Etiket arşivi: II. Abdülhamid Han

Süleyman Akbulut da gizli Yahudidir…

Seneler boyunca cemaatimizin Trakya idareciliğini yapmış olan Süleyman Akbulut da bir gizli Yahudidir.

Aynı hain ekibin içindedir. Kendi kızını, gizli bir Yahudi olduğunu çok kesin şekilde bildiği Fatih Ülgen’e gönül rızasıyla vermiş bir kişidir.

Salim Dağ, Yusuf Büyükgöze, Süleyman Akbulut, Hasan Arıkan, Hüseyin Kumaş, Hüsnü Yılmaz diye saymaya başlasak, uzun bir listeyi sıralamak gerekir. Bunların hepsi gizli Yahudi ya da gizli Ermeni kökenli kişiler değiller ama hepsi açıkça hainler. Merhum Arif Ahmet Bey Ağabeyimiz, sağlığında Hüseyin Kumaş’ın yasaklama yazısını bütün teşkilata dağıttırmıştı. Bütün müesseselerimize girmesi, programlara katılması yasaklanmıştı. Bu yasaklama, Akademi Dergisine yapıldığı gibi hileli, metnin üzerinde sonradan oynama yapılmış bir yazı değildi, gerçekti. Merhum büyüğümüz daha fazla tahammül edemez hale gelmişti. Sonra içimizdeki bu hain çete çok baskı yapınca, hizmette aksamalar olmasın, iç fitne çıkmasın, zamanı beklensin, bunların biraz daha mühletleri dolsun diye Hüseyin Kumaş’ı tekrar cemaatimize kabul etmişti.

Merhum büyüğümüz Kemal Bey Ağabeyimizin yasakladığı/uzaklaştırdığı, emirine isyan halinde can veren, cemaatinden tart edilmiş halde can veren, yazdığı kitaplar yalanlarla ve uydurmalarla dolu olan Mehmet Emre’yi, ölüp gitmesinden seneler sonra bile sohbetlerinde öven, yere göğe sığdıramayan Hüseyin Kumaş, bunu aldanarak yapmıyordu, yapmıyor. Kalpler bir… Niyetler bir… Bu, onlarca senedir böyle…

Merhum büyüğümüz Arif Ahmet Bey Ağabeyimiz, Ali Kangel’lere on seneden fazla süre tahammül etmiş, yasaklamalarını ötelemişti. Bu kadar büyük oyunlara karşı oyunlar kurarken, bu kadar fitnelere sabırla mani olmaya çalışırken kendi sıhhatini bozmuştu.

Sultan Abdülhamid Han, kendisi aleyhinde Avrupa basınına sürekli makaleler gönderen ve çok büyük sıkıntılara sebep olan, sekiz dil bilen bir baş belası ve hain Ermeni’yi Saray’a tercüman olarak atamış, iyi de maaş vermiş ve zararını asgariye indirmişti.

Dostuna yakın ol, düşmanına daha yakın…

Allah ihmal etmez, imhal eder yani mühlet verir ama çok sayıda hainin mühletleri artık bitti. Şimdi, cemaatimizdeki temizlik yaşanırken muhterem büyüğümüzü karşısına alacak olan herkes bilsin ki beni karşısına almış olacak. Ben de şuradan yazıyorum ki hepsinin üzerinden geçeceğim. İşte meydan…

Mehmet Fahri Sertkaya

İddia ediyorum!

Dünyanın en iyi metafizikçileri bizde/YİT’te…

Aramızda o kadar yüksek kabiliyetli ve enerjili arkadaşlar var ki dünyadaki hiçbir medyum onları göremiyor, bulamıyor, izleyemiyor, dinleyemiyor… Ve birinin değil, onlarcasının bir araya gelerek yaptığı saldırılar bile onları öldüremiyor. Bu arkadaşlarımız, canı kaşınan, bize, çoğunlukla da bana düşmanlık yapan, metafizik saldırıya başlayan kişiye karşılık vermeye başladıklarında, o düşman kişi daha neyin ne olduğunu, karşısında kim olduğunu anlayamadan hayata feci bir şekilde veda ediyor.

Bazıları kabullenmek istemese de YİT, mesafe engeli tanımıyor. Kıtalar arası öldürücü metafizik darbeler gönderebiliyor. Bunun için arkadaşlarımızın çiplerle, elektronik cihazlarla desteklenmesi de gerekmiyor. Trump rolündeki Gri uzaylıyı öldürürken onun yakın etrafında değildik. Amerika sınırları içinde de değildik. Türkiye’den yaptığımız bir saldırıda öldürdük.

Ben yazayım da isteyen inanır, isteyen inanmaz. YİT, başka bir gezegendeki başka insan türünden bir insanı bile Türkiye’den çarpabiliyor, öldürebiliyor.


Yeşillerin kendi gezegenlerindeki beyin takımı kişiler, önlerinde benim hologramım ile “Bu adam kim, ekibi kim, teknikleri ne, bunu nasıl yapabiliyorlar, bunları nasıl durduracağız, sistemlerini nasıl çözeceğiz, dünyadaki bütün adamlarımıza aynı anda metafizik saldırı yaparlarsa ne yapacağız, daha ne kadar saldırı yapıp da ne kadar adam kaybedeceğiz, anlaşmak zorundayız ama nasıl anlaşacağız” diye tartışıp ahlayıp duruyorlar.


YİT, ilk kurulduğu zamandaki kadar, Cennetmekan Sultan Abdülhamid Han zamanındaki kadar güçlü, kararlı, inançlı, gayretli…

Mehmet Fahri Sertkaya

Hepiniz biliyorsunuz da işinize gelmiyor…

Türkiye Darü’l Harp’tır.

Bir çok kimse, Anayasada mevcut bulunan “Devletin dini, din-i İslam’dır.” maddesinin kaldırılması ile birlikte, artık darül harp(küfür devleti) olduğumuz kanaatine sahiptirler ki bu yanlış bir kanaattir.

Çünkü tâ 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile devletimiz Darül İslam(İslam Devleti) olmaktan çıkmış Darül Harp olmuştu. Sultan Abdülhamid Han gibi veli bir padişahın, bir çok meseledeki hareket tarzını anlayamayanlar, O’nun, Darül Harp fetvaları ile hareket ettiğini bilmediklerinden anlayamamışlardır. Sultan Hamid, kendi sarayında yabancı elçilerle yapılan yemekli toplantılarda içki servis ettirmiştir. Evet, Müslümanların halifesi ve Osmanlı’nın padişahı Sultan Abdülhamid Han, hilafeti temsil eden mekanda, makamda bunu yapmıştır. Sultan Hamid, şahsi servetini bir Alman bankasına yatırmıştır. Daha yüzlerce, binlerce meselede, başında bulunduğu devletin darül harp olduğunu bildiği için buna uygun fetvalar ile hareket etmiştir. Bu topraklar Darül Harbe dönüşeli nerede ise iki asır oluyor ve bu millet nerede ise iki asırdır İslam’ı doğru şekli ile bilen alimler ve devlet adamları yetiştirememiştir. Arada, o zaman da, bu zaman da kendini alim, şeyh, mürşid sınıfına koyup şöhret olanların, yüz binlerce Müslümanları etraflarına toplayanların bile hiçbir şeyden haberleri yoktu/yok.

Daha Sultan Hamid tahtta iken, Japonlar “İslam Dinini Tetkik Cemiyeti” kurdular. Hem imparatoru hem de peşi sıra bütün Japon halkı İslam dinini seçeceklerdi. İmparator, bir çok Japon ilim adamını İstanbul’a gönderip inceleme ve araştırmalar yaptırttı. İyice İslam’a ısındı ve nihayet özel bir elçi göndererek Sultan Hamid’e “İmparatorumuz, Sizden, İslamı bize en güzel şekli ile öğretip anlatacak alimler istiyor!” dedirtti. Sultan Hamid, Japon elçiye “Hay hay! Tabii ki, ne gerekiyorsa yapılacaktır.” deyip huzurundan çıkarttıktan sonra, etrafındakilere “Bu elçinin istediği bende olsaydı, önce bu ülkeyi müslüman eder, bu ülkeyi kurtarırdım.” dedi.

Şimdi siz hesap edin, o tarihlerde bile milletçe ne halde olduğumuzu. Sultan Hamid çöküşün sebebinin İslam’dan ayrılmak ve gayr-i İslami bir hayat tarzı benimsemek olduğunu bildiğinden, büyük devletleri birbirlerine düşürüp zaman kazanırken, bunun için gerekirse tavizler verirken, bir yandan da memleket içinde medreselerin ve teknik okulların sayılarını artırdı. Medreselerin kapıları sonuna kadar açıktı ama içlerinde okuyan talebe, ders veren hoca yoktu. Bütün medrese talebelerinden askerlik vazifesini kaldırdığını, bütün hocalara da hayatları boyunca maaş bağlandığını ilan ettikten sonra bile durum pek değişmedi. Medreseleri bu millet kendi kendine kapattı. Teknik okullardan okuyanlar hatta teknik ilimlerde yetiştmek üzere Avrupa’ya gönderilenler de hep gizli masonik örgütlenmelerin kontrollerinde kaldılar. Askeri okullar tamamen masonların ve yabancı istihbarat örgütlerinin kontrolüne girmişti. Sultan Hamid, en doğru kararlar ve uygulamalar ile imkansızları başarıyor, fırsatlar üretiyordu ama ya millet? Millet ne yapıyordu?

Daha Şapka İnkılabı olmadan onlarca sene önce İstanbul sokaklarında kadınlar açık saçık dolaşıyor, kafalarına da Fransızların tüylü şapkalarını takıyorlardı. Erkeklerin hali de pek farklı değildi. Memlekette aydın tanınanlar, Fransızca köşe yazısı yazmaya başlamışlar, Türkçe yazmayı eksiklik kabul eder olmuşlardı. Bu hali gören Japon elçi, imparatoruna bir bilgi geçip “Efendim! Burada aydınlar bile dejenere olmuşlar. Korkarım ki bu devlet 10-20 sene içinde yıkılır.” diye yazdı. Beyoğlu, o zaman da Beyoğlu’ydu…

1800 sonlarında bir Osmanlı kahvehanesi. Osmanlı, 1839 Tanzimat fermanıyla resmen İslam’ı ret etmiş bir devletti. Toplum bundan 50-80 sene önce zaten İslami bir hayatı terk etmişti. Zevk, sefa, zina, alkol, tütün ve her türlü fuhşiyat çok yaygındı.(Arşiv-29 Aralık 2020)

Memleketin her tarafı meyhane doluydu. İslam devleti olduğu iddia edilen devletin zabıtaları, ancak, gece çok geç saate kadar açık olan meyhanelere ceza kesebiliyor ama bunları tamamen kapatamıyor ve göz göre göre içki içilmesine sessiz kalıyorlardı. Bu son zamanlarda Osmanlı askerinin içinde tecavüz olayları, hırsızlık-gasp olayları gözükür olmuştu. Devletin içi aynı şimdi olduğu gibi vıcık vıcık, Türk gözüken Ermeni, Rum ve en çok da Yahudiler ile doluydu. Zabıta memurları bile mason olmuşlardı.

Paşaların derdi ise Boğaz’a en büyük yalıyı dikmekti… Bu dönemde Enver Paşa gibi en temel eğitimlerden yoksun biri bile Genel Kurmay başkanı olabilmişti. İltimas, dost-akrabayı kayırma ve devlet içinde yükseltme hastalığı, rüşvet hastalığı almış yürümüştü. Sultan Abdülhamid Han’a, bağlı olduğu gerçek mürşid İbn-i Mevlana Siracüddin hazretleri “Evladım! Sen elinden geleni yaptın. Bu millet azabı hak etti. Sen Selanik’ten gelen Hareket ordusuna karşı koyma! Tahtını terk et.” dediği için, Sultan Hamid karşı koymadı.

Sonunda da sözde Müslüman atalarımız hak ettikleri muameleyi buldular. Düşman işgalleri, katliamlar, tecavüzler, esir düşüp dünyanın dört bir tarafında can veren askerler ve daha neler neler yaşandı… Tam kurtulduk zan ederlerken, bir de İngiliz İşbirlikçisi hain Sabetayistlerin iktidarı ele geçirmelerinin ardından yaptıkları üstüne üstüne geldi… On sene süren, bu milletin müslüman kimliğini değiştirme projeleri… Bu anda bile, az sayıda kalan İslam alimlerinin can derdine düşüp, korkup hizmet etmemeleri…

Şimdi nerede ise her mahallede bir şeyh var… Sözde bunların geriye doğru silsileleri var. Kendilerinden önce yaşamış ve vazifelerini onlardan devir aldıklarını iddia ettikleri şeyhleri var. Peki nerede idi İslam’ın arz üzerinden kaldırılmaya çalışıldığı bu dönemde bu şeyhler?

Bir tek devrin gerçek Mürşidi kamili İbn-i Mevlana Siracüddin hazretleri ve ondan sonra vazife kendisine verilen Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri vardı. Diğerleri ya sus pus olup evlerinden çıkmaz olmuşlardı yada Yeni Türkiye’nin sınırları dışında kalan eski Osmanlı topraklarında bir şeyler yapmaya çalışmışlardı. Bunlar bile bir kaç kişiden fazla değillerdi ve kayda değer neticeler alamamışlardı. Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri okutmaya talebe bulamamış amele pazarından ameleleri alıp onları okutmuştu. Onları, çiftliğinde, yevmiye ile çalıştırıyormuş gibi gösterip ders okutmuştu. Ben de bu ilimleri birilerine okutmaz isem gelecek nesiller İslami ilimleri nasıl bileceklerderdine düşmüştü… Detayına girsek çok çok uzun gider ama İslam’ın en büyük merkezlerinden biri olan İstanbul bile bu hale düşmüştü. Gerisini siz hesap edin.

Şimdi, sözde kendini mürşid/müceddid ilan edip, ne din ilmi, ne tarih bilmeden, “Bu ülkede beş vakit camilerde namaz kılınıyor. Burası nasıl Darül Harp olur?” diyen serserileri, maneviyat yolunun yol kesici eşkiyalarını da sizin vicdanlarınıza bırakıyorum. Sanki Hristiyan Avrupa ülkelerinde beş vakit camilerde namaz kılınmıyor. Hatta onların hakları bizden fazla, onlar tesettürlü ve sakallı olarak devlet dairelerinde çalışıyor. Dahası, hiç mi fıkıh bilmezler! Fıkıhta camilere, cemaate bakılır diye bir kaide mi geçiyor? Öyle olsa bile, camilerin cemaatin ne halde olduklarını bunlar bilmiyorlar mı?

Mehmet Fahri Sertkaya

Abdülhamid Han çarşaf giyilmesini yasaklamıştı. İşte vesikası/belgesi


Abdülhamid Han çarşaf giyilmesini yasaklamıştı. İşte vesikası/belgesi
Çarşaf Müslüman kadınlarına çok sonradan geçmiş bir Hristiyan kıyafetidir. Sahabe hanımları çarşaf giymediler. Tesettür ayetindeki “cilbab” kelimesi de çarşaf anlamına gelmiyor.

Sultan II. Abdülhamit Han’ın siyah çarşafın Hristiyan adeti olması ve Müslüman kadınları tarafından giyilmemesi hakkında verdiği emrin belgesi..

Türkçe metin
Padişah hazretlerinin, bugün yüce cuma selamlığı törenini müteakip Teşvikiye’de bulunan devlet silahhanesini yüksek teşrifleri gerçekleştikten sonra saraya dönerken geçtiği yol üzerinde acayip bir tarzda bellerinden bağlı siyah çarşaflara bürünmüş ve yüzlerini dahi siyah renkte ve gayet ince peçelerle örtmüş bazı kadınlar gözüne ilişmiş, bunların neredeyse çıplak denilecek derecede açık saçık bulunmalarına ve adeta matem elbisesi giyinmiş Hıristiyan kadınlarına benzemiş olmalarına bakarak birdenbire Müslüman olup olmadıklarında tereddüde düşmüştür.
Delil ve açıklama gerektirmez bir husustur ki, Yüce İslam Devleti’nin (Allah onu kıyamete kadar yaşatsın) kıvam ve bekasının ve şevket ve yükselişinin artışı, devlet kurumunun fertlerini oluşturan bütün erkek ve kadın Müslümanların hal, durum ve hareketlerinde Şeriatın faydalı ve kurtarıcı hükümlerine eksiksiz bir ihtimamla uymalarına bağlıdır. Aksi hal, Allah korusun, gerek ümmetin fertleri, gerekse devletin esası için maddî ve manevî açıdan sonsuz zararlar verecektir.
Bu yüzden Müslüman kadınların Allah’ın emirleri arasında bulunan tesettür ve hicaba girmenin güzel adabına dikkat ve özen göstermeleri gerektiğine dair beyan ve delil getirmek gereksizdir. İşbu çarşaflar ise Müslüman kadınlarca tesettür emrine asla uygun ve müsait olmadığı gibi, [kötü] bir maksatla şuraya buraya girmek için bazı münasebetsiz erkekler tarafından dahi bir yerde fesat aleti olarak kullanılmaktadır.
Hatta geçenlerde bir erkek bu şekilde çarşafa bürünerek kadın kıyafetinde silahlı olarak bir eve girmiş ve evdeki kadının üzerine hücum edip çaldığı eşyayı pencereden arkadaşına atarak savuşmuştur. Dinî açıdan ve toplumun iyiliği için açık olan çok sayıdaki zarar ve sakıncaya dayanarak bu konuda gereken kişilere yumuşakça ve münasip bir üslupla anlatılmak ve gerekli nasihatler verilmek suretiyle kadınlarca çarşaf giyilmesinin yasaklanması [veya engellenmesi] için sebeplerin temini padişahın emir ve fermanı gereğidir.O konuda emir ve ferman, emir sahibinindir.
2 Nisan 1892

Osmanlı Türkçesi ile orjinal hali
Bugün Cuma selamlık resm-i alisini müteakip Teşvikiye’de kain silahhane-i hümayunu teşrif-i maali-redif-i hazret-i padişahi vuku’uyla oradan saray-ı hümayua avdet buyurulur iken rehgüzar-ı şahanede bir tarz-ı acibde bellerinden bağlı siyah çarşeblere bürünmüş ve yüzlerini dahi siyah renkte ve gayetinçe peçeler ile örtmüş bazı kadınlar müsadif-i nazargah-ı ali olarak bunların gayr-ı mesture denilecek halde açık saçık bulunmalarına ve adeta matem elbisesi iktisa etmiş hristiyan kadınlarına müşabih olmalarına nazaran vehleten İslam olmadıklarına tereddüd buyrulmuşdur. Muhtac-ı irad ve izak olmadığı vechile Devlet-i Muazzama-i İslamiye edameha’llahu teala ila-yevmi’l-kıyamenin kıvam ve bakası ve tezayüd-i şevket-ü i’tilası hey’et-i devletin efradından bulunan bilcümle Müslimin ve Müslimatın kaffe-i ahval ve evza’ ve harekatda şeri’at-i garra-yı Ahmediyenin ahkam-ı münife ve münciyesine kemal-i ihtimam ile tevessül ve irtiba’ etmelerine menut ve merbut olup aks-i hal ma’aza’llahü teala gerek efrad-ı ümmet ve gerek esas-ı devlet için maddi ve ma’nevi mucib-i mazarrat-ı bi-nihayet olacağından İslam kadınlarının cümle-i evamir-i İlahiyeden bulunan ahval ve adab-ı mergube-i tesettür ve ihticaba fevkalade dikkat ve itina etmeleri lüzumu vareste-i beyan ve ityan olarak işbu çarşebler ise İslam kadınlarınca emr-i tesettüre asla muvafık ve müsaid olmadığı gibi li-maksadin şuraya buraya girmek için bazı münasebetsiz erkekler tarafından dahi bir yerde fesad vemel’anet olarak istimal edilmekde olup hatta geçenlerde bir erkek bu suretle çarşebe bürünerek kadın kıyafetinde müsellehan bir haneye duhul ile evdeki kadının üzerine bi’l-hücum sirkat eylediği eşyayı pencereden arkadaşına atarak savuşnuş olduğundan diyaneten ve maslahaten derkar olan mazarrat ve mezahir-i adidesine mebni bu babda icab edenlere suret-i leyyine ve münasibede tefhimat ve vesaya-yı lazime ifa edilmek suretiyle kadınlarca çarşeb iktisasının men’i esbabının istihsali şeref-sadır olan emr-ü ferman-ı hümayun-ı padişahi iktiza-yı alisinden bulunmuş olmağla ol babda emr ü ferman hazret-i veliyyü’l-emrindir.

Fi 4 Ramazan sene (1)309veFi 20 Mart sane (1)308

| Akademi Dergisi

Said Nursi kendisinin Abdülhamid Han tarafından Tımarhaneye attırıldığını doğruluyor.

“Kırk sene evvel ehl-i siyaset, bana bir cinnet-i muvakkate isnadıyla tımarhaneye sevkettiler. Ben onlara dedim: Sizin akıllılık dediğinizin çoğunu ben akılsızlık biliyorum, o çeşit akıldan istifa ediyorum “
Şualar | On Üçüncü Şuâ | 303

“… nihayet rakiplerimin ifsadatıyla, merhum sultan hamid’in emriyle tımarhaneye kadar sürüklendim.”
Şualar | On Dördüncü Şuâ | 426

Sözde İslam Alimi, İngiltere İçin Darbe Yaparken Öldürüldü; Ali Suavi ve Çırağan Vak’ası

Sözde Din Adamı, ilk Laiklik ve Türkçülük Savunucularından olan Ali Suavi, 39 yaşındayken İngiltere adına Sultan Abdülhamid’e darbe teşebbüsünde iken Yedi Sekiz Hasan Paşa’nın vurduğu bir sopa darbesi ile katledilmişti…

Osmanlı hafiyeleri derhal evine koşup eşini tutuklamak ve evdeki evraklara el koymak istediyse de, Ali Suavi’nin İngiliz eşi çoktan evdeki evrakları yakıp Marmara açıklarında bekleyen bir İngiliz gemisi ile kaçmıştı…

Sorun şu ki; böyle bir Ali Suavi’yi bize kimler “büyük” alim, mütefekkir, aktivist olarak tanıttılar?
Ya da Said Nursi bile neden onu üstad bildi?

***

ÇIRAĞAN VAK’ASI

Sultan İkinci Abdülhamîd Hanı tahttan indirip, Sultan Beşinci Murad’ı tekrar tahta geçirmek için yapılan baskın.

Sultan Abdülazîz Han zamânında yeni Osmanlılar cemiyetine giren Ali Suâvî, uzun bir müddet yurt dışında kaldı. Sonra memlekete dönüp, Galatasaray Lisesi Müdürlüğüne tâyin edildi. Mîzâc olarak meşhur olmaktan ve büyük mevkılere gelmekten çok hoşlanırdı. Her renge girerek çeşitli vazîfeler almayı denemiş, fakat başarısızlığı sebebiyle her seferinde vazîfesinden atılmıştı. Kendisi gibi, Sultan Abdülhamîd Han zamânında yükselmekten ümidini kesenler, onun etrâfında toplandılar. Düşünceleri; hastalığı sebebiyle tahttan indirilen Sultan Murâd’ı tekrar tahta geçirmekti. Filibeli muhâcirlerden etrâfına topladığı epeyce bir kalabalıkla 19 Mayıs 1878’de Çırağan Sarayına girmeyi başardı. Sultan Murâd bu sarayda olduğu için onu dışarıya çıkarmaya çalıştı. Bu sırada Beşiktaş’ın inzibat işleriyle görevli komutanı Mirliva Hasan Paşa topladığı askerlerle derhâl isyancıların üzerine yürüdü. Hasan Paşa, elindeki bastonu Ali Suâvî’nin başına vurarak onu öldürdü. İki taraf da silah kullanınca kan döküldü.

Silah sesleri Yıldız Sarayından duyulunca Sultan Abdülhamîd Han, Çırağan Sarayına asker sevk etti ve Sultan Murâd’ın kılına dokunulmamasını emretti. Ali Suâvî’nin adamlarından yirmi bir kişi ölüp, on yedi kişi yaralandı. Olay iki saat içerisinde bastırıldı.

Ali Suâvî’nin yalısında bulunan defter ve vesîkalar İngiliz olan hanımı tarafından yakıldığından, cemiyetine, hükûmet adamlarından kimlerin üye olduğu anlaşılamadı. Ancak saldırı sırasında sağ ele geçenler dîvân-ı harbe verilerek muhtelif cezâlara çarptırıldılar.

Basit gibi görünen bu küçük ihtilâl teşebbüsü, haklı olarak Sultan Abdülhamîd’i sıkı emniyet tedbirleri almaya sevk etti. Düşman orduları, sarayından birkaç kilometre mesâfede karargâh kurmuş, mümkün olabildiği derecede ülkesini ve menfaatlerini koruyabilmek ve Ayastefanos Antlaşmasını bozabilmek için diplomatik yolla bütün bir Avrupa’yla mücâdele eden Sultan’ı, bir gazetecinin, tahtından indirip yerine rahatsız olan ağabeyini getirmek istemesi, Abdülhamîd Hanı fevkalâde şaşırttı. Sultan alelâde bir gazetecinin böylesine bir işe cür’et etmesine inanamamıştı. Bu hareketin yurt dışında önemli bir teşkilâtın emri veya muvâfakatiyle yapıldığı tahmin edilmektedir.

Ali Süâvî’nin başarısızlıkla sona eren bu isyânından kısa bir süre sonra, ikinci bir Çırağan hâdisesi daha meydana geldi. Kleanti Skalyeri-Aziz Bey komitesi tarafından, 1878 Temmuzunda Sultan Murad, ikinci defâ Çırağan Sarayından kaçırılmak istendi. Bu komite, Sultan Beşinci Murad’ın hal’inden kısa bir süre sonra kurulmuştu. Komitenin birinci reîsi olan Kleanti Skalyeri, İstanbul’da Prodos mason locasının üstâdı âzamı idi. Üyelerinin büyük bir kısmı Sultan Murad taraftarlarından olup, diğerleri de memur sınıfından idi. İçlerinde yüksek devlet adamı yoktu. Kleanti, velîahdlığı zamânından beri Beşinci Murad’ın dostu idi ve saltanatını temin için bütün gayretiyle çalışıyordu. Komitenin ikinci üyesi Sultan Murad’ın annesinin câriyelerinden Nakşibend Kalfa idi. Masonların îtimâdını kazanan İbrâhim Edhem Paşanın sadrâzamlıktan azl edilmesinden sonra, bu komite kurulmuştu. Nakşibend Kalfa, devlet ileri gelenlerinden bâzılarını komiteye katmak için çalıştı, fakat başarılı olamadı.

Kleanti, Sultan Murad’la Çırağan Sarayında görüştü. Beşinci Murad’ın, durumundan şikâyet ederek milletin kendisini bulunduğu durumdan kurtaracağı günü beklediğini söylemesi üzerine, komite harekete geçti. İstanbul’un çeşitli semtlerinde duvarlara Sultan Murad lehine beyânnâmeler yapıştırıldı. Bir ara bu komite, Sultan İkinci Abdülhamîd’i öldürmek için harekete geçti, fakat gerçekleştiremedi. Şubat 1878’de hazırlanan plâna göre su yollarından Çırağan Sarayına girilerek Sultan Murad, önce komite üyelerinden Aziz Beyin evine getirilecek, oradan da halk ile bîat merâsiminin yapıldığı yerlerden birine gidilerek, ilgili ulemâ ve devlet erkânı da dâvet edilerek Sultan Murad tahta geçirilecekti.

Komite bu plânını gerçekleştirmek için müsâid bir zaman beklerken, Birinci Çırağan Vak’ası meydana geldi. Başarısızlıkla netîcelenen bu vak’a komiteyi yıldıracağı yerde daha da gayrete getirdi. Sultan Murad’ı kaçırmak çârelerini araştırmak için Aziz Beyin evinde çalışmaları hızlandırdılar. Bu sırada, Hacı Hüsnü Bey adında bir âzâ komiteyi ifşâ etti. Komite üyeleri kaçırma hâdisesini hazırladıkları bir toplantı esnâsında iken Aziz Beyin evi zaptiyeler tarafından basıldı. Kleanti, Nakşibend Kalfa ve Ali Şefkati yurt dışına kaçtılar. Kleanti, kaçarken bütün önemli evrakı berâberinde götürdü. Diğer üyeler yakalanarak serasker kapısında müteşekkil dîvân-ı harbe verildiler. Dîvân-ı harbin verdiği karâra göre Kleanti, Aziz Bey, Nakşibend Kalfa ve tabib Âgâh Efendi îdâma mahkum edildiler. Fakat Padişâh tarafından af olunarak cezâları on beş sene kalebentliğe çevrildi. Diğer âzâlar, komite ile irtibâtları ve faaliyetlerine göre sürgün ve hapis cezâlarına çarptırıldılar.

Birinci ve İkinci Çırağan vak’alarında ortak noktalar mevcuttu. İki olay da Sultan Murad’ı tahta geçirmek için düzenlenmiş, ikisi de ulemâ, ordu ve devlet erkânının iştirâki olmadan tertip edilmiştir. Ali Süâvî olayında rol sâhibi olan üç kişi aynı zamanda Kleanti komitesinin üyesidir. Ayrıca Ali Süâvî ve Kleanti Masondurlar. Ayrı ayrı görünen bu iki Çırağan hâdisesinin yurt dışında önemli bir teşkîlâtın emri veya muvafakati ile yapıldığı tahmin edilmektedir.

http://www.gerceksaidinursi.com