Gecenin bir yarısı meyhaneden çıktı, karanlık sokakta sarhoş hali ile ilerlemeye başladı. Bir elinde içki şişesi, diğer elinde ise sigarası vardı.

İlerleyen yaşına rağmen gece bir başına ve sarhoş halde o sokakta ilerledi. Az ileride sendeledi ama düşmedi. Sigara bulunan elini, hemen yola bitişik olan evlerden birinin duvarına dayadı, çok derin öksürdü. Fenalık geçirmeye başladığını anladı. Azıcık kalmış aklı ile kendini/vücudunu toparlamaya çalıştı ve bunu biraz da olsa başardı.

Yeniden yola koyuldu, birkaç adım daha attı ve yine kötü oldu. Bu defa daha sert bir kriz vurmuştu ve direnemeden yere oturdu. Sarhoşlarla dolu sokakta az ötede beride olan diğerleri, onun yere düştüğünü görüp yanına geldiler ama ellerinden bir şey gelmedi.

Bir elindeki sigara, diğer elindeki içki şişesi, cansız bedeninin ellerinden düşüp yerle temas etmişti. Necip Fazıl Kısakürek, şu fani dünyadan baki aleme bu kadar kötü bir halde geçmişti. Tıpkı “Nasıl yaşarsanız öyle (o hal üzere) ölürsünüz. Nasıl öldüyseniz, o hal üzere diriltileceksiniz” hadis-i şerifinde ifade edildiği gibi…

Hayatındaki yüzlerce rezilliğin üstü örtüldüğü gibi, milletten gizlendiği gibi son nefesinin nasıl olduğu da milletten gizlendi. Lakin Necip Fazıl’ın karısı, yıllar boyunca Necip Fazıl’a isyan halinde yaşamıştı. Bir duruşu olan bir kadındı… Necip’in iki yüzlülüğünü, münafıklığını, içi-dışı bambaşka halini, kibrini, şımarıklığını, kumarbazlığını, ayyaşlığını, yalancılığını ve daha türlü ahlaksızlıklarını kabullenmemiş, içine sindirmemiş bir kadındı.

Necip Fazıl’ın aslında nasıl öldüğünün gizlenmesine de içi el vermedi. Gücü yetmedi, gerçekleri gür sesle bağıramadı belki ama elinden geldiğince pek çok yerde anlattı.

Bir gün bu anlattıklarına Necip Fazıl Kısakürek’in oğlu Mehmet Kısakürek de şahit oldu. Hani şu “Zindandan Mehmet’e mektup” şiirinde adı geçen Mehmet, babasının nasıl öldüğünü annesinden dinlediği halde inanmadı. Aslında buna “inanmadı” denemez. “İnanmak işine gelmedi” denebilir. Dedim ya, NFK’nin karısı bir duruşu olan bir kadındı ve oğlu da babası gibi çıkmıştı. Hala da öyle…


Hayatının hiçbir döneminde İslam’la, Türklükle, vatan/millet davamızla, nizam-ı alem davamızla, hak/adalet arama davamızla en ufak bir bağı olmadı Necip Fazıl Kısakürek’in…

Hidayet bulduğu iddia edilen zamanda da hidayet bulmadı. Her zamanki gibi rolünü oynadı.

Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri, o çok çileli zamanda İslam’a ve devlete/millete/insanlığa devasa hizmetler yaparken Necip Fazıl Kısakürek’e de destek oldu. Hem çok büyük paralar verdi, hem bir matbaa kurdurup teslim etti. Bir defada bir köşk alınabilecek kadar büyük para verdi NFK’ye, Büyük Doğu isimli dergisini neşretmesi için… O paranın hepsini kumarda bir gecede harcadı. Böyle yaptığı için daha sonra para verilmedi. Hazret-i üstazımızın emri ile merhum büyüğümüz Kemal Kacar bey ağabeyimiz bir matbaa kurdu ve Necip Fazıl’a teslim etti. Necip Fazıl kumarda matbaa üzerine oynadı ve onu da bir gecede kaybetti.

Gün geldi Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri “Köpek de kurt cinsindendir ama sürüyü kurttan korur. Bu köpeğe para verip yazdırıyoruz. Gerçekten Müslüman olsaydı, himmet ederdik, evladımız/talebemiz de olurdu.” buyurdu.

Necip Fazıl, Sabetaycı gizli Yahudiydi. Sabetaycıların Yakubi kolundandı ve Masondu. Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri bunu biliyor, yakın çevresindeki talebelerine de söylüyordu.

Bir keresinde “Onun peygamberi yalancı peygamber olan Sabetay Sevi’dir” demişti.

Şubat 1951…
Büyük Doğu dergisinin kapağı…
Tam ortada çırılçıplak bir kadın resmi var. Üzerinde hiç kıyafet yok. Sırtı dönük gibi ama hafiften yan da dönük ve sol göğsü de görünüyor.

Necip Fazıl, sahibi olduğu Büyük Doğu dergisinde, sözde hidayetinden yaklaşık 20 sene sonra işte bunu yapıyordu. Ne utanıyordu, ne sıkılıyordu, ne şeriat diye bir sınırı/değeri vardı.

Zaten sözde hidayetinden yine onca yıl sonra kendisi gibi Sabetaycı gizli Yahudi olan Mustafa Kemal’i kapaktan verdi. Yanlış anlaşılmasın, onun üzerine Sabetaycıların kurduğu ihanet rejimini yıkmak için değil, onu tasvip eder tarzda kapaktan verdi.

Bu da başka bir kapak…

Sözlerle verilen mesaja bakın, kullandığı resme bakın. Olimpiyat mesajı taşır gibiler…

Resul yok, nebi yok, tebliğ yok, haberci var.
Bir de parola belirlemiş: Allah…

Necip Fazıl Kısakürek’in, sürekli İslami tema ile yazdığı ve konuştuğu zamanlarda bile, basını, siyaseti kontrolü altına almış gizli Yahudi ve gizli Hristiyanlarla arası hep iyi idi. Onlar, Necip Fazıl’ın kendilerinden olduğunu hep biliyorlardı. Necip’in paraya ne kadar düşkün olduğunu da biliyorlardı. İslami temalı mücadelesinin bir oyun olduğunu ve aslında Necip’in hedefinin para olduğunu biliyorlardı. Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinden büyük paralar aldığını biliyorlardı. Zaten Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri de onların bütün planlarını ve adamlarını biliyordu. Çok pahalıya mal olsa da Necip’i, onların adamı olduğu için besliyor ve kullanıyordu. Bir başkası ile o kadar yasakların ve zulümlerin hakim olduğu, onca Türk kılıklı gizli Yahudinin iktidarda olduğu bir dönemde, Necip’le elde edilen neciteyi/başarıyı elde etmek pek mümkün değildi.

Necip sabahtan akşamlara kadar onlara, basındaki gizli Yahudi ve gizli Ermeni Masonlara sövüp sayıyordu ve zaten ağzı da kalemi de çok edepsizdi, ayarsızdı, bozuktu. Sonra akşam olunca onlarla bir araya gelip kumar oynuyor, her türlü haramın olduğu eğlencelerine dahil oluyor ve içiyordu. Aralarında hiç sorun olmuyordu. Bir gün Necip’in Müslümanlara çok büyük bir kazık atıp sağlam bir darbe vuracağına da kesin gözü ile bakıyorlardı.

Sabetaycı gizli Yahudi Necip Fazıl Kısakürek ile Sabetaycı gizli Yahudi Adnan Menderes’in arası iyi idi. Menderes onu hep kollardı. Kendi aralarında konuşurken “Ben şimdi bu Müslümanların ümüğünü sıkarım” tarzında cümleler kurardı Adnan Menderes… Bu gibi hallerine/konuşmalarına şahit olanlar olmuştu ve samimi Müslümanlar arasında kulaktan kulağa yayılıyordu.

Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri de bağlılarına “Menderes’e hürmet etmeyin, Menderes’i sahiplenmeyin, desteklemeyin. Menderes ile CHP’nin kökü bir” derdi ve onun Türk/İslam düşmanı bir gizli Yahudi olduğunu anlatır, düşmanca söylediği bazı sözlerini bağlılarına aktarırdı.

Bir gün geldi Menderes’in kullanım süresi bitti. Son kullanma tarihi geldi ve Menderes’i de ilk satanlardan biri Necip Fazıl oldu. Malatya hadisesinden Hüseyin Üzmez’i ve diğerlerini ilk satanlardan biri de Necip Fazıl’dı. Üzmez, henüz 17-18 yaşlarında bir genç iken Necip Fazıl ve Cevat Rıfat Atılhan gibi sözde İslami mücadele veren münafıklarla aynı koğuşta ceza evinde yatmış ve bunların yakından tanıyınca “O halde bunların davası yani İslam’da yalan” demek zorunda kalmıştı. Bunlar sebebine az daha dininden olacağını, köşeden döndüğünü Şu Bizimkiler isimli kitabında gizlemeden yazmıştı. Gırgırın arasında verdiği mesajlarla Hüseyin Üzmez “Ne Müslümanı, bunlar insan bile değillerdi” dedi. Çok yüksek sayıda kişinin Necip Fazıl dahil onlarca sahte kahramana dair doğru kanaate sahip olmasını sağlamıştı Hüseyin Üzmez…

Necip Fazıl, Adnan Menderes’ten aldığı paraları da çoğunlukla kumar masalarında kaybetti. Çok sık olarak at yarışlarına gider, orada bahisler oynar ve yine kaybederdi.

Necip Fazıl ile 25 sene ahbaplık yapmış ve bu süre içinde bir defa namaz kıldığına şahit olduğunu söyleyen kişiler var.

Zaten fotoğrafa bakın dikkatli gözlerden kaçmıyor: O vücut, o duruş, o hal, namaz kılan birinin duruşu/hali değil.

Mehmet Fahri Sertkaya