Kategori arşivi: TARİH

Şaşırmayın, araştırın…


Yazdıklarıma neden o kadar çok şaşırdınız?

Dünya tarihinin belki hiçbir yanı/kısmı, insanlığa anlatıldığı gibi değil… Şu andaki dünya insanlığının en az yarısının genlerinde uzaylı insan türlerinin genleri de var. Genlerimize kadar karışmışlar da binlerce sene önceki devletlerin idaresine, toplumların kabullenişlerine, inançlarına, tarzlarına mı karışmayacaklar. Peygamberlerin karşısına çıkıp da o şiddetli ve kural tanımaz mücadeleyi verenlerin çoğu uzaylı taraflardı.

Çoğunlukla düşmanlardı, karşı mücadele veriyorlardı ama aralarından İslam’ı seçenler, müslüman olanlar, iyi insanlar olarak yaşamak isteyenler de oluyordu. Hatta peygamberlerden bazılarına eş olanlar da oluyordu. Daha sarsıcı gerçeklere hazır/açık olmalıyız. Hepimiz kandırıldık ama daha fazla kandırılmamalıyız ve sömürülmemeliyiz. Bu dünya bizim, onların değil…

Hiç araştırdınız mı, futbol, uzaylı insan türlerinden yeryüzündeki dünya insanlığına mı geçti, yayıldı? Futbol aslında bir uzaylı oyunu muydu?

Binlerce senedir kesintisiz olarak uzaylı türlerin hakımiyeti/idaresi altında olan Çin’de, günümüzden iki bin beş yüz sene kadar önce oynanmakta olan cuju oyunu, modern futbolun temeli/kökeni sayılır. Cuju, dünya insanlığının/tarihinin olağan akışı sırasında bulunmuş bir spor dalı mı? O devirde, Çin hanedanlığının fertleri olarak görünen biyonik robotların içlerinde vazifeli olan uzaylılar, yer altı uzaylı şehirlerinde oynadıkları gibi, yer üstündeki vazifeleri sırasında da cuju ya da futbol ya da kendi uzaylıca dillerinde her ne diyorlarsa, onu mu oynamak istediler? Acaba ilk defa Çin hanedanlığından mı yayıldı, bu futbol denilen şey?

Kim bilir, belki de yeraltındaki gizli uzaylı şehirlerde de kocaman futbol sahaları vardır ve taraftarların coşkulu tezahuratı altında büyük futbol müsabakaları yapılıyordur. Belki de bunlar yeraltında en az 7-10 bin yıldır yaşanıyordur.

Eee, ne yaptınız, Ronaldo ve Messi gerçek dünya insanı mı yoksa biyonik robotlar mı diye araştıracak mısınız?

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Çok kafam karıştı


Birilerinin şu meseleleri çözmesi lazım. Persler, uzaylı bir insan türüyle, dünya insanlarının melezi olarak mı türediler? Perslerin diğer adı neden Aryan? Aryan aslında ne demek? Farsça neden bu kadar köksüz ve yeni bir dil? Farsça gerçekten bu dünyanın olağan akışında türemiş bir dili mi, yoksa uzaylı bir türün dünyamızda kısa süre içinde ve hızlıca yaydığı bir dil mi?

Şu sıralarda bile yeraltı uzaylı şehirlerinden bazılarında Farsça diye bildiğimiz dil, bir uzaylı dili olarak konuşuluyor mu? Ya da Farsçaya çok çok yakın bir dil konuluşuluyor mu? İran’daki sözde İslam devriminden sonra Farsça’nın Arap harfleri kullanılarak yazılmaya başlanması, Müslümanları yanlış kabullenişlere mi itiyor? Osmanlı neden Farsça’nın bu kadar tesirinde kaldı? Bu, olağan akışta mı oldu, bir kasıt/müdahale/sevk neticesi mi oldu?

Zeliha ya da Züleyha, Arapça kökenli mi, yoksa Farsça kökenli mi… Arapçadan mı Farsçaya, Farsçadan mı Arapçaya geçti? Zeliha gerçekten de “su perisi” demek mi?

Geçmiş çağlardan beri dünya insanları arasından perileri gördüklerini söyleyenler hep oldu. O “peri” denilen kadın kişiler, dünyamızda binlerce senedir gizlenerek yaşayan uzaylı bir insan türünün kadınları mı?

Nilüfer ismi gerçekten Farsça kökenli mi? İddia edildiği gibi lila rengi demek mi? Başka manası ya da manaları var mı? Nilüfer ismi, dünyanın herhangi bir kültüründe “peri” manasına kullanılmış mı hatta hala kullanılıyor mu? Kökeni bulunamayan ve uzaylı insan türlerinden dünya dillerine geçmiş olması çok muhtemel olan pek çok kelime için hep “Farsça kökenlidir” mi deniyor? Nedir şu Farsça’nın sırrı, kim çözecek bunları?

“Peri” denilen çok güzel görünüşlü kadınlar, neden hep güzel göllerin kenarlarında görülmüşler? Nilüfer çiçeklerine “Nilüfer” denilmesinin bu kısımla da alakası var mı?

Hazret-i Yusuf zamanında Mısır’ın sınırları nerelere kadar uzanıyordu? O devirde de çok sayıda uzaylı insan türü, dünya insanlarından gizlenmeden, açıkça yeryüzünde yaşıyor muydu? Hatta denizlerin ya da göllerin içinde sorunsuz şekilde nefes alarak kalabilen, solungaç solunumu yapabilen, aynı zamanda yeryüzünde/karada da sorunsuz şekilde nefes alabilen, istediğinde denizin dibindeki toprak kısımdan yeraltı şehirlerine girerek de yaşayan uzaylı insan türü/türleri o devirde de var mıydı?

Durun durun, “deniz kızı” denilen ve tarih boyunca çok sayıda insanın gördüğünü iddia ettiği canlılar, aslında bu uzaylı insan türünün kadınları mı? Bunlar arasında balık kuyruğu olmayıp da normal ayakları/bacakları olan cinsi/ırkı da var mı? Hatta kuş kanadına benzeyecek kadar büyükçe ve aynı zamanda şeffaf ve güzel görünüşlü yüzgeçleri olanlar var mı? Yaratılışları icabı bunların metafizik kabiliyetleri çok yüksek seviyede mi? Bu konuların hepsi birbiriyle bağlantılı mı?

Biyolojik yapısı, biz dünya insanları ile evlenmesine, aile hayatı yaşamasına müsait olan uzaylı insan türleri dünyada da var mı ya da var mıydı? En zor soru da şu, Yusuf peygamberin hanımı olan Zeliha/Züleyha validemiz, söz konusu uzaylı türün bir ferdi miydi hatta o türün o zamandaki reisinin kızı ya da çok yakın akrabası mıydı? Sonradan Süleyman peygambere eş olan Sebe melikesi/kraliçesi Belkıs da dünyamızda yaşamakta olan bir uzaylı insan türünün melikesi miydi? O da mı dünya insanı değildi?

Persler/Aryanlar, yeşiller ile dünya insanlığının melezi olan bir ırk mı? Hatta Çingenelerin genlerinde yeşillerin genleri/kodları mı var? Asya’da hala yaygın olarak görülen genetik kod sorunlarının sorumluları yeşiller mi? Günümüzde İran denilen yer de binlerce senedir gizlice yeşillerin kontrolünde/hakımiyetinde mi? Türk dünyası arasında hep set gibi duran hükumetler, ülkeler kuranlar ve onları ayakta tutmaya çalışanlar daha çok yeşiller mi? Osmanlı’nın Türk dünyasına sırtını dönmesinin ve asırlarca bu acayip hali/tavrı düzeltmemesinin asıl sebebi/sebepleri ne?

İran bayrağında bulunan ve sözde “Allah” lafzı yazdığı söylenen, hakkında Müslümanlara masallar anlatılan o sembol aslında Baphomet mi? Kanatları, bağdaş kurmuş ayakları, başında keçi boynuzları olan Baphomet’i mi temsil ediyor İran bayrağındaki o şekil? Pekiyi, Baphomet aslında neyi, kimi temsil ediyor? İblis’i mi, Deccal’ı mı? Yoksa ikisinin melezini/karışımını mı?

Deccal, uzaylı yeşiller türünden bir kişi ise… Böyle bir tarihi/geçmişi olduğundan ötürü mü İran’a çok kıymet vermiş, veriyor ve her şeyi göze alarak İran’ı elinde tutmaya çabalıyor? Hazret-i Mehdi’nin öncelikle İran tarafına sefer yapacağını haber veren hadisleri yeniden mi çalışmalıyız? Türk dünyasını ve devamında bütün dünya insanlığını kurtarmak için öncelikle İran’ı mı haritadan silmeliyiz? Öyle ise, önce İran’ın yeraltını mı yoksa yerüstü kısmını mı yenmeliyiz?

Bu konu ile alakalı peş peşe sorulacak olan hiç abartısız binlerce soru var ama şimdilik son sorum şu… Bunları sorguladığım ve sorgulanmasını istediğim için, Cübbeli Ahmet suretinde imal edilmiş biyonik robotun yapay zekası ya da yapay zekanın kablosuz olarak bağlandığı yeraltındaki merkezi yapay zeka ya da robotun içindeki uzaylı insan şeytanı kişi beni tekfir eder mi?

| mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

Tarih tekerrür edecek ve çok yüksek sayıda insan ölecek


Ahir zamanda yaşanacak helak olma hadiseleri ve Semud kavmi ile benzerlikleri…

Salih aleyhisselamın peygamber olarak vazifelendirildiği Semud kavmi, dünyalı insanlarla uzaylı insanların açıkça bir arada yaşadığı bir kavimdi. O devirde de bilim ve teknoloji çok yüksek seviyedeydi ve uzaylı insan türleri, dünya insanlarından gizlenmezdi.

Ad kavminin lideri Şeddad bir Ad, “Sen ahiret hayatında cennet var diyorsun ve insanların aklını çeliyorsun. Ben bir cennet yaptırayım da gör” diye Hud peygamberle inatlaştı ve çok yüksek bilim ve teknoloji seviyesinde yaşadıkları için, bilinen dünya tarihinde daha önce benzeri görülmemiş olan suni cenneti yani İrem bağlarını yaptırdı. Kendilerine verilen mühlet bittikten sonra Ad kavmi de helak edildi. Aralarından bir avuç insan iman edip de kurtulmuştu ve soyları devam etti. Onların soylarının devamında Semud kavmi teşekkül etmişti.

Hud aleyhisselamın tebliğine ve nasihatlarına tabi olmayan Ad kavmi, sonunda çok feci şekilde helak edildi. O kadar dehşetli bir helak şekliydi ki devamındaki nesiller boyunca herkes bunu bilerek, bunu unutmayarak yaşıyordu. Semud kavmi de bir vakte kadar müslümanca yaşadı ama sonra aralarında putperestlik ve satanistlik yayıldı. Ad kavminin yaşadığı acı akıbeti bir helak olarak görmekten, yorumlamaktan uzaklaştılar. Kendilerince bilimsel yorumlar yaptılar, dini/manevi kısmını tamamen silip attılar.

Ad kavmi gibi feci şekilde ve topluca yok olmak istemedikleri için de dağların/kayaların içlerine ve oradan yer altına da uzanan evler yapmayı tercih ettiler. Kayaları kolayca oyarak evlerini çok kısa sürede yapabiliyorlar hatta kayaları kolayca oyarken süslemeler, işlemeler de yapıyorlardı.

Bununla da sınırlı kalmıyorlar, yüksek teknolojiyi hayatlarının her safhasında kullanıyorlardı. Şehirlerini her türlü düşman saldırılarına karşı koruyacak savunma sistemleri vardı. Düşmanları Semud kavmine ve yaşadıkları şehirlerine zarar veremiyorlardı. Bu nedenle Semud kavmine “ashab-ı hicr” yani korunan, korumalı topluluk denildi. Bundan istifade ile Semud kavmi başka kavimlere karşı açıkça eşkıyalık yapıyordu. Onları soyuyor, sömürüyor, öldürüyordu. Her manada iyice ayardan çıkmışlar, yollarını şaşırmışlardı.

O devirde hala insanların hayatları uzundu. Salih peygambere de uzun ömür verilmişti ve çok uzun zaman Semud kavmini İslam’a davet etti. Lakin sadece bir avuç insan onun peygamberliğine inandı. Bu kişilerin arasında uzaylı insanlar da vardı.

Hazret-i Salih’in de çok güçlü maneviyatı/metafiziği vardı. Salih peygamber güçlü bir soydan ve aşiretten geldiği için ona açıkça saldıramayan İslam düşmanları, bir süre sonra metafizikle saldırmaya başladılar. Salih aleyhisselam da onlara metafizikle karşılık veriyordu. Bu metafizik çatışmalar sırasında olağan dışı şeyler yaşanır ve beden gözüyle de açıkça görülür olmuştu. Salih peygamber, Semud kavminin içinden, önde gelen ve kavmi ısrarla dünya/ahiret felaketine sürükleyen kişileri ve onlara yardım yataklık yapanları metafizikle çarpmaya başladı. Neticesi olarak, bir süre sonra Semud kavmi arasında olağan dışı şeyler yaşandı. Hastalıklar yayıldı. Ani ölümler arttı. Cihazlar ve araçlar bozuldu. İntiharlar arttı. Yangınlar ve kazalar arttı. Hatta rivayet edilir ki kadınlarının doğurganlığı azaldı. Çocukları olmamaya başladı.

Semud kavmine dair ayet-i kerimede geçen “dokuzlu çete” de günümüzde Ankebut Ağını en tepeden idare eden konseyin, o zamanki haliydi. Dokuzlu çete o zaman da günümüzde olduğu gibi İblis’e bağlıydı, satanist kişilerden oluşuyordu ve Semud kavmini de çoktan satanistleştirmişti. Dokuz kişi de ileri seviyede büyücülük ve metafizik biliyordu, Semud kavmi içinde de büyücülüğün, kahinliğin/medyumluğun ve türlü metafizik usullerin yayılmasını sağlamıştı.

Salih peygamber ile yaşadıkları metafizik çatışma iyice şiddetlenince bu defa öfkeli bir kalabalık halinde Salih peygamberin karşısına çıktılar ve “Senin yüzünden huzurumuz kalmadı. Herkese zarar verdin. Başımıza gelmeyen kalmadı.” mealinde sitem ettiler. Allah’ın koruması sayesinde Salih aleyhisselama fiziki bir zarar veremediler. Hazret-i Salih bir süre Semud kavminin arasından ayrıldı, uzak bir yere gitti. Sonra tekrar dönerek peygamberlik vazifesine devam etti.

Metafizik sahadaki çatışmalar hiç hız kesmemişti ve Salih peygamber kavminin arasına döndüğünde de devam etti. Artık sona yaklaşılmıştı ve Salih peygamber kavmini daha sık şekilde musibetle, helak edilmekle korkutuyor, ikaz ediyordu. Onlar ise “İşimize karışma. Haber verdiğin helakı getir de görelim” diyorlar, alay ediyorlardı.

Halbuki o vakte kadar Salih peygamber, peygamberliğinin ispatı olarak çok kere de mucize göstermişti. Semud kavmi ise fiziki tedbirlerine ve yüksek bilim ve teknolojisine güveniyordu. Yıldırımlar yağmur gibi yağsa, o kayadan evlerin içinde olduklarından kendilerine hakikaten hiçbir şey olmaz, yıldırımların enerjisi topraklanır sönerdi. Yüksek basınçlı bombalar atılsa, o kayalık şehri yıkıp geçemezdi. Ad kavmine atıldığı gibi bir çeşit nükleer bomba atılsa ya da yoğunlaştırılmış enerji silahları kullanılsa hatta günde onlarca kere çok yüksek şiddette depremler olsa, yine de şehirlerine ve canlarına zarar gelmezdi. Bu imkanlar Semud kavminin azgınlığını, şımarıklığını artıyordu.

Yine de Allah Semud kavmine mühlet veriyor, sonsuz felakete gitmeden önce, ahiretteki büyük mahkemede hiçbir mazeretlerinin olmamasını istiyordu. Hatta bu hikmete binaen Semud kavmi bir anda helak edilmedi. Salih peygamber onlara “İlk gün yüzleriniz sararacak. İkinci gün yüzleriniz kızaracak. Üçüncü gün ise yüzleriniz kararacak” dedi. Kendisine iman etmiş bir avuç müslümanı da alarak oradan Allah’ın emri gereği uzaklaştı, hicret etti.

Salih peygamberin haber verdiği gibi olmaya başladı. Semud kavminden olanların yüzleri sarardı. İkinci gün ise kızardı. Salih peygamber bu hale metafizik kabiliyetleri ile sebep oluyordu. Semud kavmi de Salih peygamberin metafizikteki gücünü çok iyi şekilde biliyor ve ona kızıyordu. Salih peygamberi öldürmek için mekanına gittilerse de onu da ona inananları da oralarda bulamadılar. İyice sinirlendiler.

Aralarından bir kişi ise yaşananın ciddiyetini anladı ve hayatta kalmak ümidiyle o diyarı terk edip etraftaki başka bir kavmin yanına sığındı. Lakin netice değişmedi. Semud kavmindeki bütün inkarcılar gibi o şahıs da feci şekilde öldü. Yüzü kızarmış ve kararmıştı. Gittiği yerde su istedi, suyunu içti ve saniyeler içinde öldü. Sanki bedeninin fişi çekilmiş, gücü kesilmiş, kontrolü bir anda elinden çıkmış, ayakta iken hızlıca dizleri üzerine çökmüş ve sonra yüz üstü kapaklanmıştı.

Çok büyük kısmı Satanistleşmiş olan Semud kavmi, helak olacaklarını anladığında hemen ayinlere, büyülere, metafiziğe ve en başta da iblis’e sığınmıştı. Cin taifesinden olan ve bütün insanlığa düşman olan İblis, her devirde yaptığı gibi, o zaman da satanistleri korumayacağını bilip kahkahalar atarak onların sonunu izliyordu.

Semud kavmi tıpkı günümüzde Cadılar Bayramında Güney Kore Seul’de bir benzeri görüldüğü gibi, Salih peygamberi metafizikte yenebileceklerine ve öldürebileceklerine inandırılmıştı ve topluca satanist ayinleri yapıyorlardı.

O sıralarda melekler, evvelki hak peygamberlerin ruhaniyetleri ve hatta tabut-u sekine, hazret-i Salih’in korunması ve düşmanlarının kahrolması için sahadaydılar.

Allah, sünneti gereği, peygamberini muhafaza ederken bile maddi ve manevi sebeplere uyduruyordu. İnsanlıktan çoktan çıkmış, küstahlaşmış, nankörleşmiş, namussuzlaşmış, mucizelere bile kör kalabilmiş, ölümden ve ölenden bile tesirlenmez hale gelmiş, satanistleşmiş, vahşilemiş, zalimleşmiş, kibir abidesine dönüşmüş Semud kavmi, “Bize hiçbir şey zarar veremez” dedikleri şehirlerinde ayin yapmakta iken birden, topluca çarpıldı.

Halbuki kayadan evlerine özel kaplamalar yapmışlardı da o kayadan duvarlar elektromanyetik şok dalgalarını geçirmediği gibi, türlü enerji saldırılarına karşı da koruma sağladığı gibi, metafizik sinyalleri de geçirmezdi. Üstelik kendileri de çok ileri seviyede metafizik bilirlerdi ve kendilerine metafizik sahada çok fazla korumalar yapmışlar, yazmışlardı. Üstelik cinlerden de çok yardımcıları, koruyucuları vardı. Hiçbiri fayda etmedi.

Bir yandan Salih peygamberin sert metafizik sinyalleri, bir yandan Tabut-u Sekine’nin yaydığı helak edici sinyaller, hepsini anında çarptı. Bu, ilk defa olmuyordu. Pek çok peygamberin zamanında çok benzer helak hadiseleri yaşandı.

Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayet-i kerimede geçen sayha, saika, karia, racfe/racife gibi kelimelere yıldırım, çığlık, ses, rüzgar, deprem gibi manalar verilmiş ama bu kelimelerin gerçek manaları bunlar değiller. Şok dalgası, enerji darbesi, metafizik çarpılma, şok darbesi neticesinde atomlarına kadar titreşme hali gibi manalara geliyorlar. Hatta “deve” diye yorumlanan “nâka” bile aslında sadece deve manasına gelmiyor. Sadece “nâka” kısmından yola çıkılsa, dünya tarihinin derhal yeniden yazılmasına sebep olacak sarsıcı gerçeklerle yüzleşilecek.

Bu nedenle İbrahim suresinin 9. ayet-i kerimesinde Hazret-i Allah şöyle buyurdu:

Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla…

Sizden önceki Nûh kavminin, Âd ve Semûd’un ve onlardan sonra gelenlerin haberi size ulaşmadı mı? Onların hâlini ve başlarına geleni gerçek mânada ancak Allah bilir. Peygamberleri onlara apaçık deliller getirmiş, fakat onlar ellerini ağızlarına götürüp: “Biz sizinle gönderilen dîni kesinlikle inkâr ediyoruz. Çünkü biz, bize yaptığınız dâvetin doğruluğu konusunda derin bir şüphe içindeyiz” dediler.

Dahası da var…

Ahir zaman peygamberi hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v)’nın ahir zamana dair hadislerinde haber verdiği “duman”ın da konumuzla alakası var.

Ebu Davud’da geçen hadis-i şerifte “Dumanın tesiri mümine nezle gibi gelir, kâfire ise çok şiddetlidir.” buyrulmuş. Yine duman hakkındaki diğer hadislerde, duman sebebiyle dünyanın her yerinde toplu ölümler olacağı, dumana maruz kalan insanların yüzlerinin sararıp kızaracağı, hepsinin aniden ölmeyeceği ve dumanın tesir etmediği müslümanların ise bu kişilerin dumana yakalandığını anlayacakları haber verilmiş.

Yine Kur’an-ı Kerim’de Duhan suresinin 10. ayet-i kerimesinde (mealen)
Gökten bir duman çıkacağı günü gözetle!”
buyruldu. İşte bu ayet-i kerimede ve söz konusu hadis-i şeriflerde haber verilen “duman” da ilk akla gelen manada bir duman ya da sis değil. Dünyanın her yerini saran ve toplu ölümlere sebep olan yoğun metafizik sinyaller.

Dabbetül arzın zan edildiği gibi tuhaf bir canlı olmadığını, insan olduğunu… Zan edildiği gibi zararlı, vahşi bir canlı olmayıp iyi niyetli ve insanlığın faydası için mücadele eden bir kişi olduğunu… Hatta dabbetül arz ile hz. Mehdi’nin aynı kişiler olabileceğini kısa süre önce yazmıştım.

Ahir zamanda yaşanacağı haber verilen büyük bir ateş çıkması hadisesinin, duman çıkması hadisesinin, yer batması/çökmesi hadislerinin, şu yukarıda anlattığım Semud kavmi gerçekleriyle, metinlerini tam haliyle vermediğim ve bilinen o ayet-i kerimelerle ve hadis-i şeriflerle ve dabbetül arz ile yakından alakası var. Bu konu, hakkında cilt cilt kitap yazılabilecek bir konu…

Söz konusu çok çok büyük felaketlere ramak kalayı yaşadığımızı değerlendirdiğim şu günlerde, herkesin bu yazıya ve bu bilgilere de ihtiyacı vardı. Artık her kişi ve kesim/taraf, kendi hür iradesi ile kararını alacak ve ona göre de karşılığını bulacak.

Birkaç gündür yoğun siyasi gündemden ötürü gecikmiş olan bu yazıyı şimdilik bu kadarlık yazdım. İlerleyen zamanlarda ve en çok da söz konusu afetler yaşandıktan sonra, daha da geniş şekilde izah edeceğim inşaallah.

| mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

Dabbetül arz kim ya da ne…


Dabbe, ayakları üzerinde, karnı üstünde ya da herhangi bir şekilde yürüyen, ilerleyen, debelenen canlı şey demek. Bu manasıyla dabbe, bir insan da bir hayvan da bir cin de olabilir. Debelenmek, rahatsızlık veren bir halin ya da bir acının tesiriyle çırpınmak ya da bir baskıdan kurtulmak için çırpınmak, en kısa sürede kurtulmak için en yüksek seviyede mücadele etmek demek.

O halde dabbetül arzda üç mana/ihtimal var:

1- Bütün dünya insanlığını ayağa kaldıran, insanlığı bir kuşatmadan, sömürüden, baskıdan kurtulmak hedefine kilitleyip yönlendiren bir kişi ve bu kişinin mücadelesi ve bu kişinin mücadelesi sırasında kullandığı teknikler, imkanlar.

2- Bütün yer yüzünü görülmemiş şiddette sarsan depremler ve yer çökmeleri sebebiyle ve ayrıca gözün görmediği sebeplerle toplu ölümler ve bunlara sebep olan kişi ya da teknik.

3- Her ikisi birden…

Dabbetül arz, yayıncılıkla ve/veya manevi/metafizik tekniklerle ya da siyasi ve askeri mücadele ile yapılabilmesine o güne kadar hiç kimsenin ihtimal dahi vermediği şeyleri yapacak olan kişi…

Dabbetül arz hakkındaki bazı uydurma hadislerin, sahih hadis zan edilerek muteber kaynaklarımıza bile girdiği görülüyor. Sahih hadislere ve hakiki İslam alimlerinin izahlarına bakıldığında ise dabbetül arzın yanında Musa’nın asasının, Süleyman’ın mührünün olacağı… Dabbetül arzın gerçek müslümanların canını yakmayacağı ama kafirlere ve münafıklara karşı acımasız olacağı… Müslümanlara devlet/otorite kuracağı ve Müslümanların başına geçeceği… Müslümanlara İslam dinini en doğru şekliyle öğreteceği… Temiz, ahlaklı, feyizli bir Müslüman toplum meydana getireceği… Müslümanlara ilim, ahlak öğreteceği gibi, onların sağlıklarını bozan sebepleri de hızla ortadan kaldıracağı… Her yönüyle Müslümanların elini güçlendireceği ve maddi/manevi sahalarda onların yüzlerini ak edeceği, onları üstün hale getireceği anlaşılıyor. Ayrıca dabbetül arza zarar vermek isteyenlerin asla zarar veremeyecekleri ve dabbetül arz birini ya da bir topluluğu öldürmek isterse de kimsenin ondan kaçacak bir yer bulamayacağı, dünyanın her yerinde hükmünün/tesirinin görüleceği anlaşılıyor. Yine kaynaklardan, hz. Mehdi ile dabbetül arzın aynı zamanda, aynı maksatla mücadele edecekleri de anlaşılabiliyor. O halde karşımıza, hz. Mehdi ile dabbetül arzın aynı kişiler olması ihtimali de çıkıyor.

Tehdit edildikleri şey başlarına geldiği zaman onlara yerden bir dâbbe çıkarırız da, insanların ayetlerimize kesin olarak inanmadıklarını kendilerine söyler.” (Neml, 27/ 82)

Dabbetül arz hakkındaki ayet-i kerimeden, dabbetül arz tarafından uzun süre ikaz edilmiş, nasihat edilmiş ve mühlet verilmiş olduğu halde sapıklıktan, zulümden, inkardan, vahşilikten, satanistlikten dönmeyen toplulukların dabbetül arz vesilesiyle helak edilecekleri anlaşılıyor.

Yine meşhur ve sahih hadislerde ahir zamanda yeryüzünün tamamını tuhaf, değişik bir dumanın kaplayacağı, insanlığın perişan olacağı ve o felaketlerden kurtulabilmek için sağ kalan insanların sürekli dua edecekleri ve bu süreçte çok çok yüksek sayıda kişinin öleceği anlatılmış. Dabbetül arzın ne olduğunu ve ne yapacağını anlamaya çalıştıkça konu/yol, insanları öldüren ama gözle görülmeyen bir dumana/sise, bir enerjiye yani metafizik aleme/tekniklere ve bunun sebebiyle insanların vücudunda gözle görülmeyen kurtçukların oluşmasına ve devamında çok yüksek sayıda dünyalı ya da uzaylı insanın kısa sürede topluca ölmesine çıkıyor. Dabbetül arzın, metafizik sinyallerle insanların vücutlarına ölümcül darbeler vuracağı, metafizik sinyallere maruz kalan insanların vücutlarında gözle görülemeyen kurtçukların oluşacağı, vücutlarının krize gireceği, zamanın tıbbının bu işi çözemeyeceği ve önüne geçemeyeceği, sonunda toplu ölümlerin dünyanın her yerinde olacağı anlaşılıyor. Hatta metafizikle çarpılmayan hakiki Müslümanlar, metafizikle çarpılan ve vücutlarında büyük sorunlar görülen kişilere bakıp da onların kafir kişiler ya da müslüman rolü oynayan münafık kişiler olduklarını anlayabilecekler.

Yine meşhur ve sahih hadislerde ahir zamanda çok büyük yer çökmeleri yaşanacağı da haber verilmiş ve bunlara da dabbetül arzın vesile olacağı anlaşılabiliyor.

Bu konuları doğru şekilde anlamaya çalışırken şunları da göz önünde bulundurmak lazım:

– İstanbul’daki tarihi yarımadanın doldurma bir alan olduğunu…

– Pek çok yerde olduğu gibi oranın altında da uzaylıların yerleşme yerleri olduğunu…

– Lakin oranın merkezi üslerden biri olduğunu ve gerçek/asıl deccal olan uzaylı şahsın da sık sık orada bulunduğunu…

– Bir gün hz. Mehdi İstanbul’u gerçekten fethetmesin diye oraya sistem kurduğunu, kendi sistemine çalışan kişilerden önde gelenleri boğaz içi çevresine ve adalara yerleştirdiğini…

– İstanbul’un birinci ve ikinci fethi diye bir şey olmadığını…

– Tek ve gerçek fethin hz. Mehdi tarafından ahir zamanda yapılacağının hadislerden ve muteber alimlerin izahlarından kesinlikle anlaşıldığını…

– Fatih Sultan Mehmet diye bilinen kişinin herkesin arasında gayr-i İslami sözler söyleyen ve davranışlar sergileyen bir kişi olduğuna dair bilgilerin gerçek olduğunu… Onun sahte bir fatih olduğunu..

– 1453’teki sözde fethin de deccalin başı çektiği uzaylı türlerin bir hilesi, aldatması olduğunu…

– Hadislerde güneşin yani İslam medeniyetinin/otoritesinin batıdan (Avrupadan ya da Amerika kıtasından) değil, battığı yerden doğacağına işaret edildiğini ama bu konuda da müslümanların zihinlerinin bulandırıldığını…

– Güneşin/İslam’ın, battığı son merkezi yer olan İstanbul’dan yeniden doğmaması için uğraşan o uzaylı deccalin sisteminin de dabbetül arz (yani hz. Mehdi) tarafından alt üst edileceğini…

– Dabbetül arzın, müslüman rolü oynayarak müslümanlara zulüm, ihanet eden ve deccalin sistemine çalışan çok kalabalık kripto kadroları ifşa edeceğini…

– Ayrıca dünyanın dört bir yanındaki yeraltı uzaylı şehirlerinin peş peşe çökeceğini…

– Bunun neticesi olarak yer yüzünde çok çok geniş alanların da feci şekillerde aniden ya da çok kısa sürede çökeceğini…

– Bu çökmeler sırasında yer altı şehirlerindeki uzaylılardan milyarlarcası ölürken, yer yüzündeki dünya insanlarından da çökmeler ve depremler sebebiyle ölümlerin çok ama çok yüksek sayıda olacağını…

| Mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

___________________________________________

Dabbetül arz ayetinin tefsiri

Tehdit edildikleri şey başlarına geldiği zaman onlara yerden bir dâbbe çıkarırız da, insanların ayetlerimize kesin olarak inanmadıklarını kendilerine söyler.” (Neml, 27/ 82)

Elmalılı Hamdi YAZIR bu ayet-i kerimenin tefrisini şu şekilde yapmıştır:

Debb ve Debib: Hafif yürüme, debelenme demektir. Hayvanlarda ve çoğunlukla haşerelerde, yani böceklerde kullanılır. İçkinin vücuda yayılması ve bir çürüklüğün etrafına bulaşması gibi, hareketi gözle tespit olunamayan şeylerde de kullanılır. “Dabbe” kelimesi de bundan fail olmak üzere asıl lügatte “mâyedübbü”, yani debbeden, hafif yürüyen, debelenen demek olur. Ve şu halde tren, otomobil, bisiklet gibi otomatik şeylere de, lügatin aslına göre  “dâbbe” demek uygun olabilecekse de dilde kullanılışı hayvanlara mahsustur. Hatta örfte dört ayaklı hayvanlarda ve onlar içinde özellikle atta daha çok kullanılmıştır. Bununla beraber,

Allah, her hayvanı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünen, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayaküstünde yürür…”(Nur, 24/45)

âyetinden anlaşılacağı üzere her hayvan hakkında kullanılır. Hayvan kelimesi ile eşanlamlı gibidir.”

Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah’a aittir.”(Hud, 11/6)

  âyetinden anlaşılan da budur. Bundan dolayı dabbe kelimesi hayvanlar için olduğu  gibi insanlar için de kullanılır. Bu ayette “dâbbe” kelimesi nekre (belirsiz isim) olarak geldiğinden bunun bildiğimiz dâbbelerden başka bir dâbbe olması akla gelir. “Onlarla konuşan dâbbe” terkibinde açıkça belirtilen bunun konuşan bir hayvan, yani insan olmasıdır. Tefsirler de bu iki nokta etrafında dolaşmaktadır.”

“Allah, “Şüphesiz ben ve peygamberlerim galip geleceğiz” diye yazmıştır. Şüphe yok ki Allah çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.”

(Mücadele suresi, 21. ayet-i kerime)

Gafil avlandılar


Musa peygamber Kızıldeniz’i yararak geçerken ona Tabut-u Sekine de yardımcı oldu. Tabut bir enerji yayarak Kızıldeniz’in sularının iki yana açılmasını sağladı. Bu, günümüzde bilim ve teknoloji ile de yapılabilir oldu. Deprem olmadan ve devasa yer çatlakları oluşmadan da çok büyük su kütlelerini hareket ettirmek hatta bu usulle depremsiz dev dalga (tsunami) oluşturmak günümüzde de mümkün. Dünyada gizlice yaşayan uzaylı türler de bunu yapabiliyorlar. Başka başka dünyalardaki başka başka insan türleri de bu teknolojiye sahipler. Tabut-u Sekine’nin mucizevi yanlarının yanında teknoloji ile yapılmış bir yanının da bulunduğunu baştan beri yazmıştım. Lakin böyle olağan üstü şeyler yapabilmek için sadece yüksek teknoloji yeterli değil.

Firavun elindeki yüksek teknolojiye güvenerek ikiye ayrılmış denizin arasına girdi. Musa peygamber ve beraberindeki müslümanlar karaya çıkınca, suyun kapanabileceğini hesaplıyordu. Kendi düşüncesine göre çok sorun olmayacaktı, çünkü o anlardaki binekleri atlar ya da develer değildi. Gayet yüksek teknolojili, tekerleksiz, yerden biraz havada giden araçlardı. Denizin suyu kapanacak gibi olursa, birden yukarı doğru araçlarını çıkartacaklar ve suyun üstünde duracaklardı. Öyle olmadı… Su kapanmaya başladığı anda Firavunun ve çetesinin kullanmakta olduğu yüksek teknolojiyi işlemez hale getiren bir sinyal/enerji etrafa yayıldı. Gafil avlandılar.

| Mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi