Mehmet Fahri Sertkaya tarafından yazılmış tüm yazılar

Yayıncılık hayatına "Gerçek Tarih ve Kültür" adı ile başlayan yazar Mehmet Fahri Sertkaya, Nisan 2011'de Akademi Dergisi adı altında e-Dergi neşriyatıyla devam etti. Dini, siyasi, tarihi, ictimai alanlarda birçok makalesi okuyucularında hayranlık uyandıran Mehmet Fahri Sertkaya'nın aynı zamanda uzay ve metafizik alanlarında yaptığı yayınlarda farklı kesimlerden birçok okurunun dikkatını çekmiştir.

Yuh olsun

İnsan “yuh olsun” diyor, her şeye rağmen “yuh olsun” diyor… Biliyorum ki zaten Behlül Karak müslüman değil, yaptığı işler şeytanca işler ama yine de sarsıyor insanı…

Beni kurstan kovmuşmuş… O kursta beni, kendisi başta olmak üzere herkes el üstünde tutardı. Farklı görürdü, bunu da belli ederlerdi hatta açıkça yüzüme konuşanları olurdu. Behlül Karak da beni farklı bir talebe olarak görürdü, kurstan ayrılmamı hiç istemezdi. Benim kurstaki normal sürem bitti ve “Burada kalayım, ilim tahsili yapayım” dediğimde Halil Çolak “Behlül ağabeye sormak lazım” dedi. Birkaç gün sonra Behlül Karak kursumuza yani Kırklareli Lüleburgaz’daki Sokullu okul ve kurs talebelerine yardım derneği bünyesindeki Sokullu öğrenci yurduna geldi.

Daha önce de bahsettiğim bahçedeki kameriyede idi. Ayaktaydı ve Halil Çolak yanına gitti. Bu meseleyi orada konuştular. Halil Çolak sürekli başıyla onaylama tavırları sergiledi, fazlaca konuşmadı ve ben yaşananı bina içinden, camdan bakarak baştan sona izledim.

Halil Çolak sonra içeri geldi ve bana “Behlül ağabey onay verdi, bundan sonra da kursumuzda kalabilirsin.” dedi. Ayrıca Karak’ın “Ne gerekiyorsa bakın, o kardeşimize destek olun her hususta” dediğini de peşine ekledi, bana aktardı.

Sonrasında da ben kursta hiçbir şekilde hiçbir sorunun parçası olmadım. Herhangi bir mesele çıkmadı ve kurstan ailevi sebeplerle ayrıldım. Hatta ailevi meselelerimi bile Halil Çolak, Halil Yurtsever, Süleyman Pembe (Mersinli), Behlük Karak, aşçılık hizmeti veren Yakup Özpolat ve daha birkaç kişi biliyorlardı. Kısmen bilseler de ne kadar ciddi seviyede ailevi sorunlar olduğunu, bunların aslında şahsi sorunlarım olmadığını yani yaşanan sorunların bir parçasının bile ben olmadığımı, sorunların ailenin diğer fertleri arasında yaşandığını biliyorlardı. Bu sorunlara kayıtsız kalamayıp evime döndüğümü de biliyorlar.

O kursun yemekhanesinde aşçılık vazifesi yapan Yakup Özpolat ile çok çok yakındım. Her fırsatta, bulabildiğim boşluklarda yanına gider yemek işlerine de yardımcı olurdum. Bunu tamamen gönüllü ve sık olarak yapardım. Her gün az ya da çok, bir arada vaktimiz geçerdi. Öyle bir gün Halil Çolak geldi yemekhaneye… Ben varım, aşçı Yakup var ve çok beklemeden mevzuya girdi. “Abi” diye diye konuşan bir tarzı vardı. Halil dedi ki “Abi, ben senin yerinde olsam dönmem evime, tahsilime bakarım. Kal burada. Tahsilini tamamla. Gerekiyorsa sana iş de bulalım. Hatta seni buradan evlendirelim” dedi.

O an ve sonraki yıllar boyunca pek çok farklı anlarda aklıma geldikçe hep düşündüm. Bu Halil Çolak, kursta kaldığım normal süre içinde, birkaç defa bana farklı biri olduğumu fark ettirmek isteyerek yönlendirmeler yapmıştı. “Abi, çık, sen buralarda takılma. Bak dışarıda da hizmet edecek kardeşlerimiz lazım. Siyasete atıl. Bak bizim falanca vardı, o da çok iyiydi, zekiydi, kabiliyetliydi, harcadı kendini” dedi. Ben “ihvan arasında, saçları olmayıp peruk takan bir genç” diyeyim de falancanın kim olduğunu zaten bilenler bilecekler.

Ben hep Halil Çolak’ın tavırlarında bir “sıkıntı” görüyordum. Şimdi anlatması çok uzun gider, zamanı gelince o kısımları da detaylı şekilde anlatırım ama mesele şuydu. Orada gerçekten müslümanca yaşayacak, kendini geliştirecek, yükselecek, bu davaya hizmet edecek hiç kimseyi tutmak istemiyorlardı. Benden yana endişeleri de çoktu ama “Bu genç bize uyarsa çok işe yarar” diyen yanları da kararlarını etkiliyordu. Yoksa beni de orada tutmazlardı, türlü oyunlarla ve sakince uzaklaştırırlardı. Lakin ben oradan “kal burada, kal burada” taleplerine hatta ısrarlarına rağmen “tamamen kendi kararımla” ayrıldım. Son seviyede güzel bir şekilde ayrıldım.

Çok çok fazla kısmından ele alarak bu meselede Behlül’ü hemen ve hiç zorlanmadan yalancı, müfteri çıkartabilirim. Şimdilik şunu da yazayım. Ben her şeye rağmen “gidiyorum” deyince, çok üzüldüler. Halil Yurtsever tam ayrılma vakti yanına uğradığımda ki yurdun idari personellerinin odasıydı orası, herkesin arasında ve duygulu bir sesle “Keşke hiç tanışmasaydık” dedi. Beni de çok duygulandırdı ve gözlerimin dolduğunu hatırlarım. Bu insan şeytanlarını, bu hainleri bile sarsacak kadar asilce bir tarzda yaşadım ben o kursta…

Sürekli talebeye örnek gösterildim. Yüzüme karşı da övüldüğüm çok oluyordu. Ben oradan ayrıldıktan yıllar sonra bile talebeye anlatılıyordum, örnek gösteriliyordum ve bunlar kulağıma geliyordu, duyuyordum.

Kursta kaldığım süre boyunca talebe arkadaşlardan da ahlakımı, samimiyetimi, iyi niyetimi ve üzerine manevi gayretimi görüp şaka ile karışık şekilde de olsa “uçtu ya” diyenler oluyordu. Bunu da yüzüme söyleyenler oluyordu.

Ben oradan ayrılacakken, o vakit hala Allah dostu gibi gördüğüm, büyük bir alim gibi gördüğüm ama ne zaman yüzüne baksam kapkara gördüğüm ve içimin sıkıldığını bildiğim Behlül Karak’a da zaten uğrayacaktım. Yine de kurstan beni yönlendirdiler “Behlül ağabeye uğramadan gitme sen” dediler. “Olur mu hiç öyle, elbette uğrayacağım” dedim.

Lüleburgazın çarşısında İslam Kültür Araştırma Vakfı (İKAV) isimli vakfa gittim. Orada duruyordu Behlül Karak… O gün öğleye doğru yanına uğradım. İçeri girdiğimde kuşluk namazı kılıyordu. Ben ömrümde o kadar uzun süre kuşluk namazı kılan, kıyamda ve son oturuşta o kadar uzun duran, okuyan biri daha görmemiştim ve hala görmedim. O vakit aklımdan hiçbir kötü şey de geçmemişti ama sonra anlayacağım ki Behlül ileri seviyede cinci, büyücü, medyum bir kişi imiş… Kursta kaldığım süre boyunca sürekli bana keramet gibi haller göstermeyi de denemişti ve ben bunlara hiç kıymet de vermemiştim. Sırf görüntü vermek için ve ben gidiyor olsam da kendisini büyük göreyim/bileyim ve temasım devam etsin diye kırk dakika kadar namaz şovu yapmış. Ben trenle dönecektim İstanbul’a, tren kaçacak diye endişe ettim. Bana o kadar güzel davrandı ki anlatması uzun gider. Çıkartıp bir de talebeyim diye cebinden illa ufak meblağda da olsa para verdi. Kabul etmemek için ısrarcı oldum ama o da almam için ısrarcı oldu. Hatta hatırlarım “Öyle ise kitap almak için bu parayı kabul edeyim” dedim içimden ve evime döndüğümde Pendik’te kitapçıdan tarihe, siyasete, ilmi meselelere dair kitaplar aldım o parayla… Behlül bana “Neden trenle dönüyorsun” dedi. “Daha rahat ve daha uygun maliyetli” dedim. Bir şey demedi. Rol de yapsa, duygulanmış, üzülmüş bir hal orada da görüldü ve bu şekilde ayrıldım.

Sonrasında da orayla temasım kesilmedi. Cep telefonu ve sabit numaradan defalarca görüşmelerim oldu. Halil Çolak’a ilmi bazı meselelerde görüş almak için dönüşlerim oldu. Çolak beni, Ahmet Yaşar Patır diye talebelikten arkadaşı olan, İstanbul’da güya hizmetine devam eden hocaya yönlendirdi. “İyidir, iyidir” dedi. Çolak kendi el yazısı ile Patır’a mektup yazdı ve bana “Bunu al Soğanlık kursumuzda talebe arkadaşım olan Ahmet Yaşar Patır’a ilet. O sana yönlendirme yapacaktır” dedi. Elimde o mektupla Soğanlık kursumuza gittim, bir baktım, Ahmet Yaşar kara suratlı biri. Aldı o Osmanlıca Türkçesiyle yazılmış mektubu, okudu ve neredeyse “Seni ne gönderdi bana” diyecekti. O kadar soğuk durdu. İlk bakışta bile benden haz etmedi. Ben de ondan etmedim. Lakin senelerce Ahmet Yaşarla da hukukum oldu. Daha sonraki yıllarda bir kere cemaatten uzaklaştırılmış, Veli Genç ismiyle bilinen kişi şefaatçi olmuş ve tekrar cemaate güya yazı hocası diye kabul edilmişti. Ben Halil Çolak’la telefonla görüşürken bir seferinde ana konu Ahmet Yaşar Patır olmuştu. “Hocam, bu şahısta çok sıkıntılar var. Nöbete durduğu gecelerde beni çağırıyor, gel oturur sohbet ederiz, çay içerizi diyor. Ben gidemeyeceksem kursun sabit telefonundan cep telefonumu arıyor, saatlerce konuşuyor. Bu faturaları bu gariban millet ödemiyor mu? Bu gibi tavırları beni rahatsız ediyor.” diyordum. “Yaaaa, abi işte böyle, demek boşuna uzaklaştırılmış.” diyordu. Şimdi sadece Ahmet Yaşar Patır’dan söze bir girsem, tekamül kurslarının haline bir temas etsem, kitap hacminde yazmam lazım. O seviyede berbat bir vaziyette… Rezilliğin, ihanetin, yiyiciliğin hepsi bir arada…

Sokullu kursunun sabit numarası ezberimdeydi. Mümkün oldukça arar Halil Çolak’la, Süleyman Pembe ile, aşçı Yakup Özpolatla ve denk gelen kimse varsa, kurstan tanıdığım diğer kişilerle görüşürdüm. Hallerini sorardım. Bayramlarda, mübarek gün ve gecelerde SMS’ler atar, karşılık olarak SMS mesajları alırdım. Birkaç kere de o Sokullu kursuna gittim ve bu kadro ile görüşmelerim oldu. Gittiğim bir seferinde kursta birkaç gün de yatılı misafir kaldım. İsminde Nur geçtiği için ismi değiştirilmiş ve Nusret denilen bir hoca vardı ve daha başka başka şahitleri de var. Hatta bir seferinde çarşıdaki camide Halil Yurtsever’e de denk geldim. Kursta değildi, çarşıda denk gelebilmiştim.

Şimdi İstanbuldaki arkadaş çevremden, aile çevremden ve o kurstaki talebe çevremden, hangilerinden ayrı ayrı doğrulamamı istiyorlarsa, benim için mesele bile değil. Hemen doğrularım bunları ve çok daha fazlasını…

Daha hiçbir şey de anlatmadım bu hususta ve neler neler var. Lakin güya Allah dostu, cemaatimizin en meşhur ve sevilen hatiplerinden, güya kerametler sahibi, bunca çile çekmiş ve hizmet yolunda mücadele etmiş Behlül Karak, şimdi ne diyor… Allahsızlık derecesi bu… Allah’a hakikaten inanan kişi, hala azıcık bir yanı insan kalmış bir kişi, gizli bir Hristiyan bile olsa, şu şartlarda şu adilik seviyesine düşemez. Şu sergilediği dereke, şeytanlık, satanistlik derekesi… Hiçbir sınır tanımama derekesi… Esfel-i safilinden olmanın emaresi. Vaktim dar, meşguliyetim çok. Elbette bu hususları geniş vakitlerde de anlatmaya devam edeceğim.

Şayeettt… Behlül Karak’ın telefon görüşmelerinde ifade ettiği gibi ben o kurstan kovulmuşsam, bu yola, bu dine en ufak bir zarar verme kastım varsa, mason isem v.s…. Allah bana lanet etsin. Burayı okuyan herkes de amin desin. Allah beni bu gecenin sabahına çıkartmasın. Aksi geçerli ise ve hainlik yapan, şeytanlık yapan, yalan söyleyen, iftira atan Behlül Karak ise Allah ona ve ona bu hususlarda yardımcı olan herkese lanet etsin. Allah’ın, meleklerin, peygamberlerin, sıddıkların, şühedanın lanetleri üzerlerine olsun. İbret-i alem olsunlar.

Kim de yüzleştirmek istiyorsa işte ben buradayım. Yıllardır cep telefonu kullanmam ama 0554 360 56 66 numaralı telefonumu bütün dünya bilir. Bu numarayı Telegram uygulamasından ekleyen herkes bana saniyeler içinde ulaşabilir. Daha neleri neleri isimlerle, şahitlerle, detaylarla anlatıp ispat edebilirim, görebilirler.

Mfs – Ezber bozan

Seyfettin Alkan ve Behlül Karak’ın hezeyanları

(Bu yayın, Mehmet Fahri Sertkaya’nın sosyal medya uygulamasında takipçileri ile yazışmalarının yayınlanmış halidir)

Akademi Dergisi takipçisi Abdurrahman: Hocam aradım Seyfettin Alkan’ı, adam konuşma fırsatı vermiyor. “Sen Kur’an hizmetinden misin?” diye sordu. “Şu an kurslara gitmiyorum” dedim. “Kuran hizmetindekiler arasın” dedi. “Sen ne arıyorsun? Beni mi muhakeme ediyorsun?” dedi. “Siz hz. üstazımızın talebesi değil misiniz? Ondan soruyorum” dedim. Cevap vermedi. Sabahta sordular bunları, müsait değilim deyip durdu. Soracağımıda soramadım, geçiştirdi. Hep arkada bir bayan sesi geldi. “kapat kapat” diye. “Onun muhattabı ben değilim” dedi sizi kastederek. “Mahkemede var avukatlarım takip eder” dedi.
“Siz eskiden de takip ederdiniz o zamanlar birşey demiyordunuz” dedim. “Hasbunallah” deyip durdu. dakikada bir, “Allaha havale ediyoruz böylelerini” dedi sanırım sizi kastederek. Zaten zor konuşuyordu. İşim var dedi. Sinirlendi gerildi. İyi günler deyip kapattım.

Mehmet Fahri Sertkaya: Şu anda da bir şey diyemiyor zaten. Mfs şöyle şöyle kötü biridir, Akademi Dergisi yayınları yolumuza, dinimize uygun değildir, diyebiliyor mu?

Beraber vatana ihanet ettiği ve kara para işleri çevirdiği çevrenin içinde istihbaratçılar var.

Kim bilir kaç kere sordu “Yok mu hala mfs’yi bitirebileceğimiz bir açık?” dedi.

Allah bilir…

Elinde bir malzemesi olsa bu kadar senedir sadece susup kaçar mı hiç… Sayar dökerdi. Hiç değilse şimdi sayardı.

Akademi Dergisi takipçisi Abdurrahman: Hiçbir şey diyemedi. Adınızı bile söylemek istemedi.

Mehmet Fahri Sertkaya: Bir Müslüman kişinin bu meseleleri sorması için cemaatimizin mensubu olması şart mı?

Bu konular sadece cemaatimizin mensuplarını mı alakadar ediyor?

Bu meseleler, devletimizin milli güvenliğini bile alakadar etmiyor mu?

Heriflerin “tek bir meselede tek bir kelime bile etmemek” üzerine sanki karar almışlar gibi davrandıkları çok açık değil mi?

Bir tek kontrolsüz, hesap edilemeyen hareketleri, çorap söküğü gibi sökülüp dağılmalarına sebep olacak.

Sizler aramadan önce de bunlar kendi aralarında takip ediyorlar yayınları, dertleşiyorlar, ne yapabileceklerine bakıyorlar.

Hiç bir şey yapamayacaklarını anladıkları için hala ısrarla susuyorlar.

Demin başka bir takipçi Behlül Karak’ı aramış

Bana aktarılana göre Behlük Karak benim hakkımda konuşurken, “Burada talebeydi. Ben onu kovdum. Onun yarası var. O mason, o deli” mealinde cümleler kurmuş.

Bu kadar zavallı hale düştüler. Ben o kursta kovulmadım. Bunun onlarca şahidi hala var. Ben o kursta hiçbir zaman “sorunlu bir talebe” de olmadım.

Anlattığım o talebeler arası sıkıntılı zamanlarda bile ben asilce davranışlar sergiledim.

Hiç biri çıkıp bana bir kelime bile edemedi. “Sen hatalıydın” bile diyemediler.

Şimdi alemin önünde şu Behlül’ün kendini düşürdüğü hale bak. Yalan olduğu sadece dakikalar içinde meydana çıkartılabilecek iftiraların arkasına sığınmaya çalışmış.

Bir de en sınır tanımaz tavırlarla “deli o” demiş.

Ne kadar karaktersiz olduğunu gözler önüne kendisi sermiş.

10 yıldır benim karşıma kim çıkabilmiş, hangi yayınım yalanlanabilmiş?

Son çare olarak “deli” demekten başka ne çıkar yol bulabilmişler?

Bu dünyaya gelmiş bütün peygamberlere ve mürşidi kamillere hep hayatlarında “deli, şair, mecnun” demişler.

Ayet-i kerimelerde de hz Allah bunları haber vermiş.

Çünkü aciz kalmışlar. Dosdoğru duran, hep hakikati söyleyen ve yaşayan insanlara nasıl bir kulp takacaklar, mümkün mü bu?

Hz. üstazımız “Ehl-i küfr, müslümanlar karşısında, ilim, hikmet, ispat karşısında her devirde aciz kalır ve silaha sarılır” buyurmamış mı?

Ben isim soy isimlerle, hadiselerin yaşandığı yerleri detayları ile de tarif ederek türlü ihaneti, kalleşliği anlatmadım mı?

Halil Çolak, Halil Yurtsever ve başkalarının isimlerini de vermedim mi?

Talebelerin isimlerini de vermedim mi?

Bunların hepsi uydurma mı diyecek, dese ne olacak?

İhanetleri, adilikleri, sefillikleri, iki yüzlülükleri, çift kimlikli yaşadıkları, dolandırıcılıkları, iftiraları, cinayetleri, doğudaki terör örgütleri ve aşiretlerle bağlantıları hep meydanda…

MİT başta olmak üzere türlü gizli servisler üzerinden de zaten terör örgütleriyle ve misyonerlerle ve mafyalarla ve devlet kurumları içindeki adamlarıyla bağlantılılar.

Bu şartlarda çıkıp ne diyebilecek?

Seyfettin. Behlül’den daha zeki, kararlı ve siyaset bilen bir kişi olduğu için hiç aleyhimde konuşmuyor. İşte Behlül’ün “ben onu kurstan kovdum” yalanı hemen gözler önüne çıkıyor.

Akademi Dergisi takipçisi Abdurrahman: Haklısınız hocam herşey dediğiniz gibi…

Adınızı anmaya bile çekiniyorlar ama Seyfettin Alkan siyaset yapıyordu.

Mehmet Fahri Sertkaya: Selam aleyküm

Akademi Dergisi takipçisi (Salim Yoldaş): a.selam

Mehmet Fahri Sertkaya: Ben anlayamadım, sen kimi aradın, kiminle konuştun, ne dedi, ses kaydı yapmadın mı?

Akademi Dergisi takipçisi (Salim Yoldaş): ilk önce Seyfettin alkanı aradım dedimki telegram akademi dergisinde karaca ahmette ustazımızın olmadığını 1950 de ustazımızın Merih gezegeni veya başka müslümanların olduğu gezegene hicret ettiğini 1950 den 1956 kadar gaipligin oluştuğunu ve cemaate kripto Ermeni özel yetiştirilmiş masonun atandığını hiç evlenmedigini evlatları olmadığını anlattım bunların hepsi uydurma diyor uydurmasa..demeye çalışıyorum evladım ben çok yorgunum müsait değilim uydurma bunlar…orda tepem attı ..bu işin artık suya sabuna sürülecek tarafı yok bu saatten sonra… madem uydurma torunları ve sen kamuoyuna biz DNA testi yaptıracağız deyip açıklama yapın dedim …DNA kelimesinden sonra kapatmış dinliyor musunuz beni diyorum baktım yüzüme kapatmış

Daha sonra Behlül karakı aradım selam verdim isim onayından sonra internette dolaşan haber iddiaalardan haberiniz varmı dedim ne iddiası dedi (ilk defa haberi varmış gibi) Telegram akademi dergisi ve mfs.tv adresindeki iddialar ne iddiası dedi …sitede telofon numaranız yazıyor dedim oradan aldım numaranızı dedim benim haberim yok dedi ..sonra devam ettim ben ..1950 de ustazımızın Merih gezegeni veya başka müslüman gezegene hicret ettiği götürüldüğü 1950 den 1956 ya gaipligin olduğu ve 1956 da kripto Ermeni birinin cemaatin başına getirildiği hiç evlenmedigini torunu olmadığını söylüyor dedim ..gayet sağlıklı bir şekilde dinledi alkan gibi hemen yüzüme kapatmadı…senin ve Seyfettin Alkan’ın herşeyden haberi olduğunu söylüyor dedim ..bunların hepsi düzmece bu adam mason bizi masaya çekmeye çalışıyor aklinca cemaati karıştırmaya çalışıyor dedi madem düzmece hocam torunları o zaman dna testi için savcılığa müracaat etsin dedim o kısım beni aşıyor dedi


bu adam bizim kurstaydi ben bu adamı kurstan bazı hataları yüzünden attım benden intikam almaya çalışıyor dedi deli muptezelin teki söylediği şeylere inanmayın dedi onun iddiası varsa beni arasın onun sorucagi soruların cevabı bende var dedi ..tekrar konu DNA testine geldi o konu beni aşıyor dedi hayırlı akşamlar deyip kapattı

yani ikiside kaçıyor

Alihan kuriş de yarın kendine yeni bir hat alır eski telefonunu kapar bundan emin olabilirsiniz

bir süre böyle devam etselerde bu işin patlayacagının herkes farkında belki kuris ve beraberindekilerin bir kaçış planı bile vardır..Göturebildikleri yere kadar götürecekler baktılar kurtuluş yok kacacaklar..bir tane solcu kanalda mason kanalında bununla ilgili haber yok …hiç mi olmaz ….?

ilgimi çekti bunlar böyle haberlere bayılırlar bir tane mason kanalında bu konuyla ilgili haber yok

hepsininde senden haberi var yayınlarından haberi var

Mehmet Fahri Sertkaya: Teyit etmek için soruyorum. Behlük Karak “Ben bu Mfs’yi bu kurstan kovdum” mu dedi? Üstüne bir de “deli ve mason” mu dedi?

Akademi Dergisi takipçisi (Salim Yoldaş): evet

hayır hiçbir şekilde sorun olmaz

ne konustuysak yazdım en ilgimi çeken Behlül barakın rahat olması Seyfettin in kaçması

Seyfettin hocamızın insiyatif alıp insanlarla müslümanlarla muhatap olucagi yerde …yorgunum…meşgulüm…müsait değilim diye kaçmasi

en fazla zoruma giden o oldu

Herkes hareketlensin

Saat TSİ 17:00 de Kraliyet ailesi mensubu gibi görünen bütün biyonik robotlara, içlerinde vazifeli olan bütün uzaylı insanlara ve onların çevresindeki diğer insan ya da biyonik robot kişilere karşı “ağır” bir metafizik saldırı başlatacağız. Ayın 19’una kadar bu şekilde her gün saatlerce ağır saldıracağız. 19’unda ise en ağırını yapacağız.

İsteyenler hemen şimdiden Kraliyeti/Deccaliyeti korumak için organize olmaya ve karşımıza geçmeye başlasınlar ki onları da yıkalım, atalım. İsteyenler de böylesine güzel günlerde, bizimle beraber Kraliyet’e metafizik saldırılar yaparak hoş vakit geçirebilirler.

Haydi herkes bir hareketlensin, ortalık bir şenlensin.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Af değil, zincirleme reaksiyon çıkar

Adalet sistemimizi en ileri seviyede ayarından çıkartarak yıllardır karşımda bir silah gibi kullandılar. Devletin adliyelerindeki savcı, hakim adamlarından sonra, hastahanelerindeki doktorlara ve başhekimlere, cezaevlerindeki müdürlerine, infaz koruma memurlarına hatta satın aldıkları mahkumlara kadar toplamda yüzlerce kişiyi de bu suçlarına alet ettiler. Hepsine yıllardır türlü türlü suçlar işlettiler.

Yine de netice alamadılar ve bir oldu bitti ile, tıbba ve hukuka tamamen aykırı şekilde akıl sağlığı raporu vermek istediler. O da ellerinde patladı, her safhasında daha da açıklar verdiler, suç üstü oldular ve onda da kaybeden, köşeye sıkışan taraf oldular.

Bana, kelimelerle, cümlelerle anlatmanın mümkün olamayacağı kadar çok zulüm ve eziyet ettiler, yüklendiler. Sınır tanımadan, şeytanlaşma seviyesinde yüklendiler ama ben her şeye rağmen, rest çeke çeke ellerinden çıktım, mekanıma geçtim ve yine de sakin kaldım. Evet, yine de sakin kaldım, hukuk yolunda üzerlerine gitmedim. Kısa süre sonra ise onları daha da şaşırtan çıkışlar yaptım. “O hukuksuz davaları temizleyin. Üstüme yığarken hukuk mu tanıdınız da kaldırırken hukuki sıkıntı çıkması ihtimaline bakıyorsunuz. Nasıl yığdıysanız, öyle temizleyin. Yoksa o davalar çok büyük patlayacaklar, her yeri sarsacaklar.” dedim. Defalarca fırsat verdim, sevk ettim, ikaz ettim ama temizlemediler.

Bu günlere gelindi ama o davalar/cezalar çoktan topluca hükümsüz kaldılar. “Böyle bir adalet sistemini tanımadığımı ve itaat etmediğimi” defalarca, en açık ifadelerle yazdım ve sorunsuzca yoluma devam ettim. Uzun zamandır karşımda devletimizin kurumlarını ayarından çıkartamıyorlar. Güya üzerime yığdıkları cezaları, evrakları bile kullanamıyorlar. Çoktandır kendilerinin topluca içeri alınması gerektiğini, kazdıkları kuyulara kendilerinin düştüğünü, bu dosyalarının sonucunun bu olduğunu biliyorlar. Bana sıkıntı olmasın diye tuttular olmayan korona salgını bahanesi ile açık ceza evlerine teslim olma süresini uzattıkça uzattılar. Daha geçenlerde “O dosyalarla oynamak isteyenler var. Hukuki zeminde hukuksuzca üzerime gelmek isteyenler var” mealinde yazdım diye, hemen panik haliyle o korona iznini bir sene daha uzattılar. Korana yalanlarını çökertmemizden beri nerede ise bir sene geçecek, herifler şimdiden bir sene sonrasına kadar sözde korona tatilini uzattılar. Kazdığın kuyuya düşmek, işte böyle bir şey…

Karşıma iyice hiç kaldıkları şu günlerde, yıkılıp yargılanmalarına ramak kaldığını çok iyi anladıkları şu günlerde, şimdi ise o ellerinde patlamış onlarca dosyayı/davayı, evrakı temize çekmenin bir yolu olarak af çıkartmayı konuşuyorlar. Ne güzel memleket be… O kadar mı ucuz, o kadar mı kolay…

Genel af da çıkartsalar, benim üzerime yığılmış bütün dosyaları ve cezaları bir anda temize çıkartacak ve nokta atışı ile belirlenmiş geniş kapsamlı kısmi bir af da çıkartsalar, buradan çıkışları yok. Çoktan köşeye sıkıştılar ve şu anlarda “yok olma” safhasındalar.

Ben o dosyaların, o tanımadığım ve itaat etmediğim hakimlerin kestiği sözde cezaların varlığından uzun süredir rahatsız değilim ve mevzu da etmiyorum. Çoktan ve tamamen lehime döndü o uydurma ve hukuksuz davalar. Şu andan sonra her ne yaparlarsa yapsınlar o dosyalar/davalar yine de patlayacaklar. Ne o sözde savcıların, sözde hakimlerin, sözde doktorların, sözde ceza evi müdürlerinin ve personellerinin cezasız kalmasına razı olurum ne de bu pisliklerin arkasındaki en etkili kişiler olan Adnancılara karşı tepkisiz kalırım. Ne de Adnancıların arkasındaki masonlara ve İngiliz, Amerikan, İsrail gizli teşkilatlarına karşı tepkisiz kalırım. Ta o Adnan Oktar’a, Oktar Babuna’ya, Mehmet Haberal’a, Meral Akşener’e, Bohçalı’ya, Tayyip’e, Soysuz’a, Abdülhamid Gül’e, Fahrettin Koca’ya kadar… Daha tepede mason üstadlarına hatta bu işe sürekli müdahale eden istihbarat teşkilatlarına kadar zincirleme bir reaksiyon gibi patlayacak bu davalar/dosyalar. Hiç kimse yok, bunu yapmama mani olabilecek bir güç unsuru epeyi zamandır karşımda yok ve önümüzdeki süreçte de kimse mani olamayacak.

Kamuoyuna yine gerçek sebeplerini göstermeden, insanları kandırarak ama aslında söz konusu davalarımı temize çekmek için genel ya da geniş kapsamlı bir af çıkartsınlar, sayısız insan şeytanı pisliği de ceza evlerinden çıkartsınlar, benim de öfkem arşa kadar çıkar. Benzin döküp yakarım bu sistemi ve cayır cayır yanarken de karşısına bir sandalye koyar, elime bir kahve fincanı alır, zevkle izlerim o zincirleme reaksiyonu… Ben o ceza evine ve bütünüyle o sürece sebepsiz, hikmetsiz girmedim. Onca çileyi boş yere çekmedim. Bir yanında manevi tekamül süreci varsa da bir yanında rest çekmek, bütün sisteme kafa tutmak ve sonunda sistemi toplayıp almak vardı. Kısa süre sonra her şeyin hikmeti daha da net görülecek.

Ben üzerimdeki cezaların, davaların, dosyaların, evrakların varlığından son derece memnunum. Benimle iyi geçinmek isteyen hiç kimse onları kanunsuzca temize çekilecek şekilde oynamasın, oynatmasın. Herkes ettiğini bulacak. Herkes cezasını bulacak.

| Mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

Tayyip devri bitti

İçimde Tayyip’e karşı artık dizginleyemeyeceğim, istesem de bastıramayacağım ve kontrol altında tutamayacağım bir öfke var. Tayyip ve AKPKK aleyhindeki son çıkışlarımı bir siyasi manevra olarak yapmadım. Köşeye sıkıştırmak için yapmadım. Tayyip hakikaten tamamen bitti. Bundan sonra ben bile onu iktidarda tutamam. Zaten tutmam. Sabrın sonuna çoktan gelindi, kararlarımız, stratejilerimiz çoktan değişti. Artık atış serbest… İsteyen Tayyip’e ve çetesine istediği yerden vursun. Ben de vuracağım, vurduracağım. Sadece devletimizin varlığına ve birliğine sıkıntı gelmesin, başka bir sınır yok.

Sabetaycı gizli Yahudi, mason, NATO’cu, ahlak/namus tanımaz ve ABD piyonu olan Adnan Menderes’ten bile daha sefil, daha rezil, daha yalnız halde devrilecek. Mason tarikatı onu korumayı bile deneyemeyecek, kendi derdine düşecek. Siyasetçiler gibi iş adamları da ondan uzak durduğu nispette emniyette olacaklar ve varlıkta kalabilecekler. Koca bir millet ayağa kalkıp onun ve çetesinin üzerine yürüyecek. Hem hastahane süreci yaşayacak hem de ipe çekilecek. Hukuki zeminde hukuksuzca bana yapmak istediği şeyler kendi başına gelecek. Hukuksuzca bana yamamak istediği evraklar onun hakkında hazırlanacak. Bu derece şeytanlaşarak karşımda yıllarca devlet/adalet gücünü ayarından çıkartmanın karşılığı ne imiş, görecek, yaşayacak. Onun “Nerede adalet, böyle olmaz” diye konuştuğu zamanları göreceğiz.

Mesela son günlerde mevzumuz olan ve “Ezber bozan” namıyla ortalığa her gün fitne saçan Yahudi mafyasının aynı zamanda Rus mafyalarıyla ve AKPKK’nin en tepe isimleriyle hatta Tayyip’le de çok işleri oldu. Ezber bozan çetesinden bile mevzuya girilse (ki o pisliklere daha fazla tahammül etmeyeceğiz), ortada ne AKPKK, ne MHPKK, ne Adnancılar ne Tayyip ne de diğerleri kalıyor. Vurmak istediğimizde binbir türlü yerden vurabiliyoruz ve mevzu hep Tayyip’le çetesine kadar gidiyor. Aynı zamanda hep bir yerlerinden Adnancılara da çıkıyor. Türkiye başta olmak üzere bütün dünyanın karışmasını istiyorum. Her yer, her yer en yüksek seviyede karışmalı ki bunun tam zamanı ve bu kaosun altında hep Ankebut Ağı mensupları kalacaklar.

Adnan Oktar’ı lider göstererek milletler arası seviyede organize şekilde ihanet, organize şekilde insanlık düşmanlığı, organize şekilde fuhşa zorlama, organize şekilde tehdit, şantaj, karalama, cinayet… Organize şekilde insan kaçakçılığı dahil onlarca vahim suçu işlemiş ve işlemeye devam eden o çeteyi savunabilecek kim varsa varlık göstermesini beklemiştim. Sahaya davet etmiştim. Bu kadar zaman geçti, anlaşılan o ki Adnancıların kimseleri kalmamış. Meydanda onlar için dik durabilen, onlar için ölümü göze alabilen, onlar için bir ömür içeride çürümeyi göze alabilen hiç kimse yok. Hatta onlar için metafizik çatışmalara girebilenler bile bir avuç kaldılar. O Kraliçe bile bu konuda aşırı gergin ve çaresizce geri duruyor. Adalet sistemimiz de eskiden olduğu gibi ellerinde oyuncak değil. Çok ifşa oldular ve adli sistemdeki savcı ve hakim adamları kurşunlardan hızlı koşamıyorlar. Adnancılar çetesini de Tayyip’e, İsrail’e ve İngiltere Kraliçe’si Elizabeth’e kadar çökerteceğim. Dikkat edilsin, bunca hususu bu nedenle yazdım ki hatalı değerlendirmeler yapılmasın. Daha önce de bu defa da bu gibi cümlelerim bir yerleri sarsmak, germek ve hizaya sokmak için yazılan şeyler değildi, değil. Ne diyorsam o, dediklerimi yapıyorum, yapacağım. Buradan geri dönüş yok. “Şimdi tam zamanı” dediğim anda o pimi çekeceğim. Türkiye için Tayyip de çetesi de artık mevzu edilmeye bile gerek duyulmayan kişiler… Artık bitmiş, tükenmiş kişiler. Herkes emin olmalı ki Ankebut Ağı dünya genelinde seferber olarak Tayyip’i ve çetesini elimden almak istese bile alamaz, alamıyor.

Zaten onun tasmasını elinde tutanlar da onu çoktan sildiler ve daha fazla başta tutamayacaklarını, tutabilecek olsaydılar bile onun sisteme daha fazla fayda sağlamayacağını kabullendiler. Ülkemizin yakın çevresindeki hedeflerimize ulaşmak için de Tayyip’e ve çetesine ihtiyaç yok. Bu husus da kabullenilmeli, aksi halde sahada bazı sıkıntılar yaşayacağız. Mükemmel bir hızla ve ahenkle yol aldığımız, dünyaya Türkiye’nin gücünü gösterdiğimiz şu zamanda, bu güne kadar defalarca kendisine sunulmuş fırsatları ahmakça tepmiş bir Tayyip’e ve çetesine ihtiyacımız yok. Gereksiz tiplerle zaman kaybetmenin lüzumu yok. Türkiye’nin karışmasından endişe etmenin de gereği yok. Bırakacağız, neresi yıkılıyorsa yıkılıyor, neresi karışıyorsa karışıyor ve devamında kaostan düzen kuracağız. NATO da AB de İngiltere de İsrail de ABD de Türkiye’den beslenemeyecek. Onların can damarlarını kesmek için Türkiye’nin yıkılması ve sonra bir daha ayağa kalması gerekiyorsa, bu olacak. Türkiye’de hala bunlara çalışan hiç kimse sahada kalamayacak, olamayacak.

Mfs rüzgarından faydalanarak ve Tayyip’i de biraz avucuna düşürerek kendince bir işler çeviren, İstanbul’u kenarda tutabileceğini düşünen o Putin’den hiçbir şey olmaz. Bütün dünya onun kaç kere ahmakça siyaset sergilediğini izledi hala izliyor. Onun da devrinin bittiğini yazdığımda ciddiydim. Başka niyetlerim, planlarım yoktu. Bu ikili hem Türkiye’yi hem de Rusya’yı sadece felaketlere sürüklerler. Başka bir şekilde değerlendirme yapmış kişiler, gruplar, holdingler varsa, hatalarından hemen dönmeliler. Rusya, diğer devletlerin siyasi liderleri için de büyük sermaye sahipleri için de hala emniyetsiz bir liman, aynı Türkiye gibi…

Bu dünyada artık hiç kimse İstanbul’u dikkate almadan hiçbir şey yapamaz.

| Mfs – Akademi Dergisi – Ezber bozan