Etiket arşivi: Mürşid-i Kamil

Soyuma çekmişim Tayyip!

Soyuma çekmişim Tayyip!

Hakkımda hazırlanıp da masana konan dosyanın içeriğini öğrenemedik ama anlaşılan o ki beni çokça merak ediyorsun. Galiba çok merak ettin, incelettin, dosyayı da günlerce masandan kaldırmayıp bakıp durdun ama hiçbir açık bulamayıp o dosyayı kaldırıp attın. Soyuma çekmişim Tayyip! Buhara’dan, ilim/irfan/hikmet diyarından kalkıp Anadoluya gelen, buraları Türkleştiren ve Müslümanlaştıran ilk kuşak Türklerin/Erenlerin soyundan geliyorum. Atalarım, buralar Rum diyarı iken, Hazar Denizinin üstünden dolaşarak ve Çeçenistan’a uğrayarak Anadoluya gelmişler.

Silsile-i saadatın o zamanki mürşid-i kamili olan zatın emri ile hareket etmişler. Hem o mürşid-i kamilin soyundan kişlerdi bunlar ve hem de ona çok sağlam bağlıydılar. Sonra bu soyumda birkaç mürşid-i kamil ve sayısız veli çıkmış. Afyon’da, köyümüzde kabr-i şerifi bulunan Karacaahmed Sultan hazretleri dedelerimden sadece biridir. Anlayacağın, şaşırtıcı bir şey yapmıyorum. Soyumdakilerin her devirde yaptığını yapıyorum. Zulme, haksızlığa, vahşete, insanların perişan hale getirilip dünya ve ahiret saadetinin yıkılmasına/çalınmasına isyan ediyorum. Hakikati bağırıyorum. Adalet, kurtuluş ve nizam-ı alem yolunda mücadele ediyorum. Bu devrin hakiki mürşidi kamili olan Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin kalbinde yerim olduğuna da, üstümde himmetlerinin olduğuna da inanıyorum. Atalarım hep dinine, devletine, vatanına bağlı, yüksek ilim ve ahlak sahibi, insanların kurtuluşu için çırpınan, nizam-ı alem yolunda cihat ile yaşayan örnek insanlardı. Bunlar, Anadolu insanına ilim, ahlak, hikmet öğrettiler ve mücadele gücü verdiler. Her daim Müslümanların birlik ve beraberlik halinde olmasında büyük rol oynadılar. Zor zamanlarda hep sahne onlarındı Tayyip! Bu davranışlarıyla Müslümanlığın ve Türklüğün Anadolu’da en ücra köşelere kadar yayılmasını ve benimsenmesini sağladılar. Yoluma/davama ve soyuma bir baksan Tayyip, Hoca Ahmet Yesevi’lere, Ali Ramiteni hazretlerine kadar çıkarsın ki Ali Ramiteni ks bizim silsilemizdedir. Hani demiştim ya “Ben de piyonum. Buz dağının görünen yüzüyüm” diye? İşte görünmeyen yüzünde bunlardan yüzbinlerce var. Ve bu yüzden “Teşklatımızın yarısı yer altında. İktiza ettiğinde kalkıp operasyonlara katılıyorlar, sonra yine yatıyorlar” demiştim.

Soyumdakilerin duaları, hz üstazımın himmetleri olduktan sonra ve bu kadar büyük bir teşkilat da olduktan sonra, bence beyhude yere uğraşma. Yerle göğü üstüme birleştirsen bile ben oradan da çıkarım ama senin öyle bir şey yapacak vasfın, gücün, zamanın da yok. Şimdiden bitiksin. Allah’tan bir dileğim var: Senin gibi büyük bir münafık, hain ve sadistin ipini ellerimle çekmek.

Mehmet Fahri Sertkaya

Mars ve dünya arasında: Mehdi Amca…

İnsanlık bu gerçekleri artık öğrenecek…

Bu kişi, tam anlamı ile bu dünyadan değildi. İki dünya görmüştü.. Bu kişi Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin talebelerinden Mehdi Amca… Arap olan bu zat, Akademi Dergisi’nin ve SpaceExplorer.Tv‘nin uzun yıllardır Merih(Mars) hakkında kendine güvene güvene yazdığı ve yıllar geçtikte birer ikişer ispat edilen gerçeklerin kaynağı… Bu Mehdi Amca, bu bilgileri beş-on sene önce değil, onlarca sene önce anlattı. Çünkü onlarca sene önce Merihlilerle bir araya geldi. Buradan alındı, o hiç kimseye ve hiçbir şeye zarar vermeyen ve dünyanın her yerinde artık binlerce kere kayda alınan UFO’lardan biri ile Merih’e götürüldü. Yaklaşık iki saat 45 dakika süren yolculuktan sonra Merih’e vardıklarında, oradaki Müslüman Merihliler tarafından büyük bir alaka ile karşılandı, çokça hürmet edildi ve onlara sohbet verdi. Sonra tekrar geri getirildi. Geldikten sonra, buradaki kardeşlerimize yaşananları anlattı. Ne anlattı ise üzerine geçen onlarca sene boyunca birer ikişer ispat edildi, gerçek çıktı, çıkıyor, çıkacak… Zaten o gidip gelmeden önce, Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri de çok şeyler anlattı. Bu dünyanın son peygamberi nasıl ki aynı zamanda 18 bin alemin, yani üzerinde hayat bulunan trilyonlarca gezegenin son peygamberi ise, dinin merkezi olan bu dünyamızın son mürşid-i kamili de, 18 bin alemin son mürşid-i kamilidir. Bütün alemlerde küfür ile İslam’ın mücadelesi devam ederken, bütün rabıta ehli feyzini o son mürşid-i kamil vesilesi ile alır.

Mehdi Amca, geri getirildikten sonra, merakla sualler yönelten o zamanki talebelere çok şeyler anlattı. Anlattıkları özetle şunlar:

1-)Merihlilerin boyları bizim çocuklarımız gibi… Yetişkinlerinin boyları ancak bizim çocuklarımız kadar.

2-)Vücutlarında saç, sakal, kaş bile yok. Tamamen tüysüzler.

3-)Gözleri iri. Kafaları bedenlerine nispetle daha iri. (Kendilerine göre normal, bizim vücut yapımıza kıyasla kafa-beden oranı farklı)

4-)Son derece medeni, ahlaklı, eğitimli insanlar

5-)Gezegende yaklaşık (o zaman) bir milyar kadar Merihli insan var.

6-)Merihlilerin ezici çoğunluğu Müslüman ve gezegenin tamamına hakim olmuşlar.

7-)Teknolojide bizden çok daha ilerideler.

8-)Dünyaya zarar vermek isteseler oradan buraya gelmelerine bile gerek yok. Kendi gezegenlerinden dünyamızı yakıp yıkacak teknolojiye bile sahipler.


Şaşırdınız mı? Uçuk mu geldi?

Mehmet Fahri Sertkaya

➥
➥
➥

Mehdi ne demektir ve kimdir?

Mehdî kelime olarak; doğru yolu bulmak, hidayet yoluna girmek, yol göstermek ve yol târif etmek mânâlarına gelen ”hidâyet” masdarından meydana gelmiştir.

Bir başka ifadeyle Mehdî, hidâyete eren, doğru yolu bulan kimse demektir.

Kelime mânâsı itibariyle mehdî, ”kendisine rehberlik edilen” demek olduğu halde, hidâyetin Allah’tan olması sebebiyle daha husûsi bir mânâ kazanmış ve ”Allâh’ın hidâyetine nâil olan, O’nun tarafından yol gösterilen kimse” için kullanılır olmuştur.

İslâmî ilimler ıstılâhında Mehdî kıyâmet kopmadan önce gelecek ve kendisinden evvel zulümle dolmuş olan dünyayı adâletle dolduracak olan Ehl-i Beyt’ten bir zâttır.

Mehdî, kıyâmetin büyük alâmetlerindendir.

Bir gün bir kimse, Hz. Ali’nin oğlu Muhammed Hanefiyye’nin (r. anhüma) yanına geldi ve ”es-Selâmü aleyke yâ Mehdî!” diye selâm verdi. Muhammed Hanefiyye hazretleri o zâta, biraz da lâtîfeli bir tarzda buyurdu ki:

➥ ”Doğru söylüyorsun. Ben insanları hidâyete, hayra/iyiliğe dâvet etmek ve doğru yolu göstermek bakımından Mehdî’yim. Lâkin, âhir zamanda gelecek olan Mehdî değilim. Öyle anlaşılmaması için, bana selâm vereceğiniz vakit, ismimle veya künyemle hitab ediniz.”

Mehdî ile alâkalı hadislerin bir kısmı, bizzat Resûlüllah Efendimiz’in (s.a.v.) mübârek ağızlarından, bir kısmı da Hz. Ali’den (k.v.) nakledilmektedir. Bu hadislerde Mehdî’nin, Ehl-i Beyt’ten, Hz. Fâtıma’nın (r.anhâ) çocuklarından olacağı, yani nesebinin hem Hz. Hasan hem de Hz. Hüseyin’e (r.anhümâ) dayanıp seyyid ve şerif ünvanlarına sahip bulunacağı, ahlâken de aynen Resûlüllah efendimize benzeyeceği bildirilmektedir.Mihmandâr-ı Resûl, Ebû Eyyûbi’l-Ensârî (r.a.) anlatıyor:
Resûlüllah sallallâhü aleyhi vesellem (efendimiz, bir gün kızı) Fâtıma radıyallâhü anhâ’ya şöyle buyurdu:

➥ ”Nebîmiz nebîlerin hayırlısıdır. O, babandır. Şehidimiz, şehitlerin hayırlısıdır. O, babanın amcası Hamza’dır. İki kanadıyla cennette dilediği yerde uçan bizdendir. O, babanın amcasının oğlu Câfer’dir. Ve bu ümmetin torunları Hasan ve Hüseyin bizdendir. Onlar senin oğlundur. Mehdî de bizdendir.” (1)

Hadîs-i Şerifte Peygamberimiz’in, (s.a.v.) Uhud Harbi’nde şehit düşen amcası Hz. Hamza’nın (r.a.),  Mûte Harbi’nde şehit olan amcasının oğlu hz. Ca‘fer’in (r.a.), torunları hz. Hasan ve Hüseyin’in (r.anhümâ) faziletine dikkat çekildikten sonra, Hz. Mehdî’nin (aleyhirrahmeti verrıdvân) de Ehl-i Beyt’ten olduğu hatırlatılmaktadır.

***
Nakşibendî yolu Müceddidîn kolu silsilesi kendisiyle ikmâl ve tamamlanmış bulunan, bu zincirin 33. ve son halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri, bir sohbetlerinde bu hususta şu îzahatta bulunurlar:
➥ Hz. Mehdî (aleyhirrıdvân) hakkında vâki Hadîs-i Şeriflerde, Fahr-i Âlem Efendimiz’den (s.a.v) sırran haber sâdır olmuştur; ancak, anahtarı kimde ise o açar ve işin hakikatini o anlar, başkası anlayamaz. Herkes anlasa sır zâhir olur, usûle muhâlif gelir. Yani zamanın sâhibi, Resûlüllâh’ın vârisi perdeyi kime açarsa, ancak o anlar. Nüzûl-ü İsa aleyhisselâm’daki (Hz. İsa’nın yeryüzüne inişindeki) sır da böyle… Allah dostlarının rütbesindeki büyüklükleri nisbetinde halleri ve sırları kapalıdır.” (2)

***
İkinci bin yılın müceddidi, Silsile-i Aliyye-i Nakşibendiye’nin 23. halkası İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri de Mektubat’ında, Hz. Mehdî (aleyhirrıdvân) ile alâkalı şu açıklamalara yer vermektedir:

➥ Haberde şöyle bildirildi: Geleceği vâd edilen Hz. Mehdî aleyhirrıdvân, saltanâtı zamanında dînin tervîcini (kıymet ve itibârını artırmayı) ve sünnetin ihyâsını murâd ettiğinde, bid‘at ile ameli âdet edinen ve onları güzel zannedip bu zannı sebebiyle dîne ilhak eden Medîne âlimi, hayretle şöyle diyecektir: ‘Şüphe yok ki bu şahıs, dinimizi ortadan kaldırmak ve şerîatimizi yok etmek istiyor!’ Bunun üzerine Hz. Mehdî aleyhirrıdvân, onun öldürülmesini (bid‘atlerinin ortadan kaldırılmasını) emreder. Böylece onun, güzel sandığı fiillerin kötü yani birer bid‘at olduğu da görülmüş olur. ‘Bu Allâh’ın fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah en büyük fazlın (lûtuf, ihsan ve inâyetin) sahibidir.” (3)
➥ ”Öyle zannediyorum/o kanaatteyim ki, ekmel-i velâyetle geleceği vâd edilen Mehdî (aleyhirrıdvân), bu nisbet (yani kendisinin mensûbu bulunduğu Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibediyye-i Müceddidîn kolu) üzere olacak ve bu Silsile-i Aliyye’yi tamamlayıp ikmâl edecektir. (Bu zincirin son halkası o olacaktır.)” (4)

İmam-ı Rabbani (k.s.) hazretleri, adı geçen mektuplarını ve diğer pek çok te’lifatını kaleme alış sebebini açıklarken, aşağıdaki dikkat çekici cümleye de yer veriyorlar:

➥ ”Bize, bütün yazılarımızı âhir zamanda geleceği vâd edilen Mehdî’nin (aleyhirrahmeti vettahiyyeti verrıdvân) okuyacağı ve hepsini makbul bulacağı bildirildi. Bu kadar yazı yazmamızın sebebi budur.” (5)

Mazanne-i hayr/mazanne-i kirâmdan dinleyip işittiğimize göre Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri bir gün buyuruyorlar ki (mealen): 
➥ ”İmam-ı Rabbani hazretlerinden Allah razı olsun, bu mektupları yazmışlar, hepsi de makbulümüzdür. Eğer o bunları yazmamış olsaydı, bunları da bizim yazmamız icap edecekti.”

Son söz; Allâh-ü âlem…

Her şeyin olduğu gibi ”Mehdî” meselesinin de en iyisini, en doğrusunu bilen Allah-ü Teala’dır.

DİPNOTLAR
(1) Taberânî, Mu‘cemü’s-Sağîr (Terc.), 1, H. no: 66.
(2) Erol, Ali, Hatıratım, s. 31.
(3) El-Mektûbât, 1, 255; K.K., Cum‘â sûresi, 4.
(4)El-Mektûbât, 1, 251.
(5) Hocazade Ahmed Hilmi, Hadîkatü’l-Evliya; Muhammed Haşim-i Keşmî, Berekât.
Akademi Dergisi 

Mahmud Efendi mürşid de müceddid de değil. Akıl sağlığı yerinde de değil.

İsmailağa gerçek bir tarikat değil, Mahmud Efendi bir cami imamından başka bir şey değil. 

Kendini mürşid ve müceddid zan eden bir cami imamı olan Mahmud Efendi’nin uzun yıllardır akıl sağlığının yerinde olmadığına dair yemin etsem, başım ağrımaz.
İslamcı basında uzun süreler köşe verilmiş ve yazarlık da yapmış, Müslümanların arasında marka olmuş, hepinizin mutlaka ismini duyup bildiği bir uzman psikiyatr olan Sefa Saygılı’nın, yine İslamcı bir gazetenin tanınmış bir yazarı olan Ali Eren‘e söylediği söz aynen şu şekildedir.

 “Hocam! Bu Mahmud Efendi benim hastamdı. Bana getirirlerdi. On beş gün sonra kontrole getirirlerdi de beni yeni gördüğünü zan ederdi. On beş gün önce tanıştığı kişiyi bile hatırlayamaz bir haldeydi. Sağlığı çok bozuk, çok..”

Bu bilgiyi, Mahmud Efendi cemaatine müntesip olan ve içeriden/merkezden haber alan insanlara da teyit ettirdim. 1998’den beri pek çok psikoloğa/uzmana götürülmüş. Pek çok müntesip de, “Ona bilerek yanlış ilaç verdiler. Ona kastettiler.” diyerek kendilerini kandırıyorlar. Hatta Mahmud Efendi’nin aile fertlerinde de çok ciddi sıkıntılar, rahatsızlıklar olmuş. Cemaatin bağlıları da yine “Ailecek sıkıntı veriyorlar. Kastediyorlar.” diyerek kendilerini avutuyorlar. Bir hakiki mürşid hatta iddialara göre müceddid düşünün ki kendisi ve ailesi cinni sıkıntılarla uğraşıyor. Olabilecek şey midir bu? Gerçek bir mürşidin/müceddidin tasarrufu bir bölgeyi bile şeytanların zararlarından emin eyleyecek kadar güçlüdür.

Ortada tartışılmayacak gerçekler var ve bu gerçekleri ifade etmek hakaret etmek de değil, kardeşliği zedelemek de değil, iftira da değil, fitne de değil:
➥  Mahmud Efendi de, ondan önceki Ali Haydar Efendi de zahiri alimdiler. Tasavvufta hiçbir icazetleri yoktu. Mürşid değildiler.

➥  İkisi de kendilerinde bir hüner olmadığını, rasulullah efendimiz (s.a.v.) ile manevi bağlarının olmadığını bildikleri halde, kendilerine rabıta yapılmasına müsaade ettiler. Ve akıl almaz veballere girdiler. İmam-ı Rabbani hazretleri, böyleleri için “Kutta-i tarik yani tarikat eşkıyası” diyor.

➥  Ali Haydar Efendi, 25 sene korkusundan evinden dışarı çıkamamış ve memleketin dinsizleştirildiği bir dönemde en temel zahiri alimlik mes’uliyetlerini bile korkusundan yerine getirememiş bir zavallıydı. Gerçek mürşid-i kamilin ve talebelerinin akıl almaz mücadeleleri ile ortalık biraz yumuşadı, küfrün şiddeti kırıldı da evinden çıkabildi. İlk olarak da mürşidlik iddia etti. Sabetaycı gizli Yahudi bir hainden başka bir şey olmayan Adnan Menderes‘i kahraman ilan etti. “Beş vakit namazlarımızın ardından ona dua edeceğiz.” dedi. İkaz edildi, dinlemedi. Bozuldu, rezil edildi, dinlemedi.

➥  Ondan sonra da Mahmud Efendi bu tiyatroyu devam ettirdi. O da ikaz edildi, dinlemedi. Bağlılarının yanında mahcup edildi, “Ben mürşid değilim. kendi camiinde islam’a hizmet eden bir hocaefendiyim. Mürşidlik, beni sevenlerin bana yakıştırması.” yalanını söyleyerek sıyrıldı ve yine de mürşidlik iddia etmeye, kendine rabıta yaptırmaya ve yol kesmeye devam etti. Nihayet Jet Fadıl gibi adı vurguncuya çıkmış birinin maddi desteği ile bir otelde kendini 15. hicri asrın müceddidi seçtirdi. Ve aynı organizasyon Jet Fadıl’ın reklamına da çevrildi.

Halbuki, mürşidler/müceddiler hiçbir zaman seçimle belirlenmediler. Bu bir ilkti. Daha önce hiç kimse böyle pervasızca bir sahtekarlığa yeltenmedi. Bir de onu seçen 350’ye yakın kişinin çoğu muteber isimler değildi. Pek çoğu geçtik mutasavvıf olmayı ehl-i sünnet bile değildi. Samimiyetle Mahmud Efendi’ye bağlanmış pek çok kardeşimiz, onu seçmeye gelen pek çok sözde alime reddiyeler yapmışlardı daha önceleri. Mesala Dünya Müslüman Alimler Birliği Başkanı Yusuf Karadavi, su katıksız bir İngiliz casusuydu. Bırakın ehl-i sünnet olmayı, insan bile değildi. Ortadoğu’daki Müslüman milletlerin tepkisi nedeni ile bir çok devlet tarafından sınırdan içeri girmesine izin verilmedi. Kuveyt’te halk “Çıkarın şu batı casusunu ülkemizden” diyerek ayaklandı, çaresiz kalan Kuveyt yetkilileri onu sınırdışı etti. Daha da ilginci, gelip Mahmud Efendi’yi müceddid ilan edecek bu sözde alimlere, o toplantıda Arapça sunum yapılıp Mahmud Efendi tanıtıldı. Yani oraya gelenlerin pek çoğu Mahmud Efendi’yi müceddid olup olmadığı hususunda ölçebilecek ve seçebilecek yeterliliği geçtik, doğru düzgün tanımıyorlardı bile…
Hep söylüyoruz, söylemeye devam edeceğiz ve ispat da edeceğiz:

➥  İslam dininin on iki hak tarikatı, bütün hak kolları ile beraber sonlandı. Bitti. Birisi hariç. O da Nakşibendi tarikatının Müceddidiye koludur ki son mürşid-i kamili Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) dur. 

Dünyanın uzatmaları oynadığı şu günümüzde, kıyamet sabahına kadar tasarruf üveysilik ile kendisinde kalacaktır. Ahir zamanda bu şekilde bir istisnai uygulama olacaktır. Yaşayan ve mürşidlik ya da müceddidlik ilan eden, kendisine rabıta yaptıran her kim varsa, yalan söylüyordur, aldanıyordur, aldatıyordur.


Mehmet Fahri Sertkaya

 | Akademi Dergisi

Körler sağırlar birbirini ağırlar. Mahmud Efendi müceddidmiş…

Kendi sitelerinden alıntılıyoruz:

Mahmud Efendi Hicri 15.Asrın Müceddidi Olarak İlan Edildi.
Hindistan-Hayderabad Al Mahad Ul Aaali Ali İslami Üniversitesi ve Marifet Derneği tarafından İstanbul WOW otelde düzenlenen ve 2 gün süren Uluslararası İnsanlığa Hizmet Sempozyumu, Mahmut USTAOSMANOĞLU Efendi Hazretlerine “İslam’a Üstün Hizmet Ödülü” verilmesi ile sona erdi.

42 ülkeden ve tamamı Ehl-i sünnet olan 350 alim ve 6 bin kişinin iştirakiyle gerçekleştirilen sempozyum, büyük ilgi gördü.

Muhammed Avvame, Yusuf El-Kardavi (Video kaydıyla) ve Faruk Hamade gibi seçkin alimler konuşma yaptı.
Burada bir duralım;

1- İslam tarihi boyunca gelmiş geçmiş diğer müceddidlerin hiçbiri, zamanının alimlerinin seçimi ile müceddid olmadılar. Bu güne kadar böyle bir tiyatro görülmedi. Müceddileri Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) ruhlar alemindeyken seçmiştir. Müceddidlik seçimle değil, atama ile belirlenen bir makamdır. Daha gençlik yıllarında, kendini müceddid/mürşid zan ettiği ilk devirlerde bile Mahmud Efendi ikaz edilmiş ama bu ikazları dikkate almamıştır. Bunun üzerine, ilim sahibi bir gurup insan, Mahmud Efendi’nin yanına gitmiş, kendi talebelerinin yanında onu zor duruma sokmuştur. Bunun üzerine “Ben kendi camiinde, kendi halinde İslam’a hizmet eden bir hocaefendiyim. Benim bir mürşidlik iddiam yok. Bu, beni sevenlerin bana yakıştırmasıdır.” demek zorunda bırakılmıştır. Maalesef bu hallere bile düştüğü halde, yine de mürşidlik iddia etmeye ve kendisinin mürşid olduğuna inananlara zikir tarif etmeye devam etmiştir.
2- “Hepsi ehli sünnet alimleri” deniliyor. Hal bu ki en başta isimleri sıralanmaya başlayan kişiler bile ehl-i sünnet değil. Misal Yusuf el Karadavi… Kendini müceddid zan etmekte ısrar eden cami imamı Mahmud Efendi‘nin pek çok talebesi Yusuf el Karadavi’yi sapkın inançlarından ve ehli sünnet olmayışından dolayı tenkit etmiş ve reddiye yapmışlarken, Mahmud Efendi’nin bu yaptığına ne denilir? Karadavi gerçek yüzü için bakınız:Tıklayın

3- Alim oldukları iddia edilen 350 kişilik listenin içindeki pek çok kimsenin ulema sınıfından olmadığı görülüyor. Pakistan milletvekili, bilmem nerenin vali ya da belediye reisi bu müceddid seçen özel gurubun içindeler.4- Bu toplantıda, hakkında pek çok soruşturma yapılmış ve nihayet hapis cezası almış adı tokatlayıcıya çıkmış Jet Fadıl, en ön saflardadır. Ve kendini Müceddid ilan ettiren Mahmud Efendi, bu şahsın bu tiyatroyu organize etmesine, finanse etmesine ve bu arada yeni yaptığı otelini pazarlamasına müsaade etmiştir. Hal bu ki İslam ticaret hukukunda olmayan bir malın satılmasına izin yoktur. Kadı böyle bir alış verişi bozar. Bu nedenle olmayan devre mülkler, sadece proje aşamasındayken ya da sadece temel aşamasındayken satılamazlar. Bir kadının bile bileceği en zaruri fıkhi meseleyi müceddidimiz bilmiyor mu? Biliyorsa kendinin bile alet edildiği böyle bir yanlış ticarete neden ses etmiyor? 
5- Erbakan’ı halife, partisini de islami parti ilan eden, medreselerinden yetişip mezun olan mü’minlerin, samimiyetle bu küfür partisini İslami parti kabul etmesine ve bu küfür devletinde darül islam fıkhı tatbik etmeye çalışıp aciz kalmalarına, akıl almaz gereksiz sıkıntılar çekmelerine ses etmeyen müceddidimiz, genel evden vergi alan bir devletin İslam devleti olamayacağını, bu devletin küfür sistemine tabi bir partinin İslami olamayacağını, kadınların seçme ve seçilme haklarının olmadığını, erkeklerden ise sadece bilenlerin/çok seçkin bir azınlığın seçip seçilebileceğini yani burada bir tiyatro çevrildiğini bilemiyor mu? Bildiyse neden bu tiyatroya onlarca yıldır dahil oldu? “Bu devlet darül haptir” diyenleri -ki aralarında son şeyhülislamlardan Mustafa Sabri Efendi bile vardır.-  sert tenkit eden müceddidimiz neyin kafasını yaşıyor?

6- Hemen söyleyelim neyin kafasını yaşadığını… Ülkemizde İslami camianın çok iyi tanıdığı, İslami kültürü-bilgisi de olan meşhur psikoloğumuz Prof. Dr. Sefa Saygılı “Bu Mahmud Efendi benim hastamdı. Bana getirirlerdi. İlaç verir gönderirdim. 15 gün sonra kontrole geldiğinde beni ilk defa gördüğünü zan ederdi. Tanımazdı bile.” demiştir.

Yine cemaatin içinden olup, Mahmud Efendi’ye yakın kişilerden elde ettiğim bilgilerden biliyorum ki, Mahmud Efendi uzun yıllardır ilaç tedavisi görüyor ve herkes kafasına göre bir doktora götürüyor. Yani daha kendisini hangi doktora götüreceklerine kendisi karar veremiyor. 
Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Prof. Dr. Sefa Saygılı’dan dinlediklerini, Yazar Ali Eren aktarıyor:
“Mahmud Efendi çok hasta ya.. Ama bayağı hasta…”

https://ok.ru/video/682518055594

Mehmet Fahri Sertkaya

Siyasal İslam, İslami parti, Necmettin Erbakan ve Mahmud Efendi. Kim bu filmin senaristi?

Sizce Erbakan, Tansu Çiller ile koalisyon yaparken onun Sabetayist bir gizli Yahudi olduğunu, kocası Özer Uçuran Çiller’in de bir Tapınak Şövalyesi olduğunu biliyor muydu?

Ya da Erbakan’ları Çiller ile bile ortak hükumet kurmuş birileri, nasıl olur da DYP’ye ya da benzerlerine oy vermiş cemaatlere gâvur muamelesi yapabildi/yapabilir?

Haydi bunu da geçtik, şu “İslami parti” dedikleri şey nedir? Bunun fıkhını kim belirlemiştir? Bunun dayandığı şer’i deliller nedir? Gerçekten İslam’da böyle komedi bir düzen, böyle komik, gülünesi, saçma sapan, bilen bilmeyen herkesin seçebildiği, bilen bilmeyen herkesin seçilebildiği, kadın erkek herkesin seçip seçilebildiği bir siyasi sistem var mıdır? Buna cevaz verenler “Kadının idaresi altındaki milletler yüz üstü sürünsün. Yüz üstü sürünsün. Yüz üstü sürünsün” hadis-i şerifini nereye koyacaklar?

Haydi bunu da geçin Merve Kavakçı’nın başörtüsü ile vekil olmasının İslami yönü nedir? Bunu başarabilselerdi İslam’a ve müslümanlara hizmet mi etmiş olacaklardı? Şimdi başörtülü kadınları vekil hatta bakan yapanlar iyi bir halt mı yapıyorlar? İslam’da kadınlar idareci olabilmekte midir?

Bütün bu samimiyetsiz uygulamalara, bu islami parti(!)nin kararlarına hangi fukaha fetva vermiştir?

Şimdi denilecek ki; “İyi ama biz bir İslam devleti değiliz ki, bu yüzden taktik hareketler yaptık.”

Biz de diyeceğiz ki;

 1-  Erbakan’ın hareket tarzına bakıldığında ne dar’ül islam ne de dar’ül harp fıkhını uyguladığını, ne de bunları doğru düzgün anlayıp bildiğini görüyoruz.

  2-   Erbakan’ın yılmaz destekçisi ve bazılarımızın Erbakan’ın onun emirlerine göre hareket ettiğini zan ettiği sözde Müceddid Mahmud Efendi’nin de bu memleketi İslam devleti kabul ettiğini biliyoruz. Mahmud Efendi’nin bağlısı gibi görünen aslında sadece ama sadece menfaatlerine bağlı sarıklı, cübbeli sakallı bazı ekran şovmeni sözde hocaların da bu ülkeyi İslam ülkesi ilan ettiklerini, Erbakan’ın arkasından “Evliya gibi adamdı. İslami bir partinin lideri idi. Emer’ül mü’minin idi. Efendi hazretleri de hep bunları söylerdi” dediğini duyuyoruz.

O halde, bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? Hatta bu nasıl bir bulama? Söz konusu olanın on milyonlarca müslümanın dünya ve ahiret saadeti, hatta ebedi saadeti olduğunu tekrar hatırlatsak, ağzı ilimle konuşan, gönlü/kalbi münafık olan bu sözde hocalara bir tesiri olur mu? Ne dediklerini, neye sebep olduklarını dikkate alıp hallerini düzeltirler mi?

 3-   Öyle bir manzara gördük/görüyoruz ki, gerek ilmi, gerek siyasi kadroda, en başta gelen şahıslara, hatta kendini mürşid zan edip yığınları buna inandırmış Mahmud Efendi’ye kadar hiç kimse ne yaptığını bilmemiş. Bu gün de bilmiyorlar. Tam bir bilinmezlik, tam bir kaos hakim…

Birileri artık Siyasal islam denilen ve üç beş kendini beğenmişin, üç beş megalomanın mesnedsiz-dayanaksız hareket tarzı üzerine kurulu bu sistemi sorgulasın. İslamda böyle bir şey yok! YOK! YOK!

Elli senedir heba edilen, halen de heba edilmeye devam edilen emeğin, zamanın, paranın, gayretin akıl almaz bir vebali var ve bu vebal ilk önce Erbakan ile Mahmud efendi’nin ve sonra da hala bu isabetsiz yolu devam ettirmek isteyenlerin üzerinde.

https://ok.ru/video/370267261552

Mehmet Fahri Sertkaya

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) kimdir? | Akademi Dergisi

Tarih, Kültür, Sanat, Edebiyat, Þiir, Müzik, Dekorasyon, Kitap, Belgesel, Biliþim, Çocuk, Eðitim, Ekonomi, Seyahat, Ropörtaj, Saðlýk, Sinema, Þehir ve Yaþam, Teknoloji, Yemek ve Mutfak, http://www.akademidergisi.com

Bizim yolumuz İman, İslâm ve Ahlâk-ı Muhammedî’yi aşılamaktan ibarettir. Gâye: Rıza-î İlahîdir.

Vasiyetim olsun; tefrikaya (ayrılığa) düşmeyiniz. Kavmiyet (ırkçılık) gütmeyiniz. Ehli Sünnetin (Sünni akidesinin) gayrı olan yanlış yollara sapmayınız.

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.)

Adı Süleymân Hilmi, soyadı Tunahan’dır.

Babası zamânın müderrislerinden Hâfız Osman Efendidir. Soyu Fâtih Sultan Mehmed Hanın “Tuna Hanı” olarak tâyin ettiği ve kendi kızkardeşi ile evlendirdiği İdris Bey’e dayanmaktadır. 1888 (H.1306) senesinde Silistre’nin Ferhatlar köyünde doğdu. 1959 (H.1379) senesinde İstanbul’da vefât etti. Karacaahmet Kabristanı’ndadır.

Babası Osman Efendi, tahsîlini İstanbul’da tamamladıktan sonra Silistre’ye giderek, meşhur Satırlı Medresesinde yıllarca müderrislik yaptı.

İlim ehli ve fazîlet sâhibi bir âileden dünyâya gelen Süleymân Hilmi Tunahan, ilk tahsîlini Silistre Rüşdiyesinde ve Silistre Satırlı Medresesinde yaptı. Bilâhare tahsîlini tamamlamak için İstanbul’a gelerek Sahn-ı Semân (Fâtih) Medresesine kaydoldu. Fâtih dersiâmlarından ve o devrin meşhûr âlimlerinden Bafralı Ahmed Hamdi Efendi (Büyük Hamdi Efendi)nin ders halkasına devâm etti.

Zamânın usûlüne göre aklî ve naklî ilimleri tahsîl ettikten sonra, 1916 senesinde Ahmed Hamdi Efendiden birincilikle icâzet, diploma aldı. Daha sonra o zamanki tâbir ile dersiâm (profesör) olarak yetişmek üzere Süleymâniye Câmii medreselerinden Medresetü’l-Mütehassısînin tefsîr ve hadîs kısmına devâm etti.

Son derece parlak bir zekâya sâhip olan Süleymân Hilmi Tunahan, 1919 senesinde Medresetü’l- Mütehassısîn’den birincilikle mezun oldu. Aynı yıllarda Medresetü’l-Kuzâtı (Hukuk Fakültesini) da üstün bir derece ile bitirdi. Böylece bir taraftan dersiâm, diğer taraftan da kâdılık rütbelerine ulaşarak devrinin zâhirî ilimlerini tamamladı. Mezûniyetini müteâkip İstanbul’da dersiâm olarak vazîfeye başlayan Süleymân Hilmi Tunahan bir müddet sonra medreselerin kapatılması üzerine vâizliğe tâyin edildi.

Uzun müddet İstanbul’un Sultanahmet, Süleymâniye, Yeni Câmi, Şehzâdebaşı ve Piyâle Paşa gibi büyük câmilerinde halka vâz ederek insanlara İslâmiyetin emir veyasaklarını anlattı.

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S.) HAZRETLERİ’NİN KRONOLOJİSİ

1888/ 1304 – Miladi/ Rumi; Süleyman Hilmi (k.s.) Efendi, Silistre’nin Hezergrad kasabasının Ferhatlar köyünde dünyayageldi.

1913 / 1329  Darü’l Hilafeti’l Aliyye Medreseleri Kısm-ı Ali (Sahn) Medresesine girdi.

1915 / 1331 3.sınıf 1. şubesini 90 üzerinden 88 puanla bitirdi.

Eylül 1916 / Eylül 1332: 4. sınıfı 80 üzerinden 76 puanla bitirdi.

30 Eylül 1916 / 17 Eylül1332 Medresetü’l-Mütehassisin’in (Süleymaniye Medresesi) Tefsir-Hadis bölümüne girerek Hafız Ahmet Paşa Medresesine kaydoldu.

1918 İstanbul Müderrisliği Ruûsuna tayin edildi.

27 Mayıs 1919 Süleymaniye Medresesinin Tefsir-Hadis şubesinden mezûn oldu.

1926 Köyü olan Ferhatlar’ı son defa ziyaret ederek 40 gün kaldı.

1927 Babası Osman Efendi vefat etti.

1936 Mürşid-i Kamil olarak vazifeye başladı.

1939 İlk defa tevkif edilerek, birinci şubenin tabutluklarında işkence ve hakaretle dolu 3 gün geçirdi.

1941 Bulabildiği birkaç talebeye ilim öğretmeye başladı.

1944 İkinci defa tevkif edildi. Birinci şube tabutluklarında, 8 gün işkenceye tabi tutuldu.

1949 Kur’ân kurslarının açılmasına, sınırlı da olsa müsâade eden kanunun yürürlüğe girmesiyle, Süleyman Efendi Hazretlerinin ilim öğretme faaliyeti bir nebze rahatladı.

1950 Vaizlik belgesi iade edildi.

1951 Süleyman Efendi (k.s.), Şehzadebaşı’ndan Kısıklı’ya taşındı ve Avrupa yakasındaki talebelerin tedrisini damadı Kemal Kacar’a bıraktı.

1951 Çamlıca’da, Konya Lezzet Lokantası sahibi Mustafa Bey’in köşkünün birinci katında ilk düzenli Kur’ân Kursu faaliyeti başladı.

1952 Çamlıca’da Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerinin Çilehanesinin yanında ilk resmi Kur’an Kursu, Üsküdar müftülüğüne bağlı olarak açıldı.

1956 Cezâyir Müslümanlarının Fransız sömürgeciliğiyle mücadelesi esnasında, vaazlarında “Müslüman kardeşlerimize duâ edelim” dediği için, defalarca karakola çağrıldı ve ifadesi alındı.

1957 Bursa’da tertiplenen mehdilik hâdisesi üzerine tutuklandı ve Kütahya Hapishanesi’nde, 69 yaşında olmasına rağmen 59 gün hapsedildi. İdam talebiyle yargılandı, berâat etti.

16 Eylül 1959 İstanbul Kısıklı’daki Hâne-i Seâdetlerinde, 72 yaşında ahirete intikâl ettiler.

Tasavvuf yolunda Selâhüddîn ibn-i Mevlânâ Sirâcüddîn Efendi’nin sohbetlerine devâm ederek yetişti. Süleymân Hilmi Tunahan’ın tasavvufî yönüyle ilgili olarak, dâmâdı ve bağlısı Kemâl Kaçar tarafından Necip Fâzıl Kısakürek’e verdiği notlardan bir bölümü şöyledir:

➥ “Süleymân Efendinin bâtın ilmine yâni tasavvuftaki mânevî cephesine gelince, şüphesiz bu husus ehline mâlumdur. Zâhirî akıl ve zekâ ile idraki mümkün olamaz. Öyle ki, bir insan müslüman olabilir, tahsilli ve akıllı olabilir. Hattâ iç hayâtı münkir olamaz da yine tasavvuf ve irşâda ehil bir zât ile karşılaştığı halde, o zât ilâhî irâdeyle kendisini ona bildirmezse, dünyâlar biraraya gelse onun feyzlerinden haberdâr olamazlar. Bizim ise kendisinin mânevî cephesi üzerinde zerrece tereddüdümüz yoktur. Biz bu noktayı ılmel yakîn biliyoruz. Kendisinin tasarrufunu ve rûh melekeleri üzerindeki tesirini öz rûhumuzda ve vücûdumuzda hissetmiş, enfüsî ve kevnî kerâmetlerinin üstün irşâd hârikalarını fiil hâlinde ve hakkıyla müşâhede etmiş bulunuyoruz. 

Allah’ın bu husustaki inâyet ve lütfuna mazhar olduğumuza, kendilerinin kâmil ve mükemmel mürşid olduğuna Silsile-i sâdâd=Büyükler zinciri kolundan otuz ikinci ferdi Selâhüddîn ibn-i Mevlânâ Sirâcüddîn hazretlerinin cismânî nisbet, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin de rûhânî nisbetle vârisleri bulunduğuna îmânımız tamdır. Kendisinin bu cephesini anlamayanların, hiç olmazsa aksini iddiâ etmemelerini ve kendisinde bir mürşid hâli görmediklerini söylemekten çekinmelerini, dünyâ ve âhiret yıkımına uğramamaları bakımından tavsiye ederiz.”

Zâhirî ve bâtınî yönden yüksek derece sâhibi olan Süleymân Hilmi Tunahan, îtikâdda ehl-i sünnet, amelde Hanefî mezhebine, tasavvufta Nakşibendiyye yoluna mensûb idi. Ehl-i sünnet ve’l cemâate son derece bağlıydı. Kendisinden feyz alan talebeleri ile vaaz ve sohbetlerine devâm eden kimselere en büyük tavsiyesi; “Ehl-isünnet ve’l cemâat” akîdesine ihlâs ve samîmiyetle bağlı olmalarıydı.

Yetmiş iki senelik ömrü boyunca İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek ve insanlara anlatarak onların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmalarına vesîle olmak yolunda sarf eden Süleymân Hilmi Tunahan 16 Eylül 1959 senesinde İstanbul’da Kısıklı’daki evinde vefât etti. Karacaahmet Kabristanlığına defnedildi.

Akademi Dergisi 

Said-i Nursi (Said Okur) Gerçekten Müceddid mi?

SANAL VE ÇİZGİ FİLM MÜCEDDİDİ!…

İmâmü’l-Müfessirîn (tefsirci’lerin önde geleni), İmam-u Fahruddîn-i Râzî Hazret’leri Cenab-ı Hakk’ın, Cenab-ı Vâcibü’l-Vücûd’un ispatı hakkında tamı tamına binbir delil bulmuştu. İmam-ı Şa’ârânî Hazret’leri, “Allah’ın varlığının sübûtü için binbir delil’e ne hâcet! Kâinat’da tek bir zerre bile O’nun sübûtuna kâfî’dir” dedikten sonra, “Bu adamın Cenab-ı Hakk’ın vücudu sübûtu hakkında ne kadar şüphesi varmış ki, binbir delil ile ispata çalışmıştır.” diyor..

Risâle-i Nûr şakird’lerinin üstaz’ları hakkında o kadar şüpheleri vardır ki, habire şahid’ler, habire deliller bulmaya çalışıyorlar.

MÜRŞİD-İ KÂMİL VE MÜCEDDİD: 

Cenab-ı Hakk, şirk’le, zulmet’le dolu, kapkara zamanlarda beher bin sene’nin başında birer Ülü’l-Azm Peygamber göndermiştir.

“O halde (Resûlüm) Peygamber’lerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret. Onlar hakkında acele etme, onlar va’adedildikleri azabı gördükleri gün sanki dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kaldıklarını sanırlar. Bu, bir tebliğ’dir. Yoldan çıkmış topluluklardan başkası helâk edilir mi?” (Ahkâf 46/35) 

Bu âyet-i Kerime’de Cenab-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerim’de zikri geçen Peygamber’lerden ba’zılarına Ülü’l-Azm unvanını vermiştir. Bu unvan ile zikrettiği Peygamber’ler gibi, Hazret-i Peygamber’imiz Muhammed-Mustafa’ya “Ülü’l-Azm Peygamber gibi sen de sabret,” buyurmuştur.

Bu Ülü’l-Azm Peygamber’lerin kimler olduğunu da (Ahzâb Sûresi’nin 33/7) âyet-i Kerimesi’nde beyan buyurmuştur:
“Hani biz Peygamber’lerden söz almıştık; Senden, Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan ve Meryem oğlu İsa’dan da (Evet) biz onlardan pek sağlam bir söz aldık.” Kısas-ı Enbiyâ ile yakından alakadar olanlar, Haz.Nuh’tan i’tibâren, Haz.Peygamber’imiz Muhammed-Mustafa’ya kadar her bir, bin yıl başında bu Ülü’l-Azm Peygamber’lerden birisi gönderilmiştir. 

Sevgili Peygamber’imiz, Hâtemü’l-Enbiya-i ve’l-Mürselîn (bütün nebi’lerin ve Resûllerin sonuncusu olduğuna göre bundan sonra tekrar şirk ve zulmetle dolacak bu dünyada insanları kim hidayete da’vet edecek ve onları irşad edecekti?

Nasıl ki, eski kavimlere ve ümmet’lere zulmete gark olduklarında kendilerine Ülü’l-Azm Peygamber’ler gönderilmişse, ümmetlerin en hayırlısı olan Hâtemü’l-Enbiya-i Ve’l-Mürselî’nin ümmetini kim ihdâ ve irşâd edecektir? 

Buhâri, Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn-i Mâceh ve Sahihinde Hâkim’in rivâyet ettiğine göre “Ümmet-i Muhammed’in âlimleri, Peygamber’lerin vârisleridir.” Başka bir Hadis-i Şerif’te, “Şu ümmetin âlim’leri İsrailoğullarının Peygamber’leri gibidir.”

Ümmet-i Muhammed’in âlim’leri arasından her yüz senede bir, birisini Cenab-ı Hakk müceddid olarak ta’yin eder ki, o asır’da ufku kararan, zulmet’le ve küfürle dolan bu âlemde insanları irşad etsin, şerî’atı ihyâ etsin, sünneti ihyâ, bid’at ve hurâfeleri ortadan kaldırsın, diye…

Nasıl ki, Peygamber’ler gönderildikleri kavimleri ve ümmetleri hidayete da’vet eder, ellerinden geldiğince onların hakk yola gelmeleri hususunda büyük çaba harcıyorlarsa, o Peygamber’lerin vâris’leri olan ümmet-i Muhammed’in bütün uleması da içerisinde bulundukları bu ümmeti irşad ve ihdâ için ellerinden geleni yaparlar, fakat bunların hepsinin Mürşid-i Kâmil ve Müceddid olduğu kabul edilemez.

Nasıl ki, Peygamber’ler bütün insanların arasından Âlem-i Ezel’de seçilmiş iseler, “(Allah) Ey Mûsâ! dedi, risâletimle (sana verdiğim görevlerle) ve sözlerimle seni insanların başına seçtim. Sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol.” (A’raf 7/144)

“Sonra Kitab’ı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan (insanlar’dan kimisi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için çalışır. İşte büyük fazilet budur.” (Fâtır 35/32)

“İbrahim’in dininden kendini bilmezlerden başka kim yüz çevirir? Andolsun ki, biz onu dünya’da (elçi) seçtik, şüphesiz o âhirette de iyilerdendir.” (Bakara 2/130)

Her asır’da bir gelen Mürşid-i Kâmiller ve Müceddid’ler de, tâ ezelden Tensib-i İlâhî ile seçilirler tensip edilirler. Bunların arasından müceddid’ler müceddidi, mürşid’ler mürşidi, bin yılda bir gelen medâr mürşid ve müceddid’ler de vardır.

Nasıl ki, her bin yılın başında Cenab-ı Hakk Ülü’l-Azm bir Peygamber göndermiş ise, Peygamberimiz’den sonra da Hicrî-Kameri takvime göre, yâni, Sevgili Peygamber’imizin Mekke’den Medine’ye hicretiyle başlatılan İslâmî takvim de denilen, Kamerî ve Hicrî takvime göre İmam-ı Rabbânî, Ahmed-ü Fâruk el-Sirhindî, Hazret-i Peygamber’den i’tibâren teselsül eden Sıddık-ı Ekber’den başlayan Silsile-i Zeheb’in, yâni Altın Halka’nın 23. Halkası, bunların arasında Kutbu’l-Aktap (yıldızlar yıldızı) unvanını alanlardan, Ebû Bekr es-Sıddîk, Abdül Hâlık Gucduvanî, Muhammed Bahâüddîn Nakşibend (K.S.)’den sonra dördüncü Kutbu’l-Aktap ve Medâr Mürşid ve Hicrî-Kameri ikinci binin müceddidir. Onun içindir ki, tam unvanı, İmam-ı Rabbânî, Müceddid-i Elf-i Sânî, Ahmed-ü Fâruk el-Sirhindî’dir.

Peygamber’ler “İsmet” sıfatları dolaysiyle günahlardan masûn’durlar. Lihikmetin Peygamber’lerden ba’zılarının elinde “Zelle” denilen ufak-tefek kusurların, ayak kaymalarının vuku’u bir gerçek ise de, Allah isyan ile (günah) Peygamber’ler arasına mania’lar konulmuştur. Zirâ diğer insanlar gibi Peygamber’lerin elinde de kimi ma’siyetlerin zuhuru, onlara karşı kavimlerin ve ümmetlerinin i’timadını sarsardı.

Peygamberimizden sonraki dönem için beher asr’ın başında ta’yin ve tespit olunan mürşid-i kâmiller, müceddid’ler aslâ masûn değillerdir. Peygamber’in ve onun ashabı’nın yolundan aslâ ayrılmayan Ehl-i Sünnet’in temel inançlarından birisi “İmam’ın masûn olmamasıdır.” Burada kastedilen imam hem Müslüman cemaate namaz kıldıran, hem de devlete önderlik eden imam’dır. Ehl-i Sünnet’in bu temel inancı Şî’a, Ca’feriyye ve Ehl-i Sünnet’den ayrılmış bulunan diğer Fırak-ı Dâlle’nin, “İmam Mâsumdur, Gaybûbet-i Kübrâ’da, kaybolmuş, İmam-ı Muhammed-i Mâ’suma niyâbeten hükmettiği için bizim imamız mâ’sumdur, günahlardan masûn’dur,” demelerine kesin bir reddiyedir.

Ancak, mürşid-i kâmil, müceddid ve medâr mürşid’ler, her ne kadar mâ’sum ve ma’sun değilseler de ezel’den Takdir-i İlâhî ve Tensib-i İlâhî ile seçilmiş bulundukları için, Cenab-ı Hakk kendilerini irşad edecekleri Ümmet-i Muhammed’in i’timadını sarsacak vahîm hata’lardan korur. Bırakınız, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil ile müceddid’leri, zânirî ilimleri ile Ümmet-i Muhammedi ihda ve irşad eden âlimler bile, “Başkalarına verir telkini, kendisi yutar salkımı” gibi bir duruma düşmemek için çok dikkatli davranmak zorundadırlar.

Hele hele, mürşid-i Kâmil ve mükemmiller, müceddid ve medâr mürşird’ler, ilk gençlik yıllarından i’tibâren bir Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil’in ma’nevî terbiyesine girer. Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil’in gözetimi ve denetimi altında tasfiye ve tezkiyesini tamamlar. Tasfiye, ruh-i melekisini yükselterek, beşerî ve manevî hastalıklar ki, kin, buğuz, hased ve cimrilik gibi hastalıklardan kurtulur. Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil’in himmetiyle Nefs-i Emmâre terbiyesini tamamlar, sırasıyla, Nefs-i Levvâme, Nefs-i Mülheme, Nefs-i Mutmainne, Nefs-i Râziye ve Marziyye ile Nefs-i Nâtıka mertebelerini kat’ederek nefsin tezkiyesini tamamlar.

Bütün bunlardan sonra, Şeyh’inin izniyle ve onun denetimi ve nezâreti altında çilesini çeker. Çile zaman ve mekâna göre değişse de Şeyh’inin uygun bulacağı bir müddet zarfında, ancak bir kişinin dizüstü oturabileceği kadar dar ve alçak bir mekân’da, en az kırk gün, 24 saat zarfında sadece üç tane zeytin veyâ küçük üç tane hurma yiyebilir ve istediği kadar sade su içebilir. Tasfiyesini, tezkiyesini ve bütün bunların taçlandırılması olan çilesini tamamladıktan sonra fiîlen irşad ve ihdâ vazifesine başlayabilir.

Tasfiye, tezkiye ve çilesini tamamlayarak feyizyâp olanlardan ba’zıları öyle makamlara yükselirler ki, kendilerinin mürşid’leri kendisinde olanların tamamını verdikten sonra müridinde istidat ve himmete karşı çok fazla iştah görürse kendisi aradan çekilir, bu istidatlı müridini en son Kutbu’l-Aktap ve Medâr Mürşid olan zât’a nisbet-i ma’neviyye ile nisbet eder.

Dememiz odur ki, hiç kimse “ben müceddidim, ben mürşid-i kâmilim,” demekle müceddid ve mürşid-i Kâmil olamadığı gibi, “Devir tarikat devri değildir. Devir tasavvuf devri değildir. Ben herhangi bir tarikatın mensubu değilim” diyen birisi, üstelik mürşidi ve müridi de bulunmayan bir kimseye şarkid’leri mürşid veya müceddid, diyorsa bunun ciddiye alınır bir tarafı yoktur.
(Devam edecek…)

Mustafa Akkoca
09 Ocak 2012
oncevatan.com.tr

Selahüddin ibn-i Mevlana Siracüddin (k.s.)

Tarih, Kültür, Sanat, Edebiyat, Þiir, Müzik, Dekorasyon, Kitap, Belgesel, Biliþim, Çocuk, Eðitim, Ekonomi, Seyahat, Ropörtaj, Saðlýk, Sinema, Þehir ve Yaþam, Teknoloji, Yemek ve Mutfak, http://www.akademidergisi.com

Buhara’lıdır. Nemengan’ın Tus bölgesinde dünyaya gelmiş bir Özbek Türküdür. Şeyh Mazhar İşan Cân-ı Cânân (k.s.) Hazretlerinin en büyük halifesi idiler. Altun Silsile’nin (Silsile-i Saadat’ın) manevi derece olarak dokuzuncu büyük rütbesi ve sıralama olarak otuz ikinci halkasıdır.

Devamlı istiğrak halinde, zamanın kutbu ve tayyi mekân sahibi idiler. Sabah namazlarının ekserisini, bu sûretle yani tayyi mekân ile Kâbe-i Muazzama’da kılarlardı.

Mekke Şerîfi Hüseyin’in İngilizlerle anlaşarak Osmanlı İmparatorluğuna ihanet ettiği Birinci Dünya Harbi yıllarında, Salahuddin İbn-i Mevlâna Süracüddin Hazretleri, son haclarını îfâ etmek üzere Mekke-i Mükerreme’de bulunuyorlardı. Şeriflik iddiasındaki bu hâin, kendilerinin pek çok kerâmetlerini duymuş ve itibar edilir bir zât olarak tanımıştı.

Bu münâsebetle kendisinden korkarak hapsettirdi. Kapılara kalın zincirler vurdurdu. Salâhuddin Hazretleri kalın zincirleri kırmak sûretiyle hapishane kapısını açıp çıkmak kerâmetini gösterdiler. Ve ertesi gün Altun oluk üzerine çıkıp “Evrâd-ı Fethiye”‘yi okumaya başladılar. Şerif Hüseyin tekrar yakalatarak, bu sefer çok daha sıkı tedbirler aldırdı. Ve tekrar hapishaneye koydurdu.

İbn-i Mevlânâ Sürâcüddin Hazretleri zincirleri tekrar parçalayıp hapishaneden çıktı. Bunu duyan Şerif Hüseyin memlekete kaçmaması için çok sıkı tedbirler aldırdı. Bütün yollar tutuldu. Bütün bunlara rağmen Salahuddin Hazretleri, Cidde’den hareket eden bir gemiye âile efradı ile birlikte binerek memleketine dönmek üzere yola çıktı. Bu haber duyulunca gemi tepeden tırnağa arandı. Fakat buna rağmen gemide bulunamadı.

Hazret-i Pîr (k.s.) baştan sona kadar aranan gemi ile memleketine sağ-salim döndüler. İngilizler tarafından, geminin yanaşacağı limana, bulunup yakalanması için telgrafla emirler verildi ise de yine bulunamadı. Şerif Hüseyin kendilerini buldurmak için bütün Hicaz’ı al-üst etti. Bunu bildikleri için ona şu manalı telgrafı çektiler:

➥ Sağ salim memleketime döndüm; boşuna zahmet çekmeyiniz.

Kerâmetleri sayılamayacak kadar çoktur. Sultan Abdülhamid Han Hazretleri zamanında İstanbul’u teşrif ettiler ve Sultan Abdülhamid Hazretleri tarafından bizzat kabul edilerek, sarayın misafiri oldular. Sultan Abdülhamid Hazretlerine ve o zaman henüz medresede talebe olarak bulunan Ebu-l Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi Hazretlerine, Nakşibendî yolunu talim buyurdular. Bir müddet İstanbul’da kaldılar.

Ezeli takdir icabı kendisinden sonra altun silsilenin halkasını teşkil edecek olan Ebu-l Faruk Süleyman Hilmi Silistrevî Hazretlerinin Nakşıbendî yolunda terakki ve talimini temin ettiler.

20. Asrın başlarına rastlayan bu ziyaretler esnasında, Osmanlı devletinin başına gelen felaketler ve ileride gelmesi mukadder büyük dertler sebebiyle pek çok iltica ve dualarda bulundular. Defalarca erbaıyn çıkardılar. Cenab-ı Hakka yalvardılar. Fakat bütün bunlara rağmen Ümmeti Muhammed’in, üzerine gelmekte olan belaları hakettiğinden kaderi ilahinin tahakkuk edeceğini ve bunun önüne geçilmesinin mümkün olmayacağını Sultan Abdülhamid Hazretlerine de izah buyurur. Bu sebepledir ki, Sultan Abdülhamid Han Hazretleri bir ihtilalle tahttan indirildiğinde ihtilalcilere karşı koymamış “Zâlike takdîru’l azîzil alîm” âyetini okumakla iktifa etmişlerdir.

Salahuddin Hazretleri Saraya müsafir olduğu günlerde İstanbul’un en mühim ziyaret yerlerinden biri olan Ebû Eyyub Sultan Hazretlerinin kabrini de ziyaret ettiler. Emrine saray tarafından tahsis edilen araba ile Eyub’e giderken haliç kenarında “Ya Vedûd Baba” nın türbesini ve türbeye inen füyuzatı ilahiyeyi görünce hayretlerini ifade ettiler.

➥ Bu zat kimdir? diye sorunca kendilerine:

➥ “Evliyadan, Ya Vedûd babadır, cevabı verildi. Ziyaretten dönüşlerinde tekrar aynı yerden geçerken yeniden aynı suali sorunca maiyyetinde bulunanlar;➥ “Efendi hazretleri ihtiyarladığından galiba az önce sorduğunu ve bizim söylediğimizi unuttu.” diye içlerinden geçirirler. Salahuddin Hazretleri ise, bunların iç hallerine vakıf olurlar. Bunun üzerine bindiği arabanın tekerleğinden bir miktar toprak alarak:

➥ “Şu sizin dünyanızdan gözlerime biraz toprak serpeyim de bari gördüklerimi bir daha unutmayayım” buyururlar. O, devamlı istiğrak halinde (müstağrakıyne fîzatillah makamında) oldukları için, bu sözleri ile, insanlarca mühim görülen pek çok şeye ehemmiyet vermediğini izhar buyurmuş oluyorlardı.

Halifelerinden Mirza Abdürrahim Efendi’yi (Tesbihçi Baba’yı) İstanbul’da, Ebu-l Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi Hazretleri’nin yanına bırakarak Buhâraya dönen Salahuddin İbn-i Mevlana Süracüddin Hazretleri ömrünün son yıllarını Buhâra’da geçirmiş ve Buhâra’da vefat etmiştir. Kabr-i şerifleri Buhâra’da yüksek bir tepe üzerindedir. Hazret-i Allah aziz sırlarını takdis buyursun, Amin.

Süleyman Efendi (k.s.) hazretlerinin babası ve dedelerinin hemen hepsi meşâyıhtandır. Kendileri, daha sonra intisab edeceği üstâzı Salâhuddîn İbn-i Mevlâna Sirâcüddin (k.s.) hazretleri ile tanışmadan önce, babasının tarif ettiği bazı tasavvufi derslerle meşgul olurken bir gece şöyle bir rüya görürler:

➥ Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâuddîn, İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî hazerâtı ve Nakşibendî yolunun Müceddidiye kolu büyüklerinden (k. esrârahüm) bir grup zevât-ı kiram halka tertip etmişler. Fakat aralarında bir kişilik boş yer bırakmışlar. Süleyman Efendi hazretleri bu boş yeri görünce, kendisi için oturmaya müsaade ederler mi diye düşünmüş… Tam bu esnada, Şâh-ı Nakşibend hazretleri buyurmuşlar ki:

➥ Oğlum, bu boşluk sana bırakıldı. Fakat seni Müceddidîn kolundan bir zât terbiye edecek, ondan sonra sen buraya oturacaksın.Bunun üzerine Süleyman Efendi hazretleri; ”Efendim ben o zâtı nerede ve nasıl bulabilirim” diye sorunca; “O seni bulur.” cevabını almıştır.

Aradan uzun yıllar geçmiş, Süleyman Efendi hazretlerinin talebeliği sona ermiştir. O devirlerde bazı İstanbul zenginleri Ramazan-ı Şerifte, hocalara ve talebelere ayrı ayrı iftar yemeği verirler, hatta ramazan ayı boyunca kazanlar kaynarmış.

Bir gün hocalara ziyafet veren bir zenginin evinde Süleyman Efendi hazretleri de bulunmuş. Yemekler yenilmiş, akabinde tanımadığı bir hoca Süleyman Efendi’ye; ➥ ”Oğlum Süleyman, Evrâd-ı Şerifi oku da duâmızı yapalım” demiş.

Süleyman Efendi hazretleri, hiç tanımadığı, fakat kendisini tanıyan bu zatın isteğini yerine getirerek, Evrâd-ı Bahâiye’yi okumuş. O zat da akabinde duasını yapmış. Ellerini yıkamak için sofradan kalkınca, o zat, Süleyman Efendi hazretlerinin ellerinden tutarak bir kenara çekmiş ve demiş ki:

➥ ”Oğlum, sen filan zaman bir rüya gördün. Sana, Müceddidiye kolundan bir mürşid terbiye verecek demişlerdi. Sonra sen, halkadaki boş yere oturacaktın, hatırladın mı?”

Süleyman Efendi, ”Evet efendim” demiş. Bunun üzerine o zât;➥  ”Ben Salâhuddîn İbn-i Mevlâna Sirâcüddîn, Cenâb-ı Hakk’ın ve rûh-i Resûlüllâh’ın emri ile Türkistan’dan seni yetiştirmeye geldim” demişler.

Süleyman Efendi hazretleri, işte tam o andan itibaren teslîm-i küllî ile onun hizmetine girmiş ve bir süre beraber kalmışlar. Bilâhare Mevlâna Sirâcüddîn hazretleri yine Türkistan tarafına dönmüşler. Bu arada mektuplaştıkları olmuş.

Bir müddet sonra tekrar İstanbul’a dönen Mevlâna Siracüddin hazretleri, Süleyman Efendi hazretleri ile beraber Bursa’ya giderler. Orada “Erbaîn” çıkarırlar. Süleyman Efendi hazretleri, erbaîn çıkardıktan sonra, hiç okumayı bilmeyen bir çocuğa, bir saat kadar kısa bir zaman içinde Kur’an okumasını öğretivermiş.

Süleyman Efendi hazretlerine verilen bu salahiyeti müşâhede eden üstâzı Mevlâna Sirâcüddin (k.s.), heyecanla Uludağ’a hitâben; ➥ ”Ey Keşiş dağı! Cenâb-ı Hak evlâdımıza öyle bir salahiyet verdi ki; isterse sana da, kımıldata kımıldata Kur’an okutur” demiş.

Yukarıda Kemal Kacar Bey’in (r.aleyh) yazısında da çok vecîz bir şekilde ifade edildiği üzere, Süleyman Efendi hazretlerine seyr-i sülûk merhalalerini ikmâl ettirmişlerdir. Sonra da, ➥ ”Oğlum, bizimki buraya kadar; artık bundan sonra sen, mânen İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri ile ierlemeye devam edeceksin. Buradan ileriye ben de sana ittiba‘ edeceğim” diye buyurarak, Süleyman Efendi hazretlerini İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin rûhâni nisbetine teslim etmişlerdir.
(k.s.): kuddise sirruh = Allah sırrını kutsasın/mübarek etsin demektir…

Akademi Dergisi