Etiket arşivi: Necip Fazıl Kısakürek

Abdülhakim Arvasi…


Bir Müslüman Kürt yiğidi ile bir Yahudi kızı birbirlerini sevdiler. Yahudi kızı İslamla müşerref oldu ve Kürt yiğidi bu kızı nikahlı eşi yaptı. Bunların soyu görünürde Müslümanlık üzere gitti ama evlatları “Yahudilikte soy anneden devam eder. Bizim annemiz Yahudi, öyle ise biz de Yahudiyiz” dediler ama bunu açıkça söylemediler. Anneleri ve babaları gibi gerçek/samimi Müslümanlar olarak yaşamadılar. Soranlara “Kürdüz, Müslümanız, aynı zamanda Seyyidiz” dediler.

Bir gün geldi, Sabetaycıların Yakubi koluna mensup olan Necip Fazıl Kısakürek, kendisine bunca desteği veren Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerine değil de Abdülhakim Arvasi’ye “mürid” olmayı tercih etti. Çünkü Necip Fazıl, Abdülhakim Arvasi’nin söz konusu Kürt/Yahudi soyundan gelen bir sahte mürşid-i kamil olduğunu biliyordu.


O gerçekten hidayet bulan Yahudi kadın, Abdülhakim Arvasi’nin anneannesinin anneannesinin annesi idi. Yani beş kuşak gerideki annesi idi. Abdülhakim Arvasi’nin bir Kürt damarı var ve ataları olan Kürtler gerçekten Müslümandılar, lakin Seyyid değildiler. Bu soyda Seyyidlik yok, hiç olmadı.

Abdülhakim Arvasi, sürekli öfkeli, gergin, endişeli bir ruh haline sahipti. Müslüman bile değildi ama mürşid-i kamil olduğunu iddia etti. Azılı bir Türk/İslam düşmanıydı. Necip Fazıl ve benzeri gizli Yahudilerle birlikte olduğu anlarda bambaşka biriydi, gerçekte olduğu kişiydi ama Müslümanların da bulunduğu anlarda sözde bir Müslümandı, hatta sözde bir mürşid-i Kamildi.

İlerleyen yaşlarında bazı istenmeyen haller de yaşadı. Lafı uzatıp dolaştırırken ne dediğini karıştıyordu, içi dışına vuruyordu ve “Ben mürşid-i kamil değilim. Devrin mürşidi kamili Süleyman Efendidir” diyordu. Sonra hemen kendini toparlıyor ve sözlerini kıvırıyordu. Bu hallerine şahit olan bazı kişiler, daha sonra hatıralarını yazarlarken “O bu gibi sözleri tevazuundan söylüyordu. -Ben mürşid-i kamil değiim. Bana rabıta yapmayın- diyordu evet ama biz bu sözleri tevazuundan söylediğini biliyorduk, yine de kendisine rabıta yapıyorduk” mealinde yazdılar. Bir mürşid-i kamilin sözde “mütevazılığından” sebep “Ben mürşid-i kamil değilim” dediğini yazabilmek bile ayrıca bir münafıklık ki bunu yazanlardan biri Necip Fazıl Kısakürek…

Mehmet Fahri Sertkaya

Necip Fazıl Kısakürek…


Gecenin bir yarısı meyhaneden çıktı, karanlık sokakta sarhoş hali ile ilerlemeye başladı. Bir elinde içki şişesi, diğer elinde ise sigarası vardı.

İlerleyen yaşına rağmen gece bir başına ve sarhoş halde o sokakta ilerledi. Az ileride sendeledi ama düşmedi. Sigara bulunan elini, hemen yola bitişik olan evlerden birinin duvarına dayadı, çok derin öksürdü. Fenalık geçirmeye başladığını anladı. Azıcık kalmış aklı ile kendini/vücudunu toparlamaya çalıştı ve bunu biraz da olsa başardı.

Yeniden yola koyuldu, birkaç adım daha attı ve yine kötü oldu. Bu defa daha sert bir kriz vurmuştu ve direnemeden yere oturdu. Sarhoşlarla dolu sokakta az ötede beride olan diğerleri, onun yere düştüğünü görüp yanına geldiler ama ellerinden bir şey gelmedi.

Bir elindeki sigara, diğer elindeki içki şişesi, cansız bedeninin ellerinden düşüp yerle temas etmişti. Necip Fazıl Kısakürek, şu fani dünyadan baki aleme bu kadar kötü bir halde geçmişti. Tıpkı “Nasıl yaşarsanız öyle (o hal üzere) ölürsünüz. Nasıl öldüyseniz, o hal üzere diriltileceksiniz” hadis-i şerifinde ifade edildiği gibi…

Hayatındaki yüzlerce rezilliğin üstü örtüldüğü gibi, milletten gizlendiği gibi son nefesinin nasıl olduğu da milletten gizlendi. Lakin Necip Fazıl’ın karısı, yıllar boyunca Necip Fazıl’a isyan halinde yaşamıştı. Bir duruşu olan bir kadındı… Necip’in iki yüzlülüğünü, münafıklığını, içi-dışı bambaşka halini, kibrini, şımarıklığını, kumarbazlığını, ayyaşlığını, yalancılığını ve daha türlü ahlaksızlıklarını kabullenmemiş, içine sindirmemiş bir kadındı.

Necip Fazıl’ın aslında nasıl öldüğünün gizlenmesine de içi el vermedi. Gücü yetmedi, gerçekleri gür sesle bağıramadı belki ama elinden geldiğince pek çok yerde anlattı.

Bir gün bu anlattıklarına Necip Fazıl Kısakürek’in oğlu Mehmet Kısakürek de şahit oldu. Hani şu “Zindandan Mehmet’e mektup” şiirinde adı geçen Mehmet, babasının nasıl öldüğünü annesinden dinlediği halde inanmadı. Aslında buna “inanmadı” denemez. “İnanmak işine gelmedi” denebilir. Dedim ya, NFK’nin karısı bir duruşu olan bir kadındı ve oğlu da babası gibi çıkmıştı. Hala da öyle…


Hayatının hiçbir döneminde İslam’la, Türklükle, vatan/millet davamızla, nizam-ı alem davamızla, hak/adalet arama davamızla en ufak bir bağı olmadı Necip Fazıl Kısakürek’in…

Hidayet bulduğu iddia edilen zamanda da hidayet bulmadı. Her zamanki gibi rolünü oynadı.

Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri, o çok çileli zamanda İslam’a ve devlete/millete/insanlığa devasa hizmetler yaparken Necip Fazıl Kısakürek’e de destek oldu. Hem çok büyük paralar verdi, hem bir matbaa kurdurup teslim etti. Bir defada bir köşk alınabilecek kadar büyük para verdi NFK’ye, Büyük Doğu isimli dergisini neşretmesi için… O paranın hepsini kumarda bir gecede harcadı. Böyle yaptığı için daha sonra para verilmedi. Hazret-i üstazımızın emri ile merhum büyüğümüz Kemal Kacar bey ağabeyimiz bir matbaa kurdu ve Necip Fazıl’a teslim etti. Necip Fazıl kumarda matbaa üzerine oynadı ve onu da bir gecede kaybetti.

Gün geldi Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri “Köpek de kurt cinsindendir ama sürüyü kurttan korur. Bu köpeğe para verip yazdırıyoruz. Gerçekten Müslüman olsaydı, himmet ederdik, evladımız/talebemiz de olurdu.” buyurdu.

Necip Fazıl, Sabetaycı gizli Yahudiydi. Sabetaycıların Yakubi kolundandı ve Masondu. Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri bunu biliyor, yakın çevresindeki talebelerine de söylüyordu.

Bir keresinde “Onun peygamberi yalancı peygamber olan Sabetay Sevi’dir” demişti.

Şubat 1951…
Büyük Doğu dergisinin kapağı…
Tam ortada çırılçıplak bir kadın resmi var. Üzerinde hiç kıyafet yok. Sırtı dönük gibi ama hafiften yan da dönük ve sol göğsü de görünüyor.

Necip Fazıl, sahibi olduğu Büyük Doğu dergisinde, sözde hidayetinden yaklaşık 20 sene sonra işte bunu yapıyordu. Ne utanıyordu, ne sıkılıyordu, ne şeriat diye bir sınırı/değeri vardı.

Zaten sözde hidayetinden yine onca yıl sonra kendisi gibi Sabetaycı gizli Yahudi olan Mustafa Kemal’i kapaktan verdi. Yanlış anlaşılmasın, onun üzerine Sabetaycıların kurduğu ihanet rejimini yıkmak için değil, onu tasvip eder tarzda kapaktan verdi.

Bu da başka bir kapak…

Sözlerle verilen mesaja bakın, kullandığı resme bakın. Olimpiyat mesajı taşır gibiler…

Resul yok, nebi yok, tebliğ yok, haberci var.
Bir de parola belirlemiş: Allah…

Necip Fazıl Kısakürek’in, sürekli İslami tema ile yazdığı ve konuştuğu zamanlarda bile, basını, siyaseti kontrolü altına almış gizli Yahudi ve gizli Hristiyanlarla arası hep iyi idi. Onlar, Necip Fazıl’ın kendilerinden olduğunu hep biliyorlardı. Necip’in paraya ne kadar düşkün olduğunu da biliyorlardı. İslami temalı mücadelesinin bir oyun olduğunu ve aslında Necip’in hedefinin para olduğunu biliyorlardı. Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinden büyük paralar aldığını biliyorlardı. Zaten Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri de onların bütün planlarını ve adamlarını biliyordu. Çok pahalıya mal olsa da Necip’i, onların adamı olduğu için besliyor ve kullanıyordu. Bir başkası ile o kadar yasakların ve zulümlerin hakim olduğu, onca Türk kılıklı gizli Yahudinin iktidarda olduğu bir dönemde, Necip’le elde edilen neciteyi/başarıyı elde etmek pek mümkün değildi.

Necip sabahtan akşamlara kadar onlara, basındaki gizli Yahudi ve gizli Ermeni Masonlara sövüp sayıyordu ve zaten ağzı da kalemi de çok edepsizdi, ayarsızdı, bozuktu. Sonra akşam olunca onlarla bir araya gelip kumar oynuyor, her türlü haramın olduğu eğlencelerine dahil oluyor ve içiyordu. Aralarında hiç sorun olmuyordu. Bir gün Necip’in Müslümanlara çok büyük bir kazık atıp sağlam bir darbe vuracağına da kesin gözü ile bakıyorlardı.

Sabetaycı gizli Yahudi Necip Fazıl Kısakürek ile Sabetaycı gizli Yahudi Adnan Menderes’in arası iyi idi. Menderes onu hep kollardı. Kendi aralarında konuşurken “Ben şimdi bu Müslümanların ümüğünü sıkarım” tarzında cümleler kurardı Adnan Menderes… Bu gibi hallerine/konuşmalarına şahit olanlar olmuştu ve samimi Müslümanlar arasında kulaktan kulağa yayılıyordu.

Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri de bağlılarına “Menderes’e hürmet etmeyin, Menderes’i sahiplenmeyin, desteklemeyin. Menderes ile CHP’nin kökü bir” derdi ve onun Türk/İslam düşmanı bir gizli Yahudi olduğunu anlatır, düşmanca söylediği bazı sözlerini bağlılarına aktarırdı.

Bir gün geldi Menderes’in kullanım süresi bitti. Son kullanma tarihi geldi ve Menderes’i de ilk satanlardan biri Necip Fazıl oldu. Malatya hadisesinden Hüseyin Üzmez’i ve diğerlerini ilk satanlardan biri de Necip Fazıl’dı. Üzmez, henüz 17-18 yaşlarında bir genç iken Necip Fazıl ve Cevat Rıfat Atılhan gibi sözde İslami mücadele veren münafıklarla aynı koğuşta ceza evinde yatmış ve bunların yakından tanıyınca “O halde bunların davası yani İslam’da yalan” demek zorunda kalmıştı. Bunlar sebebine az daha dininden olacağını, köşeden döndüğünü Şu Bizimkiler isimli kitabında gizlemeden yazmıştı. Gırgırın arasında verdiği mesajlarla Hüseyin Üzmez “Ne Müslümanı, bunlar insan bile değillerdi” dedi. Çok yüksek sayıda kişinin Necip Fazıl dahil onlarca sahte kahramana dair doğru kanaate sahip olmasını sağlamıştı Hüseyin Üzmez…

Necip Fazıl, Adnan Menderes’ten aldığı paraları da çoğunlukla kumar masalarında kaybetti. Çok sık olarak at yarışlarına gider, orada bahisler oynar ve yine kaybederdi.

Necip Fazıl ile 25 sene ahbaplık yapmış ve bu süre içinde bir defa namaz kıldığına şahit olduğunu söyleyen kişiler var.

Zaten fotoğrafa bakın dikkatli gözlerden kaçmıyor: O vücut, o duruş, o hal, namaz kılan birinin duruşu/hali değil.

Mehmet Fahri Sertkaya

CHP ve örtülü ödenek

Necip Fazıl, 1946 Milletvekili genel seçiminde CHP’den milletvekili olmak için başvuruyor.

İnönü:”Bu adamı İşbankası’na işe soktuk, çalışmadı. Örtülüden para vermekten bıktık. Başvurusunu iade edin” diyor..

CHP düşmanlığı başlıyor. Sonra Sabetaycıların Kapani tarikatından olan Ali Adnan Er-Tekin Menderes’i desteklemeye başlıyor. İşin tuhaf tarafi ise Yassı Ada’daki mahkemede Sabetaycı yahudi Menderes aleyhine ifade veriyor.

Çok masraflı bir kiralık kalem; Necip Fazıl Kısakürek…

Necip Fazıl Kısakürek yazılarında, konferanslarında İslam karşıtlarına adeta küfürler eder, akşam alem ve kumar ortamlarında bunlarla birlikte dostane vakitler geçirirdi. Tıpkı Mehmet Akif Ersoy gibi…
Necip’in bu hali, sözde hidayetinden sonra hayatı boyunca hep böyle oldu. O alemlerdeki, kumarhanelerdeki İslam düşmanı dostları, Necip’in bu işi, İslamcı yazarlığı para için yaptığını bilir, dalgasına bakarlar ve İslam davasına, memlekete ve millete hizmet etsin diye Necip Fazıl’a Müslümanlar tarafından verilen hizmet parasını sömürmenin yollarını ararlardı. 

Necip böyle bir kumar ortamında, Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin, Büyük Doğu dergisini zorlanmadan çıkarabilsin diye kendisine verdiği ve bir köşk alabilecek kadar büyük parayı bir gecede kaybetmişti. Müslümanların maddi manevi sahada böylesine sıkıntıda olduğu ve cehaletin hakim olup dünya ve ahiret saadetinin kaybedildiği, dünya hayatlarının bile acılara, çilelere, zulümlere dönüştüğü bir dönemde, bütün bunlara mani olmak ve sonsuz hayatları kurtarmak için adeta geceleri bile uyumayarak bu davanın çilesini çeken güzel insanlara bu kadar yakın iken, bu mücadeleye ve bu insanlara aslında bu kadar uzak kalabiliyordu Necip Fazıl… Bu kadar büyük hizmet parasını tek gecede kumarda kaybetmesi bir yana, bir de bunu hiç sıkıntı etmezdi. İşte dönemin gerçek hizmet ehli Müslümanları, her şeyden çok buna sinir olurlardı. 
Böyle tiplerin, Necip Fazıl gibilerin, Müslümanlığı da, dava kardeşliği de, İslam düşmanlığı da, İslam düşmanlığındaki dayanışması da paraları ve menfaatleri bitene kadar mıdır? Bu kısmını ben bilmem… 

İşte anlaşılan o ki, Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri bu kadar samimiyetsiz oluşundan, bu kadar içi dışı başka hareket edişinden dolayı, bu kadar nasipsiz oluşundan dolayı Necip Fazıl için “Bu köpeğe para verip yazdırıyoruz” demiş. Ayrıca “Köpek de kurt cinsindendir. Lakin sürüyü kurttan korur” buyurmuş. 

Necip, ne kadar güzel insanların arasına girebilmektedir, ne kadar güzel meseleleri -sağdan soldan kopyalayarak da olsa- anlatıp kitaplarında ve konferanslarında izah etmektedir. Bu nasıl bir samimiyetsizliktir ki, bunları yıllarca yaparken bile, bu kadar güzel insanlarla değil,  aslında insanlıktan bile çıkmış dostları ile huzur bulabilmektedir. Çok tuhaf…

Kendi çıkardığı Büyük Doğu dergisinde, sözde hidayetinden sonraki dönemde bile, Adıtürk‘ün resmini hayranlıkla kapak yapabilmesi, onun içinin ve dışının farklı olduğunu gösterir alametlerdir. Kim bilir belki de onu en yakından tanıyanlardan biri olan Süleyman Efendi hazretleri onun münafık olduğuna hükmedip “köpek” demiştir. Çünkü o derece ilimde, ihlasta, takvada zirve şahsiyetler, bir mü’minin ameli ne kadar kötü olursa olsun,  hatta ameli lanet edilecek derecede kötü olursa olsun, şahsına değil ameline söz söylenmesi gerektiğini ya lanet edilmesi gerektiğini en iyi bilen kişilerdir. 

Necip’in birbirine tezat tek hareketi bu dergi kapağı da değildir. Sözde hidayetinden onlarca sene sonra bile, onlarca farklı yerde, içindeki sesi bastıramayıp İslam karşıtlarını savunabilmiş ve destekleyebilmiştir. 
Hizmet parasının heba edildiğini düşünerek, Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerine gelip, Necip Fazıl Kısakürek’ten şikayetçi olanların, vaziyeti anlaması için de o mübarek zat, davanın o asıl çilekeşi “Keşke bir o kadar daha param olsa, versem de yine bu dava için yazsa” demiş, Müslümanların garip ve güçsüz olduğu zamanlarda, Necip Fazıl gibi kişilerin, çok masraflı da olsa maddi olarak beslenmesi ve hizmete kullanılması gerektiğine dikkat çekmiştir. Süleyman efendi hazretleri harp hukukunu ve dar’ül harp hukukunu en iyi bilen, harbin hilelerini de en iyi bilen ve uygulayıp en güzel şekilde örnek teşkil eden kişi olmuştur.
Süleyman Efendi bunu sadece Necip Fazıl için de yapmamış, o devirde büyük dava adamı olarak öne çıkmış gözüken ve kalemi ve dili ile İslam’ı müdafaa ettiği görülen pek çok kişiyi, aslında parasını verip yakınında tutmuş ve bu dava için kullanmıştır. Cevat Rıfat Atılhan bile bunlardan biridir. Oysa onu yakından tanıyanların anlattıklarına bakarsak, Cevat Rıfat, palavracının tekidir. Dinle, İslam’la, dava ile, memleket davası ile alakası olmayan birisidir. Zaten Necip Fazıl da ona Cinnet Müstatili isimli son derece lüzumsuz kitabında kafir der. Cevat Rıfat da Necip Fazıl’ı adamdan ve Müslümandan saymaz ve kafir derdi.

Bunların aynı ceza evinin aynı koğuşunda yattıkları zaman hallerine en yakından şahit olan kişi Hüseyin Üzmez‘dir. Bütün bunları, gencecik yaşında Sabetayist Ahmet Emin Yalman‘ı vurarak ceza evine giren ve bunu Necip Fazıl Kısakürek ile Cevat Rıfat Atılhan gibilerin yazdıklarından etkilenerek yapan Hüseyin Üzmez de görür. Hayal alemi sarsılır, üstad bildikleri kişiler böyle çıkınca büyük sarsıntı geçirir. Kendi anlattığına göre bunlarla aynı koğuşta iken yaklaşık bir sene “Bunlar insan değil, bunların davası dava değil” diyerek İslam’ı bile inkara çalışır. Tabii ki bu mümkün olmaz ve yazılarını okuyarak gözünde devleştirdiği kişilerin aslında cüce olduklarını kabul edip davasının mücadelesini vermeye devam eder. Bütün bunları “Şu Bizimkiler” isimli kitabında son derece samimi bir üslupla ve ayrıntılı olarak anlatır.
Devrin şartlarını iyi tahlil edenler (ki o zamanın şartlarını izah eden onlarca yazı yazdım bu güne kadar) Süleyman Efendi hazretlerinin, tıpkı Sultan Abdülhamid han gibi, gerçekçi ve en mükemmel siyaseti tatbik ettiğini görebilirler. Sadece şu son birkaç cümlemde kastettiklerimi açarak gereğince izah etmeye kalksam, aylarca sesli anlatılabilecek kadar mesele var. Tartışılamayacak olan mesele de şu ki, olağan üstü hal durumunda parası bol bol verilerek kullanılan bu isimlerin, bundan böyle gerçek yüzleri ile tanınmaları gerekiyor. İslam davasının önderleri, çilekeşleri, üstadları olarak anılmalarının önüne geçilmesi gerekiyor. 
(Not; Ben hiç kimseye köpek demedim bu yazıda. Bu sözü söyleyen Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin kendisidir ve bu bilginin onlarca farklı ispatı mevcuttur. Ben Necip Fazıl’ı ya da yazıda ismi geçen diğer şahısların hiç birini dünya gözü ile görmedim. Görenlerin anlattıklarını, objektif olarak aktardım. Bu hususun altı iyice çizilmeli. Bundan sonrasında, bu yazıyı okuduktan sonra, herkesin görüşü, inanışı kendine.. O kısmı beni alakadar etmiyor.)

Mehmet Fahri Sertkaya