Etiket arşivi: Ahmet Emin Yalman

Çok masraflı bir kiralık kalem; Necip Fazıl Kısakürek…

Necip Fazıl Kısakürek yazılarında, konferanslarında İslam karşıtlarına adeta küfürler eder, akşam alem ve kumar ortamlarında bunlarla birlikte dostane vakitler geçirirdi. Tıpkı Mehmet Akif Ersoy gibi…
Necip’in bu hali, sözde hidayetinden sonra hayatı boyunca hep böyle oldu. O alemlerdeki, kumarhanelerdeki İslam düşmanı dostları, Necip’in bu işi, İslamcı yazarlığı para için yaptığını bilir, dalgasına bakarlar ve İslam davasına, memlekete ve millete hizmet etsin diye Necip Fazıl’a Müslümanlar tarafından verilen hizmet parasını sömürmenin yollarını ararlardı. 

Necip böyle bir kumar ortamında, Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin, Büyük Doğu dergisini zorlanmadan çıkarabilsin diye kendisine verdiği ve bir köşk alabilecek kadar büyük parayı bir gecede kaybetmişti. Müslümanların maddi manevi sahada böylesine sıkıntıda olduğu ve cehaletin hakim olup dünya ve ahiret saadetinin kaybedildiği, dünya hayatlarının bile acılara, çilelere, zulümlere dönüştüğü bir dönemde, bütün bunlara mani olmak ve sonsuz hayatları kurtarmak için adeta geceleri bile uyumayarak bu davanın çilesini çeken güzel insanlara bu kadar yakın iken, bu mücadeleye ve bu insanlara aslında bu kadar uzak kalabiliyordu Necip Fazıl… Bu kadar büyük hizmet parasını tek gecede kumarda kaybetmesi bir yana, bir de bunu hiç sıkıntı etmezdi. İşte dönemin gerçek hizmet ehli Müslümanları, her şeyden çok buna sinir olurlardı. 
Böyle tiplerin, Necip Fazıl gibilerin, Müslümanlığı da, dava kardeşliği de, İslam düşmanlığı da, İslam düşmanlığındaki dayanışması da paraları ve menfaatleri bitene kadar mıdır? Bu kısmını ben bilmem… 

İşte anlaşılan o ki, Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri bu kadar samimiyetsiz oluşundan, bu kadar içi dışı başka hareket edişinden dolayı, bu kadar nasipsiz oluşundan dolayı Necip Fazıl için “Bu köpeğe para verip yazdırıyoruz” demiş. Ayrıca “Köpek de kurt cinsindendir. Lakin sürüyü kurttan korur” buyurmuş. 

Necip, ne kadar güzel insanların arasına girebilmektedir, ne kadar güzel meseleleri -sağdan soldan kopyalayarak da olsa- anlatıp kitaplarında ve konferanslarında izah etmektedir. Bu nasıl bir samimiyetsizliktir ki, bunları yıllarca yaparken bile, bu kadar güzel insanlarla değil,  aslında insanlıktan bile çıkmış dostları ile huzur bulabilmektedir. Çok tuhaf…

Kendi çıkardığı Büyük Doğu dergisinde, sözde hidayetinden sonraki dönemde bile, Adıtürk‘ün resmini hayranlıkla kapak yapabilmesi, onun içinin ve dışının farklı olduğunu gösterir alametlerdir. Kim bilir belki de onu en yakından tanıyanlardan biri olan Süleyman Efendi hazretleri onun münafık olduğuna hükmedip “köpek” demiştir. Çünkü o derece ilimde, ihlasta, takvada zirve şahsiyetler, bir mü’minin ameli ne kadar kötü olursa olsun,  hatta ameli lanet edilecek derecede kötü olursa olsun, şahsına değil ameline söz söylenmesi gerektiğini ya lanet edilmesi gerektiğini en iyi bilen kişilerdir. 

Necip’in birbirine tezat tek hareketi bu dergi kapağı da değildir. Sözde hidayetinden onlarca sene sonra bile, onlarca farklı yerde, içindeki sesi bastıramayıp İslam karşıtlarını savunabilmiş ve destekleyebilmiştir. 
Hizmet parasının heba edildiğini düşünerek, Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerine gelip, Necip Fazıl Kısakürek’ten şikayetçi olanların, vaziyeti anlaması için de o mübarek zat, davanın o asıl çilekeşi “Keşke bir o kadar daha param olsa, versem de yine bu dava için yazsa” demiş, Müslümanların garip ve güçsüz olduğu zamanlarda, Necip Fazıl gibi kişilerin, çok masraflı da olsa maddi olarak beslenmesi ve hizmete kullanılması gerektiğine dikkat çekmiştir. Süleyman efendi hazretleri harp hukukunu ve dar’ül harp hukukunu en iyi bilen, harbin hilelerini de en iyi bilen ve uygulayıp en güzel şekilde örnek teşkil eden kişi olmuştur.
Süleyman Efendi bunu sadece Necip Fazıl için de yapmamış, o devirde büyük dava adamı olarak öne çıkmış gözüken ve kalemi ve dili ile İslam’ı müdafaa ettiği görülen pek çok kişiyi, aslında parasını verip yakınında tutmuş ve bu dava için kullanmıştır. Cevat Rıfat Atılhan bile bunlardan biridir. Oysa onu yakından tanıyanların anlattıklarına bakarsak, Cevat Rıfat, palavracının tekidir. Dinle, İslam’la, dava ile, memleket davası ile alakası olmayan birisidir. Zaten Necip Fazıl da ona Cinnet Müstatili isimli son derece lüzumsuz kitabında kafir der. Cevat Rıfat da Necip Fazıl’ı adamdan ve Müslümandan saymaz ve kafir derdi.

Bunların aynı ceza evinin aynı koğuşunda yattıkları zaman hallerine en yakından şahit olan kişi Hüseyin Üzmez‘dir. Bütün bunları, gencecik yaşında Sabetayist Ahmet Emin Yalman‘ı vurarak ceza evine giren ve bunu Necip Fazıl Kısakürek ile Cevat Rıfat Atılhan gibilerin yazdıklarından etkilenerek yapan Hüseyin Üzmez de görür. Hayal alemi sarsılır, üstad bildikleri kişiler böyle çıkınca büyük sarsıntı geçirir. Kendi anlattığına göre bunlarla aynı koğuşta iken yaklaşık bir sene “Bunlar insan değil, bunların davası dava değil” diyerek İslam’ı bile inkara çalışır. Tabii ki bu mümkün olmaz ve yazılarını okuyarak gözünde devleştirdiği kişilerin aslında cüce olduklarını kabul edip davasının mücadelesini vermeye devam eder. Bütün bunları “Şu Bizimkiler” isimli kitabında son derece samimi bir üslupla ve ayrıntılı olarak anlatır.
Devrin şartlarını iyi tahlil edenler (ki o zamanın şartlarını izah eden onlarca yazı yazdım bu güne kadar) Süleyman Efendi hazretlerinin, tıpkı Sultan Abdülhamid han gibi, gerçekçi ve en mükemmel siyaseti tatbik ettiğini görebilirler. Sadece şu son birkaç cümlemde kastettiklerimi açarak gereğince izah etmeye kalksam, aylarca sesli anlatılabilecek kadar mesele var. Tartışılamayacak olan mesele de şu ki, olağan üstü hal durumunda parası bol bol verilerek kullanılan bu isimlerin, bundan böyle gerçek yüzleri ile tanınmaları gerekiyor. İslam davasının önderleri, çilekeşleri, üstadları olarak anılmalarının önüne geçilmesi gerekiyor. 
(Not; Ben hiç kimseye köpek demedim bu yazıda. Bu sözü söyleyen Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin kendisidir ve bu bilginin onlarca farklı ispatı mevcuttur. Ben Necip Fazıl’ı ya da yazıda ismi geçen diğer şahısların hiç birini dünya gözü ile görmedim. Görenlerin anlattıklarını, objektif olarak aktardım. Bu hususun altı iyice çizilmeli. Bundan sonrasında, bu yazıyı okuduktan sonra, herkesin görüşü, inanışı kendine.. O kısmı beni alakadar etmiyor.)

Mehmet Fahri Sertkaya

Hüseyin Üzmez ve Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) | Akademi Dergisi

Aşağıda okuyacağınız yazı, Hüseyin Üzmez’in 16 Eylül 2001 tarihinde, Süleyman Efendi hazretlerinin vefatının yıldönümünde, köşesinde yazdığı yazısıdır. Hüseyin Üzmez, henüz 16-17 yaşlarında iken, Türkiye’nin en büyük hainlerinden biri olan gazeteci kılıklı Sabetayist Ahmet Emin Yalman’a, yine dönemin Sabetayist başbakanı Adnan Menderes’in Malatya’ya yaptığı ziyaret sırasında altı el ateş etmiş lakin öldürmeyi başaramamıştır. Buna rağmen yirmi yıl hapis cezası almış bunun on buçuk yılını yattıktan sonra serbest kalmıştır. İslam’ı ve memleketi müdafaa etmesi beklenilen hemen herkesin can kaygısına düştüğü o devirde gencecik yaşında, bir başına Hüseyin Üzmez’in gösterdiği bu cesaret, ihlâs ve samimiyet Süleyman Efendi hazretleri tarafından takdir görmüş ve Üzmez, sürekli Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin maddi ve manevi desteğini görmüştür. Hapishaneden çıktıktan sonra da vatanına, milletine, dinine hizmet gayreti içinde bulunmuş olan Üzmez, ülkemizdeki çift kimlikli, Türk ve Müslüman görünümlü hain Sabetayistleri ve planlarını yakından bilen, çözebilen gücü yettiğinde aynı taktik hareketlerle bozabilen bir kişilikti.

Önümüzdeki yıllarda bu Sabetayistler her yönleriyle daha da deşifre oldukça Hüseyin Üzmez meselesi de çok daha net anlaşılacaktır. Onun, sözde İslami gazetelerin sözde İslami yazarlarının neredeyse tamamının ”demokrat” olduğu ve sözde İslami partinin, sözde büyük liderinin bile ”Ben Müslüman demokratım” açıklamaları yaptığı zamanda, TV’lerde canlı yayınlara çıkıp hiç kimseden korkmadan, elini masalara vurarak, tekrar tekrar yaptığı;➥ ”Ben demokrat falan değilim. Demokrat olmaya mecbur muyum? Demokrasi denen saçmalık yoktu, biz üç kıta yedi denize hâkimdik. Şimdi kendimize bile hâkim değiliz.” açıklaması ve ardından ”Hatıralarımı yazacağım” açıklaması bizce bardağı taşıran son damlalar oldu. Biz zaten kendisine büyük bir komplo kurulmasını bekliyorduk ve öyle de oldu…

Süleyman Hilmi Tunahan Efendi hazretleri

Dün yazmıştım. Tam 42 yıl önce… 16 Eylül’den birkaç gün sonraydı. Tam 6 sene boyunca hiç aksatmadan her görüşme gü­nü ziyaretime gelen… Bana sevdiğim, yiyecekleri getiren… Ara sırada para bırakan… İzmit Suadiye köyü imamı ve Kur’an Kursu hocası Ahmet Efendi, yine ziyaretime gelmişti. Gardi­yanlar beni müdürün odasında beklediğini söylediler. Kaç ge­cedir büyük bir sıkıntı, manevi perişanlık, yalnızlık ve terk e­dilmişlik duygusu içindey­dim. Sevinerek gittim. Ah­met Efendi ârifane sözleriy­le beni ferahlatacaktı. Hiç öyle olmadı. Ahmet Efendi çok mağmum, mükedder ve üzgün görünüyordu. Daha kucaklaşır kucaklaşmaz, koca adam sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. “Güneşimiz battı, Hüseyin’im, güneşimiz battı!.. Dünya­mız karardı! Şüphesiz her nefis ölümü tadacaktır! Amma, yine de Üstad’ımızın bizi bırakıp gitmesine dayanamıyoruz. Biz onsuz nasıl yaşayacağız?” diyordu, iki gecedir çektiğim sıkıntıların sebebini anlamıştım. Onların himmet, himaye ve duaları olmadan şu 20 yıllık hapishane hayatına nasıl dayanacak­tım? Benim de gözlerim dolmuştu. Selânikli ceza­evi müdürünün ağladığımı görmesini istemiyor­dum. Kendimi zor tuttum.

Ahmet Efendi’ye ne di­yeceğimi, onu nasıl teselli edeceğimi bilemiyor­dum. Epeyce gözyaşı döküp biraz rahatladıktan sonra, cebinden bir tomar para çıkardı. O za­man kâğıt 1 liralıklar ve 2.5 liralıklar vardı. Çoğu onlardandı. Hepsi 50 liraymış. O güne göre iyi paraydı. Onu bana verdi. Ve büyük bir sırrı da ilk defa olarak açıkladı: ➥ “Sana sık sık gelmemi, Üstadımız hazretleri istemişlerdi. Bir gün beni çağırdılar, ”İzmit Hapishanesinde bir kardeşimiz var. Onu sık sık ziyaret edeceksin, ihti­yaçlarını karşılayacaksın. Yaptığın masrafların parasını da benden son kuruşuna kadar alacak­sın. Ara sıra da hiç rencide etmeden kendisine harçlık bırakacaksın. O, onuruna çok düşkündür. (Herhalde Efendi Hazretleri zekât mes’elesini duymuş olacaktı) Sakın bu yardımları benim yap­tığımı söyleme. Kendisine de hissettirme. Al­lah’tan ve senden başka bunu kimse bilmesin” buyurdular… Senden kendilerine sık sık haber veriyordum. Sana dua ediyordu. Hastalığı ağırlaşınca, beni tekrar huzuru saadetlerine çağırdı. Yanındakilerin de işitecekleri bir şekilde: ‘O kardeşimiz, hapis­haneden çıkıncaya kadar, terekemden her ay kendisine 50 lira vereceksiniz.’ diye vasiyette bulundular. İşte bu para bizzat kendi el­leriyle verdikleri ilk paradır. ”Hüseyin’ime çok dua ettim. O da beni unutmasın” buyurdu­lar diyordu.”

Artık kendimi tutamadım. Ben nerenin itiydim ki öyle bir zatın muhabbetine lâyık olaydım? Ben de hüngür hüngür ağlamaya başlamıştım. O kadar ki… Selânikli hapishane müdürü bile duygulanıp odadan çıktı. Parayı aldım. O mübarek ellerinin değdiği banknotları, yüzüme gözlerime sürdüm. Ve Ahmet Efendi’ye iade ettim. ➥ ”Hazreti Üstad’ın vasiyeti başımın üzerine. Ancak ben bu parayı ve bundan sonra verecek­lerinizi kendi gönlümle, Allah rızası için, helâl ederek, Suadiye köyü Kur’an kur­sunuza bağışlıyorum” dedim.

İşte o gün güneşin dünyayı değiştiği gündür. Şehidler ölmez de… Allah’ın velileri, Peygamberin varisleri ölür mü? Asıl ölü olan bizleriz. Hem de yaşayan ölüler.
Allah o büyük velilerin, şefkat, merhamet, him­met, himaye ve dualarını üzerimizden eksik etme­sin. Ve bizleri de, yerli yersiz ahkâm kesen, kalp­leri taşlaşmış, dilleri Hak’tan uzaklaşmış, kulakla­rı sağırlaşmış, sırtlarında kitap yükü taşıyan, oku­muş cahillerden, nasipsiz ve gafil kullarından ey­lemesin. Ve Yüce Peygamberinin şefaatini biz günahkârlardan esirgemesin!..

Akademi Dergisi 

ABD, 2020 yılında İslam dünyasının başına bir halife oturtmak istiyor.

Fotoğraf: Aytunç Altındal

Hilafetin Türkiye’de yeniden kurulması sadece bazı tarikat ve dini cemaatlerin değil, “yeni dünya düzeni” kurmak isteyen Evanjelist-Yahudi-Kabalist Ezoterik dış güçlerin de rüyalarını süslüyor.

Aytunç Altındal, Türkiye Cumhuriyeti’nde Sabataycıların da içinde bulunduğu grupların hilafet planının 50 yıllık bir düş olduğunu belirtiyor. Altındal’a göre, 40’lı, 50’li yıllardan beri Sabatayistler hilafeti düşünüyorlar. Yüksek dereceli masonlar, Gül ve Haç Teşkilatı üyeleri ve Sabataycıların kurduğu “Manevi Cihazlanma Derneği” üç dinin merkezi olarak İstanbul’u göstermişti. (Tempo dergisi, 3 Haziran 2004)

Mehmet Şevket Eygi, Sabataycı grupların Müslüman Türklerin eğitimsiz kalmasında son derece etkili olduğunu söylüyor. Ve “Sabataycıların diyanet işleri başkanı ve halife adayları bile var” diyor. (Tempo dergisi, 3 Haziran 2004)

Gelelim Manevi Cihazlanma Derneği’ne.

Bu dernek 1929 yılında ABD’de Evanjelist rahip Dr. Frank Buchman tarafından kurulmuştu. İngilizce adı; “Moral ReArmement-Mr”dir.

“Oxford Grup” adı verilen bu örgüt İsviçre Caux’daki bir şatoyu kendilerine merkez seçmişlerdi.

Burada her yıl dünyadaki çeşitli dinlerden temsilcilerin katıldığı toplantılar yapmaktalar.

Annesi bir Fransız olan Arusi şeyhi Ömer Fevzi Mardin ve Evanjelist rahip Buchman Türkiye’nin Kore’ye asker göndermesinin “manevi” tarafını inşa etmişlerdi.

Şeyh Mardin’in kitabının adı: “Kore Savunmasına Katılmamızda Dini ve Siyasi Zaruret.”

Evanjelist rahip Buchman, Ahmet Emin Yalman ve Fener Rum Patriği Atenagoras birlikte Eyüpsultan Camisi’ne gidip dua bile etmişlerdi. (Soner Yalçın, Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı, s.45)

Atenagoras Kuzey ve Güney Amerika başpiskoposu iken bir gecede Türk vatandaşı yapılarak ABD Başkanı Truman’ın özel uçağı ile İstanbul’a getirilip Fener Rum Patrikhanesi’nin başına oturtulmuştu.

Başbakan Adnan Menderes Atenagoras’ın elini öpmüştü.

“Manevi Cihazlanma Derneği” Türkiye’de Ankara valiliğinin 11 Kasım 1966 tarih ve 6/7285 sayılı izniyle kamu yararına çalışan dernek statüsünde kuruldu.

Derneğin başkanı dönemin İstanbul valisi Prof. Fahrettin Kerim Gökay’dı.

Gökay, “İslami hassasiyetleri” ön planda olan, 11 Ekim 1951’de kurulan İlim Yayma Cemiyeti’nin de kurucuları arasındaydı. Derneğin diğer kurucularından biri Said Nursi’nin avukatı Seniyüddin Başak‘ın olması herhalde tesadüftü. (?)

Bir başka tesadüf de, derneğe en büyük desteğin masonlar tarafından yapılmasıydı.

Tekrar günümüze dönelim.

Ilgaz Zorlu, Tempo dergisinde yayınlanan mülakatında şunları söylüyor:

“Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) tamamlandığında Türkiye’de adı demokrasi olan Sabataycı oligarşik yönetim hâkim olacaktır… Türkiye Sabataycıları ABD Musevi lobisinde önemli bir konumdadırlar. Türkiye Yahudilerinden daha güçlüdürler. Ayrıca devlet içindeki konumları ve örgütlenmeleri Yahudilerden daha kuvvetlidir… Sabataycıları bir arada tutan dini bir argüman değil, ortak çıkarlarıdır. Cemaat mensupları birbirlerini tanıdıklarında birbirlerine yardım ederler. Sabataycı olmayan birinin Sabataycı cemaatine girmesi mümkün değildir.”

http://www.gerceksaidinursi.com