Uzay madenciliği gündeme gelip gelip sonra her seferinde neden gündemden düşüyor?
Kaf dağı (Van Allen radyasyon kuşağı) geçilemediği ve aslında dünyadan uzaya tam manasıyla çıkılamadığı için mi?
Katrilyonlarca dolar değerindeki gök taşları sadece uzaktan gözlenebildiği için mi?
Ayın yüzeyinde bile çok değerli madenler var. Bunlardan biri bile bolca dünyaya getirilse dünyada çok büyük bir bolluk olur, maddi refah olur, geçim sıkıntısı kalkar. Ay, “medeni” şekilde yaşayan uzaylılar tarafından konduğu için mi oradan bile madenler getirilemiyor?
NASA, Roscosmos, ESA, JAXA başta olmak üzere bütün uzay kurumlarının birbirleriyle danışıklı şekilde dünya insanlığını kandırdıkları son zamanlarda iyice gözler önüne serildi. Artık bu konuda da herkesin çıkıp her şeyi konuşma vakti gelmedi mi?
Dünya insanlığının sayısız meselede vahim seviyede kandırılmış olması, bilim dünyasının vicdanında sıkıntıya sebep olmuyor mu?
Büyükçe göktaşları gibi görünen, çıplak gözle bakılınca gerçek göktaşlarından ayırt edilemeyen uzay araçları var. Dağdaki kocaman kaya gibi görünen, denizdeki kayalık gibi görünen uzay araçları var. Yanına gelen, üzerinde yürüyen, çekiç vuran insanların bile gerçek kaya zan edeceği kadar gerçekçi yapılmış uzay araçları bunlar…
NASA ve suç ortağı olan uzay ajansları, dünya insanlığını kandırmaya devam ediyorlar. Söz konusu uzay araçları, güneşte patlamalar olduğunu, dünyaya büyükçe göktaşı yaklaştığını iddia ettiklerinde, hepbir ağızdan bile iddia etseler, şüpheci olmak, hemen itibar etmemek gerekiyor.
Nasıl ki uzaydaki kara delikler, gökadalar arasında hızlı geçişi sağlıyorsa, dünyamızda da kara deliklere benzer geçiş kapıları var.
Bu kapıların yerlerini bilenler ve kullanabilenler, Kaf dağını (Van Allen kuşağını) geçebildikleri gibi, çok uzaklardaki gezegenlere de çok kısacık sürede geçiş yapabiliyorlar. Bu geçiş, sadece ruhla yapılan bir geçiş de değil. Ruh da beden de aynı anda geçiş yapıyor. Dünyamızdaki peygamberler ve derecesi çok yüksek veli zatlar, dünyamızdaki bu geçiş kapılarını kullandılar.
Ankebut Ağının mensupları arasında hatta dünyamızdaki uzaylı türler arasında bu gerçeği bilenler var ama o kapıları bulamadılar, bulamazlar.
İsrailoğullarının hepsi dinden dönmedi, hepsi isyan ve itaatsizlik etmedi. Müslüman olarak kalanlar, bütün hak peygamberleri kabul edenler, hiçbirini inkar etmeyenler de oldu.
Biraz eski İslami kaynaklardan aktarmalar yapalım…
Hazreti Allah (c.c.) Kaf Dağı’nın (Van Allen kuşağı da denilen ve dünyamızı dışarıdan yapılacak saldırılara karşı koruyan koruma kalkanının) ötesinde, Kaf Dağı gibi 70 dağ yarattı. Bu dağların ötesinde cam gibi berrak, gümüş gibi beyaz bir yer yarattı. Burada, yaratılanların bilmediği bir çeşit mahluklar yarattı. (Dünya) İnsanlar onları, onlar da (dünya) insanları (nı) bilmezler.
Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyuruyor ki:
Mirac yolculuğunda, Kaf Dağı’nın ötesinde insanlarla dolu bir şehir gördüm. Onlar da beni görünce, “Ya Muhammed! Senin yüzünü bize gösteren Allah’a hamd olsun” deyip bana iman ettiler. Onlar şeriatın hükümlerini öğrettim ve “Siz kimlersiniz?” dedim. Bana şunları anlattılar:
-Ya Muhammed, biz israil oğullarındanız. Musa Aleyhisselam vefat edince, israil oğulları arasında anlaşmazlık çıktı. Aramızda fitne yayıldı. Öyle ki, sadece bir defada 43 peygamberi (Nebileri) şehid ettiler. Bir kısmımız Peygamberleri şehid edince, içimizden dünyaya gönül vermeyen ve ibadete düşkün olan 200 kişi ayrıldı. Bunlar diğerlerine, kötülük yapmamaları ve iyi şeyler yapmaları hakkında nasihat etmeye başladılar. Onlar ise bu nasihatlara bile kızıp bir gün içinde hepsini öldürdüler. Bu hadise üzerine aramızda anlaşmazlık ve fitne çıktı. Biz onlardan ayrıldık; deniz kenarına, sahile geldik. Bizi onların fesadından kurtarması için Allah’a dua ve tazarru ettik. Bunun üzerine önümüzde bir delik/ dehliz açıldı. Oraya girdik. Yer altında bu şekilde 18 ay kaldıktan sonra bu bulunduğumuz yere çıktık.
Devamla dediler ki, “Musa Aleyhisselam bize, “Ahir zaman peygamberi Muhammed Aleyhisselam’ın yüzünü gördüğünüz zaman benden ona selam söyleyiniz” diye vasiyet etmişti. Allah’a şükürler olsun ki senin yüzünü gördük. Bize Kur’ an’ı öğretiniz.”
Peygamberimiz onlara Kur’an’ı, namazı, orucu, cuma namazının kılınacağını ve diğer dini meseleleri öğretti.
Bismillahirrahmanirrahim
سُبْحَانَ الَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنْبِتُ الْأَرْضُ وَمِنْ أَنْفُسِهِمْ وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ “Yerin bitirdiği mahsullerden, kendilerinden ve daha bilmedikleri şeylerden çiftler yaratan (Allah) her kusurdan münezzehtir.” (Yâsîn sûresî, 36. ayet)
Üzerine milyarlarca yıl geçti. Dünyamızın uydusu olan Ay, tabii bir gök cismi değil. Suni bir uzay aracı ve bu Ay, dünyamızın buraya getirilmesinden çok sonra dünyamızın etrafındaki yörüngesine kondu. Bu suni Ay, iç içe yapılmış yedi küreden oluşuyor. Bunların arasında taşıyıcı kolon diye bir şey yok. Bu kısım da manyetik tekniklerle aşılmış. İç içe olan kürelerin hiçbiririnin yüzeyinin hiçbir kısmı, diğer küreye değmiyor. Hepsi, her yandan eşit boşluklarla iç içe ve fiziki temas bulunmadan duruyor.
Aslında gezegenlerin taşınabildiğini ve dünyamızın böyle nakil edilmiş gezegenlerden biri olduğunu seneler önce yazdığımda anlamadan, dinlemeden, kafa yormadan, araştırmadan, tartışmadan uçuk bulanlarınız olmuştu. Şimdi herhalde anlaşılmıştır. Çok küçük araçlarla çok büyük manyetik alanlar ve ışımalar oluşturabiliyorsanız, yani fiziken çok küçük ama enerjisi çok büyük suni güneşler yapabiliyorsanız, bu dünyayı değil, bu dünyadan binlerce kat büyük dünyaları da olduğu yerden alıp başka yere götürebilirsiniz. Hatta başka bir gökadaya bile götürebilirsiniz. Bunu da yıllar önce anlattım. Kara delikler, gökadalar arasındaki hızlı geçiş kanallarıdır. Oraya giren canlılar ve cisimler yok olmazlar, kendilerini çok kısa sürede başka gökadalarda bulurlar.
Dahasını da yazayım. Bu yazdıklarımı ve bundan çok daha fazlasını bin küsur sene önce bilen İslam alimleri vardı. Sizin sorununuz bu… Bilimle iştigal etmek için dine/maneviyata sırtınızı dönmek zorunda olduğunuza inandırılmışsınız. Kandırıldınız, bunu İblis satanist teşkilatı üzerinden sağladı ve dünya insanlığını kandırdı. Bu yanlış kabullenişe artık dur demek gerekiyor.
Dünyamızdan çok küçük boylarda olsa da gerekli teknik özelliklerle imal edilmiş iki uzay gemisinden biri dünyanın güney kutbuna denk gelecek şekilde, diğeri de kuzey kutbuna denk gelecek şekilde uzayda, yakın etrafımızda dururlarsa…
Bu iki uzay gemisi birbiriyle koordineli şekilde bir manyetik alan döngüsü ve bir de radyasyon/ışıma dengesi oluştururlarsa…
Dünya, iki bobin sargısının arasına konmuş bir rotor misali, bu iki uzay gemisinin arasında kalarak kendi etrafında dönmeye devam eder. Bu esnada dünyanın tabii/doğal dengesinde hiçbir şey bozulmaz. İnsanlar başta olmak üzere hiçbir canlı türü zarar görmez. Ayrıca depremler, seller, tsunamiler, magma patlamaları, fırtınalar, aşırı yağışlar olmaz. Yer çekimi de bozulmaz.
Bu iki uzay gemisi, bu teknikle dünyamızı kendi etrafında döner halde alıp götürüp uzayda farklı bir yere bırakabilirler. Yörüngemizden çıkartıp bizi uzay boşluğuna savurup bırakabilirler. Hiç zarar görmemize izin vermeden başka bir güneşin etrafındaki bir yörüngeye de bırakabilirler.
Her gezegene bunu yapabilirler ama her gezegen her güneşe uyum sağlayamaz. Öncesinde güneş ile gezegenin uyumu üzerine çalışmalar yapılması şart.
Yıllar önce de yazmıştım. Bizim güneş sistemimiz suni tekniklerle bir araya getirildi. Bizim gezegenimiz de suni tekniklerle ve sonradan, başka bir yerden buraya getirildi.
Uzaydan gelebilecek saldırı türleri, bilim kurgu filmlerinde bizlere izletilenlerin çok çok ötesinde olabilir. Bir gece ansızın alınıp başka bir yıldız sistemine de uzayın karanlıklarına da bırakılabiliriz.
Poseidon
Bu kadarına gücü yetmeyen uzaylı düşman unsurlar, gerekli teknik özeliklerle imal edilmiş uzay gemilerini dünyamıza çok yaklaştırarak enerji saldırıları da yapabilirler. Bu türlü saldırılar, dünyanın tamamını değil de hedef şehri, ülkeyi ya da birkaç ülkeyi etkisi altına alabilir. Saldırgan uzay gemisi, yörüngemizde iken aniden ve çok güçlü elektromanyetik alan yayabilir, bu suni manyetik alan dünyamızın tabii manyetik alanı ile etkileşebilir ve hedef bölgede adeta yer yerinden oynar. Yer kabarır ve on şiddetinden daha şiddetli depremler dahi olabilir. Koca iç denizler kabarıp da okyanusta olduğu gibi dev tsunamiler yaşanabilir. Suni manyetik alanın şiddetinden bir anda bütün elektrikli ve elektronik sistemler, cihazlar yanıp bozulabilir. Elektronik beyinli arabalar, televizyonlar, cep telefonları, bilgisayarlar, dijital saatler, elektronik devrelere sahip her türlü araç ve cihazlar bozulabilir. Elektrik santralleri, petrol rafinerileri, petrol ve petrol ürünleri depoları infilak edebilir. Bu dehşetin hemen peşinde şehirde ya da birkaç şehirde her yerde dev yangınlar baş gösterebilir. Kızılca kıyamet yaşanabilir. Böyle elektromanyetik saldırı yapmak maksadıyla imal edilmiş hususi UFO’lardan daha düşük seviyede ve kontrollü enerji saldırıları yapılması halinde, deprem olmayan bir denizde tsunamiye bile sebep olunabilir.
Yunan mitolojisinde yer alan, Poseidon denilen, denizler ve depremler tanrısı olarak kabul edilen şey, tam olarak böyle bir uzay gemisiydi. Uzaylı düşman unsurlar tarafından zaman zaman dünyamıza getirilerek hedef şehirlerde çok şiddetli depremlere ve tsunamilere sebep olurdu. Yeryüzünde biyonik robotlarla bulunan uzaylı insanlar da bir yandan kendilerinin tanrı olduğuna bir yandan da bu şeyin tanrı olduğuna dünya insanlarını inandırmak isterlerdi. 1509 büyük İstanbul depremini de Poseidon isimi uzay aracını kullanarak uzaylılar yaptılar. O deprem de suni bir depremdi.
Amazon’un kurucusu Jeff Bezos’un sahibi olduğu uzay turizmi şirketi Blue Origin, ticari bir uzay istasyonu kurma planları olduğunu açıkladı.
On yıl sonra uzaya gönderilecek olan bu hayali uzay istasyonu açıklamasının zamanlaması manidar. Milletler arası uzay istasyonunun “çöp” olduğu şu günlerde, böyle bir haber bekliyordum.
Amazon bu dünyaya ait bir firma değil. Yeşillerin firmalarından biri… Jeff Bezos biyonik bir robot. Bakmayın işin içinde CIA ve Ankebut Ağı bulunduğuna, asıl patron yeşiller… Sözde milletler arası uzay istasyonu olan ama aslında dünya ve insanlık düşmanlığı için kullanılan o vasıtanın çöp olmasının ardından, yeşillerden de böyle bir açıklama beklenirdi ve yaptılar.
Her kim ki bu dünyanın yörüngesine bir uzay vasıtası yerleştiriyor ve bunu art niyetle yapıyorsa, beyhude yere uğraşıyor. Artık dünyanın dengelerini değiştirdim. Bundan böyle hiçbir güç unsuru dünyamızın yörüngesinde, dünyamıza/gezegene ve dünya insanlığına zarar vermek kastıyla bir uzay vasıtası bulunduramayacak. Halen bozulmamış olanları da çok yakında bozulacaklar.
Elektromanyetikle ve lazerle enerji saldırıları yapmak, iklimleri değiştirmek, aşırı yağışlara ya da kuraklığa sebep olmak, ekinleri kurutmak, suni depremler yapmak, topluca zihin kontrolü yapmak ve benzeri saldırıları yapmak için kimin uzayda bir vasıtası varsa bilsin ki bozulacak. On, yirmi hatta elli ülke bir araya gelerek milletler arası bir projeyle bunu yapsalar, ya da onlarca uzaylı insan türü birlik olarak bunu yapsalar yine de bozulacak.
Bundan böyle herkes hukuka uyacak ve kimse insanlık ve dünya düşmanlığı yapmayacak. Yapmak için ısrar edenler karşılığını çok sert görecekler. Yerin altında, yeryüzünde ve uzayda, her yerde feci şeyler yaşacaklar.
Çok mutluyum. Gayet sakinim ve huzurluyum. Hareketi artırdım, spor yapıyorum. Çok iyi, dengeli besleniyorum. Otura otura çok kilo almıştım, yavaşça vermeye çalışıyorum. Bir aşure yapmışım, yemek değil, adeta ilaç… Yaşlanmayı durdurduğunu görsem, şaşırmam.
Özlemişim mutfakta türlü yemekler, tatlılar yapmayı. Bir yandan da kendimi iyice geliştiriyorum her sahada… İç dekorasyon ve inşaat konularında epeyi bilgi edindim. Üç boyutlu çizim programlarına merak sardım. Basitmiş, biraz zaman ayırdığımda o iş de tamamdır. Ziraat, ormancılık ve hayvancılık ile et ve süt ürünleri sahasında da kendimi çok geliştiriyorum. İmalat sanayii, elektrik, elektronik, mekanik, araba imalatı sahalarında da epeyi yol aldım, bilgimi artırdım. Çok parlak, ışıl ışıl parlayıp göz alan projelerim var. Denizcilik/balıkçılık, suni ada ve turizm sahaları şu günlerde en çok vakit ayırdığım sahalardan birkaçı… Tıp ve alternatif tıp sahalarına alakam her zamanki kadar yüksek. Dünya ülkeleri/milletleri ve kültürleri ile tarihlerine dair de kendimi iyice geliştiriyorum. Uzaya merakım hiç azalmaz. Çok zevk alıyorum. Bu güne kadar bu gibi şeyleri hep bir gün bütün insanlığı kurtaracağımıza inanarak yapardım. Şimdi, şu zaman için öyle bir hayalim kalmadı. Zorlaya zorlaya kurtarsak da kurtulmak istemeyen ve kendi iradesiyle kendini ateşlere atmak isteyen bir insanlık var. Belki yıkılan yıkılır, altında kalanlar kalır da sonraki nesile yetişebilirsem, cennet gibi bir dünya nizamının tesis edilmesine vesile olabilirim. Ya da ben zaten Allah rızası için bunları yapıyorken, bunlardan istifade edilmeyecekse de ben yine de sevabını alırım. Ahirette karşılığını görürüm ama hiçkimseye hiçbir fayda vermeden benimle mezara gidecek olsalar bile, yine de insan şeytanlarının hayrına kullanmam. Benim için, bir insanın insan doğmuş olması yeterli değildir. İnsan da kalmış olmalı. İnsanlığını korumuş olmalı.
Metafizik tekniklerle benimle görüşmeye çalışan çok ama çok fazla taraf var. Birincisi ben herkesin rahatça görüşebileceği metafizik koruma seviyesinde değilim. Bana normal zamanlarda ulaşmaları bile çok zor. İkincisi ise o İblis, böyle zamanlarda benimle metafizik irtibat kurulamaması için adeta ordularını ve büyücülerini gözünü kırpmadan harcıyor, kül ediyor. Bu da bana bir sıkıntı, rahatsızlık vermiyor. Kimseyle konuşacak bir şeyim de zaten yok. Ben söyleyeceğim her şeyi zaten söyledim.
Sistemim/teşkilatım, her zaman olduğuna yakın bir ayarda çalışıyor. Gereksiz mücadeleleri ve müdahaleleri terk ettik. Benimle doğrudan irtibat halinde olmayan Türkiye’deki vatansever kişilere ve gruplara da “Geri çekilin” dedim. Dinleyen kazanır, dinlemeyen kendi bilir. Başına gelecekleri yaşar. Arkadaşlarım bütün sahayı takip ediyorlar. Ben de temel seviyede bakıyor, genel gidişata dair raporlar alıyor, tam da istediğim gibi dünyanın fokur fokur kaynadığını görüyor ve hiçbir şeyle ilgilenmiyorum. Şu anda Türkiye’de ve dünya siyasetinde bir lider yok. Dünya siyasetinde bir lider devlet de bırakmadım. Aslında zirveye çıktık, peşimde olduğunu söyleyenler samimi olacaklar, sahaya inecekler ve bambaşka bir dünya kuracaktık. Bu şartlarda bile bunu yapamadılar. Bundan sonra da yapamayacaklar. Öyle ise bu kaos ortamında A takımı da B takımı da bir hortuma yakalanmışçasına savrulup büyük sorunlar yaşamak zorunda.
Ha bu arada, unutmadan yazayım. Bakarsınız başka alemlere/gezegenlere gitmenin bir yolunu bulurum. Benden aylarca hatta yıllarca haber alamazsanız, hemen paniklemeyin. Ardımdan “öldü” demeyin. Biz de ölüm yok, biliyorsunuz, kaç senedir anlattım.
Uzay deyince hemen öyle karanlıklar gelmesin gözünüzün önüne… Çok güzel gezegenler var. Cennet misali gezegenler bunlar ve çok medeni/ahlaklı, iyilik sever uzaylı insan türleri var oralarda… Oralarda İslam, ahlak, hukuk/adalet var. Bu insanların fiziki şekilleri de değişik değişik, kültürleri, tarzları da bambaşka… Çok güzel zaman geçirilecek ve dünyayı akla getirtmeyecek gezegenler var. Zaten bizim de uzayda çok geniş bağlantılarımız var.
Bazılarının kocaman ordular kurarak bana ve ekibime şiddetli metafizik saldırılar yaptığı anlarda, bundan zan ettikleri gibi tesirlenmediğimi ve bu anlarda bile işlerimi yapabildiğimi göstermek için, ayrıca restlerine rest çekerek onları perişan eden yayınlarıma devam etmek için, şimdi hazırlıksız şekilde, irticalen yazıyorum.
illustration of human body with energy beams
Herkesin anlayabilmesi için halk dilinde yazacağım.
Yazdıklarımı, tashih bile etmeden olduğu gibi atacağım. Sonra vaktim olursa döner tashih ederim.
Adem babamız zamanında ya da daha önceki milyonlarca Adem babalar zamanında dünyamızda nasıl olup da yüksek bilim ve teknoloji olabildiğini anlayabilmek için, kıyametin, surun üfürülmesinin ne demek olduğunu, maddeyi, ruhu biraz anlatmak lazım.
İnsan bir ruh ve bir de bedenden oluşur. Ruhun ne olduğunu tam manasıyla bilmemiz mümkün değildir. Bunlar, herkesin okuyabileceği yazılarda anlatılabilecek hususlar da değildir. Beden ise anasır-ı erbaadan yani dört ana unsurdan meydana gelir. Bu dört ana unsur ise ateş, su, toprak ve havadır.
Ateş, su, toprak ve havanın birleşmesinden meydana gelen beden ölümlüdür ama ruh ölümsüzdür. Sonsuza kadar yaşar. Bedenin derinliklerine bakıldığında ise atomlardan oluştuğu görülür.
Ölüm dediğimiz şey yaşandığında ruh bedenden melekler tarafından çıkartılır ve bedende değişmeler başlar. Soğur, rengi değişir ve sonra çürüme başlar. Çürüyüp yok olduğunu düşündüğümüz beden aslında tam manasıyla yok olmaz. Atomlarına ayrılır ki işin sırrı da burada, atomda…
Ölen bir insanın ruhu bedeninden ayrılınca bedeni çürümeye yani atomlarına ayrılıp gayb olmaya başlar. Gayb, gözümüzle göremediğimiz, elimizle temas edemediğimiz, kulağımızla duyamadığımız, burnumuzla koklayamadığımız, dilimizle tadamadığımız yani duyu organlarımızla varlığını bilemediğimiz/ölçemediğimiz şeylerdir. Atomlar gayb olurlar, bu vesileyle madde/cisim gözden kaybolur ama bu, gerçek ve tam bir yok oluş değildir.
Bu gayb olma hali sadece insan bedeni için geçerli değildir. Madde/cisim olan her şey için geçerlidir. Ağaç, elma, toprak, su, hava, hayvanlar, bitkiler, gezegenler, uzay ve daha üstündeki katlar cismani/maddi alemlerden olduklarından atomlarla bir araya gelmiş, var edilmiş şeylerdir. Kıyamet de bu şekilde kopar. Cisim/madde olan her şey bir anda gayb olur yani atomlarına ayrılır.
Close up of colorful atomic particle background science 3D illustration
Hz. peygamberimize (s.a.v.) kıyamet koparken koca dağların halinin ne olacağını sordular. Bu hususta Ta-Ha suresi 105. ayet-i kerimesi nazil oldu ve kıyamet koparken dağların nasıl yok olacağı haber verildi. Bu ayet-i kerimeye “toz duman haline gelecekler” manasını veren alimler de oldu, “Rabbin o dağları kökünden savuracak” manasını veren alimler de oldu. Konuyu özetle anlatacağım için bu gibi kısımlara, detaylara şimdi girmeyeceğim ama bu ayet-i kerimeyi zamanın uleması/alimleri atomu bilmediği için tam tefsir edemeyerek “Rabbin o dağları kökünden savuracak, ufalayıp dağıtacak, un-ufacık edecek” manalarını verdiler. Atom diyemediler ama çok yaklaştılar.
Kıyamet denilen hadise yaşanırken bütün insanlar, cinler ve madde olan her şey atomlarına ayrılacak. Bir anda gayb olacaklar. Yok olacaklar. İkinci sura üflendiğinde ise atomlarına ayrılmış her şey bir anda var olacak. Sadece insanların bedenleri değil, gezegenler/alemler, üzerlerindeki okyanuslar ve denizler… Kıtalar, ormanlar, her türlü eşya yeniden atomları birleştirilerek var edilecek. Kıyamet, yeniden diriliş gerçekleşecek. Lakin birinci sura üflendiği anda nerede ne varsa, yani atomlarına ayrılma sırasında ne nerede ne halde ise, bütün onlar aynı yerlerinde ve aynı hallerinde var edilecekler. İstisnası ise insanlar ve cinler…
Onlar, üzerinde yaşadıkları ve öldükleri gezegenlerinde yeniden diriltilmeyecekler. Tam manasıyla idrak edemeyeceğimiz bir alemde, devasa bir sahada bir araya getirilecekler. Mahşer meydanında…
Birinci surla birlikte, atomlara ayrılma, ikinci surla birlikte, atomların yeniden bir araya getirilmesi suretiyle yeniden vücut bulma, var olma halleri yaşanacak ama cinlerin de insanların da ruhları madde/cisim olmadıkları için atomlarına da ayrılamazlar ve olmayan atomları da birleşmez.
Ruhlar ahiret alemine geçecekler ki şimdi en temel seviyede o kısımları da izah etmeye çalışacağım.
Bir top düşünün ki içinde bir top daha var.
İçteki topun içinde de başka top olduğunu, onun içinde başka top olduğunu, o topun içinde de başka top olduğunu, iç içe toplar olduğunu hayal edin.
En merkezde de küçücük bir top olduğunu düşünün. İşte benzetmek gerekirse uzay dediğimiz alan o küçücük top. Şu andaki teknolojimizle uzayın başını sonunu bulamadık ve tahmin bile edemedik. Trilyonlarca gökada ve her gök adada trilyonlarca yıldız/güneş sistemi, her güneş sisteminde bir ya da birkaç gezegen olduğunu kuvvetle muhtemel olarak bilir olduk. Bunu kabullendik. Belki bunun da çok ama çok ötesinde sayılar vardır da bilemedik ve tahmin bile edemedik. Hatalı bir tabirle sonsuz uzay boşluğu da denildi ama uzay aslında sınırları olan bir alem, sonsuz/sınırsız değil ve alemler arasındaki en küçük alem…
Uzay dediğimiz en merkezdeki topu içinde tutan başka bir top yani alem de var. İşte orası birinci kat sema… Bütün alemler küre şeklinde ve uzay dediğimiz alan birinci kat semanın içinde. Bu kadar büyük bir uzay, birinci kat semanın büyüklüğünün yanında Arap yarımadasındaki bir yüzük misali küçücük kalıyor.
En merkezdeki toptan, en üstteki topa doğru giderken üst üste yedi kat sema var. İkinci kat semanın yanında birinci kat sema da Arap yarımadasındaki bir yüzük kadar küçücük kalıyor. Her sema katı, üstündeki sema katına nispetle bu derece küçük kalıyor. Yani kainatın/evrenin katları/tabakaları üst üste, birbirini kuşatmış şekilde, küre şeklinde ve her biri, içinde tuttuğu alemden akıl almaz derecede daha büyük. Öyle ise uzayı tahmin bile edememiş olan bizler, yedinci katın büyüklüğü hakkında ne diyebiliriz.
Dahası da var… Yedi kat semanın üzerinde de ayrıca beş kat daha sema var. Yani benzeterek anlatırsak iç içe geçmiş on üç top var. Biri uzay dediğimiz en merkezdeki top ki o birinci kat semadan sayılıyor ve ayrıca bir sema katı olarak görülmüyor. On üç kat içinde yedi kat sema kısmı farklı maksatlarla var ama onun üstündeki beş kat sema katı ise farklı maksatlarla var.
Yedi katın üstündeki beş kattan en içte olanı, yani sekizinci kat diyeceğimiz kat Alem-i kürsidir. Onun üstünde ise Arş-ı Ala dediğimiz bir devasa kat var. İşte cennet ve cehennem orada bulunuyor. Uzaydaki hangi gezegende olursa olsun ölen insan ve cinlerin ruhları dokuzuncu kattaki Arş-ı Ala’ya melekler tarafından götürülüyor. Buraya ışık hızıyla bile trilyonlarca senede gidilemez ama ruh, meleklerin hızında götürülüyor.
Ölümle birlikte kabir alemine geçiliyor. Cesetler kabirlere konuluyor ama ruh bu kadar yüksek bir kata, Arş-ı Ala’ya çıkartılıyor. Cennet orada… Cehennem orada… İlliyyun orada… Siccin orada…
Azap çekecek ve cehenneme konulacak olan ruhlar, kıyamet kopup da hesaplar görülene, mahkeme-i kübra bitene kadar Siccin denilen yere konuluyorlar ve kıyamete kadar da durmaksızın azap çekiyorlar. Bu sırada kabirleri ile bağları da kopmuyor ve kabirlerine gelen kişileri görebiliyor ve duyabiliyorlar.
Azap çekmeyecek ve mükafat görecek olan ruhlar ise kıyamet kopana kadar İlliyyun denilen yere konuluyorlar ve bu sırada dünyadaki kabirlerine gelenleri görüyorlar ve konuşanları da duyuyorlar.
Birinci sura üflenince sadece dünyamızda ya da güneş sistemimizde ya da gök adamızda ya da uzayda değil, bu yedi kat semanın tamamında yani en merkezden dışarı doğru sekiz topta her şey gayb oluyor. Buralarda her kim varsa can veriyorlar, ölüyorlar, bedenleri atomlarına ayrılıp gayb oluyor ama ruhları madde olmadığı için yok olmuyor.
Sonra ikinci sur üflenince sadece bizim dünyamız ya da sadece bizim güneş sistemimiz ya da sadece bizim gökadamız değil, bu yedi kat sema içindeki cisim olan her şey atomları birleştirilerek geri getiriliyor. Lakin dinden mükellef olan akıl sahibi insanlarla cinler hariç… Onlar mahşer yerinde toplanıyorlar ama bu gezegenler/alemler, birinci sura üflenmeden önceki hallerine geri dönüyorlar.
Misal verirsek, dünyamız atomlara ayrışma başladığında her ne haldeyse, o halde tekrar geri geliyor, var oluyor. Nil nehri mi vardı, yine var ve yine aynı yöne akıyor. Kıtalar mı vardı, yine var ve yine aynı şekillerde ve büyüklüklerde duruyorlar. Dağlar, tepeler mi vardı, yine aynı şekilde ve aynı yerlerde var oluyorlar. Ormanlar, okyanuslar, denizler mi vardı, yine hepsi aynı yerlerinde ve şekillerinde var oluyorlar. Amazon ormanları ismini verdiğimiz ormanda bir maymun ya da bir kuş ya da bir karınca ya da bir solucan mı vardı, hep aynı yerlerinde var oluyorlar ama insanlar ve cinler yoklar. Onlara da atomları birleştirilerek bedenleri geri veriliyor, ruhları ile bedenleri yine bir araya geliyor, öldükten sonra dirilme denilen şey bu şekilde yaşanıyor ama onlar hesap vermeye mahşer yerine götürülüyorlar. Daha önce yaşadıkları gezegenlere değil…
Sonra…
Hesap görülüyor, öyle bir adaletli terazi var ki herkes herkesten hakkını alıyor. Cennetlik olanlar bu defa İlliyyuna değil de cennete konuluyorlar. Cehennemlik olanlar bu defa Siccine değil de cehenneme konuluyorlar. Bu arada yedi kat içinde de zaman işliyor. Allah bilir ne kadar süre geçiyor ama sonra Allah bu gezegenlere/alemlere yeni Ademler ve Havvalar gönderiyor. Bunlar, daha önce hiç dünya hayatı yaşamamış yeni Ademler ve Havvalar…
Sonra bunların da nesilleri çoğalıyor, belki yüz bin sene, belki beş yüz bin sene, belki de bir milyon sene… Allah’ın takdir ettiği kadar bir süre dünya hayatları/nesilleri devam ediyor, sonra bunların da kıyametleri kopuyor. Bunlar da nereyi hak etmişlerse oraya konuluyorlar.
Bu, bu güne kadar milyonlarca kez tekrar etmiş. Milyonlarca kere kıyamet kopmuş. Her seferinde yeni Ademler ve Havvalar gönderilmiş ve yeni cin soyları da gönderilmiş. Sadece bizim dünyamıza değil, üzerinde hayat bulunacak bütün dünyalara ayrı Adem ve Havvalar hemen hemen aynı anlarda gönderilmiş. Yani şu anda kat trilyonlarca gezegende hayat var. İnsan türünden ve dinden mükellef, akıl sahibi canlılar var ve insanın olduğu her gezegende ayrı ayrı cin türleri de var.
Kur’an ayetlerinde “Ey insanlar ve cinler!” diye hitap edildiğinde, kat trilyonlarca alemdeki bütün insan ve cin türlerine hitap ediliyor. Ve bütün bunlar aslında bir şey için var: imtihan…
Her kopan kıyametten sonra, belli bir süre geçiyor ve Allah istediği aleme/gezegene istediği Adem ve Havvayı gönderiyor. Lakin… Kıyamet son defasında kopmadan önce, o gezegende çok yüksek teknoloji varsa ne oluyor?
Çok güzel oluyor…
Kıyamet yaşanıyorken atomlara ayrışma kısmına gelindiğinde, dünya üzerinde tamamen erimemiş, bozulmamış, çürümemiş cihazlar, aletler, binalar, tüneller, çeşit çeşit köprüler, yollar, uçaklar, uçan daireler, toprak altında hayvan kemikleri/fosilleri varsa, onlar da ikinci sur üflendiğinde aynı şekilde geri geliyorlar. O insansız ve cinsiz gezegene yeni insan ve cin soyunu başlatacak Adem ve Havvalar gönderilmeden önce geçen uzun sürede de bu kalanlar bozulmamış, çürümemiş ve erimemişse, gelen Adem ve Havvalar bunların da mevcut olduğu bir dünyaya geliyorlar.
İşte bizim dünyamızda son seferinde bu, böyle oldu… Adem babamız ve Havva validemiz cennetten dünyamıza gönderildiklerinde dünyamızda, şu çağımızda olandan bile çok daha ileri bilim ve teknolojiyle yapılmış adeta her şey vardı. Adem aleyhisselam da zaten ilk insan olmanın haricinde, Allah tarafından kendisine her şeyin öğretildiği ilk peygamber olduğu için, bu teknolojik artıkları işler hale getirmeyi meseleden bile saymadı. Zaten içinden çıkartıldıkları cennette, bu dünyada gördüklerinin hepsinin benzerleri vardı ve öyle muazzam bir cennetten çıkıp gelen biri için buradaki en ileri teknoloji bile basit kalırdı.
Evrimcilerin safsatalarının aksine, ilk insan ve ilk peygamber olan Adem aleyhisselam gerçekte işte böyle bir hayat yaşadı. Venüs’e ya da diğer gezegenlere gidip gelinirken bu teknoloji ile imal edilmiş türlü uzay araçları da kullanıldı.
Kaç kere kıyamet koptu…
Yıllar önce bulduğum bir dar vakitte, bana sorulan soruya cevap verirken sesli mesajlar atarak vermiştim.
O mesajları bir araya getirerek de bu videoyu dar vakitte hazırlamıştım. Daha önce denk gelmeyenler, şimdi dinlemeliler.
Rahman Suresi 17. ayet-i kerimesinde “(O Allah) iki doğunun ve iki batının Rabbidir.” buyuruldu.
Me’aric Suresi 40. ayet-i kerimesinde ise iki doğu ve iki batıdan da daha fazlası kastedilerek “Artık o doğuların ve batıların Rabbine yemine ne gerek, elbette bizim gücümüz yeter.” buyuruldu.
Anladığım kadarıyla bu güne kadar geçmiş büyük Ehl-i Sünnet müfessirleri/alimleri dahil hiç kimse bu hususu açık/kesin bir şekilde izah edememiş.
İki doğu ya da iki batı ya da doğular ve batılar, bizim yıldız sistemimizle alakalı değiller. Üzerinde hayat bulunan ve üzerinde bizim gibi dinden mükellef insanlar yaşayan başka gezegenlerin olduğuna işaret eden çok sayıdaki Kur’an ayetlerinden ikisi de yukarıda zikrettiğim ayetlerdir.
▪️İki doğudan ve iki batıdan ya da doğular ve batılardan bahsedilirken, başka yıldız sistemlerindeki gezegenlerden bahsediliyor ve oralarda yaşayan dinden mükellef başka insan türlerine de hitap ediliyor. Söz konusu gezegenlerin bazıları, iki yıldızlı sistemlerde dönüyorlar ve o gezegenlere iki güneş doğup batıyor. Bu da o gezegenlerde iki doğu ve iki batının bulunduğu manasına geliyor. Bir güneşin doğusu ve batısı olduğu gibi, aynı gezegene ışığı ulaşan ikinci güneşin de doğusu ve batısı var.
Bazı yıldız/güneş sistemleri ise üç güneşli, dört güneşli hatta beş güneşli sistemler. O yıldız sistemlerinde dönen gezegenlere üç, dört ya da beş güneş doğuyor. Bu da “doğular” ve “batılar” demeyi gerektiriyor. ▪️Bizim güneş sistemimiz gibi tek güneşli/yıldızlı sistemler uzayda yok denecek kadar az sayıda bulunuyor. Çoğunlukla iki, üç ve dört güneşli sistemler mevcut.
Çokluktan kinaye ile “18 bin alem” denilen şey ise, bütün güneş sistemlerindeki gezegenlerin tamamının adedi. Biraz daha konuyu açıp basitçe anlatmak gerekirse, kesin sayıyı hala bilemiyoruz ama en azından trilyonlarca galaksi/gökada var. Her gökadada, kesin bilemiyoruz ama ortalama olarak trilyonlarca yıldız sistemleri var. Her yıldız sisteminde ise ortalama 5-10 arası gezegen var. Yani uzayda sayamayacağımız kadar yüksek sayıda gezegen var. Bu gezegenlerin ortalama beşte ikisinde hayat var. Boyları, şekilleri, içorganları, derilerinin renkleri biraz farklı farklı olabilir ama hepsi de bizim gibi dinden mükellef insanlar. İslam dini ve onun kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim, işte bu kadar akıl almaz sayıdaki alemlerin/gezegenlerin hepsine hitap ediyor.
Sayılamayacak kadar yüksek bir sayı olduğu için 18 bin alem denildi. 18 bin alem ile kastedilen gerçek bir sayı değildi, çokluktan kinayeydi. Tıpkı halk dilinde “Ohoo milyon tane var” denilmesi misali… Sayılamayacak kadar çok olan bir şeyden bahsederken “Bin tane var” ya da “Milyon tane var” denilmesi gibi… Allah’ın sonsuz bir yaratma kudreti var. Aklımızın alamayacağı kadar yüksek sayıda alem var.
▪️En doğrusunu Allah bilir ama benim anlayabildiğim şu… Dünyamız tek güneşli bir sistemde bulunduğu halde dünya tarihi boyunca güneş hep insanları etkiledi ve her zaman güneşe tapan yığınlar oldu. Şu anda da dünyamızda güneşe tapan insanlardan yüksek sayıda var.
Başka gezegenlerde ise güneşlerin birden fazla sayıda doğuyor ve batıyor olması oradaki insanları daha da fazla etkilemiş olmalı ve güneşe tapanların sayısı hep çok yüksek oranda olmalı. Allahü teala da “O güneşleri ilah bilmeyin, onları yaratan da benim, onların Rabbi de benim” manasına bu ayetleri inzal etmiş olmalı.
Fussilet Suresi 37. ayet-i kerimesinde hazret-i Allah buyurdu ki “Gece ve gündüz, güneş ve ay O’nun işaretlerindendir. Eğer gerçekten Allah’a tapıyorsanız güneşe de aya da secde etmeyin, onları yaratan Allah’a secde edin.”
Zan ederim ki bundan sonra bu bilgi, dünyayı saracak ve sarsacak, belgesellere hatta konferanslara, kitaplara, dergilere dahi konu olacaktır. Dünya insanlığı bilmeli ki Kur’an-ı Kerim başka dünyaların insanlarına da hitap ediyor.
Dün Şi’ra (Sirius) yıldızına, dünya tarihine, geçmişte milletlerin başına geçen uzaylı insanlara, kadim Mısır’a, Osiris’in bile bu dünyanın insanı olmadığına dair anlattıklarım, birilerinin, kafasına balyozla vurulmuş gibi sarsılmasına sebep oldu. Davalarının, yollarının ne kadar çürük, temelsiz ve bozuk olduğunu bir kez daha gördüler. O anlattıklarımı insanlık bir duysa o gün muharref Museviliğin, Masonluğun ve Ankebut Ağı’nın öğretileri temelden çöker.
Bu konulara dair geniş bilgisi olmayanlar şu anda kastettiğimi tam anlayamayacaktır ama Ankebut Ağı’nın mensuplarının dünya tarihine, dinlere, uzaya, cinlere, Şeytan’a nasıl baktığını, nelere nasıl inandığını, ideallerinin temelinde nelerin olduğunu ileride yapacağım yayınlarda işledikçe daha iyi kavrayacaklardır.
Ankebut Ağı’nın, kontrolündeki devletler ve devlet kurumları üzerinden dünya insanlığını kandırdığı hususlarda ve dünya insanlığından gizlediği hususlarda yayınlar yapmaya devam edeceğiz…
Ankebut Ağı’nın ve bu ağı yöneten Sanhedrin hahamlarının dünya insanlığı için ne kadar tehlikeli olduğunu devam eden bu yayınlarla birlikte daha da iyi anlayacaksınız.
Kapak resimlerini görmüş olduğunuz yayınlarımız, seneler öncesine ait… Daha önce denk gelmediyseniz www.SpaceExplorer.TV sitemizde bulup inceleyebilirsiniz. Bugün konuyu, söz konusu yayınlardaki seviyeden çok daha daha ileri götüreceğim ve Türkiye’de sık görülen “obruk” hadiselerinin perde arkasını gözler önüne sereceğim.