Etiket arşivi: Gerçek Saidi Nursi

Said-i Nursi’nin geç gelen itirafnamesi (Şiir tadında)

DELİ SAİD SÖYLER SÖZÜ

Deli Said söyler bu mühim sözü
Nar-ı cehennemde hali pek kötü
Dinle bak ne imiş hikayenin özü
Deli Said inler durur, söyler durur.

Ben bir Deli Said idim, gencecik biçare,
İlim öğreneyim diye girdim de mektebe
ne zor zanaat imiş ilim tahsili böyle
Geçmedi medresede bi gündüz bi gece

Günler geçmez, akşamlar olmaz,
Okurum okurum kafam da almaz.
Dönüp gitsen eve, o hiç olmaz
Deli Said inler durur, söyler durur.

Akranlarım su gibi eder ezber
Ben akılsızda ezber ne gezer
Bu işi bir taktik hareket çözer
Deli Said inler durur, söyler durur.

Aklettim ki bu iş böyle olmuyor
Herkes anasından alim doğmuyor
Okumadan da bak nasıl alim olunuyor
Deli Said inler durur, söyler durur.

Doksan gün oldu idi terk ettim mektebi
Bir yol tutturdum da kandırdım herkesi
Hikayemin bunda sonrası çok çok önemli
Deli Said inler durur, söyler durur.

“Mektep bilmem emme okudum ciltle kitap
Her kim ne sorsa veririm güzelce cevap”
Diye tutturdum sahtekarca bir yalan yol
Son durak cehennem imiş, haberdar ol

“İlim ehli isen olmalı mutlaka eserin
yok mu Efendi, senin ilmi risalelerin!”
Demesinler diye tutturdum bir yalan yol
Son durak cehennem, sen de haberdar ol

dinle evlad cehennemden gelen bu sesi
İlim diye ben yazdım uydurma risaleleri
Hem gavurlara bile dedim ki müslüman
Hıristiyanları bile ettim ehl-i iman

Bir bak var mı tarihte böyle alim
kim gavurlara böyle halim selim
ayet hadis hükümlerini bile çiğnedim
Deli Said inler durur,söyler durur.

Umumi harpte bizimle harbeden kafirleri
şehid diye yazdım, okumadın mı risalemi
Hele Cevşen denen şu uydurma şii zikrini
Göklere çıkardım, hem yok tek bir mesnedi

Her meseleye delil getirmekten aciz idim
yoktu ki delil getirebilecek kadar ilmim
Bu sorunu bir şekilde mutlaka çözmeliydim
şeytan üfledi solumdan bi anda, irkildim

Aman Allah’ım bu nasıl parlak fikir
Böyle sinsilik şeytanın aklına gelir
“her meselenin halli kalbime bildirilir”
deyince, delil de işte böyle gelir

Kimse demedi ki bu nasıl ilmi delil
öyle ise herkes her şeye delil getirir
Bu, peygamberlik iddiası gibi bi şeydir
Evliyayız ya kim bizi eleştirebilir

neticede tuttu bizim bu sinsi oyun
millet de insan değil sanki koyun
e kardeşim, bi kere de bilene sorun
Deli Said inler durur, söyler durur.

Bana haber geliyor falanca yıldızdan
Gelecekten haberi alırım kömür sobasından
Aynen böyle yazdım risaleme şaşırma inan
Buna rağmen oldum mu bi de bediüzzaman

Koca koca medreseliler düştüler peşime
risalelerimi koydular Kur’an’ın yerine
var mı risaleden başka bir şey ellerinde
Peşimden sıra sıra cehenneme girerler de
bütün suçu yıkarlar ben delinin üzerine

Deli Said, sen de sözün fazla söyleme
Samimi iman ehli, danışırlar alimlere
Nice ahmağı da peşinden sürdün cehenneme
Bunları okurlar da yine dönmezler istikamete

| Deliüzzaman Said-i Nursi

Kaynak: Risale-i Fur Fırıldak, Işın risalesi, Ulema-is Su ve Cehennem bahsi, sahife 7867

Said-i Nursi(Said Okur)’nin küfre götüren büyük hataları

Said Nursî’nin hemen hemen, bütün risâle’lerinde tekrarladığı (Esâsen, risâle’ler birbirinin usandırıcı birer tekrarından ibârettir.) çok önemli, fâhiş, te’ville, tashîh ile telâfisi mümkün olmayan, “eski Said, yeni Said,” tekerlemeleriyle geçiştirilmeyecek, inananları küfre kadar götürecek hatâ’larla doludur.

FÂHİŞ VE KÜFRÜ MÜLTEZİM BÜYÜK HATA’LAR ZİNCİRİ:

1- Teslis Akîde’sine sâhip, müşrik Hıristiyan’ların, şehîd olduklarını ve cennete girebileceklerini iddia etmiştir; “Bir zaman, eski Harb-u Umûmî’de, düşmanların, ehl-i İslâm’a ve bilhassa çoluk ve çocuklara ettikleri katl ve zulümlerinden pekçok müte’llim oluyordum. Fıtratımda, şefkat ve rikkat ziyâde olduğundan, tahammülüm haricinde azap çekerdim.

Birden kalbime geldi ki, o maktûl ma’sumlar şehid olup velî olurlar; Fânî hayatları, bâkî bir hayata tebdil ediliyor; ve zâyi olan malları sadaka hükmünde olup, bâkî bir mal mübâdele olur. Hattâ, o mazlumlar kâfir de olsa âhirette kendilerine göre o dünyevî âfattan çektikleri belâlara mukâbil rahmet-i İlâhiye’nin hazînesinden öyle mükâfatları var ki, eğer Perde-i Gayp açılsa, o mazlumlar haklarında büyük bir tazâhür-ü rahmet görünüp, “yâ Rabbî! Şükür elhamdülillâh” diyeceklerini bildim ve kat’î bir suretle kanaat getirdim. Ve İfrat-ı Şekfat’dan gelen şiddetli te’sir ve elemden kurtuldum.” (Kastamonu Lâhikası, (49), Yeni Asya Neşriyatı, İstanbul, Temmuz 2004, 3. Baskı)…
“Birden ihtar edildi ki, böyle musîbet’lerde kâfir de olsa hakkında bir ne’vi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musîbet ona nisbeten pek ucuz düşer. Böyle musîbet-i Semâviyye ma’sumlar hakkında bir nev’i şehâdet hükmüne geçiyor. O musîbet-i Semâviyye’den ve beşerin zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun, şehid hükmündedir. Müslümanlar gibi, büyük mükâfat-i Ma’neviyyeleri, o musîbeti hiçe indirir.

On beşinden yukarı olanlar, eğer masum ve mazlum ise, mükâfâtı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünkü ahirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (a.s.m.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem ahirzamanda Hazret-i İsâ’nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslamiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zayıflar, müstebit büyük zalimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım, Cenab-ı Erhamürrâhîmine hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem ve şefkatten teselli buldum. (Kastamonu Lâhikası, Yeni Asya Neşriyatı/İstanbul/2004 Baskısı/Sahife 79)

Antakya’lı bir Yahûdî olan (Saint Paul) kısaca, Pavlus, tarafından dizayn edilen günümüz Hıristiyanlığı “Uknûm-ü Selâse”, üç esas, baba, oğul ve Ruhu’l-Kudüs, yâni, teslis akidesini esas alır. Teslis akidesine sahip olanlar, şüphesiz, kâfirdirler. Kâfir’lerin, kıyâmet gününde, Allah’ın rahmetine mazhar olması, hele hele, cennete girmesi, Kur’ân-ı Kerim’in, sarih nas’larına göre aslâ mümkün değildir. Aksini iddia etmek sarih, kat’î naslarla sâbit olanı inkâr veya aksini iddia etmek kesinlikle küfürdür.

“Şüphesiz, Allah, Meryem oğlu Mesih’dir,” diyenler andolsun ki kâfir olmuşlardır.” (Mâide 5/17)…
“Yahûdî’ler, Uzeyr Allah’ın oğludur, dediler. Hıristiyanlar da, Mesîh (İsa) Allah’ın oğludur, dediler. Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. (sözlerini) daha önce kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan bâtıla) döndürülüyorlar!” (Tevbe 9/30)
Yukarıda meallerini verdiğim âyet’ler ve benzeri diğer âyetler dikkate alındığında, günümüz Hıristiyan ve Yahûdî’lerinin, kâfir ve müşrik olduklarında aslâ şüphe yoktur.

Müşriklerin, Hıristiyanların, Yahûdî’lerin, münâfıkların aslâ cennete giremeyecekleri, cehennemde ebedî kalacakları ise sayısız âyeti Kerime’nin sarih, kesin hükmüdür.
“(Âyet’lerimizi) inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüşlere gelince, işte Allah’ın meleklerin ve tüm insan’ların la’neti onların üzerinedir.” Onlar ebediyyen la’net içinde kalırlar. Artık ne azapları hafifletilir ne de onların üzerine bakılır.” (Bakara 2/161, 162)…

“Bizim âyet’lerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremeyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandırırız.” (A’raf 7/40)

(Devenin iğne deliğinden geçmesi, adeten muhaldir. Dolaysiyle kâfir’lerin cennete girebilmeleri muhal bir şarta bağlanmıştır ki, kâfir’lerin cennete girebilmeleri muhal ötesi bir şeydir.)
“Ehl-i Kitap ve müşriklerden olan inkârcılar, içinde ebedî olarak kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte halkın en şerlileri onlardır.”

“Gerçekten inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, onların hiçbirinden -fidye olarak dünya dolusu altın verecek olsa- dahî kabul edilmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır. Hiç yardımcıları da yoktur.” (Âl-i İmran 3/91)

FETRET DEVRİ MES’ELESİ:

Fetret devri, yeryüzüne Peygamber gönderilmeyen asırlar için geçerlidir. Bu ma’nada Fetret Devri Hazret-i İsâ ile Sevgili Peygamber’imiz arasında geçen 600 küsûr senelik, Peygambersiz geçen devreye denilir. Hazreti Peygamber’imizin bi’setinden sonra kıyâmete kadar hiçbir devre, fetret devri denilemez. Olsa olsa, yeryüzünün ba’zı bölgelerinde tebliğ ve da’vetin ulaşamadığı yer’lerden bahsedebiliriz. Tebliğ ve da’vetin ulaşmadığı yerdeki insanlar da, akıllarını kullanarak, enfüsî ve âfakî delillerle, Allah’ın varlığını ve birliğini bulmaya mecburdurlar. Bunlar, Allah’ın varlığını ve birliğini buldukları takdirde şer’î hükümlerle mükellef değildirler.
Dolaysiyle, Said Nursî’nin kâfirler için uydurduğu “Fetret Devri” ma’zereti de geçerli değildir.

KÂFİRLERİN ÇOCUKLARINA GELİNCE:

Müslüman anne ve babadan doğan ve büluğ çağına ermeden vefat eden, sabî’ler, Müslüman anne ve babaya teb’an cennete girerler. Ehl-i Kitap’tan bir anne ile Müslüman bir baba’dan doğan ve büluğ çağına ermeden vefat eden sabî’ler, Hayru’l-Ebeveyn olan baba’ya teb’an yine cennete girerler. Ancak, günümüzde daha doğrusu asr-ı Saâdet’den sonraki Hıristiyan ve Yahûdî’ler arasında Ehl-i Kitap yoktur. Hıristiyan’lar teslis akîdesine sahip oldukları, Yahûdî’ler de Üzeyr veya Soraya Allah’ın oğludur, dedikleri için müşrik olmuşlardır. Bir Müslüman’ın belli şartlarda ve zarûret halinde, ehl-i Kitap bir kadınla evlenebilmesi câiz ise de, müşriklerle evlenmesi aslâ câiz değildir, aralarında kıydırdıkları nikah İslâm Hukukuna göre nikah akdi olmayıp, aralarındaki münasebet gayr-i meşrû olup bu birliktelikten doğan çocuklar da Veled-i Zinâ’dır.

Müşrik’lerin, Hıristiyan ve Yahûdî’lerin, münâfıkların, büluğ çağına ermeden vefat eden çocukları hakkındaki hüküm ise, cennete girmek için kendilerinin herhangi bir amelleri bulunmadığından, anne ve babası da Müslüman olmadığı, en azından anne ve babasından birisinin Müslüman olmadığı dikkate alındığında ebeveyn’e tab’iyet veya Hayru’l-Ebeveyn’e teb’iyyet de söz konusu olamayacağına göre cennete giremeyeceklerdir.

Müşrik’lerin, kâfir’lerin, Hıristiyan, Yahûdî ve münâfıkların büluğ çağına ermeden ölen çocukları kıyâmet gününde ne olacaklardır?

Kur’ân-ı Kerim’de, Cenab-ı Hakk, “Biz, yakın bir azap ile sizi uyardık. O gün kişi önceden yaptıklarına bakacak ve inkârcı kişi: “Keşke toprak olsaydım!” diyecektir.” (Nebe Suresi 78/40)
Ekserî müfessirler bu âyet-i Kerime’nin tefsirinde, kıyâmet günü insan’larla birlikte hayvanlar da haşredilecek, insanlarla hayvanlar, hayvanlarla yine hayvanlar arasında çetin bir hesaplaşma olacaktır. Hak sahipleri haklarını aldıktan sonra, insanlardan ba’zıları cennete, ba’zıları da cehenneme sevkedilecekler. Hayvanlar ise Mahşer Meydanı’nda, insan’ların gözlerinin önünde toprak haline geleceklerdir.

Cehenneme sevkedilen, kâfirler, hayvanların toprak olduğunu görünce, “Ah! Keşke bizler de hayvanlar gibi toprak olsaydık da, bu çok acıtıcı, aşağılayıcı ebedî azap’ta kalmasaydık,” diyeceklerdir,” diye tefsir etmişlerdir.

Hicrî, İkinci Bin’in Müceddidi, büyük Mutasavvıf, İmam-ı Rabbânî, Müceddid-i Elf-i Sânî, Ahmed-ü Farık Sirhindî (K.S.) Hazretleri, keşfen, Arafat günü hayvanlar gibi, kâfirlerin, Hıristiyanlar, Yahûdî ve münâfıkların, büluğ çağına ermeden vefat eden çocukları da toprak olacaklardır. Kendi çocuklarının toprak olduklarını görenler, “Ah! Keşke bizler de çocuklarımız gibi toprak olsaydık da, ebedî cehennem azabından kurtulsaydık,” diyeceklerdir, buyurmuştur.

Mustafa Akkoca
18 Haziran 2012
oncevatan.com.tr

Said-i Nursi(Said Okur)’nin Cevşen’in faziletine dair söylediği yazdığı sözler hiç bir kaynağı olmayan uydurma bilgilerdir

Said Nursî ve şakird’leri, Cevşenü’l-Kebîr veya Cevşenü’l-Sagîr’i tanıtırken, “Hazreti Peygamber Salla’llâhu Aleyhi ve sellem’e Cebrail Aleyhisselâm’ın vahiy ile getirdiği ve zırh’ı çıkar bunu oku dediği ve binbir Esmâ-i İlâhiye sarîhan ve zımnen işaret eden gâyet yüksek ve çok kıymettâr bir müncaat-ı Peygamberî’dir ki, Zeyne’l-Âbidîn (R.A.)’den tevâtürle rivâyet edilmiştir,” diyorlar.
Yukarıdaki ta’rif, “Allah tarafından bir melek (Cibril-ü Emîn) tarafından indirilen ve Peygamber’e okunan, “Vahy-i Metlû” (tilâvet olunan, okunan vahiy) ki, bu doğrudan Kur’ân’ın ta’rifidir. Yalnız bir şeyin tam ta’rifi, o şeyin “Efrâdını Câmi, Ağyarını Mâni,” olmalıdır. Nitekim, onu da tamamlıyorlar, “Zeyne’l-âbidîn tarafından tevâtürle rivâyet edilmiştir.” İşte, Kur’ân’ın tam ta’rifi… Ne var ki, Said Nursî ve şakird’ler, İslâmî ilimlere en azından bir mızraklı ilmihâl seviyesinde sahip olmadıklarından asgarî bir hadis usûlünde çakmışlardır. İslâmî ilimlere birazcık vukuf kesbedenler bilirler ki, tek bir kişinin rivâyet ettiği, tevâtür, meşhûr olmaz, ancak Haber-i Vâhid olur. Haber-i Vâhid ile rivayet edilenler, başka delillerle te’yid edilmemiş ise dâima şüpheyle karşılanır.

Kaldı ki, bütün Hadis Külliyatı arasında, “Hadis-i Cibrîl” gibi tevâtürle sabit olan hadis sayısı pek azdır, güvenilir kaynaklar, tevâtürle sâbit olan hadis sayısını 19 adet olarak vermişlerdir.
Tevâtürle sabit olan Hadis-i Şerif’leri inkâr etmek de tıpkı, “Vahy-i Metlû” olan, Âyet-i Kerimeleri inkâr etmek gibi küfrü muciptir.

Hâşâ! Sümme Hâşâ! Said Nursî ve şakird’lerin ifade ettikleri gibi, Cevşenü’l-Kebîr ta’rif ettikleri gibi, Cebrail Aleyhisselâm tarafından getirilmiş ve tevâtürle rivâyet edilmiş olsaydı, elbette Kur’ân’dan bir âyet-i Kerime olurdu.

Kur’ân-ı Kerim’deki âyet’lerden herhangi birisini âyet saymamak, hükmünü inkâr etmek nasıl küfür ise, Kur’ân’da olmayan, âyet niteliği taşımayan herhangi bir metni kutsallaştırmak, ona âyet hüküm vermek de küfürdür.

“Şüphesiz o (Kur’ân), çok şerefli bir Resûlün sözüdür.” (Resûl, elçi, Peygamber veya Cebrail vasıtasıyla tebliğ edildiğinden, “söz” Resûle (elçiye) nisbet edilmiştir.)

“Ve o, bir şâir sözü değildir. Ne de az iman ediyorsunuz?” “Bir kâhin sözü de değildir (o), ne de az düşünüyorsunuz!” “O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.” “Eğer (Peygamber) bize atfen ba’zı sözler uydurmuş olsaydı.” “Elbette Onu kıskıvrak yakalardık.” “Sonra onun can damarını koparırdık.” (Onu yaşatmazdık) “Hiç biriniz buna mâni olamazdınız.” “Doğrusu o (Kur’ân) takvâ sahipleri için bir nasîhattir (öğüttür)..” (Hâkka Sûresi 69/40-48)…

Doğrudan vahy’e muhatap, Peygamber hakkında, “Allah tarafından vahyedilmediği halde, kendiliğinden tek bir kelime bile uydurmuş olsaydı, onu kıskıvrak yakalar, can damarını koparır hayatına son verirdik” buyuruyor.

İYİ DE BU CEVŞEN NEME NE BİR ŞEYDİR?

Cevşen, Farsça asıllı olduğu kabul edilen Cevşen kelimesi sözcükte “bir tür zırh, savaş elbisesi” anlamına gelmektedir. Şîa kaynaklarınca, İmam Mûsâ el-Kâzım’dan i’tibâren, imamlar tarıkiyle Haz.Peygamber’e nisbet edilen yaklaşık 15 sahifelik bir metindir ki, bu metnin özeti, Said Nursî ve şakird’lerin de iddia ettiği gibi, “Uhud Muharebesinin kızıştığı ve üzerindeki zırh’ın kendisini fazlasıyla sıktığı bir sırada Haz.Peygamber, ellerini açarak Allah’a du’a etmiş, bunun üzerine sema’nın kapıları açılarak Cebrail gelmiş ve “Ey Muhammed! Rabb’in sana selâm ediyor ve üzerindeki zırhı çıkarıp bu du’ayı okumanı istiyor. Bu du’a hem sana hem de ümmetine zırh’tan daha sağlam bir emniyet sağlayacaktır.” demiştir.

Cevşen’le alakalı olarak, ehl-i Sünnet kaynaklarında, Ehl-i Sünnet’in Hadis Külliyatında, en sahih Hadis Külliyatı olarak kabul edilen, Altı Hadis Külliyatında (Kütüb-ü Sitte), herhangi bir rivâyet bulunmadığı gibi, genellikle mevzu kabul edilen, 19. asrın sonlarında ve 20. asrın başlarında yazılan, tergîp ve terhîp için (teşvik ve korkutmak için) yazılan me’vize kitaplarında bile (Ruviye), kimin rivayet ettiği, kimden rivâyet edildiği belli olmayan (rivâyet olunmuştur) tarzında yazılan kitaplarda bile bulunmayan, tamâmen bir Şîa palavrasıdır.

Ayrıca, Cevşen adıyla bir du’â’nın hiçbir ehl-i Sünnet kaynağında bulunmamasının yanında, Şiî hadis Külliyatının ana kaynağı kabul edilen, Kütüb-ü Erbaa’da da bulunmaması, sadece du’a mecmuaları gibi ikinci dereceden Şiî kaynaklarda mevcut olması da şâyan-ı dikkattir.

Kaldı ki, bizzat Said Nursî’nin kendisinin, Cevşen-i Kebir’in faziletleri ve Hazreti Peygamber’e nisbeti hakkında şüpheye düşen bir zata vermiş olduğu cevapta, genel olarak du’â’nın muhtevâsının güzelliğinden bahseder, fakat metnin kaynağı ve Hazreti Peygamber’e nisbeti hakkındaki suallere cevap verememiştir.

Diğer yandan, Cevşen-i Kebîr’in faziletiyle alakalı olarak nakledilenlere gelince, Allah’ın insanlara verdiği imkân ve kabiliyetler, ona bahşettiği haklar, yüklediği vazifeler karşısında, sadece bir du’a okumakla dünya ve âhiretteki bütün şerlerden (kötülüklerden) korunup saadete ermesi, İslâmiyet açısından, hattâ ve hattâ, bütün bâtıl inançlar açısından asla mümkün değildir. Ayrıca, her bölümünde sadece tevhidi vurgulayan ve yoğun kudsî duygularla örülmüş bulunan bir du’â’nın iman etmeyen, hele hele teslis akîdesine sâhip, müşrik Hıristiyanlar için ne anlamı vardır. (Teslis umdesine sahip, müşrik Hıristiyanlardan ba’zıları, ceplerinde Cevşen taşıdıklarını ve Cevşen okuduklarını açıklamışlardı.)

Yine Şîa palavralarına göre, Cebrail Aleyhisselâm Haz.Peygamber’den bu du’a’yı kâfirlere öğretmemesini, sadece mü’min ve takva sahibi kişilere (Said Nursi ve şakird’leri olmalıdır), ta’lim etmesini istemiştir. Fe Süphâne’l-Allah! Bu du’a, mü’min-kâfir herkesin kolayca vakıf olabileceği bir açıklıkta literatüre girmiştir. Böyle olunca, mü’minler ve takvâ sahibi olanların dışında kalan insanlar’dan gizli tutulması ne mümkün…

Bu du’â’ların muhtevası bakımından bir şeyler söylemek mümkün de değil, doğru da olmaz. Zirâ du’a’lardan herbiri Allah’ın isim ve sıfatlarından 10 tanesini ihtivâ eden uzunca du’a’lardır.

Müşkül olan, bu metinlere kudsiyet izafe edilmesi, bu du’â’lara çok büyük faziletler yüklenmesi, bu du’â’lar sâyesinde dünya’da ve âhirette çok büyük sıkıntılardan kurtuluş’a erişilmesi inancıdır. “Hazreti Cibril’in, Hazreti Peygamber’e Cevşen du’â’sının önemi ve faziletleri hakkında geniş bilgi verdiği kaydedilir. Buna göre, Allah, Cevşen-i Kebîr’i dünya’yı yaratmadan 50.000 yıl önce arş’ın direkleri üzerine yazmıştır. Bu du’â’yı okuyan veya yazılı olarak üzerinde bulunduran kimse, dünya’da her türlü belâ’dan, âfet, hastalık, yangın ve soygunlardan korunduğu gibi Allah ile kendisi arasında perde kalmaz ve bütün istekleri yerine getirilir. Cevşen-i Kebîr ile Allah’a münacatta bulunan kimseye Bedir şehid’leri derecesinde 900.000 şehid sevabı verilir. Bu du’â’yı kefeninin üzerine yazdıran mü’min ise azap görmez. Bunu okuyan kimse dört kitabı okumuş gibi sevap kazanır. Her harfi için kendisine iki ev ile iki zevce verilir; ayrıca insandan ve cinden bütün mü’minlerinki kadar sevap kazanır; aslâ cehenneme girmez.

Pes doğrusu! Sadece bu du’â’yı okumak insanları bütün ibâdetlerden, evrâd, ezkâr ve her nev’i mükellefiyetten müstağnî kılar…

Said Nursî, adına ister Cevşenü’l-Kebîr desin, isterse Cevşenü’l-Sağîr desin “bu du’â’yı ben tertip ettim” deseydi ya da şakird’ler “bu du’â’yı bizim üstadımız tertip etmiştir,” deselerdi, herhangi bir problem yoktu. Ancak, yukarıda ifade edildiği gibi, dünyevî ve uhrevî bütün belâ ve felâket’lerden, azap’tan kurtuluşu, Cenneti ve Cemalu’llâh’ı sadece bu du’â’ya bağlarsanız, bu du’â’lara kudsiyyet izafe ederseniz. İşte felâket buradadır.

Kaldı ki, du’â’ların Allah tarafından kabul edilip edilmemesi, okunan du’â’ların lafızları, ma’naları, uslubu ve tarzıyla değil, du’â edenlerin huşû’u, huzu’u, zühd-ü takvası, ihlas ve samîmiyetiyle yakından alakalıdır.

Hem sonra, Kur’ân-ı Kerim’de, Allah tarafından Sevgili Peygamber’imize vahyedilen du’â örnekleri vardır. Ayrıca, Peygamberlerden, Haz.Âdem’in, Hazreti Nuh’un, Hazret-i İbrahim’in, Hazret-i Eyyûb’un, Hazret-i Yunus’un Rabbilerinden telakkî ettikleri me’sur du’â’ları da vardır.
Ayrıca, Sevgili Peygamber’imizin sahîh rivâyetlerle bizlere ulaşan me’sûr du’â’ları da vardır. Ehl-i Sünnet Ulemâsı’nın, Turuk-u Âliye kutuplarının tertip ettikleri “Evrad-ı Ezkâr” dururken, Cevşeni, hâşâ, sümme hâşâ Kur’ân-ı Kerim’den de öne çıkarmak neyin nesidir?

Ehl-i Sünnet Uleması’nın, Turuk-u Âliye mensuplarının büyük bir dikkatle tevakkî ettikleri, bir Şîa uydurmasına ve palavrasına, Gümüşhânevî, Ahmed Ziyâeddin Efendi’nin ba’zı edi’yye ve ezkârı bir araya getirdiği, “Mecmuatü’l-Ahzab” adlı du’â risâlesine Cevşen’i de alması düşündürücüdür.
Said Nursî’nin ve şakird’lerin pek sevdiği bir ta’birle, “Ve Fîhi Nazar,”.. Buraya bakılması, buraya dikkat edilmesi gerekir, diyorum. Bakacağız….

Mustafa Akkoca
11 Haziran 2012
oncevatan.com.tr

Said-i Nursi de bağlıları da en temel İslami ilimlerden yoksunlar

SAİD NURSÎ’NİN RİSÂLE’LERİ ÜZERİNE UMÛMÎ BİR DEĞERLENDİRME

Risâle’lere umûmî olarak bakıldığında, eskilerin ta’biriyle sugrası, kübrâsı ve neticesi olmayan, şimdikilerin deyimiyle, başlangıç, gelişim ve sonucu olmayan, neyi, niçini, niye götürmeyen, niçin yazıldığı, kâri’lere neleri nasıl öğreteceği belli olmayan bir kısım tekrarlardan meydana getirilen, ciltlenmiş kağıt tomarlarından ibâret olduğu görülür.

Risâle’lerdeki usandırıcı tekrarlar atılmış olsa, 120, 130, 140 ve hattâ 150 civarında olduğu söylenen bu risâle’ler tek bir kitap halinde toplansa, ancak Merhûm Ömer Nasûhî Bilmen Hoca’mızın te’lifatı arasında bulunan, Büyük İslâm İlmihali kadar bile bir hacme sahip olmaz.

Usandırıcı tekrarlar dolaysiyle, bu risâle’lerden herhangi birisini sonuna dek okuyan, okuduğunu anlayan birisi olduğunu sanmıyorum. Ancak, Said Nursî şakird’leri gibi, ne okuduğunun farkında olmayan, okuduğunu anlamayan, bu risâle’leri sadece bir vird olarak okuyanlar sonuna kadar okuyabilirler.

Arap Edebiyatında belagat ve fesâhat incelenirken, “Haşiv” olarak değerlendirilen bıktırıcı bu tekrarlar; ziyâdesiyle hadsizlik bir cür’etle maalesef, şöyle savunuluyor. “TENBİH: Risâle-i Nûr, Kur’ân’ın ve Kur’ân’dan çıkan bürhânî bir tefsir olduğundan, Kur’ân’ın, nükteli, hikmetli, lüzumlu, usandırmayan tekraratı gibi (Hâşâ, Sümme Hâşâ) onun da lüzumlu, hikmetli, belki zarûrî maslahatlı tekraratı vardır. Hem Risâle-i Nûr, zevk ve şevk ile dillerde usandırmayan, dâima tekrar edilen Kelime-i Tevhîd’in delilleri olmasından, zarûrî tekraratı kusur değil; usandırmaz ve usandırmamalı..” (Şualar, Temmuz 2009 İstanbul Baskısı, Sahife 70 Hâşiye)

Risâle’leri, hâşâ Kur’ân ile mukâyese etmeye, Kur’ân-ı Kerim’deki gerçekten insan idrakinin fevkinde nükteli, hikmetli tekrarlarla, mühasıran, acz’in, kabiliyetsizliğin bir sonucu olarak, ortaya çıkan usandırıcı, bıktırıcı haşivleri mukayese etmeye kalkmak, aslında cür’etkârlıktan da öte bir şeydir. Fakat, burada o sıfatları telaffuz etmeye biz cür’et edemedik.

Uzmanı tarafından, tıpta “disleksi” diye bilinen öğrenme bozukluğu ki, -zeki bile olsalar, öğrenme bozukluğu olanlar, bilhassa, yazılı ifade konusunda hiç başarılı olamayanlar için konulan bir teşhis – ile yazma özürlü birisi tarafından yazıldığı, te’lif edildiği iddia olunan risâle’leri Allah’ın Kelâmı, Kur’ân-ı Kerim’le mukayese etmeye kalkışmak, cür’etin, disleksi’nin de ötesinde cinnettir.
“De ki: Andolsun, bu Kur’ân’ın bir benzerini ortaya koymak üzere ins-ü cin bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini ortaya getiremezler.” (İsra 17/88)

Bütün risâle’lerde, imanın tahkîk ve takviyesinden bahsedilirken, imanın takviyesi ve tahkiki için başkaca herhangi bir ibâdet zikredilmez, yalnız birer vird gibi, anlamadan, anlatmadan, anlaşılması için herhangi bir gayret gösterilmeden, yine bu risâle’lerin okunmasını ısrarla şart koşar.
Oysa ki, Kur’ân-ı Kerim’de, 50’den fazla âyet-i Kerime’de, “Âmenû” onlar ki, iman ettiler, buyrulduktan sonra hemen akabinde (Vav-ı Atıfla) “Ve Amilu’s-Sâlihat” buyrulmak suretiyle iman’dan hemen sonra, imanın takviyesi için bir şart olarak, güzel işlerin yapılması şart koşulmuştur.

Diğer ba’zı âyetlerde ise “Onlar ki, iman ettiler. Onlar iman edip de takvaya ermiş olanlardır.” (Yunus 10/63), “İman edip de (kötülüklerden) sakınanlar için âhiret mükâfatı daha hayırlıdır.” (Yusuf 12/57), “İman edip Allah’a karşı gelmekten sakınanları ise kurtardık.” (Neml 27/53), “İnananları kurtardık. Onlar (Allah’tan) korkuyorlardı.” (Fussilet 41/18)
Diğer ba’zı âyetlerde de iman ve takva ile birlikte ihsan da imanın takviye ve tahkik şartı olarak zikredilmiştir.

“Çünkü Allah, (kötülüklerden) sakınanlar ve güzellikler yapanlarla beraberdir.” (Nahl 16/128), “İman edip ve iyi işler yapanlara, hakkıyla sakınıp iman ettikleri, sonra da hakkıyla sakınıp yaptıklarını ellerinden geldiğince güzel yaptıkları takdirde (haram kılınmadan önce) tattıklarından dolayı günah yoktur. (önemli olan inandıktan sonra iman ve iyi amelde sebattır.) Allah iyi ve güzel yapanları sever.” (Mâide 5/93)

İster kabul edilsin, ister edilmesin, Said Nursî’nin risâle’lerinin en büyük zararı, “Risâle’lerin, Kur’ân’ın lafzı ve hakîkî tefsiri olduğu ısrarla söylenerek, Risâle’lerin Kur’ân’ın yerine ikâme edilmiş olmasıdır. Şakird’lerin bir mektupla “Üstadımız Efendimiz, bizim burada Nûr şakird’lerinden birisi ‘Kur’ân öğreneceğim,’ diye risâle yazımını ihmal ediyor, ne buyursunuz?” suâline karşılık, Said Nursî cevap olarak, “Risâle-i Nur’ların, hem Kur’ân’ın lafzının yerine geçtiğini hem de hakîkî bir tefsiri olduğunu ifade ederek, Kur’ân öğrenmek yerine risâle yazımına devam etmesini ister…
“Hem sizler biliniz ki, ben Risâle-i Nûr’un bir hizmetkârıyım ve o dükkan’ın bir dellâlıyım; O ise (Risâle-i Nûr) Arş-ı â’zamla bağlı olan Kur’ân’ı Azîmü’ş-Şân ile bağlanmış bir hakîkî tefsiridir.” (Kastamonu Lâhikası/İstanbul Basımı/Temmuz 2005/3.Baskı)

“Risâle-i Nur’ur, Hakâik-i İslâmiyye’ye dâir ihtiyaçlara kâfi geliyor; başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat’î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, imânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkîkî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risâleti’n-Nur’dadır. Evet, on beş sene yerine on beş haftada Risâleti’n-Nur o yolu kestirir, imân-ı Hakîkî’ye risal eder.. (A.G.E. Sahife 52)

“Mu’cizatlı bir vird (Vird: Turuk-u Âliye’de, Kutbu’l-Aktâb’ın âyet-i Kerime’ler ve Hadis-i Şerif’lerden istifade ederek tertip ettikleri Edi’yye ve tezkirelere denilir. Meselâ, Turuk-u Âliye’den, Zikr-i Hafî yolunun büyüklerinden, Silsele-i Zehep-Silsele-i Sâdât’ın 15. Halkasını teşkil eden Kutbu’l-Aktab, Muhammed Bahâüddîn Nakşıbendi (K.S.) Hazretleri’nin tertip ettiği Tarikat-ı Nakşibendiyye’de, izinle okunan “Evrad-ı Bahâiyye” gibi…)

“Okumak isteyen bunu okusun” yerine mu’cizatlı ve her bir harfi on ve yüz ve beş yüz ve bin ve binler kadar ve meyve veren bir vird okumak isteyen, bu semâvi virdi okusun.” (A.G.E. Sahife 67)
Nur şakird’leri 50 yılı aşkın bir zamandan beridir, maalesef uzman hekim teşhisiyle marazî bir ruh halinin mahsûlü, insicamsız, tutarsız, aslâ Ehl-i Sünnet akidesiyle bağdaşmayan bu risâleleri, hiç anlamadan, anlatmadan, üzerinde herhangi bir fikir teâtisinde bulunmadan, bir vird gibi, birisi okuyor, onlarcası dinliyor. Risâlelerde usandırıcı bir şekilde tekrarlandığı için, “Bu risâle’leri okuyanların iman ile ölecekleri ve mutlakâ cennete gireceklerine inanıyorlar.”

Bu bakımdan, Şakird’ler, yıllar yılı, Kur’ân-ı Kerim’i okumadılar, okutmadılar. Şakird’lerin pek çoğu, bunlara ağabeyler de dâhil, Kur’ân-ı Kerim’i yüzünden okumayı bilmez. Bırakınız Kur’ân okumayı, her Müslüman’ın mutlaka öğrenmesi, bilmesi üzerine farz olan, “Zarûrât-ı Diniyye” dediğimiz, asgarî dini bilgilerden bile mahrumdurlar.

“CEVHEN-İ KEBİR”: Hz.Peygamber Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem’e Cebrail Aleyhisselâm’ın vahiy ile getirdiği ve “zırh’ı çıkar bunu oku” dediği ve binbir Esmâ-i İlâhiye’ye sarîhan ve zımnen işaret eden gayet yüksek ve çok kıymettâr bir münacaat-ı Peygamberî’dir. Ki, Zeynelâbidîn (R.A.)’den tevâtürle rivâyet edilmiştir.” (Cevşen-i Kebir/İstanbul/Ocak 2003/Cihan Yayınları…)

“Peygamber’imizin (a.s.m) en önemli du’alarının arasında Cevşen bulunur. Bu büyük du’a’nın Peygamber’imize verilişini anlatan şu hâdise aynı zamanda onun önemini de ortaya koyar. Peygamber’imiz, zırhını giymiş Uhud Dağı’na gidiyordu. Hava çok sıcaktı. Bir ara başını kaldırıp gökyüzüne baktı ve Allah’a du’a etti. Birden açılmış gök kapılarından Cebrail (a.s)’i gördü. Hazret-i Cebrail nurlara bürünmüştü. Resûlüllah’a, “Cenab-ı Hakk’tan sana, selâm, tahiyye ve ikram getirdim” dedi. Peygamber’imiz selâmını aldıktan sonra, Cebrail (a.s.) getirdiği du’a’yı takdim etti ve şöyle dedi:

“- Üzerinden zırhını çıkar ve bu du’a’yı oku. Bu du’a’yı üzerinde taşır ve okursan zırh’dan daha büyük te’siri vardır.”

Her an ve her fırsatta ümmetini düşünen Peygamber’imiz, “Bu du’a’nın te’siri sadece bana mı mahsus yoksa ümmetime de şâmil mi?” diye sordu. Cebrail aleyhisselâm şu müjdeyi verdi:
“- Yâ Resûlüllah! Bu du’a Cenab-ı Allah’ın sana ve ümmetine bir hediyesidir. Bunun sevabını Allah’tan başka kimse takdir edemez” dedi. (Cevşenü’l-Kebir/Nisan 2009/İstanbul Baskısı/Nesil/Takdim Yazısı)…

Yukarıda parantez içerisinde yazdıklarımızı okuyan, çok fazlâ alim olmasına da gerek yok, biraz İslâmî Kültür’e sahip birisinin tüyleri diken diken olmuştur.

Hangi cihetten inceleyebiliriz, hangi yanlışı düzeltebiliriz. Daha doğrusu, yazılanlardan hangileri, Kur’ân ile, sünnet ile (hadis), İslâm ile, Ehl-i Sünnet akidesiyle bağdaşır?!…
Bütün bunların cevaplandırılabilmesi gerekir. Cevaplandıracağız….

Mustafa Akkoca
04 Haziran 2012
oncevatan.com.tr

Süleyman Hilmi Tunahan (K.s.) nın Said-i Nursi’yi takdir ettiğine dair söylenen/anlatılan/yazılan bütün bilgiler uydurmadır…

“Cesaretin Varsa”, diye bizi düelloya da’vet eden ve fakat asgarî, asıl adını ve soyadını yazma mertliğini gösteremeyen pek aziz okuyucum….

Said Nursî’yi tenkid mevzu’unda bizi, ateistlerle aynı kefeye koymuşsunuz. Oysa ki, ataistler, din düşmanlıklarını, küfr-ü inâdî’lerini ortaya koymak için, diğer bütün İslâm âlimleri ve Müslüman’lara olduğu gibi Said Nursî’ye de saldırıyorlar. Said Nursî hakkında bizlerin tenkid’leri, mücerred gayret-i diniyye’mizdendir. Gerekçelerini, sebeplerini aşağıda tafsilatlı olarak anlatacağım.

Allah yolunda, Sünnet-i Saniyye’ye tam ittibâ ve temessük yolunda, Füyûzât-ı Muhamediyye’nin neşri yolunda, bizleri vazifelendiren, Allah, O’nun Resûlü ve Nakîkî Vâris-i olan, Sahib-i Zaman, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Müceddid, Medâr Mürşid, Silistreli Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri’dir. Biz’ler, Allah’ın me’muru, Resûlü’llâh’ın me’muru, Din-i Mübîn me’muru, Kitabü’l-llâh’ın me’muru, Füyûzât-ı Muhammedî’nin me’muruyuz.

Bunların dışında, bizi me’mur edecek, bizlere vazife verecek herhangi bir güç yoktur.
“Anketlerde hizmetleri öne geçmiş olan,” zatın kimlere hizmet ettiğine gelince: “Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan dinler arası diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hattâ biraz cür’etle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevâzî yardımlarımızı sunmak için size geldik…”

Parentez içerisinde aldığım bu paragraf, Fethullah Gülen’in, Papa 6. Paul’e yazdığı mektuptandır.
Başka bir paragraf: “Şubat 1998’de Papa 2. Jean Paul Vatikan Senatosuna (Kardinallar Koleji) 20 yeni kardinal atadı. Böylece Papa’nın ölümünden sonra yapılacak olan seçimde oy kullanma hakkına sahip olan kardinal sayısı 122’ye yükseldi.

Ancak bu atamalarda ilginç bir şey oldu.
Papa 2. Jean Paul neredeyse 100 yıldır kullanılmayan bir “Papalık hakkını” kullandı. Vatikan terminolojisinde “İn Pectore” olarak bilinen bu uygulamaya göre, Papa, 20 Kardinal’e ek olarak iki de “İn Pectore” olarak bilinen, yâni “Gizli Kardinal” atamıştı. Bu sözcük lugatta “KİLİSE’NİN BAĞRINA BASTIĞI GİZLİ EVLADI” anlamına geliyordu.

Diğer bir anlatımla “gizli kardinal” ile yıllardır Vatikan’ın gizli hizmetinde çalışan, fakat kendi ülkesinde kimliğini gizleyen başka dine mensup iki kişi şu anda Vatikan tarafından Kardinal yapılmış durumdalar.

Bu kişilerin isimlerini şu an 7 kişi biliyor. Geleneğe göre, Papa’nın bu şahısların kimliklerini ölümünden önce açıklaması gerekiyor. Yoksa bu kişilerin “İn Pectore” sıfatları açıklanamadan devam edecek…

Bu kişilerden birinin Çin Halk Cumhuriyeti’nde bir din adamı olduğu söyleniyor.” (A.Altındal, Vatikan ve Tapınak Şövalyeleri)
Pekiyi! Öbür gizli Kardinal kim?
Bu Kardinal “O adam mı?”
Bu Kardinal Türkiye’de mi?

Türkiye’de İslâm’ın temel kâidelerinin altını boşaltarak, Hıristiyanlığı da makbul bir din olarak sinsice topluma enjekte eden “O adamın hareketi” bu gizli Kardinal hareketi mi?
Vatikan’ın misyonu’nun bir parçası “O adam” bir Kardinal ise bunu kim ortaya çıkaracak?
Ve bütün bunlardan habersiz olan Müslüman’ları gafletten kim uyandıracak?…”

Yukarıya aldığım paragrafları çok dikkatlice okur ve ne demek istendiğini idrak edebilirseniz, hayranlıkla hizmetlerinden bahsettiğiniz zât’ın, kimler tarafından vazifelendirildiğini, kimlerin “misyonu’nun” parçası olduğunu, anlarsınız. Daha açık bir ifade ile, Siyonizm’in, 21. Asır hedefi olan “Bütün dünya’da tek bir inanç sistemi, tek bir devlet, tek bir millet emeline ulaşabilmek için, Avangalist’lerin emelinin tahakkuk ettirilmesi için, dünya’nın dört bir tarafında, Türkiye’deki ve Avrupa’nın muhtelif memleketlerindeki Müslüman-Türk’lerden toplanan, zekât, fitre ve teberrûlarla Hıristiyanların, komünist’lerin ve ataist’lerin çocuklarına İngilizce öğretmeyi, yardım aldıkları kitlelerin gözlerini boyamak için, bu öğrenciler arasından seçtikleri kabiliyetlilere, sadece Türkçe konuşma- Türkçe şarkı söyleme öğretmeyi hizmet sayıyorsanız, bu hizmetler sizin için hayırlı olsun, demekten başka elimizden bir şeyler gelmez…

Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Müceddid ve Medâr Mürşid, Süleyman Hilmi Silistrevî Efendi Hazretleri, dünyevî tasarruf yıllarında, Hayat-ı Dünya’da, Said Nursî ile hiç karşılaşmadılar. Said Nursî’nin ba’zı şakird’lerinin ifade ettikleri gibi, “Kardeşim’dir, velî’dir,” gibi, övücü ve takdir edici herhangi bir söz de kullanmamıştır. Ancak, Said Nursî’nin şakird’lerinden, Merhûm Av. Bekir Berk yanında bir başka gençle birlikte, Süleyman Efendi Hazretleri’ni, İstanbul’da, Sirkeci, Bahçekapısı’nda bulunan Rasimpaşa Hanındaki, Süleyman Efendi Hazretleri’nin büyük damadı, Merhûm Kemal Kacar’ın yazıhanesinde kendilerini ziyaret etmişlerdir. Bu ziyâret sırasında, Said Nursî’nin yazdırdığı risâlelerden ba’zı örnekler, sahifeler göstermişlerdir. Efendi Hazretleri kendilerine, gösterdikleri sahifeler hakkında herhangi bir değerlendirmede bulunmadan, “Üstadınıza benden selâm söyleyin, öncelikle bir İlm-i Hal yazsın, yazdırsın, şarkid’ler öncelikle Zarûrât-ı Diniyye’lerini öğrensinler, Ehl-i Sünnet akîdesine uygun sağlam bir iman’a sahip olsunlar, ondan sonra ne okursalar onu okusunlar,” buyurmuştur.

Süleyman Efendi Hazretleri’nin, Said Nursî ve şakird’leri ile alakalı olarak söyledikleri bundan ibârettir. Bundan böyle aslâ, Süleyman Efendi Hazretleri’nin mübârek ismini Said Nursî’nin hatalarını örtmek için bir şal olarak kullanmayınız.

Keşke, Said Nursî, “Risâle’ler, Kur’ân’ın lafzını da ma’nasını da ihtiva etmektedir, Kur’ân okumanıza lüzum yoktur,” demeseydi de, en azından şarkid’lerin Kur’ân-ı Kerim’i yüzünden okumalarına, Zarûrat-ı Diniyye’lerini Ehl-i Sünnet akîdesine uygun olarak öğrenmelerine izin verseydi, hem şakird’ler için hem de Türkiye’miz için durum çok farklı olurdu.

Biz Said Nursî’yi kendi ifadesiyle “eski Said” dönemindeki siyâsî hatalarından dolayı tenkid etmiyoruz. Keşke, hatalar “eski Said” döneminde kalsaydı da, günümüze kadar sirayet edip gelmeseydi. Siyâsî hatalar belli bir zaman için tahripkâr olabilirler. Bunların telafisi mümkün olabilir, telâfî edilmese de bedeli belli bir zaman zarfında ödenir, gelecek nesillere sirayet etmeyebilir.
Hatalar, doğrudan dinin esaslarına müteallik ise, Kur’an’a, Sünnete, Şer-i Şerife ait ise, ne yazık, nedâmetle, tevbe ile “eski Said, yeni Said” tahlili ile telâfî edilecek hatalar değildir.

Bu hatalar, hangi vasıtalarla yapılmış ise, aynı vasıtalarla bunların hata oldukları, yazılacak, ilân edilecek, Tecdid-i İmân, Tevbe-i Nasûh ile tevbe ve nedâmet izhar edilecekti.
Heyhât! Bâs’u Bâ’del mevt’den sonra asla hiç bir ma’zeret kabul edilmeyecektir.
Kâfir’in küfrünü, fâsık’ın fıskını ortaya koymak, Müslüman’ların, bunların iğvâ ve aldatmalarından sakınmalarını te’min etmek, ayıp ve yüz kızartıcı değil, Allah’ın, Resûlü’nün emridir, Allah’ın ve Resûlü’nün, Pirân’ın me’murluğunun iktizasıdır…

Mustafa Akkoca
26 Mayıs 2012
oncevatan.com.tr

Şakirdlerin zorlama yorumlar ve uydurma hatıralar ile Said-i Nursi’yi yüceltmek gayretleri artık son bulmalıdır

Risâle-i Nûr, Said Nursî şakird’lerinin üstadları hakkında o kadar şüpheleri vardır ki, ha bire onun hakkında, şâhid’ler gösterme gayreti içine girmektedirler.

“(Resûlüm!) De ki; Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini azîz (yüceltir), dilediğini de zelil (alçaltırsın), kılansın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kâdirsin.” (Âl-i İmran 3/46)

Cenab-ı Hakk, bir kulunu belli bir asır’da müceddid, mürşid-i Kâmil gönderecekse âlem-i Ezel’de, Tensib-i İlâhî ile tensip eder, dünya’ya geldikten sonra da onu aziz kılar ve mertebesini insanlar arasında yüceltir.

Allah’ın aziz kıldığı (yücelttiği) bir kulunu, bütün insanlar bir araya gelseler zelil kılamazlar (alçaltamazlar), Allah’ın zelil kıldığı, alçalttığı bir kulunu da bütün insanlar bir araya gelseler de aziz kılmaya çalışsalar, (yüceltmeye çalışsalar) yine de onu aziz kılamazlar, yüceltemezler.
Şakird’ler, hiç bir suretle üstad’larında bulunmayan, esâsen kendisinin de herhangi bir iddiası bulunmayan, tecdid, irşâd, hattâ mehdî’lik isnadı gibi ifrat ve tefritlerini zorlama şahid’liklere dayandırmak istiyorlar. Önce Necmeddin Şahiner imzasıyla, “Son Şahidler”, “40 YAZARIN KALEMİNDEN BEDİÜZZAMAN”, kitaplarını neşrettiler. Şimdilerde, Salih Okur imzasıyla “Ulemânın Gözüyle Bediüzzaman”, kitabını yayınlamışlardır.

Tespitlerimize göre, gerek daha önce neşredilen “Son Şahidler”de, “40 Yazarın Kaleminden Bediüzzaman”da ve gerekse son yayınlanan “Ulemânın Gözüyle Bediüzzaman”da yazılarına, görüşlerine yer verilen pek çok zevât ile yüzyüze herhangi bir mülâkatta bulunulmamış, hayâlî mülâkatlarla kendi söylemek istediklerini, isimleri, Efkâr-ı Umûmî’de i’tibâr sahibi zevâta söyletmişlerdir.

Salih Okur imzalı, “Ulemanın Gözüyle Bediüzzaman” kitabının ön kapağında, Said Nursi’nin Kuvvacı Kalpaklı bir resmi merkeze oturtulmuş, onun etrafına, asrımızın, Sahib-i Zamanı, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmili, Müceddid ve Medâr Mürşid, Süleyman Hilmi Silistrevî Efendi Hazretleri’nin, devrimizin büyük âlimlerinden Merhûm Ömer Nasûhî Bilmen Efendi Hazretleri’nin, Osmanlı Şeyhulislâmlarından, Mustafa Sabri Efendi’nin ve otuza yakın kimsenin resimleri onun etrafına serpiştirilmiştir.

Verilmek istenen mesaj, “Bu asırda ulema’nın en büyüğü, merkezi, Said Nursî’dir, diğerleri de buna şahid’lik etmektedirler.”

Said Nursî hakkında tam olarak görüşlerini bilemediğimiz, en azından bizim muttalî olamadığımız zevât bir tarafa, Said Nursî hakkında kat’î, sarih görüşleri cümle alemce bilinen, Pek Muhterem Zevat’a bu ağır iftira, buhtan niye?!…

Salih Okur Kitabı’nın 329-337 sahifeleri arasında, üçüncü, dördüncü şahısların, Mustafa Sabri Efendi’den, Said Nursi’ye, Said Nursî’den Mustafa Sabri Efendi’ye selâm getirip-götürdüklerini yazar. Fakat, “Selâm-kelâm dışında dişe dokunur herhangi bir değerlendirme vermiyor. Ancak, taktik aynı taktik, “Bakınız, diğer bütün ulema gibi Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi de üstad’a ne övgüler düzmektedir.”

Kitapta yer verilen ulema arasında (aralarında ba’zılarına asla “Âlim” denilemez) Said Nursi’yi çok yakından tanıyan elbette ki, Mustafa Sabri Efendi’dir. Şöyle ki, Devlet-i Aliyye’mizin yıkılmasına müncer olan vak’alarda, Sultan 2. Abdülhamid’in taht’dan indirilmesinde, Yahûdî, Hıristiyan ve Rumlarla işbirliği içerisindeki İttihad ve Terakkî Cemiyetiyle birlikte hareket eden, Said Nursî gibilere, ulufe olmak üzere, Mason Şeyhulislâm, Musa Kazım tarafından oluşturulan ve kukla pâdişah, Sultan Reşat tarafından bir İrâde-i Sâniye ile kuruluşu tamamlanan “Dâiretü’l-Hikmet-i İslâmiyye” adlı kuruluşta Said Nursî de aza idi, Mustafa Sabri Efendi de… Mustafa Sabri Efendi, Damad Ferid Hükûmetinde Şeyhulislâm’lık makamında oturuyordu. Said Nursî de İttihatçıların en mu’teber adamlarından birisiydi!…

Mustafa Sabri Efendi Kimdir?

12 Rebîülevvel 1286’da (28 Haziran 1869) Tokat’da doğdu. Öğrenimine memleketinde başladı. Henüz 10 yaşındayken hafızlığını tamamladı. İslâmî ilimlerde Zûniyezâde Ahmed Efendi’den icazet aldı. Ardından Kayseri’de Divrikli Mehmet Emin Efendi’nin medreselerine devam etti. Bir müddet sonra da İstanbul’a gidip Meşîhat-ı İslâmiyye’de ders vekili Gümülcineli Ahmed Asım Efendi ile Mehmed Atıf Efendi’den ders aldı. Ahmet Asım Efendi’nin kızı Ulviye Hanımla evlenip, İstanbul’a yerleşti. Genç yaşta ruûs imtihanını kazanarak, Fatih Camiî müderrisliğine ta’yin edildi (1890). 1896 yılında Beşiktaş Asâriye Camiî imamlığına getirildi. Bundan iki yıl sonra Sultan 2. Abdülhamid’in katıldığı huzur derslerine en genç aza sıfatıyla iştirâk etti. 1899, 1904 yılları arasında Yıldız Sarayı Kütüphânesi’nde “Hâfız-ı Kütûp” olarak çalıştı.

Bu sırada Köse Niyâzî Efendi’den Kıraat ilmi okudu. Medresetü’l-Vâizîn’de tefsir, Medresetü’l-Mühassisîn ile Süleymaniye Medreselerinde hadis müderrisliği yaptı. Tedkik-i Müellefât-ı Şer’iyye’nin kurucuları arasında yer aldı. Cem’iyyet-i İslâmiyye’nin reisliğine seçildi ve bu cemiyetin çıkardığı Beyânühâk adlı mecmuada başyazar sıfatıyla makâleler yazdı. Bir dönem Silistre Müftülüğü yaptı. Peyam-ı Sabah, İkdâm, Yarın ve Alemdar gibi mevkûtelerde yazılar kaleme aldı.
İkinci Meşrûtiyet’in ilânından sonra Tokat Meb’usu olarak Meclis-i Meb’usan’a girdi. Siyâsî hayatının başlangıcında İttihad ve Terakki Cemiyeti’ne alaka duymakla birlikte kısa bir müddet sonra bu harekete karşı mücadeleye girişti. 1910 Ahali Fırkası’nın, 1919’da üçüncü def’a kurulan Hürriyet ve İ’tilaf Fırkası’nın kurucuları arasında yer aldı, yöneticilik yaptı. İttihad ve Terakkî hükûmetinin kurulmasından sonra Hürriyet ve İ’tilaf Fırkasına bağlı olanlar tutuklanınca, Mustafa Sabri Efendi Mısır’a gitti (1013). Oradan Romanya’ya geçti. Fakat burada tutuklanarak İstanbul’a getirildi ve Bilecik’te ikâmete mecbur edildi. Ocak 1919’da Tokat Meb’usu seçildi ve 04 Mart 1919’da kurulan Damat Ferid Paşa Hükûmetinde Şeyhulislâm’lık yaptı. Damad Ferid Paşa Kabinesinin düşmesi üzerine 19 Şubat 1919’da kurulan Teâli-i İslâm Cemiyeti reisliği yaptı. Bu cemiyet bünyesinde, Cemiyetin ikinci başkanı, İskilip’li Âtıf Hoca ve Said Nursî ile birlikte çalıştı. Yeniden teşkil edilen Damad Ferit Paşa Kabinesinde tekrar Şeyhulislâmlığa getirildi. Bu arada Şûrây-i Devlet reisliğine de vekâlet etti.

Cumhuriyetin ilânından sonra oğlu İbrahim’le birlikte 150’lilikler listesine alındı. Tam tutuklanacağı ve ba’zı bahâneler ile İskilip’li Atıf Efendi gibi idamı muhakkak olanlardandı. Bir fırsatını buldu, ailesiyle birlikte Mısır’a İskenderiyye’ye gitti. 12 Mart 1954’de Kahire’de Allah’ın rahmetine kavuştu. (Rahmetül-llâh-i Aleyh)

Osmanlı Devlet-i Aliyye’sinin 127. Şeyhulislâm’ı Mustafa Sabri Efendi, Devlet-i Aliyye’nin ilmî ve idâri makamlarında en yüksek mertebeyi ihraz etmiş, ilmiyle, ameliyle, ahlâkıyla, duruşuyla, salâbet-i Diniyyesiyle temâyüz etmiş bulunan Merhûm Mustafa Sabri Efendi, yakînen tanıdığı, Said Nursî hakkında acaba ne düşünüyor, ne yazıyor?

Mustafa Sabri Efendi, uzak diyarlarda kıt imkânlarla, Türkiye’deki dinî ve ilmî hayatı yakından ta’kip etmekteydi. En iyi ve sadık muhbirleri, Mısır’da, Camiü’l-Ezher’de tahsil gören ve yaz aylarında ta’tillerini memleketlerinde, Türkiye’de geçiren talebeydi.

Bu talebe’nin verdiği bilgiler, getirdikleri metaryeller, kitaplar ve risâle’ler o kadar canını sıkar, kalbini sıkıştırır ki, Türkiye’de olsa, İstanbul’da olsa, onlara hakkettikleri cevapları verecektir. Fakat uzak diyar’lardadır, Türkiye’ye girişi yasaktır.

O da tutar, “Kürd Said’in Mezhebi Hakkında Reddiye Armağanı” adlı bir “Reddiye” kaleme alır.
Merhûm Mustafa Sabri Efendi’nin Arapça olarak kaleme aldığı eser’lerinin Türkiye’ye sokulması hâlen yasak bulunduğundan bu “Reddiye”nin tamamını burada açıklamak imkânından mahrum bulunuyoruz. Ancak, “Reddiye”nin can alıcı noktalarından bir özet verebiliyoruz.

Besmele, Hamdele, Salvele’den sonra:
Said Kürdî mes’elesini tetkik ederken başlıca iki nokta üzerinde durmak icap eder.
Birincisi; Mürid’lerin (Şakird’lerin) Said-i Kürdî’yi i’zâm edeceğiz, (büyükleyeceğiz/büyük bileceğiz), diye küfre vardıran sözleridir.

İkincisi ise; Said-i Kürdî’nin izhar-ı Kerâmet etmesi (kerâmet göstermesi, kerâmet sergilemesi) ve Sûre-i Nûr’un asıl muhatabının kendisi olduğu hakkındaki zu’m-u bâtılı (yanlış zu’mu), belki de bu sözleri, iğfalât-ı Şeytâniyeyi (Şeytan’dan gelen vesveleri), İlhâmat-ı Hakîkiyye (Allah’tan gelen Rabbânî olan gerçek ilhamlar) zannedecek kadar ihtiyar ve ma’şûş (zayıf) olmasındandır. (Kaldı ki, halk için ilmin sebepleri, Havas-ı Selîme, Haber-i Sâdık ve akıldır. Görüldüğü gibi, “İlhâm” ilmin sebepleri arasında yoktur, İlhâm Şer’î delillerden birisi de değildir. Ve hiç kimse kendisini küfre kadar götürecek imânî esaslar hakkında, “Bana ihtar olundu, kuvvetli bir şekilde yazdırıldı,” gibi ifadeleri kullanma hakkında sahip değildir.)

Şakird’lerin sözleri mücmelen şunlardır: “Said Kürdî (Lâyuhtî’dir) hatasızdır, yanılmaz ve günah işlemez. (Ancak, Peygamber’ler “İSMET” sıfatıyla muttasıf’tırlar.)

“Onun sözleri aynen Kur’ândır”, “Beşeriyyeti Risâle-i Nûr ve Said-i Kürdî kurtaracaktır. Dünya’da iki milyon kadar Nurcu vardır. Bu insanlar dünya’nın hakîkî Müslümanları ve İslâmiyeti yegane anlayan insanlardır. Bu zat’a dil uzatanlar kâfirler ve mason’lardır. Said-i Kürdî’nin herhangi bir risalesini okuyan bir dinsiz i’tiraz edemez…” vesâire…

Said-i Kürdî ise, şakird’lerinin aksine kendisini iki ayrı şahsiyet olarak tanıtır; Birincisi, Eski Said’dir. Kürtçülük mes’elesiyle uğraşmış, Kürt Teâlî Cemiyetini kurmuş, siyâsete dalmış, Said-i Muhtî’dir (hata eden günah işleyen Said’dir), diğeri de Lâyuhti (Hatasız, günahsız) ikinci veya yeni Said’dir. Kendisine göre Sûre-i Nurdaki manalar bu asra göre ve kendisi için nazil olmuştur.

Kerâmet ehli, siyâsetle meşgul olmayan ve bu asra zamanın kutbu olarak bakan bir insandır. Sûre-i Nûr’daki bu mes’eleyi, Ebced hesabı ile Mısır(!) uleması bulup Said-i Kürdî’ye haber vermişler. Yâni Said’in Cebraili Ebced alimleri oluyor (Asayı Musa ve Zülfikâr risâlelerine bakılsın).
Yukarıya alınan özetlemelerde görüleceği üzere, Said-i Kürdî, şakird’lerinden daha insaflıdır. Hiç değilse yaşadığı ömrün bir kısmı için hata ettiğini kabul ediyor. Şakird’leri ise, onun tırnaklarını ve saçını muhafaza ederek, hemen hemen her şeyine bir kudsiyet izafe ediyorlar. Mâlumât-ı Diniyeye (dînî bilgilere), Esâsât-ı Şer’iyyeye (Şerîatın gerçeklerine) vakıf olmayan bu insanlar çok büyük hatalara düşüyorlar. Biz, hem onları hem de diğer Müslümanları, Fıkh-ı Müdevven haricinde (dinin belirli hükümleri dışında) teşekkül etmiş veyâ etmek isti’dadında bulunan nevpeyda (yeni çıkan) mezhep ve cereyanlara karşı müteyakkız bulunmaları için bu satırları yazdık…
Sabık Şeyhulislâm, Mustafa Sabri Tokadî…

Bilmem, Mustafa Sabri Efendi’nin bu veciz sözlerine ilâve edilecek bir şeyler var mı?!…

Mustafa Akkoca
20 Şubat 2012
oncevatan.com.tr

Said-i Nursi (Said Okur) Gerçekten Müceddid mi?

SANAL VE ÇİZGİ FİLM MÜCEDDİDİ!…

İmâmü’l-Müfessirîn (tefsirci’lerin önde geleni), İmam-u Fahruddîn-i Râzî Hazret’leri Cenab-ı Hakk’ın, Cenab-ı Vâcibü’l-Vücûd’un ispatı hakkında tamı tamına binbir delil bulmuştu. İmam-ı Şa’ârânî Hazret’leri, “Allah’ın varlığının sübûtü için binbir delil’e ne hâcet! Kâinat’da tek bir zerre bile O’nun sübûtuna kâfî’dir” dedikten sonra, “Bu adamın Cenab-ı Hakk’ın vücudu sübûtu hakkında ne kadar şüphesi varmış ki, binbir delil ile ispata çalışmıştır.” diyor..

Risâle-i Nûr şakird’lerinin üstaz’ları hakkında o kadar şüpheleri vardır ki, habire şahid’ler, habire deliller bulmaya çalışıyorlar.

MÜRŞİD-İ KÂMİL VE MÜCEDDİD: 

Cenab-ı Hakk, şirk’le, zulmet’le dolu, kapkara zamanlarda beher bin sene’nin başında birer Ülü’l-Azm Peygamber göndermiştir.

“O halde (Resûlüm) Peygamber’lerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret. Onlar hakkında acele etme, onlar va’adedildikleri azabı gördükleri gün sanki dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kaldıklarını sanırlar. Bu, bir tebliğ’dir. Yoldan çıkmış topluluklardan başkası helâk edilir mi?” (Ahkâf 46/35) 

Bu âyet-i Kerime’de Cenab-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerim’de zikri geçen Peygamber’lerden ba’zılarına Ülü’l-Azm unvanını vermiştir. Bu unvan ile zikrettiği Peygamber’ler gibi, Hazret-i Peygamber’imiz Muhammed-Mustafa’ya “Ülü’l-Azm Peygamber gibi sen de sabret,” buyurmuştur.

Bu Ülü’l-Azm Peygamber’lerin kimler olduğunu da (Ahzâb Sûresi’nin 33/7) âyet-i Kerimesi’nde beyan buyurmuştur:
“Hani biz Peygamber’lerden söz almıştık; Senden, Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan ve Meryem oğlu İsa’dan da (Evet) biz onlardan pek sağlam bir söz aldık.” Kısas-ı Enbiyâ ile yakından alakadar olanlar, Haz.Nuh’tan i’tibâren, Haz.Peygamber’imiz Muhammed-Mustafa’ya kadar her bir, bin yıl başında bu Ülü’l-Azm Peygamber’lerden birisi gönderilmiştir. 

Sevgili Peygamber’imiz, Hâtemü’l-Enbiya-i ve’l-Mürselîn (bütün nebi’lerin ve Resûllerin sonuncusu olduğuna göre bundan sonra tekrar şirk ve zulmetle dolacak bu dünyada insanları kim hidayete da’vet edecek ve onları irşad edecekti?

Nasıl ki, eski kavimlere ve ümmet’lere zulmete gark olduklarında kendilerine Ülü’l-Azm Peygamber’ler gönderilmişse, ümmetlerin en hayırlısı olan Hâtemü’l-Enbiya-i Ve’l-Mürselî’nin ümmetini kim ihdâ ve irşâd edecektir? 

Buhâri, Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn-i Mâceh ve Sahihinde Hâkim’in rivâyet ettiğine göre “Ümmet-i Muhammed’in âlimleri, Peygamber’lerin vârisleridir.” Başka bir Hadis-i Şerif’te, “Şu ümmetin âlim’leri İsrailoğullarının Peygamber’leri gibidir.”

Ümmet-i Muhammed’in âlim’leri arasından her yüz senede bir, birisini Cenab-ı Hakk müceddid olarak ta’yin eder ki, o asır’da ufku kararan, zulmet’le ve küfürle dolan bu âlemde insanları irşad etsin, şerî’atı ihyâ etsin, sünneti ihyâ, bid’at ve hurâfeleri ortadan kaldırsın, diye…

Nasıl ki, Peygamber’ler gönderildikleri kavimleri ve ümmetleri hidayete da’vet eder, ellerinden geldiğince onların hakk yola gelmeleri hususunda büyük çaba harcıyorlarsa, o Peygamber’lerin vâris’leri olan ümmet-i Muhammed’in bütün uleması da içerisinde bulundukları bu ümmeti irşad ve ihdâ için ellerinden geleni yaparlar, fakat bunların hepsinin Mürşid-i Kâmil ve Müceddid olduğu kabul edilemez.

Nasıl ki, Peygamber’ler bütün insanların arasından Âlem-i Ezel’de seçilmiş iseler, “(Allah) Ey Mûsâ! dedi, risâletimle (sana verdiğim görevlerle) ve sözlerimle seni insanların başına seçtim. Sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol.” (A’raf 7/144)

“Sonra Kitab’ı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan (insanlar’dan kimisi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için çalışır. İşte büyük fazilet budur.” (Fâtır 35/32)

“İbrahim’in dininden kendini bilmezlerden başka kim yüz çevirir? Andolsun ki, biz onu dünya’da (elçi) seçtik, şüphesiz o âhirette de iyilerdendir.” (Bakara 2/130)

Her asır’da bir gelen Mürşid-i Kâmiller ve Müceddid’ler de, tâ ezelden Tensib-i İlâhî ile seçilirler tensip edilirler. Bunların arasından müceddid’ler müceddidi, mürşid’ler mürşidi, bin yılda bir gelen medâr mürşid ve müceddid’ler de vardır.

Nasıl ki, her bin yılın başında Cenab-ı Hakk Ülü’l-Azm bir Peygamber göndermiş ise, Peygamberimiz’den sonra da Hicrî-Kameri takvime göre, yâni, Sevgili Peygamber’imizin Mekke’den Medine’ye hicretiyle başlatılan İslâmî takvim de denilen, Kamerî ve Hicrî takvime göre İmam-ı Rabbânî, Ahmed-ü Fâruk el-Sirhindî, Hazret-i Peygamber’den i’tibâren teselsül eden Sıddık-ı Ekber’den başlayan Silsile-i Zeheb’in, yâni Altın Halka’nın 23. Halkası, bunların arasında Kutbu’l-Aktap (yıldızlar yıldızı) unvanını alanlardan, Ebû Bekr es-Sıddîk, Abdül Hâlık Gucduvanî, Muhammed Bahâüddîn Nakşibend (K.S.)’den sonra dördüncü Kutbu’l-Aktap ve Medâr Mürşid ve Hicrî-Kameri ikinci binin müceddidir. Onun içindir ki, tam unvanı, İmam-ı Rabbânî, Müceddid-i Elf-i Sânî, Ahmed-ü Fâruk el-Sirhindî’dir.

Peygamber’ler “İsmet” sıfatları dolaysiyle günahlardan masûn’durlar. Lihikmetin Peygamber’lerden ba’zılarının elinde “Zelle” denilen ufak-tefek kusurların, ayak kaymalarının vuku’u bir gerçek ise de, Allah isyan ile (günah) Peygamber’ler arasına mania’lar konulmuştur. Zirâ diğer insanlar gibi Peygamber’lerin elinde de kimi ma’siyetlerin zuhuru, onlara karşı kavimlerin ve ümmetlerinin i’timadını sarsardı.

Peygamberimizden sonraki dönem için beher asr’ın başında ta’yin ve tespit olunan mürşid-i kâmiller, müceddid’ler aslâ masûn değillerdir. Peygamber’in ve onun ashabı’nın yolundan aslâ ayrılmayan Ehl-i Sünnet’in temel inançlarından birisi “İmam’ın masûn olmamasıdır.” Burada kastedilen imam hem Müslüman cemaate namaz kıldıran, hem de devlete önderlik eden imam’dır. Ehl-i Sünnet’in bu temel inancı Şî’a, Ca’feriyye ve Ehl-i Sünnet’den ayrılmış bulunan diğer Fırak-ı Dâlle’nin, “İmam Mâsumdur, Gaybûbet-i Kübrâ’da, kaybolmuş, İmam-ı Muhammed-i Mâ’suma niyâbeten hükmettiği için bizim imamız mâ’sumdur, günahlardan masûn’dur,” demelerine kesin bir reddiyedir.

Ancak, mürşid-i kâmil, müceddid ve medâr mürşid’ler, her ne kadar mâ’sum ve ma’sun değilseler de ezel’den Takdir-i İlâhî ve Tensib-i İlâhî ile seçilmiş bulundukları için, Cenab-ı Hakk kendilerini irşad edecekleri Ümmet-i Muhammed’in i’timadını sarsacak vahîm hata’lardan korur. Bırakınız, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil ile müceddid’leri, zânirî ilimleri ile Ümmet-i Muhammedi ihda ve irşad eden âlimler bile, “Başkalarına verir telkini, kendisi yutar salkımı” gibi bir duruma düşmemek için çok dikkatli davranmak zorundadırlar.

Hele hele, mürşid-i Kâmil ve mükemmiller, müceddid ve medâr mürşird’ler, ilk gençlik yıllarından i’tibâren bir Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil’in ma’nevî terbiyesine girer. Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil’in gözetimi ve denetimi altında tasfiye ve tezkiyesini tamamlar. Tasfiye, ruh-i melekisini yükselterek, beşerî ve manevî hastalıklar ki, kin, buğuz, hased ve cimrilik gibi hastalıklardan kurtulur. Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil’in himmetiyle Nefs-i Emmâre terbiyesini tamamlar, sırasıyla, Nefs-i Levvâme, Nefs-i Mülheme, Nefs-i Mutmainne, Nefs-i Râziye ve Marziyye ile Nefs-i Nâtıka mertebelerini kat’ederek nefsin tezkiyesini tamamlar.

Bütün bunlardan sonra, Şeyh’inin izniyle ve onun denetimi ve nezâreti altında çilesini çeker. Çile zaman ve mekâna göre değişse de Şeyh’inin uygun bulacağı bir müddet zarfında, ancak bir kişinin dizüstü oturabileceği kadar dar ve alçak bir mekân’da, en az kırk gün, 24 saat zarfında sadece üç tane zeytin veyâ küçük üç tane hurma yiyebilir ve istediği kadar sade su içebilir. Tasfiyesini, tezkiyesini ve bütün bunların taçlandırılması olan çilesini tamamladıktan sonra fiîlen irşad ve ihdâ vazifesine başlayabilir.

Tasfiye, tezkiye ve çilesini tamamlayarak feyizyâp olanlardan ba’zıları öyle makamlara yükselirler ki, kendilerinin mürşid’leri kendisinde olanların tamamını verdikten sonra müridinde istidat ve himmete karşı çok fazla iştah görürse kendisi aradan çekilir, bu istidatlı müridini en son Kutbu’l-Aktap ve Medâr Mürşid olan zât’a nisbet-i ma’neviyye ile nisbet eder.

Dememiz odur ki, hiç kimse “ben müceddidim, ben mürşid-i kâmilim,” demekle müceddid ve mürşid-i Kâmil olamadığı gibi, “Devir tarikat devri değildir. Devir tasavvuf devri değildir. Ben herhangi bir tarikatın mensubu değilim” diyen birisi, üstelik mürşidi ve müridi de bulunmayan bir kimseye şarkid’leri mürşid veya müceddid, diyorsa bunun ciddiye alınır bir tarafı yoktur.
(Devam edecek…)

Mustafa Akkoca
09 Ocak 2012
oncevatan.com.tr

Risale-i Nurları bir Yahudi firması olan SHELL bastırıp dağıtmış… Peki neden? (Video)

Bir Yahudi firması olan Shell, neden daha 1960’larda Risale-i Nur bastırır ve dağıtır?

Yoksa Said-i Nursi’nin 1950’lerde bir gecede ABD başkanının özel uçağı ile ABD’den, Türkiye’ye getirilen ve Fener Rum Patriği yapılan Athanegoras ile ittifak halinde olduğu ve dinler arası diyalog denilen tuzakları ta o zamandan risaleleri ile başlattığı, bunun için “Müslüman İseviler” ve “Mazlum Hıristiyan Şehitler” gibi uydurma ve küfre götüren kavramlar ürettiği ve hatta risale-i nurları onun yazmadığı yönündeki iddialar gerçek mi?

Hepi topu üç ay… Evet, sadece üç ay medrese eğitimine dayanabilmiş, elde tüfek vali vurmaya kalkmış, boynunda dürbün, belinde kama ile padişah huzuruna eşkiya gibi çıkmış ve Kürtçülük mücadelesi vermiş, veli sultan Abdülhamid Han Hazretleri tarafından tımarhaneye kapatılmış, sonra af edilmiş, bir takım mihraklar tarafından hapishanelerde süründürülerek halk nazarında mücahid ve mazlum sınıfına konulmuş ve hapishanedeki sobasından bile hatta süreyya yıldızından bile gelecekten haberler aldığını risalesine yazmış bir deliyi kim bu millete Bediüzzaman olarak tanıttı/kabullendirdi.

Risale-i Nur ve Nurculuk bir Yahudi oyunu mu? Deliüzzaman saidi Nursi’yi İngiliz İstihbaratı mı kullandı?

Mehmet Fahri Sertkaya

Said Nursi kendisinin Abdülhamid Han tarafından Tımarhaneye attırıldığını doğruluyor.

“Kırk sene evvel ehl-i siyaset, bana bir cinnet-i muvakkate isnadıyla tımarhaneye sevkettiler. Ben onlara dedim: Sizin akıllılık dediğinizin çoğunu ben akılsızlık biliyorum, o çeşit akıldan istifa ediyorum “
Şualar | On Üçüncü Şuâ | 303

“… nihayet rakiplerimin ifsadatıyla, merhum sultan hamid’in emriyle tımarhaneye kadar sürüklendim.”
Şualar | On Dördüncü Şuâ | 426

Kafasını her attıranı vurmaya kalkan DELİ SAİD…

Yaz olması dolayısıyle, ahali ve talebelerle birlikte Şeyhan Yaylâsına gittiler. Orada, biraderi Molla Abdullah ile bir gün döğüşmüş. Tâğî Medresesi Müderrisi Mehmed Emin Efendi, Küçük Said’e:

-Ne için kardeşinin emrinden çıkıyorsun? diye işe karışmış.
Bulundukları medrese, meşhur Şeyh Abdurrahman Hazretlerinin olması dolayısıyle, hocasına şu yolda cevap verir:

-Efendim, şu tekyede bulunmak hasebiyle, siz de benim gibi talebesiniz. Şu halde burada hocalık hakkınız yoktur! diyerek, gündüz vakti bile herkesin güçlükle geçebileceği cesim bir ormandan geceleyin geçerek Nurşin’e gelir.

Tarihçe-i Hayat, 32, İlk Hayatı.

[“Sel, yükseklere düşman olduğu gibi, ilim de kibirlenen öğrencilerin düşmanıdır.”
İlim, ancak tevazu göstermek ve dinlemek ile elde edilir.
İmam-ı Gazali – İhya-i Ulumiddin]
____

(…) Oradan kalkarak meşayih-i âzam mevkii bulunan Gaydâ kasabasına gelir. Orada dahi arkadaşı Molla Muhammed Efendi ile döğüşerek, Molla Muhammed’in hançer çekmesi üzerine gözüne iliştiği baltaya sarılır. O sırada diğer bir talebe başından yaralı düşünce, medrese hayatını terkle pederleri nezdine gelir. Ve pederlerine: “Ben artık büyümedikçe okumaya gitmem. Zira talebeler bütün benden büyüktürler. Onlara gücüm yetinceye kadar evde kalırım.” der. Ve o kış ilkbahara kadar evde kalır.

İctimâi Reçeteler I, 9, Tarihçe-i Hayat/Latife.

Yarım Ümmi bir Bediüzzaman (!) olur mu? Biz yaptık oldu!

Risale-i Nur müellifinin tahsil hayatı üç aydan başka mevcut olmadığı halde
(…)10

Evet o zât (Said Nursî) daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhîrine ve ledünniyat ve hakaik-ı eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlâhiyeye vâris kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nail olmamıştır.11

(…) alelusûl yirmi sene tahsili lâzım gelen ulûm ve fünunun zübde ve hülâsasını üç ayda tahsil ve ikmal etmiştir.12

Evet, üç aylık bir tahsili bulunan ve kırk seneden beri Kur’an-ı Kerîm’den başka bir kitapla iştigal etmeyen, yüzotuzu Türkçe, onbeşi Arapça olan eserlerini te’lif
ederken hiçbir kitaba müracaat etmediği, henüz hayatta olan kâtipleri tarafından şehâdet edilen, esasen kütüphanesi de bulunmayan, yarım ümmî bir zat (…)13

(…) Medrese usulünce onbeş sene ders almakla okunan kitapları Resâil-in-Nur müellifi yalnız üç ayda tahsil etmiş.14

Ciddî bir şevk ile tahsili gözüne aldı ve bu niyetle nahiyeleri İsparit Ocağı
dahilinde bulunan Tağ Köyünde Molla Mehmed Emin Efendi’nin medresesine gitti.
Fakat fazla duramadı. Hâle-i fıtriyeleri icabı, daima izzetini koruması ve hattâ âmirâne
söylenen küçük bir söze dahi tahammül edememesi; medreseden ayrılmasına sebeb
oldu. Tekrar Nurs’a döndü. Nurs’da ayrıca bir medrese olmadığından dersini büyük
biraderinin haftada bir defa sılaya geldiği günlere hasrederdi. Bir müddet sonra
Pirmis Karyesine, sonra Hîzan şeyhinin yaylasına gitti. Burada da tahakküme
tahammülsüzlüğü, dört talebe ile geçinmemesine sebeb oldu.15

****

10 Şuâlar, 434, Ondördüncü Şua/Bediüzzaman’ın Afyon Mahkemesi Müdafaası ve Mektupları ve Nur Talebelerinin Afyon Mahkemesinde Yaptıkları Hakikatlı Müdafaalar/Ahmed Feyzi’nin Müdafaasıdır.
11 Şuâlar, 542, Onbeşinci Şua/Elhüccetü’z-Zehra/Risa
le-i Nur Nedir? ve Hakikatlar Muvacehesinde Risale-i Nur
ve Tercümanı Ne Mahiyettedir Diye Bir Takriznâmedir; Bediüzzaman Said Nursî (Bundan sonra bu kitabı Tarihçei
Hayat şeklinde göstereceğiz), 579, Afyon Hayatı/Risale-i Nur Nedir? Bediüzzaman Kimdir?
12 Tarihçe-i Hayat, 34, İlk Hayatı.
13 Sözler, 703, Teşrin-i sâni (1950) de Ankara Üniversitesinde (…) bir konferanstır.
14 Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 78, Birinci Şua/İkinci Bir İhtar.
15 Tarihçe-i Hayat, 31, İlk Hayatı.

Dinler Arası Diyalog Tuzağını Başlatan Said Nursi mi?

“Müslüman İseviler” tabiri Said Nursi’nin uydurduğu bir kelime oyunudur.

Şu anda yaşayan tek bir İSEVİ yani İsa peygamberin dinine tabi olan kişi yok ki bir de bunlar zamanımızda veya ileri de Müslüman İseviler olsunlar?

Varsayalım ki İsevilik bozulup Hristiyanlığa dönüşmedi ve aslı duruyor olsun.. Yine bunlar Müslüman bilinemezler çünkü İsa peygamberin getirdiği hak kitap olan İNCİL in hükmü kalktı. Herkes Kuran’a ve Peygamberimize tabi olmak zorunda.. Peygamberimiz ashabına “Vallahi Musa gökten aranıza inse de siz beni bırakıp ona tabi olsanız dalalete sapmış olursunuz” buyurmuştur.

Sonra Kuran’ı ve peygamberimizi kabul etmeyen bu Hıristiyanlar ola ki hidayet bulup Kuran’a tabi olduklarında da bunlara Müslüman İseviler değil sadece Müslüman denir. İlla başka bir dinden İslam’a döndüklerine işaret edecek bir kelime kullanılacaksa Hristiyanlıktan ihtida eden (hidayet bulan) Müslümanlar denir.. Muhtedi denir.. Tarih boyunca böyle dendi, hidayet bulup İslam’la şereflenenlere…

Ama Said Nursi kelime oyunu yapıyor.. Zihin bulandırıyor… Sanki şu anda da yaşayan, Hristiyanlık aleminin yanlışlarından uzak, şirke düşmemiş, teslise inanmayan, İncil’in aslına tabi olan bir topluluk varmış manası uyandırıyor.. Zaten bağlıları arasında bu sözleri onlarca yıldır bu şekilde anlaşılıyor, bu şekilde kabul ediliyor..

“Avrupa’da bir topluluk var, bunlar İseviler. Ve Üstad onlar için ehli iman demiş.. İleride bunlarla ittifak edeceğiz” diyorlar, böyle kandırılıyorlar..

Yok kardeşim yok.. Tek bir tane yaşayan İsevi yok.. Olsaydı da onlarda gayri Müslim sayılacaklardı ve onlarda hidayet bulup bizim gibi sadece “Müslüman” olmak zorunda olacaklardı…. İleride hem İseviliğini koruyup, hem Müslümanlığı seçecek bir topluluk yok… Müslüman İseviler hiçbir zaman olmayacak.. Hidayet bulup Müslüman olan Hıristiyanlar olacak.. İsa a.s. tekrar dünyaya gönderilecek, İslam ile hükmedecek ve Kuran hükümleri ile amel edecek, Nasarayı yani Hıristiyanları kendisinin de tabi olduğu İslam’a Kuran’a ve Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) tabi olmaya çağıracak.. En sonunda da dünyada ilk olan bir uygulamayı yapacak ve Hıristiyanlara “Ya iman ya ölüm” diyecek.. O devrin ardından da kıyamet kopacak…Mesele budur… Bütün ehl-i sünnet alimleri bunları delilleri ile kitaplarında bu şekilde anlatmışlardır.

Ama Said Nursi meseleyi kelime oyunları ile nasıl aslından çıkarıyor, kaynağından okuyalım;
“Hem âlem-i insaniyette inkâr-ı uluhiyet niyetiyle medeniyet ve mukaddesat-ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden Deccal komitesini, Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın din-i hakikîsini İslâmiyetin hakikatıyla birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedakâr bir İsevî cemaatı namı altında ve “Müslüman İsevîleri” ünvanına lâyık bir cem’iyet, o Deccal komitesini, Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın riyaseti altında öldürecek ve dağıtacak; beşeri, inkâr-ı uluhiyetten kurtaracak.”
(Said Nursi, Mektubat 441, Yirmidokuzuncu mektup, yedinci kısım)

Günümüz Türkçesiyle ve özetle diyor ki; “Şu anda da, Hz. İsa’nın Hristiyanlığa dönüşerek bozulmamış gerçek dini esaslarını bilen ve böyle inanan ve bu Hristiyanlıktan uzak gerçek(!) İsevilik inancına(!) sahip olup İnanç esaslarını İslamın esasları ile birleştirmeye çalışan bir fedakar ve kendilerine “Müslüman İseviler” demeye layık topluluk var.(ki yukarıda anlattığımız gibi böyle bir şey yok) İşte insanlığı bütün dinlerden ve Allah inancından uzaklaştırmaya çalışan Deccal ordularına karşı bu Müslüman İseviler(!) insanlığı, Allah’ı inkar yanlışından kurtaracak, Hz. İsa ile beraber bu Müslüman İseviler Deccal ordularını yenecekler…

Baştan sona uydurma ve tuzak bu sözler.. Bu şekilde yazdığı bilinen tek bir muteber din alimi daha yok bu Ümmette.. İsmini ve eserlerini bildiğimiz binlerce ehl-i sünnet alimlerinden biri bile böyle bir uydurma bilgi sunmamışlar Müslümanlara..

İsa peygamber Ümmed-i Muhammed’in başına geçecek, Müslümanlara önder olacak, Kuran ile hükmedecek, Peygamberimize ve İslama tabi olacak… Ve İsa a.s. tekrardan yeryüzüne gelene kadar onun gelmesini bekleyen ve kendilerine “Müslüman İseviler” ünvanı verilebilecek kimse yok.. İsa a.s.’ın getirdiği şekli ile İseviliğini koruyan kimse de yok… Olsaydı da onlar da İsa peygamberin gelmesini beklemeden derhal Ümmed-i Muhammed’e tabi olup, Müslüman olarak kurtulmak zorundaydılar…

Buradan da anlıyoruz ki, bu günkü Dinler arası diyalog tuzağının temelleri ta o zaman Said Nursi eli ile atılmış.. Zaten Said Nursi’nin Üstadım dediği Mason Muhammed Abduh’ta benzer şeyler zırvalamış.. Ayetlere kafasınca bozuk manalar verip “Allah’a inanan herkes cennete gidecek, iyi davranışlı Hristiyanlar Cennete gidecek” demiş.. Halbu ki İmanın şartı 6 ve bunu çocuklar bile bilir. Bunlardan birine bile inanmayanın Müslüman sayılamayacağını da bilir.. Cennete giremeyeceğini de bilir..

Bu Masonik ekibin hedefi bütün İslam coğrafyasında Müslümanların iitikadlarını bozup, önce Hıristiyanlık ve Yahudiliği de Müslümanlara hak kabul ettirmek. Sonra İslam’ı batıl diğerlerini hak kabul ettirmek.. En sonunda da hedef, bütün dünya insanlarını Yahudilere hizmet eden köleler haline getirmektir…

Üç âyet-i kerime meali:
(Allah indinde hak din yalnız İslam’dır.) [Al-i İmran 19]
(Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı beğendim.) [Maide 3]
(İslam’dan başka din arayanın bulacağı din, asla kabul edilmez.) [Al-i İmran 85]

İki hadis-i şerif meali şöyledir:
(Allah’a yemin ederim ki, Meryem’in oğlu İsa, âdil bir hakem olarak aranıza inecek, haçı kıracak [Hıristiyanlığı kaldıracak], domuzu öldürecek[domuz etini yasaklayacak], İslam’dan başka her şeyi yasak edecektir.)[Buhari]

(İsa, inince İslamiyet’le hükmedecektir. O zaman Allahü teâlâ, Müslümanlardan başka herkesi helak edecektir.) [Ebu Davud]

Mehmet Fahri Sertkaya
http://www.gerceksaidinursi.com