olmaktan çıkartmış, eşcinselliği serbest bırakmış, kilise evleri yasal güvence altına almış, domuz etini kasaplık hayvan statüsüne getirmiş ve şu Müslüman milletin dinen ve ahlaken en kısa sürede mahvu perişan olması için elinden gelen her şeyi yapmıştı.

Bu Türkiye’nin, dünyanın dört bir yanında yanan, yıkılan, alt üst olan, depremlerle ve tsunamilerle dümdüz olan bölgelerden aslında hiçbir farkı kalmadı. Oraların yıkılmasına sebep olan her türlü ahlaksızlığı nihayet bu topraklarda da iyice yaygınlaştırdılar da zahiri aklın almadığı bir manevi sebeple ayakta duruyoruz. Lakin bu da bir yere kadar olur. Bir yerden sonra o himmet çekilir ve Türkiye de alt üst olur. İyiler dik durmalı, mücadele etmeli, iyiliği emir edip kötülükten vazgeçirmeli ki en azından umumi/genel bela gelmesin.

Mehmet Fahri Sertkaya

Öteki Gündem’in öteki yüzü: Gizli Yahudilik ve Kabalacılık

Sabetaycı gizli Yahudi Cansu Canan Özgen’in metatron kolyesini anlattığımız yazımız, aylardır kimseye duyurulamıyor, paylaşılamıyor. Büyük bir karartma devam ediyor. Oysa daha ilk saatlerde, çok sayıda araştırmacı, TV programcısı dahil on binlerce kişi sosyal ağlarda bunu paylaşmıştı. Sonra bir anda paylaşımlar kesildi, kimse göremedi, halen kimse göremiyor, yayamıyor.

Bkz.

https://ok.ru/video/574295575152(Cansu Canan Özgen’in Metatron kolyesi)

Sabetaycı gizli Yahudi olduğunu meydana çıkarttığımız Cansu Canan Özgen’in taktığı o kolye ne mana ifade ediyor, biliyor musunuz?
Sabetaycı gizli Yahudi olduğunu deşifre ettiğimiz günden beri, kendisine profilinden en medeni şekilde ”Sen gerçekten Sabetaycı mısın?” şeklinde soran takipçilerine “Hayır, değilim” cevabı veremeyip hepsini anında engelleyen CanSU Canan ÖzGEN’in, görmekte olduğunuz o kolyesi de tam kendisine yakışır türden. Tam da gizli Yahudi birinin üzerinde görülecek türden. Hatta yeşil ve mor renkleri de özenle seçilmiş.

Buna Metatron deniliyor. Kabbalistik bir sembol. Yahudi inançlarına, Talmud‘a ve Kabalaya dayanıyor. Metatron, Yahudilerin inancında bir baş melektir ve iyilikleri kayıt ettiğine, yazdığına, iyilikler yaptığına ama bazen de zarar verdiğine inanılıyor. Kabala metinlerinde bu melekten bahsediliyor ama isminin ne zaman ve nasıl Metatrona dönüştüğü pek bilinmiyor, izah edilemiyor. 
Başvurulan kaynaklarda, Yahudilerin, inançlarına göre Metatron’un baş melek olduğunda ve sonradan bir anda tanrı tarafından baş meleğe dönüştürüldüğü hususunda ittifak halinde oldukları ama önceden kimdi, neydi, koruyucu bir melek mi, yazıcı bir melek mi, bazen de zarar verir mi gibi hususlarda ise kendi aralarında ihtilaf halinde oldukları görülüyor. Zaten bunlar, bir İslam peygamberi olan Hz Musa’nın hak şeriatı olan Museviliğin tahrif edildiğini, hak kitap olan Tevrat’ın tahrif edildiğini, hahamlar tarafından bozulduğunu ve hak kitap olan Kur’an-ı Kerim’in, kendisinden önceki hak kitapların hükmünü nesh ettiğini bilen biz Müslümanları çok da alakadar etmiyor. Bir de şunu bilmemiz de fayda var ki, Yahudiler, Metatron sembollü takılar taşınarak, koruyucu bir tesir oluşturulduğuna da inanıyor.

Bu Metatron’un kolyeleri, takıları yapılıyor ve pek çok ülkede adına Metatron denilerek satılıyor. Yahudi olduklarını gizleyen ülkemizdeki New Age tarikatlarının mensupları ”enerji”, ”yaşam enerjisi”, ”Kuantum bilinç”, ”Zamanın doğası”, ”Şifa enerjisi”, ”Sevginin ışığı”, ”Işık insan” ve benzeri kelimelerle sık sık Metatron adını ve sembolünü yan yana getirerek kullanıyorlar. Bazıları ise Metatron ve benzeri Yahudi inancına dayalı tabirleri kullanmayıp diğer tabirlerle insanların dikkatini çekip peşlerine takıyor, bu insanları yavaş yavaş istedikleri sapkın inançlara çekiyor. Yahudilik ve Kabala ile olan bağlantıyı gizliyor. Mesela uzaylı tarikatları olarak bilinen sapkın tarikatlar ile, uzaylıları araştırıyor görüntüsü altında halkın dikkatini çeken ve sonra onlara nabza göre şerbet verip gizli gizli Kabala öğretilerine çekenler… Bunlar ‘Işık insan’, ‘tekamül süreci’, ‘Bilinç seviyemizi yükseltmek’ tabirlerini de sık kullanıyorlar. Mevzuya uzaydan, uzaylılardan, uzaylıların dünya insanlığından neden gizlendiklerinden, bizim ne yapmamızı beklediklerinden ve ayrıca bilimsellikten, akılcılıktan, fizikten, kuantumdan, maddenin/eşyanın hakikatinden girip, memleketin Müslüman evladını Kabala, Talmud ve bozulmuş/muharref Yahudi dini öğretilerine çekiyorlar. Öteki Gündem’in demirbaşlarından denebilecek İzmirli Sabetaycı gizli Yahudi Haktan Akdoğan bunlardan sadece biri… Aralarında kısmi farklar olsa da Ahmet Hulusi de bunlardan bir diğeri… 

Sabetaycı minik serçe Sezen Aksu‘nun, kanatlarının altına alıp yükselttiği ve Ahmet Hulusi’nin de talebesi olan, uzun süre ‘Müslüman sanatçı’ rolü oynayıp şimdilerde herkesi hayal kırıklıklarına uğratan, göründüğünün tam zıddına bir karakteri ve hayatı olduğu meydana çıkan Mustafa Ceceli’ye bir sorun bakalım, kandırılmış mı, yoksa kendisi de mi bu yolun yolcusu bir Kabalacı gizli Yahudiymiş…

Sorun diyorum, hiçbir şeyi sormuyorsunuz. Sorun, bunları sormak, araştırmak, öğrenmek, sorgulamak suç değil. Sorun; sorular sorun, hesap sorun. Hatta gidin savcılıklara şikayetçi olun. ”Gizli bir teşekkül, üzeri örtülü ve organize bir ihanet çarkı olduğu açıktır. Her yere sızdıkları, her alanı ele geçirdikleri görülüyor. Basın ve medya gücünün de art niyetli kullanıldığı, memleketin asli unsurunun aleyhine bir silah gibi kullanıldığı anlaşılıyor. Şahısların kendilerini bile savunamaz halleri gözler önündedir. Paralel devlet oldukları iddiası ile bunca ev hanımı, bunca hamile kadın, bunca loğusa kadın bile ters kelepçe ile tutuklanıp ceza evlerine doldurulmuştur ve bunlar, haklarında kale alınır iddianameler bile yazılamadığı halde bir yıldır ceza evlerindedir. Ülkemizdeki asli unsur olan Müslümanlara karşı enteresan, izah edilemez şeyler yaşanıyorken, devlet mekanizması özellikle son bir asırdır hep asli unsura inat/ters uygulamalar yapıyorken, bu gerçek paralel yapılanmaya dokunulmaması da dikkat çekicidir. Böyle hukuk/adalet olmaz. Bunlar tarafından, maddeten ve manen zararlara sürüklendiğimiz, bir asırdan fazla bir süredir ülkemizin bunlar tarafından gizlice yönetildiği, kasten her sahada geri bırakıldığımız, kasten maddi ve manevi felaketlere topyekun sürüklendiğimiz ve bunun art niyetle, organize şekilde ve gizli kimliklerle yapıldığı açıktır. Gerçek paralel devletin, yani #İçimizdekiİsrail‘in bir an önce kanun/devlet yolu ile deşifre edilmesini, durdurulmasını ve bütün mensuplarının eylemlerine uyan TCK maddeleri kapsamında mümkün olabilen en ğaır şekilde cezalandırılmasını talep ediyorum” deyin. 

Mehmet Fahri Sertkaya

Melis Alphan şimdilik ensestleri bıraksın, Türkiye’deki gizli yahudilerin oranı kaç, onu açıklasın

akademi dergisi, Mehmet Fahri Sertkaya, melis alphan, ayşe aral, sabetayistler, ayşe arman, cnn türk, içimizdeki israil, gizli yahudiler, siyonistler

Bir Türk, elinde kale alınır veri/ispat olmadan, basın mensubu görünerek, kendi milletini neden toptan sapık, ahlaksız ilan etmek ister? Neden içten içe, mani olamadığı bir ‘Türk toplumunu karalama, aşağılama’ gayreti olur?

Türk milletinin yarısına ensest sapık diyen, kayıtlarda İzmirli görünen ve de kayıtlarda İzmirli görünen yüzlerce kripto Yahudi’nin çalıştığı sözde Türk basın kuruluşlarında çalışan müfteri Melis Alphan ile bu Siyonist+Sabetayist+Mason ortak projesi CNN Türk’te yazan Seferad Yahudisi Deniz Alphan akraba mı? Var mı bir bilen?

Sizce İçimizdeki İsrail‘in en sivri elemanlarından, ahlaksızlığı ahlak edindirmek gayretindeki, hususiyetle Türk genç kızlarının namussuzlaşması gayretindeki Sabetaycı gizli Yahudi Ayşe Arman Dormen, bu Melis Alphan’ı biraz fazlaca sahiplenerek dikkat çekmiş mi?

Hani şu ‘ünlü’ karikatürist Sabetaycı gizli Yahudi Tekin Aral’ın kızı ve karikatürist Sabetaycı gizli Yahudi Oğuz Aral’ın da yeğeni olan Sabetaycı Yahudi Ayşe Aral var ya, hani içimizdeki İsrail’in kurumsal gazetelerinden Hürriyet’in yazarıydı o da, hani yakınlarda öldü, hatırladınız değil mi, işte o Ayşe Aral da üstüne basa basa reklam etmiş bu “sivri” Melis Alphan’ı…

Ayşe Aral bir seferinde ”Hürriyet’in Kelebek ekinin yazarı, hepimizin zevkle okuduğu, deli gözüken ama sakin, sert eleştirir gibi gözüken ama dünyası, duruşu sevgisi, insanlığı, dostluğu şeker tadında olan, hatta bana çok benzediği için benden ekstra puan kazanmış olan, benim küçük cadı Ayça’nın, Londra’da senelerce aynı evi paylaştığı can arkadaşı Melis Alphan … ” şeklinde cümleler kurmuş.

İnsan zaten anlayamıyor, neden bu Türk görünen basın ve medyanın onlarca senedir Kemalizm, laiklik, cumhuriyet, çağdaşlık v.s. söylemlerin ardına sığınarak bu ülkenin asli unsurunun ve ezici çoğunluğunun değerleri ile savaştığını… Bakıyor insan, bu milletin cinsi ya da dini sapıklık gördüğü şeyleri, organize bir faaliyet ile, dur durak bilmeden azimle normalleştirmek isteyen, bu uğurda onlarca yıldır neler neler denemiş bir kadro var ve sonra bu millete “Direnmeyin, bitmişsiniz, kokuşmuşsunuz, dibe vurmuşsunuz işte” diyenler de bunlar… Üstelik son patlak veren sapıklık hadiselerinde, hadisenin içindeki şahıslar da kendilerinden. Onların da Türklük ile Müslümanlık ile alakaları yok. Hatta bunların ciddi bir kısmının hak ilahi kitap kabul ettiği bozulmuş Tevrat, ensest ilişkiyi normalleştiren, tavsiye eden, hatta kutsallaştıran sözde ayetler ile dolu. Açın bozulmuş Tevrat’ın neşidelerini, gözleriniz ile okuyun…

Ayşe Aral ölüp hakikati görünce, cenaze merasimine Melis Alphan da katılmış ve Melis’in yanında Sabetaycı Gülse Birsel, Sabetaycı Yalçın Bayer, Sabetaycı Hanzade Doğan Boyner, Sabetaycı Osman Boyner, Sabetaycı Arzuhan Doğan Yalçındağ başta olmak üzere kalabalık bir gizli Yahudi grubu katılmış.

Melis Alphan’ın kalabalık bir gizli Yahudi grubu ile birlikte katıldığı bu cenaze merasiminin haberi, Sabetaycı gizli Yahudi Şahenklerin NTV’sinde, içimizdeki İsrail’in kurumsal gazetelerinden Hürriyet’te ve Milliyet’te, Sabetaycı gizli Yahudilerin adından başka hiçbir şeyi Türk olmayan HaberTürk‘ünde yer bulmuş. Bunları yazdım, aklınıza hemen Aladağ Yurt yangını kazası üzerinden, İslam cemaat ve tarikatlarına, müslümanların eğitim yuvalarına, T.C. devletinin on milyonlarca vatandaşına organize bir medya linci ile ve hukuksuz şekilde taarruz edenler geldi mi? 

Bu milletin dinine, kültürüne durmaksızın saldıranlar, tarihini bile onlarca senedir kasten yalanlarla anlatanlar, Türk tarihini nerede ise bir tek Sabetaycı gizli Yahudi Kemal Atatürk‘e indirgemeye kalkanlar geldi mi? ‘Siz kimsiniz? Örümcek ağından teşkilat örmüş, çelikten ördüğünüzü sanmışsınız. Kendinizi bir nane sanmayın. Haddinizi bilin. Kanun tanıyın. Suç işlemeyin. Milletimizin dinine, değerlerine, kültürüne, tarihine, Anayasal haklarına organize bir gizli teşekkül halinde saldırmaya son verin. Bunu yanınıza kâr bırakmayız’ diyen Süleymanlılar geldi mi?

Neyse boş verin, bakın likör tarifi var, olmazsa İsrailli şef David Dudi’den tarifler öğrenin. Türk görünen basın ve medyadan yalanları gerçek diye öğrenin, onlar medya linçleri yapsınlar, her iki kişiden birine sapık diye iftira bile atsınlar, sık sık namusunuza da sövsünler, seyirci kalın izleyin, yemeye, içmeye bakın siz… Bakın bir de unutuyordum, Müslümanım deyin, sonra da, onları kollayan Amerikan/CIA sosyal ağlarında “#CemaatlerKapatılsın” etiketi ile saçma salak paylaşımlar yapın.

‘Boş vermişim, boş vermişim, boş vermişim dünyaya,

Ağlamak istemiyorsan, sen de boş ver dünyaya” 

şarkısını söyleyin. Sahi, bunu ve bunun gibi yüzlerce “psikolojik harp taktiği/aracı” olan sözde sanat eserini söyleyenler, hangi kripto Yahudiler, kripto Ermeniler, kripto Rumlardı, geldi mi isimleri aklınıza? Bu ülkede, bu necip milletin ahlakına, tarihine, dinine organize bir faaliyet ile kasteden gizli Yahudi ve gizli Ermenilerin oranını da boş verin gitsin. Sizin neyi tartışmanız gerektiğini onlar belirliyorlar, direnmeyin tartışın, dönüşün, bitin, yıkılın, yok olun da rahat etsinler. Ya da aklınızı başınıza alın, gayret edin de kahrolsunlar, yargılansınlar, cezaların bulsunlar.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Haktan Akdoğan’ı programına çıkartanlar da hep gizli Yahudiler mi? | Sorel Dağıstanlı kimdir? | HaberTürk, gerçekten Türk mü?

”Sorel” ne demek biliyor musunuz?

Türkçe mi, İbranice mi, Latince mi, Fransızca mı yoksa başka bir dile mi ait?
Türkiye’de kaç ‘sorel’ var onu biliyor musunuz? Dünyada bilinen kaç Sorel var, bunlar bu kelimeyi hangi lisanda, hangi manayı vererek kullanıyorlar ve bu şahıslar genellikle hangi dine mensuplar biliyor musunuz?

Sizce Sabetaycılara ait olan HaberTürk‘te, Sabetaycı Haktan Akdoğan‘ı programına çıkartan Sorel Dağıstanlı da Sabetaycı olabilir mi? Aslında bu soruyu Ben-su Sor-al’a mı sormalıyız? Ona sorsak, mesele çok mu sulanır, seviye çok mu düşer?

Aslında bu soruyu Türkiye’deki şu ailelerin fertlerine de sorabiliriz:
– Gerçel, – Arısel, – Ünel, – Pakel, – Uğurluel, – Emsel, – Denel, – Aksel, – Aktel, – Demirel- Elçin, – Elöve, – Gürdemirel, – Gürsel, – İnsel, – Kandel, – Öncel, – Sürel, – Tuncel, – Tünel, – Türel, – Tüyel, – Törüsel, – Yonsel, – Yücel

Siz Sar-el‘i bilir misiniz? İsrail gönüllüleri için ulusal bir projedir? Onu bilmiyorsanız da El-Al‘ı bilirsiniz, İsrail’in resmi hava yolu firmasıdır.

Bir de İsrael Sorel Glanzstein var ki, bilmemeniz normal… Romanya’da ta 1930’da doğmuş, sembolik devlet İsrail’de 2015’te, 84 yaşında ölmüş. Mezarı İsrail’de Holon’daymış. Ayrıca Kanada’da yaşayan Yahudiler arasında da ‘İsrael Sorel’ler var da onlara da sormak zor iş. 
Belki dünyanın bazı yerlerinde, yerel dillerde, az da olsa Sorel kullanılıyor ama şurası da kesin ki dünyanın dört bir yanında Sorel, Yahudiler ve gizli Yahudiler tarafından kullanılıyor. Amerika’da tanınmış bir yazar/karikatürist olan Edward Sorel var ve Yahudi göçmeni bir ailenin evladı. Yine Amerikalı oyuncu Louise Sorel (Cohen) var, o da Yahudi. Almanya’da, 74’te vefat eden meşhur bir şahıs, Ruth Abramovitsch Sorel var. Polonya Yahudilerinden olduğu biliniyormuş. Araştırdıkça yollar Kanada’ya, Arjantin’e, Amerika’ya ve İsrail’e çıkıyor. Bunların bu ülkelere, son asır içinde Romanya, Fransa, Polonya başta olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerinden “mecburi” surette göçtükleri anlaşılıyor.

Kısa bir araştırma ile ta Arjantin’de Sorel isimli Yahudiler bulunabiliyor. Üstelik Arjantinli Yahudilerin büyük çoğunluğu Avrupa’dan giden göçmenlerden oluşuyormuş. Bu Aşkenazi Yahudiler, Polonya, Litvanya, Rusya, Almanya, Romanya veya Ukrayna’daki küçük kasabalardan veya kıyı şeritlerinden göç ederek ve Yahudi yakınlarının bir kısmını geride bırakarak Arjantin’e göçmüşler. Anlaşılan o ki, idaresini Sabetaycı gizli Yahudilerin ele geçirdiği ve daha taktik/kolay sömürebilmek ve kimliğini/dinini dönüştürebilmek için, millete inat, silah tehdidi ile rejimini değiştirdiği güzel ülkemiz Türkiye’ye de göçmüşler ve Avrupa’dan kovulmalarına sebep olan gizli kapaklı muzır davranışlarına devam ediyorlar.

Şuraya bir göz atın ve benim vaktim yoktu, siz oradan yola çıkarak daha derinlemesine araştırabilirsiniz.

Ayrıca şuraya bakabilirsiniz

Ayrıca, Bartu Soral’a, neden özellikle Kanada’da okuduğunu, iş hayatında yolunun neden hemen kripto Yahudi KOÇ ailesi ile kesiştiğini ve hatta kitaplarını neden Lale GürMAN’ın tavsiye ettiğini de sorun. 

Hiçbir şey araştırmayacak ve bir şey sormayacaksanız, en azından şu HaberTürk’e yazın, deyin ki; “Sizin İsminizden başka neyiniz Türk?”


Mehmet Fahri Sertkaya | SpaceExplorer.TV

Bu MAN’lara dikkat edin. Bunlar çok kötü çarparlar adamı. Kamyon çarpmışa dönersiniz…

akademi dergisi, Mehmet Fahri Sertkaya, içimizdeki israil, gizli yahudiler, man'lar, kripto Yahudiler, gizlenen gerçekler, siyonizm,

Bu MAN’lara dikkat edin.

Bunlar çok kötü çarparlar adamı. Kamyon çarpmışa dönersiniz… 

Para, mal, mülk, din, iman, şeref, ahlak, her şeyinizi sinsi sinsi alırlar elinizden. 

Kendilerinden başka ırklara mensup olanların insan olmadıklarına, onların her şeylerinin aslında kendilerin ait olduğuna ve onlara her ne yaparlarsa yapsın hesap sorulmayacağına inanıyorlar. Ve bu ülke hatta bu dünya, bu mel’unlar yüzünden bu kadar vahşi ve acılarla dolu halde.

➥ Çerman, Dikman, Yazman, Gökman, Usman, Savaşman, Başakman, Sezerman, Akman, Arman, Tanman, Kayaman, Kutman, Man, Kutuzman, Kuntman, Sayman, Dorman, German, Berkman, Berikman, Barkman, İpekman, Alpman, Çelikman, Kefman, Yurtman, Tarıman, Parman, Arsman, Duman, Sirman, Yalman, Yükman, Yalaman, Rayman, Elerman, Gotman, Gürelman, Gökçeman, Kılman, Çakılman, Ayman, Özerman, Orman, Pekman, Tezelman, Buluman, Adaman, Hürman, Hüsman, Feyman, Kamman, Ferman, Tekman, Ataman, Yeman, Kuzeyman, Bekerman, Felman, Fesman, Bilişman, Atalayman, Yerman, Yelman, Balman, Yarman, Kahrıman, Buyurman, Teoman, Belman, Korman, Koraman, Oraman, Gökerman, Acıman, Toraman, Canman, Rodopman, Dişman, Çırakman, Tunçman, Eleman, Denizman, Konukman, Adıman, Iderman, Ekerman, Özman, Şanlıman, Kahman, Hetman, Yenerman, Akaman, Pekman, Işıkman, Gülerman, Hasman, Erkman, Selman, Bayman, Karaman, Sezerman, Dalman, Cinman, Olgaçman, Cerahman, Dirikman, Dizman, Dudakman, Duruman, Doğuman, Korman, Okman, Tengizman, Seyman, Sarpman, Belman, Barman, Gülman, Ferman, Darman, Gülenman, Dolman, Özalpman, Halman, Usman, Başman, Dilman, Akkerman, Akerman, Kopraman, Kırımman, Haslaman, Sütman, Hergülman, Oyman, Akleman, Tokman, Taslaman, Vardarlıman, Hekiman, Yeyman, Urasman, Özerman, Yasaman, Yetman, Nayman, Önderman, Turman, Otman, Dedeman, Şişman, Sinman, Danışman, Arıtman, Bilgeman, Eriman, Tunaman, Turaman, Elman, Sakman, Baydarman, Çarıkman, Kapanman, Kapelman, Erenman, Odman, Odaman, Acıman, Ozman, Akosman, Haslaman, Uzman, Arıman, Ariman, Ünman, Kusman, Sezginman, Ülman, Kolman, Sezerman, Sunman, Akgerman, Akkirman, Ulusman, Elaman, Poluman, Edman, Eğitman, Ehman, Osman, Uçman, Sarman, Örsman, Kasman, Oğuzman, Balaman, Sayılman, Özsağman, Çaman, Öğütman, Alman, Poluman, Selikman, Selekman, Sümerman, Silman, Talayman, Yöneyman, Erkayman, Rayman, Narman, Zerman, Sonman, Rodopluman, Rodopman, Kirman, Parlakman, Canerman, Kirmanoğlu, Doğruman, Nartman, Danişman, Elarman, Kotaman, Elçiman, Erikman, Erakduman, Erataman, Özataman, Erakman, Keyman, Emirosman, Esotman, Esman, Darman, Ayraçman, Etiman, Tabuman, Dalayman, Dizman, Gaman, Ziraman, Zoraman, Zorluman, Zerenman, Türkman, Forsman, Arkman, Samman, Ardaman, Artman, Ersalman, Tozman, Solman, Yeyman, Uralman, Sözerman, Hünerman, Könüman, Evman, Katıman, İsman, Çinman, Herman, Arduman, Tanışman, Eruçman, Ahman, Idiman, Birman, Araman, Zilberman, Bankman, Seliman, Evciman, Kefman, Kentman, Kuluman, Kurçman, Evman, Ezerman, Aslanman, Arcıman, Arıkman, Nasman, Özakman, Bulguman, Delman, Küreman, Harman, Teoman, Antman, Dokuman, Mutman, Duraman, Haman, Egeman, Barmanbek, Oktayman, Altunman, Hatman, Yılman, Özdenizman, Yelman, Yatman, Bagman, Ilman, Pesman, Güleman, Guleman, Yelman, Berman, Harman, Kıcıman, Hüsman, Reman, Herman, Yalıman, Gürlüman, Arciman, Akiman, Soyman, Sümerman, Işıtman, Özüyaman, Peyman, Turman, Ülevman, Kıraman, Onurman, Okman, Sağısman, Aytaman, Akyerman, Hacaman, Ovatman, Mirman, Özatman, Ağırman, Yasdıman, Yastıman, Yıldızman, Umarusman, Ziraman, Yayman, Özüerman, Sorman, Misman, Eralpman, Mazman, Çağırman, Tenerman, Savman, Piyman, Gilman, Girginman, Girman, Gökderman, Gözerman, Közkaman, Filizman…

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Tipik bir AKP iki yüzlülüğü; Seferberlik ilan etmişler…

ahmet davutoğlu, Karay Yahudileri, içimizdeki israil, gizli yahudiler, ülker, ali ülker, sabri ülker, murat ülker, gizli yahudiler, Özgecan Aslan, ibnelik, eşcinsellik, livata - eşcinsel ilişki, zina,

Karay Yahudisi kökenlere sahip boşbakanımız Devitoğlu “Kadına yönelik şiddete karşı seferberlik başlatıyoruz” demiş. 

Özellikle son beş altı senedir bu seferberlik halinin zaten uygulandığını görüp duruyoruz. Ama bu kadar yıl sonra bile somut bir gelişme göremiyoruz. Tabandan gelen bir düzelmeyi hiç mi hiç göremiyoruz.

Nerede ise her kadının başına bir koruma polisi dikmeye varacak kadar cahilce, yanlış, isabetsiz politikaların belirlendiğini ve uygulanmaya çalışıldığını gördük. İl Emniyet müdürlerinin “Şu kadar bin polisimi kadınları korumaya tahsis ettim. Daha şu kadar bin polise daha ihtiyacım var. Ben ne yapabilirim.” şeklindeki açıklamalarını dinledik. Türkiye’nin bir polis devletine dönüştüğünü, bu polislerin angarya işlerle görevlendirildiğini, milli ekonomimize çok büyük bir yük olduğunu gördük. 

Her kadının başına tek tek bir koruma polisi de verilse kadınlar korunamaz. Manevi-ahlaki eğitim verilmeden, Türk aile yapısını perişan eden TV kanalları, filmler, diziler, kadın programları, gazete yayınları, gazetelerin kadın ekleri, kadın dergileri hizaya getirilmeden ve kadınları şımartan, özgürlük söylemleri ile batağa sürükleyen başta Masonik kökenli ya da Misyoner kökenli ama gerçek yüzünü gizleyen yapılanmalar ve türlü amiller yasal destekle ortadan kaldırılmadan, hiçbir ciddi çözüme gidilemez. Polis teşkilatına harcanan para maddi ve manevi sahada eğitimin kalitesinin artırılmasına harcansa idi, bunca yıl sonra tabandan gelen ve engellenemeyen bir düzeliş olacaktı. Oysa AKP hükümetleri ve liderleri demagog söylemler ile halı uyuturken, diğer yandan eşcinselliği, zinayı ve hatta evlilerin zinasını bile serbest bıraktı. İnsanları manen öldürüp domuzlaştıran domuz etini bile kasaplık hayvanlar arasına katıp serbest bıraktı. Zamanında çok ciddi toplumsal tepki ile karşılaşan kilise evleri yasal korumaya almak için yasa bile değiştirdi. Misyonerleri eleştirenleri “Hakaret ve tehdit” suçlamaları ile cezalandırdı. 

Aslında parti logosunda bile Siyonistlerin yedi kollu şamdanı bulunan ve tamamen CIA-MOSSAD ortak projesi olarak kurulan AKP, görevini yerine getirdi. Şimdi bu gibi söylemlerle, halkta biriken enerjiyi boşaltmaya, keklik olanları hala avlamaya çalışmaktan başka bir şey de yapmıyor. 

Kadını koruyacağız diye devlet eli ile tam bir kaos oluşturuldu. Erkek itildi, kakıldı, ikinci sınıf görülür oldu. “Haksızlığa uğrasan bile susacaksın” ayarına getirildi. On gün evli kaldığı kadına bir ömür nafaka vermekle cezalandırıldı. Cezaevleri ayrıldığı karısına nafaka ödeyemeyen girip çıkıp duran erkeklerle doldu. Kadın daha da şımardı. Daha çekilmez tavırlara girdi. Kendini devlet yerine koydu. Ve erkek de yapısı gereği erkeklik yaptı. Adliyede, onlarca polisin arasında bile olsa kadının vurdu. Hep beraber izledik bunları… Gördük ki polis bir kaç metre yakınında iken bile, kadınlar kocaları tarafından yine vuruldu. Tasvip ediyor muyuz? Hayır. Ama görünen köy klavuz istemez. Kadınlar yine vurulacak. Çünkü bu sistemin mimarları, şu anda hala gücü elinde bulunduran derinler, bu milletin kadınını da erkeğini de insandan saymıyorlar. Goyim diyorlar ve dünyalarını da ahiretlerini de perişan etmeye hakları olduğuna inanıyorlar. 

Artık goyimler intikam almalı. Artık düzeni kuran kriptolar al aşağı edilmeli. Yoksa hiçbir şey düzelmeyecek. 

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Mevlevi Tarikatını bozan Sabetayist; Bey Baba

Mevlevi Tarikatını bozan Sabetayist; Bey Baba…

İslam dininin on iki hak tarikatından Kadiri ve Nakşi hariç diğer onu bozuldu. Bunların son ve hakiki mürşidleri yerlerine kimseyi bırakmadılar. Takdir-i İlahi böyle idi ve bu yollar sonlandırıldı. Lakin, bunu kabul edemeyen bazı tarikat mensubu kişiler, tamamen kendi kararları ile yollarını devam ettirmek ve mürşidlik iddia etmek yolunu tuttular. Bunların hiç birinin ve bunlardan sonra yerlerine gelen hiç birinin Rasulullah (s.a.v.) efendimizden manevi icazetleri yoktur. 

Bir de bu yollar, kendilerini Müslüman gibi gösteren Sabetayistlerin ellerine de geçmiş ve iyice tahrif edilmişlerdir. Mevlevi tarikatında, bozulana kadar böyle saçma sapan, kendi etrafında dönme şeklinde bir sema olmadı. Ney denilen musiki aleti hiç bir manevi değer ifade etmedi. Tasavvuf ehl-i Müslümanlara, tasavvuf ehli olmayan müslümanlara caiz olan şeyler bile haram iken, zikir ehline mübahlar bile haram iken müzik aletleri nasıl olur da ibadet olarak kullanılabilir? Aşağıya iktibas edeceğimiz ropörtajı okuduğunuzda, aylardır Akademi’de anlatmak istediğimiz acı gerçekleri görmüş olacaksınız.
 ***
MEVLEVÎ TARİKATI NASIL TAHRİF EDİLDİ? Alanya eşrafından, Hasan Arıkan ve Mehmed Arıkan hocaefendilerin babaları muhterem Mustafa ARIKAN (merhum) ile yapılan röportaj. Bu röportaj 1978’de Haftalık UFUK gazetesinde yayınlanmıştır. Ufuk soruyor, o da cevaplıyor…UFUK: Efendi hazretleri (Süleyman Hilmi Tunahan k.s.), MEVLEVÎ tarikatının bozulduğunu, size nasıl anlatmıştı?
MUSTAFA ARIKAN: Efendi hazretlerine (k.s.), bir münasebet düştüğünde sormuştum:

➥ ”Konya’da Celaluddin-i Rumî hazretlerinin türbelerini ziyaretimde dikkatimi çeken, birkaç dervişin, düğmeye basınca raks ettikleri doğru mu ve SEMA’dan mıdır, yoksa nefsani raks mıdır?” diye sorduğumda, Efendi hazretleri, bu soruma şöyle karşılık vermişlerdi:  

➥ Konya MEVLEVÎ tekkesinde son zamanlarda bir Yahudi dönmesi üç sene şeyhlik yaptı. Ve (tarikatı) bu hale getirdi. Fakat MEVLEVÎ tekkesini bozabilmek için, kuvveti ve ana fikri şuradan almıştı:

”Mevlana Celaleddin-i Rumî hazretlerini terbiye eden Şemseddin Tebrizî, Celaleddin-i Rumî’yi sohbetine alınca, onun teslimiyetini ölçmek için ”sohbette hamr (içki) lazımdır”, buyurmasıyla, Celaleddin-i Rumî hazretleri müskiratçıdan şarap alıp getirmişti.
 Gerek Tebrizî, gerek Celaleddin-i Rumî hazretleri, asla şarap içmediler. O getirilen şarab, kabı kırılarak helâya dökülmüştü.

İşte tarihteki bu imtihan hadisesinden, Yahudi dönmesi faydalandı. Böyle meşru’iyetin hılafına bir imtihanı, Yahudi dönmesi, silah gibi kullandı.

Bu dönme, evvela tarikata intisap edip MEVLEVÎ tekkesine alındı ve uzun zaman yemeden-içmeden ibadet etti… Halbuki geceleri kimsenin görmediği zamanda yerdi.

Fakat yemez-içmez ibadet eder, diye şöhret yaptı. Bu arada da tekkenin şeyhi vefat etti. Bu Yahudi dönmesi, yemez-içmez ibadet eder, şöhretiyle postnişîn yapılarak, bütün MEVLEVÎ müridleri kendisine (biat ve) inabe ettiler.
Bu usta Yahudi epey bir zaman müridleri tam kendisine bend edinceye kadar çalıştı. Bütün müridlere hakim olduğuna dair iyice kanaati hasıl olunca, yavaş-yavaş menfur fikirlerini işlemeye başladı.  

➥ ”Biz, Mevlânâ Celâleddin-i Rumî hazretlerinin yolcusuyuz. Halbuki o Şemseddin-i Tebrizî ile sohbette şarap içtiler bilahare nasuh bir tevbe ederek bu dereceye kadar yükseldiler.” gibi, güya nasihat ederek müridleri içkiye hazırladı.  

➥ Biz de içeriz, bilahare tevbe eder yükseliriz” dedi. Ve içkiler içildi. Tam sarhoş olunca dışarıda adamları vasıtasıyla hazırladığı kötü kadınları da içeri aldırdı. Sarhoşların önünde kadınlar dönmeye raksetmeye başladılar.
Yoksa Mevlânâ Celâleddin-i Rumî hazretlerinin SEMA’ı ile bunların uydurdukları birbirine tamamen zıttır.”
 ***
Mustafa Arıkan devamla şöyle dedi:  

➥ O Yahudiyi ben tanıyorum.. Efendi hazretlerinden (k.s.) bunları dinlediğim zaman, hafızamdaki Beybaba hâtıram aklıma geldi.

Hz Üstazımız’ın (k.s.) bu hadisede bahsettiği adam olduğuna inandığım için, bu adamla cereyan eden hatıramdan bahis ile canlı bir misal vermiş olacağım.Beybaba Kimdir?
 1931 Yılında Adana ili Karaisalı ilçesinin pos ormanından kestirilen keresteler, Bayraklı deresiyle Seyhan nehrine naklediliyor ve oradan da Adana’ya taşınıyordu.
 Babam rahmetli, bu nakliye işinin müteahhidi olarak çalışıyordu.
 O zaman Orman işletmesinin müteahhidi olarak de Sadettin Bey adında bir zat var idi. Bunun müstear ismi, yani lakabı ”BEYBABA” idi.

Ben babamın kâtipliğini yapıyordum ve henüz 17 yaşındaydım.

Keresteleri Bayraklı deresinden nehre ve oradan Adana’ya kadar 4 ay gibi uzun bir zamanda 300 işçi ile indirmiştik.

Tam Adana tren köprüsü civarına keresteler gelince nehrin önüne bağladık. Keresteleri dışarı çıkaracağımız sırada, kuvvetli bir sel geldi. Bağı kırdı.

Keresteler denize doğru yürümeye başladı. Bunu gören Adana’nın bilhassa fellah insanları:
➥ ”Nehir getirdi, biz götürdük’‘ diyerek, nehirdeki keresteleri kısmen evlerine taşıdılar. Bilâhare Orman İdaresi, duruma el koydu.
İhbar edene 20 kuruş verileceği ilan edildi.  Ve birçok ihbar geldi… Kerestenin büyük bir kısmı bu suretle tekrar ele geçirildi.

Fakat Orman İşletmesi müteahhidi Beybaba orman rüsûmünü yatırmamış olmasından sebep kerestelere Orman Müdürlüğü el koydu.
Devletin Ameleye Verecek Parası Yok

Biz, amele başı olarak getirme ücretimizi almak için ziraat vekaletine müracaat ettik. Bize telgrafla cevap verdiler. 

➥ ”Amele hakkı mahfuzdur. Keresteler satılınca hakkınız verilecektir.” dediler.

Bunun üzerine Orman Müdürlüğü ameleyi Alanya’ya gönderecek kadar, o zamanki kereste tüccarlarından bize para alıverdi. Ameleyi gönderdik.

Ben işleri takip için Adana’da kaldım.

Bu arada bir gazete de, aklımda kaldığına göre (Ahmet Emin Yalman’ın çıkardığı Vatan Gazetesi olsa gerek),  

➥ ”Oyuncu bir bar kızının bir buçuk milyon lira ile Türkiye’den Macaristan’a dönmekte olduğunu” yazmıştı.

Bu haber beni şok etti. Sanki bu millet parayı sokakta buldu da verdi. O zaman hükumetin bütçesi ancak bu kadardı. Hükumet bir senelik bütçesi mukabili parayı Macar oyuncusunun götürmesine nasıl müsaade ediyor, aklım bunu kabul etmedi.
”Bunda bir esrar var, Beybaba’dan sorayım.” diyerek gazeteyi elime aldım. Ekseri Beybaba’nın gündüzleri bulunduğu, Yıldız Kıraathanesi’ne vardım. Beybaba bir masada birkaç adamla iskambil dedikleri oyunda idi. Karşısına dikildim, beni görünce; 

➥ ”Ne o Mustafa” diye sordu. Ben de gazetenin o kısmını göstererek dedim ki: 

➥ ”Macar oyuncuya para bulunuyor.. Efendim bunu çözemedim.”

Ziraat vekaleti bize amelenin hakkını vermiyor. Parası yok. Kerestelerin satılmasını bekliyor. Fakat Macar oyuncuya bu kadar para veriyor. Bunun sizin tarafınızdan çözülmesini rica ediyorum.”

Beybaba, Kilisli Kör Mahmud diye maruf kâhyası ile birlikte bizi evine çağırdı ve: 

➥ Akşam ben sana bu hususu geniş geniş anlatayım.”dedi.

Akşam dediği saatte Beybaba’nın evine gittik. 

➥ ”Çocuk seni gözüm tuttu. Bizim işimize yarayacaksın. Ve ileride seni büyük adam edeceğim” diye söze başladı ve şöyle devam etti: 

➥ ”Oğlum bu milleti, birinin kıçını koklamadan (izahı ileride gelecek) kurtarmak için evvela nefis ve şehvet yollarını açtık ve ilk olarak Macaristan’dan bin oyuncu çingene kızı getirdik. Bunların en ustası ile İstanbul’da Daru’l-bedayi adında (şimdiki Şehir Tiyatrosunu) açtık. Ve sanattır diyerek genç kızları teşvik etmeğe başladık.

Barlar açtırdık. Gazinolarda çalıştırmak suretiyle yavaş-yavaş yerli halkın taassubunu kırarak sahnelere, barlara, gazinolara rağbeti temin ettik. Ve bugün artık, Macar çingenelerine ihtiyaç kalmadı. Yavaş-yavaş gönderiyoruz. Ancak giderken sırtlarındaki elbise ve pek cüz’i bir harçlıkla hudud dışı edildiler.

Fakat yerli halkı bu işe teşvik için birbuçuk milyon götürüldü, diye ilan edilir. Böylece, güzel kızları olan anne ve babalar özenirler: ”Bizim kızımız yapamaz mı, yüz lira da mı alamaz, diye düşünerek adım-adım yaklaşırlar.” dedi.

Bu hale milleti getirinceye kadar bunun gibi bir çok planlar tatbik ettiklerini söyledi.

Selanikliymiş!

Selanik asıllı olduğunu sonradan öğrendiğim, Beybaba, daha sonra şunları anlattı: 

➥ ”Ben Rusya’da uzun zaman sağır görünerek kiliseye hizmet ettim. Ve İstanbul patrikhanesine çancı olarak gönderildim. Patrikhanede epey bir müddet sağır olarak çalıştım. Beni sağır diye söz saklamazlardı.

Ayrıca, ben seferberlikten önce, Adana’nın Karaisalı kazasında kaymakamlık yaptım. O zaman kızılbaşlara Babalık yapmıştım. Sizin getirdiğiniz keresteleri, bana ücretsiz taşıdılar. Daha ben neler gördüm ve neler geçirdim.

Mesela İstiklal muhakemesinden sonra istediğimiz inkılâpları yapmağa iki cihetten itiraz başladı.

Birisi siyasi idi. Harpte çarpışıp da kazananlar arasında bu mühim idi.

Diğeri de, arkasından gidilen büyük ve şöhret sahibi âlimler idi. Bunları yok etmek lazımdı.

Birinci mühim olan, siyasi ve fikri ayrılığı bulunanları temizlemekti. Bunun için ”İzmir suikastı’‘ tertiplendi. Bunda benim rolüm büyüktü. Bu suretle bir çok fikir muhalifi kimseler öldürüldü.

İkinci olarak, arkasından gidilebilecek şöhret sahibi büyük âlimler geliyordu. ”Menemen hadisesi” yapıldı. Edirne’den Van’a kadar şöhret sahibi âlimler, bu hadise ile alakalandırılarak, ele geçenler imha edildi.”

Şimdi de Mevlevihane’ye Gidiyor

”Ben tekkeleri kapatmak için Konya MEVLEVÎ tekkesine intisap ederek yemez-içmez dervişlik yaptım. Şöhrete ulaştım.

Oğlum, yemez-içmez adam yaşar mı? Ama, geceleri gizli yer, kimseye görünmezdim. Bir gün şeyhimiz öldü.

Benim yemez-içmez ve devamlı ibadetimden dolayı en ehil olarak şeyhlik makamına geçmemi uygun gördüler. ”postnişîn” oldum.

Arkadaşları güzel idare ederek kendime bağladım. Ve yavaş-yavaş işlemeye başladım:➥ ”Mevlânâ Celâleddin-i Rumî hazretlerinin O kadar büyük dereceyi kazanması, sohbet esnasında Şems-i Tebrizi ile şarap içti, bilahere nasuh bir tevbe edip bu dereceye erişti, bizim de aynı yolu takip etmemiz lazım.” diyerek işledim.

Bir gün şarabı tekkeye soktum. Dışarda bu işi tezgahlayanlar da vardı. Güzel kadınlar da hazırlandı. Şarap içince, tabii şişede durduğu gibi durmadı, sohbet kadınsız olmaz dedik, kadınları da tekkeye soktuk. Onlar da raks etmeye başladılar.

Kadınların raksı ile sema dedikleri, böylece birbirine karıştı. Kısaca tekke, meyhane ve kerhane haline getirildi.

Muayyen günlerde insanlara da bu durumu teşhir ettim. Sarhoş dervişlerle kadınların sema yapması, raksı, zıplamaları, hoplamaları derken tarikatın ahlâksızlık olduğuna seyircileri inandırdıktan sonra, bu durumda, tarikatların ve tekkelerin artık kapatılmasının gerekli olduğu hakkında rapor vererek, MEVLEVÎ tekkesinden ayrıldım. Ve benim raporumla tekkeler, tarikatlar suçüstü yakalandı.”

Selanik asıllı Beybaba, bana dönerek devam etti:➥ ”Oğlum kötülüğünü göstermeden kapatsak, halk tepki gösterirdi. Buna mahal bırakmadık. Ben Selanik’liyim. Bunları söylemekten maksadım beni tanımanızdır. Ben seni yanıma alıp yetiştireceğim.”



Bu sözlerini, uzun süre hayretler içerisinde dinleyip ayrıldıktan sonra, otele gelirken, yanımdaki kâhya’ya, Kilisli Kör Mahmud’a sordum:
 ➥ Bu Beybaba’nın; ‘Milleti, birbirlerinin kıçını koklamaktan kurtardık.” demesi nedir?

Kâhya:
 ➥ ”Anlamadın mı?.. Cemaatle namaz kılmak, arka arkaya değil mi?” dedi. Ben de: 

➥ Anladım da, ancak senin nasıl anladığını öğrenmek için sordum.” dedim.

Sonradan, Kâhya’nın anlattığına göre, bu adama, Beybaba denilmesinin sebebi, milyonlarca liralık araziye sahip olmasıymış! Çok zenginmiş…

Gittiği kahvede bütün oturanların çay paralarını, oturduğu lokantada yemek yiyenlerin bütün ücretlerini ödemesinden dolayı, halk ona bu ismi takmış.

Kâhya ayrıca,  
➥ Bu adamın, karısı adına Selanik’te bir buçuk milyon liralık (o zamanın parasıyla) mal ve arazisi var, diye, Adana’dan sürülen Rumların hanları, dükkânları ve çiftlikleri bu adama verildi. Adana’nın en zengini oldu. Güya Rumlara da Selanikte’ki arazileri verilmiş..” dedi.

Efendi hazretlerinin (k.s.) bize bildirdiği:
 ”MEVLEVÎ tarikatını tahrif eden Yahudi dönmesinin” perde arkasındaki kimliğini okuyucuların firaset ve iz’anlarına sunuyoruz. 


| Alanya / Kıvrasıllı, Mustafa ARIKAN
| Akademi Dergisi 

Hüseyin Üzmez ve Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) | Akademi Dergisi

Aşağıda okuyacağınız yazı, Hüseyin Üzmez’in 16 Eylül 2001 tarihinde, Süleyman Efendi hazretlerinin vefatının yıldönümünde, köşesinde yazdığı yazısıdır. Hüseyin Üzmez, henüz 16-17 yaşlarında iken, Türkiye’nin en büyük hainlerinden biri olan gazeteci kılıklı Sabetayist Ahmet Emin Yalman’a, yine dönemin Sabetayist başbakanı Adnan Menderes’in Malatya’ya yaptığı ziyaret sırasında altı el ateş etmiş lakin öldürmeyi başaramamıştır. Buna rağmen yirmi yıl hapis cezası almış bunun on buçuk yılını yattıktan sonra serbest kalmıştır. İslam’ı ve memleketi müdafaa etmesi beklenilen hemen herkesin can kaygısına düştüğü o devirde gencecik yaşında, bir başına Hüseyin Üzmez’in gösterdiği bu cesaret, ihlâs ve samimiyet Süleyman Efendi hazretleri tarafından takdir görmüş ve Üzmez, sürekli Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin maddi ve manevi desteğini görmüştür. Hapishaneden çıktıktan sonra da vatanına, milletine, dinine hizmet gayreti içinde bulunmuş olan Üzmez, ülkemizdeki çift kimlikli, Türk ve Müslüman görünümlü hain Sabetayistleri ve planlarını yakından bilen, çözebilen gücü yettiğinde aynı taktik hareketlerle bozabilen bir kişilikti.

Önümüzdeki yıllarda bu Sabetayistler her yönleriyle daha da deşifre oldukça Hüseyin Üzmez meselesi de çok daha net anlaşılacaktır. Onun, sözde İslami gazetelerin sözde İslami yazarlarının neredeyse tamamının ”demokrat” olduğu ve sözde İslami partinin, sözde büyük liderinin bile ”Ben Müslüman demokratım” açıklamaları yaptığı zamanda, TV’lerde canlı yayınlara çıkıp hiç kimseden korkmadan, elini masalara vurarak, tekrar tekrar yaptığı;➥ ”Ben demokrat falan değilim. Demokrat olmaya mecbur muyum? Demokrasi denen saçmalık yoktu, biz üç kıta yedi denize hâkimdik. Şimdi kendimize bile hâkim değiliz.” açıklaması ve ardından ”Hatıralarımı yazacağım” açıklaması bizce bardağı taşıran son damlalar oldu. Biz zaten kendisine büyük bir komplo kurulmasını bekliyorduk ve öyle de oldu…

Süleyman Hilmi Tunahan Efendi hazretleri

Dün yazmıştım. Tam 42 yıl önce… 16 Eylül’den birkaç gün sonraydı. Tam 6 sene boyunca hiç aksatmadan her görüşme gü­nü ziyaretime gelen… Bana sevdiğim, yiyecekleri getiren… Ara sırada para bırakan… İzmit Suadiye köyü imamı ve Kur’an Kursu hocası Ahmet Efendi, yine ziyaretime gelmişti. Gardi­yanlar beni müdürün odasında beklediğini söylediler. Kaç ge­cedir büyük bir sıkıntı, manevi perişanlık, yalnızlık ve terk e­dilmişlik duygusu içindey­dim. Sevinerek gittim. Ah­met Efendi ârifane sözleriy­le beni ferahlatacaktı. Hiç öyle olmadı. Ahmet Efendi çok mağmum, mükedder ve üzgün görünüyordu. Daha kucaklaşır kucaklaşmaz, koca adam sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. “Güneşimiz battı, Hüseyin’im, güneşimiz battı!.. Dünya­mız karardı! Şüphesiz her nefis ölümü tadacaktır! Amma, yine de Üstad’ımızın bizi bırakıp gitmesine dayanamıyoruz. Biz onsuz nasıl yaşayacağız?” diyordu, iki gecedir çektiğim sıkıntıların sebebini anlamıştım. Onların himmet, himaye ve duaları olmadan şu 20 yıllık hapishane hayatına nasıl dayanacak­tım? Benim de gözlerim dolmuştu. Selânikli ceza­evi müdürünün ağladığımı görmesini istemiyor­dum. Kendimi zor tuttum.

Ahmet Efendi’ye ne di­yeceğimi, onu nasıl teselli edeceğimi bilemiyor­dum. Epeyce gözyaşı döküp biraz rahatladıktan sonra, cebinden bir tomar para çıkardı. O za­man kâğıt 1 liralıklar ve 2.5 liralıklar vardı. Çoğu onlardandı. Hepsi 50 liraymış. O güne göre iyi paraydı. Onu bana verdi. Ve büyük bir sırrı da ilk defa olarak açıkladı: ➥ “Sana sık sık gelmemi, Üstadımız hazretleri istemişlerdi. Bir gün beni çağırdılar, ”İzmit Hapishanesinde bir kardeşimiz var. Onu sık sık ziyaret edeceksin, ihti­yaçlarını karşılayacaksın. Yaptığın masrafların parasını da benden son kuruşuna kadar alacak­sın. Ara sıra da hiç rencide etmeden kendisine harçlık bırakacaksın. O, onuruna çok düşkündür. (Herhalde Efendi Hazretleri zekât mes’elesini duymuş olacaktı) Sakın bu yardımları benim yap­tığımı söyleme. Kendisine de hissettirme. Al­lah’tan ve senden başka bunu kimse bilmesin” buyurdular… Senden kendilerine sık sık haber veriyordum. Sana dua ediyordu. Hastalığı ağırlaşınca, beni tekrar huzuru saadetlerine çağırdı. Yanındakilerin de işitecekleri bir şekilde: ‘O kardeşimiz, hapis­haneden çıkıncaya kadar, terekemden her ay kendisine 50 lira vereceksiniz.’ diye vasiyette bulundular. İşte bu para bizzat kendi el­leriyle verdikleri ilk paradır. ”Hüseyin’ime çok dua ettim. O da beni unutmasın” buyurdu­lar diyordu.”

Artık kendimi tutamadım. Ben nerenin itiydim ki öyle bir zatın muhabbetine lâyık olaydım? Ben de hüngür hüngür ağlamaya başlamıştım. O kadar ki… Selânikli hapishane müdürü bile duygulanıp odadan çıktı. Parayı aldım. O mübarek ellerinin değdiği banknotları, yüzüme gözlerime sürdüm. Ve Ahmet Efendi’ye iade ettim. ➥ ”Hazreti Üstad’ın vasiyeti başımın üzerine. Ancak ben bu parayı ve bundan sonra verecek­lerinizi kendi gönlümle, Allah rızası için, helâl ederek, Suadiye köyü Kur’an kur­sunuza bağışlıyorum” dedim.

İşte o gün güneşin dünyayı değiştiği gündür. Şehidler ölmez de… Allah’ın velileri, Peygamberin varisleri ölür mü? Asıl ölü olan bizleriz. Hem de yaşayan ölüler.
Allah o büyük velilerin, şefkat, merhamet, him­met, himaye ve dualarını üzerimizden eksik etme­sin. Ve bizleri de, yerli yersiz ahkâm kesen, kalp­leri taşlaşmış, dilleri Hak’tan uzaklaşmış, kulakla­rı sağırlaşmış, sırtlarında kitap yükü taşıyan, oku­muş cahillerden, nasipsiz ve gafil kullarından ey­lemesin. Ve Yüce Peygamberinin şefaatini biz günahkârlardan esirgemesin!..

| Akademi Dergisi