Etiket arşivi: Hz.Zülkarneyn

Demedim mi?

Dün bana doğru yaptığınız metafizik saldırıyla aynı şiddette metafizik saldırıları, atalarınız geçmişte hak peygamberlere yapmışlardı. En doğrusunu Allah bilir ama bu güne kadar, farklı devirlerde toplamda binlerce hak peygamberi bu gibi saldırılarla şehid etmişlerdi. Arz üzerinde sizin gibi her devirde İblis’e uyan, hak peygamberleri yalanlayıp katleden, insanlığın maddi ve manevi felaketi için didinen bir kavim daha yok. Siz, Kur’an-ı Kerim’de bu nedenle lanetlendiniz.

İtiraf ediyorum ki böyle bir saldırıyı yapabileceğinize ihtimal vermiyordum ama çok da mesele değil. Dünkü saldırılar sırasında ben bir daralma hali yaşadım. İştahsızlık oldu. Çok yemişim gibi bir karın şişliği hali oluştu. Başka da bir şey olmadı. Mesaimi bile yarıda bırakmadım, işlerimi bile boşlamadım. Herhangi bir ilaç, takviye v.s. kullanmadım. Bir sinir krizi bile geçirmedim. Burnumdan kan bile gelmedi. Zihnim ve midem bile bulanmadı. Baygınlık mı, yanına bile yaklaşılmadı. Evet, bu kadar büyük ve organize saldırılarınızın neticesinde bana hiçbir şey olmadı. Üstelik üzerimde ve etrafımda hiçbir metafizik koruma yoktu. Bende yalan yok, biliyorsunuz, gerçekten hiçbir metafizik koruma yoktu, şimdi de yok.

Akşam da gece de mesai yaptım. Sabahtan beri de mesaim yoğun şekilde devam ediyor ve dünya üzerinde çoktandır tesis etmiş olduğunuz bu şeytani sistemi büyük bir hızla yıkmaya devam ediyorum. Saldırılarınıza ekibimle birlikte karşılık verdiğimde, sizin verdiğiniz kayıpları, dünyanın dört bir yanındaki metafizikçiler görmüşlerdir ya da yazıyı okuduktan sonra görürler.

Aranızdan önde gelenlerden bazılarının “Hani Muhammed’den sonra peygamber gelmeyecekti? Mfs hala nasıl hayatta kalabilir? Organize şekilde yaptığımız bu kadar ağır saldırılara, on binlerce ağır büyülere rağmen mfs nasıl hayatta kalabilir?” diye feryat ettiğini, isyan ettiğini de bir şekilde haber alırlar. Evet, Hz. Muhammed’den sonra bir peygamber gelmedi ve asla gelmeyecek. Lakin, ikinci Zülkarneyn gelmeyecek diye bir kayıt/bilgi yok. Peygamber ya da mürşid-i kamil değildi ama birinci Zülkarneyn de böyleydi. Çok yüksek teknolojiyle, dünya seferberliği halinde yapılan metafizik saldırılarla, bir gün içinde on binlerce insanın katledilmesi suretiyle yapılan on binlerce ağır büyüyle, eş zamanlı olarak sayısız medyum ve cin kabilesi ve elektronik cihazla, hiçbir şeyle yok edilemedi. Allah onu da korudu, muzaffer eyledi.

Ben size tekrar tekrar “Ölmeyeceğim” demedim mi? “Azrail ile hukukumuz çok sağlam” demedim mi? “Rasuller, nebiler, sıddıklar, şehitler, sahabe-i kiram, silsile-i sadat hep ruhaniyetleri ile benimle birlikteler, benim yanımdalar” demedim mi? Bir benim sahip olduğum manevi kuvvete bakıyorum, bir de sizin medyumlarınıza, büyücülerinize, cin kabilelerinize bakıyorum ve hepsini bir arada iken bile ayağımın altında kolayca ezebileceğim böcek misali görüyorum.

Haydi kalkın ayağa, dünya siyasetini çok hareketlendireceğim. Kaybetmenin, kahretmenin ne demek olduğunu gün gün, tekrar tekrar yaşayacaksınız. Çok büyük hadiseler yaşanacak. Bir de siyasi, askeri ve mali sahalarda toptan bir savrulun da herkes gözleriyle somut şekilde görsün, ne kadar az, ne kadar aciz, ne kadar çaresiz, ne kadar parasız kaldığınızı… Herkes gözleriyle görsün, dünyanın hızla İstanbul’a doğru koştuğunu, yanaştığını…

Türkiye’yi Suriye’den çıkartacağım. On milyondan fazla sözde mültecinin tamamını Türkiye’den çıkartacağım. ABD’de iktidarı devireceğim. Hemen peşi sıra Türkiye’de de iktidarı gürültü şekilde devireceğim ve ardından büyük bir temizlik yapacağım. Burada adamlarınızı bırakmayacağım. Güney Azerbaycan’ı Türkiye’ye dahil edeceğim. PKK’nin kökünü kurutacağım. Kuzey Irak’ta büyük temizlik yapıp sonra Basra’ya doğru yol alacağım. Çok kısa süre içinde çok sayıda büyük holdingi batıracağım. Bu süreçte, Türkiye içindekiler başta olmak üzere dünya genelindeki pek çok etkili kişiye birer kurşun hediye etmeye artık tam manasıyla başlayacağım.

Yine Türkiye içindekiler başta olmak üzere çok sayıda etkili kişinin işini hukuk yoluyla, somut delillerle ama sahada çok da görünmeden bitireceğim. Neler döndüğünü tam olarak anlayamayanlar, yorumlayamayanlar çok olacak. Türkiye başta olmak üzere pek çok ülkenin enerji, gıda, sağlık, temiz su sorunlarına acil müdahaleler yapacağım. Türkiye’yi elektromanyetik saldırılar yapılamayan bir ülke haline getireceğim. Türkiye’yi bir enerji devine dönüştüreceğim. Bir yandan da Kıbrıs’ın tamamını alacağım. İşgal altındaki diğer adalarımızı ve şu anda Yunanistan denilen topraklarımızı alacağım. Bazıları bir arada, bazıları peş peşe derken, her şeyi çok çok hızlı şekilde ve kısa zamanda yapacağım, yaptıracağım.

Altı ay içinde ordumuzu öyle bir ordu haline getireceğim ki neticeyi görenler inanamayacaklar. Haydi kalkın ayağa, kalkabiliyorsanız. Kalkamıyorsanız bile ben sizi ayaklarımın altında böcek misali ezeceğim. Efendi kabul ettiğiniz o İblis’i, her gün ezdiğim gibi…

| Mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

..

İsrail Gazze’yi bir hafta havadan bombalayacakmış

  • Şehirlerin, meskun mahallerin, siviller ayırt edilmeksizin bombalanması insanlık suçudur. Katliamdır, terördür. Bunu bir devlet/ordu da yapsa, yapan devlet terör devletidir. Lakin İsrail gerçek bir devlet de olmadığı için, bu emirleri verenler ve bu emirlere itaat edenler terör örgütü liderleri ve mensupları olarak yargılanmalılar.
  • Gazze’nin bir hafta havadan bombalanacak nesi, neresi varmış? İsrail için ne kadar güvenlik sorunu oluşturuyorlarmış? İsrail’in idaresine sızmadığı ve danışıklı dövüşmediği, beraber kara ve kanlı para işleri yapmadığı Filistinli grup mu kalmış?
  • İsrail’in onlarca yıldır sergilediği bu şovlar, danışıklı dövüşler artık anlaşıldı. Herkes neler döndüğünü anladı. Şu anda bir yandan da İsrail’in kendini güçlü göstermeye çalıştığını, çünkü yıkılışını gördüğünü anladı. Çok yakında orada İsrail denilen bir teşkilat kalmayacak. Orası bizim topraklarımız. Osmanlı devletinin idaresine sızan gizli Yahudiler, gizli Masonlar eliyle elimizden hukuksuz şekilde ve ihanetlerle alınmış topraklar oralar… Vaad edilmiş topraklar diye de bir şey yok. Ta binlerce sene önce, Hz. Musa zamanındaydı o iş ve geldi geçti. O zaman Hz. Musa’nın etrafında olan Yahudiler, korkmasalardı, harpten geri durmasalardı, Hz. Musa’nın emirlerine itaat etselerdi, “vaat edilen topraklar” denilen o toprakların tamamını alacaklardı. Onlar yapamadılar ama Hz. Musa’ya ve hz. Zülkarneyn’e tabi olan Müslümanlar, en çok da Müslüman Türkler yaptılar, aldılar ve o mesele orada bitti. Hatta devamında bütün dünyayı idareleri altına aldılar, dünyayı tek bir devlet yaptılar.
  • Şu anda dünyada bir kaos havası varken, İstanbul her yeri, her kesi kilitlemişken, İsrail’in bu paniği nedir? Gündemi değiştirmek istemesinin, dikkatleri kendi üzerine çekmek istemesinin sebebi nedir?
  • İngiltere de “İsrail devletinin her zaman arkasındayız” dedi. İsrail devlet miymiş? Acaba İsrail mi İngiltere’nin yoksa İngiltere mi İsrail’in arkasında? Ya da İngiltere ne kadar İsrail? Gerçekte şu anda bir İngiliz idaresi var mı? Şu anda İngilterenin idaresini elinde tutan kadronun kaçı kendini İngiliz görüyor, kaçı İsrail vatandaşı gibi görüyor?
  • İsrail denilen milletler arası terör teşkilatının, en çok da mason tarikatı üzerinden çok sayıda ülkenin idaresini eline almasına, çok sayıda milleti kasten maddi ve manevi felaketlere sürüklemesine, satanistlik yapmasına, dünya insanlığını topluca felaketlere sürüklemeye çalışmasına, her türlü kara ve kanlı para işleri yapmasına hala tepkisiz mi kalınacak? Şimdi Gazze bir hafta havadan bombalanacak ve başka ülkeler de İngiltere’nin daha doğrusu İngiltere’nin idaresini eline almış Yahudilerin/Masonların yaptığı gibi açıklamalar mı yapacaklar? Yine çocukların kolları, bacakları kopacak ve yine genç kızlar, anneler ölecek de dünya buna alkış mı tutacak?
  • Neresinden tutsan elinde kalan, saçma, tezat, hukuk dışı, insanlık dışı haller, tavırlar, açıklamalar, davranışlar bunlar… İblis ve deccal bu dünyayı ne hale getirmiş böyle… Deccalin sisteminde İngiltere mi, yoksa İsrail denilen şey mi daha üstte, daha önde?
  • Sahi o bay Bidon nerede? Amerika’daki İsrail’in hali nasıl? İsrail, kontrolündeki Filistinli gruplarla danışıklı dövüşme hamlesiyle, kaç gündem maddesini birden gündemden düşürmeye çabalıyor? Düşünüyorum da Türkiye’nin ordusu ve devlet sistemi içindeki İsrailliler, kendilerini İsrailli gören o hainler, o gizli Yahudiler, o gizli masonlar yok edildiklerinde, İsrail’i kim koruyacak, kim ayakta tutabilecek? İddia ediyorum ki şu haldeki Suriye’nin karşısında bile iki gün varlıkta kalamayacak.

| Mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

..

Türklerin Ergenekondan çıkışı misali bir hadise olacak

Anlaşılan o ki, benim sahaya inmemem için bunca çılgınlığın denendiği, restleşmelerin yaşandığı şu zamanlarda, sahaya inişim, Türklerin Ergenekondan çıkışı misali bir hadise olacak. Her şeye rağmen ben ölmeyeceğim ve sahaya ineceğim. Lakin çok yüksek sayıda insan ölecek. Ben sahaya indikten sonra da dünyanın muhtelif yerlerinde çok sayıda etkili ve yetkili kişi ölecek ve yeni bir çağın kapısı açılacak. Ondan sonra hiçbir güç unsurunun karşımda durabilmesi mümkün değil…

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Tih çölü sürgününe gönderilmeyen İsrailoğulları da oldu…

İsrailoğullarının hepsi dinden dönmedi, hepsi isyan ve itaatsizlik etmedi. Müslüman olarak kalanlar, bütün hak peygamberleri kabul edenler, hiçbirini inkar etmeyenler de oldu.

Biraz eski İslami kaynaklardan aktarmalar yapalım…

Hazreti Allah (c.c.) Kaf Dağı’nın (Van Allen kuşağı da denilen ve dünyamızı dışarıdan yapılacak saldırılara karşı koruyan koruma kalkanının) ötesinde, Kaf Dağı gibi 70 dağ yarattı. Bu dağların ötesinde cam gibi berrak, gümüş gibi beyaz bir yer yarattı. Burada, yaratılanların bilmediği bir çeşit mahluklar yarattı. (Dünya) İnsanlar onları, onlar da (dünya) insanları (nı) bilmezler.

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyuruyor ki:

Mirac yolculuğunda, Kaf Dağı’nın ötesinde insanlarla dolu bir şehir gördüm. Onlar da beni görünce, “Ya Muhammed! Senin yüzünü bize gösteren Allah’a hamd olsun” deyip bana iman ettiler. Onlar şeriatın hükümlerini öğrettim ve “Siz kimlersiniz?” dedim. Bana şunları anlattılar:

-Ya Muhammed, biz israil oğullarındanız. Musa Aleyhisselam vefat edince, israil oğulları arasında anlaşmazlık çıktı. Aramızda fitne yayıldı. Öyle ki, sadece bir defada 43 peygamberi (Nebileri) şehid ettiler. Bir kısmımız Peygamberleri şehid edince, içimizden dünyaya gönül vermeyen ve ibadete düşkün olan 200 kişi ayrıldı. Bunlar diğerlerine, kötülük yapmamaları ve iyi şeyler yapmaları hakkında nasihat etmeye başladılar. Onlar ise bu nasihatlara bile kızıp bir gün içinde hepsini öldürdüler. Bu hadise üzerine aramızda anlaşmazlık ve fitne çıktı. Biz onlardan ayrıldık; deniz kenarına, sahile geldik. Bizi onların fesadından kurtarması için Allah’a dua ve tazarru ettik. Bunun üzerine önümüzde bir delik/ dehliz açıldı. Oraya girdik. Yer altında bu şekilde 18 ay kaldıktan sonra bu bulunduğumuz yere çıktık.

Devamla dediler ki, “Musa Aleyhisselam bize, “Ahir zaman peygamberi Muhammed Aleyhisselam’ın yüzünü gördüğünüz zaman benden ona selam söyleyiniz” diye vasiyet etmişti. Allah’a şükürler olsun ki senin yüzünü gördük. Bize Kur’ an’ı öğretiniz.”

Peygamberimiz onlara Kur’an’ı, namazı, orucu, cuma namazının kılınacağını ve diğer dini meseleleri öğretti.

Bismillahirrahmanirrahim

سُبْحَانَ الَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنْبِتُ الْأَرْضُ وَمِنْ أَنْفُسِهِمْ وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ
“Yerin bitirdiği mahsullerden, kendilerinden ve daha bilmedikleri şeylerden çiftler yaratan (Allah) her kusurdan münezzehtir.” (Yâsîn sûresî, 36. ayet)

“Bilmedikleri şeyler” ifadesiyle kastedilen neler neler var…

Mehmet Fahri Sertkaya

Ahid Sandığı

Haydi toplanın, metafizik çatışmalar tat vermiyor, geceden beridir anca vakit kaybı… Biraz sonra size Ahid Sandığı da denilen Tabut-u Sekine hakkında sarsıcı gerçekleri anlatayım. Vaktimiz değerlenmiş olsun…

18 bin alem ittifak etse bile onu bulamaz

Onu mehdi bulacak, alacak…

Tabut, Tabut-u Sekine, Mukaddes Emanetler, Ahid Sandığı, Şahadet Sandığı da denilen ve Musa aleyhisselam zamanından beri bilinen ve Kur’an-ı Kerim’in ayet-i kerimelerinde konu edilen şey, aslında bildiğimiz manada sandık ya da tabut değil.

Yıllardır anlatıyorum, geçmişte, şu günümüzde olduğundan çok çok daha ileri bilim ve teknoloji vardı. Ve geçmişteki hak peygamberlerin bazılarının devrinde de böyle yüksek bilim ve teknoloji vardı. Musa aleyhisselam devri de böyleydi. Musa a.s. bir yandan peygamber olmak hasebiyle, bilimsel izahı asla yapılamayacak olan mucizeler de gösteriyor ama bir yandan da devrin çok uçuk seviyedeki bilim ve teknolojisini de kullanıyordu. Kur’an-ı Kerim’de Bakara suresinde “Tabut” denilen bu şey de hem peygamberlerin mucizlerinin ve ayrıca emanetlerinin/bıraktıklarının ve hem de yüksek bilim ve teknoloji ile imal edilmiş bazı şeylerin bir araya gelmiş halidir.

Söz konusu tabut imal edilirken, dünyamızda bilim ve teknoloji, uzaydaki başka hiçbir gezegende olmadığı kadar ilerideydi. Uzaydaki başka gezegenlerden teknoloji aktarması hiç yapılmadığı halde dünyamızda kendi olağan akışıyla gelişen bilim ve teknoloji, o kadar ileri seviyedeydi ki bilim ve teknolojide ulaşılabilecek son sınıra ramak kala bir seviyedeydi ve bu tabut işte böyle bir devirde imal edildi.

Dünyanın çekirdeği döndükçe oluşan manyetik alandan istifade ederek böylelikle daimi/kesintisiz olarak enerjisini alabilen bu teknoloji harikası tabut, aynı zamanda çok gelişmiş yapay zekaya da sahip.

Bu tabutta ayrıca görünmezlik kalkanı da mevcut. Günümüzde UFO ya da uçan daire denilen araçlardakinin çok daha ileri seviyesinde bir itki gücüne de sahip olan, bildiğimiz manada motorları, kanatları, ayakları, tekerlekleri bulunmayan, hiç ses çıkartmayan, havada, suda, yeraltında hiç zorlanmadan gidebilen bir araç/tabut bu…

O kadar ileri seviyede bir yapay zeka teknolojisine sahip ki günümüzdeki dünya insanlarının yerlerine geçmekte kullanılan o mükemmel biyonik robotların yapay zekaları, onun yapay zekasının yanında çok çok zayıf kalırlar.

Söz konusu yapay zeka, tabutu tehlikede görünce mükemmel şekilde vaziyeti analiz edebiliyor, ne yapması gerektiğine de tam isabetle karar verebiliyor ve kararlarını uygularken hiç hata yapmıyor. Bu tabutta, bu yapay zekanın kullandığı savunma sistemleri de mevcut.

Ye’cüc ve Me’cüc’ün yani yeşiller ile grilerin elindeki bilim ve teknoloji ile de bu tabutu bulmak mümkün değil. Çünkü tabut, onların elindeki arama, tarama cihazlarına da yakalanmıyor. Kendini, çok gelişmiş aletlerin sinyallerinden de koruyabiliyor. Onlara karşı da bir görünmezlik özelliği var. Görünmezlik özelliği, insan gözü için de var. Yüzlerce, binlerce insanın arasından ve sokaklarla caddelerdeki gelişmiş kameraların önünden geçip gidebilir ama asla fark edilmez. Bu kadar görünmezlik özelliği sayesinde zaten görünmüyor ama bir şekilde gafil avlanmış olsa, görünse, bulunsa bile sorun olmuyor. Çünkü açılamıyor. Sadece yapay zekaya önceden tanımlanmış kişiler açabiliyor. Bu kişilerden olmayan biri tabutu ele geçirse ve açmanın yollarını denese, tabut sinyaller yayıyor ve bu kişileri çarpıyor ama öldürmüyor. Kişi ya da kişiler tabutu açma mücadelesine devam ederlerse bu defa onları ağır çarpıyor. Gözlerinden giren bir enerji ta beyinlerini bile yakıyor ve oldukları yerde öldürüyor.

Tabut, zihin kontrolüyle çalışıyor. Lakin, kimlerin zihinlerinden talimat alacağı önceden kodlanmış, tanımlanmış vaziyette. Kodlanmamış kişilerin zihinlerinden gelen talimatları kabul etmiyor.

Türkiye’de en çok Konya civarında ve ayrıca dünyanın başka başka yerlerinde görülen obrukları, günümüzden çok çok ileri bilim ve teknoloji ile imal edilmiş maden araçlarının açtığını, uzaylı insan türlerinin dünyamızdaki bor da dahil olmak üzere muhtelif madenleri çaldığını yıllardır anlatıyorum.

İşte bu araçların kullandığı, toprağın atomlarını oynayarak yakan ve böylelikle hafriyata gerek kalmadan yerin altını kazan teknolojinin çok daha ilerisi bu tabutta da var. Böylelikle bu tabut, yerin altından çıkmadan bulunduğu yeri değiştirebiliyor. Okyanusların, denizlerin içinde gidebiliyor. Şu yeşillerin ve grilerin uçan dairelerine yaklaşsa, onları da bozabiliyor. Yani, dünyamızda mevcut bulunan bilim ve teknolojiden on binlerce sene ileri seviyede teknoloji ile yapılan araçlar bile onun yanında savunmasız kalıyor. Nerede kaldı ki ona zarar verebilsinler. Öyle mükemmel bir araç ki bu tabut, okyanusun en derin yerlerine inse, basınçtan zarar görmüyor.

İşte yeşillerin ve grilerin ya da an itibariyle uzaydaki hiçbir gezegenin teknolojisiyle bulunamayacak ve açılamayacak olan bu tabuta, son defasında verilen talimatlar var. Tabutun yapay zekası, ahir zamanın ne olduğunu, nasıl olduğunu ve o zamanda mehdinin kim olduğunu bilebilecek ve ona teslim olup açılabilecek şekilde kodlandı. Bu kısımda mucizevi yönler de derinlikler de var ama böyle yapay zeka kodlaması kısmı da var.

Bu tabutu İsrailoğullarının hükümdarlarının birbirlerine bıraktığı söylenir. Bu bilgi de doğru değil. Hristiyanların ve Yahudilerin dini kaynaklarında bu tabuta dair anlatılanların çok az bir kısmı doğru. Bu tabut, hükümdardan hükümdara değil, peygamberden peygambere bırakıldı.

Bir zaman geldi, bu tabut peygamber olmayan birine de verildi ama Yahudiler bunu kabullenmediler. Bu kısmı anlamak için, Bakara suresinde bu tabuttan ve ayrıca hazret-i Talut ile hz. Davud’dan da bahsedilen ayet-i kerimelerin meallerini okuyalım:

Ayet 247: Peygamberleri onlara: “Allah, size hükümdar olmak üzere Talût’u gönderdi.” demişti. Onlar: “Ona bizim üzerimize hükümdar olmak nereden geldi? Oysa hükümdarlığa biz ondan daha lâyıkız, ona maldan bir genişlik, bir bolluk da verilmemiştir.” dediler. Peygamberleri de “Onu sizin başınıza Allah seçmiş ve ona bilgi ve vücut bakımından bir güç, bir genişlik vermiştir.” dedi. Hem Allah, mülkünü dilediğine verir. Allah’ın rahmeti geniştir, o her şeyi bilir.

Ayet 248: Peygamberleri, onlara şunu da söylemişti: Haberiniz olsun, Onun (Talut’un) hükümdarlığının alâmeti, size o tabutun gelmesi olacaktır ki onda Rabbinizden bir sekine (sükûnet, gönül rahatlığı), Musa ve Harun ailelerinin bıraktıklarından bir bakiyye (kalıntı) vardır. Onu melekler getirecektir. Eğer iman etmiş kimselerden iseniz, bunda sizin için kesin bir ibret, bir alâmet vardır.

Ayet 249: Talut, ordu ile hareket edince dedi ki: “Allah sizi mutlaka bir nehirle imtihan edecek. Kim ondan içerse, benden değildir. Kim de onu tatmazsa, işte o bendendir. Ancak eliyle bir avuç alan başka (bu kadarına ruhsat vardır).” Derken içlerinden pek azı hariç, hepsi de varır varmaz ondan içtiler. Talut ve beraberindeki iman eden kimseler nehri geçtiklerinde. “Bizim bugün, Calut ile ordusuna karşı duracak gücümüz yok.” dediler. Allah’a kavuşacaklarına inanıp, bilenler ise şu cevabı verdiler: “Nice az topluluklar, Allah’ın izniyle nice çok topluluklara galip gelmişlerdir. Allah, sabırlılarla beraberdir.”

Ayet 250: Calut ve ordusuna karşı savaş meydanına çıktıkları zaman da şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Üzerlerimize sabır dök, ayaklarımızı sabit tut ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!”

Ayet 251: Derken, Allah’ın izniyle onları tamamen bozdular. Davud, Calut’u öldürdü ve Allah, kendisine (Hz. Davud’a) hükümdarlık ve hikmet (peygamberlik) verdi ve ona dilediği şeylerden (peygamberlere has ilimden) de öğretti. Eğer Allah’ın, insanları birbirleriyle savması (savaştırması, yok etmesi) olmasaydı, yeryüzü mutlaka bozulur (insan şeytanlarıyla dolar) giderdi. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı büyük bir lütuf sahibidir.

Zamanın Yahudileri, hak peygamberlerden biri olan Yuşa aleyhisselama “Allah bize hükümdarlık yapacak birini seçsin, biz de ona tabi olalım. Eskiden olduğu gibi iyi hallerde olalım, her yerde hakim olalım.” dediler. Yuşa a.s. da onlara “Allah size hükümdar olarak Talut’u seçti, Talut’a tabi olun” dedi. Lakin İsrailoğulları (Yahudiler) bunu istemediler. Irkçılık yaptılar, İslam peygamberlerinin çoğu ben-i İsrail arasından çıktığı için bunlar kendilerini üstün bir ırk olarak görüyorlardı. Yahudi olmayan, ayrıca zengin olmayan birine tabi olmamayı seçtiler. Çünkü… ilimce ve bedence çok ileri bir halde olan, muazzam bir ilmi derinliğe, askeri dehaya ve pek çok sahada üstünlüklere sahip olan Talut bir Türktü… Görünüşü de çok heybetli olan, son derece yakışıklı da olan Talut, Zülkarneyn diye de bildiğimiz kişinin ta kendisiydi.

Boşuna yorulmayın.

En gelişmiş süper bilgisayarlarla, en gelişmiş arşivlerinizde bile aratsanız, bu bilgileri bulamazsınız. Bunlar daha önce hiçbir kitapta, makalede, internet sitesinde, sosyal medya hesaplarında, televizyon programlarında veya herhangi bir yerde paylaşılmadı. Bunlar, sadece Akademi Dergisinde bulabileceğiniz sarsıcı gerçeklerden… Siz şu anlarda şoklara girmişsinizdir. Halinizi anlıyorum, kolay değil. Din diye ve dava diye inandığınız şeylerin temelleri yıkıldı, hiç bu kolay değil. Bir kez daha anladınız ki o İblis çok yalancı, çok fitneci, çok kandıran biri… Siz şokları biraz atlatın. Ben bir çay içip geleceğim. Devam ederiz. Dediğim gibi, zaten metafizik sahanın tadı yok.

Haydi devam edelim…

Hz. Musa ve hz. Harun henüz alemi değişmemişken, dünya hayatları bedenen de devam ederken yani ölüm denilen şeyi yaşamamışlarken, Allahü teala İsrailoğullarına arz-ı mev’ud u vaat etti. Filistin’i ve çevresini zalimlerden temizlemelerini, Allah yolunda harp etmelerini emir etti. Musa a.s. bu emri İsrailoğullarına bildirdi. Musa a.s. ın akrabası olup henüz genç yaşlarda olan ve peygamberlik vazifesi de verilmemiş olan Yuşa a.s. da İsrailoğullarının arasındaydı. Aralarında Yuşa a.s. da bulunduğu bir grup, bölgeyi incelemek ve gözlemlemek için gönderildi. İsrailoğulları, Filistin ve civarına gittiklerinde gördüklerine inanamadılar. Ortalama bir insanın iki hatta iki buçuk katı boyunda olup o nispette geniş/kalıplı olan kişileri gördüler. Kalplerine korku düştü ve çok çekinerek aceleyle geri döndüler. İsrailoğullarına “Sakın oraya gitmeyin, gitmeyelim. Yok oluruz. Esir düşeriz.” gibi sözler söylediler ve o kişilerin dev gibi olduklarını, çok güçlü olduklarını anlattılar. Aralarından Yuşa a.s. da dahil olmak üzere, sadece birkaçı bu hale düşmediler ve o anlarda henüz peygamberlik vazifesi verilmemiş olan Yuşa a.s. İsrailoğullarına nasihatlar etti:

“Ey İsrailoğulları! Cebbarların (zâlimlerin) şehrinin kapısından hemen girin (onların vücutlarının büyüklüğünden korkmayın. Biz onları gidip gördük ve öğrendik. Onların bedenleri büyük ve kuvvetli fakat kalpleri zayıftır. Sizinle harp etmeye rûhî metânetleri yoktur). Bir defâ kapıdan girdiniz mi (Allahü teâlânın vâd ettiği yardımın size gelmesiyle) elbette siz gâliblerden olursunuz. Siz gerçekten inanan, Allahü teâlânın vâdini tasdik eden kimseler iseniz, (Allahü teâlânın kudretine, size yardım edeceği hakkındaki vâdine, Musâ aleyhisselamın peygamber olduğuna inanıyor, îmân ediyorsanız, düşmanların boy ve cüsselerine bakarak aldanmayınız. Onlardan korkmayınız. Size ilâhi yardımın geleceği husûsunda ve bütün her hâlinizde) Allahü teâlâya tevekkül ediniz. (O’na îtimâd ediniz. Yalnız O’na güveniniz ve cihâddan geri durmayınız.)” (Mâide sûresi: 23)

İsrailoğulları bu nasihatı dinlemedi. Musa a.s. ın nasihatlarını ve emirlerini de dinlemediler. Aralarında olup korkusuzca ve samimiyetle davranan Yuşa a.s. ve birkaç kişiyi daha taşladılar. Öldürmek de istediler.

Siz bakmayın dünya tarihi boyunca peygamberlerin çoğunun ben-i İsrail’e gönderilmiş olmasına… Dünya tarihi boyunca, peygamberlere en çok itaatsizlik eden, onlara en çok eza ve cefayı çektiren, en çok peygamber katleden kavim de ben-i İsraildir.

O gördükleri dev kişiler aslında bu dünyanın insanlarından değildiler. Aslında onlar insan da değildiler. Dünyada bulunan uzaylı türlerin gelişmiş teknoloji ile ve dünya insanı suretinde yaptıkları biyonik robotlardı onlar.

İsrailoğulları bu kadar korkaklık, itaatsizlik edip bir de üstüne Allah’ın peygamberlerine ve veli kullarına karşı bu kadar ileri gidince, Allah onları cezalandırdı. Arz-ı Mevud a girmeleri haram kılındı. En doğrusunu Allah bilir ama yaklaşık olarak kırk sene Tih sahrası sürgününde yaşadılar. Çok şaşkın, çok kötü ve acınacak hallerdeydiler. Çok zor şartlarda hayatta kalmaya çalıştılar ama zaman geçtikçe hep sefil hallerde öldüler. Bir nesil gitti ve onların evlatlarının yetişkin olduğu başka bir nesle/devre çıkıldı. Bu süre içinde Harun ve Musa aleyhimesselam da alemi değiştiler, vefat ettiler. Ve onlardan sonra peygamberlik vazifesi Yuşa bin Nun aleyhisselama verildi.

Yuşa a.s. arz-ı mev’ud (vaad edlen topraklar) denilen yerleri peş peşe fethetti. Arz-ı mev’ud, Yuşa a.s. zamanında gerçekleşmiş oldu. Yuşa a.s. bu süre boyunca sık sık mucizeler de gösterdi. Zalim ve kafir hükümdarları öldürüp de o diyarları İsrailoğulları arasında taksim etti. Musa aleyhisselama indirilen hak Tevratı okudu, ondaki hükümlerle hüküm verdi. (Günümüzdeki muharref/bozulmuş Tevratı değil, tahrif olmamış haliyle hak Tevratı…)

Yuşa a.s. bu kadar yerleri fethederken tabut-u sekine de kendisindeydi ve ondan da istifade etti.

Zamanın Yahudileri, arz-ı mev’ud denilen yerleri küçük görür ve tarihteki ihtişamlı halleri gibi dünyada çok geniş yerleri fethetmek ister oldular. Firavunların saltanatı devri gibi şartlar ister oldular.

Lakin dünyanın siyasi ahvali buna pek müsait değildi. Dünya üzerinde, o zamanda da şu zamanımızda olduğu gibi pek çok devletin idarecilerinin yerlerine biyonik robotlarla uzaylı türler geçmişti ve bu ülkeleri, milletleri uzaylı insan türleri yönetiyorlardı. Bu gerçekleri bilmeyen İsrailoğulları, yukarıda da anlattığı gibi, Yuşa aleyhisselama “Allah bize hükümdarlık yapacak birini seçsin, biz de ona tabi olalım. Eskiden olduğu gibi iyi daha iyi, daha ihtişamlı hallerde olalım, dünyanın her yerinde hakim olalım.” dediler. Yuşa a.s. da onlara “Allah size hükümdar olarak Talut’u seçti, Talut’a tabi olun” dedi.

Talut, Oğuz Kağan ya da Zülkarneyn diye de bildiğimiz kişi olduğu için ona tabi olmadılar, onun hükümdarlığını çoğunlukla kabul etmediler.

İşte, istikamette kalan, müslümanlıkta kalan, itaat halinde kalan İsrailoğulları da dahil olmak üzere, dünyadaki bütün müslümanların ve mazlumların kurtarıcısı olacak Talut ya da diğer isimleriyle Oğuz Kağan, Zülkarneyn devri böyle başladı.

Talut/Zülkarneyn, Calut’un ordusunu yendi. Calut ve ordusundaki pek çok kişi de dev insanlar olarak bilinen biyonik robotlardı. Calut’a son darbeyi, Talut’un kumandan olduğu orduda bulunan ve henüz peygamberlik vazifesi verilmemiş olan Davud aleyhisselam vurdu. Ölümü onun elinden oldu.

Mecmau’l-bahreyn (İki denizin birleştiği yer)

Yıllardır yazarım, bilirsiniz. İstanbul boğazı suni bir boğaz. Cebel-i Tarık boğazı da öyle… Bu iki boğazı da Zülkarneyn a.s. açtı. Bizim İslami kaynaklarda çok uzun zamandır yazılır, anlatılır. Zülkarneyn a.s. İstanbul boğazını açarken, o sıralarda büyükçe bir göl olan karadenizi denize çevirirken, ona en çok yardımcı olan kişilerden biri de hz. Yuşa’dır. Hz. Yuşa’nın kabri yakın geçmişte veli zatların kerametiyle tespit edilmiştir ve İstanbul’un hakim tepelerinden biri olan Anadolu Kavağı tepesinde bulunur. İddia edildiği gibi 17 metre boyunda da değildir. Ortalama boylardadır. Ve hz Yuşa, halen boğazın hakimi ve koruyucusu olarak kıyamet sabahına kadar ruhaniyetiyle hizmetine devam etmektedir. İstanbul boğazı çok yüksek teknoloji ile açılırken hz. Zülkarneyn’e en büyük desteği veren kişilerden biri de Hızır aleyhisselamdır. Hz. Musa ile Hz Hızır’ın buluştuğu ve “iki denizin birleştiği yer” denilen yer de bu günkü adıyla İstanbul’dur, İstanbul boğazıdır. O buluşmanın bir kısmına kadar orada bulunan üçüncü kişi de Yuşa aleyhisselamdır.

Tarih tekerrürlerle dolu…

Bundan yaklaşık yedi bin sene önce Oğuz Kağan, Talut, Zülkarneyn ve daha başka isimlerle bilinen o mübarek zat İstanbul’un da hakimiydi. İki denizi suni tekniklerle birleştirdi. Bütün dünyanın da hakimiydi. Yanında ona sadakatla bağlı olup korkusuzca Allah yolunda cihad eden temiz ve asil bir millet, Türkler vardı. En çok da Türk kavminin desteğiyle hz. Zülkarneyn dünya hakimiyeti tesis ederek dünyayı imanla, huzurla, mutlulukla, adaletle ve hayırdan yana her ne varsa onlarla doldurdu.

Daha önce anlattıklarımdan biliyorsunuz. Dünyada şu ana kadar dört kişi, dünyanın tamamına hükmeden devletlerin idarecisi olabildiler. Beşinci bir kişi de dünya hakimiyeti tesis edecek. Bu kişi mehdi olacak. Lakin bu kişi mehdi de denilen, hakiki mehdinin evladı/talebesi olan Cehcah olacak.

Nasıl ki tarih boyunca tabut-u sekine sadece olması gereken kişilerin elinde olduysa, ahir zamanda da mehdinin yani Cehcah’ın elinde olacak. Cehcah, dünya hakimiyeti tesis ederken tabut-u sekineden, onun içindeki mukaddes emanetlerden, çok değerli notlardan/bilgilerden çokça istifade edecek.

Olmaz ya, bir şekilde tabutu sekine başka bir ele geçmiş ve bir şekilde açılabilmiş olsun… O halde bile, tabutun içindeki notları çözemeyecekler. Çünkü o notlarda anlatılanları peygamberler ve bir de peygamber olmasalar da zülkarneyn gibi, Üzeyir a.s. gibi, Lokman a.s. gibi, Hızır a.s. gibi çok çok yüksek manevi derecede ve yüksek ilim/hikmet seviyesinde olanlar anlayabilirler. Bir de ahir zamanda zuhur edip ikinci Zülkarneyn olacak olan Cehcah anlayabilecek. Tabutun içindeki Süleyman mührü, Musa’nın asası gibi mukaddes emanetler de mucizevi hususiyetlere sahipler. Yanlış ellere geçmezler, geçseler de yanlış ellerde o mucizevi halleri görülmez.

Cehcah da birinci Zülkarneyn gibi dünya insanlığını tek bir toplum yapacak. Irkçılık olmayacak, haksızlık olmayacak, zulüm olmayacak, katliamlar olmayacak. Bir süreden sonra hastalıklar bile olmayacak. İnsanlara saldıran hayvanların bile genetik kodları normal/eski hallerine getirilecek ve bu saldırganlık bile olmayacak. Ye’cüc ve Me’cüc Cehcah zamanında ikinci kere dünyamıza taarruz edecekler ve Cehcah yani ikinci Zülkarneyn sayesinde dünya insanlığı bu iki uzaylı kavmi yenebilecek. Hz. İsa’nın yeniden yer yüzüne indirilişi de Cehcah zamanında olacak ve hz. İsa Cehcah’ın sürekli danıştığı bir ruhani/manevi lider olacak. Yeniden peygamberlik vazifesi yapmayacak. Hükümdarlık da yapmayacak, siyasi lider de olmayacak. İmam- Azam’a da tabi olmayacak. Ehl-i sünnet üzere yeni bir ameli mezhep tesis edecek. Kendi içtihatlarıyla amel edecek ve isteyenler onu mezhep imamı olarak da görüp tabi olacaklar. Öyle hakikatler gün yüzüne çıkacak ki duyan ve gören insanların hepsinin müslüman olması gerekecek. Artık aksine bir duruş sergilemek mümkün olmayacak. İşte o anlarda hz. İsa içtihat edecek ve “Ya iman ya da ölüm” diyecek. O derece inatla inkarcılık yapanların dünya üzerinde yaşamalarına ve dünyayı maddi ve manevi tehlikelere sürüklemelerine izin vermeyecek. Cehcah da hz. İsa’nın bu emrini yerine getirecek. Lakin o gün gelene ve o şartlar oluşana kadar dünyadaki milletlerin, cemaatlerin din/vicdan ve ibadet hürriyetlerine karışmayacak.

Öyle, hazırlıksız bir şekilde, çalakalem yazdım bunları… Biraz düzensiz oldu ama yeterince anlaşılır oldu. Vakit buldukça ve aklıma düştükçe bu konuda küçük eklemeler de paylaşırım.

Dünyanın etrafını sarmış olan ve günümüzde Van Allen kuşağı da denilen koruma kalkanının nasıl yok edileceğini ve oradan zarar görmeden nasıl geçileceğini çözmenin yolu da tabut-u sekinede var.

Mehmet Fahri Sertkaya

Kaf dağının hakikati

Şaşırıyorum. Bu kadar yol gösteriyorum, ufkunuzu açıyorum, bir ömürde alabileceğiz mesafeyi bir kaç saatte almanızı sağlıyorum ama siz hala takılıp kalıyorsunuz. Size dayatılan saçma sapan bilim anlayışını/kabullenişini yıkıp atın artık. Büyük bir oyunun içinde doğdunuz, büyüdünüz ve oyun kuranların istediği zihniyette yetiştirildiniz.

Kaf dağı denilen şey gerçek bir dağ değil, dünyanın etrafındaki (Van Allen da denilen) koruma kalkanına kaf dağı denilmiş. Kaf dağının ötesi, koruma kalkanının dışında kalan yerler, kaf dağının içi de dünya ve yakın çevresi… Çok eski zamanlardan beri kaf dağı, hep bir mani, bir engel, arka tarafına ulaşılamaz ve gidilemez bir sınır/set olarak tasvir edilmiş. Farklı kültürlerde ve inanışlarda olan toplumlarda bu konuda detaylarda biraz farklılıklar olsa da aslında hepsinde kastedilen asıl şey, dünyamızın etrafındaki koruma kalkanı. Yani Kaf dağı…

O kalkanı dünyamızda gizlice bulunan uzaylı türlerden neredeyse hiçbiri geçemiyor. Dünyamızın dışındaki uzaylı türlerden de geçebilenleri yok denecek kadar az. O kalkan dünyamız ile diğer dünyaların arasına adeta aşılmaz bir dağ misali konmuş ve engel olması istenmiş. Bu sayede dünyamız uzaydan gelebilecek saldırılara uğramıyor. Bu sayede, son yıllarda onlarca farklı uzaylı türü dünyamızın etrafına gelip metafizik saldırılar yapmaktan öteye geçemiyorlar. Binlerce UFO ile gelip de neden sadece metafizik çatışma ile sınırlı kalsınlar. Çünkü kalkanı geçemiyorlar.

Şu ifadeye bir bakın, o kalkanın varlığını devam ettirebilmesinin, dünyanın çekirdeği ve çekirdeğin dönmesiyle oluşan tabii manyetik alanı ile alakalı olduğunu nasıl da gözler önüne sermiş:

“… dağın yeri, büyüklüğü ve yapısı ile ilgili efsanevi anlatımlar bulunur. Bu anlatımlardan birisi de Muhyiddin-i Arabi’ye aittir. Şöyle der:

‘Kaf, yeryüzünü kuşatmış olan yeşil zeberced’den bir dağdır ve gökyüzünün çevresi onun üzerindedir; kökleri, dünyanın üzerinde durduğu kayaya ulaşır ve zelzelenin kaynağı bu dağdır.”

Başımızın tacıdır

Muhyiddin-i Arabi hazretleri, ilk zamanlarında vahim hatalar yapsa da bunları hemen fark etmiş, bu hatalarını düzeltmiş ve bunların yanlış olduğunu açıkça ifade ederek, bu hatalarına kapılmış olan herkesi de hatadan döndürmüş, sonraki hayatı boyunca istikamette kalmış ve büyük manevi derecelere ermiş hakiki bir Allah dostudur. Keşfi açık, keramet ehli, veli bir ehl-i sünnet alimidir. Şu andaki bilim adamlarının hala bilemediği pek çok şeyi o zamanda bildiği, anladığı, anlattığı açıkça gözler önündedir.

Böyle bir zatı ehl-i sünnet müslümanlar karalamamalıdır, silip atmamalıdır. Böyle bir zatı bir kısım yahudilerin ya da İslam’dan kopmuş dalalet fırkalarının mensuplarının savunması, sahiplenmesi de bizi hataya düşürmemelidir. Muhyiddin-i Arabi hazretleri bizimdir, başımızın tacıdır ve hep öyle kalacaktır.

Tekrar ediyorum. Araştırmalar yapmaya başlamadan önce metafizik korumalarınızı artırın. Çoğunuz zihin kontrolüne alınıyorsunuz. Hafızanız oynanıyor. İdrakiniz kapatılıyor. Bunaltılıyorsunuz, daraltılıyorsunuz. Bu çoğunlukla cinler kullanılarak yapılıyor ama hem dünyalı satanist insanların hem de uzaylı satanist insanların elindeki yüksek teknolojili cihazlarla da zihin kontrolleri yapılıyor. Bu maksatla uzayda topluca sinyaller dahi gönderiliyor.

Önce beyninizi, zihninizi, zihin kontrolünde kullanılan her türlü tekniğe karşı sağlam korumaya alın. Dünyada şu anda hakim olan sistem, aslında ne yeşillerin ne grilerin sistemi… İblis’in sistemi. İblis bu hakikatlerin öğrenilmesini, dünyalı ya da uzaylı insanların mutlu ve mesut olmasını istemiyor. Hakikatleri bilmesini istemiyor. Dar bir kalıp belirledi, bunu da en çok uydurma evrim teorisi üzerinden belirledi ve nesiller böyle oyalansın gitsin istiyor.

Endişeye mahal yok

Her ne olursa olsun ben vazifeme, hizmetime devam edeceğim. Geçici bir süre benden haber alamadığınız zamanlar olursa bile dimdik duruşunuza ve mücadelenize devam edeceksiniz. Dağılmayacak, savrulmayacak, sarsılmayacaksınız.

Türkiye’nin ve dünyanın her neresinde her ne şekilde büyük hadiseler olursa olsun, bunlar asla sizlerin duruşunu değiştirmeyecek. Sizleri çökertmeyecek, ümidinizi kırmayacak. Şer görünen bir şey hayır, hayır görünen de şer olabilir. Neler döneceğini, neler yaşanacağını, neler yapmanız gerektiğini zaten genel hatlarıyla anladınız. Kendi tarafınızda tedbirleri de bir an önce tamamlamalısınız.

Ben, olağan üstü tedbirler içindeyim. Tekrar ediyorum, her ne olursa olsun hizmetime devam edeceğim.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

..

313 kişi

Hz. Mehdiye ilk önce Bedir ehli kadar kişi (313 kişi) biat eder.

Tabarani Evsad’da ve Hakim Ümmü Seleme’den tahric ettiler, Resulullah (s.a.v.) buyurdu:

“Mehdi’ye Bedir ehli sayısınca kişi, Rukun ve Makam arasında biat eder. Irak halkının ileri gelenleri ve Şam ebdalları O’na gelirler. O zaman Şam’dan bir ordu O’na karşı savaşmak için gelir, ancak Beyda’ya girdiğinde yere batırılır. (Beyda, Medine ile Mekke arasında bir mevkidir.)

“İnsanların başlarına bela üzerine bela yağdığı günlerde”

Keza (Naim b. Hammad) Hz. Ali’den tahric etti. O şöyle dedi:

“Başında Şuayb b. Salih Temimi’nin bulunduğu siyah bayraklı ordu, Süfyani’nin memleketinde çıktığı zaman insanlar Mehdi’yi arar ve O, Resullulah (s.a.v.)’in bayrağı ile, insanların başlarına bela üzerine bela yağdığı ve O’nun (Mehdinin) çıkışından ümit kesildiği bir sırada Mekke’de zuhur eder. İki rekat namaz kılar. Namazdan dönünce şöyle der: “Ey insanlar, Ümmeti Muhammed ve bilhassa O’nun Ehli Beyti çok belalar gördü, ve bizler kahr ve haksızlığa maruz kaldık.”

Hz. Mehdi’nin biattan sonraki hitabesi

Keza (N.b. Hammad) Cafer’den tahric etti, O şöyle dedi: Mehdi yatsı vaktinde Resullulah (s.a.v.)’in bayrağı, gömleği kılıcı ve Nur ve beyan gibi daha bir çok alametler yanında olduğu halde, Mekke’de zuhur eder.

Yatsı namazını kıldıktan sonra en yüksek sesi ile şöyle hitap eder:

“Ey insanlar! Ben size Allah’ı hatırlatıyorum. Yarın mahşer gününde Allah’ın huzurunda yerinizin ne olacağını haber veriyorum. Allah Teala size pek çok deliller ve Peygamberler göndermiş, Kuran’ı indirmiş ve size şöyle emretmiştir: Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmayın Allah ve Resulüne itaati koruyun. Kuran’ın ihya ettiğini diriltin, yasaklarını da yasaklayın ve siz Mehdi’ye yardımcılar ve destek olun. Zira dünyanın fena bulması ve zevale ermesi yaklaşmıştır. Ve bu kesindir. Ben sizi Allah’a ve Resulüne, O’nun kitabıyla amel etmeye, batılı yok edip, sünneti ihya etmeye davet ediyorum.”

Bu hitabdan sonra, yanında, sonbahar bulutları gibi birbirinden habersiz toplanan, Bedir ehli sayısınca, üç yüz onüç kadar insanla birlikte zuhur eder. Onun ashabı gece abid, gündüz ise aslanlar gibidir. Allah, Mehdi için Hicaz toprağını feth ederek hapisteki Haşimilerin hepsini de kurtarır. Siyah bayraklılar ise Kufe’ye inip biat için Mehdi’ye adam gönderirler. Hz. Mehdi ordusunu her tarafa gönderir. Zulmü ve zalimlerin hepsini yok eder. Beldeler onun emrine girer. Allah Teala onun eliyle Konstantiniyyenin fethini müyesser kılar.

Burada bahsedilen mehdi, hakiki mehdi değil. Hakiki Mehdi’nin yolunu/hizmetini devam ettiren Cehcah yani Kahtani’dir.

Süfyaniyi hezimete uğratan genç

Keza (N.b. Hammad) Hz. Ali’den tahric etti, O şöyle dedi:

“Sol avucunda ben bulunan Haşimi (kökenli) bir gencin içinde bulunduğu siyah bayraklı bir ordu çıkar, Onların önünde Şuayb b. Salih Temimi adındaki şahıs bulunur. Bu ordu Süfyani ile savaşır ve Süfyaninin ordusunu hezimete uğratır.

Keza (N.b. Hammad) Hz. Ali’den tahric etti, O şöyle dedi:

“Süfyani’nin kuvveti Küfe’ye girdiğinde, O Horasan ehlini aramak için ordu gönderir. Horasan ehli ise Mehdi’yi arar ve Haşimi gençle birlikte başlarında Şuayb b. Salih Temimi’nin bulunduğu siyah bayraklılarla birleşirler. Bu ordu Estahir kapısında Süfyani ile karşılaşır. Büyük bir savaş olur Neticede siyah bayraklılar galip gelir. Süfyani kuvvetleri kaçar. İşte o zaman insanlar Mehdi’yi temenni ederler ve ararlar.”

“O’nun devrinde, ölülerin dirilere imreneceği bir adalet görülür.”

“Her zalime galip gelirler.”

Tabarani Evsad’da Ümmü Seleme’den tahric etti. Resulullah (s.a.v.) buyurdu:

Doğunun hakimi, Batı melikine gider ve O’nu öldürür. Sonra Batı meliki de doğuya gider, onu öldürür. Ondan sonra Batı meliki, Medine’ye bir ordu gönderir, ancak bu ordu yere batırılır. Sonra ikinci bir ordu gönderir. Bu arada Medine halkından bir kısım insanlar bir araya gelirler, Harem’den çıkan bir kimsenin etrafında, dağınık olarak, gelen kuşlar gibi toplanırlar. Öyle ki aralarında kadınlarında bulunduğu üç yüz ondört kişilik bir grub oluştururlar. Onlar her zalime ve Cebbar oğlu Cebbar’a galip gelir. O’nun devrinde, ölülerin dirilere imreneceği bir adalet görülür. O yedi yıl kalır. (Hz. İsa’nın kırk senelik döneminden) sonra ise yerin altı, üstünden daha hayırlı olur. Çünkü yine küfür ve zulüm yayılır. Bunun sonrası ise kıyametin kopmasıdır.)

“Onlara dört çeşit bela musallat olur. “

“O’nun hilafetine yer ve gök ehli, yabani hayvanlar, kuşlar hatta denizdeki balıklar bile sevinir.”

Süfyani ile yapılacak savaşlara dair…

Dani, Huzeyfe’den tahric etti. O dedi ki: Resullullah
(s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Zevra’da bir savaş olur.”

Huzeyfe ise, “Ya Resullullah Zevra nedir?” dedi.

Buyurdu:

Zevra doğuda nehirler arasında bulunan ve ümmetimin en şerlilerinin yaşadığı bir şehirdir. Zalimler hep orada otururlar. Onlara dört çeşit bela musallat olur. Kılınçtan geçilir, yere batırılır, tufana maruz kalır ve hayvan suretine değiştirilirler.

Sonra Resullullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

Habeşliler arablarla savaşmak isterler, ancak onlar korkup Ürdün toprağına sığınırlar. Bu arada Süfyani üçyüz atmış süvari ile Şam’a varır ve bir ay içinde otuz bin kişi onlara iltihak eder. Süfyani daha sonra ordusunu Irak’a gönderir ve Zevra’da yüzbin kişiyi öldürür. Nihayet Kufe’ye varır ve onları esir ederek bir ordu daha hazırlar ve onu Medine’ye gönderir. Ancak bu arada Doğu’da başlarında Şuayb b. Salih Temimi’nin bulunduğu bir ordu toplanır ve düşmanlarını yok ederek Kufe’li esirleri kurtarır.

Süfyani’nin Medine’ye gönderdiği Ordu üç günlük bir işgalden sonra Mekke’ye yönelir, ancak Beyda’ya geldiğinde Allah Teala “Ya Cebrail onları cezalandır” emri ile Cebrail (a.s.)’ı gönderir ve Cebrail (a.s.) bir ayağını yere vurarak bu orduyu toprağa gömer. Sadece Süfyani’ye haber getirecek iki kişi sağ kalır. Bu iki kişi Süfyani’ye gelip durumu anlattığında o herhangi bir korku duymaz. Bu sırada Kureyş soyundan bir grup insan Konstaniyye’ye (Roma’ya) kaçar. Ancak Süfyani Rum büyüğüne haber göndererek bunları geri istetir. Bu kişiler ona iade edilir. Süfyani’de Şam kapısında onların boynunu vurdurur. Huzeyfe devam ederek, O gün o kadar çirkin olaylar olur ki, Şam kapısında gezdirilen bir kadın mihrap’da Süfyani’nin dizlerine oturtulur, bunu gören Müslümanlardan birisi “Yazıklar olsun size imandan sonra küfre mi düştünüz, bu helal değldir” der. Ancak Süfyani tarafından boynu vurdurulur. Bu olayı yayan herkesin de boynu vurulur. İşte o zaman semadan şu ses duyulur: “Ey insanlar, Allah Teala size münafik ve zalimlere uymayı men etmiş ve Mekke’de bulanan yeryüzündeki insanların en hayırlısı ismi Ahmed babasının adı Abdullah olan Mehdi’yi reisiniz kılmıştır, O’na uyun ve emrini dinleyin.”

Bu sırada İmran b. Hüseyin “Mehdi’nin nasıl bilineceğini” sordu. Resullullah (s.a.v.) şu cevabı verdi: O benim evladımdandır. Tavrı beni İsrail ricali gibidir, üstünde pamuktan (kutvani) iki cübbe bulunur. Sağ yanağında siyah bir ben vardır. Yüzü parlayan yıldız gibi nurludur. Kırk yaşındadır. Şam, Mısır ve Doğunun birçok yerinden ebdallar ve ileri gelen insanlar O’na gelir ve Rükun ile Makam arasında O’na biat ederler. Sonra Hz. Mehdi, önünde Cebrail arkasında Mikail ile Şam’a doğru yola çıkar ve O’nun hilafetine yer ve gök ehli, yabani hayvanlar, kuşlar hatta denizdeki balıklar bile sevinir. Zaman bereketli olur, nehirler suyunu, yer verimini artırır, hazineler çıkarılıp Şam’a getirilir. Süfyani dalları Hire ve Taberiye’ye doğru uzanan bir ağacın altında öldürülür. Kelp kabilesi de yok edilir. Orada imkansızlık nedeni ile de olsa bulunamayan hüsrana uğramıştır. “Onlar tevhid ehli olduğu halde, onlarla savaşmak nasıl doğru olabilir?” şeklindeki sualini de Resûlullah (s.a.v.) şöyle cevaplandırmıştır.

Onlar mürteddirler. Zira şarabı helal sayarlar ve namazı da kılmazlar.”

“Biat Allah içindir”

Keza (N.b. Hammad) İbni Sirin’den tahric etti, O şöyle dedi: Mehdi’nin bayrağında “Biat Allah içindir” yazılıdır.

Onların manevi dereceleri çok yüksektir

Muhammed b. Hanefi (r.a.)’dan rivayet edildi ki: Bir gün
biz Hz. Ali’nin yanındayken, birisi Hz. Mehdi’den sual etti. Ali (r.a.) “Heyhat” dedi. Sonra eliyle bir dokuz yaptı ve sonra da şöyle dedi:

“O (Mehdi) ahir zamanda, kişiye “Allah’dan kork, Allah’dan kork” denildiği zamanda çıkar” dedi.

(ve şöyle devam etti):

“Bulutların semada toplandığı gibi, Allah O’nun etrafına bir kavim toplar. Onların kalblerini uzlaştırır. Onlar, içlerinden şehit düşene üzülmez, kendilerine katılana da sevinmezler. Sayıları Bedir ashabı kadardır. Evvelkiler (O güne kadar gelmiş geçmiş müslümanlar, manevi makam ve derece sahibi olmakta) onları geçemediği gibi, sonrakiler (Onlardan sonraki devirlerde kıyamete kadar gelen mü’minler arasında hiçkimse) de onlara (Manevi makam ve derecelerine) yetişemezler ve onların sayıları Talud ile nehri geçenler kadardır.”

Güney Azerbaycan’ın fethi

İbni Mace ve Ebu Naim, Ebu Hureyre’den tahric ettiler, O dedi, Peygamber (s.a.v.) buyurdu:

“Eğer dünyadan (kıyametin kopmasına) bir gün bile kalsa, Allah o günü uzatır, Ehli Beytim’den birisini çıkarır ve (Bütün) dünyaya Malik eder. O Konstaniyye (İstanbul) ve Deylem dağlarını (Güney Azerbaycanı da) feth eder.”

(Deylem Dağları Hazar denizinin güneybatısındadır.)

Hindistan’ın fethi

Naim b. Hammad Fiten isimli kitabında Kaabül Ahbar’dan tahric etti, O dedi ki:

Beytül Makdis’in (Kudüs) Meliki (Mehdi) Hindistan’a asker gönderir. Feth eder ve hazinelerini alır ve onun ziynetleri ile Beytül Makdisi süsler. Ona Hind Melikleri bağlanarak getirilir. Kendisine doğu-batı arası (Tıpkı hz. Zülkarneyn’e nasip olduğu gibi) feth olunur.

İtalya’nın ve Kat’i beldesinin fethi

Mukaddes emanetlerin içinde bulunduğu Tabut-u Sekine

Mehdi kıssası ve Rumiyye’nin (Romanın) fethi hakkında Resullullah (s.a.v.)’den rivayet etti, O şöyle buyurdu:

Mehdi’nin askerleri dört tekbir getirdiği zaman, Rumiyye’nin duvarları yerle bir olacaktır. Burada altı yüzbin kişi öldürülür. Ve hazineleri de Beyt-ül Makdis’e götürülmek için alınır. Ayrıca içinde sekine ve Beni İsrail’in sofrası, gerçek Tevrat levhaları, Hz. Musa’nın asası ve Hz. Süleyman’ın minberi ile, Allah’ın Beni İsrail’e gönderdiği süt gibi beyaz renkli men (kudret helvası)’den iki ölçek bulunan tabut da Beyt-ül Makdis’e getirirler. Sonra onlar Tahine ismindeki bir
şehri de feth eder ve nihayet kat’i beldesine gelirler:
Kat’i: Bu belde gemileri taşımayan bir deniz üzerindedir.
Denildi ki: “Ya Resullullah, niçin o gemileri taşıyamaz” Buyurdu ki: O denizin derinliği bulunmamaktadır. İnsanlar onu ancak küçük gemilerle geçebilirler.
Hz. Mehdi ve ordusu o denizin kenarından geçerler.
Allah orada Adem oğulları için menfaatlar yaratmıştır. Kat’i beldesinin 360 kapısı bulunur ve her kapıdan da 1000 savaşçı çıkar. Mehdi ve ordusu 4 tekbirle şehrin duvarlarını yerle bir eder. İçindeki hazineleri alır ve burada yedi yıl kaldıktan sonra Beyt-ül Makdis’e geçerler. Deccal’in Isfahan yahudileri ile birlikte çıktığı haberi bu sırada onlara ulaşır. (Bu hadisi Ebu Ömer ed-Dani Sünen’de zikreder.)

Tabut-u Sekine

Naim b. Hammad, Kaab’dan tahric etti, dedi ki:

Mehdi, Rumlarla savaşmak için bir ordu gönderir. O’nun fıkıh bilgisi on aliminkine bedeldir. O Tabut-u Sekine’yi de Antakya mağarasından çıkarır.

Hz. Mehdi, Hz. Zülkarneyn’in girdiği her şehre girecek

Emiril Mü’minin Hz. Ali İbni Ebi Talib (r.a.)’dan Mehdi kıssası hakkında rivayet edildi. Dedi ki:

O (Mehdi) dünyanın her yerine (tamamına) teveccüh eder ve (Dünyanın her yerindeki) her zalimi yok eder. Ehl-i İslamın kalbini Allah O’nunla ihya eder. Hazineleri Beyt-ül Makdis’de toplar. İçinde bir çarşısının her bir çarşıda da bin dükkanın bulunduğu bir şehre gelir, orayı feth ettikten sonra dünyayı kuşatan yeşil deniz üzerindeki Kat’i şehrine gelir. Bu denizin arkasında Allah’dan başkasının bilmediği şeyler vardır. Kat’inin uzunluğu bin mil, genişliği ise beş yüz mildir. Mehdi’nin askerleri üç tekbirle şehrin duvarlarını yerle bir ettikten sonra bir milyon insanı öldürerek burayı feth ederler. Hz. Mehdi daha sonra bin adet binekle buradan Beyt-ül Makdis’e geri yönelir. Filistin de Trablusşam, Akka, Sur, Gazze ve Askalanı da alarak buradaki hazineleri Kudüs’ü şerife getirir. Deccal çıkıncaya kadar burada ikamet eder. Daha sonra da Hz. İsa (a.s.) nüzul eder ve Deccal’i öldürür. (Bu konuda “Ikduddurer’de daha geniş bilgi vardır.)

Yahudilerin çoğunun müslüman olması

Naim, Selman b. İsa’dan tahric etti, o Dedi ki:

Duyduğuma göre, Mehdi’nin elinde (zamanında) sekine bulunan tabut Taberiye gölünden çıkarılır ve Beyt-ül Makdis’de O’nun önüne getirilir. Yahudiler bunu görünce, pek azı hariç, çoğu Müslüman olurlar.

Ebu Amr Dani, Sünen’inde İbni Şevzeb’den tahric etti. O
dedi ki:

O’na Mehdi denilmesinin sebebi şudur. O, Yahudilerin
hac yaptığı Şam dağlarından bir dağın içindeki (gerçek) Tevrat’a dair kitapları (sayfaları) çıkarır ve Yahudilerden bir cemaat O’nun elinde (onun vesilesiyle) Müslüman olur.

Keza (N.b. Hammad) Kaab’dan tahric etti, O dedi ki:

O, kimsenin bilmediği gizli bir duruma kılavuzlandığı için kendisine “Mehdi” denilmiştir. O, Tabut-u Sekine’yi Antakya mağarasından çıkarır.

Naim b. Hammad, Ertah’dan tahric etti, Dedi:

Hz. Mehdi Beyt-ül Makdis’e iner ve millet O’nun Ehli Beyt’inden gelenlerle uzun bir müddet yaşar. Daha sonra zalimler görünür ve Beni Abbas rahmetle aranır.

Hz. Mehdi’den sonra “Kahtani” denilen bir kimsenin geleceği

Kahtani’nin manevi derecesi

Tabarani Kebir’inde, İbni Münde Ebu Naim, İbni Asakir,
Kays b. Cabir’den, O da babasından, babası da dedesinden tahric ettiler,

O dedi ki Resullullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

Benden sonra halifeler olur. Halifelerden sonra emirler, emirlerden sonrada zalim melikler gelir. Son olarak da ehli Beytimden birisi (hakiki,asıl mehdi) çıkar, daha önce zulümle dolu olan dünyayı adaletle doldurur. Sonra O gider Kahtani (Cehcah) gelir. Beni Hak olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, O (Kahtani) diğerinden (Asıl mehdiden) dün (aşağıda, altta) değildir.

Keza (N.b. Hammad) Kays b. Cabir es-Sadefi’den tahric
etti, dedi ki: Resullulah (s.a.v.) buyurdu:

Ehli Beytimden bir adam olacak ve daha önce zulüm dolu olan dünyayı adaletle dolduracaktır. Ondan sonra Kahtani’dir. Nefsim yedi-i kudretinde (kudret elinde, kudretinde) olana (Allah’a) yemin ederim ki, O (Kahtani) O’nun (Mehdinin) dununda (altında) değildir.

Keza (N.b. Hammad) Kaab’den tahric etti. O dedi ki; Buyurdu:

Benden sonra, ehl-i Yemen’den, Mehdi’nin dinde kardeşi olan, Kahtan’dan bir halife olur. Ve O’nun (Mehdi’nin) yolunda gider. Rum şehrini (İstanbul’u ikinci kere) feth edecek olan O’dur (Kahtanidir) ve ganimetlerini de alır.

Kahtaninin öldürülmesi

Keza (N.b. Hammad) Ertad’dan tahric etti, dedi bana ulaştı ki:

Mehdi kırk yıl yaşadıktan sonra döşeğinde vefat eder. Sonra Kahtan’dan iki kulağı delik (Her yerden haber alabilen, istihbarat gücü çok kuvvetli) olan bir adam (Kahtani) çıkar ve Mehdi’nin yolu üzerinde gider. Yirmi sene kaldıktan sonra silahla öldürülür. Peygamber (s.a.v.)’in Ehli Beytinden bir adam olan o mehdi (Kahtani) güzel tavırlıdır. Kayzer şehrine (İstanbul’a) gaza eder. O Ümmeti Muhammed (s.a.v.)’in emirlerinin sonuncusudur. Sonra O’nun zamanında Deccal çıkar.

Kahtaniye/Cehcaha, Mansur da denilmiştir

Keza (N. b. Hammad) İbni Amr’dan tahric etti, O dedi ki:

Ey Yemen topluluğu! Mansur’un sizden olduğunu söylüyorsunuz. Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, O’nun babası Kureyşi’dir. İstesem O’nu son ceddine kadar sayardım.

Naim b. Hammad, Süleyman b. İsa’dan tahric etti, dedi ki:

Bana ulaşan bir habere göre, Hz. Mehdi ondört sene Beytül- Makdis’de kalır, ardından ölür. Kendinden sonra, kendi kavminden Mansur adında bir adam (Kahtani, Cehcah) arkasıdan gelir. Beytül-Makdis’de yirmi bir sene durur. Sonra öldürülür, daha sonra Mevla adında birisi gelir ve üç yıl kaldıktan sonra o da öldürülür. Ve bilahare Heşimül-Mehdi gelip üç yıl dört ay on gün kalır.

Keza (N.b. Hammad) Zühri’den tahric etti, dedi ki:

Mehdi ölür, sonra insanlar fitnelere düşer ve kendilerine Mahzum kabilesinden bir adam gelir, O’na biat olunur. Bir müddet kalır, sonra semadan ins ve cinne ait olmayan bir münadi şöyle nida eder: “Falana biat edin ve hicretten sonra topuklarınız üzere geriye dönmeyin.” İnsanlar hemen bakınırlar, ancak (biat edecek kimse) göremezler. Sonra bu nida üç kez duyulur. Bilahare Mansur’a biat edilir de Mansur, Mahzuni üzerine yürür. Allah da O’na (Mansur’a yani Kahtani’ye) nusret verir de onu (Mahzuniyi) ve beraberindekileri öldürür.

Mehdiden sonra gelecek üç emir

Naim, Abdullah b. Amr’dan tahric etti. Dedi ki:

Zalimlerden sonra Cabir çıkar. Öyle ki Allah Muhammed (s.a.v.)’in ümmetini ona tabi kılar. Sonra Mehdi, sonra Mansur (Cehcah), sonra Selam ve sonra da Emirül-Usub. Bundan sonra ölmeye muktedir olan ölsün (Çünkü bu kişilerden sonra dünya yine cehennemi bir dünyaya döner. Her yer küfür, zulüm, gözyaşı dolar ve kıyamet kopana kadar dünyanın hali bir daha düzelmez).

Keza (N.b. Hammad) Abdullah b. Amr’dan tahric etti,
dedi ki:

Üç emir arka arkaya gelir. Allah onlara yeryüzünün tamamının fethini müyesser kılar. Evvelinde salih Cabir, sonra Müferrec, sonra da Zulusub. Kırk yıl kalırlar. Onlardan sonra dünyada hiç hayır yoktur.

Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

..

Hadis-i şeriflerde haber verilen hz. Mehdi, Nakşibendi yolunun son mürşid-i kamilidir

Nakşibendî yolunun Müceddidler kolunun silsilesi kendisiyle ikmâl ve tamamlanmış bulunan, bu zincirin 33. ve son halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri, bir sohbetlerinde bu hususta şu îzahatta bulunurlar:

➥ “Hz. Mehdî (aleyhirrıdvân) hakkında vâki hadîs-i şeriflerde, Fahr-i Âlem Efendimiz’den (s.a.v) sırran haber sâdır olmuştur; ancak, anahtarı kimde ise o açar ve işin hakikatini o anlar, başkası anlayamaz. Herkes anlasa sır zâhir olur, usûle muhâlif gelir. Yani zamanın sâhibi, Resûlüllâh’ın vârisi perdeyi kime açarsa, ancak o anlar. Nüzûl-ü İsa aleyhisselâm’daki (Hz. İsa’nın yeryüzüne inişindeki) sır da böyle… Allah dostlarının rütbesindeki büyüklükleri nisbetinde halleri ve sırları kapalıdır.”

İkinci bin yılın müceddidi, Silsile-i Aliyye-i Nakşibendiye’nin 23. halkası İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri de Mektubat’ında, hz. Mehdî (aleyhirrıdvân) ile alâkalı şu açıklamalara yer vermektedir:

➥ Haberde şöyle bildirildi: Geleceği vâd edilen hz. Mehdî aleyhirrıdvân, saltanâtı zamanında dînin tervîcini (kıymet ve itibârını artırmayı) ve sünnetin ihyâsını murâd ettiğinde, bid‘at ile ameli âdet edinen ve onları güzel zannedip bu zannı sebebiyle dîne ilhak eden Medîne âlimi, hayretle şöyle diyecektir: ‘Şüphe yok ki bu şahıs, dinimizi ortadan kaldırmak ve şerîatimizi yok etmek istiyor!’ Bunun üzerine hz. Mehdî aleyhirrıdvân, onun öldürülmesini (bid‘atlerinin ortadan kaldırılmasını) emreder. Böylece onun, güzel sandığı fiillerin kötü yani birer bid‘at olduğu da görülmüş olur. ‘Bu Allâh’ın fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah en büyük fazlın (lûtuf, ihsan ve inâyetin) sahibidir.”

➥ ”Öyle zannediyorum/o kanaatteyim ki, ekmel-i velâyetle geleceği vâd edilen Mehdî (aleyhirrıdvân), bu nisbet (yani kendisinin mensûbu bulunduğu Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibediyye-i Müceddidîn kolu) üzere olacak ve bu Silsile-i Aliyye’yi tamamlayıp ikmâl edecektir. (Bu zincirin son halkası o olacaktır.)” (el-Mektûbât, 1, 251.)

İmam-ı Rabbani (k.s.) hazretleri, adı geçen mektuplarını ve diğer pek çok te’lifatını kaleme alış sebebini açıklarken, aşağıdaki dikkat çekici cümleye de yer veriyorlar:

➥ ”Bize, bütün yazılarımızı âhir zamanda geleceği vâd edilen Mehdî’nin (aleyhirrahmeti vettahiyyeti verrıdvân) okuyacağı ve hepsini makbul bulacağı bildirildi. Bu kadar yazı yazmamızın sebebi budur.”

Mazanne-i hayr/mazanne-i kirâmdan dinleyip işittiğimize göre Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri bir gün buyuruyorlar ki (mealen):

➥ ”İmam-ı Rabbani hazretlerinden Allah razı olsun, bu mektupları yazmışlar, hepsi de makbulümüzdür. Eğer o bunları yazmamış olsaydı, bunları da bizim yazmamız icap edecekti.”

Cihangir Cehcah ya da nam-ı diğer Kahtani…

Hz. Mehdiden sonra, mürşid-i kamil olmayan cihangir bir idareci, Mehdinin yolunu, hizmetlerini devam ettirecektir.

“Cehcah adındaki bir adam idareyi ele alıncaya kadar günler ve geceler gitmeyecektir (kıyamet kopmayacaktır, günler ve geceler, yani hayat devam edecektir). (Müslim, Tirmizi)

Zübdet-ül Buhari Tercemesi 958. hadî­sin haşi­ye­sinde, Er-Raid Lügatı’nın beyanına göre “Harbte na­’ra atan kah­raman” mânâ­sında olan “Cehcah” vas­fıyla tavsif edilen bir zâtın geleceği (Şarkavî Şerhi’nden naklen) şöyle ifade edilir :

“Bu kişinin adı Cehcah’tır. Çok kıymetli bir zat olup Mehdi’den sonra ortaya çıkacak, onun yolunu tutacaktır. Çoban koyununu nasıl sürerse, Cehcah da cihangir olarak bütün ülkeleri idare edecek, herkes ona boyun eğecektir.”(Şarkavi Şerhi) (Cehcah şahsın ismi değil vasfı olsa gerek, Bak: İbn-i Hanbel 3,89)

“Kahtanlı bir adam çıkıp değneği (asası) ile insanları yönetmedikçe kıyamet kopmaz” (Buharî, Menakıb 7; Müslüm, Fiten 60)

Bazı âlimlere göre Kahtânî’in adı Cehcah’tır. Ve saltanatı yirmi yıl kadar sürecektir. Bu zat Hz. Mehdi’den sonra çıkacak ve onun yolunu tâkip edecektir. “İnsanları asasıyla sevk/idare etmesi” ifadesiyle kendisi bir çobana benzetilerek idaresi altındakilere karşı güzel ve âdil idaresine, güçlü saltanatına işaret edilmiştir

İbn-i Asâkîr ve diğer bazı muhaddislerin (hadis alimlerinin) naklettiklerine göre, Kays b. Câbir, demiştir ki:

“Peygamber, şöyle buyurdu: Benden sonra halîfeler gelecek. Halîfelerden sonra Emirler gelecek. Emirlerden sonra zorlu Melikler gelecek. Sonra ehl-i beytimden yeryüzünü zulüm yerine adâletle dolduracak bir adam (Hz Mehdi) çıkacak. Sonra, Kahtânî’nin iş başına getirilmesi emredilecek. Beni gerçekle gönderen Allah’a kasem (yemin) ederim ki, o (Kahtani), ondan (Mehdiden) aşağı değildir.”

Süleyman b. İsâ’dan naklediliyor:

“Haber aldığıma göre Mehdî, Beyt-i Makdis’te 14 sene hükmettikten sonra vefât edecek. Sonra Tubbe halkından Mansûr (Kahtânî) adında bir adam gelecek. 21 sene hükmettikten sonra öldürülecek. Ondan sonra Haysem iş başına gelecek ve 3 yıl 4 ay 10 gün hüküm sürecek.”

Nablûsî’ye göre, onun insanları âsasıyla idare etmesi, ona itaat etmeleri anlamında kinayeli anlatımdır. Ancak Kurtubî’nin işaret ettiği onun sert ve katı olduğu, bu herkese karşı değil; sadece haddi aşan günâhkârlara karşıdır. Oysa o, dürüst bir kişidir ve adâletle hükmeder.

İbn Hacer, Nuaym b. Hammad’dan naklettiğine göre o, Abdullah b. Amr’ın halifeleri saydığında “…….Bir de Kahtanlı adam” dediğini kuvvetli bir senedle rivayet etmiştir. Yine iyi bir senedle İbn Abbas’ın: “……ve Kahtanlı bir Adam, hepsi salih kimselerdir” dediğini nakletmiştir ( İbn Hacer el-Askalânî, “Fethu’l-Bâri” (Sahih-i Buhari Şerhi), c.6, s.535.)

Özetle ifade etmek gerekirse…

-İmam-ı Rabbani hazretleri gibi bir otoriteye ve Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerine göre mehdi, Nakşibendi tarikatının son mürşid-i kamilidir. Yani Süleyman Hilmi Tunahan hazretleridir.

-Hadis-i şeriflerde geçen “asa” hazret-i Musa’nın asası olabilir ki bu gibi mukaddes emanetlerin hepsi hz. Mehdiye bırakılmıştır. Bakara suresinin 248. ayet-i kerimesinde bahsedilen sandık da hz. Mehdidedir. Yahudiler bu sandığa Ahit Sandığı derler. Hazret-i Süleyman’ın mührü bile bu sandığın içinde hz. Mehdiye teslim edilmiştir. Hz. Mehdi de bu yüzüğü ya da asayı ve de diğer mukaddes emanetleri, kendisininin alemi değişmesinden sonra halifelik/emirlik/idarecilik yapacak salih yardımcılarına verebilir.

-Kahtani, kahtanlı, Kahtanda bulunan, Kahtanda doğmuş bir zat demek değildir. Yokluktan, kuraklıktan çıkabilen ve sonrasında cihangir yani dünya hakimi olabilen demektir. Burada iki türlü yokluk var. Mücadelesinin ilk devresinde, yokluklara, imkansız görülen şartlara rağmen mücadele edebilmesi ve ikinci devresinde ise teşkilatlanabilmesi ve çok büyük bir güce/teşkilata ulaşabilmesi manası var. İkinci mana ise, Hz. Yusuf zamanındaki gibi şiddetli bir kuraklık, yokluk, açlık musibetinden, kendisine tabi olanları çıkartacak bir kişi olması. Hayatının hz. Musa ve hz. Yusuf gibi bir hayat olması. Yaşadıklarının, yaptıklarının, onları yaşadıkları ve yaptıkları gibi olması.

-Hadis-i şeriflerde ifade edilen yıllar, gerçek manasına değildir. “20 yıl” ya da “40 yıl” gibi ifadeler de anladığımız manada değildir ve zan ettiğimizden çok çok daha uzun zaman dilimlerini haber verir.

-Yukarıdaki alıntılardan da anlaşılmaktadır ki, Kahtani/Cehcah, dünya tarihinde çok ama çok mühim bir yeri olacak bir kişidir. Hz Mehdi kadar büyük hizmetler yapacak kişidir. Hz. peygamberimizin ashabına uzun uzun ve sevgiyle anlattığı, ashabın daha o zamandan çok sevip hürmet ettiği kişidir. İstanbul’un ikinci fethini gerçekleştirecek komutandır. Mürşid-i kamil ya da mehdi değildir, salih ve adil bir müslüman idarecidir. Tıpkı Hz. Zülkarneyn gibi, yüz binlerce peygambere nasip olmamış çok muazzam hizmetler yapacak ve o derece büyük manevi dereceye erişecek kişidir. Tıpkı hz. Zülkarneyn gibi bütün dünyayı tek devlet haline getirip idaresi altına alacak, adaletle yönetecek, hadis-i şerifte bahsedilen ‘dünyaya hakim beşinci kişi’ olacak kişidir. Sonra başka dünyaları da feth ederek oralarda da zulmü bitirip adaleti tesis edecek kişidir. Tıpkı hz. Zülkarneyn gibi Ye’cüc ve Me’cüc halklarını harpte yenecek, bu uzaylı halklarla ikinci kere yapılacak harpte komutan olacak kişidir. Hz. İsa yeniden yeryüzüne indirildiğinde de dünyanın idarecisi kalacak, o dönemde ise hz. İsa’ya danışarak kararlar alacak kişidir.

Hz Mehdi zamanında, Yahudiler/Museviler arasında hidayet nasip olacak, İslamla müşerref olacak kardeşlerimiz olacak. Bu, 14 asır önce hz. Peygamberimiz tarafından haber verildi. Nasıl ki asr-ı saadette yahudi milletinden olan bazı kişiler İslam’ı kabul ederek ashab-ı kiramdan oldular, çok güzel muamele gördüler, çok mesut yaşadılar, bu devirde de aynısı olacak. Kalabalık yahudi grupları, şunca hakikati görüp anlayıp İslam’ı kabul edecekler. İşte o vakit de geldi. Hatta Ye’cüc ve Me’cüc milletinden olup da şu anda dünyamızda bulunanların arasından da İslam’ı kabul edip kardeşimiz olanlar olacak.

Bizde ırkçılık yok. Bizde, kişileri, İslam’dan önceki hayatlarıyla kınamak, ayıplamak da yok. İslam’ı tercih edenleri yargılamak, önceki zamanlarda yaptıklarından dolayı cezalandırmak da yok. İslam’ı kabul eden bir kişinin amel defteri, annesinden doğduğu gün kadar tertemiz olur. Allah onları af eder. Biz müslümanlar da geçmişte yaşananlardan dolayı onlar af ederiz ve asla geçmişini konuşmayız. Onlara dilimizle bile eziyet etmeyiz.

|Derleme bir yazıdır

Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

..

Üç kişi

Peygamber olmadıkları halde Kur’an-ı Kerim’de isimleri geçen üç büyük zat var. Üzeyir a.s., Lokman a.s. ve Zülkarneyn a.s.

Kutsal kitabımızda isimleri geçen 28 mü’min kişi var. Bunlardan 25’i peygamber, üçü de bu kişiler.

Bir mürid, din gayretinde, cihat yolunda, insanlığa hizmet yolunda, ilim öğrenmek ve öğretmek yolunda çok gayret ederek, kendi mürşidini geçebilir. Burada kastım, herhangi bir mürşid değil, bağlı olduğu mürşid-i kamilini geçmesidir. Tarih boyunca böyle kişiler az da olsa çıktılar. Mürşid-i Kamilleri dahi geçebilen, manevi derecesi o kadar yüksek olan kişilerin makamına “ubudiyyet/kulluk” makamı denir. İmam-ı Rabbani hazretleri de bu makamı izah eden büyük mutasavvıflardan biridir.

Ubudiyyet makamını bilenler azdır. İlmin yok olmaya yüz tuttuğu şu çağda, mutasavvıflar arasında bile, ubudiyyet makamı kendisine izah edilse “Olur mu öyle şey” diye tepki verecek çok kimse görülür.

Yok denecek kadar az sayıda kişinin bildiği bir gerçek daha vardır ki bir kul, bağlı bulunduğu peygamberin manevi derecesini de geçebilir.

Evet, geçebilir. Manevi gayreti devam ettikçe yükselip peygamber olamaz. Peygamberlik gayretle, mücadeleyle elde edilebilecek bir makam değildir. Bu asla mümkün olmaz ama peygamberlik sıfatı/vazifesi/makamı bulunmasa da bir ömür boyu Allah yolunda gayretinin ve hizmetinin çok çok büyük olması nedeniyle, bağlı bulunduğu hak peygamberden daha fazla sevaplar kazanarak ahiret alemine göçebilir.

Böyle kullar da yok denecek kadar azdır ve işte kitabımızda ismi geçen üç kişi, Üzeyir a.s., Lokman a.s. ve Zülkarneyn a.s. bu kişilerdendir.

124 bin veya 224 bin peygamber arasından yüz binlercesinin isimlerinin değil de bu üç kişinin isimlerinin kitabımızda geçmesinin sebebi budur. Bu üç salih ve veli zatın, yüzbinlerce peygamberin derecelerini geçen manevi dereceleri olmasıdır.

Elbette ki böyle bir manevi dereceye ulaşmak, akıl almaz bir dik duruşla, mücadeleyle, cihatla, ilim ve hizmet gayretiyle ve yine akıl almaz imtihanları geçmekle elde edilebilecek şeydir. Böyle kişiler, dünya/islam tarihinde, yüzbinlerce peygamberin çektiklerinden daha ağır çileler çektiler ve onların imtihanlarından daha ağır/zor imtihanları geçtiler. Neticesi olarak, bütün insanlığı peşlerinden hayra sürüklediler. Milyarlarca insanın müslüman olmasına, müslümanca yaşamasına, huzurlu ve mutlu olmasına, dünya ve ahiret saadetine ulaşmasına vesile oldular. Bu nedenle bu kadar kıymetliler.

Hz. Zülkarneyn de bunu yaptı. Onun hizmetlerinin sayesinde dünya, cehennemi bir dünya olmaktan çıkıp cennet misali bir dünyaya döndü. Lakin o büyük zat başka başka dünyalarda/gezegenlerde de göz yaşını durdurdu, acıyı ve zulmü kaldırdı, adaleti ve saadeti tesis etti. Yüz binlerce peygambere nasip olmayan hizmetler, kendisine nasip oldu. Bu nedenle, manevi derecesi çok ama çok büyük oldu.

Mehmet Fahri Sertkaya

Doğal taşlar kullanın

Dünyada pek çok taraf, pek çok işini aslında metafizik tekniklerle çözüyor. Dünya üzerinde çok çok yüksek sayıda insan cin musallatı, büyü tesiri altında, ayrıca medyumların/metafizikçilerin beyinlerinden gönderdikleri metafizik sinyallerin ve metafizik sinyal yayabilen cihazlardan gönderilen metafizik sinyallerin tesiri altında yaşıyor. Bazıları da sürekli nazara gelerek yaşıyorlar.

Cin, büyü, medyum, cihaz ve nazar tesirlerinden korunmak için alınabilecek türlü tedbirler var ama dünya insanlarının çoğu bazı doğal/hakiki taşların bu sahada ne kadar faydalı olduklarını ya hiç bilmiyorlar ya da duyup bilenleri ehemmiyetini kavrayamamışlar.

Burada, dost düşman herkesin okuyabileceği bir yerde, her şeyi açıkça yazabilecek değilim ama bilinmeli ki bazı doğal/hakiki taşların metafizik korunmada çok faydaları var. Bu taşların değişik enerjileri ve hususiyetleri var.

Bunların başında birkaç taş geliyor ki onlar turkuaz taşı, malakit (malahit) taşı, kristal kuvars taşı, selenit taşı, kaplangözü taşı, ametist taşı, akik taşı, obsidyen taşı ve oniks taşı…

Bu taşlardan yapılmış yüzük, bileklik/bilezik, kolye, saç tokası, kravat kemeri, ceket ya da mont düğmesi, saat ya da benzeri şeyler taşıyanlar, cinlerin musallatına, büyülerin karanlık enerjilerine, medyumların metafizik sinyallerine, cihazların metafizik sinyallerine ve muhtelif zihin kontrol tekniklerine ve nazara karşı çok büyük/ileri seviyede savunma tedbiri almış olurlar.

Ayrıca arabasında, çalışma odasında, çalışma masasında ve sık bulunduğu mekanların içinde, eşyaların üzerinde bu taşların küre şeklinde ve büyükçe olanlarını bulunduranlar, zırh üstüne zırh giymiş gibi olurlar.

Buna rağmen bile, sayıları az olsa da var olan çok sıradışı ve güçlü cinler, medyumlar ve cihazlar, bu koruma tedbirlerini aşarak musallat olmaya devam edebilirler. O kadar büyük saldırılara/musallatlara maruz kalanlar, ayrıca ek tedbirler de almalılar. Burada herkese açık şekilde yazmadığım ve yazmayacağım başka ve daha faydalı/tesirli taşlar da var.

Hz. Zülkarneyn için “iki boynuz sahibi” derler. Aslında kendisi boynuzlu bir serpuş takmazdı. Hilal şeklinde bir taca benzer serpuşu vardı. Hilal, başında dikine durur ve uçları göğe doğru bakardı. Bu tacta çok sıra dışı taşlar kullanmıştı ve devasa büyüklükteki metafizik saldırıları dahi zorlanmadan atlatabilirdi. Ayrıca, bu taşlar vesilesi ile metafizik sinyal gücünü çok artırır da korumalar altında olan düşmanlarını kısacık sürelerde çarpıp öldürürdü.

Söz konusu taşlar, sadece metafizik korunmaya vesile olan taşlar değiller. Bu taşların herbirinin fiziki/bedeni sağlığa da ayrı ayrı faydaları var. Çok ileri seviyede musallat ve metafizik saldırı altında olmayan kişiler, bu taşları kullanırlarsa, bir süre sonra idrakleri açılır. Hafızaları kuvvetlenir. Daha kararlı olurlar. Öfkeleri diner ve daha sakin bir kişi olurlar. Sezgileri kuvvetlenir. Karanlık rüyaları azalır ve uykuları daha sakin ve dinlendirici geçer ve benzeri pek çok fayda görürler. Bunların haricinde kan değerleri de değişir, hücrelerine kadar müspet/pozitif enerji yüklenmeye başlarlar. Neticesi olarak beden sağlıklarında müspet/olumlu değişmeler olur.

Dünyada elektrikli ve elektronik cihazlar akıl almaz sayılara ulaştılar. Her yerde böyle cihazlardan var ve bunların yaydığı zararlı radyasyon var. Söz konusu taşların bazılarının, günümüzdeki pek çok fiziki ve ruhi hastalığın ve sorunun temel sebebi olan bu radyasyona karşı da koruyucu tesirleri var. Lakin söz konusu taşların doğal/hakiki olduklarına emin olmak lazım.

Doğal bir taş olmasa da terahertz taşı diye isimlendirilen bir taş var ki radyasyondan korunmada çoğu taşın önünde geliyor. Aslında devletler ve ciddi özel sektör firmaları, her gün uzun saatler boyunca bilgisayar başta olmak üzere türlü elektronik cihazların başında çalışan çalışanlarına, terahertz taşından bileklikler, kolyeler taktırsalar, bir süre sonra bu kişilerin üzerindeki kronik yorgunluğun, kronik öfkenin, kronik halsizliğin ve keyifsizliğin düzelmeye başladığını görürler. Türkiye’de de kamu görevlilerine bu gibi bilgilerin yayılmalı ve terahertz taşı kullanılması yaygınlaştırılmalı. Öğretmenler ve öğrenciler için de terahertz taşı olmazsa olmaz sayılmalı. Bu, pek çok ciddi sorunun çözülmesine vesile olacaktır. Terahertz taşı, cihazların üzerlerine de monte edilebilir ve radyasyonu emebilir.

Maddi imkanları geniş olmayıp da her bir taştan alamayacak olanlar, öncelikle turkuaz, malakit, kristal kuvars ve terahertz taşlarını tercih etmeliler. Şu dünyada yaşayan her dünya insanı, hiç değilse bu dört taştan yapılmış takıları takmalı.

Uzaylısı, dünyalısı, gizli servisleri, satanistler başta olmak üzere muhtelif büyücü ve metafizikçi tarikatları ve daha çok sayıda bela bu kadar yayılmışken…. Hz. Musa devri gibi akıl almaz bir büyü, metafizik ve zihin kontrolü devri yaşanıyorken, kimse bu konularda gafil ve tedbirsiz olmamalı.

Böyle tedbirler alınmadan zihin ve hafıza kontrollerinden, idrak kapanıklığından ve türlü sorunlardan korunmak ve kurtulmak mümkün olmaz. Öyle olunca akademisyenler, araştırmacılar, subaylar, devlet adamları ve insanlığın faydasına işler yapmak isteyen benzeri kişiler hep tuhaf haller yaşarlar. İşleri, mücadeleleri sonuçsuz kalır. Hakikate çok yaklaşmışken, kontrollere girerler ve oradan bile geri döndürülürler. Dünyanın her yerinde, gerçek dünya tarihini ve günümüzün gerçeklerini/dengelerini anlamaya yarayacak şeyler de var, bunları insanlığın faydasına olacak şekilde araştırmak ve çözmek isteyen kişiler de var. Buna rağmen bile netice elde edilemiyorsa, bunun bir sebebi de insanlık düşmanlarının metafiziği çok yoğun olarak kullanıyor olmalarıdır.

Yemen zırhı kullanılabilir

Malahit ya da Malakit denilen yeşil renkli ve çok faydalı taşların boncuk şekilde kesildiği ve dizildiği… Yanına bir de hilye-i şerifin yazılı olduğu metal levhanın eklendiği… Bu şekilde hazır halde satılan ve “Yemen zırhı” denilen kolyeler var. Bazı satıcılarda hilye-i şerifin yazılı olduğu kısmı akik taşından kullananlar da var. Malakit ve akik taşı bir araya gelmiş ve ayrıca üzerine hilye-i şerif de yazılmış oluyor.

Bu şeylerden takmakta, taşımakta da çok faydalar var. Hususiyle cinlere, büyülere, musallatlara karşı alınması gereken tedbirlerden biri, bu şekildeki Yemen zırhlarından takmak olacaktır.

Söz konusu taşlar, zamanla üzerlerine çok enerji çekerler ve onların topraklanması, enerjilerinin boşaltılması gerekir. Bunun için ılık suda tutulabilirler hatta akmakta olan ılık suyun altında bir süre tutulabilirler. Lakin en tesirli müdahale, taşları biraz sulandırılmış hakiki elma sirkesine kısa süreliğine (15-20 dakika) koymak olacaktır. Uzun süre bırakmak taşlara zarar verecektir.

Mehmet Fahri Sertkaya