Etiket arşivi: Zeki Çalışkan

Kapatmış

Yıllardır gerçek, hain, terörist, mafya yüzünü gözler önüne serdiğim sözde avukat Zeki Çalışkan sosyal mecralardaki hesaplarını kapatmış. Akademi Dergisinde son günlerde yayınlanan, Süleymanlılar cemaatinin dününe, bu gününe ışık tutan, gizlenen binbir türlü ihanetleri ve suçları gün yüzüne çıkartan yazılardaki sarsıcı iddiaların birinci dereceden muhataplarından biri de Zeki Çalışkan.

Bu hususların birinci derecede şüphelileri arasında da bulunan ve normal bir hukuk devletinde, seneler önce gerçek yüzünü anlatmaya başladığımda tutuklanıp yargılanması gereken sözde avukat Zeki Çalışkan, sosyal mecralardaki hesaplarını kapattı. Bir önceki sefer karşımda çok sıkıştığında, mensubu bulunduğu milletler arası suç, terör, ihanet, misyonerlik ve kara para teşkilatının, Türkiye ayağındaki en üst isimlerinden biri olan gizli Hristiyan/Ermeni Devlet Bohçalı’ya koşmuş, onunla aynı fotoğraf karesine girerek, fotoğrafı sosyal mecralardaki hesaplarında paylaşarak bir yerlere “ince” mesajlar vermişti. “Beni göz altına da alamazsınız, tutuklayamazsınız, yargılayamazsınız. Benim arkamda kimler var, siz biliyor musunuz?” demişti. O hareketiyle o sıralarda kendisiyle beraber Bohçalı’yı da “ölüm çukuru”nun içine çekmişti. Böyle bir neticeyle bitecek bir hareket başlattığının muhtemen farkında bile değildi.

Bir zamanlar Süleymanlılar cemaatinin en önde gelen isimlerinden biri olan, cemaatin en üst idari kadrosu arasında uzun süre bulunan Zeki Çalışkan, Sabetaycı gizli Yahudi ve mason, ayrıca kara paracı Kemal Kacar’la birlikte uzun süre binbir türlü suçlar işlemişti. Adnan Oktar suç, terör ve ihanet örgütüyle… Türkiye’deki gizli Ermeni suç, terör ve ihanet örgütleriyle… Türkiye’deki Sabetaycı suç, terör ve ihanet örgütleriyle… Türkiye’deki mason hainler, kara paracılar ile… Türkiye’deki üst seviye siyasetçiler ve yüksek rütbeli subaylarla… MİT ile, CIA ile, İngiltere ile, ABD ile, Almanya ile, AB’nin ve NATO’nun kontrolünde olan milletler arası suç, terör ve ihanet teşkilatlarıyla ve Türk/İslam düşmanlığı yapan herkesle paslaşan, bunu yaparken bir yandan da Türk ve Müslüman rolü oynayan, diğer yandan Süleymanlılar cemaatinin idaresini elinde bulunduran derin ihanet çetesinin en faal ve en üst isimlerinden olan biri idi Zeki Çalışkan… Süleymanlılar cemaati kısmında işler istediği, beklediği gibi gitmedi ama o hız kesmedi ve Tayyip’e daha yakın durarak, onunla daha içli dışlı olarak her türlü pis, kanlı ve kara işlerine devam etti, ediyor.

Kemal Kacar’ın ölmesinden sonraki süreçte, Arif Ahmet Denizolgun’un (AAD) da bulunduğu grubun cemaatimizin tepe noktalarını elinde tutmasıyla, Zeki’nin içinde bulunduğu grubun hesapları epeyi bozuldu. Zeki ve cemaat içindeki grubu AAD ile yıllarca uğraştı. Onu çok daha önce oyundan düşürürlerdi ama Akademi Dergisi bu çetenin yıkıcı ve bölücü faaliyetlerinin önünde hep aşılmaz bir koca duvar gibi durdu.

Gün geldi AAD de oyundan düşürüldü ve hemen Zeki Çalışkan’ın da içinde bulunduğu muhalif çete “açıkça” sahneye çıktı. Bütün dünya anbean takip edip gördü ki karşılarına yine Akademi Dergisi aşılmaz ve yıkılmaz bir duvar gibi çıktı. Zeki sinirden çılgına döndü. O kadar çetesi, bağlantıları, maddi imkanları, adalet sisteminde emrine amade olan savcılar, hakimler, hiçbir işe yaramadılar. Sadece birkaç gün sonrasında şahsi profilinde Akademi Dergisini açıkça hedef gösterip karalayan bir paylaşım yapmaktan da geri duramadı. O sıralarda Akademi Dergisindeki yayınlarda “Hepinizi isim isim, cisim cisim biliyoruz. Akıllı olun, her şeyinizi buralarda açıkça yazdırmayın” şeklinde açıkça mesajlar veriliyordu. Neticede Akademi Dergisi kazandı, mfs kazandı ve cemaatin başına Alihan Kuriş isimli budala, gereksiz, şuursuz, vasıfsız, ahlaksız, namussuz, yediği içtiği haram, hasedçi, fitneci, hayatı boyunca bir baltaya sap olamamış, oturup kalkmayı bile bilmez, korkak, aciz, sünepe ve cahil kişi getirildi. Onun oraya gelmesi de gelebilseydi orada durabilmesi de imkansızdı, Akademi Dergisinin sayesinde mümkün oldu. O korkaklığı, vasıfsızlığı, acizliğiyle yine de Zeki gibilerin istediği pek çok şey gerçekleşiyordu ama Alihan, o şartlarda kötünün iyisiydi biz gerçek Süleymanlılar için…

Çıldıran sadece Zeki değildi. Sabetaycı gizli Yahudiler ve bir yandan mafya anaları olup da çok eskilerden beri cemaatimiz içinde cemaat olan Tansu Çiller ve Meral Akşener ikilisi de çıldırıyordu. Onlarla birlikte iş tutanlar da çıldırıyorlardı. Aydın Doğan’dan tutulsun da Türkiye’nin en büyük iş adamları listesinde bulunan onlarca kişiye kadar, milletvekillerine, bakanlara, sözde siyasi partilerin genel başkanlarına, Tayyip’e ve daha saymakla bitmez kişilere kadar herkes çıldırıyordu. Bunların iplerini ellerinde tutan yurt dışındaki taraflar da çıldırıyorlardı. O sıralarda zaten Adnan Oktar organize suç, terör ve ihanet teşkilatının dibini de oymuştu Akademi Dergisi ve onlar en çok çıldıranlar arasındaydı. Yine de mfs karşısında hiçbir açık hamle yapamıyorlardı. Yapa yapa Adnancılar adalet sistemimizi akıl almaz, anlatılınca inanılamaz şekilde oyuncak gibi kullanıyorlardı, bir yandan da her biri kendini dev gören söz konusu taraflar, cemaatimiz içinde, hiç şahıs ismi geçmeden, güya Akademi Dergisinin takip edilmesini yasaklayan bir sahte yasaklama yazısı paylaşılmasını sağlayabiliyorlardı. Onu da dünyanın bir yarısına hiç Akademi Dergisi ismi ve linkleri geçmeyen genel bir yasaklama yazısı şeklinde, diğer yarısındaki teşkilatlarımıza ise, parantez açılarak Akademi Dergisi ismi geçen şekilde dolaştırdılar. “Bu ne rezilliktir, böyle yasaklama yazısı mı olur? Teşkilatın yarısına başka, diğer yarısına başka metin mi gönderilir? Hani, kim Akademi Dergisini yasaklamış?” denildiğinde ise yıllarca susmak, geri durmak zorunda kalıyorlardı.

Yıllarca, okuyucuların tam olarak anlayamayacağı surette bir karşılıklı mücadele yaşandı. Senelerce hakkımda bir tek açık bile olsa, aradılar, aradılar ama bulamadılar. Çünkü yok. O Adnancılar ayrı bir yandan, o Zeki Çalışkan ayrı bir yandan ve daha onlarca taraf ayrı ayrı araştırdılar, soruşturdular, didik didik ettiler ve bulamadılar. Tamamen sessiz kalamayacakları anlarda “Deli, raporu var” dediler. Senelerce bunu deyip başka hiçbir şey diyemediler. Sonra da kendilerinin beslediği hakiki bir deli üzerinden, o deliye verilen gerçek deli raporunun montajlanması suretiyle güya hakkımda deli raporu çıkarttılar ve devletin resmi kayıtlarında “var olmayan” sözde raporu sosyal ağlardan yaydılar.

Gün geldi, Ankebut Operasyonu başladı, neye uğradıklarını iyice şaşırdılar. Üzerine aylar geçti, korkudan titreye titreye riske girdiler, girmek zorunda da kaldılar ve ABD’den, Fransa’dan, Almanya’dan ve daha pek çok ülkeden gelen talimatlarla ve baskılarla da beni içeri aldılar. Hiç bir şey yapamadılar. Oradan sağ çıkmama da mani olamadılar. Hukuksuzca üzerime belki yüzlerce sene cezalar yığacaklardı, her ceza yığma denemesinde bir ya da birkaç hakim ve savcıyı yaktılar. Suç üstü olmalarını sağlamış oldular. Bu süreçte şeytanlaşmışçasına hukuk ve tıp sistemini ayarından çıkarttılar. Ortada ne hukuk/adalet, ne insanlık bıraktılar. Sözde devlet memuru olan ve kendileri gibi kripto olan adamlarına çok sayıda suçlar daha işlettiler ve şahitler, deliller bıraktılar. Kendilerine sorulsa koskoca bir sistem gördükleri şey, bütün umudunu, bir şekilde bana deli raporu yamamaya bağlayacak kadar düşmüştü, hiç olmuştu. Israrla, kuralsızca denediler, bu defa sözle değil, evrakla delilik yamamayı da denediler ama yine de yapamadılar.

Yapmayacakları ve benim kazanacağım ve benim cezaevinden de çıkacağım kesinleşince Solomon Soysuz istifa oyunları bile oynamak zorunda kaldı. Boğazlarına kadar pisliğe batmış ve bu hallerini her yerde açık etmişlerdi. İşte bütün bu insanlık dışı süreçte en etkili olan kişilerden biri de Zeki Çalışkan’dı. Bütün bağlantılarını, imkanlarını seferber etti. Kendini bu yolda adeta heder etti. Bir yandan cemaatimizin içine, bir yandan adalet sistemine, bir yandan hastahane sistemine ve içindeki düşük seviyeli personellere kadar, nereye karışabiliyorsa, her yolu denedi ama istediği gibi olmadı. Belki de hayatında ilk defa böyle gerçek bir Süleymanlı dava adamı gördü, zaman ilerledikçe neler neler gördü ama kabullenmedi ve kendini bitirdi. Kendisiyle birlikte daha pek çok kişiyi de bitirdi. Şimdi Zeki Çalışkan’dan bir tutulacak, “Alın onu da getirin” denile denile, peşinden birbiriyle bağlantılı binlerce insan şeytanı daha toplanacak ve yargılanacak. Vakti geldi ve buna artık Kraliçe bile, İblis bile mani olamayacak. Olmaya çalıştıkça sistemleri daha da batacak, daha çok kayıplar verecek.

Zekat diyerek, kurban hissesi diyerek onlarca senedir organize şekilde çaldıkları paraların…

Kurslarımıza, talebelerimize yapılan yardım/destek paralarından onlarca senedir çaldıklarının….

“Kurs yapıyoruz” diyerek çaldıklarının…

Güya dernekler, vakıflar üzerinden çaldıklarının…

Çaldıkları devasa meblağda paralar, çok sayıda araziler v.s. bir yana, organize insan ve organ kaçakçılığı, organize fuhuş işleri kapsamında pek çok ülkede çaldıkları çocukların, kaçırdıkları insanların, kadınların, kızların…

Kuruluşundan beri Türk/İslam düşmanlığı yapan, devlete ve millete ihanet eden, her türlü kara para işleri yapan ve hala yapmaya devam eden MİT’le el ele, kol kola çalışmanın…

MİT’in tasmalarını elinde tutan kara paracı ABD gizli servislerine çalışmanın…

ABD’yi ilan edilmemiş bir sömürge devlet ayarında tutan ve onu perde arkasından yöneten İngiltere’ye çalışmanın…

Bu güne kadar dünya genelinde en az 25 milyon çocuk ve gencin kaçırılarak tecavüz edilmesi, ayinlere kurban edilmesi, fuhuş ve organ mafyalarına kurban edilmesinden sorumlu olan Kraliçe’ye çalışmanın…

Daha detayları yazmakla bitmeyecek kadar geniş olan insanlık dışı, şeytanca bir milletler arası sisteme çalışmanın ne demek olduğuna dair yargılamalar yapılmadan, gerekli cezalar kesilmeden, suçluların milletimizin elinde lime lime parçalanmasına imkan verilmeden, en ağır şekilde cezalandırılmaları sağlanmadan, şüpheli hiç kimsenin kaçıp kaybolmasına izin verilemez, verilmeyecek.

İşte böyle… Keser döner, sap döner, gün gelir mfs adamı gömer.

Herkes şimdi kara paracı gizli Hristiyan Behlül Karak’a, kara paracı kripto kimlikli Seyfettin Alkan’a, kara paracı kripto kimlikli Zeki Çalışkan’a ve benzerlerine yazdıklarımı soracak. Daha da bir şey yazmadım aslında, bundan sonra yazacaklarım da sorulacak. Bunların ortadan kaybolmasının zamanı mı, yeri mi… Aksine, inadına meydanlarda olmalılar, sesleri çok gür çıkmalı, öfke ile bağırarak karşılıklar vermeliler, bir gün bile geçirmeden o tamamen kontrollerinde tuttukları adalet sistemine gitmeliler, benden davacı olmalılar ama neredeler bu kişiler? Neden susuyorlar, neden kuyruklarını sıkıştırıp geri duruyorlar, neden kaçışıyorlar? Ya adli yetkililer, onlar neden geri duruyorlar ve susuyorlar?

Yemin olsun, dünyadaki en feci ölüm şekilleri ile infaz ettireceğim o sözde hakimleri, o sözde savcıları. Laf olsun diye demiyorum, hakikaten yemin ediyorum ki yargılanıp da haklarında idam kararları verildikten hemen sonra, topluca gruplar halinde infaz edilirlerken ben de o meydanda olacağım. Devletin televizyon kanalları başta olmak üzere, yerli yabancı özel kanallardan her isteyenin oradan canlı yayınlar yapmasını sağlayacağım. Zaten yargılamaları da hep dediğim gibi TBMM’de son derece şeffaf şekilde yaptıracağım. “Durun, herkes bir yana, en canileri, organcıları, tecavüzcüleri, ayincileri, hainleri bile ikinci sıraya koyun. Birinci sıradan o sözde hakimleri, sözde savcıları hemen şurada topluca infaz edin” diyeceğim. “Kaçırılan milyonla bebek ve çocuklar nasıl parçalandıysa, en vahşi/yırtıcı hayvanları koyun şuraya, parçalasınlar bu insan şeytanlarını” diyeceğim. “Leşleri bile kalmasın, bunlar için bir hainler mezarlığı bile olmasın. Buraya bir anıt dikin, üzerinde şu yaşananın özet şekilde hikayesi anlatılsın. Altında da – İnsanlık namına lanet- yazılsın” diyeceğim.

Yazılacak çok şey var da hem vaktim yok, hem de yıllardır takip edenler biliyorlar ve yazmadığım kısımları da tahmin edebiliyorlar. Benim adım mfs, ölmedim, ölmeyeceğim ve yemin ederim ki bu seviyede şeytanlaşmış Yahudilerin, satanistlerin, Hristiyanların, masonların, kripto/münafık müslümanların hepsini dünyanın her yerinde en feci şekillerde öldüreceğim. Hepsi de hukuka uygun olacak. Ben bunları yaparken dünya insanlığı “Yak onları”, “Parçala onları”, “Kolayca öldürme onları” diye tempo tutacak. Ankebut Ağını, dünya insanları kısmıyla, uzaylı insanlar kısmıyla, cinler alemindeki kısmıyla birlikte yok edeceğim.

O Adnancılarla da hususi şekilde ilgileniyorum, ilgileneceğim. Devlet sistemi içinde onlarla birlikte bunca zamandır milletimize her pisliği yapmış olan başta hakim ve savcılar olmak üzere her yetkili ve etkili kişi, şimdiden feci şekillerde ölmeye hazırlansın.

Dünya denilen şu gezegen üzerine gücü kalmış bir taraf varsa da haydi çıkıp beni durdursun.

Az daha unutuyordum. Bakalım, Sabetaycı gizli Yahudi ve kara paracı pislik herif Tuğrul İnançer gibi kaç kişi daha öldürülecek de bu şeytani sistemin topluca alınmasına, yargılanmasına ve insanlığın/hukukun gereği olarak topluca katledilmelerine mani olunabilecek. Binlerce kişi öldürülse ve ortadan kaldırılsa bile mani olunamaz. Kraliçe kendini feda etse bile mani olunamaz.

| Mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

Mektupları ve risaleleri aslında kim yazdı

Süleymanlıları neden kandırdılar.

Hazret-i üstazımız tarafından yazıldığı söylenilen, onlarca senedir cemaatimizin mensuplarına bu iddia ile okutulan, sahiplenilmesi ve baş tacı edilmesi sağlanan bazı mektupları ve risaleleri aslında kim yazdı…

Dar vakitte, çok sayıda işin arasında bu gibi yazıları peş peşe yazıyorum. Bu nedenle de sözü hiç uzatmadan, hatırlatmalar yapmadan, geçmiş yayınlara bağlamadan, bazı kısımları izaha girmeden, en can alıcı ve özet kısmından yazıyorum.

  • O mektupları ve risaleleri hazretimiz yazmadı. Hazretimiz sadece Kur’an harf ve harekelerini dahiyane bir usulle öğreten meşhur Elif cüz’ünü yazdı/hazırladı. Zaten ümmetin kaynak eser sıkıntısı yoktu, yok ve kendileri bunu defalarca ifade ettiler. Hatta o devrin büyük bir fitnesi vardı ve şakirtler üzerine büyük oyunlar oynanıyordu. Sözde üstadları olan, aslında gizli Ermeni ve hristiyan bir piskopos olan Said-i Nursi’nin adıyla neşredilen kitaplar her yere yayılıyordu. Shell firması bile bu risalelerin, bilinen adıyla Risale-i Nur’un baskı ve dağıtma maliyetlerini karşılıyordu. Masonlar bu sözde İslami risaleleri dağıtmak için seferber oluyorlardı. Aslında Fener Rum Patrikhanesindeki müşteşrikler ve hristiyan din adamları tarafından yazılan bu risalelerin, Kur’an-ı Kerim’in yerine hatta önüne konulması planlanıyordu. O devrin şartlarını çok iyi bilmek, anlamak gerekir ki o devrin içindeki bir hakiki mürşid-i kamilin neden böyle hareket ettiğini anlamak mümkün olsun. Kendisi de eserler yazsaydı, kendisinden sonra, cemaatin içindeki kripto kişiler, söz konusu eserlerini tahrif edeceklerdi. Belki onlar da Kur’an-ı Kerim’in dahi önüne geçirmeye kalkacaklardı. Bu kısımlara dair geçmiş yıllarda çok şeyler yazdım ama vakti gelince bu hususları derli toplu şekilde, uzun uzun ve belki de sesli olarak anlatacağım.
  • Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) tarafından yazıldığı iddia edilen o mektupları ve risaleleri yazan kişi Muhammet İhsan Oğuz’dur ki o da Sabetaycı bir gizli Yahudiydi. Müslüman rolü oynayarak müslümanlara tuzak kuran hainlerden biriydi. Onun risalelerini, üstazımızın risaleleri olduğu iddiasıyla cemaatimizde okutanlar da çoğunlukla cemaatimiz içindeki Sabetaycı Yahudilerdi. M. İhsan Oğuz da Sabetaycı bir kripto Yahudi olduğu halde, bu yalanlara gereğince müdahale etmedi. “Hayır, bu eserler benimdir, böyle iddia edemez, bu şekilde yayamazsanız” derdi hatta hukuk yoluyla hareket etse, çok şeylere sebep olabilir. Lakin yapmadı.
  • Aşağıda bu mektupların ve risalelerin aslında kim tarafından yazıldığını gözler önüne seren, pdf halinde açılabilen/indirilebilen bir çalışma/dosya var. Bu dosyayı hazırlayanlar ve yayanlar da kripto kişiler. Lakin dosya ciddiyetle ve tamamına yakını doğrulara sadık kalınarak hazırlanmış. Biz müslümanlar söyleyene değil, söylenene bakarız. Firavun bile doğru söylese “doğrudur” deriz. Söz konusu çalışma, bu husustaki hakikati açıkça gözler önüne sermişken, söyleyenler doğru kişiler değiller diye hakikati inkar etmeyiz.
  • Bu dosyayı hazırlatanlar arasında, gizli Ermeni ve misyoner olduğunu, İHH kurucusu olduğunu, cemaatte eskiden en merkez noktalarda bulunduğunu, AKPKK projesi ile yoluna devam ettiğini, organları için insanların öldürülmesi dahil her türlü kara para işi yaptığını yazdığım avukat Zeki Çalışkan da var.
  • Zeki Çalışkan, seneler önce bu meseleyi sosyal medya hesabında uzun uzun konu etti, tartışmaya açtı ve arkasında dik durdu. Belki benim de müdahil olmamı bekledi ama ben hiç karışmadım. Zira anlatılanların tamamı doğruydu, ispatlıydı ve acı bir hakikat karşımızda duruyordu.

Bu ön bilgilerle şu aşağıdaki pdf dosyası incelenince, hakikatın herkesin gözleri önünde apaçık olduğu ama hazret-i üstazımızın alemi değişmesinden önce ve sonra cemaatimiz içinde çok sayıda kripto kimlikli kişiler olduğu ve bazı hususlarda tahrifatlarının ileri seviyede olduğu anlaşılabilecektir. Hazretimizin, küfrün en şiddetli zamanında dahiyane bir siyasetle aslında bunların içine sızdığı, İslam’a hizmet etmenin mümkün olmadığı şartlarda bu dahiyane siyasetle buna meydan açtığı ve bu kısmın detayları anlaşılabilecektir.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Ayrıca bakınız: https://doi.org/10.30622/tarr.522264

Zeki Çalışkan’s garbage trucks

For a while, Zeki Çalışkan and his accomplices had taken over the excavation works from the very center with corruption. While doing excavation work, did they also bury the bodies of people whose organs were stolen at the excavation site?

Were garbage trucks also dumping garbage on the excavation site? Were there mutilated human limbs in the bags inside some of those garbage trucks?

We’ve been hearing this for years. Is it time to open these issues and start an investigation?

How many times have I written that Zeki Çalışkan should be dismissed? Still, that Zeki Çalışkan boils the cauldrons of strife, and suddenly appears before me on various issues. Why is everyone trying my patience? Why does everyone want to test my strength?

Everyone is aware that I am making my final warnings on many issues. I’m near a blast point. No one should get on my nerves anymore, don’t want to test my strength. Otherwise, the whole world will turn into a place of fire…

I will also clean the hypocrites and cryptos in my community. I don’t know Zeki, I don’t know Ahmet or Mehmet. Nor do I know the Christians, Jews, Freemasons, secret services, or governments behind them. If my anger explodes, I’ll pour gasoline all over the world and burn them. They can’t even find a rat hole to hide in. I will not tolerate any more clever rats running under my feet. Tell me…

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Taner Ay vakasına bir neşter vurulsa, Ay utanır da dünyaya ışık yansıtmaz

Bulgaristan’da yaşanan trafik kazasında ölen Taner Ay, Ankebut Ağının milletler arası kara para işlerinde kullandığı piyonlardan biriydi. Ölümü, normal bir ölüm değil. Bu ağı çökertmek isteyenler tarafından öldürüldü. Bu, bir başlangıç ve daha önce yazdığım gibi, önümüzdeki birkaç hafta içinde, çok büyük ihtimalle ortalık toz duman olacak. Sadece Türkiye’de değil, batı aleminin ondan fazla büyük ülkesinin adliyelerinde, basın ve medyasında, sosyal medyasında yer yerinden oynayacak. Ayrıca sahada çok şiddetli çatışmalar da yaşanacak.

Taner Ay, iş adamı değildi. Taner Ay, iş adamı gibi gösterilerek kara para ağları arasında bağlantı sağlayan ve kara para da aklayan bir insan şeytanıydı.

Adnan Oktar organize suç, terör ve ihanet örgütünün sürekli olarak kullandığı kişilerden biriydi. Adnan Oktar suç örgütünün, AKPKK organize suç, terör ve ihanet örgütüyle adeta kaynaşmış halde olması nedeniyle, Taner Ay da AKPKK’li en üst isimlerle çok sıkı bağlantıdaydı. Sosyal ağlarda paylaştığı resimlerde Solomon Soysuz’la, Hulusi Akar’la, Hakan Fidan’la, Metin Külünk’le, Mevlüt Çavuşoğlu ile ve daha pek çok kişiyle çektirdiği fotoğrafları görülebiliyor. Ayrıca devletimizin idare edildiği en üst kurumlarda bulunduğu anlarda çekip paylaştığı fotoğrafları da görülebiliyor.

Satanist bir gizli Yahudi olan Taner Ay’ı, kara para işi yapan pek çok devlet ve bu devletin gizli servisleriyle mafyaları da kullanıyorlardı.

Taner, bu milletler arası kara para ağının artık önemli bağlantılarını sağlayan bir kişiydi. Ankebut Ağını yöneten konseylerin üyelerine çok yakın kişilerle de görüşüyordu. Uyuşturucu kaçakçılığı kısmında AKPKK ile Adnan Oktar suç örgütü arasında köprü vazifesi yapan kişilerden biriydi. Uyuşturucu işinde, AKPKK kısmında, en çok Solomon Soysuz’la ve Metin Külünk’le paslaşıyordu. Bütün dünya biliyor, yıllardır bu iki şahsın uyuşturucu işinde üst isimlerden olduğunu anlatıyorum. Taner, fuhuş işinde de AKPKK ile Adnan Oktar suç örgütü arasında köprü vazifesi yapıyordu. Bu sahada, AKPKK kısmında, en çok da Türkiye’deki baş pezevenklerden biri olan gizli Yahudi Numan Kurtulmuş’la paslaşıyordu. Aslında zekası, kabiliyetleri, vasıfları yüksek biri değildi. İnisiyatif almıyor, emir edilenleri yapıyor ve bu nedenle işe yarar bulunuyordu.

“Osmanen Germania” yani Almanyalı Osmanlılar isimli sözde derneğin, özde kara para teşkilatının da mensuplarından biriydi. Bu güne kadar bu teşkilat zaten kara para işleri yapmakla açıkça suçlanmıştı. Avrupadaki medeni insanlar, bu şeytanlıklardan rahatsızlar ve kendi devletlerinin gücünü, adaletten yana, insanlığın faydasından yana kullanmak istiyorlar. Lakin, hep anlattığım gibi, Merkel başta olmak üzere pek çok üst seviye Alman siyasetçi ve bürokrat da bu kara para ağının içinde olunca, beklenen operasyonları bu güne kadar yapamadılar.

Osmanen Germania, aslında İngiltere’nin, Kraliçe’nin çetesinin talimatlarıyla AKPKK tarafından kuruldu. Zaten bu AKPKK ve Tayyip belasını, milletimizin başına en çok İngiltere, ABD, Almanya, İsrail getirdi. Bu milletler arası kara para işlerinde aslında AKPKK de bir taşeron. Ne yazık ki AKPKK eliyle, devletimizin gücü/kurumları, memurları hatta adliyeleri/mahkemeleri, hakimleri, savcıları bile farkında olarak ya da olmayarak bu insanlık dışı suçlara bulaştırıldı. Bunu, dünyaya kendini medeni olarak gösteren batılılar ve bir de İsrail sağladılar. Taner Ay’ın ve o sözde derneğin arkasında İngiltere de var. Almanya da var. ABD de var. Türkiye de var. KKTC de var. İsrail de var. Belçika, Hollanda, Fransa da var. Çok sayıda batılı lider de var.

Taner Ay’ın da içinde yetiştiği ve bünyesinde faaliyet icra ettiği Adnan Oktar organize suç, terör ve ihanet örgütü, dünyanın dört bir yanında özel hastahaneler ağı üzerinden yapılan organ işinin de bir seviyeye kadar içinde… Taner de organ işinde faaliyet gösterdi. Aslında o kısımda da bir piyondan başka bir şey değildi. Ankebut Ağının dünya genelindeki organ sisteminin Türkiye ayağındaki sözde hastahanelerden biri olan Memorial’ın sahibinin Turgut Aydın olarak gösterilmesi gibi… Organcı Turgut da piyon, Taner de piyondu… Piyon ama Türkiye’den Avrupaya mülteci olarak giden yüksek sayıdaki insanın, Ankebut Ağının organ sistemine kurban gitmesine, Adnancılarla birlikte o da vesile oldu.

Devletimizi, bu milletler arası kara para ağında öyle ileri seviyede kullanır oldular ki biz Vatanseverler cephesi ve ayrıca Muktedirler İttifakı (Mİ) olarak bu ağa darbe vurup düzenlerini bozdukça, kara paralarının önünü kestikçe, Türkiye’nin idari kadrosu aksi yönde faaliyetler icra etmek istedi. O yönde çırpındı, çırpınıyor. An geldi, kara para akarını devam ettirmek için Suçişleri Bakanı olan Solomon Soysuz İran’a gitmek zorunda kaldı. Sözde Dışileri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu zaten gittiği ülkelerin çoğunda, bozduğumuz kara para işlerini kuvvetlendirmek için çırpındı, çırpınıyor. Hep yazıyorum, Katar, BAE, Singapur, Danimarka ve benzeri devletçikler de bu Ankebut Ağının taşeron ve kasa olarak kullandığı ülkeler. Bosna Hersek, Arnavutluk, Makedonya ve benzeri ülkeleri de kara para işlerinde serbest ortam olarak kullanıyorlar. Bu nedenle bu gibi ülkelerin idaresini, adalet sistemini, eğitim sistemini, maliyesini ellerinde tutuyorlar. Şu sözde avukat Zeki Çalışkan’ı, kara para işlerini, sözde derneklerini, organ işine kadar bağlantılarının olduğunu kaç sene önce yazdım. Sahibi olduğu avukatlık bürosunda avukat gibi görünen militanların da tek tek aslında gerçek ırklarını, gerçek dinlerini, gerçekte ne halt ettikleri yazdım. Otuz kadar avukttan biri bile senelerdir benden davacı olamadı. Lakin, bu devletin adli yetkilieri ve MİT’i ne yaptı? MİT, senelerce şu Taner’i de kolladı. Evet, bizler vergi verdik, MİT de batılıların kara para sistemine çalıştı. Türkiye’den de erkek, kadın, çocuk, bebek kaçıran ve bunları fuhuş, organ ve ayin ağlarına gönderen kişileri MİT, bizim vergilerimizle ve milletimizden/devletmizden aldığı güçle korudu, destekledi. Hala halleri böyle…

AKPKK’in ve Tayyip’in başımıza bela edilmesinde en etkili olan şahıslardan biri Devlet Bohçalı, çok vasıfsız, kafasız, korkak, aciz bir vatan haini MİT casusundan başka bir şey değil. MİT üzerinden CIA ve Avrupalı gizli servislerler de paslaşıyor. Binbir türlü açığı var, delili var, şahitleri var, bülbül olup ötecek ödlek adamları var sistemlerinde ama Türk adli yetkilileri nerede? Köpek desem, köpeğe hakaret olacak bu pislik herif, tutmuş on sene sonra benden davacı oluyor. Tek başına hafif gelmiş de yanına en sadık köpeklerinden biri olan Suçişleri Bakanı Solomon Soysuz’u alıyor. Yetmiyor, bunca yıldır danışıklı dövüştükleri sözde muhalefetin başı Kemal Kılıçdaroğlu’nu da yanına alıyor. Baştan beri emir eri olarak kullandığı Recep Tayyip Erdoğan’ı da aynı davada benden şikayetçi yaptırıyor.

Yıkarlar bu devleti bu hainlerin başına ama yine de bu devleti bu hainlerin ellerinde alırlar. Milletin can, mal, namus, din, ahlak emniyetini tesis ederler. Yok öyle bir Türkiye artık…

Şimdilik daha fazla bilgi vermeyeceğim. Lakin, gerekli ikazları son dönemde zaten herkese açık şekilde yaptım. Onları da tekrar etmeyeceğim. Altta kalanının canı çıksın, iyi olan kazansın. Sık sık, geleceğini ve yaşanacağını ifade ettiğim o büyük günün yaşanmasına ramak kaldı.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Süleyman Akbulut da gizli Yahudidir…

Seneler boyunca cemaatimizin Trakya idareciliğini yapmış olan Süleyman Akbulut da bir gizli Yahudidir.

Aynı hain ekibin içindedir. Kendi kızını, gizli bir Yahudi olduğunu çok kesin şekilde bildiği Fatih Ülgen’e gönül rızasıyla vermiş bir kişidir.

Salim Dağ, Yusuf Büyükgöze, Süleyman Akbulut, Hasan Arıkan, Hüseyin Kumaş, Hüsnü Yılmaz diye saymaya başlasak, uzun bir listeyi sıralamak gerekir. Bunların hepsi gizli Yahudi ya da gizli Ermeni kökenli kişiler değiller ama hepsi açıkça hainler. Merhum Arif Ahmet Bey Ağabeyimiz, sağlığında Hüseyin Kumaş’ın yasaklama yazısını bütün teşkilata dağıttırmıştı. Bütün müesseselerimize girmesi, programlara katılması yasaklanmıştı. Bu yasaklama, Akademi Dergisine yapıldığı gibi hileli, metnin üzerinde sonradan oynama yapılmış bir yazı değildi, gerçekti. Merhum büyüğümüz daha fazla tahammül edemez hale gelmişti. Sonra içimizdeki bu hain çete çok baskı yapınca, hizmette aksamalar olmasın, iç fitne çıkmasın, zamanı beklensin, bunların biraz daha mühletleri dolsun diye Hüseyin Kumaş’ı tekrar cemaatimize kabul etmişti.

Merhum büyüğümüz Kemal Bey Ağabeyimizin yasakladığı/uzaklaştırdığı, emirine isyan halinde can veren, cemaatinden tart edilmiş halde can veren, yazdığı kitaplar yalanlarla ve uydurmalarla dolu olan Mehmet Emre’yi, ölüp gitmesinden seneler sonra bile sohbetlerinde öven, yere göğe sığdıramayan Hüseyin Kumaş, bunu aldanarak yapmıyordu, yapmıyor. Kalpler bir… Niyetler bir… Bu, onlarca senedir böyle…

Merhum büyüğümüz Arif Ahmet Bey Ağabeyimiz, Ali Kangel’lere on seneden fazla süre tahammül etmiş, yasaklamalarını ötelemişti. Bu kadar büyük oyunlara karşı oyunlar kurarken, bu kadar fitnelere sabırla mani olmaya çalışırken kendi sıhhatini bozmuştu.

Sultan Abdülhamid Han, kendisi aleyhinde Avrupa basınına sürekli makaleler gönderen ve çok büyük sıkıntılara sebep olan, sekiz dil bilen bir baş belası ve hain Ermeni’yi Saray’a tercüman olarak atamış, iyi de maaş vermiş ve zararını asgariye indirmişti.

Dostuna yakın ol, düşmanına daha yakın…

Allah ihmal etmez, imhal eder yani mühlet verir ama çok sayıda hainin mühletleri artık bitti. Şimdi, cemaatimizdeki temizlik yaşanırken muhterem büyüğümüzü karşısına alacak olan herkes bilsin ki beni karşısına almış olacak. Ben de şuradan yazıyorum ki hepsinin üzerinden geçeceğim. İşte meydan…

Mehmet Fahri Sertkaya

Salim Dağ, Akademi Dergisi aleyhinde hazırlanan sahte yasaklama yazısı ihanetinde çok aktif rol almıştı.

Salim Dağ ve diğer malum münafıklar bir zafer olarak nitelendirdikleri planı gerçekleştirmekte, etraflarındaki inancı zayıf, merkeze bağlılığı zayıf kişileri “ileten” konumunda kullandılar. Dinimizin, yolumuzun düşmanları (Yahudiler, Masonlar) tarafından kendilerine söylenen en parlak fikri icraate geçirdiler.

Bu yasaklama yazısı fikrini münafıklar bile aslında çok mümkün göremediler. Geri durmak istediler. Son olarak kendilerine Tayyipgiller familyasından “sonucu ne olursa olsun” denilerek talimat verildi ve mecburen yaptılar.

Ellerinde patlayacağını da düşündüler, topluca ihraç edileceklerini de…
Lakin Akademi’nin daha fazla kitle oluşturmaması ve daha fazla güçlenmemesi için bu fitneyi çıkarmayı elzem gördüler.

Bir de merkeze bağlılık adı altında aylarca hatta senelerce sürüp gidecek bir şüphe elde etmiş olacaklardı. Ayrıca büyüğümüzün buna sinirlenerek Akademi’nin yanında “açıkça” yer almasıda aleyhine olacaktı.


Karar verdiler, Salim Dağ, Arıkanlar, Kangeller ve şürekası toplanıp ağız birliği ile, üzerinde oynama yapılmış, aslından bozulmuş, parantez açılarak Akademi Dergisi ismi ve bazı URL’leri eklenmiş metnin yayılmasını onayladılar…

Hatta öncesinden de münafıklar, “Yasaklama getirecekler bu kişiye, az kaldı, herkes anlayacak.” gibi konuşmalar yapmışlardı. Hazırlık aşamasında olan planlarını dillendirmişlerdi.

Çok yakında herkes, merhum büyüklerimizin de, şimdiki reisimiz Alihan Bey Ağabeyimizin de ve sahada benim de nasıl imkansız yükler taşıdığımızı, nasıl akıl almaz oyunları bozduğumuzu iyice anlayacak. Zaten anlamak isteyenler şimdiye kadar çoktan anladılar da yakında inkarı mümkün olmayacak kesinlikte herkesin gözleri önüne serileceği gelişmeler olmasını bekliyorum.


Dünyadaki beyin takımı arasında bazı yerlerde özetle ve birbirine benzer şekilde şöyle konuşmalar yapıldı:

“Mfs en başından beri bir gün cemaatin başına geçeceğini biliyormuş. Her şeyi bu plana göre yapmış. Şimdilerde bu gerçek daha net görülebiliyor. Bu, çok büyük bir plan… Bunu o genç yaşında kendisi yapmış olamaz. Bunu Arif Ahmet Denizolgun planlamış olmalı. Mfs de üzerine düşenleri çok iyi yapmış ve şu anda durdurulamaz bir güç haline geldi.”

Salim Dağ’ın gerçek yüzünü meydana seren yayınlarımın altına, kendileri gibi birkaç münafık gelir de onu savunan yorumlar yazar diye bekleyenler, birkaç yorumla bile moral bulacak olanlar, o derece çaresiz, güçsüz, bitmiş olanlar var. Gerçekten tükenmiş haldeler…

Cemaatimiz içindeki tesirim-ağırlığım son zamanlarda iyice artıyor ve bu, düşmanlarımızı kahrediyor. Öyle zan ediyorum ki son bir çılgınlık denemek zorunda kalacaklar ve bu da hem onların hem de cemaatimiz içindeki münafıkların sonunu getirecek.

Münafıklar


Endişe etme Zeki Çalışkan! Sen metafizikle ölmeyeceksin. Senin mühletin var ve senin çarpılmana müsaade yok. Senin ibret-i alem olman isteniyor. Gerçek yüzün, şeytanlığın, içinde bulunduğu bütün kara para işleri, nasıl canlar yaktığın, yaptığın organ işleri, cemaatimiz içinde defalarca çıkarttığın fitneler, bu dine, bu davaya, bu devlete ve millete neler yaptığın gözler önüne çıkacak da sonra öleceksin. Artık o anda intihar mı edersin, idam mı edilirsin bilemem…

O günlere kadar sağlığını koru, kendine dikkat et. Zaten bitik bir bedenin var, birkaç sağlam darbe almana müsaade edilse çoktan kabirdeydin.

Az daha unutuyordum, ben içeri alındıktan sonra çevirdiği o dolaplar, bağlantılar, işlediğin o büyük suçlar da ispatlarıyla gözler önüne çıkacak.


Muhterem büyüğümüz benden, mücadelemden, yayınlarımdan, dünyaya rest çekişimden son derece memnun… Bu güne kadar olduğu gibi bu günlerde de benden ve mücadelemden herhangi bir rahatsızlık duymuyor. Bu güne kadar yasaklanmadığım gibi bu günlerde de yasaklanmadım. Dava edilmediğim gibi bu günlerde de dava edilmiş değilim. Sürekli dualar ediyor kendisi bana ve ekibime… Bunu da münafıklar dahil, cemaatimizin içinde olan ya da olmayan bütün taraflar net, tartışmaya mahal bırakmayacak netlikte görüyorlar.

Akademi Dergisi bu güne kadar hiçbir zaman “gerçekten” yasaklanmadı, dava edilmedi ve tart edilmedi hatta tenkit bile edilmedi.

Mason teşkilatı ve CIA da dahil olmak üzere farklı farklı taraflar-kesimler son zamanlarda paniklediler. “Bunlar, bizim cemaatleri içinde kullandığımız herkesi nasıl biliyorlar. Kullandığımız kişiler hakkında bu kadar detaylı bilgileri nasıl elde ediyorlar. Mfs’nin YİT dediği teşkilat bu kadar büyük, güçlü ve başarılı bir teşkilat mı?” ve benzeri şekilde konuştular, tartıştılar.

Çok yakında, içimizdeki bütün adamlarını bir hamlede topluca oyundan düşüreceğimiz endişesini taşıyorlar ve bunun üzerinde çok durdular, konuştular, tartıştılar.

Biz o münafıkları aramızdan topluca temizleyip attıktan sonra “güç” ne imiş bütün dünya gözleriyle daha net görecek.

Her şey, muazzam bir planın parçası olarak ilerledi, ilerliyor, ilerleyecek.

Heyecan yok, endişe yok, acele yok, hata yok ve kimsenin gözünün yaşına da bakmak yok… Herkes hak ettiği muameleyi mühletleri doldukça görecek.

Dünya üzerinde sübyancılık suçlularına, çetelerine, teşkilatlarına karşı daha da bir hassasiyet oluştu ve devletlerin güçleriyle bunlara operasyonlar yapılmasına Ankebut Ağı tamamen mani olamıyor. Operasyonlar giderek artıyor ve büyüyor. Bu, basın ve medyaya yansıdı, yansıyacak.

Mehmet Fahri Sertkaya

Haddi aşıyorsun Zeki Çalışkan!

Arkamdan çevirdiğin binbir türlü planın, pusunun hepsini biliyordum, biliyorum ve hepsini de bozdum.

Yazılarımdaki o iddialarımın somut delillerini savcılıklara ve mahkemelere sunmama mani olmak için beni, TCK 32 kapsamında gözetim süreci için Erenköy Ruh ve Sinir’e sevk ettirdiğinizde, oranın başındaki gizli Hristiyan olan doktor Hüseyin ile neler çevirdiğinizi de biliyordum/biliyorum.

Hüseyin’in senin mensubu olduğun gizli Hristiyan cemaatinin bir mensubu olduğunu da biliyorum. Sürekli irtibatınız olduğunu, sadece benim mevzum için tanışmadığınızı, paslaşmadığınızı, daha önce başkalarına da hukuksuz ve art niyetli şekilde raporlar verdirdiğinizi de biliyorum…

Ne kadar ahmakça ve tedbirsiz şekilde kafa kafaya verdiğinizi ve nasıl açıklar verdiğinizi, deliller bıraktığınızı da biliyorum.


Bunu daha orada iken biliyordum. Bunların somut delillerinin elimde olduğunu, orada doktor Hüseyin’e, doktor Onur üzerinden haber etmiştim. Gizli Hristiyan Onur, kendisinden istenen numarayı oynamaya çalışırken, isteksizdi. Bu kadar zorlama ve hukuksuz şekilde bu işin tutmayacağının, bana rapor vermeye ihtimal bile olmadığının baştan farkındaydı.

Karşısına bir kere geçtim, yarım saat kadar konuştum, adam sanki başka bir dünyaya geçti… Hayatının şokunu yaşadı. Hasmına hayran olma hali yaşıyor ve bunu gizleyemiyordu.

Önünde, savcılıklar ve mahkemelerden temin ettikleri dosyalarım vardı ki o dosyalarda suç unsuru olarak gösterilen yazılarımın, yayınlarımın herhangi bir hukuk devletinde anında temiz eller operasyonu başlatacağını, on senedir Erdoğan’a hakaretten yargılanamadığımı, yargılanmayı çok istediğimi, kendisinin benden asla davacı olamadığını, 2013’ten beri Erdoğan’a hakaret ettiğim iddiasıyla Adnan Oktar’ın marifetiyle oluşturulan bir dosyanın yok edildiğini, bu kapsamda bir savcıda ifademin bile alınamadığını, bir yargılansam yarım saat sonra memleketin ayarının değişmeye başlayacağını, elimde somut deliller olduğunu, o dosyaların oluşması için çırpındığımı, onları sorun değil nimet gördüğümü v.s. hızlıca anlatınca, başı döndü.

Numara oynaması gerektiğini bile unutup şaşkınlıkla “Yaaa, yaaa… Bu şartlarda bir de böyle mi, öyle mi?” gibi konuşmak zorunda kaldı. “Peki Tuncay bey, siz bunları iddia ediyorsunuz da bir de yanında somut deliller yayınlıyorsunuz, bunu nasıl yapabiliyorsunuz?” diye sormaktan kendini alamadı.

Libya’ya silah kaçırılan Amazon isimli sivil kargo gemisini, video görüntüsüne kadar ifşa ettiğimi…

Suriye’de Tayyip’in emriyle MİT’in defalarca kimyasal katliam yapıp her seferinde suçu Esed’in üzerine yıktığının delillerini yıllar önce paylaştığımı…

Hatta Erdoğan’ın Suriye’de mazot kaçakçılığı yaptığının somut görüntülerinin Sputnik’te bile yer aldığını ve aslında suç ya da delilik emaresi gibi gösterilmek istenen iddialarımın saygın basın yayın kuruluşlarında bile haber olduğunu ve benim de bazılarını oralardan aktardığımı…

Elindeki dosyalarımda hiçbir suç unsuru ya da akıl sağlığı şüphesi duyulabilecek bir şey bulunmadığını, yargılanma sürecinde karşımda hukukun ayaklar altına alındığını…

Hep biliyordu… Bu şartlarda ancak Tayyip gibi köşeye sıkışmışlar ve senin gibi hem köşeye sıkışıp hem de kafayı cinsi sapıklıkla, uyuşturucuyla, çift kimlikli yaşamakla, nitelikli dolandırıcılıkla, her gün herkese ayrı bir yüz göstermekle yakmış olanlar bu işi zorlardı. Onur zorlamadı…

Anlattım, açıkladım biraz delilleri nasıl elde ettiğimi ama o ekibimi, sistemimi çözmeye dönük sorular soruyordu, ona da izin vermedim.


Onur bir daha beni karşısına alamadı. Sonraki her aşamada geri durdu hatta kaçtı…

Bak şimdi, buradan biraz geri saralım şu filmi… Ben, altı ay boyunca o hastahaneye ceza evinden götürülüp getirilmişim. Sabah götürülüyorum, öğleden sonra ya da akşam cezaevine geri getiriliyorum. Kutu gibi bir araba… Hükümlü ve tutuklu taşıyan, her tarafı zırhlı gibi çevrilip kapatılmış içine ayrıca metalden küçücük bir iç bölme yapılmış, oraya da altı kişi tıkıştırılan bir araba ile götürülüp getiriliyorduk. Yazın sıcağında etrafı, dışarıyı göremeden sallana sallana gidip geliyorduk. Birkaç sefer sonra beni araba tuttuğunu fark ettim. Halbuki beni hiç araba tutmazdı.

Onlarca defa böyle olmuş, gitmiş gelmişim ama bana hayatıma ya da yayınlarıma dair tek bir soru sorulmamıştı. Hiçbir bilimsel temeli olmayan Roşa testine, tartışmaya açık ve göreceli sorularla dolu olup bilimsel kesinliği olmayan 565 sorulu teste yeniden yeniden sokulmak isteniyordum. İtiraz ettim… “Siz ne yapmaya çalışıyorsunuz? Benden delil isteyin, mahkemeler isteyemediler, size getireyim, hemen bitsin bu iş burada?” deyince, susup durdular. Zorladılar durdular. Çoktan “Herhangi bir akıl sağlığı sorunu yoktur” demeleri gerekiyordu. Benim sinirlerimi zorlayıp bana hırçın tavırlar sergiletip bunu bahane ederek ilaç dayatmak ve önce gerçek psikiyatrik ilaçlarla süreci başlatıp da sonra işimi bitirecek ilaçlar vereceklerdi. Büyük bir ekip bunun böyle olmasını istiyordu, herkesi, her aşamayı takip ediyorduk ama sen o zaman da haddi çokça aşanlardan oluyordun Zeki Çalışkan…

Sonra tamamen hukuksuz şekilde mahkemeler/hakimler de ayarlanarak ve özellikle 39. Asliye ceza mahkemesi kullanılarak hastahaneye yatış kararı verildi. Benim önümde, benden önce yatış kararı verilmiş ve sıra bekleyen yüzlerce kişi vardı. Ceza evinde sırf hastahane işlerine bakan, sürekli bunlarla ilgilenen bir kaç ceza infaz memuru vardı. Gide gele aramızda biraz tanışıklık olmuş ve sohbetlerimiz de olmuştu. Bu kişiyi konuştururken “Senin yatış verilecek bir halin yok. Sana yatış veremezler. Verseler bile Bakırköy Ruh ve Sinir birbuçuk sene sonrasına gün veriyor. Bu Erenköy ise gün bile veremiyor. Sistem kilitlenmiş, yer yok, yatak yok” dedi. Diğerleri de aynı şeyleri anlatıyordu. Lakin ben kendimi yıldırım hızı ile hastahane sürecinde buldum Zeki? Arka planını buradan anlatmama gerek var mı, zaten işin içindeki kişilerden biri de sensin?

Haftada bir, tekrar tekrar intihara teşebbüs eden onlarca kişi aylardır sıra bekliyordu da Zeki, ömrü boyunca hiç kimseye zarar vermemiş, tek bir kontrolsüz hali görülmemiş, kendine tek bir çizik bile atmamış, uyuşturucuyu geç de ömrünce bir dal sigara bile içmemiş, alkollü içeceklerin adını, tadını, rengini bile bilmemiş ben, kendimi mahkemenin yatış kararından günler sonra hastahanede buldum.

Yatışa götürüldüm, 20 günden fazla kutu gibi, it bağlasan durmaz bir yerde hiçbir test, mülakat, tıbbi aletlerle bir ölçme/tarama yapılmadan orada tutuldum. Her şey yine hukuk dışı, normal dışı sürüyordu. Yatırıldıktan birkaç gün sonra, işte yukarıda anlattığım doktor Onur görüşmesi yaşandı. Yarım saat kadar sürdü, o şoku yaşadılar ve beni öylece bıraktılar. İşlem yapamadılar, taburcu edemediler, rapor veremediler ama üstten gelen baskıları da ezemediler. Bocaladılar… Bundan sonra Onur oyundan çıkmak istedi…

Yaklaşık 20 gün oluyordu, hiçbir şey yapıldığı yoktu, doktor bir muhatap arıyorum, yok. Hukuki muhatap arıyorum, yok… İnfaz memurları şaşkın, orada nöbet tutan jandarma personelleri şaşkın… Adamlar gelip gidip “Yahu sen hala burada mısın, senin hiçbir sorunun yok. Seni niye burada tutuyorlar” deyip duruyorlardı. Hepsi şahitlerim, davalarda dik duracaklar… İsimlerini, soy isimlerini de verdiler ve “Ne gördüysem anlatacağım kardeşim” dediler. Hatta hastahane hemşirelerinden de çok temiz niyetli, sizler gibi şeytanlaşmamış çok sayıda kişi de şahitlik yapacaklarını ifade ettiler. Hatta bunlardan ikisi, doktor Onur’un, doktor Vedat’ın bana nasıl yalanlar söylediğini, arka planda aynı konuları kendilerine nasıl başka anlattıklarını, kendilerine nasıl yalanlar söylendiğini meydana çıkarttılar. Kendileri de sarsıldılar.

Hele bir hemşire var ki soğuk algınlığı ilacı olduğu iddiası ile bana onunla ilaç gönderdiler, açıkça yalanlar söylettiler. Beceremedi, açık verdi. Ne olduğu hala belirsiz olan o ilacı tam yutuyordum ki üzerine gittim, sıkıştırdım, bocaladı ve bir çocuk gibi oradan koşarak kaçtı. Arkasından “Senden de davacı olacağım, bu nasıl iştir böyle… İki sözünde bir kendini yalanlıyorsun.” deyince, az ileride infaz memurlarının kapıyı açmasını beklemek zorunda olduğu anda, beni gayet net duydu ama gık diyemedi.

Aynı ilaç için bir personel soğuk algınlığı ilacı derken, diğeri B12 vitamin ilacı dedi. Bu işin arkasında gizli Yahudi doktor Begüm vardı ve bunları da bildiğini tahmin ediyorum Zeki Çalışkan…

21 günlük yasal denetim süresi bitecekti, az kalmıştı.. Bir şeyler yapmaları lazımdı ama kilitlenmişlerdi, seninle de Hüseyin sık mekik dokuyordu. Hukukla tehdit ettiğimde sana dönüp senden destek alıyordu, değil mi Zeki Çalışkan?Sonra kendilerince vizit dedikleri bir toplantı yaptılar. Saymadım ama yaklaşık 20 ya da biraz daha fazla psikiyatr, psikolog ve ayrıca sosyal tarama uzmanı dedikleri biri v.s. toplaşmışlar. Bir U masa olmuş, jandarma personeli beni oraya götürdü, kelepçemi açtı ve boş kalan uca beni sandalyede oturttular.

Senin Hüseyin “Evet Tuncay bey! Siz neden Cumhurbaşkanına hain diyorsunuz” diye söze girmesin mi… Altı ay boyunca bir şey soramamışlar, “Neden sormuyorsunuz” diye yatış kararından önce de bunları baskıya almıştım. Yine soramamışlar, onca gün yatmışım bir şey soramamışlar ve sonra yapmak istediklerine bak Zeki…

Gülsem, gülemiyorum. Kızsam ve öfke krizlerine girsem, zaten onu bekliyorlar, istiyorlar.


“Tayyip’in vatana ihanet ettiğinin somut delillerini on yıldır paylaşıyorum. Yargılanmaya çalışıyorum, başaramıyorum. Son zamanlarda bir keresinde binlerce kişiyi çok vahim iddialarımla CİMER’ yönlendirdim. Panik haliyle CİMER’i kapattılar. On günden fazla süre kapalı kaldı. Sonra insan aklıyla dalga geçer gibi açıklama yaptılar. Ana adres değişmiş de CİMER artık falanca adresteymiş. Yahu böyle bir sitenin arkasında ben bile olsam, tek başıma olsam, bir adres değişikliğini eski adrese koyacağım bir boş sayfadaki iki satır yazıla duyurabilirim? Yeni adresin köprüsünü, linkini verebilirim? Dahası, eski adrese girmek isteyenleri, kendileri farkına bile varmadan yeni adrese yönlendirecek bir sistemi beş dakika içinde ben bile kurabilirim? Siz bunu neyle, nasıl açıklayacaksınız? Ben yargılanabilmek için işte bu kadar çırpındım ve kendimden işte bu kadar eminim. Ben bir iddia bulunup somut delillerini de yanına eklemişsem, o adam her kim olursa olsun ona vatan haini derim. Dedim, demeye devam edeceğim. Kendisi de bu nedenle on senedir vatan haini dediğim halde benden davacı olamadı. Şu önünüzdeki dosyalara bakın, biri üç sene öncesinin dosyası, biri iki sene öncesinin, diğerlerinin bilmem ne zamanın… Bunların hepsi sümen altıydı, ben bilerek tansiyonu yükselttim ve ellerine geçtim. Şimdi de aylarca içeride sessiz durduktan sonra bir karşı hamleye giriştim. Onların son çaresi sizsiniz. Siz arada kalıyorsunuz, mevzu sizin üzerinize yıkılacak, dikkat edin.

Bu iş böyle acayip bir şekle gelmek yerine, şu hakimler savcılar bana -Ne imiş senin delillerin, ver bakalım-” deseydi, mesele bitmişti. Bakın Hüseyin Bey, ben Libya’ya koca gemi dolusu askeri araç, silah ve mühimmat kaçırılırken dünyada ilk olarak bunu haber yaptım, ifşa ettim, somut delillerini de yanında paylaştım. Bu gemide belki de yarım milyar dolarlık malzeme vardı. Bunlar kimin parası ile alındı, sizin, benim, buradaki şu diğer kişilerin paralarıyla… Bu gariban milletin paralarıyla… Yapılan tam bir vatana ihanet eylemiydi. Uluslar arası savaş ve terör suçuydu. Bunun gibi neler neler var. Siz şimdi bunca yayından altı ay boyunca hiçbir şey sormayıp da sonra vatan haini diyemezsiniz deyip de mevzuyu geçiştirecek misiniz?” dedim.

Hüseyin ne yapsın, mecbur… Ezildi, sesi değişti, hali değişti, oradakiler de anladılar ama elinde malzeme yok. Açıp da bana bir tane yayın, yazı soramıyor. Hepsi çok zekice, çok mantıklı ve ciddi şekilde yazılmış gerçekler… Hepsi birbiriyle muazzam bir mantık ve kurgu uyumu halinde… Yine ısrar edip başa sarıp “Vatan haini diyemezsiniz” dedi.. Ben de “Ben bu sürecin başından beri aynı şeyi söyledim, şimdi de söylüyorum. Sizinle tartışmayacağım. Buraya hukuki bir sebeple mi geldim, tıbbi bir sebeple mi? Burada tıp mı hukuk mu konuşacağız?” dedim. Halbuki ben “Bana yayınlarımı sorun. Neresinde şizofrenik bir hayal dünyasının tezahürü var, anlatın, benden izah ve ispat isteyin” dedikçe. “Biz doktorlar olarak, yayınlara, içeriğe bakmıyoruz” deyip duran da kendisiydi ve doktor arkadaşlarıydı.

Bu kısımları yazarak anlatmak mümkün değil Zeki.. Az bir zamanı kaldı, o gün gelince ben sesli olarak anlatacağım ve bütün Türkiye şoka girecek. Yarım saatten fazla bir süre konuşmalarım oldu. Ne hallere düştüler, görsen acırdın hallerine…

Darbe üstüne darbe aldılar. “Sizin kurul başkanlarınız bile hukuk bilmiyor” deyip anlattım, “Benden önce yatırılması gereken yüzlerce kişi var, bana sıra en iyi ihtimalle bir senede gelirdi, beni buraya bu kadar önden getiren güç kim?” dedim, en çok da bu soruda dut yemiş bülbül gibiydi senin Hüseyin… Kıvırmaya dönük bir izahat bile yapamadı. Kendisi oranın üst sorumlusu ama bu soruya cevap veremiyor, düşünsene Zeki onun oradaki halini….

“Benim için yatış kararı verilen dava 39. Asliye cezada görülüyor. Yatışa kadar bana bu dava ile ilgili baskı yapıp duruyordunuz. -Bir yatın, konunun muhataplarını bulalım, anlattıklarınızı doğrulayalım.- diyordunuz. Bu kadar hukuksuz bir şekilde yatış kararı çıkartıldı. Yattım bunca gündür, bana bu hususta ne sordunuz? Kimi aradınız? Ben 39. Asliye davasında karşımda müşteki olan şahsı hemen yanınızda arayalım da gerçekleri itiraf edecek dedim yatış öncesinde sizlere… Neden duymazdan geldiniz? Mesele on dakikada çözülecekti ve şimdi hala ban bir şey sormadan acayip bir sistem işletmeye çabalıyorsunuz? 39 Asliye, yatış kararı veremden önce usul gereği beni SEGBİS’ten bağlattı. Hakim değişmiş, tavırlar hukuk dışında, söylüyorum anlatıyorum hak arıyorum dinlemiyor bile… Son kısmında dalga geçmeye başladı ve bir de yüzüme kapattı SEGBİS’i… Bütün bunları bir araya getirdiğinizde siz ne düşünürsünüz? O davada müşteki 8 senedir duruşmalara hiç katılmamış. küsur sene önce şikayetini geri çekmiş. Silahlı olduğum iftirası mevcut olduğu için kamu davasına dönmüş. Müştekinin iki şahidinden biri hiç duruşmalara gelmemiş, zorla getirme kararlarına rağmen sözde sekiz sene boyunca bulunamamış. Diğer şahit de onların şahidi ve benim haberim bile olmadan vicdan yapıp gidip daha önce hakime -Ben yalancı şahitlik yaptım, hepsi yalan bunların… Silah da mekan basma da yoktu- demiş. Dava çoktan düşmüş. Bu davayı düşürmeyen, bu son duruşmada hakime bu tavırları sergileten, beni buraya yıldırım hızıyla getirten, beni burada hukuksuz tutan güç kim?” dedim ama diğer 15-20 kişi sarsılıp durdukça senin Hüseyin vaziyeti kurtarmaya çabalıyordu.

Hüseyin en sonuna doğru yine “Bırakın şimdi Libya’yı, gemiyi, silahları, şunları, bunları” falan demek zorunda bile kaldı. Oturduğum yerden zıplardım, başka türlü dengelerin içinde olsam. “Bu nasıl insanlık, bu nasıl vicdan, bu nasıl hukuk/adalet, bu nasıl bir çıldırtırcasına tavır” dedim. Sustum Zeki, bunu bile diyerek hala işi yokuşa süren birine ben daha ne diyeyim? “Bundan sonrasını mahkemede söyleyeceğim ve Hüseyin Bey siz de en çok bu hususlarda yargılanacaksınız. Neyi geçiştirmeye çalışıyorsunuz, neyi zorluyorsunuz? Neden sürekli birbirine tezat konuşmalar yapıyorsunuz?” dedim de “Hayır, hangi sözlerim tezatmış” diyemedi. Sustu, dondu, yüzü tutuldu, sarsıldı Zeki… Pekiyi senin haberin var mı Zeki, o vizit baştan sona kadar oradaki bir personel tarafından kayda alındı. Kayıt benim de elimde var, Ankebut Ağı mensuplarında da var ve iki taraftan da olmayıp üçüncü taraftan olanların ellerinde de var ve şimdi bile paylaşsam neler olur biliyor musun, ortalık ne hale gelir, öngörebiliyor musun?

Ya o vizitten ben çıkartıldıktan sonra o ekibin oylama yapıp da “Bu kişinin aklında ve yaşadıklarında hiçbir tuhaflık ve sorun yok. Bir an önce taburcu edilmeli” kararı birkaç kişi hariç tam bir katılımla, ezici oy çokluğu ile çıktığı halde, beni neden taburcu etmediklerini de biliyorsun değil mi? Bence sen bu hususları Tayyip’ten bile iyi biliyorsun seni gidi insan şeytanı adi mahluk seni…


Bu vizitte, beklemediği bir anda Hüseyin’i merkeze alarak oradaki herkese şunu da söyledim:

“Ben buraya cezaevinden 13 Aralık 2019 Cuma günü, önden haber bile verilmeden, akşama doğru getirildim.

Buraya geldim, cumadan sonraki pazartesi günü doktor Onur ile Begüm’ün olduğu odada yarım saat kadar konuşabildim ve sonra kimse benimle muhatap olamadı. O gün bizim cepheyle karşı cephe arasında restleşme yaşandı. Bizimkiler karşı tarafa bir şekilde seslerini duyurdular ve -Siz, bu kadar delil bulunan bunca hususta, her şeyi basit bir hastahane hamlesi ile kapatabileceğinizi mi sanıyorsunuz? O delilleri çok sayıda insan üzerinden yine de adliyelere yığmak mümkün ama hastahaneye yığmak da mümkün- dediler” dedim ve devam ediyordum “Siz, bu restleşmeden sonra mı bir daha benimle muhatap olamadınız? Vaziyete son bir defa bakacağım, tavırlarınızı göreceğim ve sonra bitirici darbeyi vuracağım, buraya deliller yığdıracağım, bu pusuyu ezip geçeceğim diye mi benimle kimse muhatap olamadı. Karşımda bunca hukuksuzluk sergileniyorken, hedef buna meydan bırakmamak mı?” diyecektim ki Hüseyin anladı, izin vermedi devam etmeme, ezici tavır sergiledi ve konuyu geçiştirdi. Ben bunu yaptıktan sonra yine “Beni buraya, yüzlerce kişinin sırasını çalarak getiren güç kim, bu kurumda kimin öne çekileceğine, önden yatırılacağına, hangi mevzuata/hukuka göre kimler karar veriyor, bunu cevaplamadınız” dedim. Yine sıkıştı, yine bir şey diyemedi.


Bütün hukuksuzluklara, zorlama ve art niyetli tavırlara rağmen o vizitten, doktorların/ekibin tamamına yakınının ortak kararı ile “taburcu edilmem” yönünde karar çıktı. Beni yine bırakmadılar Zeki… Senin de sayende, bu şartlarda bile yine de zorladılar bu işi… Ses kaydı senin elinde yoksa, bana Telegram’dan bir merhaba de, hemen atayım dinler anlarsın ne derece bir hukuk skandalı yaşandığını…Dahası da var, sonra Begüm de Onur da bu aramanın yapıldığını inkar ettiler. İnfaz memuru şahit, jandarma erleri şahit, yan hücrede tutulan iki kişi şahit ve dahası güvenlik kamerası kayıtları da var… Ne diyeceksin Zeki? Onur, baştan beri çok haklıymış değil mi?


Yine de taburcu edilmeyince ve yine de tıbbi bir işlem de yapılmayınca, günler öyle geçmeye devam edince ben büyük bir baskı kurdum. Oradaki infaz memurları ve jandarma personeli bile yaşananlara inanamadılar.

İşte o artık isyan ettiğim, gürültü çıkarttığım aşamada mecburen karşıma doktor çıkarttılar. “Sizin doktorunuz Onur Bey” diyenler bir anda kıvırıp doktorunuz Begüm Hanım dediler. Detaylarını atlıyorum, mevzu çok uzun diye ama arada kurum içi telefon görüşmeleri, yalanlar, pusular, konuşup inkar etmeler, neler neler var. Her aşaması da şahitli, ispatlı…

Onur pes etmişti o tek görüşmede ve mecburen Begüm’e “Bu işi sen hallet, buraya kadar gelmiş, bu iş halledilmeli, bu adam on senedir durdurulamadı” dediler.

O baskıyı yaptığım sırada karşıma doktor Begüm’ü çıkarttılar. Detayları ve delileri bol bol var, atlıyorum. Zamanını bekliyorum ve anlatacağım delilleri ile…

Ben Begüm’le konuşurken Onur benim orada o odada olduğumu bilmeden girdi içeri ve beni görünce hemen geri çıkmak istedi. Zor çevirdim, arkasından defalarca yüksek sesle seslendim, çıkıp kaçmaya fırsat bulamadı ve mecburen karşıma, Begüm’ün yanına oturdu. Muhatap aldım ve “Neler dönüyor burada? Taburcu olacağıma karar verilmiş, bu karar telefondan başımda duran infaz memuruna söylenmiş ve jandarma personeli de buna şahit olmuş, ben tam taburcu oluyorum derken -Yok öyle bir şey söylenmedi- diyorsunuz ve süreyi uzatmaya oynuyorsunuz? Siz neler çeviriyorsunuz? Gelin benimle, telefon görüşmesi yapılan ve bilgiyi bana aktaran infaz memuru şu anda da nöbette, başımda duruyor. Adı şu, sizinle yüzleştireyim” dedim… Çaresizlikle küstahça tavırlar sergileyerek üste çıkmaya daha doğrusu mevzuyu kıvırmaya çabaladı ve haddi iyice aşarak “Sizin yayınlarınız hayatın gerçekleri ile bağdaşmıyor, sizin için bir tedavi süreci başlatacağız ve burada kalacaksınız” dedi Onur… “İlk ve son görüşmemizde yayınlarımının yanında somut deliller bile paylaştığımı itiraf eden, bunları nereden bulduğumu soran da siz değil miydiniz?” demem bile fayda vermedi. Biliyorsun, o anda telefonları açıktı ve hattın ucunda sizlerin ayarladığı savcının kalemi vardı. Benim konuşmalarımı da duyuyordu. “Bana, beni burada tutmak için almanız gereken savcı ya da mahkeme kararını, ek süre kararını gösterecek, yazılı olarak tebliğ edip imza ettireceksiniz ve sonra ben itiraz hakkımı kullanarak burada neler döndüğünü de ayrıntılı, şahitli, ispatlı yazarak itiraz edeceğim. Bakalım ondan sonra bu işi nerelere uzayacak” dedim ve orada yanımda bulunan iki jandarma personeline de “Bu iş baştan belli idi ki mahkemelik olacak, bunlara şahit oluyorsunuz, şu duruşlarını görüyorsunuz, sizlerden ricam hafızanıza yazın, şahit olacaksınız” dedim. İsimlerini bile aldım. Sükut ederek, boyun bükerek tasdik edebildiler. Onlar bile çok rahatsız olmuşlardı.


Yanında gizli Yahudi doktor Begüm vardı. Baktım Onur mecburen yine rol yapıyor, baskı altında, açık verip duruyor, yüzüne vurunca zorlama yorumlarla kıvırmaya çalışıyor. Heyecanı ve korkusu dışa vuruyor. “B12 vitamin hapı da bir soğuk algınlığı hapıdır” diyecek kadar saçmalıyor. Ben mevzunun tadının kaçtığını anladım, baştan beri söylediği gibi bir kez daha “Bu işin sonu mahkemede bitecek ve hepiniz cezalar alacaksınız” dedim. Lakin arkasına ekledim “Hepinizi dinliyoruz, hepinizin bağlantılarını biliyoruz ve delilleri elimizde, dinleme kayıtları da elimizde”

Yüzünü görmeliydin Zeki… Çarpılmış gibiydi, sarsıldı, konudan koptu. Artık kıvıracak bir şey bulamadı, gizli Yahudi Begüm de onun sıkıştığını anlayıp sözün arasına girince “oh kurtuldum” dercesine beden hareketlerine mani olamadı ve kendini saldı…

Biliyorsun, buzdağının görünen yüzünü anlattım Zeki Çalışkan… Daha neler neler var. Sahadaki dengeleri gözettiğimden ismini anmadığım kişiler, kurumlar, teşkilatlar, bağlantılar da var.


Mesela hastahaneye günü birlik götürülüp getirilirken yanımda vazifesi icabı bulunan Jandarma personellerinin, anlatmaya çalıştığım hususları duyunca bana nasıl güzel tavırlar sergilediklerini ve bunlardan birisinin “Kardeşim, burada sana karşı apaçık şekilde bir şeyler döndürülüyor. Anlattıklarını da dinledim, hepsi çok doğru, çok mantıklı. Bu hastahaneyi ve doktorları dava et, öttürürsün” dediğini…

Ya da doktor Pınar’ı jandarma personellerinin önünde nasıl da köşeye sıkıştırdığımı, gerçek yüzünü meydana çıkarttığımı, tezatlarını yalanlarını yüzüne vurduğumu, rezil olduğunu ve oradaki jandarmaya “şahit olacaksın” dediğimde hislenmiş bir şekilde ve onay kastıyla kafa salladığını ve daha onlarca kısmı, hususu anlatmadım.

Doktor Çiğdem ve doktor Pınar’ın “Benim anlattıklarımın doğruluğunu 15 dk da internet taraması ile bile anlayabilirsiniz. Vaktiniz yok anladım ama kaçıncı defadır söz veriyorsunuz, bakacağız diyorsunuz da bakmıyorsunuz, bakın, internette bile deliller paylaştım. Onbinlerce yayınım var koca ülkede ve dünyada nasıl ses getirmişim de karşıma aklı başında bir kişi çıkıp da -İşte mfs nin tezatları, artniyeti- diyememiş. 46 raporlu birisi kullanılmış, deli olduğumu iddia etmiş, kendi raporunu montajla bana uyarlamış, bunun arkasında da Zeki Çalışkan var. Siz bu işi kısacık sürede çözebilirsiniz” gibi çıkışlarım karşısında ne hallere düştüğünü de anlatmadım. Bunların detaylarını anlatsam zaten, o kurumda deprem olur, hemen soruşturmalar ve yargılamalar başlar.

08 Ocak 2020 tarihinde hastahanede tutulduğum hücreden ceza evine dilekçe yazdım ve müdürü bilgilendirdiğim gibi dilekçemin kopyasının İstanbul İl Sağlık Müdürlüğüne, diğer kopyasının da İst. And. Cumhuriyet Başsavcılığına iletilmesini istediğimi ve bu dilekçenin hala bulunamadığını ama gönderme faks raporunun elimde olduğunu anlatmadım Zeki… Sadece bu dilekçenin yok edilmiş olması bile onlarca devlet yetkilisini ve hastahanede bu işe karıştırılan herkesi ve ardından seni ve çeteni içeri almaya yeter. Hem de vatana ihanet dahil onlarca suça ortak olmaktan, suçu ve suçluyu korumaktan Zeki…



Ceren Bilgesoy, Ceren Ateşal, bilmem ne Büyükkılıç v.s…

Benim Erenköy’ götürüldüğüm sıralarda personelin tamamına yakını gizli Yahudi ve gizli Ermeniydi Zeki… Biliyor musun bir keresinde işi gırgıra vurdum, Hakan Dağüstün diye sözde bir doktora “Sizin adınız soyadınız tuhaf… Sabetaycı mısınız?” dedim de halini bir görseydin Zeki… “Neden bahsediyorsunuz anlayamıyorum” deyince gayet sakin şekilde “Ceren Bilgesoy ve Ceren Ateşal da Sabetaycılar mı? Ne kadar tanıyorsunuz bu kişileri?” dedim. Çıkamadı işin içinden, gerginlik oldu biraz, ben sakin kaldığım halde… Baktım Jandarmalar bu hususlarda hassaslar, rahatsızlıklarını belli ettiler, konuyu anlamasalar da doktorlara sıkıntı çıkarttığımı zan ettiler de ben de “hiç gereği yok, mahkemelerde zaten ben bunları göreceğim” dedim içimden ve üstelemedim.

Şimdi beni dinle insan şeytanı!

Seni tabir ve tarif edebilecek kelimeler benim lügatimde yok. Senin seviyene istesem de inemiyorum. Nasıl bir şeytan olduğunu senelerdir anlatıyorum. Otuz kadar avukat arkadaşını ne kadar vahim iddialarla suçladım da üzerine iki sene olacak, biriniz bile benden davacı olamadınız. Biriniz bile hiç değilse “Akıl sağlığı yerinde değildir.” diyemediniz. it gibi titrediniz arka planda…

Ne zaman şu AKPKK organize suç, terör ve ihanet örgütünü köşeye sıkıştırsam, şu Tayyip’i şamar oğlanı yapsam ve cemaatimizin içindeki adamlarını, o münafıkları duvardan duvara vursam, karşıma sen çıkıyorsun.

Bak buraya yazıyorum, ben çilemi doldurdum, cefamı çektim, imtihanlarımı geçtim ve bundan sonra önceki gibi birisi değilim… İçeri girmek, sıkıntılar çekmek, geri durmak beni irademle yaptığım, dinimle yorumladığım ve karar aldığım hususlardı. O devir bitti… Bunu o devreleri yanmış kafana iyice kazısan iyi olur.

Bu sözlerimi kale almayıp da basit basit hamleler yapacaksan bil ki sert karşılıklarımı göreceksin. Hükumet mi krize giriyormuş, devlet ve yargı otoritesine itaat mi terk ediliyormuş, memlekette çok yönlü bir kaos mu çıkıyormuş, milyonlar sokaklara mı dökülüyormuş, peşinize mi düşüyormuş hatta iç harp mi çıkıyormuş, umurumda bile olmaz. Bu kadar hukuksuz şeylerin üzerine hala “Ben yaparım olur” tarzıyla ve devlet gücünü, adli gücü istismar ederek hala yol almaya kalkarsanız, devletin makamlarını delillere boğarım. Sistem o anda durdurulursa kaos çıkar ve ben bile durduramam hatta yönlendiremem. Bu kadar senedir nadiren somut deli paylaşmamın en büyük sebeplerinden/hikmetlerinden biri de bu zaten…

Beni zorlama, seni 3. köprüden aşağı doğru asarım, yanına çeteni de asarım ve leşlerinizi de aylarca orada bırakırım. Bilirsin, ben dediğimi yaparım.



Türkiye’de hukuk varsa, şu gördüğün ve UYAP’ a girmesini çok çok zor sağladığım, yok edilmesine izin vermediğim şu dilekçem hepinizi bitirir…

Türkiye’de hukuk yoksa, biz yine kendimizden vererek sabır ederken bir de daha da damarımıza basacaksanız, bu mfs, bu cemaat ve bu millet işini bilir. Artık isyan çığlığı duyarsınız “Bu ses de ne” derken milyonlarca ayağın altında kalırsınız.

İnsanların sabrını bu kadar zorlamak, haddi bu kadar aşmak, aklı başında kişilerin yapacağı iş değil, şeytanlaşmışsınız. O halde inceldiği yerden kopsun. Haydi meydan sizin…


Ahmaklarsınız!

Geçen seneki yayınlar duruyor. Açıp açıp bakın. Ben size kırk kere “Hukuk kartını oynamayın. Az akıllı olun. Dosyalarımı oynamayın. Bununla üzerime gelmeyin. Hiçbir şey tutturamazsınız. Ben gerçek manada gitmiyorum hukuka elimde bunca delil varken ve zorlamıyorum bu yolu, bir de siz bu halde benim üstüme hukuk kartıyla mı geleceksiniz?” mealinde yazıp durmadım mı?

Büyük bildiklerim izin vermediler ve benim manen daha da tekamül etmemi, geleceğe hazırlanmamı istediler ve bir de nasihat almayan bu millet hak ettiği belaları bulsun dediler de boyun büktüm. Kırk kere “Olaylara sizin gibi bakmıyoruz. Bizim maneviyatımız ön planda…” dedim durdum.

Ne oldu şimdi? Çıktım, istesem çıktığım gibi hepinizi hukuk kartıyla ezer geçerdim. İstesem şimdi bile ezer geçerim. Ben gitmedim yine bu yola, bu şartlarda bir daha siz mi bu kartı kullanacaksınız? Öyle bir dünya yok… Haddinizi aşmayın. Neyi neden yaptığımı biraz biraz izah ediyorum, bu defa olsun dinleyin. Yoksa ortalık fena karışacak.

Size söyledim, girin Suriye’ye, girin Libya’ya ve savaş çıkartın. İç savaş çıkartın. Kıtlığa sebep olun, hiçbirini bozmayacağım. Hala anlamadınız mı benim sözüm, sözdür… Yıkılsın ortalık, temizlensin şu memleket ve şu dünya, sizin planlarınıza da uyuyor işte…

Öyle zan ediyorum ki bir şeyleri yanlış hesap edeceksiniz Onur, Çiğdem, Vedat, Begüm ve diğerleri…

Ben sizi orada iken de çok ikaz ettim ama dinlemediniz. Şimdi bir kez daha ikaz ediyorum ki tepedekiler sizleri kurtaramazlar. Kendilerini kurtarmak için sizleri harcamak zorundalar… Hala onlara ümit bağlarsanız daha da feci akıbetlere sürükleneceksiniz. İtirafçı olun, her şeyi benim anlattığım gibi dosdoğru anlatın, baskı altında olduğunuzu, tehdit altında olduğunuzu ağız birliği ile söyleyin ki cezalarınız çok çok hafifler. Aksi halde her ihtimalde sizleri bir şekilde bitirecekler.

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Köşeye sıkışınca hep aynı terane “Bunlar bizim işimiz değil, devletin işi!”

Bunca mevzuyu bu kadar senedir anlatıyorum, bunca bakan ve bakanlık, bunca devlet kurumu ve başındaki yetkililer dut yemiş bülbüle dönüyor, kimse çıkıp yalanlayamıyor, bu mevzuları konuşamıyor bile ve hukuk yoluna da gidemiyor.

Bülent Yıldırım ne yapıyor?

Kendisine, yazdıklarım ve sesli anlattıklarım soruldukça “Bunlar bizim işimiz değil, devletin işi” deyip olmadık şekilde kıvırıyor. Biraz daha ısrar edip üzerine gidilse “Yahu bırakın şu adamı, delinin teki” diyebiliyor ya da “Zaten kaçak birisi, peşindeler” diyor.

Benim deli raporum olduğu iddiası ile sosyal medyada paylaşılan fotomontaj/sahtekarlık ürününü sözde belgenin gerçek yüzünü kaç yıldır, kaç kere anlattım, biliyor. O sahte rapor işinin arkasında Zeki Çalışkan var, bunu da anlattım, biliyor.

İHH, Zeki Çalışkan, AKPKK, BOP, Fatih Tezcan ve diğerleri hakkında anlattığım sarsıcı gerçekleri ilk defa anlattığım senelerde, üzerimde ciddi hukuki sorun yoktu, yakalama kararı yoktu, adliye adliye süründürülüyordum, biliyor.

Bir insan deli ise hukuktan kaçmaz, kaçak olmaz, bunu da biliyor. İki sözü ile bile kendini yalanladığını biliyor. Mevzuyu kıvıramadığını da biliyor. Karşısında olsam beş dakikada çözülmek zorunda kalacağını ya da mekanı terk edip kaçmak zorunda kalacağını da biliyor. Bu nedenle senelerdir büyük bir kararlılıkla susuyor.

Üstüme yıkılan davaların kirli bağlantılar, rüşvetler ve ihanetlerle yıkıldığını da biliyor. Kendisine bunca şeye rağmen dava açılmamasını da bu kirli bağlantılı kişiler sağlıyor, bunu da biliyor. Cezai ehliyetim olduğu için mahkemeler tarafından arandığımı ve bulunamadığımı da biliyor. İşte şimdi 2019 yılında ceza evine girdiğimi yani cezai ehliyetimin olduğunu da biliyor.

Siz söyleyin, dini ve milliyeti ve ülkesi ne olursa olsun, insan kalmış biri, bu şartlarda bu yorumları yapabilir mi?

Mehmet Fahri Sertkaya

FETÖ Militanı Fatih Tezcan…

Sözde Gülen ile CIA’nın işbirliğini gözler önüne seren Fatih Tezcan, herkesten çok FETÖ’nün militanıydı.

Fethullah Gülen’in gizli Ermeni ve Hıristiyan olduğunu en başında beri bildiği halde, çevresindeki pek çok gizli Hıristiyanla birlike bu terör ve ihanet örgütüne mensup oldu. Müslüman millet kandırılırken o, en başından beri neyin ne olduğunu bilerek bu terör ve ihanet örgütüne yardım ve yataklık etti.

İçinde bulunduğu gizli Hıristiyan cemaatinden pek çok kişiyi FETÖ’ye dahil etti. Bunlardan bazılarını alıp Fethullah Gülen’in huzuruna götürdü. Orada, numarayı bırakarak, kendileri olarak konuşmalar yaptılar. FETÖ için yıllarca binbir türlü suç işledi. Şu ülkedeki en gerçek ve en büyük FETÖ’cülerden biri Fatih Tezcan’dır. Daha önce sık sık yazdığım gibi, “FETÖ operasyonları” denilen operasyonlar aslında Türk/Müslüman temizliğidir. Bunları planlarken Tayyip ve Gülen de birbirleri ile telefonda görüştüler. Bu kısmın detayları için bu gruptaki geçmiş yayınlara bakılabilir.

Baştan beri çok ahlaksız biridir Fatih Tezcan… Çok para vurdu ama hiç para tutmadı. Hep kısa sürede harcadı. Kaç kere, kaç kişi ile zina ettiğini, kaç kötü mekan eskittiğini kendisi biliyor mudur, bilmem… İnsan doğdu, bir yaşa kadar insan kaldı, bu doğru ama hayatının hiçbir döneminde Müslüman olmadı. Tam bir sahtekardı, münafıktı, hala da öyle… Bir bakın, sadece son beş senede bile kaç tezatı bir arada savunuyor.

Fatih’i ve nereden fırladığını çözecekseniz, yolunuz İHH’ya düşmeli. Yıllardır gür sesle bağırıyorum ki İHH bir CIA projesidir. Bunu bunca sene basın/yayın yolu ile iddia ederim de kimse kaşrıma çıkıp “Dur bakalım, delilin nedir, iftira etme. İHH tertemiz bir insani yardım kuruluşudur” demez. Kimse hukuk yoluna gitmez, gidemez.

Bu kısımları da daha önce yazmıştım, hızlı geçiyorum. Takılanlar olursa şu avukat Zeki Çalışkan’a sorsunlar. Zeki, İHH’nın kurucularından biridir. Sonradan arayı açtı biraz. O zamanlardan Fatih Tezcan’ı da bilir. Beraber çok para kaldırdılar, çok… Zeki daha sonra profesyonelleşti. Şimdilerde ise kendini aştı. UKİD’i kurdu, oradan kendi gibi gizli Hıristiyanlarla birlikte Müslümanları soyuyor, paraları hem yiyor hem de gizli Hıristiyan cemaatine aktarıyor. Onlar da milletimize ihanette kullanıyorlar. Misyonerliğe de aktarıyorlar. Evet, evet… Müslümanlar, İslami bir teşkilat diye İHH’ya, UKİD’e, Türgev’e, Tügva’ya ve benzeri onlarcasına ayni ve nakdi yardımda bulunuyor, yetmiyor çok sayıda belediye ve kamu kurumu da bunları fonluyor ve o paralar Türk/İslam düşmanlığına harcanıyor. Çünkü hepsi içimizdeki İsrail üzerinden CIA’ya ve MOSSAD’a, onlar üzerinden Ankebut Ağı’nı yöneten konseylere bağlı kuruluşlar…

İsterseniz Fatih Tezcan ile Zeki Çalışkan’ın ikisini birden karşıma bir canlı yayında çıkartın, yanlarına bir de İHH’nın başındaki insan şeytanı vatan haini Bülent Yıldırım’ı alın, hiç olmadı bunlarla aramda bir konferans telefon görüşmesi sağlayın, kayıt da yapıp saniyesini kesmeden paylaşın, ben bütün bunları ispat edeyim. Sonra bütün Müslümanlar dinlesin İHH ne imiş, AKPKK ne imiş, meydanlarda “Müslümanım” diye boy gösterip her meselede rüzgar gülü misali dönüp duranlar kimlermiş, görsünler, bilsinler.

Mehmet Fahri Sertkaya

“Şu durumda mecburuz, elimiz mahkum.”

Estetik güzeli mafya babacığı Sedat Peker, hakkında yazdıklarımı görüp sinir krizi geçirmiş. Bir on dakika kadar bağırmış, sövmüş, bana tehditler savurmuş. “Sen görürsün oğlum, senin a. koyacağım. Seni ibretlik bir şekilde öldürmezsem bana da Sedat demesinler” tarzında, mahallenin yeni yetme kopilleri gibi atarlanmış.

Sonra da kendisi gibi Rus Yahudisi kökenli ve Mason Süleyman Soysuz’u aramış:

Estetik güzeli: Ben bu durumu sineye çekip kabullenemem. Bütün bunlara (yazılara) karşılık olacak bir cevap vermem lazım

Soysuz: Yahu Sedat biz bilmiyor muyuz bu işin karşısında cevap vermeyi. Sadece sen değil ki biz kaç kişiyiz burada. MİT, CIA, Amerika, Tayyip, İsrail, bu kadar adamız. Hiçbirimiz karşılık veremiyor muyuz? Adamlarımız mı yok, gücümüz mü yok var ama işin içinde başka oyunlar da var. -Bir kişi değil, arkasında koca cemaat var. Başka başka işler var. O yüzden temkinli ilerleyelim- derken, işler bu hale geldi. Şimdi yapacağımız en ufak hatada bütün sistemi (Ankebut Ağı’nın tepkisini kastediyor) kendi üzerimize çekeriz. O yüzden şimdilik fevri davranma. Kimseye sormadan da hiçbir işe kalkışma kardeşim.

Estetik güzeli: O zaman bu lafların altında mı kalacağım?

Soysuz: Şu durumda mecburuz, elimiz mahkum.

Estetik güzeli: Böyle işin a. koyarım. Bu ne biçim iş. O zaman karı gibi oturayım, elim kolum bağlı bekleyeyim, gelip beni alsınlar, böyle mi yapayım?

Soysuz: Merak etme kardeşim, az kaldı. Sonunda bu laflarının hepsini yutturacağız bunlara.


Mafya babacıkları

Türkiye’deki mafya babacıklarının ezici çoğunluğu, içimizdeki İsrail tarafından, Mason teşkilatı tarafından mafya babacığı yapılmış, korunmuş, kollanmış, binbir türlü pis işlerinde kullanılmış, basın ve medya oyunları ile gücü abartılmış ama gölgesinden korkan kripto kimlikli pislik heriflerdir.

İçimizdeki İsrail bir de her şeyi o kadar ters yüz etmiştir ki tehdit, şantaj, yalan, dolan, fitne, fesat, ego, kibir, cehalet, cinayet, ahlaksızlık, yağmacılık, mala/mülke çökme tarzı ile kara/kanlı para elde eden böyle itler milletimize vatan/millet sevdalıları, gariban dostları olarak da gösterilmiştir.

Bir misal: Estetik güzeli, Rus Yahudisi, Mason, katil, hırsız, arsız, yalancı, vatan haini pislik herif Sedat Peker…

Cürmü boyunu on bin kere aşmış, AKPKK ve Mason teşkilatı sayesinde dosyaları kapatılmış, yargılandığı davalarda temize çıkartılmış, şimdi bile derhal ters kelepçe ile alınması icap ederken AKPKK organize suç, terör ve ihanet örgütü sayesinde “vatan evladı” taklidi yapan bu maymunun bana ve sistemime karşılık vermeye gücü olsa, on dakika sinir krizi bile geçirmez, ilk dakikada atağa kalkar, yapabileceği bir şey varsa yapardı. Hatta duramaz şimdi de yapar.

Soysuz’u araması, o kadar lafı etmesi hep numara, ortama ayar verme teşebbüsü. Bir yandan şamarımı yedi, alemin önünde havası bozuldu, çakma itibarı ve gücü yok olacak. Bir yandan sanki bir gücü varmış gibi göstererek işlerine ortak olduğu kendi gibi vatan haini siyasetçiler ve patronlar onu kale almayacak. Üstüme gelse zaten şamarımı tam yiyip oturacak, sistemi birden çökecek. Oynadı rolünü…

Benim kalemim, muhatabım bile değil. Uzun süredir beni takip ettiğini, mevzu ettiğini, it gibi tırstığını zaten biliyorum. Şimdi istesem hukuk yolu ile de hukuk dışı yollar ile de kısa sürede ezer geçerim. Benim ayarımı bozarsa, bir talimatımdan sonra İstanbul’daki bir mekanından diğerine bile geçemez olur.

Ben dünyanın kaç devletine birden, kaç uluslar arası mafyasına birden koymuşum postamı, kim bu estetik güzeli? Kim bunu var eden ve bir nane imiş gibi gösteren İçimizdeki İsrail ya da Ankebut Ağı?

Estetik güzeli hakkında geçmişte yaptığım birkaç paylaşımı şimdi bir daha gruba yönlendireyim…

Suç örgütü liderliğinden yargılanan Sedat Peker, “Ak saçlı” dediği gizli Ermeni ve MİT/CIA ortak casusu Devlet Bahçeli’nin suç, terör ve ihanet örgütü MHPKK’nin yüzde 4-5 oy alacağının konuşulmasına tepkili. Peker, “Milletimizin kendi siyasi istikbalini ve partisinin zarar göreceğini düşünmeden ülkesi için birçok fedakarlığı yapan Milliyetçi Hareket Partisi’ne ve ak saçlı bilge liderine böyle birşeyi asla yapmayacağına inanıyorum” dedi.

Şu videoya bir bak… Sene 2004… Polislerimizden Allah razı olsun, işlerini dört dörtlük yapmışlar ve çok sevdiğin Sedat Peker isimli mafya babacığını, organize suç örgütü liderini paket yapıp almışlar. Sonra ne dönmüş? Nasıl olmuş da bu Sedat Peker tahliye edilmiş? Bak polisler öfkeden duvarları yumruklamışlar? Adamlar haklı, ben olsam daha da ileri giderdim. Devletin bir kurşununu hayırlı bir iş için feda ederdim.

Kim bunlar Zeki? Bu milletimize anlat hele, kim bu devlet içinde devlet olan mafyacıklar, kirli çeteler, masonlar, Sabetaycılar, CIA’cılar? Bak haberi veren Kanal D bile içimizdeki İsrail’in kurumsal TV kanallarından biri… Haberi sunan Atasagun de kripto Yahudi mi?

Sedat Peker ile AKPKK arasındaki ilişki ne zaman, nasıl başladı, nerelere kadar uzandı? Sen benim önümü kesemeyince neden hemen Sedat Peker’e koştun ya da adını kullandın? Onun adını, çok dara düştüğünde, onun rızası olmadan da kullanıyor musun? Aranızdaki hukuk ne zaman, nasıl başladı? Sizi kimler tanıştırdı? Ne işler çevirdiniz bu güne kadar? Neler döndü, neler dönüyor? Bize neler anlatacaksın? Neden bu gün de AKPKK bu mafya babacığına hukuk sisteminde hususi bir koruma sağlıyor? Devlet gücümüzü çetelere, CIA’cılara, Sabetaycı hainlere, Masonlara kullandıranlar kimler? Sana dokundurmayan ihanet gürühu, neden Sedat’ı da kolluyor? “Süleymancılara operasyon” denip duruyor ve sen de arada bu gibi cümleler kuruyorsun ya, söyle hele bu saydıklarımla mı yapacaksınız operasyonu?

İnsanın aklına gelmiyor değil, yoksa Sedat Peker de pek çok meşhur mafya babacığı gibi içimizdeki İsrail’in adamı bir kripto Yahudi mi? Bir adamı vardı, şu video çekildiği tarihte sağdı ve yanındaydı. Sonra öte tarafa adisyonu ödemeye gönderdiler onu, adı da şey olacaktı, sen söyle, Ali Şahin Gürman mı ne? O da kripto muydu? Sahi, nedir bu işler böyle, hep denk mi gelmiş bunlar?

Ses ver Zeki, ses ver artık? Konuş, dök o sahte AKPKK ve Reis sevdanın arkasındaki gerçekleri. Bu sahte sevginin arkasında aslında nasıl bir menfaatçilik olduğunu, ne kadar vurduğunu, kaç ülkede neler satın aldığın da anlat. Derneğin UKİD’in Afrika masasının başına, uluslar arası dolandırıcı Ahmet Kemal Öncü’yü, bütün suçları senelerdir ispatlı olduğu halde koymuş pisliğin tekisin sen, haydi konuş, ne konuşacaksan?

Seni insan şeytanı seni

Bir daha adımı anarken duruşunu düzelt, önünü ilikle, tabirlerini iyice seç, düzgün cümleler kur. Yoksa kırarım kalemini.

İşte meydan, bütün Türkiye görsün bakalım, üstüme gelebiliyor musun, gelemiyor musun?

Numarayı da bırak, herkes biliyor orada burada numaradan atar yaptığını, benden it gibi tırstığını ve bir şey yapabilecek olsan durmayıp yapacağını. Seni sen yapan vatan hainlerini de seninle aynı anda aynı mezara gömecek kadar gücüm var benim.

Sen bu işleri içindesin, bilirsin: mafya babaları ya da nam-ı diğer organize suç örgütü liderleri de estetik yaptırır mı Zeki? Bunlardan hangisi gerçek Sedat Peker?


AKPKK bu katili, bu hırsızı, bu şerefsiz haini serbest bıraktığında, bunu yakalayan polis memurları bile duvarları yumrukladı.

Mehmet Fahri Sertkaya

Bu, Mustafa Akkoca ayağı kayanlardan…



Fotosuna bakınca bile anlaşılıyor zaten perişan hali ama detay biliyoruz, dinle, imanla bir bağı kalmamış. Çoktan sıyrılıp çıkmış ve çoktan yolumuzdan kovulmuş biri… Hüseyin Kumaş ve Avukat Zeki çalışkan ile de paslaşıyor. Hüseyin Kumaş bu Mustafa Akkoca’nın üstü/amiri gibi… Bunu yönlendiriyor, sevk ediyor, kullanıyor.

İyi kullandırıyor kendisini Mustafa Akkoca… Diğerlerine kıyaslasak fazla denemez ama yine de para alıyor, fitne çıkartma yolunda, cemaatimizi bölme yolunda, dinimizi alet ederek AKPKK’yi kutsama yolunda mücadele ettiği için… Geçenlerde benim yayınlarım ve ismim üzerimden bunu çok sıkıştırmışlar da “Ya buna ne diyebileceksin?” tarzı üstüne gitmişler. Bakın internette var o yazısı, atmadığı iftira kalmamış hakkımda… O senelerdir hakkımda dolaştırılan insanlık dışı karalama metninini, hakkımda yazılanların gerçek dışı akıl almaz iftiralar ve karalamalar olduğunu kesinlikle bildiği halde kopyalayıp yazısına eklemiş. Başka da bir şey yapamazdı zaten. Karşımda gık bile diyemeyecek hale düşmüş münafıklardan biri…

Oysa talebeliği zamanında Hz. Üstazımızdan da ilim tahsil etmiş, cemaatimize dahil olmuş, Ufuk’ta yazmış, Mehmet Emre ile kanka olmuş biriydi. Hayatının sonuna kadar isyankarın teki olan, merkez ve büyük takmayan, bir kere uzaklaştırılıp sonra affedilen, hayatının sonuna doğru paralar alıp ehl-i küfre hizmet eder tarzda yalan dolan hatıralar yazan ve bir kez daha uzaklaştırılan ve o hal üzere eceli gelen Mehmet Emre’yi de pek bir sever bu şahsiyet yoksunu ve müfteri alçak ve hain Mustafa Akkoca… Hani bir somun yalama olur da ne kadar çevirirseniz çevirin artık imkansızdır, diş yakalamaz ve ayar tutmaz… İşte bu Mustafa Akkoca, Mehmet Emre, Hüseyin Kumaş gibiler de öyledirler. Allah onlara da size de milyon sene ömür verse, siz de her işi bırakıp milyon sene durmaksızın yeni delillerle bunlara izahlar ve ispatlar yapsanız, hepsi boşa…

“O kadar mı?” demeyin, o kadar… Rabbine bile “Sen sensin işte, ben de benim” diyecek kadar münkir, küstah, adi surette yaratılmış bir nefis var. Düşünün Rabbine kul olmaktan vazgeçip de o nefse kul olanların hali nasıl olur?

İşte bu nedenle İslam’da cihad/harp etmek kutsal… Yoksa Allah korusun, alem işte bu devirde olduğu gibi hep böylelerinin ellerine kalır, acı, fitne, fesat, kan, zulüm, göz yaşı, feryat, figan arşa varır. Nizam-ı alem de nizam-ı alem… Davamız bu ve bunu sağlamanın tek yolu İslam.

Mehmet Fahri Sertkaya