Etiket arşivi: Adnan Menderes

Necip Fazıl Kısakürek…


Gecenin bir yarısı meyhaneden çıktı, karanlık sokakta sarhoş hali ile ilerlemeye başladı. Bir elinde içki şişesi, diğer elinde ise sigarası vardı.

İlerleyen yaşına rağmen gece bir başına ve sarhoş halde o sokakta ilerledi. Az ileride sendeledi ama düşmedi. Sigara bulunan elini, hemen yola bitişik olan evlerden birinin duvarına dayadı, çok derin öksürdü. Fenalık geçirmeye başladığını anladı. Azıcık kalmış aklı ile kendini/vücudunu toparlamaya çalıştı ve bunu biraz da olsa başardı.

Yeniden yola koyuldu, birkaç adım daha attı ve yine kötü oldu. Bu defa daha sert bir kriz vurmuştu ve direnemeden yere oturdu. Sarhoşlarla dolu sokakta az ötede beride olan diğerleri, onun yere düştüğünü görüp yanına geldiler ama ellerinden bir şey gelmedi.

Bir elindeki sigara, diğer elindeki içki şişesi, cansız bedeninin ellerinden düşüp yerle temas etmişti. Necip Fazıl Kısakürek, şu fani dünyadan baki aleme bu kadar kötü bir halde geçmişti. Tıpkı “Nasıl yaşarsanız öyle (o hal üzere) ölürsünüz. Nasıl öldüyseniz, o hal üzere diriltileceksiniz” hadis-i şerifinde ifade edildiği gibi…

Hayatındaki yüzlerce rezilliğin üstü örtüldüğü gibi, milletten gizlendiği gibi son nefesinin nasıl olduğu da milletten gizlendi. Lakin Necip Fazıl’ın karısı, yıllar boyunca Necip Fazıl’a isyan halinde yaşamıştı. Bir duruşu olan bir kadındı… Necip’in iki yüzlülüğünü, münafıklığını, içi-dışı bambaşka halini, kibrini, şımarıklığını, kumarbazlığını, ayyaşlığını, yalancılığını ve daha türlü ahlaksızlıklarını kabullenmemiş, içine sindirmemiş bir kadındı.

Necip Fazıl’ın aslında nasıl öldüğünün gizlenmesine de içi el vermedi. Gücü yetmedi, gerçekleri gür sesle bağıramadı belki ama elinden geldiğince pek çok yerde anlattı.

Bir gün bu anlattıklarına Necip Fazıl Kısakürek’in oğlu Mehmet Kısakürek de şahit oldu. Hani şu “Zindandan Mehmet’e mektup” şiirinde adı geçen Mehmet, babasının nasıl öldüğünü annesinden dinlediği halde inanmadı. Aslında buna “inanmadı” denemez. “İnanmak işine gelmedi” denebilir. Dedim ya, NFK’nin karısı bir duruşu olan bir kadındı ve oğlu da babası gibi çıkmıştı. Hala da öyle…


Hayatının hiçbir döneminde İslam’la, Türklükle, vatan/millet davamızla, nizam-ı alem davamızla, hak/adalet arama davamızla en ufak bir bağı olmadı Necip Fazıl Kısakürek’in…

Hidayet bulduğu iddia edilen zamanda da hidayet bulmadı. Her zamanki gibi rolünü oynadı.

Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri, o çok çileli zamanda İslam’a ve devlete/millete/insanlığa devasa hizmetler yaparken Necip Fazıl Kısakürek’e de destek oldu. Hem çok büyük paralar verdi, hem bir matbaa kurdurup teslim etti. Bir defada bir köşk alınabilecek kadar büyük para verdi NFK’ye, Büyük Doğu isimli dergisini neşretmesi için… O paranın hepsini kumarda bir gecede harcadı. Böyle yaptığı için daha sonra para verilmedi. Hazret-i üstazımızın emri ile merhum büyüğümüz Kemal Kacar bey ağabeyimiz bir matbaa kurdu ve Necip Fazıl’a teslim etti. Necip Fazıl kumarda matbaa üzerine oynadı ve onu da bir gecede kaybetti.

Gün geldi Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri “Köpek de kurt cinsindendir ama sürüyü kurttan korur. Bu köpeğe para verip yazdırıyoruz. Gerçekten Müslüman olsaydı, himmet ederdik, evladımız/talebemiz de olurdu.” buyurdu.

Necip Fazıl, Sabetaycı gizli Yahudiydi. Sabetaycıların Yakubi kolundandı ve Masondu. Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri bunu biliyor, yakın çevresindeki talebelerine de söylüyordu.

Bir keresinde “Onun peygamberi yalancı peygamber olan Sabetay Sevi’dir” demişti.

Şubat 1951…
Büyük Doğu dergisinin kapağı…
Tam ortada çırılçıplak bir kadın resmi var. Üzerinde hiç kıyafet yok. Sırtı dönük gibi ama hafiften yan da dönük ve sol göğsü de görünüyor.

Necip Fazıl, sahibi olduğu Büyük Doğu dergisinde, sözde hidayetinden yaklaşık 20 sene sonra işte bunu yapıyordu. Ne utanıyordu, ne sıkılıyordu, ne şeriat diye bir sınırı/değeri vardı.

Zaten sözde hidayetinden yine onca yıl sonra kendisi gibi Sabetaycı gizli Yahudi olan Mustafa Kemal’i kapaktan verdi. Yanlış anlaşılmasın, onun üzerine Sabetaycıların kurduğu ihanet rejimini yıkmak için değil, onu tasvip eder tarzda kapaktan verdi.

Bu da başka bir kapak…

Sözlerle verilen mesaja bakın, kullandığı resme bakın. Olimpiyat mesajı taşır gibiler…

Resul yok, nebi yok, tebliğ yok, haberci var.
Bir de parola belirlemiş: Allah…

Necip Fazıl Kısakürek’in, sürekli İslami tema ile yazdığı ve konuştuğu zamanlarda bile, basını, siyaseti kontrolü altına almış gizli Yahudi ve gizli Hristiyanlarla arası hep iyi idi. Onlar, Necip Fazıl’ın kendilerinden olduğunu hep biliyorlardı. Necip’in paraya ne kadar düşkün olduğunu da biliyorlardı. İslami temalı mücadelesinin bir oyun olduğunu ve aslında Necip’in hedefinin para olduğunu biliyorlardı. Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinden büyük paralar aldığını biliyorlardı. Zaten Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri de onların bütün planlarını ve adamlarını biliyordu. Çok pahalıya mal olsa da Necip’i, onların adamı olduğu için besliyor ve kullanıyordu. Bir başkası ile o kadar yasakların ve zulümlerin hakim olduğu, onca Türk kılıklı gizli Yahudinin iktidarda olduğu bir dönemde, Necip’le elde edilen neciteyi/başarıyı elde etmek pek mümkün değildi.

Necip sabahtan akşamlara kadar onlara, basındaki gizli Yahudi ve gizli Ermeni Masonlara sövüp sayıyordu ve zaten ağzı da kalemi de çok edepsizdi, ayarsızdı, bozuktu. Sonra akşam olunca onlarla bir araya gelip kumar oynuyor, her türlü haramın olduğu eğlencelerine dahil oluyor ve içiyordu. Aralarında hiç sorun olmuyordu. Bir gün Necip’in Müslümanlara çok büyük bir kazık atıp sağlam bir darbe vuracağına da kesin gözü ile bakıyorlardı.

Sabetaycı gizli Yahudi Necip Fazıl Kısakürek ile Sabetaycı gizli Yahudi Adnan Menderes’in arası iyi idi. Menderes onu hep kollardı. Kendi aralarında konuşurken “Ben şimdi bu Müslümanların ümüğünü sıkarım” tarzında cümleler kurardı Adnan Menderes… Bu gibi hallerine/konuşmalarına şahit olanlar olmuştu ve samimi Müslümanlar arasında kulaktan kulağa yayılıyordu.

Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri de bağlılarına “Menderes’e hürmet etmeyin, Menderes’i sahiplenmeyin, desteklemeyin. Menderes ile CHP’nin kökü bir” derdi ve onun Türk/İslam düşmanı bir gizli Yahudi olduğunu anlatır, düşmanca söylediği bazı sözlerini bağlılarına aktarırdı.

Bir gün geldi Menderes’in kullanım süresi bitti. Son kullanma tarihi geldi ve Menderes’i de ilk satanlardan biri Necip Fazıl oldu. Malatya hadisesinden Hüseyin Üzmez’i ve diğerlerini ilk satanlardan biri de Necip Fazıl’dı. Üzmez, henüz 17-18 yaşlarında bir genç iken Necip Fazıl ve Cevat Rıfat Atılhan gibi sözde İslami mücadele veren münafıklarla aynı koğuşta ceza evinde yatmış ve bunların yakından tanıyınca “O halde bunların davası yani İslam’da yalan” demek zorunda kalmıştı. Bunlar sebebine az daha dininden olacağını, köşeden döndüğünü Şu Bizimkiler isimli kitabında gizlemeden yazmıştı. Gırgırın arasında verdiği mesajlarla Hüseyin Üzmez “Ne Müslümanı, bunlar insan bile değillerdi” dedi. Çok yüksek sayıda kişinin Necip Fazıl dahil onlarca sahte kahramana dair doğru kanaate sahip olmasını sağlamıştı Hüseyin Üzmez…

Necip Fazıl, Adnan Menderes’ten aldığı paraları da çoğunlukla kumar masalarında kaybetti. Çok sık olarak at yarışlarına gider, orada bahisler oynar ve yine kaybederdi.

Necip Fazıl ile 25 sene ahbaplık yapmış ve bu süre içinde bir defa namaz kıldığına şahit olduğunu söyleyen kişiler var.

Zaten fotoğrafa bakın dikkatli gözlerden kaçmıyor: O vücut, o duruş, o hal, namaz kılan birinin duruşu/hali değil.

Mehmet Fahri Sertkaya

CHP ve örtülü ödenek

Necip Fazıl, 1946 Milletvekili genel seçiminde CHP’den milletvekili olmak için başvuruyor.

İnönü:”Bu adamı İşbankası’na işe soktuk, çalışmadı. Örtülüden para vermekten bıktık. Başvurusunu iade edin” diyor..

CHP düşmanlığı başlıyor. Sonra Sabetaycıların Kapani tarikatından olan Ali Adnan Er-Tekin Menderes’i desteklemeye başlıyor. İşin tuhaf tarafi ise Yassı Ada’daki mahkemede Sabetaycı yahudi Menderes aleyhine ifade veriyor.

”Türkiye’yi Türkler mi yönetiyor” Serisi….

”Türkiye’yi Türkler mi yönetiyor” serisi: Tansu Çiller…

İstanbul Belediyesi çalışanı kripto Yahudi bir baba (Hüseyin Necati) ile onun sekreterliğini yapan Selanik göçmeni bir annenin, aynı evde geçen 10 yıllık gayr-i meşru ilişkisi neticesinde istenmediği halde dünyaya gelen Sabetaycı bir gizli Yahudi. Annesi ve babası gayr-i meşru yaşamaktan hiç rahatsız değildi, yine de direndiler, gayr-i meşru yaşamaya devam etmek istediler ama istenmeden olan Tansu doğduktan yedi ay kadar sonra zaruri görerek evlendiler.

Aile, damarı kesilse CHP diye akacak kadar solcu ve İnönü’cü bir aile ama kod adı “CIA’nın gülü” olan kızları sağ kesimde ve çok çok hızlı manevralarla yükselerek siyaset yaptı. Tansu’nun kocası Özer Uçuran Çiller ise tapınakçı. Özer, “Tansu” kriptolojisi ile isimlendirilen bu kızı almak için, onun soy adını kullanmayı bile kabul etti. Tan-su’nun babası Hüseyin Necati Çiller, çok geçimsiz, sinirli, vasıfsız, lüzumsuz biri idi ama içimizdeki İsrail’in Türklerin yönetimini hile ve ihanet ile ele geçirmesinden sonra adına rejim kurduğu Sabetaycı gizli Yahudi Atatürk’ün yakınında bulunabilmiş biriydi.

Yolsuzluk, ihalede fesat, peşkeş, yalan beyan, paralel devlet, cinayet, katliam, iltimas, ihanet dahil hemen hemen akla gelen her suçtan hala yargılanması gerekiyor Tansu’nun… Tahkikat yapılırsa, üniversite diploması ve Profesörlüğü de çok büyük ihtimalle sahte çıkacak. Gerçek seviyesi, lise mezunlarının bile gerisinde… Atasını ziyarete gittiğinde Anıtkabir özel defterine yazdıkları ve sergilediği seviyesi artık bütün Türk milletinin dilinde. Tek başına bırakılsa, kurulu bir düzen halinde orta büyüklükte bir mahalle marketi kendisine teslim edilse, kuvvetle muhtemel altı aya kalmadan iflas ettirecektir.

Resmiyette/görünürde ekonomi profesörüdür. Boşbakan iken bile ekonomiye dair yaptığı yorumlar “inanılamaz” görülmüştür. İçimizdeki İsrail’in basın ve medyası, milleti şoka sokan değerlendirmelerinin durmaksızın tekrar edeceğini bildiğinden, aşırı dikkatli davranmıştır ama o, canlı yayınlarda da aynı vasıfsızlığı ile herkesi şaşkına çevirmiştir. Ekonomi haricindeki konularda da akıl almaz gafları ile meşhurdur. Ülkede, aldığı ekonomik kararlar ile bir anda büyük bir ekonomik kriz de çıkartmıştır. Türkiye’nin resmi boşbakanı olarak yabancı erkek devlet adamları ile görüşürken, istediği şartları kabul ettiremediğinde, kadınsız tavırlar sergilediği, hatta muhatabının bacakları dahil bedeni ile kendi ellerini temasa geçirdiği dahi sık sık iddia edilmiştir. ABD başkanı Clinton’ın Tansu’yu tenha bir köşeye çektiği iddiası da ilk anda sarsıcı ve iç acıtıcı gelse de, iddia sahipleri dikkate alınması gereken kişilerdir.

”Türkiye’yi Türkler mi yönetiyor” serisi: Deniz Baykal…

Sabetaycı gizli Yahudi. AKPKK’nin tek başına iktidara getirilmesinde gizli Ermeni Devlet Bahçeli kadar etkili biri. Baykal, AKPKK’nin kritik isimlerinden Sabetaycı Bülent Arınç ile de akraba. CIA, Soros, MOSSAD, İçimizdeki İsrail dahil herkesle bağlantılı. Tansu Çiller gibi onun da derhal derya kadar suçlama ile yargılanması icap ediyor. Hiçbir sıradışı kabiliyeti, hüneri ve bilgi birikimi yok. Enerji bakanı iken bile ülkeyi enerji krizine soktu ve silinip gitmesi gerekirdi. İçimizdeki İsrail’in, Atatürkçülük adı altında kurduğu hain rejimde, paralel devlet teşkilatı halinde kolladığı, muteber gösterdiği biri. Gerçek bir Türk basın ve medyası olsaydı, siyasi hayatı yarım saatte bitirilebilirdi. Üzerine geçen onlarca sene boyunca Türkiye’ye ihanet etmesi önlenebilirdi. AKPKK eli ile işlenmiş bütün suçların dünyada, ahirette sorumluluğu da Baykal’ın üzerinde.

”Türkiye’yi Türkler mi yönetiyor” serisi: Bülent Ecevit…

Karısı gibi kendisi de Sabetaycı gizli Yahudi. Karısının gerçek adı Rahşan değil Raşel. Bırakın koca memleketi, tek başına bırakıldığında ciddi bir devlet kurumunu bile yönetecek vasıfta biri değildi. İçimizdeki İsrail+Masonluk+CIA marifeti ile parlatıldı, iktidara getirildi ve hep popüler kalması sağlandı. Son zamanlarında çok yönden rahatsızlıklar yaşadı. Huysuzlaştı, itaatsiz oldu, günü gününü tutmaz oldu ve onlarca sene onu oynatan güç odaklarının gözünden bakınca “bir çuval inciri berbat eden adam”a dönüştü. Onlar tarafından yıkıldı. Kullanıldı ve atıldı. Bunda karısı Raşel’in huysuz, öfkeli, hesapsız tavırları da etkili oldu. Devlet yönetimi de şairliği kadar berbattı. Çıkarttığı aflarla, yüz binlerce masumun daha canı yandı. İktidarda iken devlet tarifi bile zor ekonomik sıkıntılar yaşadı. Türkiye için çok kritik olan çok mühim olan meselelerde Masonlardan, içimizdeki İsrail ile CIA’dan talimat almadan hiçbir şey konuşmadı ve hiçbir adım atmadı. Kıbrıs Barış Harekatı’nı bile onların talimatı ile hazırladı ve çok iyi rol yaptı. Siyonizm ve CIA, Yunanistan’da darbe yapan ve halk desteği de bulan cuntacıları devirmek ve Yunanistan’ın başına yine CIA’ya çalışan kadroları getirmek istiyordu ve Türkiye’nin başına getirdikleri Bülent’i kullanmaktan hiç geri durmadılar, Kıbrıs üzerinden cuntacıların imajını yıkmayı halk desteğini kırmaya başladılar. Ecevit’in ihanetlerini özetle anlatmaya bile onlarca saat gerekir.

”Türkiye’yi Türkler mi yönetiyor” serisi: Alparslan Türkeş…

Kripto Yahudi. Aslen Kayseri Yahudilerinden. Muzırlıkları sebebi ile Osmanlı’nın son zamanı Kıbrıs’a sürgün edilen, içimizdeki İsrail mensubu bir ailenin ferdi. CIA piyonu. Pentagon yetiştirmesi. Hususiyle, Siyonizmin ve CIA’nın komünizm karşıtı mücadelesinde Türkçülük akımını kullanmayı seçmesi ile, bu yolda kullanıldı. Onun Pentagon’da bu minvalde gizli eğitimler aldığı sırada, ABD’nin dünyanın dört bir yanından antikomünist mücadele için eğittiği insan sayısı 800 bini bulmuştu. Siyonizm çok sıkışıp paniklediğinde, Türkiye de çevre ülkeler gibi komünizme kaymasın diye Sabetaycı gizli Yahudi Adnan Menderes’i İslamcı lider rolüne büründürmüş ve hızla İslami serbestlik vererek komünizm akımının karşısına çıkartmıştı. Bunu bir zaruret olarak yaptılar ve aslında çok riskli gördüler. Komünizme karşı mücadele güçlenmiş ve Türkiye’de biraz da nefeslenmiş, rahatlamışlardı ve sonrasında komünizmin karşısına Türkçülük akımı ile çıktılar. Kendi adamları olan Sabetaycı gizli Yahudi Menderes’i deviriken kullandıkları kadro arasında Türkeş de vardı. Bu proje çerçevesinde kullanılan çok sayıda kripto Yahudiden biridir gerçek adının Alparslan Türkeş olup olmadığı hala kesinleştirilememiş olan bu şahıs… Oğlu Tuğrul Türkeş de aynı güç odakları tarafından Siyonizmin ve CIA’nın AKPKK’sinde bakan yapılmıştı. Millet uyanmasın diye de CIA’nın adamı gizli Ermeni Devlet Bahçeli ile sözde atışmış da bu sebeple çaresiz kalarak baba ocağından ayrılmış ve AKPKK’ye gelmiş rolü oynamıştı. Akademi Dergisi olarak gerçek kimliğini, niyetini ifşa ettik, bağlantılarını da iyice ifşa edecektik ki panikle geri çektiler.

Neden geri çekildiğini koca memlekette hala kimse anlayamadı. Diyanet’ten sorumlu devlet bakanı, Boşbakan yardımcısı, hükumet sözcüsü Sabetaycı gizli Yahudi Numan Kurtulmuş’un onunla aynı anda neden aniden geri çekildiğini ve ta Turizm bakanlığına getirildiğini… Doğan Medya denilen ve resmiyette gizli Yahudi Aydın Doğan üzerinde gösterilen içimizdeki İsrail’in kurumsal medyasının neden aniden resmiyette el değiştirdiğini… CIA’nın AKPKK projesinin en kritik ailelerinden Karay Yahudisi Ülker ve Sabetaycı Yahudi Şahenklere neler olduğunu, bunları neden panik sardığını… Genel başkanı Meral Akşener’in bile Sabetaycı gizli Yahudi olduğu İYİ Parti projesinin etkili isimlerinden Kripto Yahudi Ümit Özdağ’ın hiç olmadık bir anda neden ansızın geri çekildiğini kimsenin anlayamadığı gibi…

”Türkiye’yi Türkler mi yönetiyor” serisi: Mesut Yılmaz…

Konuşmalarının arasında durup düşündüğü anlara reklam koymak mümkün olan, aşırı gergin ve iç hesaplı şekilde, endişeli tarzda ancak konuşabilen… ADL, JDL, Bilderberg dahil Siyonizmin hemen bütün teşkilatları ile iletişimi ve işbirliği olan… Boşbakan iken resmi yurt dışı ziyaretlerinde bile kumar oynayan, bir seferinde çıkan kavgada mafya babasının birinin attığı kafa ile burnu kırılan ve derhal vatana ihanet dahil onlarca vahim suçlama ile tutuklu yargılanması gereken bir gizli Ermenidir.

”Türkiye’yi Türkler mi yönetiyor” serisi: Uğur Dündar…

O gün o programına çıkarttığı herkesin gerçek kimliğini, bağlantılarını, hedeflerini detayları ile bilen ama kendisi de onlardan olan bir kripto Yahudidir. Bu haline rağmen hayatı boyunca Türklük, Atatürkçülük, Türkiye vurgulu eylem ve söylemleri ile aslında sinsi surette ve militan seviyede Türk/Türkiye düşmanlığı yapmıştır/yapmaktadır. Siyonizm, ortadoğuda işgalleri kırk yıldır yapamayınca, Büyük İsrail projesi gerçekleşmeyince, yeni bir strateji olarak AKPKK projesi ile ılımlı İslamlı T.C. projesini devreye alınca, AKPKK ve el Kaide, el Nusra, IŞİD üzerinden bölgeyi mahvetmeyi ve sonra işgal etmeyi planlayınca, ülkedeki gizli iktidarlarının yıkılacağını düşünerek buna uymamış, kendisi gibi buna uymayan kripto Yahudi arkadaşları ile, başta da kripto Yahudiler Yılmaz Özdil, Emin Çölaşan ile birlikte, resmiyette Sabetaycı gizli Yahudi Burak Akbay’ın üzerine gösterdikleri Sözcü gazetesinde yoluna devam etmiştir. Gizli kameralı özel ekiplerle birlikte, öğretmenleri ile birlikte Cuma namazına giden orta okul öğrencilerini takip ettirip sözde haber yapması hep hafızalardadır. Başörtüsü aleyhinde, milletimizin Müslümanca yaşama mücadelesi aleyhinde mücadelesi, yalanlarla, büyük suç kapsamında yaptığı sözde haberleri ve sözde açık oturumları hep hafızalardadır.

Hala vatana, millete ihanet suçlarını işlemeye devam ettiği Sözcü’de “Sınıfta namaz” şeklinde manşetler attırmaktadır. Sicili çok bozuktur. Yalan haberlerden, kumpas kurmaktan, haber mühendisliklerinden dolayı çok cezalar almıştır. Aydın Doğan medyası denilen paralel devlet teşkilatının, ihanetler de dahil on binlerce vahim suçunun gönüllü suç ortağıdır. CIA’nın kontrolünden kurtulmuş bir Türkiye’de, gerçekten Türk hukuk sistemi denilebilecek bir sistemin onu da tutuklamadan bir gün bile dışarıda gezdirmesine ihtimal vermek mümkün değildir. En büyük maskeleri, kendileri gibi kripto Yahudi olan Adıtürk adına ihanet ve terörle kurdukları hukuksuz, katliamcı ve hükümsüz rejimleridir.

Mehmet Fahri Sertkaya

ABD, 2020 yılında İslam dünyasının başına bir halife oturtmak istiyor.

Fotoğraf: Aytunç Altındal

Hilafetin Türkiye’de yeniden kurulması sadece bazı tarikat ve dini cemaatlerin değil, “yeni dünya düzeni” kurmak isteyen Evanjelist-Yahudi-Kabalist Ezoterik dış güçlerin de rüyalarını süslüyor.

Aytunç Altındal, Türkiye Cumhuriyeti’nde Sabataycıların da içinde bulunduğu grupların hilafet planının 50 yıllık bir düş olduğunu belirtiyor. Altındal’a göre, 40’lı, 50’li yıllardan beri Sabatayistler hilafeti düşünüyorlar. Yüksek dereceli masonlar, Gül ve Haç Teşkilatı üyeleri ve Sabataycıların kurduğu “Manevi Cihazlanma Derneği” üç dinin merkezi olarak İstanbul’u göstermişti. (Tempo dergisi, 3 Haziran 2004)

Mehmet Şevket Eygi, Sabataycı grupların Müslüman Türklerin eğitimsiz kalmasında son derece etkili olduğunu söylüyor. Ve “Sabataycıların diyanet işleri başkanı ve halife adayları bile var” diyor. (Tempo dergisi, 3 Haziran 2004)

Gelelim Manevi Cihazlanma Derneği’ne.

Bu dernek 1929 yılında ABD’de Evanjelist rahip Dr. Frank Buchman tarafından kurulmuştu. İngilizce adı; “Moral ReArmement-Mr”dir.

“Oxford Grup” adı verilen bu örgüt İsviçre Caux’daki bir şatoyu kendilerine merkez seçmişlerdi.

Burada her yıl dünyadaki çeşitli dinlerden temsilcilerin katıldığı toplantılar yapmaktalar.

Annesi bir Fransız olan Arusi şeyhi Ömer Fevzi Mardin ve Evanjelist rahip Buchman Türkiye’nin Kore’ye asker göndermesinin “manevi” tarafını inşa etmişlerdi.

Şeyh Mardin’in kitabının adı: “Kore Savunmasına Katılmamızda Dini ve Siyasi Zaruret.”

Evanjelist rahip Buchman, Ahmet Emin Yalman ve Fener Rum Patriği Atenagoras birlikte Eyüpsultan Camisi’ne gidip dua bile etmişlerdi. (Soner Yalçın, Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı, s.45)

Atenagoras Kuzey ve Güney Amerika başpiskoposu iken bir gecede Türk vatandaşı yapılarak ABD Başkanı Truman’ın özel uçağı ile İstanbul’a getirilip Fener Rum Patrikhanesi’nin başına oturtulmuştu.

Başbakan Adnan Menderes Atenagoras’ın elini öpmüştü.

“Manevi Cihazlanma Derneği” Türkiye’de Ankara valiliğinin 11 Kasım 1966 tarih ve 6/7285 sayılı izniyle kamu yararına çalışan dernek statüsünde kuruldu.

Derneğin başkanı dönemin İstanbul valisi Prof. Fahrettin Kerim Gökay’dı.

Gökay, “İslami hassasiyetleri” ön planda olan, 11 Ekim 1951’de kurulan İlim Yayma Cemiyeti’nin de kurucuları arasındaydı. Derneğin diğer kurucularından biri Said Nursi’nin avukatı Seniyüddin Başak‘ın olması herhalde tesadüftü. (?)

Bir başka tesadüf de, derneğe en büyük desteğin masonlar tarafından yapılmasıydı.

Tekrar günümüze dönelim.

Ilgaz Zorlu, Tempo dergisinde yayınlanan mülakatında şunları söylüyor:

“Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) tamamlandığında Türkiye’de adı demokrasi olan Sabataycı oligarşik yönetim hâkim olacaktır… Türkiye Sabataycıları ABD Musevi lobisinde önemli bir konumdadırlar. Türkiye Yahudilerinden daha güçlüdürler. Ayrıca devlet içindeki konumları ve örgütlenmeleri Yahudilerden daha kuvvetlidir… Sabataycıları bir arada tutan dini bir argüman değil, ortak çıkarlarıdır. Cemaat mensupları birbirlerini tanıdıklarında birbirlerine yardım ederler. Sabataycı olmayan birinin Sabataycı cemaatine girmesi mümkün değildir.”

http://www.gerceksaidinursi.com