Etiket arşivi: Mahmud Efendi

Bir tarikatın bozuk olduğunun en belirgin alametleri

  • Tarikatın başında gelen kişilerde de bağlılarında da ilim yoktur.
  • Bir bütün olarak bakıldığında tarikat aslında ilim öğretmez/yaymaz, kalpleri ihya etmez ve talebe ve hoca yetiştirmez.
  • Tarikat mensuplarının tamamına yakını sürekli olarak şeyhlerini ve rüyalarını konuşur durur. Nerede ise rüya ile amel edecek hale gelirler.
  • Çok para toplanır ama karşılığında o nispette kurban kesilmez, Kur’an kursu yapılmaz, talebe yetiştirilmez. Hemen göz boyayan radyo, televizyon ve dergi işlerine girilir. Onların da içi boş olur, ihlas olmaz. Çalgılı ilahiler bile yayınlanır.
  • Tarikatta genel olarak fıkıh da bilinmez, bileni pek bulunmaz, mensupları fıkhi meselelerde bocalar dururlar.
  • Şeriatta bile cevaz verilmeyen şeylere sözde tarikat ehli oldukları halde cevaz verirler.
  • Müridlerin kalplerinden dünya sevgisi, eşya sevgisi, uzun yaşama hırsı silinmez. Müridlerin kalpleri yumuşamaz, halleri düzelmez. Tavırları riyalı, yapmacık, kırıcı, sert olur.
  • Gerçek tarikat ehlinin yüzünde nuru olur, ibadetleri ve zikirleri yüzünde ve alnında bile nurlanmaya sebep olur ama bozuk tarikatların mensuplarında bu da görülmez.

Mehmet Fahri Sertkaya

Gereksiz sıkıntılara giriyorlar

Bu davranışları isabetli değil… İSLAM’A HİZMET ETMİYORLAR, SADECE MÜSLÜMANLARIN HIZINI KESİYORLAR, HATTA MÜSLÜMANLARI ÇIKMAZA VE FELAKETLERE SÜRÜKLÜYORLAR.

Böylesine küfür ve isyan dolu bir memlekette, Dar’ül Harp bir memlekette, bağlılarını Dar’ül İslam Fıkhı ile amel etmeye zorluyorlar. Yetmiyor bir de takva üzere yaşamaya zorluyorlar. Tabii ki mümkün de olmuyor. Bu bakış açıları, bu davranış tarzları fayda değil zarar veriyor bütün Müslümanlara… İslam devletinde bile avama, takva ehlinin fetvaları verilmez. Lakin onlar her şeyi öylesine bulama yapmışlar ki, Deccal küfrünün tam içinde yaşayan müslümanların hepsine birden ruhsat/kolaylık fetvaları değil de azimet/takva fetvaları veriyorlar. Bir taraftan kılık kıyafete kadar her şeyleri ile takva ehli olmaya çalışırlarken, bir taraftan faizden bile kaçınamayan çarşaflı, sakallı, cübbeli tuhaf insanlar durumuna düşüyorlar.

Tarih, Kültür, Sanat, Edebiyat, Þiir, Müzik, Dekorasyon, Kitap, Belgesel, Biliþim, Çocuk, Eðitim, Ekonomi, Seyahat, Ropörtaj, Saðlýk, Sinema, Þehir ve Yaþam, Teknoloji, Yemek ve Mutfak, http://www.akademidergisi.com


Müslüman kadının yüzünü de kapatması gerekir mi? Bu zaten ihtilaflı bir mesele… Yüzün kapatılması Dar’ül İslam’da bile farz değil. İlla kapatılacaksa bu takva fetvası olur. Ama yaşanılan bu devirde, böylesine fitnelerin kol gezdiği her yerin terör dolu olduğu ve küfrün hakim olduğu bu devirde aklı başında bir Müslüman kadın yüzünü kapatmaz. Kimliği tek bakışta anlaşılabilecek bir halde ve farzları da ihmal ve ihlal etmeden tesettüre girer. Yoksa tam aksine hiç anlamadığı bir anda tesettürü tamamen al aşağı edilebilir. Hiç istemediği bir durumda kalabilir. Dar’ül Harp memleketlerde, yani şeriat ile yönetilmeyen ülkelerde, Müslümanların ruhsat fetvaları ile amel edebilmesi bile çok büyük bir cihattır. Ve bu zaman öyle bir zamandır ki bu zamanın müslümanları hakkında Hz. Resul (s.a.v.) ”O zamanda imanı olanlara müjdeler olsun” ve “Siz benim ashabım/dostumsunuz, o zamanın müslümanları benim kardeşlerimdir” ve “Ümmetim yağmur gibidir. Evveli mi ahiri mi daha hayırlıdır(daha yüksek derecededir) bilinmez” buyurmuştur.

Koca koca Ehli Sünnet fukahası(fıkıh alimleri), küfür ve fitne devirlerinde, illa zorda kalırsa (ki zorda kalmanın ne demek olduğunun şartları, detayları var), Müslüman kadının saçının/başının büyük kısmını ve kollarını bile açabileceğine fetva vermişlerdir. Ama bunları, bizim bu milletimize, hususiyetle de bu İsmailağa cemaati mensubu müslüman Ehli Sünnet kardeşlerimize anlatmak kısa vadede pek mümkün değil.

Müslüman akıllıdır, zekidir. Ahiretini asla ihmal etmez ama dünyasını da asla ihmal etmez. İkisini at başı dengede götürür. Şeriat ile yönetilmeyen bir ülkede, İslamın emirlerine riayet etmek isteyenlere sıkıntılar çıkarılan bir memlekette Dar’ül Harp Fıkhı geçerlidir. Bu fıkhın dayandığı temeller de yine Kur’an-ı Kerim, Sünnet, İcma ve Kıyastır. Hiç kimse böylesine temel bir gerçeği göz ardı ederek, olmadık detaylarda Müslümanları boğamaz. Böyle bir hakka sahip olamaz. İmam-ı Azam ve İmameyn(İmam-ı Azam’ın ictihad mertesine yükselmiş iki talebesi), Dar’ül Harp Fıkhını da hazırlamışlar ve gerekli ictihadları da yapmışlardır. Lakin muhatabımız olan İsmailağa cemaati, böylesine ayarından çıkmış bir devleti, içinde Müslümanlar var bahanesi ile İslam devleti kabul ediyor ve böylesine küfür ve isyan dolu bir memlekette, bağlılarını takva üzere yaşamaya zorluyor.


Oysa bu mümkün değil. Hazreti Peygamberimiz şu anda Türkiye’de yaşıyor olsa, Dar’ül Harp Fıkhını tatbik edecekti. Bu ne demektir? Bu şu demektir, Hz. Peygamberimiz şu anda Türkiye’de yaşasaydı, Mekke hayatında, henüz bir İslam devleti/otoritesi tesis edilmediği ve şeriat kanunları geçerli olmadığı zamandaki uygulamaları ile hareket edecekti. Mekke döneminde, idare/yönetim Müslümanların elinde olmadığı için Dar’ül Harp Fıkhını tatbik etti. Bu cemaatin söz sahibi olanları, bunları da bilmiyor değiller. Bu davranış tarzları da samimiyetsizliklerinden kaynaklanıyor.

Böyle bir davranış tarzı ile, Müslüman erkeği ve kadını, toplum hayatının dışına iten, teknolojiyi, bilimi, tıbbı, orduyu, ticareti ve her şeyi ihmal eden bir ayara sokuyorlar. Bu gerçek bir mürşidi geçtik, gerçek bir zahiri alimin bile kat’iyen yapmayacağı ve yaptırmayacağı bir şeydir. Zira dünyayı ihmal ederek ahiret kazanılamaz. Dünya işleri hepten kafirlerin eline bırakılırsa, müslümanlar perişan edilirler. İmanlarını bile kaybedecekleri zulümlere, tuzaklara düşürülürler. Hem o dönemin Müslümanları, hem de soylarından gelen diğer nesiller, çok çok büyük sıkıntıların ve tehlikelerin içinde kalırlar.

Dar’ül Harp, adı üzerinde harp memleketidir. Bu harbin illa silahla olması da, ortada gözle görülür cephelerin ve silahlı mücadelenin olması da şart değildir. Çok çeşitli hileler ve çok şaşırtıcı fetvalar geçerlidir Dar’ül Harp Fıkhında ev Dar’ül Harp Fıkhı bir cemaatin ya da bir liderin uydurması da değildir. Bunların dayanağı da bizzat Peygamberimizin Mekke hayatındaki uygulamalarıdır. Anlaşıldığı üzere bu cemaatin tek sorunu cübbe ve çarşaf takıntısı da değildir. Daha temelde, çok daha vahim sıkıntıları söz konusudur.

İmamların maaşlarının bile genel evlerden toplanan vergilerle ödendiği böyle bir devleti İslam devleti bilmek, İslam dininin en temel emirlerinin yasak, en temel yasaklarının bile serbest olduğu, içkinin, zinanın, evlilerin zinasının, ibneliğin, şans oyunlarının, faizin her türlüsünün serbest olduğu ve bütün hukuk sistemi de gayri İslami olan böyle bir devleti İslam devleti bilmek, bu kadar ayardan çıkmış bir devlette, hiç mümkün olmadığı halde Dar’ül İslam Fıkhı uygulatmaya kalmak, bu nedenle bağlılarını olmadık sıkıntıların ve trajedilerin içine sürüklemek, küfür düzenine tabi bir parti sisteminin (aynı çarşaf gibi) hepi topu 150 senelik bir geçmişi olduğunu bile bilmeyip bu partilerden birini İslami parti, liderini emir’ül mü’minin bilmek-bildirmek itikadı bile sarsacak vahim hatalardır. Yıllardır yaptığımız ikazlardan, bu cemaatin içindeki bazı hocaların tesirlendikleri de görülüyor ama karınca hızındalar. İyice zorda kalmadıkça, çıkmaza batmadıkça, kamuoyu baskısı olmadıkça hatalı ve çok çok vahim neticeleri olacak yanlışlarından dönmüyorlar. Ayrıca Hz. Peygamberimiz(s.a.v.) o zamanlarda Rumların giydiği türden bir cübbeyi de giymiştir. Bu cemaatin zan ettiği gibi, gavurlar gömlek, mont giydi diye müslümanlar giyemez diye bir şey de yok. Müslüman erkek de kadın da, gayri müslimlerin elbiselerinden (dini ve siyasi mana ifade etmeyenlerini) giyebilirler. Yeter ki bu elbiseler tesettürün şartlarına uygun olsun.

Zamanın değişmesi ile İslamın hükümleri asla değişmez. Değiştiğini söyleyen İslam’dan çıkar ama elbiseler, binek vasıtaları, teknik araçlar, tartılar, tıp-tedavi yöntemleri ve araçları, eğitim metotları, fen ilimleri, evlerin eşyaların şekilleri, kullanılış şekilleri v.s. hep değişir.

O zaman çatal ve kaşık bulunmadığı ve Peygamberimiz üç eli ile pilav yediği halde, günümüzde çatal kaşık kullanmazlık etmeyen ve kullanan bu müslüman kardeşlerimizin, peygamberimiz cübbe giydi diye ceket ve mont giymemeleri de samimi ve doğru bir hareket değil. Günümüzde hala misvaktan daha ileri, daha sağlıklı ve yan etkisiz bir diş temizleme tekniği geliştirilemedi. Diş fırçaları ve macunları çok çeşitli açılardan mahzurlu. Şayet misvaktan ileri bir teknoloji bugün geliştirilsin, müslümanlara misvağı terk etmek ve o tekniği kullanmak şart olur. Sahabe hanımları da kara kara çarşaf değil, kara kara ferace giyip örtündüler. Ama varsayalım ki çarşaf giymişlerdi… Bugünün Müslüman kadınının buna rağmen, onlar çarşaf giymiş bile olsa, gelişen teknoloji ile üretilmiş başka bir kumaş çeşidinden başka bir elbiseyi(tesettürün şartlarına uygun olduktan sonra) giymelerinde hiçbir mahzur olmayacaktı.

Müslüman bir kadın, tesettürün şartlarına uygun olup, örtünmesi gereken yerlerini bolca örten bir kutu ya da çuval bile giyse tesettür emrine riayet etmiş olur. Çarşaf farz değildir. Tesettür farzdır. Yüzünü de örtmek şart değildir. Müslüman erkekler bolca ceket ve mont da giyebilir. Söz konusu İsmailağa cemaati, ehli sünnet olduğunu ve ehli tarik olduğunu iddia edip duruyorsa da ve ehli sünnetin muteber eserlerine kıymet veriyorsa da, başlarında büyük bildikleri, mürşid hatta müceddid bildikleri Mahmud Efendinin, en az 20 senedir akıl hastası ve diğerlerinin de ikbal peşinde samimiyetsizler olması nedeni ile, tabi olunacak bir cemaat ve yol değildir.

(Mahmud Efendinin akıl sağlığının yerinde olmadığı, herkesin onu ayrı ayrı sömürüp kullandığı, somut delilleri ile ispat edilmiştir. Daha önceki yazılarıma bakılabilir.)

Her geçen gün gerçek halleri daha da meydana çıkmakta ve daha da çok müslüman bunların bu gerçek yüzlerini ister istemez kabul etmektedir. Seferi-yolcu bir müslümanın, dört rekatlık farzları ikiye düşürmesi gerekirken yine dört rekat kılması nasıl doğru değilse, Dar’ül Harpte yaşayan bir müslümanın, Dar’ül İslam Fıkhını uygulamaya çalışması ve kendini, ailesini, müslümanları olmadık sıkıntılara ve tehlikelere atması da doğru değildir.

Zaten bu bilgiler ışığında etrafınızdaki müslümanların hayatlarını/uygulamalarını incelediğinizde göreceksiniz ki Türkiye gibi Dar’ül Harp memleketlerde Dar’ül İslam Fıkhı uygulayabilmek, dar’ül İslam fıkhına göre yaşayabilmek zaten MÜMKÜN DEĞİLDİR.

Mehmet Fahri Sertkaya

Sizinle dalga geçiyorlar! Yusuf El Karadavi kimdir?


Bu herif, Mahmud efendiyi müceddid seçenlerin başında geliyor ve o İngiliz casusu bir “NATO imamı”…


Yusuf el-Karadavi Kimdir?

Yüzde seksen küsuru Sünni Müslüman olan Suriye’de, Esed’i destekleyen, BOP’a yani gerçek adı ile Büyük İsrail devleti projesine karşı çıkan, saymakla bitmez, çok sayıdaki Sünni alimden biri olan Muhammet Said Ramazan El Buti, camide sohbet vermekte iken bombalı bir saldırı ile şehit edilmişti. Suriyeli Sünni alim el Buti’nin, CIA-MOSSAD uşağı sözde muhalif ve mücahid, özde paralı kiralık katil teröristler tarafından şehit edilmesi üzerine, Yusuf El Karadavi’nin yaptığı açıklamalar, dünyanın dört bir tarafında çok sayıda müslümanda öfke uyandırmıştı.

Ortadoğu ülkelerinde ‘Arap baharı’ adı altında, Büyük İsrail projesini gerçekleştirmek için yapılan ihanet, tahrip ve yıkımların çoğu, satın alınmış sözde İslam alimlerinin, özde Amerikan ve Siyonist casuslarının fetvaları sayesinde gerçekleşmişti. İslam’ı bir din gibi değil de, bir siyasi ideoloji hatta siyasi parti gibi kabullenip, dünya menfaat ve siyasetine alet eden İslamcılar da bu projede yoğun olarak kullanıldılar.

Özellikle de Arap halklara karşı hazırlanan komploda rolü deşifre olan Karadavi bunlardan biri… Ortadoğu’daki müslüman halkların ezici çoğunluğunun gözünde, kimliği ve misyonu çoktan deşifre olan Karadavi, İngiliz casusu bir NATO imamından başka bir şey değil…

Onun şimdiye kadar İsrail’e, Siyonizme ve bunların kuklalarına karşı cihat etme fetvası çıkarmaması acayip bir çelişkidir. Oysa kendisi, Katar’ın, ABD-İsrail planlarının, NATO’nun hizmetindedir ve bu güç odaklarının nüfuzu sayesinde sözde Dünya Müslüman Alimler Birliği başkanıdır.
Adamın geçmişi, hizmet ettiği arka planı, neye/kime çalıştığını bize anlatıyor. 

Hikaye, 1954 yılında başladı. Mısır cumhurbaşkanı Cemal Abdulnasır İskenderiye şehirinde Menşiyye meydanında bir suikast girişimine uğramıştı. Suikastin başarısızlığı Müslüman kardeşler (İhvan-ı Müslimin) liderlerinin ülkeden kaçmasına neden olmuştu.

Onlardan birisi, Suriye, Ürdün ve Suudi Arabistan arasında gidip gelen Dr. İbrahim İzzeddin idi. Daha sonra Arap Emirliği kimliğini alarak Abu Dabi’de Şeyh Zayed’in yardımcısı olarak görev yaptı.
Müslüman Kardeşler örgütü üyesi olan mültecilerin çoğunluğu Körfez Şeyhlikleri arasından Katar’ı tercih etti (Emir Hamad daha iktidar olmamıştı) Onlardan birisi, Mısır askeri hapishanesinde göz altına alındıktan sonra Emniyet sorumlusu Salah Nasr tarafından Mısır İstihbarat örgütü lehine çalışmayı kabul eden Yusuf El Karadavi idi.


1. Resim:

Karadavi’nin Mısır istihbarat arşivlerinde dosyasındaki fotoğrafı
Katar’da durumlar değişti. Yusuf El Karadavi, biraz saf olan Katar şeyhlerini Salah Nasr istihbarat örgütünden maddi olarak daha faydalı buldu. Bu yüzden Salah Nasr’la ilişkisini kesti. Mısır hükumetinin pasaportunu yenilemediği gerekçesiyle şimdiye kadar taşıdığı Katar kimliğini aldı. Onun tercihlerinin en büyük amili/etkeni, para ve menfaat idi.
Katar o dönemde İngiliz sömürgesiydi. İngilizler, Süveyş kanalı ve Arap-İsrail kavgası konularında Abdulnasır’la kavga halindeydiler.
33 yaşında olan Karadavi o dönemde Katar’ı ve bir kaç ülkeyi daha işgal eden İngiltere’ye karşı hiç bir konuşma yapmadı. Aksine, her şeyiyle İngiliz olan Katar’a iltica edip, hazinesinden maaş almaya başladı. Almaya da devam ediyor. O zaman, İngilizlerin kışkırtması ile ve Müslüman kardeşler örgütünün politikasına da uygun olarak, Siyonist rejimle savaşan Abdulnasır’a karşı kampanyalar düzenlemeye başladı.
Karadavi, körfez’deki İngiliz işgalini hiç eleştirmedi. Katar şeyhliğinde ilişkileri giderek derinleşti. Katar’ı fiili olarak, Ali bin Abdullah Âl Tani tarafından silahlı kuvvetler ve polis genel komutanı tayin edilen İngiliz subay Cochrane yönetiyordu. Katar halkının çoğunluğu işgalci İngilizlerle işbirliği yapmayı reddettiği için ordu ve polisin çoğunluğu Hintli ve Asyalılardan oluşmaktaydı. 
İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetlerinde eski bir subay olan Philip Blant ise Katar hükümdarı yardımcısı olarak işe başladı. 1950’de İngiltere Arthur Wilton’u yine ‘hükümdar yardımcısı’ ismi altında Katar’da birinci siyasi sorumlu olarak tayin etti.
2. Resim:

Şeyh Ahmet bin Ali Âl Tani ordu ve polis komutanı Ronald Cochrane ile birlikte
Cochrane, Müslüman Kardeşlerin Katar yarımadasındaki faaliyetlerini kontrol ediyordu. Onlarla özel ilişkiler dokumaya başladı. Özellikle de uzaktan din eğitimi alan El Kardavi ile… 
O zamanda Kardavi’nin Mısır cumhurbaşkanı Abdulnasır’a karşı kışkırtma aktivitelerinden başka yaptığı bir şey yoktu. Daha sonra Filistin direnişine karşı bir kampanya başlattı. Bir çok Katarlı iş adamının, ‘kendini tehlikeye atma’ olarak tanımladığı Filistin direnişine maddi destek vermesini engelledi.
3. Resim:

Şeyh Ahmet bin Ali, Ronald Cochrane ve aralarında Yusuf El Kardavi’nin bulunduğu Müslüman kardeşler örgütü mültecileri ile birlikte
Hükümdar ailesine giderek yakınlaştı. Onlara göre fetva hazırladı. O fetvaların en meşhuru, Şeyh Hamad’ın babasını sırtından vurmasını ve ona karşı bir darbe düzenlemesini mübah sayan fetva. Kur’an-ı Kerim’de açık açık zikredilen (Onlara (babalara) hiç bir kötü söz söyleme, kötülük yapma) ayetine ters olmasına rağmen Kardavi ümmetin çıkarının Hamad’ın yaptığını gerektirdiğini öne sürdü. Sanki Hamad’ın babasına karşı düzenlediği darbe hanımı Moza ve Siyonist rejimin isteğiyle değil de Katarlı ümmetin isteğiyle oldu. Ki siyonist rejim hemen, Şeyh Kardavi’nin konuğu olduğu ‘Şeriat ve Hayat’ programını yayınlayan El Cezire televizyonu binasının çok yakınında bir elçilikle mükafaatlandırıldı.
Şimdiye kadar açık olan bir soru var: Yusuf El Kardavi’nin İngliz subay Cochrane ve İngliz istihbaratıyla ilişkisi ne kadar gelişti?
Hiç kimsenin milyonlarca müslümanı aptal yerine koymaya hakkı yok. Hiç kimsenin akıl sağlığı da yerinde olmayan hasta ve ihtiyar bir adam (Mahmud efendi) üzerinden, Sünnilik ve Nakşilik iddiası ile ve de kurmaca bir müceddidlik iddiası/tiyatrosu ile Türkiye müslümanlarını da dolaylı yoldan Siyonizme hizmet ettirme hakkı, lüksü yok.
Mahmud efendiyi müceddid ilan edenler arasındaki tek Siyonist casusu Karadavi değildir. Bu İslam/ehli sünnet davası, bu tasavvuf davası, bu vatan ve devlet davası sahipsiz değildir. İmam-ı Rabbani evlatlarını izlemeye devam edin. BOP’çuların, İslamcıların, particilerin, bozuk tarikatların, ihvancıların ve hepsinin ağababaları olan Siyonistlerle işbirliği halindeki İçimizdeki İsrail‘in bütün planlarını bozacaklar.


Mehmet Fahri Sertkaya 

| Akademi Dergisi

Takva ehli olacağım derken takla atmayın! Türkiye’de İslam hukukuna göre yaşayamazsınız!

Cübbeli Ahmed Hoca, mahmud efendi, fıkıh, dar'ül harp, dar'ül islam, türkiye dar'ül harp mi, çarşaf, Mehmet Fahri Sertkaya,



Dar’ül harp fıkhı bir cemaatin ya da tarikatın kendisinin uydurduğu bir şey değil. 

Artık gözünüzü açın, güçlenin! 

Türkiye’de İslam hukukuna uygun yaşayamazsınız!

Türkiye gibi bir ülkede, dar’ül islam(Şeriat devleti) fıkhı ile amel etmeye kalkarsanız da edemezsiniz. 

Mahmud Efendi bağlıları gibi bocalar durursunuz. Tavizsiz şekilde İslam’ı yaşadığınız düşüncesi ile sakala, sarığa kadar hassas olmaya çabalar iken her gün faiz yersiniz ve faiz verirsiniz. Her gün haram meclislerinde bulunursunuz. Ya da ictimai/sosyal hayattan, tahsil imkanından, ticaretten, sanayiden, teknolojiden, kültür ve sanattan uzak mı uzak kalıp kendi çapınızda bir dünya kurmaya kalkarsınız ama bunu da başaramaz ve afallar kalırsınız. Hatta dünya-ahiret dengesini bozar, dünyanız ile beraber ahiretinizi de kaybedersiniz. Ehli küfrün zulmü altında zorla da olsa gayri İslami yaşatılırsınız (ki bakın yakın tarihe bundan başka bir şey görüyor musunuz?).

En iyi ihtimalle sizin kadar hassas olmadığını düşündüğünüz ve şiddetle tenkit edip durduğunuz babanıza muhtaç kalırsınız. Evinizi yuvanızı o kurar ama sonra siz yine bir iş tutamazsınız, hiçbir işin içinden çıkamazsınız da babanızın iş yerinde kenar köşede, çok da teknik olmayan ve çok da getirisi olmayan bir yerde çalışıp üç kuruşa geçinmeye çalışırsınız. Ne kendinizi güçlendirebilirsiniz, ne de bütün müslümanların bir an evvel güçlenmesi ve İslam şeriatının uygulanıp hayatın her aşamasında nizamın, huzurun, güvenin olması yolunda bir katkınız olur. 

Her gün sabah akşam etrafınızdaki yüzlerce insana ve esnafa bile selam vermeden geçersiniz. Onlar da sizi dışlar ve hiç kimseye İslam’ın güzelliklerini gösterme ve anlatma imkanı da bulamazsınız. Dahası da var, her bir şeyi ehli küfre bıraktığınız için, babasının iş yeri olmayanlar mecburen bir fabrikada olsun çalışmak isterler de ciğeri beş para etmez birinin takıntıları ile uğraşırsınız. Bir gün kıyafetiniz, öbür gün sakalınız, sonraki gün misvağınız, sonra düşünceniz, itikadınız, şu bu derken, her şeyiniz mesele olur…

Oysa böylesine devlet otoritesi ve halkı ile beraber İslam’dan uzaklaşmış bir ülkede, Allah’ın(c.c.) ve Rasülünün(s.a.v.) emrini yerine getirip, Hz. Peygamberin yaşayarak örnek olup gösterdiği dar’ül harp fıkhına (şeriat ile idare olunmayan ülkelerdeki İslam fıkhına) tabi olsanız, İmam-ı Azam’ın ve müctehid talebelerinin tafsilatı/ayrıntısı ile ilmi eserlere aktardığı dar’ül harp fıkhına tabi olsanız, her şey bir anda tersine döner. Ezilen ehli küfür, ezen de siz olursunuz. Güç kaybeden onlar, sürekli güçlenen de siz olursunuz.

Dar’ül harpte dar’ül islam fıkhı uygulamaya çalışmak takva değildir. Çok feci neticeleri olan bir yanılgıdır. Zira dar’ül harpte dar’ül islam fıkhı uygulayabilmek zaten mümkün değildir. 

Şu Türkiye’ye bir bakın; Bankalara, kartlara hiç bulaşmadan hanginiz ticaret yapabiliyorsunuz? 

Devletin olmadık haram gelirlerine bulaşmadan hanginiz memur olarak çalışabiliyorsunuz?

Açık saçık kızlarla yan yana gelmemek adına liseye ya da üniversiteye gitmeyip her sahayı ehli küfre terk ediyorsunuz ama sonra ister istemez açık saçık kadınların da bulunduğu yerlerde yaşıyor hatta çalışıyorsunuz. 

Siz alış veriş yaparken, ticaret yaparken, maaş alırken paralarınız  gölgesinden korkan üç beş Yahudi’nin bankasında işletiliyor ve sizin sırtınızdan bedavadan korkunç paralar kazanıp bu paralarla size saldırıyorlar ve dininize düşmanlık ediyorlar da, sizler bu paralara dokunmayıp onlara bırakmayı takva görüyorsunuz. 

Oysa dar’ül harp fıkhında bütün bunları kolay yolları ve çıkar yolları var ve bütün bu kolaylıklar şeriata uygun. Dar’ül harp fıkhı bir cemaatin ya da tarikatın kendisinin uydurduğu bir şey de değil. 

Artık gözünüzü açın, güçlenin! Bunun için önce samimi bir niyetle dar’ül harp fıkhını öğrenin! Sonra da üzerinize farz olduğu şekilde bu küfrün yıkılması için gece gündüz, maddi ve manevi gayret edin.

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Uluslararası İnsanlığa – İslama Hizmet Sempozyumu bahane, reklam şahane | Tam bir saat Caprice Gold reklamı yapıldı.

Vatan Gazetesi’nde Arif Taşkın imzası ile yeralan haber şöyle;

Geçen pazar günü İstanbul Yeşilköy’deki WOW Otel’de 3 gün süren Uluslararası İnsanlığa Hizmet Sempozyumu’nun ödül töreni yapıldı. 42 ülkeden yaklaşık 300 İslam aliminin katıldığı törende, İsmailağa Cemaati lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’na İslam’a Üstün Hizmet Ödülü verildi. Doğal olarak törene, cüppeli ve sarıklı üç bini aşkın kişi katıldı.

Buraya kadar her şey olağan görünüyordu. Ancak bu cübbeli ve sarıklıların arasında öyle bir isim vardı ki, gazetecilerin ağzı açık kaldı. Bu, ‘Jet Fadıl’ adıyla bilinen Fadıl Akgündüz’den başkası değildi. Sempozyumda cübbe ve sarığıyla boy gösteren Jet Fadıl, gazetecilerin şaşkınlığına “Asıl bu kıyafetleri giymemek garip” diye cevap verdi.

Cüppe bahane, reklam şahane

Ancak sempozyum ilerledikçe Fadıl’ın asıl niyeti de anlaşıldı. Zira sempozyumun ana sponsorlarından biri, Akgündüz’ün son projesi Caprice Gold Otel’di. Yaklaşık 1 saat boyunca sinevizyon ekranlarında İstanbul Bayrampaşa’daki olacağı söylenen ve henüz yapımına başlanmayan Caprice Gold’un tanıtımı yapıldı. Konuşmaların çoğunlukla Arapça yapıldığı törende katılımcılara Caprice Gold’u tanıtan Arapça broşürler dağıtıldı. Broşürlerde sadece maketi olan projenin tanıtımına yer verildi.
‘
Atalarımızın tarzı bu’ dedi 

Akgündüz, “Yeni pazarınız için mi böyle giyindiniz?” sorusunu ise, “42 ülkeden gelen İslam alimleri bu şekilde giyiniyorlar. Bunlar burada konuşulacak şeyler değil. Bu bizim özümüz. Atalarımıza bakınca, geçmişimize bakınca, bu giyim tarzı bir cemaatin giyim tarzı değil. İslam alimlerinden gelen kıyafetlerin hepsi aynı ise burada da giymek normal” diyerek geçiştirmeyi tercih etti.

33 milyon TL toplamış  

İstanbul Bayrampaşa’da Haziran 2010’da temeli atılan projeyle ilgili olarak 5 yıldızlı otel yapacağını söyleyen Akgündüz, daha kazık bile çakılmadan 1557 daireden 15 günlük devre mülkler halinde 1553’ünün satıldığını belirterek 33 milyon TL’nin üzerinde gelir elde edildiğini ve 2 yıl sonra projenin tamamlanacağını söyledi.

Yanıltma ilana ceza gelebilir   

Yurt dışında yatırımlarını anlatarak kendisine ortak aradığı toplantılara katılan bir vatandaşın suç duyurusu üzerine Fadıl Akgündüz, geçen Eylül’de İstanbul Mali Şube ekiplerince gözaltına alınmıştı. Akgündüz ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılırken, sahip olduğu Jetpa Holding’in ticaret sicil gazetesinde yayınlanan bir genel kurul ilanında faaliyette gösterdiği şirketlerinden ikisinin yıllar önce iflas ettiği ve bu nedenle hakkında işlem yapıldığı, Akgündüz’ün bu nedenle 6 aydan 3 yıla kadar ceza alabileceği öğrenildi.

750 lirası yok, otel yapıyor  

Fadıl Akgündüz, bir süre önce bir Jetpa mağdurunun icra takibine ilişkin icra müdürlüğüne sunduğu yazıda borcuna karşılık mal beyanı olarak arabasını bildirmişti. Mal varlığına ve banka hesaplarına ihtiyati tedbir konulan Akgündüz, “750 lirayı ödeyecek param yok” demişti. Ancak şimdi otel pazarlıyor.

Yenişafak OKUYOR   

Cüppeli Ahmet Hoca’nın, sempozyumda oturduğu koltuğunun altında Yenişafak gazetesini bulundurması dikkat çekti. Yenişafak, 29 Ekim’de Ataköy’deki bir spor salonunda ‘cüppeli-sarıklı’ bir sohbet programı yapmaya hazırlanan Cüppeli Ahmet’i manşetten provakatör ilan etmişti. Cüppeli bunun üzerine programı iptal etmişti.

Abdülhamid Han çarşaf giyilmesini yasaklamıştı. İşte vesikası/belgesi


Abdülhamid Han çarşaf giyilmesini yasaklamıştı. İşte vesikası/belgesi
Çarşaf Müslüman kadınlarına çok sonradan geçmiş bir Hristiyan kıyafetidir. Sahabe hanımları çarşaf giymediler. Tesettür ayetindeki “cilbab” kelimesi de çarşaf anlamına gelmiyor.

Sultan II. Abdülhamit Han’ın siyah çarşafın Hristiyan adeti olması ve Müslüman kadınları tarafından giyilmemesi hakkında verdiği emrin belgesi..

Türkçe metin
Padişah hazretlerinin, bugün yüce cuma selamlığı törenini müteakip Teşvikiye’de bulunan devlet silahhanesini yüksek teşrifleri gerçekleştikten sonra saraya dönerken geçtiği yol üzerinde acayip bir tarzda bellerinden bağlı siyah çarşaflara bürünmüş ve yüzlerini dahi siyah renkte ve gayet ince peçelerle örtmüş bazı kadınlar gözüne ilişmiş, bunların neredeyse çıplak denilecek derecede açık saçık bulunmalarına ve adeta matem elbisesi giyinmiş Hıristiyan kadınlarına benzemiş olmalarına bakarak birdenbire Müslüman olup olmadıklarında tereddüde düşmüştür.
Delil ve açıklama gerektirmez bir husustur ki, Yüce İslam Devleti’nin (Allah onu kıyamete kadar yaşatsın) kıvam ve bekasının ve şevket ve yükselişinin artışı, devlet kurumunun fertlerini oluşturan bütün erkek ve kadın Müslümanların hal, durum ve hareketlerinde Şeriatın faydalı ve kurtarıcı hükümlerine eksiksiz bir ihtimamla uymalarına bağlıdır. Aksi hal, Allah korusun, gerek ümmetin fertleri, gerekse devletin esası için maddî ve manevî açıdan sonsuz zararlar verecektir.
Bu yüzden Müslüman kadınların Allah’ın emirleri arasında bulunan tesettür ve hicaba girmenin güzel adabına dikkat ve özen göstermeleri gerektiğine dair beyan ve delil getirmek gereksizdir. İşbu çarşaflar ise Müslüman kadınlarca tesettür emrine asla uygun ve müsait olmadığı gibi, [kötü] bir maksatla şuraya buraya girmek için bazı münasebetsiz erkekler tarafından dahi bir yerde fesat aleti olarak kullanılmaktadır.
Hatta geçenlerde bir erkek bu şekilde çarşafa bürünerek kadın kıyafetinde silahlı olarak bir eve girmiş ve evdeki kadının üzerine hücum edip çaldığı eşyayı pencereden arkadaşına atarak savuşmuştur. Dinî açıdan ve toplumun iyiliği için açık olan çok sayıdaki zarar ve sakıncaya dayanarak bu konuda gereken kişilere yumuşakça ve münasip bir üslupla anlatılmak ve gerekli nasihatler verilmek suretiyle kadınlarca çarşaf giyilmesinin yasaklanması [veya engellenmesi] için sebeplerin temini padişahın emir ve fermanı gereğidir.O konuda emir ve ferman, emir sahibinindir.
2 Nisan 1892

Osmanlı Türkçesi ile orjinal hali
Bugün Cuma selamlık resm-i alisini müteakip Teşvikiye’de kain silahhane-i hümayunu teşrif-i maali-redif-i hazret-i padişahi vuku’uyla oradan saray-ı hümayua avdet buyurulur iken rehgüzar-ı şahanede bir tarz-ı acibde bellerinden bağlı siyah çarşeblere bürünmüş ve yüzlerini dahi siyah renkte ve gayetinçe peçeler ile örtmüş bazı kadınlar müsadif-i nazargah-ı ali olarak bunların gayr-ı mesture denilecek halde açık saçık bulunmalarına ve adeta matem elbisesi iktisa etmiş hristiyan kadınlarına müşabih olmalarına nazaran vehleten İslam olmadıklarına tereddüd buyrulmuşdur. Muhtac-ı irad ve izak olmadığı vechile Devlet-i Muazzama-i İslamiye edameha’llahu teala ila-yevmi’l-kıyamenin kıvam ve bakası ve tezayüd-i şevket-ü i’tilası hey’et-i devletin efradından bulunan bilcümle Müslimin ve Müslimatın kaffe-i ahval ve evza’ ve harekatda şeri’at-i garra-yı Ahmediyenin ahkam-ı münife ve münciyesine kemal-i ihtimam ile tevessül ve irtiba’ etmelerine menut ve merbut olup aks-i hal ma’aza’llahü teala gerek efrad-ı ümmet ve gerek esas-ı devlet için maddi ve ma’nevi mucib-i mazarrat-ı bi-nihayet olacağından İslam kadınlarının cümle-i evamir-i İlahiyeden bulunan ahval ve adab-ı mergube-i tesettür ve ihticaba fevkalade dikkat ve itina etmeleri lüzumu vareste-i beyan ve ityan olarak işbu çarşebler ise İslam kadınlarınca emr-i tesettüre asla muvafık ve müsaid olmadığı gibi li-maksadin şuraya buraya girmek için bazı münasebetsiz erkekler tarafından dahi bir yerde fesad vemel’anet olarak istimal edilmekde olup hatta geçenlerde bir erkek bu suretle çarşebe bürünerek kadın kıyafetinde müsellehan bir haneye duhul ile evdeki kadının üzerine bi’l-hücum sirkat eylediği eşyayı pencereden arkadaşına atarak savuşnuş olduğundan diyaneten ve maslahaten derkar olan mazarrat ve mezahir-i adidesine mebni bu babda icab edenlere suret-i leyyine ve münasibede tefhimat ve vesaya-yı lazime ifa edilmek suretiyle kadınlarca çarşeb iktisasının men’i esbabının istihsali şeref-sadır olan emr-ü ferman-ı hümayun-ı padişahi iktiza-yı alisinden bulunmuş olmağla ol babda emr ü ferman hazret-i veliyyü’l-emrindir.

Fi 4 Ramazan sene (1)309veFi 20 Mart sane (1)308

| Akademi Dergisi

Mahmud Efendi mürşid de müceddid de değil. Akıl sağlığı yerinde de değil.

İsmailağa gerçek bir tarikat değil, Mahmud Efendi bir cami imamından başka bir şey değil. 

Kendini mürşid ve müceddid zan eden bir cami imamı olan Mahmud Efendi’nin uzun yıllardır akıl sağlığının yerinde olmadığına dair yemin etsem, başım ağrımaz.
İslamcı basında uzun süreler köşe verilmiş ve yazarlık da yapmış, Müslümanların arasında marka olmuş, hepinizin mutlaka ismini duyup bildiği bir uzman psikiyatr olan Sefa Saygılı’nın, yine İslamcı bir gazetenin tanınmış bir yazarı olan Ali Eren‘e söylediği söz aynen şu şekildedir.

➥ “Hocam! Bu Mahmud Efendi benim hastamdı. Bana getirirlerdi. On beş gün sonra kontrole getirirlerdi de beni yeni gördüğünü zan ederdi. On beş gün önce tanıştığı kişiyi bile hatırlayamaz bir haldeydi. Sağlığı çok bozuk, çok..”

Bu bilgiyi, Mahmud Efendi cemaatine müntesip olan ve içeriden/merkezden haber alan insanlara da teyit ettirdim. 1998’den beri pek çok psikoloğa/uzmana götürülmüş. Pek çok müntesip de, “Ona bilerek yanlış ilaç verdiler. Ona kastettiler.” diyerek kendilerini kandırıyorlar. Hatta Mahmud Efendi’nin aile fertlerinde de çok ciddi sıkıntılar, rahatsızlıklar olmuş. Cemaatin bağlıları da yine “Ailecek sıkıntı veriyorlar. Kastediyorlar.” diyerek kendilerini avutuyorlar. Bir hakiki mürşid hatta iddialara göre müceddid düşünün ki kendisi ve ailesi cinni sıkıntılarla uğraşıyor. Olabilecek şey midir bu? Gerçek bir mürşidin/müceddidin tasarrufu bir bölgeyi bile şeytanların zararlarından emin eyleyecek kadar güçlüdür.

Ortada tartışılmayacak gerçekler var ve bu gerçekleri ifade etmek hakaret etmek de değil, kardeşliği zedelemek de değil, iftira da değil, fitne de değil:
➥  Mahmud Efendi de, ondan önceki Ali Haydar Efendi de zahiri alimdiler. Tasavvufta hiçbir icazetleri yoktu. Mürşid değildiler.

➥  İkisi de kendilerinde bir hüner olmadığını, rasulullah efendimiz (s.a.v.) ile manevi bağlarının olmadığını bildikleri halde, kendilerine rabıta yapılmasına müsaade ettiler. Ve akıl almaz veballere girdiler. İmam-ı Rabbani hazretleri, böyleleri için “Kutta-i tarik yani tarikat eşkıyası” diyor.

➥  Ali Haydar Efendi, 25 sene korkusundan evinden dışarı çıkamamış ve memleketin dinsizleştirildiği bir dönemde en temel zahiri alimlik mes’uliyetlerini bile korkusundan yerine getirememiş bir zavallıydı. Gerçek mürşid-i kamilin ve talebelerinin akıl almaz mücadeleleri ile ortalık biraz yumuşadı, küfrün şiddeti kırıldı da evinden çıkabildi. İlk olarak da mürşidlik iddia etti. Sabetaycı gizli Yahudi bir hainden başka bir şey olmayan Adnan Menderes‘i kahraman ilan etti. “Beş vakit namazlarımızın ardından ona dua edeceğiz.” dedi. İkaz edildi, dinlemedi. Bozuldu, rezil edildi, dinlemedi.

➥  Ondan sonra da Mahmud Efendi bu tiyatroyu devam ettirdi. O da ikaz edildi, dinlemedi. Bağlılarının yanında mahcup edildi, “Ben mürşid değilim. kendi camiinde islam’a hizmet eden bir hocaefendiyim. Mürşidlik, beni sevenlerin bana yakıştırması.” yalanını söyleyerek sıyrıldı ve yine de mürşidlik iddia etmeye, kendine rabıta yaptırmaya ve yol kesmeye devam etti. Nihayet Jet Fadıl gibi adı vurguncuya çıkmış birinin maddi desteği ile bir otelde kendini 15. hicri asrın müceddidi seçtirdi. Ve aynı organizasyon Jet Fadıl’ın reklamına da çevrildi.

Halbuki, mürşidler/müceddiler hiçbir zaman seçimle belirlenmediler. Bu bir ilkti. Daha önce hiç kimse böyle pervasızca bir sahtekarlığa yeltenmedi. Bir de onu seçen 350’ye yakın kişinin çoğu muteber isimler değildi. Pek çoğu geçtik mutasavvıf olmayı ehl-i sünnet bile değildi. Samimiyetle Mahmud Efendi’ye bağlanmış pek çok kardeşimiz, onu seçmeye gelen pek çok sözde alime reddiyeler yapmışlardı daha önceleri. Mesala Dünya Müslüman Alimler Birliği Başkanı Yusuf Karadavi, su katıksız bir İngiliz casusuydu. Bırakın ehl-i sünnet olmayı, insan bile değildi. Ortadoğu’daki Müslüman milletlerin tepkisi nedeni ile bir çok devlet tarafından sınırdan içeri girmesine izin verilmedi. Kuveyt’te halk “Çıkarın şu batı casusunu ülkemizden” diyerek ayaklandı, çaresiz kalan Kuveyt yetkilileri onu sınırdışı etti. Daha da ilginci, gelip Mahmud Efendi’yi müceddid ilan edecek bu sözde alimlere, o toplantıda Arapça sunum yapılıp Mahmud Efendi tanıtıldı. Yani oraya gelenlerin pek çoğu Mahmud Efendi’yi müceddid olup olmadığı hususunda ölçebilecek ve seçebilecek yeterliliği geçtik, doğru düzgün tanımıyorlardı bile…
Hep söylüyoruz, söylemeye devam edeceğiz ve ispat da edeceğiz:

➥  İslam dininin on iki hak tarikatı, bütün hak kolları ile beraber sonlandı. Bitti. Birisi hariç. O da Nakşibendi tarikatının Müceddidiye koludur ki son mürşid-i kamili Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) dur. 

Dünyanın uzatmaları oynadığı şu günümüzde, kıyamet sabahına kadar tasarruf üveysilik ile kendisinde kalacaktır. Ahir zamanda bu şekilde bir istisnai uygulama olacaktır. Yaşayan ve mürşidlik ya da müceddidlik ilan eden, kendisine rabıta yaptıran her kim varsa, yalan söylüyordur, aldanıyordur, aldatıyordur.


Mehmet Fahri Sertkaya

 | Akademi Dergisi

Cilbab ne demektir? Müslüman kadınların kıyafetleri tek tip çarşaf mı olmalıdır?

Tarih, Kültür, Sanat, Edebiyat, Þiir, Müzik, Dekorasyon, Kitap, Belgesel, Biliþim, Çocuk, Eðitim, Ekonomi, Seyahat, Ropörtaj, Saðlýk, Sinema, Þehir ve Yaþam, Teknoloji, Yemek ve Mutfak, http://www.akademidergisi.com

Kadınların kıyafet şekli 
 

Yalnız Kur’an diyen yalancılar, ”Kadının kapanması gerekmez” diyor. ”Kadına çarşaf farzdır” diyenler olduğu gibi, ”Çarşaf Hıristiyan rahibe kıyafetidir, giyilmez. Nitekim Abdülhamid Han çarşafı yasaklamıştı” diyenler de vardır. Dinimizdeki hükme bakalım:

➥ ”Kadınların vücut hatlarının belli olmayacak herhangi bir elbise ile örtünmesi farzdır. İslam dini, kapanmayı emretmiş, ama belli bir örtü şekli bildirmemiştir. (Dürer-ül-mültekıte)

Ahzab suresinde bildirilen cilbab, erkeğin de, kadının da giydiği bir elbise, bir gömlektir. Zevacir ve Berika’daki, ”Haya cilbabını [örtüsünü] çıkaranın [aleyhinde] söz etmek gıybet olmaz.” [Beyheki] ve ”Cilbabı [gömleği] haram olan erkeğin namazı kabul olmaz.” [Bezzar] mealindeki hadis-i şeriflerde cilbabın bir örtü olduğu açıkça görülmektedir. Cilbabın dış elbise olduğu tefsirlerde de yazılıdır:

➥ Cilbab, hımarın [tülbentin] üstüne örtülen ve göğse kadar inerek gömleğin ceybini [yakasını] boynu örten baş örtüsü. (Ebüssüud tefsiri)

➥ Cilbab, tek parça örtü. (Celaleyn)

➥ Cilbab, göğse kadar inen baş örtüsü. (Ruh-ul-beyan)
➥ Cilbab, milhafedir. (Beydavi)

➥ Cilbab, hımardan büyük örtü veya vücudunu örten dış elbise. (Kurtubi)

➥ Cilbab, bedeni baştan aşağı örten çarşaf, ferace, çar gibi dış giysi. (Elmalılı)

➥ Cilbab, dışa giyilen örtü. (Tibyan, A.Fikri Yavuz ve Hasan Basri Çantay’ın meali)

➥ Cilbab, milhafe, entari veya hımar. (El-Envar) [Milhafe = dış örtü ki buna ferace de denir.]

➥ Cilbab, feracedir. (Ö. Nasuhi Bilmen tefsiri)

Nur suresinde; ”Kadınlar, hımarlarını [başörtülerini] yakalarına örtsünler.” buyuruluyor. Eğer cilbab çarşaf demek olsaydı, hımar denmezdi. Fıkıh kitapları cilbabın dış örtü olduğunu bildiriyor. Bir örnek:➥ Hanıma verilmesi vacip olan nafaka, yemek, kisve ve meskendir. Kisve, hımar ve milhafedir. (Bahr-ür raık)

Tefsir, hadis ve fıkıhta cilbab dış örtüdür. Çarşafa bid’at denmez; çünkü âdetteki değişiklik bid’at olmaz. Şalvar ve pantolon da böyledir. 
Çarşaf kelimesi, Farsça çader-şepten [gece örtüsü] bozularak Türkçe’ye girmiştir; tesettür için ev dışında giyilen üstlüktür. Tanzimatta hacca giden İranlılardan alınan çarşaf, önceleri bid’at sayılıp pek tutulmamışsa da, 1870’ten sonra yaygınlaştı. Daha sonra II. Abdülhamid Han, 4 Ramazan 1309 (2 Nisan 1892) tarihli bir emirle çarşafı yasakladı. (Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi)

Yaşmak ile ferace giyilirken, 1872’de Subhi Paşanın Suriye valiliğinden dönüşünde ailesi Suriye’den getirdikleri çarşafla görününce, İstanbul’da çarşaf moda oldu. (Musahibzade Celal, Eski İstanbul Yaşayışı)

1889’dan sonra açık feraceli iki paşa kızına birkaç külhanbeyi laf atıp feracelerini yırtınca, bu defa çarşafa rağbet arttı. Bid’at diyenler de giydi. (Sermed Muhtar Alus, Aylık Ansiklopedisi sayı 36)

1913’te yüz binlerce Balkan muhacirleri İstanbul’a Ortodoks kadınlarının giydiği siyah çarşafı ile gelmişti. Zamanla bu da İstanbul’a yayıldı. Hükumetin zaten uğraşacak hâli yoktu, çarşafa mani olamadı. (M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimler sözlüğü)

3 Ekim 1883’te Şeyh-ül-İslam’ın teklifi ve padişahın emriyle ferace dışında bir şey giymek yasaklandı. Daha sonra çarşaf da giyildi. O zamanki çarşaflar farklı idi. (Vakit. 4.10.1883)

 Sual : (Çarşaf tam tesettürdür) diyorlar. Buna da delil olarak Âişe validemizin giyiminden dem vuruyorlar. Bence çarşaf İslam’ın evrenselliğine aykırı. Sizin bu konudaki fikriniz nedir?
CEVAP: Sence ile, bence ile, onca ile din olmaz. Kitaplar ne yazıyor bunu bilmek gerekir. Bizim veya sizin bu konudaki fikirlerimiz dinde hiç ölçü olur mu?

Âişe validemiz bir defa çarşaf giymemiştir. Entari giydikleri, eteklik giydikleri hadis-i şeriflerle sabit. Giymiş olsa bile, bu bir âdettir. Peygamber efendimiz de entari giyerdi. Niye erkeklerimiz entari giymiyor? Peygamber efendimiz deveye binerdi, onlar niye Mercedes’e biniyorlar?. Binmelerinde mahzur yoktur. Bunlar âdettir, giyim de bir âdettir. Dinimiz belli bir şekil bildirmemiştir.
Arap ülkelerinde yaşayanların iklim şartlarına uygun olanı çarşaf olabilir. Fakat kalkıp da kutuplarda yaşayan müslümanlara çarşaf giyeceksin diyemeyiz. Bu iklime uygun olmaz çünkü. Dolayısıyla İslam’ın evrenselliği diye bir şey yoktur bunda.

  Sual : Bazıları; “Çarşaf Hristiyan rahibelerinden geldiği için giyilmesi caiz olmaz. Şalvar ve pantolon giymek de bid’attir.” diyorlar. Bu hususta dinimizin hükmü nedir?

CEVAP: Kadınların vücut hatlarının [kaba avret yerlerinin şekli ve rengi] belli olmayacak herhangi bir elbise ile örtünmesi farzdır. İslam dini, kapanmayı emretmiş, ama belli bir örtü şekli bildirmemiştir. (Dürer-ül-mültekite)

Peygamber efendimizin ve Eshab-ı Kiram’ın mübarek hanımları, çarşafla örtünmemiştir. Hiçbir kitapta çarşaf giydikleri bildirilmiyor. Milhafe, ferace, fistan, entari giydikleri birçok kitapta bildiriliyor. İmam-ı Rabbani hazretleri de, böyle değişik elbise giydiklerini 313. mektubunda bildiriyor. Bu hususlar, Cami-ur-rumuz ve Hidaye kitabında da bildiriliyor. 
Kapanması gereken yerleri örtmek ve yukarıda bildirilen vücut hatlarını belli etmemek şartı ile kadınlar, bulunduğu şehrin âdetine uygun giyinir. Çünkü elbise gibi mübahlarda, şehrin âdetine uymamak tahrimen mekruhtur. Zaruret olmadıkça, haramlarda hiçbir yerin âdetine uyulmaz. (Hadika)

Peygamber efendimiz, ayaklarına kadar uzun gömlek, yani entari giymiştir. Şalvar ve pantolon giymemiştir. Bunları giymek âdette bid’attir. Âdette bid’at olan şeyi yapmak günah değildir. Taksiye, uçağa binmek de âdette bid’attir. Bunları yapmak günah değil dinin emridir. Bunun için âdet olan yerlerde, kâfirlerden gelmiş olsa bile, kadınların çarşaf ve erkeklerin bol pantolon veya şalvar giymeleri caizdir, günah olmaz. Elbisenin şekli ibadet değil, âdettir. Çünkü Peygamber efendimiz, papaz ayakkabısı, Rum elbisesi giymiştir. (Redd-ül muhtar)

Peygamber efendimizin böyle âdet olarak yaptığı şeylere Sünnet-i zevaid denir. Bunları terk etmek günah olmaz. (Hadika)
”Bir kavme benzeyen onlardandır.” hadis-i şerifi, ibadetlerde benzemenin tehlikesini bildirmektedir. Mesela papaz zünnarı ve haç takmak böyledir. 
Dikiş makinesi, daktilo, elbise gibi şeyler ise âdettir. Âdetlerde kâfirlere benzemek günah olmaz. Peygamber efendimiz, her zaman belli bir elbise giymezdi. Bazen Rum, bazen Arap elbisesi giyerdi. Kolları dar Rum cübbesi de giymiştir. (Tirmizi)

Herkesin çarşaf giydiği bir yerde, birkaç kadının manto giymesi fitneye sebep olacağından uygun olmadığı gibi, manto giyilmesi âdet olan yerlerde de çarşaf giyilmesi uygun olmaz. Çünkü bir yerde âdet olan şeyler giyilmezse, gösteriş ve şöhret olur, fitneye sebep olur. Hadis-i şerifte ”Fitneyi uyandırana lanet olsun.” buyuruldu. (Hadika) Eşarbı manto içine koymak
 Sual : Bir âyette; ”Başörtülerini yakalarına örtsünler” denildiğine göre, eşarbı mantonun içine koymanın, bu âyete aykırı olduğu söyleniyor. Başörtüsünün mutlaka göğsü ve omuzları kapatacak şekilde olması şart mı? Mantonun içine konsa mahzuru olur mu?

CEVAP: Şart olan saçları örtmektir. O âyet-i kerimenin meali şöyledir:
➥ ‘‘[Kadınlar, yabancı erkeklere bakmaktan] sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, [el, yüz gibi] görünen kısmı hariç, ziynetlerini [saç, kulak, boyun, gerdan gibi ziynet takılan yerlerini] göstermesinler, başörtülerini yakalarına kadar [saç, kulak ve gerdanlarını] örtsünler!) [Nur 31]
Demek ki, başı örtmekten maksat, saçları, kulakları ve gerdanı örtmektir. Bu örtünmenin şekli değil, önemli olan örtülmüş olmasıdır. Örtü, dikkati çekecek renk ve şekillerden de, uzak olmalıdır.

Çene altını kapatmak

 Sual : Kadınlar, namaz kılarken çene altlarını da kapatmaları gerekir mi?

CEVAP: Evet, gerekir.

Çarşafın yasaklanması

  Sual : II. Abdülhamid han, kadınların çarşaf giymesini niçin yasaklamıştır?

CEVAP: Bu husustaki emrin özeti şöyledir:

➥ Büyük İslâm devletinin ayakta durması, kadın ve erkek bütün Müslümanların her türlü hal ve hareketlerinde dinin hükümlerine uymalarına bağlıdır. Aksi hal, Allah korusun, gerek fertler, gerek devlet için, maddî ve manevî sonsuz zararlara sebep olacağından, İslam kadınlarının Allah’ın emirlerinden olan örtünme usul ve kaidelerine, fevkalade dikkat ve itina etmeleri gerekir. Bu çarşaflar, İslam kadınlarınca örtünmeye asla münasip ve müsait olmadığı gibi, bazı münasebetsiz erkekler tarafından da, kötü maksatlarla giyilebilir. Dindarlık ve maslahat bakımından meydanda olan zararlarından ötürü, gereği uygun bir şekilde anlatılarak, kadınların çarşaf giymelerinin yasaklanması Padişah emri iktizasındandır. (Yıldız Saray-ı Hümâyûnu Başkitâbet Dairesi 5894; 2 Nisan 1892 Hükümdar Başkâtibi)

Kaynak: dinimizislam.com

| Akademi Dergisi

Çarşaf farz değildir. Farz olan tesettürdür. Cilbab ayetinin izahı…

Tarih, Kültür, Sanat, Edebiyat, Þiir, Müzik, Dekorasyon, Kitap, Belgesel, Biliþim, Çocuk, Eðitim, Ekonomi, Seyahat, Ropörtaj, Saðlýk, Sinema, Þehir ve Yaþam, Teknoloji, Yemek ve Mutfak, http://www.akademidergisi.com

Cilbab, kadını yukardan aşağıya kadar örten dış elbise olduğuna göre, kadınların evlerinin içersinde giydikleri iç elbi­seleri ile dışarıya çıkmamaları, çıktıkları zaman üzerlerine cil­bablarını almaları bu ayeti kerime ile emredilmekte, böylece kadının hür ve iffetli olarak tanınması, kendisine taarruzun yapılmaması için tessettürün en münasip kıyafet olduğu ifade edilmektedir.

Hz. Allah (c.c.) erkeklerin ne ile örtüneceklerinden hiç bah­setmediği halde kadınların örtünmelerinden bahsederken “Cilbab” ı zikretmektedir.

Ortaya çıkan en kuvvetli görüşe göre Cilbab; ”Kadının başını ve yüzünün bir kısmını örttüğü, fazlasını göğsü üzerine sarkıttığı, Anadolumuzda atkı, şal ve poşu denilen, kadınların sokağa çıkarken iç elbiselerinin üzerine attıkları, dört köşe ve kolsuz bir kumaştır.” 
Bununla beraber cilbabın, memleketimiz de bazı Müslüman hanımlar tarafından kullanılan çarşaf ma­nasına gelmediğini iddia etmek hem imkansız, hemde lüzum­suzdur. Fakat kadının tesettürü için çarşafı şart koşmak, daha da ileri giderek başka elbiselerle tesettürü caiz görmemek, teset­tür noktasından İslami sahayı daraltmaktan başka bir şey değildir. İnsanların buna müdahele etmesi, hüküm ve şart ilave etmesi, caiz ve kafi olanın caiz ve kafi olmadığını iddia et­mesi düşünülemez.

Peygayberimiz (s.a.v.)

➥ “Helal, Allah’ın kitabında helal kıldığı, haram da Allah (c.c.)’ın kitabında haram kıldığıdır. Allah’ın sü­kut ettiği (helal veya haram kılmadığı) ise affedilenden (mübah kılınandan) dır.” buyurmuşlardır. Demek ki açıkça emredilmeyen veya yasaklanmayanlar, Allah (c.c.) hz.lerinin affettiklerinden (mübah kıldıklarından) dır.

Sevgili peygamberimiz bu hadis-i şerifi “tereyağı ve pey­nir yemekle, kürk giymenin caiz olup olmadığına” dair sorulan bir soru üzerine irad buyurmuşlardır. Bu hadis-i şeriften de anlaşılıyor ki, tesettürün muayyen/belirli bir kıyafetle olması şart değildir. Müslüman erkek ve kadının kafirin küfrüne simge olmayan ve dinimizin aradığı vasıflara sahip elbise ile örtünmesi kâfidir. “Müslümanların güzel gördüğü Allah (cc) indinde de güzeldir.” buyurmuşlardır.

Mevlamız (c.c.) kadınların tesettürü hususunda Cilbab’ı zik­rettiğine göre zikri geçmeyenlerle tesettür caiz ve kafi değildir diye iddia etmek, yanlıştır. “Üşümemeniz için hırkanızı giyi­niz.” denilince soğuktan korunmanın başka elbiselerle müm­kün olmayacağını iddia etmenin akıl ve mantığa ters düştüğü gibi. Burada şunu da ilave etmek lazımdır ki, çarşaf müslü­manların icat ettikleri bir elbise olmayıp, bilakis yabancıların icat edip giydikleri bir elbisedir. Muhtelif/çeşitli sebeplerle sonradan memleketi­mize girmiş olup, müslüman kadının tek dini kıyafeti değildir. Kafirlerin küfürlerine simge olmadığı için giyilmesi sadece ca­izdir.

Bazı müslüman hanım kardeşlerimizin ise, mantoyu, garplıların icadı diye giymediklerine, giyilmesini caiz görme­diklerine dair haberler ortalıkta dolaşmaktadır. Meselenin aslına vukufu olmayanların ileri sürdüğü bu fikirler, bazı müs­lümanları tereddüt ve tedirginliğe sevk etmektedir. Elbisenin kimler tarafından icat edildiği mühim olmayıp, “gayr-i müslim­lere has bir kıyafet olup olmadığı” mühimdir. Dikkat edilecek husus, giydiğimiz veya giydirdiğimiz elbiselerin kafirlere has ve kafirlik alameti olmaması ve İslami ölçülere uyup uymaması hususudur.

Şu hadis-i şerif buna şahitdir:

➥ “Peygamberimiz (s.a.v.) Rumi olan (diyar-ı Rum da Rumlar tarafından icat edilip yapılan) ve kolları dar olan cübbeyi giymiştir.” Yine Peygamberimiz, (s.a.v.) Habeşistan Kralı Necaşi’nin gönderdiği mestleri giymiş ve üze­rine meshetmişlerdir.

Müslüman hanımlar tarafından giyilecek manto veya per­düsünün, şekli ve hudutları sevgili Peygamberimiz(s.a.v.) ta­rafından, çizilen dış elbise evsafına/vasıflarına uygun olması lazımdır. Zira örtünme emri geldiği zaman peygamberimiz (s.a.v.) kızlarını ve hanımlarını toplayarak “Allah, (c.c.) Hz. leri örtünmenizi emrediyor.” buyurmuş ve dış elbisenin hudutlarını (izah edi­len şekilde) çizmiş, dış elbiselerini giymeden hanımların na­mazgaha dahi gelmemelerini emir buyurmuşlardır. 
Hicretin 5. yılında nazil olan örtünme ayetleri Müslümanlara tebliğ edilince, bir gece içinde bütün hanımlar örtünmüşler, Cilbab temin edemeyen hanımlar, muhtelif elbiselerini yırtarak Cilbab (dış elbise) haline getirmişler sokağa ondan sonra çıkmışlardır. Müslüman hanımların çok kısa bir zamanda örtünmelerini hazmedemeyen Yahudiler, uzun bir ipin ucuna taktıkları çen­gelli diken ağaçlarını, Müslüman hanımların, üzerine örttük­leri Cilbablarını, onların haberleri olmadan takıp çekerek düğmesiz olan bu elbiseleri düşürmek suretiyle onlarla alay etmeğe kalkışmışlar, müslüman erkekler de Yahudilere an­ladıkları dilden cezalarını vermişlerdir.

Yahudi aynı Yahudi’dir. Bugün de asrîlik ipinin ucuna taktığı moda çengeli ile müslüman hanımın hem dış ve hem de iç elbisesine musallat olmuş, kadınımızın iffet ve namus şiârı olan elbisesini soymağa çalışmağa devam edegelmiştir. Onun için müslümanlar her zamankinden daha fazla dikkat edip, on­ların çengellerini ellerinin tersi ile itip, bu çirkin niyetlerine kalbi ile de buğz ederek en güzel ve en müessir cevabı vermeli­dirler.

| Ali Eren – İzdivaç ve Mahremiyetleri

 Soru:  Çarşaf giymek farz mıdır?

Cevap: BismillahirrahmanirrahimKadının dış kıyafetinin nasıl olması gerektiğini belirten ayet-i kerime de Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

➥ ”Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle: Evden çıkarlarken üstlerine vücutlarını iyice örten dış elbiselerini giysinler. Bu, onların iffetli bilinmelerini ve bundan dolayı incitilmemelerini daha iyi sağlar.” (Ahzab suresi: 59)

Bu ayet-i kerime de, Müslüman hanımların evlerinden çıkarken, üstlerine vücut hatlarını belli etmeyecek bir dış elbise almaları, ev kıyafeti ile sokağa çıkmamaları emredilmektedir.

Ayet-i kerime de dış elbise olarak ifade edilen kelime cilbabtır. Dolayısıyla farz olan çarşaf değil, cilbabtır.

Cilbab kadını başından ayağına kadar örten tek parça bir örtüdür. Bunun yörelere, bölgelere, örf ve adetlere göre çeşitli biçimleri vardır. Mesela çarşaf, ferace, çar, milhafe, peştamal cilbabın yöre ve örfe göre değişik biçimleridir.

Buna göre çarşaf giymemek değil de, dinimizin tesettür emrine yani cilbabla ifade edilen dış kıyafet niteliğine uymayan bir giyinme biçimi caiz değildir.

Şunu da belirtelim ki, günümüz için cilbab tanımına en uygun kıyafetlerden birisi de çarşaftır. Vücut hatlarını belli eden daracık kıyafetler kesinlikle tesettüre uygun bir örtünme değildir.

Selam ve Dua ile…

| Mehmet Talu
Tarih: 15.03.2012

Kuveyt Karadavi’yi Sınır Dışı Etti. Kuveytliler Nato İmamı lakaplı Yusuf el Karadavi’ye hak ettiği tepkiyi gösterdiler.

Kuveytliler Nato İmamı lakaplı Yusuf el Karadavi’ye hak ettiği tepkiyi gösterdiler.
Kuveyt İçişleri Bakanlığı, Kuveyt’e gelen Katarlı Şeyhi halktan gelen protestolar nedeniyle sınır dışı etmek zorunda kaldı. Kuveyt Karadavi’yi sınır dışı etti.

Fars Haber Ajansının Nehreyn.net adlı haber sitesinden aktardığı habere göre tartışmalı fetvaların sahibi Katarlı Müslüman Alimler Birliği Başkanı Şeyh Yusuf el-Karadavi’nin Kuveyt’e yaptığı ziyaret başına dert açtı.
Karadavi Kuveyt’te yoğun protestolarla karşılandı ve ülkeyi birkaç saat içinde terk etmek zorunda kaldı.

Kuveyt’te gerçekleştirilen Uluslararası İslami Yardım Kurumu Toplantısı’na katılmak üzere ülkeye gelen Karadavi, son iki sene içinde Batı ve Siyonistlerin Arap Dünyasında gerçekleştirmek istedikleri planları doğrultusunda Selefi ve Vehhabi grupların kanlı eylemlerini destekleyen fetvalar verdiği için ülkede tepkiyle karşılandı.

Yetkili kaynakların aktardığına göre, Kuveyt İçişleri Bakanlığı Karadavi’yi diplomatik pasaportla geldiği ülkeyi bir an önce terk etmesi gerektiği konusunda uyardı. Karadavi Kuveyt’e gelip oteline yerleştikten kısa bir süre sonra, toplantıya dahi katılamadan ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Bu uluslararası kurum sözde yardım projeleri adı altında Afrika ve Asya’da kabileciliği ve Vahabiliği yaymak için faaliyet göstermekle suçlanıyor.

Son birkaç gündür sosyal ağ kullanıcıları Kuveytli vatandaşlar ve insan hakları savunucuları, Karadavi’nin bu ziyaretini kınayarak İçişleri Bakanlığı’ndan bu fitne dolu fetvaların sahibi ve Arap ülkelerini bölen bu şahsı ülkeden çıkarmalarını istediler ve Kuveyt halkının bu şahsa karşı hiç ilgi beslemediğini söylediler.

(medyasafak)

Karadavi, “Erdoğan’ı Protesto Etmek Haramdır.” şeklinde fetva da vermişti.

Sözde Dünya Müslüman Ulema Birliği Başkanı ve Suriye halkının kanlarının akıtılmasına sebep provokasyon fetva zincirinin sahibi Yusuf el-Karadavi; ihvancı ortağı Recep Tayyip Erdoğan’ı Türkiye halkının öfkesinden kurtarma yarışına girdi.

Karadavi; ”Türkiye halkının Erdoğan’a karşı protesto gösteri düzenlemelerini haram kılan ve Erdoğan’ın etrafında kenetlenme gereğini belirten” bir fetva yayınladı.

Kendisini finanse edenlerin plan, istek ve direktifleri doğrultusunda tüm Müslümanlara karşı düşmanca ve şeytani fetvalarıyla bilinen Karadavi; Türkiye halkının günlerdir AKP hükumetine süren protesto ve öfkelerini haram kılmak için batılı ihvancıların talimatlarıyla fetvasını yayınladı.

Karadavi Müslüman Ulema Birliği adına ve Birlik Genel Sekreteri Ali Karadağı’nın imzasıyla Türkiye’deki protestocuları ”küçük bir azınlık muhalefet” olarak nitelendirerek, onları çoğunluk ve demokrasiye saygı duymalarına çağırdı.

(sana)

Karadavi, kendisini hicri 15. asrın müceddidi ilan eden sözde mürşid Mahmud Efendi’yi (Mahmud Ustaosmanoğlu’nu) da mürşid / müceddid ilan etmeye gelen 350 kişilik sözde İslam alimleri heyetinin en başta gelen isimlerindendi. Oysa peygamberimizden bu güne kadar hiç bir müceddid, zamanın alimlerinin oylamaları / seçimleri ile seçilmedi.

| Akademi Dergisi

Körler sağırlar birbirini ağırlar. Mahmud Efendi müceddidmiş…

Kendi sitelerinden alıntılıyoruz:

Mahmud Efendi Hicri 15.Asrın Müceddidi Olarak İlan Edildi.
Hindistan-Hayderabad Al Mahad Ul Aaali Ali İslami Üniversitesi ve Marifet Derneği tarafından İstanbul WOW otelde düzenlenen ve 2 gün süren Uluslararası İnsanlığa Hizmet Sempozyumu, Mahmut USTAOSMANOĞLU Efendi Hazretlerine “İslam’a Üstün Hizmet Ödülü” verilmesi ile sona erdi.

42 ülkeden ve tamamı Ehl-i sünnet olan 350 alim ve 6 bin kişinin iştirakiyle gerçekleştirilen sempozyum, büyük ilgi gördü.

Muhammed Avvame, Yusuf El-Kardavi (Video kaydıyla) ve Faruk Hamade gibi seçkin alimler konuşma yaptı.
Burada bir duralım;

1- İslam tarihi boyunca gelmiş geçmiş diğer müceddidlerin hiçbiri, zamanının alimlerinin seçimi ile müceddid olmadılar. Bu güne kadar böyle bir tiyatro görülmedi. Müceddileri Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) ruhlar alemindeyken seçmiştir. Müceddidlik seçimle değil, atama ile belirlenen bir makamdır. Daha gençlik yıllarında, kendini müceddid/mürşid zan ettiği ilk devirlerde bile Mahmud Efendi ikaz edilmiş ama bu ikazları dikkate almamıştır. Bunun üzerine, ilim sahibi bir gurup insan, Mahmud Efendi’nin yanına gitmiş, kendi talebelerinin yanında onu zor duruma sokmuştur. Bunun üzerine “Ben kendi camiinde, kendi halinde İslam’a hizmet eden bir hocaefendiyim. Benim bir mürşidlik iddiam yok. Bu, beni sevenlerin bana yakıştırmasıdır.” demek zorunda bırakılmıştır. Maalesef bu hallere bile düştüğü halde, yine de mürşidlik iddia etmeye ve kendisinin mürşid olduğuna inananlara zikir tarif etmeye devam etmiştir.
2- “Hepsi ehli sünnet alimleri” deniliyor. Hal bu ki en başta isimleri sıralanmaya başlayan kişiler bile ehl-i sünnet değil. Misal Yusuf el Karadavi… Kendini müceddid zan etmekte ısrar eden cami imamı Mahmud Efendi‘nin pek çok talebesi Yusuf el Karadavi’yi sapkın inançlarından ve ehli sünnet olmayışından dolayı tenkit etmiş ve reddiye yapmışlarken, Mahmud Efendi’nin bu yaptığına ne denilir? Karadavi gerçek yüzü için bakınız:Tıklayın…

3- Alim oldukları iddia edilen 350 kişilik listenin içindeki pek çok kimsenin ulema sınıfından olmadığı görülüyor. Pakistan milletvekili, bilmem nerenin vali ya da belediye reisi bu müceddid seçen özel gurubun içindeler.4- Bu toplantıda, hakkında pek çok soruşturma yapılmış ve nihayet hapis cezası almış adı tokatlayıcıya çıkmış Jet Fadıl, en ön saflardadır. Ve kendini Müceddid ilan ettiren Mahmud Efendi, bu şahsın bu tiyatroyu organize etmesine, finanse etmesine ve bu arada yeni yaptığı otelini pazarlamasına müsaade etmiştir. Hal bu ki İslam ticaret hukukunda olmayan bir malın satılmasına izin yoktur. Kadı böyle bir alış verişi bozar. Bu nedenle olmayan devre mülkler, sadece proje aşamasındayken ya da sadece temel aşamasındayken satılamazlar. Bir kadının bile bileceği en zaruri fıkhi meseleyi müceddidimiz bilmiyor mu? Biliyorsa kendinin bile alet edildiği böyle bir yanlış ticarete neden ses etmiyor? 
5- Erbakan’ı halife, partisini de islami parti ilan eden, medreselerinden yetişip mezun olan mü’minlerin, samimiyetle bu küfür partisini İslami parti kabul etmesine ve bu küfür devletinde darül islam fıkhı tatbik etmeye çalışıp aciz kalmalarına, akıl almaz gereksiz sıkıntılar çekmelerine ses etmeyen müceddidimiz, genel evden vergi alan bir devletin İslam devleti olamayacağını, bu devletin küfür sistemine tabi bir partinin İslami olamayacağını, kadınların seçme ve seçilme haklarının olmadığını, erkeklerden ise sadece bilenlerin/çok seçkin bir azınlığın seçip seçilebileceğini yani burada bir tiyatro çevrildiğini bilemiyor mu? Bildiyse neden bu tiyatroya onlarca yıldır dahil oldu? “Bu devlet darül haptir” diyenleri -ki aralarında son şeyhülislamlardan Mustafa Sabri Efendi bile vardır.-  sert tenkit eden müceddidimiz neyin kafasını yaşıyor?

6- Hemen söyleyelim neyin kafasını yaşadığını… Ülkemizde İslami camianın çok iyi tanıdığı, İslami kültürü-bilgisi de olan meşhur psikoloğumuz Prof. Dr. Sefa Saygılı “Bu Mahmud Efendi benim hastamdı. Bana getirirlerdi. İlaç verir gönderirdim. 15 gün sonra kontrole geldiğinde beni ilk defa gördüğünü zan ederdi. Tanımazdı bile.” demiştir.

Yine cemaatin içinden olup, Mahmud Efendi’ye yakın kişilerden elde ettiğim bilgilerden biliyorum ki, Mahmud Efendi uzun yıllardır ilaç tedavisi görüyor ve herkes kafasına göre bir doktora götürüyor. Yani daha kendisini hangi doktora götüreceklerine kendisi karar veremiyor. 
Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Prof. Dr. Sefa Saygılı’dan dinlediklerini, Yazar Ali Eren aktarıyor:
“Mahmud Efendi çok hasta ya.. Ama bayağı hasta…”

https://ok.ru/video/682518055594

Mehmet Fahri Sertkaya