Etiket arşivi: Imamı Rabbani

Hadis-i şeriflerde haber verilen hz. Mehdi, Nakşibendi yolunun son mürşid-i kamilidir

Nakşibendî yolunun Müceddidler kolunun silsilesi kendisiyle ikmâl ve tamamlanmış bulunan, bu zincirin 33. ve son halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri, bir sohbetlerinde bu hususta şu îzahatta bulunurlar:

➥ “Hz. Mehdî (aleyhirrıdvân) hakkında vâki hadîs-i şeriflerde, Fahr-i Âlem Efendimiz’den (s.a.v) sırran haber sâdır olmuştur; ancak, anahtarı kimde ise o açar ve işin hakikatini o anlar, başkası anlayamaz. Herkes anlasa sır zâhir olur, usûle muhâlif gelir. Yani zamanın sâhibi, Resûlüllâh’ın vârisi perdeyi kime açarsa, ancak o anlar. Nüzûl-ü İsa aleyhisselâm’daki (Hz. İsa’nın yeryüzüne inişindeki) sır da böyle… Allah dostlarının rütbesindeki büyüklükleri nisbetinde halleri ve sırları kapalıdır.”

İkinci bin yılın müceddidi, Silsile-i Aliyye-i Nakşibendiye’nin 23. halkası İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri de Mektubat’ında, hz. Mehdî (aleyhirrıdvân) ile alâkalı şu açıklamalara yer vermektedir:

➥ Haberde şöyle bildirildi: Geleceği vâd edilen hz. Mehdî aleyhirrıdvân, saltanâtı zamanında dînin tervîcini (kıymet ve itibârını artırmayı) ve sünnetin ihyâsını murâd ettiğinde, bid‘at ile ameli âdet edinen ve onları güzel zannedip bu zannı sebebiyle dîne ilhak eden Medîne âlimi, hayretle şöyle diyecektir: ‘Şüphe yok ki bu şahıs, dinimizi ortadan kaldırmak ve şerîatimizi yok etmek istiyor!’ Bunun üzerine hz. Mehdî aleyhirrıdvân, onun öldürülmesini (bid‘atlerinin ortadan kaldırılmasını) emreder. Böylece onun, güzel sandığı fiillerin kötü yani birer bid‘at olduğu da görülmüş olur. ‘Bu Allâh’ın fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah en büyük fazlın (lûtuf, ihsan ve inâyetin) sahibidir.”

➥ ”Öyle zannediyorum/o kanaatteyim ki, ekmel-i velâyetle geleceği vâd edilen Mehdî (aleyhirrıdvân), bu nisbet (yani kendisinin mensûbu bulunduğu Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibediyye-i Müceddidîn kolu) üzere olacak ve bu Silsile-i Aliyye’yi tamamlayıp ikmâl edecektir. (Bu zincirin son halkası o olacaktır.)” (el-Mektûbât, 1, 251.)

İmam-ı Rabbani (k.s.) hazretleri, adı geçen mektuplarını ve diğer pek çok te’lifatını kaleme alış sebebini açıklarken, aşağıdaki dikkat çekici cümleye de yer veriyorlar:

➥ ”Bize, bütün yazılarımızı âhir zamanda geleceği vâd edilen Mehdî’nin (aleyhirrahmeti vettahiyyeti verrıdvân) okuyacağı ve hepsini makbul bulacağı bildirildi. Bu kadar yazı yazmamızın sebebi budur.”

Mazanne-i hayr/mazanne-i kirâmdan dinleyip işittiğimize göre Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri bir gün buyuruyorlar ki (mealen):

➥ ”İmam-ı Rabbani hazretlerinden Allah razı olsun, bu mektupları yazmışlar, hepsi de makbulümüzdür. Eğer o bunları yazmamış olsaydı, bunları da bizim yazmamız icap edecekti.”

Cihangir Cehcah ya da nam-ı diğer Kahtani…

Hz. Mehdiden sonra, mürşid-i kamil olmayan cihangir bir idareci, Mehdinin yolunu, hizmetlerini devam ettirecektir.

“Cehcah adındaki bir adam idareyi ele alıncaya kadar günler ve geceler gitmeyecektir (kıyamet kopmayacaktır, günler ve geceler, yani hayat devam edecektir). (Müslim, Tirmizi)

Zübdet-ül Buhari Tercemesi 958. hadî­sin haşi­ye­sinde, Er-Raid Lügatı’nın beyanına göre “Harbte na­’ra atan kah­raman” mânâ­sında olan “Cehcah” vas­fıyla tavsif edilen bir zâtın geleceği (Şarkavî Şerhi’nden naklen) şöyle ifade edilir :

“Bu kişinin adı Cehcah’tır. Çok kıymetli bir zat olup Mehdi’den sonra ortaya çıkacak, onun yolunu tutacaktır. Çoban koyununu nasıl sürerse, Cehcah da cihangir olarak bütün ülkeleri idare edecek, herkes ona boyun eğecektir.”(Şarkavi Şerhi) (Cehcah şahsın ismi değil vasfı olsa gerek, Bak: İbn-i Hanbel 3,89)

“Kahtanlı bir adam çıkıp değneği (asası) ile insanları yönetmedikçe kıyamet kopmaz” (Buharî, Menakıb 7; Müslüm, Fiten 60)

Bazı âlimlere göre Kahtânî’in adı Cehcah’tır. Ve saltanatı yirmi yıl kadar sürecektir. Bu zat Hz. Mehdi’den sonra çıkacak ve onun yolunu tâkip edecektir. “İnsanları asasıyla sevk/idare etmesi” ifadesiyle kendisi bir çobana benzetilerek idaresi altındakilere karşı güzel ve âdil idaresine, güçlü saltanatına işaret edilmiştir

İbn-i Asâkîr ve diğer bazı muhaddislerin (hadis alimlerinin) naklettiklerine göre, Kays b. Câbir, demiştir ki:

“Peygamber, şöyle buyurdu: Benden sonra halîfeler gelecek. Halîfelerden sonra Emirler gelecek. Emirlerden sonra zorlu Melikler gelecek. Sonra ehl-i beytimden yeryüzünü zulüm yerine adâletle dolduracak bir adam (Hz Mehdi) çıkacak. Sonra, Kahtânî’nin iş başına getirilmesi emredilecek. Beni gerçekle gönderen Allah’a kasem (yemin) ederim ki, o (Kahtani), ondan (Mehdiden) aşağı değildir.”

Süleyman b. İsâ’dan naklediliyor:

“Haber aldığıma göre Mehdî, Beyt-i Makdis’te 14 sene hükmettikten sonra vefât edecek. Sonra Tubbe halkından Mansûr (Kahtânî) adında bir adam gelecek. 21 sene hükmettikten sonra öldürülecek. Ondan sonra Haysem iş başına gelecek ve 3 yıl 4 ay 10 gün hüküm sürecek.”

Nablûsî’ye göre, onun insanları âsasıyla idare etmesi, ona itaat etmeleri anlamında kinayeli anlatımdır. Ancak Kurtubî’nin işaret ettiği onun sert ve katı olduğu, bu herkese karşı değil; sadece haddi aşan günâhkârlara karşıdır. Oysa o, dürüst bir kişidir ve adâletle hükmeder.

İbn Hacer, Nuaym b. Hammad’dan naklettiğine göre o, Abdullah b. Amr’ın halifeleri saydığında “…….Bir de Kahtanlı adam” dediğini kuvvetli bir senedle rivayet etmiştir. Yine iyi bir senedle İbn Abbas’ın: “……ve Kahtanlı bir Adam, hepsi salih kimselerdir” dediğini nakletmiştir ( İbn Hacer el-Askalânî, “Fethu’l-Bâri” (Sahih-i Buhari Şerhi), c.6, s.535.)

Özetle ifade etmek gerekirse…

-İmam-ı Rabbani hazretleri gibi bir otoriteye ve Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerine göre mehdi, Nakşibendi tarikatının son mürşid-i kamilidir. Yani Süleyman Hilmi Tunahan hazretleridir.

-Hadis-i şeriflerde geçen “asa” hazret-i Musa’nın asası olabilir ki bu gibi mukaddes emanetlerin hepsi hz. Mehdiye bırakılmıştır. Bakara suresinin 248. ayet-i kerimesinde bahsedilen sandık da hz. Mehdidedir. Yahudiler bu sandığa Ahit Sandığı derler. Hazret-i Süleyman’ın mührü bile bu sandığın içinde hz. Mehdiye teslim edilmiştir. Hz. Mehdi de bu yüzüğü ya da asayı ve de diğer mukaddes emanetleri, kendisininin alemi değişmesinden sonra halifelik/emirlik/idarecilik yapacak salih yardımcılarına verebilir.

-Kahtani, kahtanlı, Kahtanda bulunan, Kahtanda doğmuş bir zat demek değildir. Yokluktan, kuraklıktan çıkabilen ve sonrasında cihangir yani dünya hakimi olabilen demektir. Burada iki türlü yokluk var. Mücadelesinin ilk devresinde, yokluklara, imkansız görülen şartlara rağmen mücadele edebilmesi ve ikinci devresinde ise teşkilatlanabilmesi ve çok büyük bir güce/teşkilata ulaşabilmesi manası var. İkinci mana ise, Hz. Yusuf zamanındaki gibi şiddetli bir kuraklık, yokluk, açlık musibetinden, kendisine tabi olanları çıkartacak bir kişi olması. Hayatının hz. Musa ve hz. Yusuf gibi bir hayat olması. Yaşadıklarının, yaptıklarının, onları yaşadıkları ve yaptıkları gibi olması.

-Hadis-i şeriflerde ifade edilen yıllar, gerçek manasına değildir. “20 yıl” ya da “40 yıl” gibi ifadeler de anladığımız manada değildir ve zan ettiğimizden çok çok daha uzun zaman dilimlerini haber verir.

-Yukarıdaki alıntılardan da anlaşılmaktadır ki, Kahtani/Cehcah, dünya tarihinde çok ama çok mühim bir yeri olacak bir kişidir. Hz Mehdi kadar büyük hizmetler yapacak kişidir. Hz. peygamberimizin ashabına uzun uzun ve sevgiyle anlattığı, ashabın daha o zamandan çok sevip hürmet ettiği kişidir. İstanbul’un ikinci fethini gerçekleştirecek komutandır. Mürşid-i kamil ya da mehdi değildir, salih ve adil bir müslüman idarecidir. Tıpkı Hz. Zülkarneyn gibi, yüz binlerce peygambere nasip olmamış çok muazzam hizmetler yapacak ve o derece büyük manevi dereceye erişecek kişidir. Tıpkı hz. Zülkarneyn gibi bütün dünyayı tek devlet haline getirip idaresi altına alacak, adaletle yönetecek, hadis-i şerifte bahsedilen ‘dünyaya hakim beşinci kişi’ olacak kişidir. Sonra başka dünyaları da feth ederek oralarda da zulmü bitirip adaleti tesis edecek kişidir. Tıpkı hz. Zülkarneyn gibi Ye’cüc ve Me’cüc halklarını harpte yenecek, bu uzaylı halklarla ikinci kere yapılacak harpte komutan olacak kişidir. Hz. İsa yeniden yeryüzüne indirildiğinde de dünyanın idarecisi kalacak, o dönemde ise hz. İsa’ya danışarak kararlar alacak kişidir.

Hz Mehdi zamanında, Yahudiler/Museviler arasında hidayet nasip olacak, İslamla müşerref olacak kardeşlerimiz olacak. Bu, 14 asır önce hz. Peygamberimiz tarafından haber verildi. Nasıl ki asr-ı saadette yahudi milletinden olan bazı kişiler İslam’ı kabul ederek ashab-ı kiramdan oldular, çok güzel muamele gördüler, çok mesut yaşadılar, bu devirde de aynısı olacak. Kalabalık yahudi grupları, şunca hakikati görüp anlayıp İslam’ı kabul edecekler. İşte o vakit de geldi. Hatta Ye’cüc ve Me’cüc milletinden olup da şu anda dünyamızda bulunanların arasından da İslam’ı kabul edip kardeşimiz olanlar olacak.

Bizde ırkçılık yok. Bizde, kişileri, İslam’dan önceki hayatlarıyla kınamak, ayıplamak da yok. İslam’ı tercih edenleri yargılamak, önceki zamanlarda yaptıklarından dolayı cezalandırmak da yok. İslam’ı kabul eden bir kişinin amel defteri, annesinden doğduğu gün kadar tertemiz olur. Allah onları af eder. Biz müslümanlar da geçmişte yaşananlardan dolayı onlar af ederiz ve asla geçmişini konuşmayız. Onlara dilimizle bile eziyet etmeyiz.

|Derleme bir yazıdır

Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

..

 Hz. Mahdi is the last perfect master of the Naqshbandi path reported in hadith-i sharifs


His Excellency Sulaiman Hilmi Tunahan (QS), who constitutes the 33rd and last link of this chain, whose line of Mujaddids of the Naqshbandi path has been completed and supplemented with it, makes the following remarks in one of their conversations:

➥ “ In the hadîth-i-sherîfs about Hz.Mahdi (alaihridvân), was secretly informed by our Master of the Universe (PBUH); However, whoever has the key opens it, and those who see the truth of the matter cannot be understood by anyone else. If everyone understands, the secret will become apparent, it will be against the procedure. That is, to whom the owner of the time, the heir of the Messenger of Allah, opens the curtain, only he will understand. Such is the secret in the Prophet Isa(AS) descent to earth. In their greatness, their states and secrets are closed.”

Mujaddid of the second millennium, the 23rd ring of Silsile-i Aliyye-i Nakşibendiye. Hazrat Imam-i Rabbani (k.s.) in his Letter, gives the following explanations about  Hz.Mahdi (alaihridvân):
➥ It was reported in the news as follows: The promised future of when Hazrat Mahdi (AS) desired to increase the value and reputation of religion during his reign and to revive the sunnah, this scholar of Madina, who made it a habit to practice bid’ah and thought they were good and deserved religion because of this thought, will say, with amazement, that this person of ours will disappear: He wants to abolish our law and destroy our law!’ Thereupon, Hazrat Mahdi (AS) orders his death (removal of his bid’ahs). Thus, it will be seen that the actions that he considers good are bad, that is, bid’ah. ‘This is the bounty of Allah, He gives it to whomever He wills. Allah is the owner of the greatest bounty (grace, benevolence, and grace).”
➥ ”I think/understand that the Mahdi (alaihridvân), who is promised to come with his success, will be in line with this Nisbet (that is, the branch of the Tarikat-i Aliyye-i Nakşibediyye-i Mujeddin), and he will complete this Silsilah of Aliyya and complete it. . (It will be the last link of this chain.)” (al-Maktûbât, 1,251.)

Hazrat Imam-i Rabbani (k.s.) also includes the following remarkable sentence while explaining the reason for writing his aforementioned letters and many other compliments:
➥ “We have been informed that all our writings will be read by the Mahdi (alaihirrahahmeti vettahiyyeti verridvân), who is promised to come in the End Times, and will find all of them acceptable. This is the reason why we write so much.” According to what we have heard and heard from Mazanne-i hayr/mazanne-i kirâm(considered auspicious/great people), Suleyman Hilmi Tunahan (quddise sirruhu) states that one day (meaning):

➥ “May Allah be pleased with Imam-i Rabbani, they wrote these letters, and all of them are acceptable to us. If he had not written them, we would have had to write them too.”

Conqueror who conquers the world and dominates it

Conqueror Jahjah or aka Qahtani…

After Hazrat Mahdi, a conquerer administrator who is not a perfect master(Genuine Guru/Sheikh) will continue the way and services of the Mahdi (AS).


“The days and nights will not pass until a man named Jahcah takes over (the Doomsday will not come, days and nights, that is, life will continue). (Muslim, Tirmidhi)

In the annotation of the 958th hadith of Zubdet-ul Bukhari Translation, the future of a person who is described as “Jahjah”, which means “hero who shouts at war” according to the statement of the Er-Raid Dictionary, is expressed as follows (translated from the Shark’s Commentary):

“This person’s name is Jahjah. He will be a very valuable person and will appear after the Mahdi and will follow his path. Just as the shepherd drives his sheep, Jahcah will rule all countries as a conqueror, and everyone will bow to him.” (Sharkavi Commentary) (Jahjah must not be the name of the person, but his qualification. Look: Ibn-i Hanbel 3.89) 

“A man from Qahtan will come out and use his staff ( (Bukhari, Menakib 7; Müslüm, Fiten 60) According to some scholars, Qahtani’s name is Jahjah. And his reign will last for twenty years. This person will appear after Hz. Mahdi will follow his path. With the phrase “guiding/administering people with his staff”, he was likened to a shepherd, indicating his good and fair administration and strong reign against those under his rule.

According to what Ibn-i Asâkîr and some other hadith scholars (hadith scholars) narrate, Kays b. Jabir said:

 “The Prophet said: There will be caliphs after me. Emirs will come after caliphs. After the orders, the tough Meliks will come. Then a man (Hazrat Mahdi) will emerge from my Ahl al-Bayt who will fill the earth with justice instead of oppression. Then, it will be ordered that Qahtani be put to work. I swear by Allah, Who sent me with the truth, that he (Qahtani) is not inferior to him (Mahdi). 

It is reported by Sulaiman of Isa’s son:

 “I have heard that the Mahdi will die after ruling for 14 years in Bayt al Maqdees. Then a man named Mansur (Qahtani) from the people of Tubbe will come. He will be killed after ruling for 21 years. After that, Haysem will come to power and will rule for 3 years 4 months, and 10 days.”

According to Nablûsî, it is an allusive expression in the sense that he rules people with his staff and they obey him. However, what Qurtubi points out is that he is tough and strict, this is not against everyone; only against transgressors. However, he is an honest person and judges with justice.


Ibn Hajar, According to Nuaym b.Hammad, what he narrated, he was Abdullah b.Amr  he is narrated with a strong case that said “……and a man from Qahtan” when he counted the caliphs. Again in a good deed, he narrated that Ibn Abbas said: “……and a man from Qahtan, they are all righteous people” (Ibn Hacer al-Askalânî, “Fethu’l-Bari” (Sakhih-i Bukhari Commentary), vol.6, p. .535.)

Required to summarize…

-According to an authority like Imam-i Rabbani and Sulaiman Hilmi Tunahan, the Mahdi is the last perfect master of the Naqshbandi cult. So, He is Sulaiman Hilmi Tunahan is His Excellency.

-The “scepter” mentioned in the hadiths may be the staff of Hazrat Musa, and all such sacred relics belong to Hz. Mahdi has been left.  Hz.  Mahdi has the chest mentioned in the 248th verse of the chapter of Baqara. The Jews call this the Ark of the Covenant. Even the seal of Prophet Sulaiman (AS) is in this chest. It was handed over to Hz. Mahdi. Hazrat Mahdi (AS) may also give this ring or scepter, as well as other sacred relics, to his righteous assistants who will become caliphs/amirs/administrators after his change in the world.


-Qahtani does not mean a person from Qahtan, who is in  Qahtan  , who was born in  Qahtan. It means one who can come out of poverty and drought and then become a conqueror, that is, a world ruler. There are two kinds of scarcity here. In the first period of his struggle, it means that he can struggle despite the deprivations and the conditions that seem impossible, and in the second period, he can be organized and reach a great power/organization. The second meaning is Hz. Yusuf (AS) was a person who will bring out those who are subject to him from the scourge of severe drought, poverty, and hunger as in the time of Yusuf. And he has a life like Hz. Yusuf and Hz. Musa. He does what they did and how they lived.

-The years expressed in hadiths do not have real meaning. Expressions such as “20 years” or “40 years” are also not in the sense we understand, and they inform much longer periods than we think.

– It is understood from the quotations above that Qahtani/Jahjah is a person who will have a very, very important place in world history. He is the person who will serve as great as Hazrat Mahdi (AS). He is the person Hazrat Our prophet (PBUH) told his Companions at length and with love, and whom the Companions loved and respected much more after that time. He is the commander who will make the second conquest of Istanbul. He is not a perfect murshid or Mahdi, he is just a righteous and Muslim ruler. Just like Hazrat Zulkarneyn, he is a person who will perform tremendous services that were not bestowed on hundreds of thousands of prophets and reach such a great spiritual level. Just like Hazrat Zulkarneyn, he is the person who will make the whole world a single state, rule it with justice, and become the “fifth person to rule the world” mentioned in the hadith. Then he is the person who will conquer other worlds and end the oppression and establish justice there. Just like Hazrat Zulkarneyn, he is the person who will defeat the Gog and Magog peoples in war and will be the commander in the war to be held for the second time with these alien people.  When  Hz. Isa(AS) is brought back to earth, he will remain the ruler of the world, and at that time Hazrat is the person who will make decisions in consultation with Isa (AS).

In the time of Hazrat Mahdi, we will have brothers who will be guided by the Jews/Jews and who will be honored with Islam. This was 14 centuries ago. It was informed by our Prophet. Just as some people from the Jewish nation in the age of bliss accepted Islam and became one of the Companions, they were treated very well and lived happily, and the same will happen in this period. Large Jewish groups will see and understand this truth and accept Islam. That time has come. Even among those of Gog and Magog nation who are in our world now, there will be those who accept Islam and become our brothers.
We do not have racism. We do not have to condemn or condemn people for their pre-Islamic life. There is no judging or punishing those who prefer Islam for what they did in previous times. The book of deeds of a person who accepts Islam is as clean as the day he was born to his/her mother. Allah forgives them. We Muslims forgive them for what happened in the past and we never talk about the past. We do not torture them even with our tongue.

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Mehdi ne demektir ve kimdir?

Mehdî kelime olarak; doğru yolu bulmak, hidayet yoluna girmek, yol göstermek ve yol târif etmek mânâlarına gelen ”hidâyet” masdarından meydana gelmiştir.

Bir başka ifadeyle Mehdî, hidâyete eren, doğru yolu bulan kimse demektir.

Kelime mânâsı itibariyle mehdî, ”kendisine rehberlik edilen” demek olduğu halde, hidâyetin Allah’tan olması sebebiyle daha husûsi bir mânâ kazanmış ve ”Allâh’ın hidâyetine nâil olan, O’nun tarafından yol gösterilen kimse” için kullanılır olmuştur.

İslâmî ilimler ıstılâhında Mehdî kıyâmet kopmadan önce gelecek ve kendisinden evvel zulümle dolmuş olan dünyayı adâletle dolduracak olan Ehl-i Beyt’ten bir zâttır.

Mehdî, kıyâmetin büyük alâmetlerindendir.

Bir gün bir kimse, Hz. Ali’nin oğlu Muhammed Hanefiyye’nin (r. anhüma) yanına geldi ve ”es-Selâmü aleyke yâ Mehdî!” diye selâm verdi. Muhammed Hanefiyye hazretleri o zâta, biraz da lâtîfeli bir tarzda buyurdu ki:

➥ ”Doğru söylüyorsun. Ben insanları hidâyete, hayra/iyiliğe dâvet etmek ve doğru yolu göstermek bakımından Mehdî’yim. Lâkin, âhir zamanda gelecek olan Mehdî değilim. Öyle anlaşılmaması için, bana selâm vereceğiniz vakit, ismimle veya künyemle hitab ediniz.”

Mehdî ile alâkalı hadislerin bir kısmı, bizzat Resûlüllah Efendimiz’in (s.a.v.) mübârek ağızlarından, bir kısmı da Hz. Ali’den (k.v.) nakledilmektedir. Bu hadislerde Mehdî’nin, Ehl-i Beyt’ten, Hz. Fâtıma’nın (r.anhâ) çocuklarından olacağı, yani nesebinin hem Hz. Hasan hem de Hz. Hüseyin’e (r.anhümâ) dayanıp seyyid ve şerif ünvanlarına sahip bulunacağı, ahlâken de aynen Resûlüllah efendimize benzeyeceği bildirilmektedir.Mihmandâr-ı Resûl, Ebû Eyyûbi’l-Ensârî (r.a.) anlatıyor:
Resûlüllah sallallâhü aleyhi vesellem (efendimiz, bir gün kızı) Fâtıma radıyallâhü anhâ’ya şöyle buyurdu:

➥ ”Nebîmiz nebîlerin hayırlısıdır. O, babandır. Şehidimiz, şehitlerin hayırlısıdır. O, babanın amcası Hamza’dır. İki kanadıyla cennette dilediği yerde uçan bizdendir. O, babanın amcasının oğlu Câfer’dir. Ve bu ümmetin torunları Hasan ve Hüseyin bizdendir. Onlar senin oğlundur. Mehdî de bizdendir.” (1)

Hadîs-i Şerifte Peygamberimiz’in, (s.a.v.) Uhud Harbi’nde şehit düşen amcası Hz. Hamza’nın (r.a.),  Mûte Harbi’nde şehit olan amcasının oğlu hz. Ca‘fer’in (r.a.), torunları hz. Hasan ve Hüseyin’in (r.anhümâ) faziletine dikkat çekildikten sonra, Hz. Mehdî’nin (aleyhirrahmeti verrıdvân) de Ehl-i Beyt’ten olduğu hatırlatılmaktadır.

***
Nakşibendî yolu Müceddidîn kolu silsilesi kendisiyle ikmâl ve tamamlanmış bulunan, bu zincirin 33. ve son halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri, bir sohbetlerinde bu hususta şu îzahatta bulunurlar:
➥ Hz. Mehdî (aleyhirrıdvân) hakkında vâki Hadîs-i Şeriflerde, Fahr-i Âlem Efendimiz’den (s.a.v) sırran haber sâdır olmuştur; ancak, anahtarı kimde ise o açar ve işin hakikatini o anlar, başkası anlayamaz. Herkes anlasa sır zâhir olur, usûle muhâlif gelir. Yani zamanın sâhibi, Resûlüllâh’ın vârisi perdeyi kime açarsa, ancak o anlar. Nüzûl-ü İsa aleyhisselâm’daki (Hz. İsa’nın yeryüzüne inişindeki) sır da böyle… Allah dostlarının rütbesindeki büyüklükleri nisbetinde halleri ve sırları kapalıdır.” (2)

***
İkinci bin yılın müceddidi, Silsile-i Aliyye-i Nakşibendiye’nin 23. halkası İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri de Mektubat’ında, Hz. Mehdî (aleyhirrıdvân) ile alâkalı şu açıklamalara yer vermektedir:

➥ Haberde şöyle bildirildi: Geleceği vâd edilen Hz. Mehdî aleyhirrıdvân, saltanâtı zamanında dînin tervîcini (kıymet ve itibârını artırmayı) ve sünnetin ihyâsını murâd ettiğinde, bid‘at ile ameli âdet edinen ve onları güzel zannedip bu zannı sebebiyle dîne ilhak eden Medîne âlimi, hayretle şöyle diyecektir: ‘Şüphe yok ki bu şahıs, dinimizi ortadan kaldırmak ve şerîatimizi yok etmek istiyor!’ Bunun üzerine Hz. Mehdî aleyhirrıdvân, onun öldürülmesini (bid‘atlerinin ortadan kaldırılmasını) emreder. Böylece onun, güzel sandığı fiillerin kötü yani birer bid‘at olduğu da görülmüş olur. ‘Bu Allâh’ın fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah en büyük fazlın (lûtuf, ihsan ve inâyetin) sahibidir.” (3)
➥ ”Öyle zannediyorum/o kanaatteyim ki, ekmel-i velâyetle geleceği vâd edilen Mehdî (aleyhirrıdvân), bu nisbet (yani kendisinin mensûbu bulunduğu Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibediyye-i Müceddidîn kolu) üzere olacak ve bu Silsile-i Aliyye’yi tamamlayıp ikmâl edecektir. (Bu zincirin son halkası o olacaktır.)” (4)

İmam-ı Rabbani (k.s.) hazretleri, adı geçen mektuplarını ve diğer pek çok te’lifatını kaleme alış sebebini açıklarken, aşağıdaki dikkat çekici cümleye de yer veriyorlar:

➥ ”Bize, bütün yazılarımızı âhir zamanda geleceği vâd edilen Mehdî’nin (aleyhirrahmeti vettahiyyeti verrıdvân) okuyacağı ve hepsini makbul bulacağı bildirildi. Bu kadar yazı yazmamızın sebebi budur.” (5)

Mazanne-i hayr/mazanne-i kirâmdan dinleyip işittiğimize göre Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri bir gün buyuruyorlar ki (mealen): 
➥ ”İmam-ı Rabbani hazretlerinden Allah razı olsun, bu mektupları yazmışlar, hepsi de makbulümüzdür. Eğer o bunları yazmamış olsaydı, bunları da bizim yazmamız icap edecekti.”

Son söz; Allâh-ü âlem…

Her şeyin olduğu gibi ”Mehdî” meselesinin de en iyisini, en doğrusunu bilen Allah-ü Teala’dır.

DİPNOTLAR
(1) Taberânî, Mu‘cemü’s-Sağîr (Terc.), 1, H. no: 66.
(2) Erol, Ali, Hatıratım, s. 31.
(3) El-Mektûbât, 1, 255; K.K., Cum‘â sûresi, 4.
(4)El-Mektûbât, 1, 251.
(5) Hocazade Ahmed Hilmi, Hadîkatü’l-Evliya; Muhammed Haşim-i Keşmî, Berekât.
Akademi Dergisi 

Tasavvuf İslam’a sonradan mı sokuldu? İslam’da Tasavvuf var mı?

TASAVVUF DÜŞMANLIĞI 
Dini tamir davasında olanların, sözde tecdidçi ve ıslahatçıların genel olarak ortak özelliklerinden biri de, tasavvufu haric-i İslam saymalarıdır. Tasavvufun; Hint veya antik Yunan inançlarından beslendiği iddiasındadırlar. Bir de, tasavvufun ıstılah olarak hz. peygamber efendimiz (s.a.v.) döneminde olmadığından yola çıkarak inkara kalkışmaktadırlar. Peki o dönemde, usul-u fıkıh, mantık, kelam, tefsir gibi ilimler ıstılahi olarak tedvin edilmiş miydi? Aksi halde bunları da mı inkar edelim?

Eserimizin bu bölümünde tasavvufu, kaynaklarıyla ele almaya çalışarak anlatacağız. Evvela, hz. Kur’an’dan ayetlerle başlayalım.
 ➥ ”Öyle ki, size aranızdan bir peygamber gönderdik. Size ayetlerimizi okuyor, size kitap ve hikmet öğretiyor. Size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor.” [1]

➥ ”Dilediğine hikmet verir. Hikmet verilene ise muhakkak ki birçok hayır verilmiş olur. Ve bunu ancak temiz akıllar anlar.” [2]

➥ ”Allah buyurduğu zaman: ‘Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annene olan nimetimi düşün. Hani seni Ruhü’l Kudüs ile kuvvetlendirdim, insanlarla konuşuyordun. Hem beşikte hem yetişkin iken. Ve hani sana okuma, yazma, hikmet, Tevrat ve İncil’i öğrettim…” [3]

Hikmet, ”ihkam” (sağlam tutmak, sağlam yapmak) kelimesinden masdardır. Hz. Allah’ın kitabı hikmettir, hz. Resulullah (s.a.v.)’ın sünneti hikmettir. Üstün kalmaya dair her şey hikmettir. Hikmet; Allah’ın bir ordusudur. O bununla evliyanın kalplerini güçlendirir. Hakk’ı bilme ve ona uygun davranma, batılı bilme ve ondan sakınmadır. Gizli ve örtülü hakikatlere hikmet adı verilir. O, ledünni ilimdir.

Asıl manası, kendisi vasıtasıyla sefihlikten uzak durulan şeydir. İlme hikmet denilmiştir, çünkü onunla kâhinlikten uzak durulur ve onunla sefihlikten uzak durma gereği öğrenilir.[4] Cüveybir Dahhak (k.s.), İbn-i Abbas (r.a.)’den naklettiğine göre hikmet; Kur’an-ı Azimüşşan’ın tefsiridir.

Leys bin Süleym (k.s.)’den naklen Mücahit (r.a.) şöyle diyor: ➥ ”Allah dilediğine hikmeti verir.” kavlinde; ”o peygamberlik değildir, ancak ilim, fıkıh ve Kur’an’dır.”

Ebu’l Aliye (ks.) şöyle demiştir: ➥ ”Hikmet Allah korkusudur, çünkü Allah korkusu her hikmetin başıdır.” ➥ ”Hikmet, kitap ve anlayıştır.”

İbrahim Nehaî (r.a.h.): ”Hikmet, anlayıştır.” demiştir.

Fahr-i Kâinat (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

➥ ”Ancak iki kimse kıskanılır; Allah’ın mal verip de onu hak yolda bitiren kimse ve Allah’ın hikmet verip de onu uygulayan ve başkalarına öğreten kimse.” [5]

➥ ”Mü’minin kalbi hikmet pınarıdır.”

➥ ”Hikmet gönülde bir nurdur.”

➥ ”Hikmetin semeresi kurtuluştur.”

Bazı eksik bilgili kimseler; tasavvufun eski Yunancada ”bilim ve düşünce” manasına gelen ”sûfî” kelimesinden geldiğini söylerler. Bu görüşü felsefeyle iştigal eden bazı Müslümanlar da kabul etmektedirler. (Birunî vb. ) Hâlbuki İmam Gazali (rah.) başta olmak üzere hak üzere olan âlimler ise tasavvuf kelimesinin Arapça olduğunu iddia ve ispat ederler. Risale-i Kuşeyrî’de Abdülkerim Kuşeyrî Hazretleri felsefecilerin ve müsteşriklerin görüşlerini çürütmüş ve işin aslını ifade etmiştir.

Manevi hikmet” manasında olan ”sûf” kelimesinden türeyen tasavvuf kelimesi; ariflere göre pek çok manaya gelir.

Ebu Bekir Kettânî (k.s.): ”Tasavvuf ahlak demektir. Kim senin iyi ahlakını geliştirirse arınmışlığını arttırmış, yani seni daha temiz, daha saf yapmış olur.” buyurur.

Ebu Muhammed Cerirî (k.s.) tasavvufu: ”Her çeşit üstün ahlakı edinmek, buna karşılık her çeşit kötü huydan sıyrılmaktır.” diye tarif etmiştir.

Şiblî (k.s.): ”Tasavvufun başı Allah’ı tanımak, sonu da O’nun tek ve ortaksız olduğunu ifade etmektir.” demiştir.

Ebu Hafs el Haddad (k.s.): ”Tasavvuf, bütünüyle edepten ibarettir.” demiştir.

Rüveym (k.s.): ”Tasavvuf, nefsi Allahu Tealaya, O’nun dilediği şekilde tabi ve teslim kılmaktır.” der.

Amr bin Osman el Mekkî: ”Tasavvuf, kulun her zaman o vakitte yapılması en iyi olan şeyle meşgul olmasıdır.” buyurmuştur.

Ebu Nuaym el-İsfehânî: ”Tasavvuf, matluba ermek için mahbuba rağbet etmektir.” der.

Tasavvuf kelimesi hz. peygamber efendimiz (s.a.v.) zamanındaki Ashab-ı Suffe’ye de işaret eder. Onlar ibadete düşkündüler, ehl-i ilimdiler, dünyaya da önem vermezlerdi. Suffe’nin bu davranışları ile gerçek sufilerin davranışları da aynıdır. Tasavvuf, mana itibariyle pek geniş olduğu için âlimler ve arifler tarafından çok değişik şekilde tarif edilmiştir. Bu sebebden dolayı bütün tarifleri derc etmeye kalksak, hayli yekün tutacağından bu kadarla iktifa ettik. Şu bilinmelidir ki, tasavvuf, ne Hind ne de eski Yunan kaynaklıdır. Hz. Kur’an ve Sünnet-i Seniyye ile sabit öz İslam’dır. İslam dinine sonradan eklenmiş bir şey değildir, dışarıdan alınıp yamanmış veya yapıştırılmış unsur da değildir. Aksine o, dinin özünü oluşturur ve cihad-ı ekberin de ta kendisidir.

Tasavvuf hakkında İmam Gazali (rah.), İhya-û Ulumi’d-din’de şöyle der:

➥ ”Tarikat, nefse karşı mücadeleyi ön plana almak, kötü sıfatları atmak, diğer her şeyle ilişkiyi keserek gayretin olancası ile Allah’a yönelmektedir. Bu dereceye ulaşınca ulu Allah kulunun kalbine egemen olur ve orayı ilim nurları aydınlatmayı kendisi üzerine alır. Kalbin işini Allah kendi üzerine alınca oraya rahmet yağar, her tarafına nur doğar, göğüs genişler, kulun önünde melekût âleminin sırları açılır, ilahi rahmetin lütfu sayesinde kalbin üzerini örten perde kalkıverir de orada ilahi sırlarla ilgili gerçekler parıldamaya başlar.”

Yine İmam Gazalî hazretleri şöyle buyurur tasavvuf hususunda: ”Bunu anlatmaya ifade ve söz sınırları dar gelir.

Tasavvuf, nefis tezkiyesi ve zikrullahtan ibarettir. Yine İmam Gazali (rah.): ”Kesinlikle anladım ki Allah yolunu tutmuş kişiler sadece sûfilerdir.” [6]

Tarikat ile hakikatin her ikisine birden tasavvuf adı verilir. Kalbin ve nefsin iyi ve kötü hallerini bilip, kötü hallerden temizlenmeyi ve iyi hallerle bezenip Allah u Teâlâya yakın olmayı öğretir. Tasavvuf, zahiri ilim ve hakikatlerle donanıp gönül ikliminden daha ötelere vasıl olabilmektir.

Kur’an ve Sünnet esasları üzerine kurulan tasavvuf terbiyesi, dinin bir parçasıdır, hem de en kıymetli vazifeyi gören bir parçasıdır. Bu yolun hz. Resulüllah (s.a.v.)’ın yolundan ayrı olmadığını büyük mutasavvıf Cüneydî Bağdadî (k.s.) şöyle dile getirir: ”Bizim şu ilmimiz peygamberimizin (s.a.v.) hadisleri ile pekiştirilmiştir.”

Biliriz ki, herkesin çalışarak ve tecrübe edinerek öğrendiği ilimlerin dışında, her kula nasip olmayan, Allah adamlarına mahsus ilimler vardır ki, buna bâtîni (ledünni) ilimler denir.

”Hayır! Andolsun, ebrarın (salihlerin) kitabı, İlliyyundadır.

– İlliyyun nedir, bilir misin?

–  (O İlliyyundaki kitap) içinde ameller yazılmış bir kitaptır.

– Onu mukarrebûn (Allah’a yakın olanlar) görür. (müşahede eder.)

– Şüphesiz ebrar (salihler cennette) nimet içindedirler.

– Orada koltuklar üzerinde (etrafa) bakarlar.

– Onların yüzünde nimetlerin sevincini görürsün.

– Onlara mühürlü halis bir içecekten içirilir ki, sonu misktir. (İçildikten sonra misk gibi kokar.) işte yarışanlar ancak bunun için yarışsınlar.” [7]

Ebu Hüreyre (r.a.)’nin naklettiğine göre Hz. Resülûllah Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ➥ ”Saklı hazineler gibi, öyle ilimler vardır ki; onu ancak, ârif-i billâh olanlar bilir. Onlar, bu ilimden bahsettikleri zaman, onu ancak Allah’tan gafil ve cahil olan kimse inkâr eder.”

Yine Fahr-i Kâinat (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: ➥ ”Allah-ü teâlâ hazretleri, evvelkilerin ve sonuncuların ilmini bana verdi. Allah-ü teâlâ hazretleri bana değişik değişik ilimleri öğretti. Bir kısım ilimde onu gizlemek üzere benden söz aldı. Çünkü benden başkası o ilimlere tahammül edemez. Bir kısım ilimde de (onu gizlemek veya açıklamak konusunda) beni serbest bıraktı. Bir kısım ilmi de ümmetimden avam ve havasa tebliğ etme vazifesini verdi.”

Nitekim ulu sahabeden Ebu Hüreyre (r.a.), hz. Resülûllah’ın kendisine sır olarak bildirdiği fakat açıklamaya izin vermediği ilimlerden bahsetmekte ve şöyle buyurmaktadır: ➥ ”Resülûllah (s.a.v.)’den iki kap (iki çeşit ilim) ezberledim. Bunlardan birisini yaydım, diğerini yayacak olsaydım bu boğaz kesilirdi.” (Buhari)

Bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulur: ”Şüphesiz ki ilimden, gizli şeklinden gibi olanı vardır ki onu ancak Allah-ü teâlayı bilen âlimler bilir. Onu anlattıklarında ise ancak Allah-ü tealadan gafil olanlar onu inkar ederler.” [8]

➥ ”Bâtın ilmi Allah-ü teâlânın sırlarından bir sır ve hükümlerinden bir hükümdür. Onu dostlarından dilediklerinin kalplerine atar.” [9]

Resülûllah efendimizin (s.a.v.) ve ashab-ı güzininin irtihallerinden sonra âlimler, insanlar arasında Süreyya Yıldızı mesabesindedirler. İnsana düşen bu âlimlerin eteklerine yapışmak, Kur’an ve Sünnet yolundan zerre kadar ayrılmamaktadır. Çünkü Allah azze ve celle, kitabında birçok yerde onları övmüştür ve zatını onların tanıyabileceğini beyan buyurmuştur.

➥ ”Kulları içinde Allah’tan ancak O’nu hakkıyla bilen âlimler korkar.” [10]

Hazret-i peygamberimiz (s.a.v.) o rical-i gayb hakkında şöyle buyurur: ➥ ”Çölde yalnız kalan, bir şey kaybederse, ”Ey Allah’ın kulları bana yardım edin!” desin; çünkü Allah-ü teâlânın, sizin göremediğiniz kulları vardır.” [11]

Lakin batıni ilimler şeriata mugâyir değildir ve olamaz. Zira büyük mutasavvıflardan Ebu Said Haraz (k.s.) şöyle buyurmuştur: ”Zahir ilmine ters düşen her bâtîni hal ve ilim bâtıldır.

Allah, âlimleri kendisi ve melekler ile birlikte şahit tutarak ne kadar değerli olduklarını şu ayetle beyan buyurmuştur:

➥ ”Allah, melekler ve âlimler şahiddir ki ondan başka ilah yoktur.” [12]

Hz. Ömer (r.a.)’den rivayet olunur ki, Allah resülü (s.a.v.) buyurdu: ➥ ”Allah’ın kullarından bir takım insanlar vardır ki ne peygamberdirler ve ne de şehittirler. Lakin Allah katındaki mevkilerinden dolayı onlara hem peygamberler hem de şehitler kıyamet günü gıpta edeceklerdir.” Dediler ki: ”Ey Allah’ın Resulü kimdir onlar, bize bildirir misin?”Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki: ➥ ”Akraba olmadıkları halde ve mâlî yönden hiçbir çıkarı olmadığı halde birbirlerini sırf Allah için seven kimselerdir. Vallahi onların yüzleri nurdur. Şüphesiz onlar nur üzere olacaklardır. Onlar, insanlar korktukları zaman korkmayacaklar, insanlar üzüldükleri zaman üzülmeyeceklerdir.” Sonra şu ayeti okudu:

”Haberiniz olsun Allah’ın velileri var ya; onlar için ne korku vardır ve ne de mahzun olacaklardır.” (Sure-i Yunus 62)” [13]

Şu âlemi, zahirde yöneten, süfli insanlar olsa da, hakikatte idare eden Allah’ın evliyasıdır. Şu hadis-i şerif bu hakikati izhar eder:
➥  ”Yeryüzünde Allah-ü teâlâ için üç yüz kâmil insan vardır. Onların kalpleri Âdem (a.s.)’ın kalbi üzerindedir. Onun için kırk veli daha vardır. Kalpleri Hz. Musa (a.s.)’ın kalbi üzerindedir. O’nun için beş veli daha mevcuttur ki, onların kalbi ise Cebrail (a.s.)’ın kalbi üzerindedir. Onun bir velisi daha vardır ki, onun kalbi de İsrafil(a.s.)’ın kalbi üzerinde bulunmaktadır.

Bu zat vefat edecek olursa, noksanlıktan münezzeh bulunan Allah, onun yerine üçlerden birini geçirir. Üç kişiden biri vefat edecek olursa, ona bedel olarak, beşlerden birini onun mevkine geçirir. Beşlerden biri ahirete irtihal ederse, yedilerden birini onun makamına tayin eder. Yedilerden biri vefat edecek olsa, onun makamına kırklardan birini bedel verir. Kırklardan bir kişi ahirete göçecek olursa, Allah onun makamına üç yüzlerden birini geçirir. Üç yüz kişiden biri ölecek olursa, onun yerine Allah umum halktan birisini geçirir. Allah-ü teâlâ, bunlar sebebiyle ümmetten belayı uzaklaştırır.” (İbn-i Mesud (r.a.)’den)

Bu hadis-i şerifi takviye eden şu hadis-i şerifler de kıyamete değin bu işin devam edeceği ve ayrıca zamanın en büyüğü olan velilerin de sayısını işaret etmektedirler:

➥ ”Ümmetimin içinde otuz üç ebdal racül vardır. Kalpleri Halilürrahman İbrahim Aleyhisselam’ın kalbi üzeredir. Ebdalden bir racül vefat ettiği zaman yerine bir başka racül getirilir.” [14]

➥ ”Şu ümmetim içinde otuz üç ebdal racül vardır. Yeryüzü onlar sebebi ile ayakta durur. Yağmur onlar sebebi ile yağar. Ve yardım olunanlar onlar sebebi ile yardım olunurlar.” [15]

Hz. Allah’ın insanların hidayetine vesile olarak kıldığı mürşid-i kâmillerin vasıfları hem Kitabullah’da hem de Sünnet-i Nebevîde tafsilatlı biçimde beyan olunmuştur:

➥ ”Hâlbuki O’nun velileri, ancak şirkten sakınan müminlerdir.” [16]

➥ ”Biliniz ki Allah’ın velileri için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.” [17]

Zikrettiğimiz ikinci ayet-i kerime de Allah dostlarının manevî bir koruma altında olduklarını ve onlara hüzün, gam ve keder olmayacağını belirtilmiştir. Zaten İslam tarihinde ulu zatların hayatlarına baktığımızda bunu pek rahatlıkla müşahede ederiz. Küfrün en şedid olduğu devirlerde bile mürşid-i kâmiller, sırtlarını Zat-ı Tekaddes hazretlerine dayadıkları için düşmana karşı pervasızca, hiçbir şeyden korkmadan, bıkkınlık, yılgınlık ve usanma göstermeden Hak uğrunda inanılmaz mücadelelerine devam etmişlerdir. Yine bir hadis-i kudsîde cenab-ı Allah şöyle buyuruyor: ”Benim dostlarım kubbemin altındadır. Onları benden başkası bilmez.

Hz. peygamber efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: ”Ümmetimin evliyası görülünce Allah hatırlanır ve anılır. Zira evliyanın yüzüyle müşerref olanın kalbinde Allah fikri bulunur.”Yani, Allah’ın nuru ile meşgul olan mürşidlerin simasında O’nun nur-u ilahisi bulunacağı için, onları görenler bu feyzi, nuru müşahede ederler. Onlar görüldüğü zaman kalplerde bir yumuşama, bir başkalaşma hissedilecektir. Bir ayet-i kerimede o mübarek zatlar şöyle tasvir edilir: ➥ ”Öyle kimselerdir ki, ayakta, otururken ve yanları üzere oldukları halde Allah’ı zikrederler ve göklerle yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler.” [18]

Tasavvuf demek ayetlerde, hadislerde beyan olunan âlimlerin eteklerine sımsıkı yapışmak, onların izinde şer-i şerifi ihlaslı bir biçimde hayata geçirmek demektir.

Evvelce beyan ettiğimiz ayet ve hadislerin ışığında mü’minlerin, takvasına göre derecelendirilmiş olduklarını gördük. İşte bu derecesi yüksek olan mübarek zatların eteklerine yapışmamızı da yine Hz. Kur’an emrediyor: ”Ey iman edenler! Allah-ü teâlâdan ittika edin ve O’na vesile arayın.” [19]

Vesile; malum olduğu üzere vasıta manasındadır. Yani Allah’a yakın olabilmek için evvela yakın olanlarla bir olmak, O’nu tanımak için tanıyanlarla beraber bulunmak icab eder. Nasıl ki, hadis-i şerifler, Resülûllah (s.a.v.)’ı gören ashab-ı kiramdan raviler yoluyla, bir silsile halinde günümüze ulaşıyorsa, Nur-u İlahi ve feyz-i Rabbanî de bundan farklı değildir. Zira Cenab-ı Ahmed Mahmud Muhammed Mustafa (s.a.v.): ”Şüphesiz ki âlimler peygamberlerin varisleridir.” buyurmuştur.[20] Gerçek âlim ve mürşidleri vasıta kılarak yaratıcımıza ve mabudumuza yaklaşmak emr-i ilahidir.

Hakiki âlimlerle alâkalı pek çok ayet ve hadis vardır. İmam-ı Gazalî hazretleri de şöyle buyuruyor: ”Hatta onlar uyanık halde iken melekleri ve peygamberlerin ruhlarını görürler, onlarla konuşurlar ve onlardan birçok faydalar alırlar. Sonra haller; suret ve misallerin müşahedesinden yükselerek öyle derecelere varır ki, nâtıkın nitakı onlara dar gelir.” [21]

”Resülûllah (s.a.v.): ”Allah halifelerime rahmet etsin!” diye dua etti. Ashab: ”Halifeleriniz kimlerdir, ey Allah’ın Resulü?” diye sordu. Efendimiz (s.a.v.) şu cevabı verdi: ”Onlar sünnetimi ihya eden ve onu Allah’ın kullarına öğretenlerdir.” [22]
➥ ”Kullarımızdan bazısı da Allah’ın izniyle hayırlarda en önde olanlardır. İşte büyük fazilet budur.” [23]

Her daim dile getirdiğimiz gibi bazı kullar bazı kullarının önündedir, önderidir. Zaten Kur’an-ı Azimüşşan’da şöyle beyan olunur insanların hali:

➥ ”Üç sınıf olduğunuz zaman; ashab-ı meymene (amel defterleri sağ tarafından verilen müminler) ne mutlu onlara. Ashab-ı meş’eme (amel defterleri sol tarafından verilen münafık ve kâfirler) ne bahtsızdır onlar. Bir de sâbikûn (hayırda en ilerde olanlar ki, onlar ecirde de en) ileride olanlar. Onlar mukarrebûn (ilahi huzurda kabul ve yakınlık görmüş) olanlardır ve naim cennetindedirler.” [24]

Âlimler zâhiri ve bâtîni olmak üzere ayrılırlar. Bâtîni âlimlerin, şer-i şerife muhalif hareketleri olmayıp, ilm-i zahire de en iyi şekilde sahiptirler. Yani asıl mürşidlerin müridleri hem medrese talebesidir hem de birer sufidir. Bu hususlara malik bulunan tarikat ancak hak ve hakikat ehlidir. Zira resülullah efendimiz (s.a.v.), ebu Cuhayfe (r.a.)’ye: ”Âlimlere danış, hikmet sahiplerine karış, büyüklerle oturup kalk. ” buyurdu. [25]

Hz. Fahr-i Kâinat efendimiz (s.a.v.): ”İnsanlardan, Allah’ın zikri için anahtar olanlar vardır ki, onlar görüldüğüne Allah hatırlanır.” [26] Anahtardan maksat, kalplerin kapılarını açan mürşid-i kâmillerdir. Yani Allah’ın nasıl zikredileceği onlardan öğrenilir, yaklaşma usul ve yolları onlardan talim edilir.

Ebu’d Derda (r.a.), hz. peygamber (s.a.v.)’den sonra bu ümmetin yükünü çeken ulu zatları şöyle tanıtır: ➥ ”Allah’ın öyle kulları vardır ki kendi zamanlarında arzın manevi direkleri olan peygamberlere halife olmuşlardır. Peygamberlik kesilince Allah-ü teâlâ Ümmet-i Muhammed içinden abdal denilen velilerden bir grubu peygamberlerin yerine koydu. Onlar ne çok namaz kılarak, ne çok oruç tutarak, ne de çok tesbih çekerek insanların önüne geçtiler. Fakat onları öne geçiren husus, güzel ahlak, verada sadakat, güzel niyet, bütün Müslümanlar için sahip oldukları gönül selameti ve Allah için nasihat gibi güzel ahlaklarıdır.” [27]

➥ ”Gerçekten âlim, yeryüzünde Allah’ın (emir ve hükümlerini ayakta tutan) sultanıdır. Kim ona karşı gelirse helak olur.” [28]

Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayetle, peygamber efendimiz (s.a.v.): ”Beş şey ibadettendir. Az yemek, camilerde oturmak, Kâbe’ye bakmak, okumadan da olsa Mushafa bakmak, âlimin yüzüne bakmak.” (Deylemî, Suyutî)Âlimlerin hususiyetleriyle alakalı pek çok hadis-i şerif mevcuttur. ”Âlimin yüzüne bakmak ibadettir, onunla oturmak ibadettir, onunla konuşmak ibadettir.” (Deylemî)

Ulemanın ve evliyanın tazim sahibi olduğu açıkça ortaya koyulduktan sonra bir hadis-i kudsîde de hz. Allah şöyle buyuruyor: ”Her kim benim veli bir kuluma düşmanlık ederse, muhakkak ben ona harp açarım…” (Buharî)

Âdemoğullarının sığınacak manevi limanlarının ulema olduğunu zikredeceğimiz hadis-i şeriften anlıyoruz: ”Âlimler, ümmetimin eminleridir.” (Deylemi)

➥ ”Âlimler, yeryüzünün kandilleridir, peygamberlerin halifeleridir, benim varislerim(dirler) ve bütün peygamberlerin varisleridir.” (Deylemî)

İmam Gazali hazretleri: ”Veresetü’l Enbiya; zâhir ve bâtın ilme sahip olanlardır.” buyurmuştur.

Yine çeşitli hadis-i şeriflerde şöyle buyrulmuştur:

➥ ”Âlimlerin yeryüzündeki misali, gökyüzündeki yıldızlar gibidir. O yıldızlarla kara ve deniz yolculuğunda karanlıklarda yol bulunduğu gibi (âlimlerle de küfür, gaflet ve günah karanlıkları içinde) Allah’a yol bulunur. Yıldızlar yok olduğu (kaybolduğu) zaman yolcuların sapıtması yakındır.” (Ahmed bin Hanbel)

➥ ”Allah-ü teâlânın kulları içinden seçmiş olduğu bir takım kimseler vardır ki, Allah onları (fitne ve zulmetlerden uzak tutar) afiyet içinde yaşatır, afiyet içinde öldürür, afiyet (ve iman selameti) ile cennete götürür. Dünyada onların üzerine gece karanlığı gibi fitneler gelir, fakat onlar bunlardan selamette kalırlar.” [29]

➥ ”Her şeyin bir madeni vardır; takvanın madeni de ariflerin kalpleridir.” [30]

➥ ”Sizin hayırlılarınız, görülmesi size Allah’ı hatırlatan, konuşması ilminize bereket katan ve ameli ahirete rağbetinizi arttıran kimselerdir.” [31]

➥ ”Şüphesiz âlimler, sizin ile Rabbiniz arasında elçilik görevi yapmaktadır.” [32] Bu hadis-i şerifle, ulemanın vasıta görevi gördüğü aşikâre beyan edilmiştir.

Hz. Lokman (a.s.) oğluna: ”Oğlum! Allah’a yönelmiş âlimlerle beraber otur, onların meclisinden ayrılma. Şüphesiz Allah, gökten indirdiği yağmurla kuru toprağı canlandırdığı gibi, nur sahibi âlimlerden çıkan hikmetle de ölü kalpleri diriltir.” buyurdu.

Şimdi, büyük İslam âlimlerinin tasavvufla alâkalı sözlerini aktaracağız. Zira derya gibi ilimlere sahip olmaların rağmen pek çoğu bir mürşid-i kâmile bağlanmış, nefislerini tezkiye etmek için manevî salahiyet sahibi zatların önünde boyunlarını bükmüşlerdir. Bugün tasavvufa karşı çıkanlar evvela, o yüce âlimlerle kendilerini kıyas etsinler ve sonra onlara kulak versinler.

Fıkhın reisi İmam-ı Azam hazretleri, ömrünün ahirine doğru Cafer-i Sadık hazretlerine intisab etmiş ve şöyle buyurmuştur: ”İki senesi olmasaydı, Numan helak olmuştu.” [33]

Meşhur mutasavvıf Davud-u Tâi (k.s.)’de İmam-ı Azam hazretlerinden feyz aldığını söylemiştir.

Büyük âlimlerden Seyyid Şerif Cürcanî (k.s.): ”Hace Alâüdddin Attar’ın hizmetine yüz vurmayınca, Allah-ü teâlâyı bilemedim.” demiştir.

İmam Malik (rah): ‘‘Kim tasavvufun öğrettiği ahlak ve manevi hal ilmiyle yetinip fıkıh öğrenmezse, dinden çıkacak işler yapar, zındık olur. Kim de fıkıhla yetinir, ahlak ve manevi halleri öğreten tasavvuf ilmini öğrenmezse büyük günahları işler, fasık olur. Her iki ilmi öğrenen kimse gerçek bir Müslüman olur.”

İmam Şafii (rah), maddi ve manevi ilimlerin birleştirilmesiyle alakalı şu güzel şiiri söylemiştir:
”Hem fakih ol hem sûfî ol, sakın birisiyle yetinme

Bu sana hak için bir nasihattır dostum, incinme

Sade fakihin kalbi katı olur, tadamaz takvayı

Öbürü de cahil kalır, nasıl yapar ıslahı.” [34]

İbn-i Eymen, İmam Ahmed bin Hanbel ile ilgili risalesinde şunları anlatır: ➥ ”İmam Ahmed (rah) önceleri insanların sûfîlerle oturmasına mani olur ve: ”Onların bizim bildiklerimizden başka herhangi bir şeyleri yoktur!” derdi. Bir gece evinin dehlizinde yanına velilerden bir topluluk geldi. Kendisine şeriatın inceliklerinden bir takım sorular sorup onu cevaptan aciz bıraktılar. Sonra uçarak havaya çıkıp: ”Hadi sen de gel, bizimle uç!” dediler; imam buna güç yetiremedi. O günden sonra insanları sûfîlerle oturmaya teşvik etmeye başladı ve şöyle derdi: ”Onlar bildikleriyle amel ederek bize üstünlük sağladılar.” [35] İmam Ahmed (rah) daha sonra sûfî Ebu Hamza el Bağdadî ile oturup kalkmaya başladı.

İmam Ahmed bin Hanbel (rah) sık sık Bişr-i Hafî (k.s.)’nin yanına gider, meclisinde otururdu. Tam manası ile ona bağlanmıştı. Bir defasında talebeleri kendisine: ”Sen hadis ve fıkıh alimi bir müctehitsin, muhtelif ilimlerde bir benzerin daha yok. Buna rağmen niçin böyle bir hali ahvali basit bir insanın yanına gidip geliyorsun, bu sana yakışır mı?” dediklerinde İmam: ”Evet, şu saymış olduğunuz ilimlerin hepsini ben ondan daha iyi bilirim; o da yücelerden yüce Allah’ı benden daha iyi tanımaktadır.” dedi.[36]

İmam Gazali; Hüccetü’l İslam unvanıyla meşhur iken, kendisine Hâce Yusuf Hamedânî hazretlerini mürşid edinmişti. Ve şöyle buyuruyordu: ➥ ”Ben önceki halimde, salihlerin hallerini ve ariflerin makamlarını inkâr ederdim. Şeyhim Yusuf Nessâc’a gidip sohbetine girene kadar bu hâl bende devam etti. O birçok mücahede ile kalbimi aydınlattı. Nihayet bende başta anlamayıp inkâr ettiğim manevi ilim ve hallerden nasiplendim. Mürşidime gitmeden önce bir rüya görmüştüm. Rüyamda, mekândan münezzeh bir şekilde Allah-ü teâlâyı gördüm. Bana: ”Ya Eba Hâmid!” dedi. Ben: ‘‘Acaba bana şeytan mı söylüyor” diye düşünürken, Hakk teâlâ şöyle buyurdu: ➥ ”Ey Eba Hâmid! Seni meşgul eden şeyleri terket, kendilerini yeryüzünde nazar mahalli yaptığım kimselerle beraber ol, onların sohbetlerine katıl. Onlar öyle kimselerdir ki, dünya ve ahireti benim muhabbetime karşılık feda etmişlerdir.” Ben: ”Ya Rabbi! İzzetin hakkı için senden istiyorum, bana onlara karşı güzel bir sevgi ve yakınlık nasip eyle” dedim. Allah-ü teâlâ: ”İstediğini yaptım. Seninle onların arasına perde olan, senin dünya ile meşgul olmandır. Öyleyse, ondan mecburen ayrılmadan önce, kendi ihtiyarınla hayatta iken kalbini çek kurtul! Muhakkak ben sana kudsî yakınlığımdan pek çok nur akıttım.” dedi. O anda sevinç ve sürur içinde uyandım. Hemen Yusuf en-Nessâc (k.s.)’a gittim, rüyamı anlattım. Hazret tebessüm edip: ”Ya Eba Hâmid! Bu hal bizim bidayetteki (başlangıçtaki) hallerimizdendir. Eğer benimle sohbet ve tam ülfet edersen (kaynaşırsan), senin basiret gözünü esmed-i teyid (nur-i ilahi) ile cilalarım; Arş, Kürsi ve mukarrebun melekleri görürsün. Bunlara da razı olmazsan, basiretin (manevi görüşün) daha ötelere uzanır, âlemlerin Rabbi ile konuşur duruma gelirsin.” dedi.” [37]

Büyük müfessir Fahreddin Râzî hazretleri de şöyle buyurmuştur: ”Ademoğullarının en hayırlıları da, en şerlileri de sufiyye arasında yer alır.

Büyük müfessir şöyle devam eder: ”İslamî fırkalar arasında sufiyyeyi zikretmemek hatadır. Zira sufiyye sözlerinin hulasası şudur: ➥ ”Allah’ı bilmenin yolu, kalbin masivadan (boş şeylerden) tasfiyesi (boşalması, temizlenmesi) ve alaik-i bedeniyyeden (bedenin zararlı şeylerden) tecerrüdüdür (arınmasıdır). Bu ise güzel bir yoldur. (…) Mutasavvife taifesi (tasavvuf taifesi) Hakkı tefekkür (düşünmek) ile meşgul olurlar, alaik-i cismaniyyeden (dünyevi münasebetlerden) nefsi tecrid ederler (arındırırlar), ruhlarının ve kalplerinin zikr-i Hak’tan hâli kalmamasına çalışırlar, diğer ef’al (işleri) ve tasavvurlarında (düşüncelerinde) kemal-i edeble Hakk’a inkıyad ederler (boyun eğip, teslim olurlar). İşte onlar Ademoğullarının en hayırlı fırkasıdır.” [38]

İmam Şâtıbî hazretleri Kitabu’l İ’tisam’da şöyle der: ”Bir çok cahiller sufilerin ahkam-ı şer’iyyeyi (şer-i hükümleri) iltizamda (gereklilikte) mübalatsız (gereksiz) olduğunu itikat ederler (inanırlar). Ben onları, söylenen bu sözden ve bu itikattan tenzih ederim (uzak tutarım) . Onların tarikatleri sünnet-i seniyye üzerine bina olunmuştur.

Meşhur Hanefi alimi İbn-i Abidin hazretleri şöyle buyurur: ”Bütün hasâil-i redieden (hasıl olan kötülükten) müberra (uzak) asdikâ’yı sâdat-ı sofiyye (samimi sofiler) hakkında bize söz düşmez. (…) Onların senaları (övgüleri) maarif-i ilahiyye (Allah’ı bilmek) ve hakaik-i rabbaniyeyi (rabbimizin hakikatlerini) isticlab eder (gerektirir). O da ancak tevhid ve tavsif-i Hak’la (bir olan Allah ile vasıflanmak ile) , hikemî mev’ızalarla (hikmetli mevzular )ve na’tı nebevî (peygamberimizi övmek) ile olur. Keza onlara uyanlara ve onların meşrebini tadanlara ve içinden aşk u şevk duyanlara diyecek sözümüz yoktur. Bizim sözümüz avâm, fâsıklar ve emsali (benzerleri) hakkındadır.” [39]

İmam Nevevî hazretleri şöyle buyurur: ”Tarik-i tasavvufta beş asıl vardır:

1-Zahir ve batında takvayı şiar edinmek (benimsemek),

2-Sözlerinde ve işlerinde sünnet-i nebeviyeye uymak,

3-İkbal ve itibar zamanında halktan bir şey beklememek,

4-Az olsun çok olsun Hakk’ın her şeyde, her türlü vergisine içten boyun eğmek,

5-Ferah ve sıkıntı zamanında Hakk’ı düşünüp, O’na rücu’ edebilmektir.” [40]

Sahib-i mezhep olan İmam Malik hazretleri şu sözü ne güzel söylemiştir: ”Tasavvuf bilmeyen fakih (fıhık ehli); fıska (doğru yoldan sapmaya), tasavvufu bilip de fıkhı bilmeyen ise zendekaya (dinsizliğe) düçar olabilir (düşebilir). Bu ikisini cem eden (birleştiren) hakikate vasıl olur (ulaşır)” [41]

Hanbelî mezhebinin imamı İmam Ahmed bin Hanbel hazretleri şöyle buyurur: ”Onlardan (sufiler) daha efdal bir zümre bilmiyorum.” [42]

Hâl böyle iken, tasavvuf; Kur’an, Sünnet ve ulemanın beyanları ile hak ve hakikat iken, onu, lâfzen aslı kaynaklarda geçmiyor diye inkâr etmek hiçbir Müslüman’a yakışmaz ve akıl ile mantık bağlamında bu inkâr açıklanamaz. Zaten zamanının tefsir, hadis, fıkıh ilminde zirve olan şahıslarla, zühd ve takvada en ileriye gitmiş zatlar, eğer tasavvufun gerekliliğine işaret etmişler ve bir mürşid-i kâmile bağlanmışlarsa, ilimde avam tabakasında olanlara herhalde laf düşmemektedir.
➥ ”…Allah kime hidayet verirse, doğru yolu bulan odur. Kimi de şaşırtırsa, artık ona asla doğru yolu gösterecek bir veli bulamazsın.” [43]

➥ ”…Bizi doğru yola, nimetlerine erdirdiğin kimselerin yoluna eriştir, gadaba uğrayanların ve sapmışların yoluna değil.” [44]

Akademi Dergisi

[1] Sûre-i Bakara/151

[2] Sûre-i Bakara/269

[3] Sûre-i Maide/110

[4] İmam Kurtubi, El-Camiu li-Ahkami’l Kur’an, cilt 3, saife 559-560

[5] Buhari;1409, Müslim; 816, Nesai; 5840, İbn-i Mace; 4208

[6] İmam Gazali, El-Munkizu Mine’d-Dalal, s. 23, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1948

[7] Sûre-i Mutaffifin/18-26

[8] Deylemî, Ali el Muttakî

[9] Deylemî; Müsnedü’l Firdevs

[10] Sûre-i Fatır/28

[11] Taberanî, Fi’l Kebir

[12] Sûre-i Al-i İmran/18

[13] Sünen-i Ebu Davud

[14] Müsned-i Ahmed Bin Hanbel; Üsame bin Sabit(r.a.)’den rivayet edilmiştir.
[15] Taberani/ el-Kebir

[16] Sûre-i Enfal/34

[17] Sûre-i Yunus/62

[18] Sûre-i Âl-i İmran/191

[19] Sûre-i Maide/35

[20] Tirmizi, Ebu Davud, İbn-i Mace, Dârimi

[21] El-Munkizu Mine’d-Dalal, sh. 15

[22] Ebu Nuaym; Ahbaru Isfahan, Taberani; el-Evsaf, Heysemi; Mecmau’z-Zevaid

[23] Sûre-i Fatır/32

[24] Sûre-i Vakıa/7-12

[25] Hâkim-i Tirmizi, Taberani

[26] Taberani, Beyhaki

[27] Hakim et-Tirmizi; Nevadiru’l-Usul, Suyuti;el-Haberu’l Dâl, Zebidi; İftahu’s Sâde

[28] Deylemi; Müsned, Suyuti; el-Camis’s-Sağir

[29] Ebu Nuaym; Hilyetü’l Evliya

[30] Taberani; el-Kebir, Suyuti; el Camiu’s Sağir

[31] Ebu Ya’la; Müsned, Hâkim et-Tirmizi; Nevdiru’l Usul

[32] Hâkim; Müstedrek, Taberani; el-Kebir

[33] Ali el Kârî; Şerhu Ayni’l İlm, Abdulkadir İsa; Hakaik ani’t Tasavvuf

[34] Muhammed Atîf; Divanu’ş Şafii, sh: 34

[35] İmam Şarani; el-Envaru’l Kudsiyye

[36] Feridüddin Attar; Tezkiretü’l Evliya

[37] Taşköprüzade; Mevzuatu’l Ulum, Asitane Yayınevi

[38] Fahreddin Razi, İtikadâtu Fıraku’l Müslimin ve’l Müşrikin

[39] Resail-i İbn Abidin; Şifau’l Alil

[40] İmam Nevevî, El Makasıd

[41] Abdülbâki ez-Zerkâni, Fıkh-ı Malikî Şerhi, cilt 2, s. 195)

[42] Muhammed Sifâranî, Gızâu’l Elbab li Şerhi Manzumeti’l Âdab, cilt 1, s. 120

[43] Sûre-i Kehf/17

[44] Sûre-i Fatiha/6-7

Ebu’l Faruk Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) kimdir? | Akademi Dergisi

Tarih, Kültür, Sanat, Edebiyat, Þiir, Müzik, Dekorasyon, Kitap, Belgesel, Biliþim, Çocuk, Eðitim, Ekonomi, Seyahat, Ropörtaj, Saðlýk, Sinema, Þehir ve Yaþam, Teknoloji, Yemek ve Mutfak, http://www.akademidergisi.com

Süleyman Hilmî Tunahan (k.s.) hazretleri, Rûmî 1304 (Hicrî 1305-Mîlâdî 1888) yılında Silistre’de dünyâya geldiler. Babası, tahsîlini İstanbul’da tamamlamış ve Silistre’nin Satırlı Medresesi’nde yıllarca müderrislik etmiş Osman Fevzi Efendi’dir. Dedesi ise Kaymak Hâfız nâmıyla mâruf bir zât olup 110 yaşına doğru vefât etmiş olan Mahmûd Efendi’dir.

Hocazâdeler olarak bilinen bu asîl âilenin ceddi İdris Bey’e dayanır. İdris Bey, Fâtih Sultan Mehmed tarafından Tuna Hanı nasbedilmiş ve üstelik kendisine kız kardeşi tezvîc edilmiş bir zâttır.

Osman Fevzi Efendi, İstanbul’da tahsîline devam ederken rüyâsında, vücûdundan kopan bir parçanın gökyüzüne çıkıp etrâfa ışıklar saçtığını görür. Rüyâyı, sulbünden gelecek bir evlâdının dünyâyı manen aydınlatacağı şeklinde tâbîr eder. Bu isti’dâdı; Fehim, Süleyman Hilmî, İbrâhîm ve Halîl isimli dört oğlundan Süleyman Hilmî’de görür. Onun yetişmesi için hiçbir fedâkârlıktan kaçınmaz ve fevkalâde alâka gösterir.

Süleyman Efendi, ilk tahsîlini Silistre Rüşdiyesi’nden sonra Satırlı Medresesi’nde yaptı. Daha sonra babası, tahsîlini tamamlamak üzere onu İstanbul’a gönderdi ve şu tavsiyede bulundu: ➥ Oğlum! Usûl-i fıkıh ilmine iyi çalışırsan dîninde kuvvetli olursun, mantık ilmine iyi çalışırsan ilminde kuvvetli olursun.

Süleyman Efendi, İstanbul’da Fâtih dersiâmlarından ve devrin meşhûr âlimlerinden Bafralı Ahmed Hamdi Efendi’den birincilikle icâzet aldı. Bilâhare Dâru’l-Hilafeti’l-Aliyye Medreses-i Kısm-ı Âli’yi bitirdi ve ihtisâsını yapmak üzere Medresetü’l-Mutehassısîn’in Tefsîr ve Hadîs şubesine girip birinci derece ile mezûn oldu. Aynı zamanda giriş imtihânını birincilikle kazandığı Medresetü’l-Kuzât (Hukuk Fakültesi)’dan da mezûn oldu. Böylelikle devrinin aklî ve naklî ilimlerinde en yüksek dereceyi ihrâz etmiş oldular.

Ezelî takdîr olarak Silsile-i Sâdât’ın 33. ve son halkası kendilerinin nasîbi olduğundan, Seyyidler zincirinin 32. halkası Salâhuddîn ibn-i Mevlânâ Sirâcüddîn (k.s.) hazretlerinden seyr-ü sülûkünü tamamladılar. Sonra tecelliyâtın büyüklüğünden üstâzı, kendilerini İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî (k.s) hazretlerinin nisbet-i rûhâniyesine teslim ettiler. Dünyânın şu son zamanlarında ilâhî feyizden nasîpleri bulunan insanları yüksek himmetleriyle küfr-u dalâl çukurundan îmân ve ihlâs sâhasına çekip çıkardılar, hâlen de çıkarmaktadırlar.
Süleyman Hilmî Tunahan (k.s.) hazretleri, 16 Eylül 1959 (Hicrî 13 Rebîulevvel 1379) Çarşamba günü irtihal buyurdular. (Kaddesallâhü sirrahü’l-e’azz). Ancak tasarruf ve irşâdları tamâmiyle ve kemâliyle berdevâmdır. Cenâb-ı Hakk sevenlerini ve bütün mü’minleri şefâatlerine nâil kılsın. Âmîn.

Akademi Dergisi