Etiket arşivi: Yüksek Teknoloji

Sayha bu dünyada çok kere görülmüş bir şeydir

Kaf suresinin 42. ayet-i kerimesinin hz. Mehdi hakkında mı yoksa kıyamet hakkında mı olduğu, çok sayıda alim kişi tarafından geçmişten beri hep tartışıldı. Günümüzde de hala tartışılıyor.

Kaf suresinin 41, 42. ve 43. ayet-i kerimeleri hem kıyamet vakti ve kıyametin nasıl yaşanacağı hakkında hem de hz. Mehdi’nin “çok büyük bir hadise” ile açıkça meydana çıkacağı hakkında ayetler…

Kaf suresinin 42. ayet-i kerimesinde geçen “sayha” bu dünyada çok kere görülmüş, yaşanmış bir şeydir.

Dört büyük melekten biri olan İsrafil aleyhisselamın suru üflemesi de aslında bir sayha… Hatta asıl sayha o ama sayhalara sebep olabilen tek kişi o değil. Bu güne kadar peygamberlerden bazıları da daha kısmi ve daha düşük seviyede sayhalara vesile/sebep oldular. Peygamber olmasalar da bazı büyük veli zatlar da oldular. Hz. Mehdi ve bazı yardımcıları da bunu yapabilecekler. Anlattığım gibi, yaşanacağı hadislerle ve ayet-i kerime ile haber verilmiş olan “duhan” hadisesi de bir sayha ve dabbetül arz ile hz. Mehdi aynı kişiler.

Sayhalar ile maddenin enerjisi, atomu ile oynanıyor. Kıyamet dediğimiz hadise, İsrafil aleyhisselamın suru üflemesi ile yaşanacak olan bir sayha ve sayhaların en büyüğü ve sonuncusu…

Sur nedir, tam olarak bilemiyoruz ama üflemesi de anladığımız manada değil. En doğrusunu Allah bilir ama benim anladığım, İsrafil aleyhisselam bir şekilde ve aniden çok büyük bir enerji yayacak. Bu sayede sadece dünyamızda ya da güneş sistemimizde ya da uzayda değil, bütün sema katları da dahil her yerde aynı anda kıyamet kopacak. Her şey gayb olacak. Yani atomlarına ayrılarak görünmez olacak. Gayb olmak, tamamen yok olmak demek değildir.

Her şey atomlarına ayrılacak, göz göremez olacak, zaten insanlar da gözleri de atomlara ayrılacak. Canlı kimse kalmadığı gibi üzerindeki canlı-cansız her şeyle beraber bütün gezegenler, güneşler, gök adalar, uzayın tamamı hatta üstündeki sema katları atomlarına ayrılacak. Lakin bu atomlar yok olmayacaklar da İsrail aleyhisselam sura ikinci kere üfleyince yani yeni bir sayha yapınca, o defa tekrar bir araya gelecekler.

İşte bu gözle bakınca daha iyi anlaşılacaktır ki sayha, atomlar arasındaki bağları bozan, dolayısıyla maddeyi/cismi oluşturan atomları dağıttığı için ortada madde/cisim bırakmayan bir enerji…

İşte geçmişte pek çok kavim bu şekilde de helak edildi. Onlara bir sayha isabet etti ve bedenlerini oluşturan atomları bir anda çözüldüler de öldüler ve gayb oldular. Ortada cesetleri bile kalmadı.

Ayet-i kerimelerde geçen sayha, saika ve karia, hep bu sarsıcı gerçeklerle alakalı. Sarsıntı, deprem, çığlık gibi manalara gelmiyorlar. Atomlarına kadar sarsıp dağıtan bir ses/şok enerjisi, dağıtılıp çözülme, çarpılma gibi manalara geliyorlar.

Ad kavminin devamı olan Semud kavminin elinde çok çok uçuk seviyede bilim ve teknoloji vardı.

Günümüzde ışın ya da plazma silahları da denilen silahları, çok ileri seviyede yapmışlar ve kullanıyorlardı. Aralarından bir kişi mesela bir hayvana ateş etse, saniye içinde hayvanın bedenindeki bütün atomlar ayrışıyor ve ortada ceset bile kalmadan hayvan ölüp yok oluyordu.

Kayadan devenin çıkışı da bir sayha…

Aralarındaki Salih peygambere hiç inanmıyorlar hatta onu deli, meczup, yalancı görüyorlardı. Onunla alay ediyorlardı. Salih aleyhisselam ne kadar nasihat etse de onu dinlemiyorlardı.

İşte o meşhur ve ayet-i kerimede de geçen hadisenin yaşandığı gün “Sen peygamber isen mucizeni göster” dediler ve Salih peygamber mucize gösterince inanacaklarına da söz verdiler.

Hz. Salih “Nasıl bir mucize göstermemi istiyorsunuz?” dediğinde, teknolojiyle, cinlerin gizli müdahaleleri ile ve sihir/büyü ile asla yapılamayacak bir şey düşündüler.

Bir kayanın ya da tepenin üzerinde iken söz konusu silahla vurulmuş ve gayb edilmiş bir deveyi geri getirmesini istediler. “Şu karşıki dağdan yavrusuyla beraber bir deve çıkaracaksın” dediler. Herhangi bir deve olursa kabul etmeyeceklerini, silahla vurulup yok edilen devenin hem dişi hem de gebe olduğunu, Salih peygamberin de aynı dişi deveyi geri getirmesi gerektiğini ısrarla söylediler.

Salih aleyhisselam Allah’a dua etti, Allah’ın takdiri ile mucizesini gösterdi. Atomlarına ayrılarak ölmüş olan dişi devenin atomları herkesin gözleri önünde bir araya tekrar toplandı. Yani hz. Salih mucizevi seviyede bir sayha gönderdi. Üstelik ölü halde değil, vurulmadan önce olduğu gibi diri halde bir araya toplandı o devenin atomları… Deve, yaşananlardan dolayı şaşkına dönen kalabalığın arasında yürüye yürüye dolaştı. Bir süre sonra yavruladı ve sağlıklı bir yavru verdi.

Semud kavminden olan inkarcılar, şaşkına döndüler. Aynı dişi deveyi, aynı boyda posta, aynı gebelik seviyesinde ve yok edildiği kayanın ya da tepenin üzerinde görünce, gördüklerine inanamadılar ama sözlerini tutup iman da etmediler. Aralarından sadece birkaç kişi iman etti. İman etmeyenler yine de o kadar sarsıldılar ki Salih peygambere deli, meczup diyemez oldular. Ona hala inanmıyor olsalar da sözlerine büyük oranda itaat eder oldular.

İşte kıyametin kopması da bir sayha ile yani “Sura üflenmesi” dediğimiz şey neticesinde devasa şiddette bir sayhanın yayılması ile yaşanacak. Kıyametin kopmasından bir süre sonra o sura bir daha üfleyecek İsrafil aleyhisselam ve yine akıl almaz büyüklükte bir sayha yayacak. O vakit ise her şey yerine geri gelecek. Yani dağınık durumda olan her şeyin atomları birleşecek.

Birinci sayhada atomlarına ayrılmış olan koca alem, ikinci sayhada yeniden atomlarının birleşmesi ile geri gelecek, yeniden yaratılacak. Kıyametin koptuğu anda dünya diye bir gezegen hala varsa, ikinci sur üflenince o da atomları toplanarak geri gelecek. Öyle ki mfs kıyamet kopmadan önce şunca projelerini yapıp bitirmişse, kıyametten sonra dünya tekrar yaratıldığında bütün bu projeler de eski haliyle geri gelecek. Kanallar, boğazlar, suni denizler, suni adalar yok olmayacaklar.

Kıyamet koptuğu anda dünyada başka nasıl faydalı ya da zararlı şeyler varsa, onlar da kıyamet kopma anındaki halleri ile geri gelecekler. Kıyamet kopma anında dünyada hangi hayvan türleri varsa, şu deve misalinde olduğu gibi, onlar da oldukları yere geri gelecekler ve yaşamaya, üremeye devam edecekler.

Lakin dünya insanlarının bedenleri de atomlarından yeniden bir araya getirilecek yani öldükten sonra dirilme dediğimiz şey yaşanacak olsa da ikinci surdan sonra dünyaya geri gelecek dünya insanları burada çok kalmayacaklar. Yargılanıp cennete ya da cehenneme gidecekler.

Sonra Allah’ın takdir ettiği kadar bir zaman geçecek. Dünya bir süre boş kalacak. Sonra yeni bir Adem ile yeni bir Havva’yı yaratacak Allah ve bu gezegene gönderecek. Sonra o yeni Adem neslinin kıyameti kopana kadar yeni yeni insanlar ve cinler gelecek bu dünyaya ve onlar da imtihan olacaklar. Onlar, daha önce yaşamış da ölmüş insanlar ya da cinler olmayacaklar. Kıyameti kopan, mahkemesi yapılan, cennete ya da cehenneme konulan milletler/ümmetler, bir daha dünyaya asla gönderilmeyecekler.

Bu sistem, bu güne kadar en az milyonlarca kere yaşandı. Bizden önce en az milyonlarca kere kıyametler yani dev sayhalar koptu. Milyonlarca başka Adem’in evlatları, kıyametleri kopana kadar imtihan oldular ve şimdi cennette ya da cehennemdeler. İsra mucizesi sırasında peygamberimizin cennette mükafat halindeyken ya da cennemede azap halindeyken gördüğü insanlar da bu kişiler. Bizden önceki Ademlerin evlatları olan kişiler.

İkinci sur üflenip de insanlar ölümden sonra diriltilince, çürümüş ve atomları ayrışmış haldeki bedenleri tekrar ilk haline gelince… O bedenlere o ruhlar yeniden konulunca… Bu insanların hesapları adaletle görülüp cennete ya da cehenne konulunca… Bunun üzerine dünyada hiç insan kalmayıp da bir süre de geçince… Ve sonra yeni Adem ile Havva gönderilince… İşte o arada insansız/boş geçen sürede dünyada yeryüzünü tamamen tarumar eden felaket ya da felaketler de yaşanmamışsa… O halde yeni Adem ile Havva yüksek teknoloji ile her yeri elden geçirilmiş, düzenlenmiş, şekillendirilmiş bir dünyaya gelmiş olacaklar.

Geldiklerinde elektrik santralleri, köprüler, yollar, yer altı şehirleri, kütüphaneler, dijital kütüphaneler, hava ve kara araçları, hastahaneler, askeri tesisler bulacaklar. Yeri kazıp araştırmalar yapsalar, yerin altında milyonlarca hatta milyarlarca yıl önceden kalma el aletleri, şehirler, mağaralar, tüneller, hayvan ve insan kalıntıları dahi bulacaklar.

Bu, bizim Adem babamız bu dünyaya gönderildiğinde de böyle oldu. Adem babamımız dünyamızda çok yüksek teknoloji ile yapılmış şehirlerin, binaların, devasa tesislerin, kütüphanelerin içinde yaşadı. Çünkü sayha ile atomlarına ayrılma ve sayha ile atomları toplanıp diriltilme, geri getirilme esnasında, her şey son anında olduğu gibi yeniden toplanıyor, şekilleniyor.

Bu sayede Adem babamız, dünyaya geldikten kısa süre sonra, dünyada sağlam kalmış uzay araçlarından birini kullanarak Venüs’e ve başka gezegenlere dahi gitti. Venüs’te de hala insanlık var ve dış görünüşleri bizimle tıpa tıp aynı…

Dünyanın uydusu olan Ay’ın suni bir uydu olduğunu, en az dört milyar yaşında olduğunu artık çok yüksek sayıda insan duydu, öğrendi kabullendi.

İşte o Ay, milyonlarca önceki Adem nesillerinden biri tarafından yapıldı. Arada milyonlarca kere kıyamet koptu, başka başka Ademler gönderildi, nesilleri yaşadı ve imtihan oldu ama o Ay’a bir zarar gelmedi. Kıyamet kopmakta iken nerede ve nasıl bir halde duruyorsa, ikinci sur üflenince aynı o yerde ve o halde geri geldi.

Yüzeyinde ne kadar göçükler, kayalar, izler varsa, onlara kadar, bütün detaylarına kadar aynı kalarak geri geldi. Ay ne halde iken atomları ayrıldı ve gayb olduysa, o atomlar tekrar o halde toplandı.

Anlaşılsın diye açıyorum. Bir kişi şu Ay’ın bizden sonraki Ademin nesline ulaşmasını istemiyorsa… O halde kıyamet kopmadan önce onu bombalamalı, paramparça etmeli ya da tek tek her yerini sökmeli. Bu yapılırsa, kıyamet kopmakta iken ortada bir Ay olmadığı için, ikinci sur üflenince de ortada bir Ay olmayacak.

Şimdi sayhanın, karianın, saikanın ne olduğu da bu alemin çalışma sistemi de büyük oranda anlaşılmıştır ve şu sözü ekleyebilirim:

En doğrusunu Allah bilir ama benim anladığım o ki hz. Mehdi açıkça meydana çıkarken, Mehdi olduğu herkesçe anlaşılacağı şekilde meydana çıkarken sayhalar atacak ve dünyanın farklı yerlerinde akıl almaz hadiselere sebep olacak. Öyle ki bu hadiselerde pek çok şehir ve şehir halkı bile yok olabilir.

Yakında yaşanacağını değerlendiriyorum, bakalım neler olacak.

Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

Bize çocukluğundan biraz anlatır mısın

Osmanlı devrinde böylelerini cellat yapıyorlardı.

Şu insan kasabı, şu organcı Fahrettin Koca’nın Çingeneliğini hala göremiyor musunuz?

Fahrettin’in hiç gençlik fotoğraflarını gördünüz mü? Vesikalık olsa da olur, aratın bakalım sağda solda var mı…

Sanki yapay zekaya başvurmuşlar da dakika içinde bu hikayeleri uydurmuş gibi bir hisse kapılıyorum.

– Merhaba kuş! Bize çocukluğundan biraz anlatır mısın…

= Merbaha insan! Benim çocukluğum çok yalnız geçti. Çocukluğuma çok fazla kişi şahit olamadı. Akranım çocuklarla neredeyse hiç misket ve top oymayamadım. Çünkü çocukluğumda hep babamın bakkal dükkanına baktım. Böyle olmalıydı, çünkü babam da başka bir bakkal dükkanımıza bakıyordu.

Yine de kötü bir çocukluk geçirmedim. Diğer çocuklara kıyasla iyi şartlar içindeydim de denebilir. Çünkü dükkanda bol bol arpa, darı oluyor ve bunlara her zaman erişme imkanı bulabiliyordum.

Özlüyorum şimdi o yapayalnız, oyunsuz, sokaksız, maçsız, topsuz geçen çocukluğumu… Her şeye rağmen çok güzeldi. Hele bayramlar başka güzeldi. Ben bayramlarda da pek ortalıkta görünmezdim. Babamlarla bayram namazına, sonra da kabristana giderdim. Sonra yine bakkal dükkanımıza bakardım.

Belki de çocukluğumun bu kadar yalnız geçmiş olmasındandır, bilemiyorum ama devamında ilk gençlik yıllarım da çok yalnız geçti. Şu milletin arasında benim çocukluğumu ve gençliğimi bilen, şahit olan pek fazla kişi yok. Hayat işte, her şey istediğin gibi olmayabiliyor.

– Merhaba yeşil kuş! Sen de bize biraz çocukluğundan anlatır mısın…

= Merhaba insan! Öncelikle seni gerçek bir kuş olmadığım, yapay zekalı bir biyonik robot olduğum hususunda açıkça bilgilendirmeliyim. Ben, çok gelişmiş bir yapay zeka sistemiyle desteklenmiş ve üst versiyonda bir robot kuşum. Eğer istersen sana sadece bir dakika içinde bile yüzlerce farklı çocukluk hikayesini detaylı olarak yazabilirim. İstersen bunları saatlerce hatta aylarca sürecek şekilde sesli olarak anlatabilirim. Şimdi yine de sana çocukluk hikayesi anlatmamı istiyor musun?

– Merhaba Nebati! Bize biraz çocukluğundan anlatır mısın…

– Merhaba insan! Gerçek ve yaşayan insan derisi/dokusu ile kaplanmış olmam, çıplak gözle bakılınca gerçek insandan ayırt edilemiyor olmam seni yanıltmasın. Öncelikle, çok gelişmiş bir yapay zekayla ve daha başka özel teknojilerle donatılmış bir biyonik robot olduğum hususunda seni açıkça bilgilendirmeliyim.

Sahip olduğum çok ileri teknoloji sayesinde gerçek insanların beyinleriyle kablosuz şekilde bağlantı kurabilir ve kısa süre içinde neler yaşadıklarını izleyip duyabilirim. Hatta yeni ölmüş gerçek insanların beyinlerine de bağlanabilir, onların ölürken gördüklerini, duyduklarını izleyebilir ve karışık cinayetleri kolayca çözebilirim.

Az önce biyonik robot bir kuş tarafından bilgilendirildiğini ve ileri seviyede şaşırıp sarsıldığını görüyorum. Ben de sana sadece bir dakika içinde çok mantıklı ve kusursuz cümlelerle ve birbirinden tamamen bağımsız yüzlerce çocukluk hikayesi kurgulayabilirim. Bunları, beden dili ve duygusal tavırlar hatta gerektiğinde kahkalar ve göz yaşları da ekleyerek sesli olarak anlatabilirim.

Bu sarsıcı gerçeğe rağmen, bir çocukluk hikayesi kurgulayıp da sana anlatmamı istiyorsan, gözlerimdeki ışılltıya odaklanman yeterli. Ben senin zihnindeki kararı gözlerinden bile okuyabilirim.

– Merhaba arı! Ben, dünyadaki biyonik robot insanlar ve hayvanlar hakkında bilgilendirilmiş gerçek bir dünya insanıyım. Senin gerçek arı suretinde imal edilmiş bir biyonik robot olduğunu da biliyorum. Yapay zekanın insanlarla irtibat kurabilecek kadar gelişmişmemiş olduğunu da biliyorum ama yine de bana temel bilgiler verebilirsin. Bana, dünyamızda neler yaptığını biraz anlatır mısın…

= Merhaba dünyalı! Evet, ben bir biyonik robotum ve şu anda, aldığım talimatları uyguluyorum. Talimatlar şu şekilde:

🔘 Gerçek dünya insanlarına fark edilmeden tabiatta dolaşmak

🔘 Gerçek arılara musallat olup onları yaydığım sinyallerle rahatsız edip kovmak, dağıtmak.

🔘 Bu yolla, tabiattaki bitkilerin üremesine büyük oranda mani olarak kontrollü bir kuraklık, kıtlık sağlamak.

🔘 Bazı durumlarda gerçek arıları temassız şekilde uzaktan sinyallerle çarparak öldürmek.

🔘 Hedef arı kovanlarındaki kraliçe arıları öldürerek kovanın birliğini bozmak ve dağıtmak

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Rusya’sız bir dünyaya doğru…

Önümüzdeki yakın süreçte, Rusya’nın siyasetinde, daha doğrusu Ankebut Ağının Rusya merkezli olarak oynattığı danışıklı dövüşlerde, planlarda ani çökmeler olacak. Bunun neticesi olarak pek çok mühim gelişme yaşanacak ama Rusya, doğal gaz ve maden sahalarında/sektörlerinde bile çok büyük kayıplar yaşayacak, zarar edecek. Danışıklı dövüştüğü taraflara da kaybettirecek.

Rusya, bu kadar büyük kayıpları yaşadığı halde, bu kayıpları yaşamasına sebep olan taraflara ciddi bir karşılık bile veremez hale gelecek. Rusya ile beraber kaybeden danışıklı dövüşçü taraflar da hiçbir karşılık veremeyecekler.

Rusya, Suriye’den de kısa sürede ve tamamen çıkartılacak ve Suriye’nin peşinden, dünyanın başka başka yerlerinde de büyük kayıplar, zararlar yaşayacak, yaşatacak. Bu süreç sırasında Rusya’nın ordusu da harp sanayii de çok büyük kayıplar yaşayacak.

Hiçbir şekilde öngörülemeyen bir sürpriz karşımıza çıkmazsa, kesinlikle kısa sürede Rusya diye bir federasyon kalmayacak. Belki adına Rusya denilen ve çok içeride, Türkiye’den epeyi uzakta bir küçük ülke bir süre için kalabilir.

Rusya, defalarca uzattığım dost elini her seferinde nankörce kırmaya kalkmasının bedelini, hak ettiği kadar ağır ödeyecek. Rusya, hala insan kaçakçılığı, organ kaçakçılığı, zorla fuhuş işleri yapan ve yaptıran bir devlet/millet olmanın, İstanbul’un hassasiyetlerini hiçe saymanın bedelini çok ağır şekilde ödeyecek.

Rusyayı uzaylı taraflar ve ellerinde bulunan elektromanyetik silahlar da koruyamayacak ve kurtaramayacak. Semud kavminin elindeki teknoloji Rusya’daki teknolojinin çok ama çok ilerisindeydi ama kurtulamadılar.

Rusya şirketi olarak görünen ve Ankebut Ağına bağlı olmayan bütün şirketler, Rusya sınırlarının dışına taşınmalılar. Gerekiyorsa hiçbir yere taşınmayıp faaliyetlerini durdurmalı ve sermayelerini Rusya dışına çıkartacak korumanın yollarına bakmalılar. Yakında peş peşe batacak olan Rus şirketlerinin daha doğrusu Ankebut Ağı şirketlerinin hisseleri de elden çıkartılmalı. Rus enerji şirketlerinin hisseleri ise en başta çıkartılmalı.

| mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

Ben burada oyun oynamıyorum

– Tayvan’ın çevre ülkelerle yaşadığı sorunlar bizim meselemiz değildir. Tayvan’ın Çin’e bağlanması ya da bağlanmaması da bizim için mühim değildir.  Tayvan meselesinden büyük bir askeri çatışma çıkması da bizim için çok mühim değildir. İhtimal dahilindeki bu askeri çatışmanın tarafı değiliz, olmayacağız. Zaten fiilen NATO üyesi de değiliz. Türkiye’de bu hususlarda da çatlak sesler istemiyorum. Herkes neye, kime destek verdiğini, nasıl oyunlar içinde kalacağını, Türkiye’yi nasıl bir ateşe atacağını ve dolayısıyla ne şiddette bir karşılık göreceğini iyice hesaplasın, kendi sonunu da düşünsün ona göre konuşsun ya da yazsın. 

– Kuzey Kore’yi ya da herhangi bir ülkeyi demokrasiye zorlayan biri değilim. Ben demokrat değilim. Hiçbir zaman da olmayacağım. Hiç kimseyi de demokrasi denilen şeytani sisteme zorlamayacağım. Hiç kimsenin de hiç kimseyi demokratik sisteme zorlama hakkı yok. Kuzey Kore’nin hali açıkça gözler önünde ve iyi bir halde değil. Sorunlarının çözümü demokraside de değil. Bunların haricinde, Kuzey Kore’nin şu anda Tayvan, Güney Kore ve Japonya meselelerinde taraf olması, hatta askeri çatışmalara dahil olması beni rahatsız etmiyor. 

– Benim haritamda Güney Kore, Tayvan, Japonya, Ukrayna, Finlandiya, İsveç, Norveç, İngiltere, İsrail, BAE, Katar, Kuveyt, Singapur, Danimarka, Hollanda, Ermenistan, İran denilen yerler yok. Bunlara çoktan çizik çektim. Bu coğrafyalarda siyasi haritalar değişecek. Bunların çoğuna zamanında gerekli eli uzattım, mühleti verdim, ikazlar yaptım ve kararlılıkla tercihlerini yaptılar. Sonlarını kendileri belirlediler.  Türkiye ve gerçek müttefikleri bu gibi devletler ve devletçikler konusunda batı dünyasından bu yana doğru esen suni rüzgarlara kapılmayacaklar. Batı dünyasının daha doğru ifadeyle grilerin, Asyanın söz konusu bölgelerine dair nasıl planları varsa, kendileri o planları uygulama peşinde koşacaklar. Bizi ve gerçek müttefiklerimizi bu işlere karıştırmayacaklar. Karıştırmaya kalkarlarsa safımız Asya safı olacak. 

– Batı dünyasının Türkiye’deki piyonlarından olan gizli Ermenileri/Hristiyanları ben listemden sileli yıllar oldu. Son süreçte de beni gizli Hristiyanlar hususunda kızdırdılar, öfkemi ve kararlarımı kısmen de olsa ilan ettim. O günden beri Türkiye’deki gizli Hristiyan hainlerde yaprak dökümü devam ediyor. Maddi kayıpları da can kayıpları da hızla artıyor. Daha da devam edecek. Buna rağmen, benimle ortak paydalarda hareket ediyormuş gibi görünen dünya genelindeki bazı unsurlar, ülkemizdeki gizli Hristiyan siyasetçilerin üzerine oynamaya başladılar. Bu, vahim bir hata… Hususiyle Amerika Birleşik Devletçiklerinde bulunan, kendilerine bir süredir sahayı/meydanı açtığım bazı unsurların, böyle bir anda bu kadar vahim bir karar vermeleri, akıl alır gibi değil. Bu hususta da ikazlarımı yapmış bulunayım.

– Tayyip’in ve çetesinin işi bitti. Bitti diye, gizli Hristiyanların sözde siyasi partilerini ve sözde siyasi liderlerini muhatap almak, alternatif görmek zorunluluğu yok. Ben Tayyip’i seçimle indirmeyeceğim. Meşru bir halk, adalet sistemi ve ordu darbesiyle indireceğim. Bunu yaparken hep söylediğim gibi gizli Hristiyanların sözde partilerini ve teşkilatlarını da toplayıp alacağım. TBMM’yi merkezi bir mahkeme salonu yapacağım. Bunu birkaç tekrarla ifade ettim. Nesi anlaşılamıyor, anlaşılıyorsa kime güveniliyor da karşımda aksi kararlar alınır, anlamak mümkün değil. Abdullah Gül başta olmak üzere, bu memlekete ve millete bu güne kadar her türlü ihanetleri etmiş, her türlü terörün ve bölücü faaliyetin içinde yer almış, her türlü kara para işlerinde faal olmuş gizli Hristiyanları kim desteklerse, onlara kimler meydan verirlerse, ben dünya genelinde onların hepsini boğarım. İşlerini de siyasi dengelerini de kara para işlerini de hep bozarım. İktidarlarını da dev şirketlerini de yıkarım. Benden söylemesi… Ben ülkemi İngiltere’nin örtülü işgalinden, sömürmesinden, dayatma rejiminden kurtarmak için bu kadar bedel ödüyorken, “Ben İngiltere’ye Türkiye’yi aydınlığa çıkarmak için geldim” diyen gizli Ermeni hainin, ayağımın altında bile yeri olamaz. Onu da çetesini de onlarla birlikte hareket eden dünyadaki bütün tarafları da yerle yeksan ederim. Ben burada oyun oynamıyorum, vatan ve millet müdafaası yapıyorum. 

– Mısır denilen ülkede korku, endişe havası hakim. Ben Mısır’ı muhatap almaya bile değer görmüyorum. Geri çekilecekse çekilsin. Çekilmeyecekse, ne hüneri varsa karşımızda sergilesin. Yunanistan’dan sonraki hedefimiz olur. Mısır’ı da diktatörlerden, kara paracılardan, insan kasaplarından, insanlık düşmanlarından, satanist büyücülerden kurtarır ve topraklarımıza da dahil ederiz.

– Sadece Güney Azerbaycan değil, bütünüyle İran denilen o kadim Türk toprakları, ülkemizin topraklarına dahil olacaklar. Bunu bozmak için bölgeye askeri unsurlarını getirmek isteyenler, çok bahaneler aramasınlar, danışıklı oyunlar kurmasınlar, açıkça hemen getirsinler. “Getiremezler” demiyorum ama geri götüremezler.

– Avustralya da İngiltere’nin kontrolünden çıkacak. Bu süreçte Avustralya’ya hep beraber gereken destekleri vereceğiz. 

– Nükleer bir savaşa artık karşı değilim. Kim kime karşı kullanabiliyorsa kullansın, engellemeyeceğim. Sadece Türkiye’nin ve gerçek müttefiklerinin karşısında kullanılmasını engelleyeceğim. 

– Yerin altı cehenneme döndü. Uzaylı şehirlerinden bazıları çok perişan hallerde. Yananlar, çökenler, patlayanlar, toplu can kayıpları aldı yürüdü… Sürekli benimle irtibat kurmayı deniyorlar “Dur, dur” diye yalvarıyorlar. İkaz etmiştim. Yeryüzünde suni kuraklık, kıtlık, suni enerji krizi, insanlara ve hayvanlara yüksek teknolojili saldırılar devam ettikçe, LGBT baskısı devam ettikçe, terör devam ettikçe, organ ve insan kaçakçılığı devam ettikçe ben de yerin altında büyük sıkıntılara sebep olmaya devam edeceğim. Yeryüzünde İblis’in planlarına, Deccalin planlarına izin vermiyorum, vermeyeceğim. 

– Türkiye’de bulunan sivil ya da asker bütün Katarlıları ayrıca Türkiye vatandaşları arasından Katarla ya da Katarlılarla iş tutan herkesi oyundan düşüreceğim. Bunların büyük çoğunluğu kısa sürede ölecekler, diğerlerinin de başlarına gelmeyen kalmayacak. 

– Yeşillerin grilerin ya da diğer türlerin çatışmaları beni ilgilendirmiyor. Pakistan’ın başında İmran Han’ı, Brezilya’da Bolsonaro’yu görmek istemiyorum.

| Mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

..

Belde-i tayyibe ne demek ve neresi

Sebe suresinde bahsedilen “Belde-i tayyibe” yani temiz, pak, çok güzel belde, çok yaklaşık olarak burası…

Günümüzde bazı kesimlerin “mezopotamya” dedikleri sınırlara da çok yakın bir sınır bu…

Binlerce sene önce, yüksek bilim ve teknoloji çağı yaşanan o devirde, sarı ile işaretlediğim bu yer, çok ama çok gelişmiş bir yerdi. Yüksek teknoloji ile yapılmış cihazlar, evler, arabalar, ziraat ve hayvancılık sistemleri, havadan su ve yakıt elde etme sistemleri, teknoloji ile desteklenmiş nehirler, bol rızık, bol su… Şu anda bile görsek şaşıracağımız bir yüksek teknoloji ve hayat standardı vardı. Hayat çok kolaylaşmıştı ama bu, o insanlara da yaramamıştı.

Sonra hep olduğu gibi oradaki insanlar da azdılar, yoldan çıktılar, İblis’e ve hatta bazı uzaylı kişilere uydular. Peygamberlerini yalandılar, alaya aldılar, meczup dediler, “Haber verdiğin azabı getir de görelim” dediler. Mühlet verildi, azdılar, alaya aldılar, saldırganlık yaptılar ve derken topluca helak oldular. Neredeyse taş üzerinde taş kalmadı. Topraklar bile yandı. Zaten sadece oralar değil, aşağıya, Yemen’e kadar her yerde yüksek teknoloji, yemyeşil arazi, cennet misali şehirler vardı. Oralar da hep yandı… Ad kavminin lideri Şeddad bir Ad’in suni cenneti bile o bölgedeydi.

Bu meselenin de farklı farklı yanları var ama merkezde yine uzaylı türler var. Sebe suresinde pek çok ayet-i kerimede uzaylılara ve yüksek teknolojiye işaret var.

Uzun zaman ayrılarak anlatılması gereken meseleler bunlar. Lakin şu bilinmeli ki Sebe suresindeki 15. ayet-i kerime, ahir zamanda bu bölgenin yeniden ihya edileceğine, o eski haline geri döndürüleceğine işaret ediyor. O bölge yine dünyanın en nadide bölgelerinden biri olacak. Yine yüksek bilim ve teknoloji insanlığın faydasına olacak şekilde kullanılacak. Bir zaman geçecek, yine yoldan çıkılacak ama sonrasında düzelme olmayacak, kıyamet kopacak.

Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

..

Demedim mi?

Dün bana doğru yaptığınız metafizik saldırıyla aynı şiddette metafizik saldırıları, atalarınız geçmişte hak peygamberlere yapmışlardı. En doğrusunu Allah bilir ama bu güne kadar, farklı devirlerde toplamda binlerce hak peygamberi bu gibi saldırılarla şehid etmişlerdi. Arz üzerinde sizin gibi her devirde İblis’e uyan, hak peygamberleri yalanlayıp katleden, insanlığın maddi ve manevi felaketi için didinen bir kavim daha yok. Siz, Kur’an-ı Kerim’de bu nedenle lanetlendiniz.

İtiraf ediyorum ki böyle bir saldırıyı yapabileceğinize ihtimal vermiyordum ama çok da mesele değil. Dünkü saldırılar sırasında ben bir daralma hali yaşadım. İştahsızlık oldu. Çok yemişim gibi bir karın şişliği hali oluştu. Başka da bir şey olmadı. Mesaimi bile yarıda bırakmadım, işlerimi bile boşlamadım. Herhangi bir ilaç, takviye v.s. kullanmadım. Bir sinir krizi bile geçirmedim. Burnumdan kan bile gelmedi. Zihnim ve midem bile bulanmadı. Baygınlık mı, yanına bile yaklaşılmadı. Evet, bu kadar büyük ve organize saldırılarınızın neticesinde bana hiçbir şey olmadı. Üstelik üzerimde ve etrafımda hiçbir metafizik koruma yoktu. Bende yalan yok, biliyorsunuz, gerçekten hiçbir metafizik koruma yoktu, şimdi de yok.

Akşam da gece de mesai yaptım. Sabahtan beri de mesaim yoğun şekilde devam ediyor ve dünya üzerinde çoktandır tesis etmiş olduğunuz bu şeytani sistemi büyük bir hızla yıkmaya devam ediyorum. Saldırılarınıza ekibimle birlikte karşılık verdiğimde, sizin verdiğiniz kayıpları, dünyanın dört bir yanındaki metafizikçiler görmüşlerdir ya da yazıyı okuduktan sonra görürler.

Aranızdan önde gelenlerden bazılarının “Hani Muhammed’den sonra peygamber gelmeyecekti? Mfs hala nasıl hayatta kalabilir? Organize şekilde yaptığımız bu kadar ağır saldırılara, on binlerce ağır büyülere rağmen mfs nasıl hayatta kalabilir?” diye feryat ettiğini, isyan ettiğini de bir şekilde haber alırlar. Evet, Hz. Muhammed’den sonra bir peygamber gelmedi ve asla gelmeyecek. Lakin, ikinci Zülkarneyn gelmeyecek diye bir kayıt/bilgi yok. Peygamber ya da mürşid-i kamil değildi ama birinci Zülkarneyn de böyleydi. Çok yüksek teknolojiyle, dünya seferberliği halinde yapılan metafizik saldırılarla, bir gün içinde on binlerce insanın katledilmesi suretiyle yapılan on binlerce ağır büyüyle, eş zamanlı olarak sayısız medyum ve cin kabilesi ve elektronik cihazla, hiçbir şeyle yok edilemedi. Allah onu da korudu, muzaffer eyledi.

Ben size tekrar tekrar “Ölmeyeceğim” demedim mi? “Azrail ile hukukumuz çok sağlam” demedim mi? “Rasuller, nebiler, sıddıklar, şehitler, sahabe-i kiram, silsile-i sadat hep ruhaniyetleri ile benimle birlikteler, benim yanımdalar” demedim mi? Bir benim sahip olduğum manevi kuvvete bakıyorum, bir de sizin medyumlarınıza, büyücülerinize, cin kabilelerinize bakıyorum ve hepsini bir arada iken bile ayağımın altında kolayca ezebileceğim böcek misali görüyorum.

Haydi kalkın ayağa, dünya siyasetini çok hareketlendireceğim. Kaybetmenin, kahretmenin ne demek olduğunu gün gün, tekrar tekrar yaşayacaksınız. Çok büyük hadiseler yaşanacak. Bir de siyasi, askeri ve mali sahalarda toptan bir savrulun da herkes gözleriyle somut şekilde görsün, ne kadar az, ne kadar aciz, ne kadar çaresiz, ne kadar parasız kaldığınızı… Herkes gözleriyle görsün, dünyanın hızla İstanbul’a doğru koştuğunu, yanaştığını…

Türkiye’yi Suriye’den çıkartacağım. On milyondan fazla sözde mültecinin tamamını Türkiye’den çıkartacağım. ABD’de iktidarı devireceğim. Hemen peşi sıra Türkiye’de de iktidarı gürültü şekilde devireceğim ve ardından büyük bir temizlik yapacağım. Burada adamlarınızı bırakmayacağım. Güney Azerbaycan’ı Türkiye’ye dahil edeceğim. PKK’nin kökünü kurutacağım. Kuzey Irak’ta büyük temizlik yapıp sonra Basra’ya doğru yol alacağım. Çok kısa süre içinde çok sayıda büyük holdingi batıracağım. Bu süreçte, Türkiye içindekiler başta olmak üzere dünya genelindeki pek çok etkili kişiye birer kurşun hediye etmeye artık tam manasıyla başlayacağım.

Yine Türkiye içindekiler başta olmak üzere çok sayıda etkili kişinin işini hukuk yoluyla, somut delillerle ama sahada çok da görünmeden bitireceğim. Neler döndüğünü tam olarak anlayamayanlar, yorumlayamayanlar çok olacak. Türkiye başta olmak üzere pek çok ülkenin enerji, gıda, sağlık, temiz su sorunlarına acil müdahaleler yapacağım. Türkiye’yi elektromanyetik saldırılar yapılamayan bir ülke haline getireceğim. Türkiye’yi bir enerji devine dönüştüreceğim. Bir yandan da Kıbrıs’ın tamamını alacağım. İşgal altındaki diğer adalarımızı ve şu anda Yunanistan denilen topraklarımızı alacağım. Bazıları bir arada, bazıları peş peşe derken, her şeyi çok çok hızlı şekilde ve kısa zamanda yapacağım, yaptıracağım.

Altı ay içinde ordumuzu öyle bir ordu haline getireceğim ki neticeyi görenler inanamayacaklar. Haydi kalkın ayağa, kalkabiliyorsanız. Kalkamıyorsanız bile ben sizi ayaklarımın altında böcek misali ezeceğim. Efendi kabul ettiğiniz o İblis’i, her gün ezdiğim gibi…

| Mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

..

Sizin ölümden korktuğunuz ve kaçtığınız nispette ölümü arzulayan ve ölüme koşan dev bir kadroyla karşınıza dikiliyorum

Sadakat ve cesaret parayla satın alınamaz.

Sadık ve cesur ordularımın karşısında hiç bir düşman duramaz.

İmanlı ve ölüme her an hazır olan mücahid nesiller/kadrolar da parayla satın alınamaz. Yüksek bilim ve teknoloji ile de çiplerle de zihin kontrolleriyle de üretilemez. Biyonikler de bu sahada iş göremez.

Sizin ölümden korktuğunuz ve kaçtığınız nispette ölümü arzulayan ve ölüme koşan dev bir kadroyla karşınıza dikiliyorum.

Ya benim şartlarıma geleceksiniz ya def olup gideceksiniz ya da öleceksiniz. Başka yolu yok.

Bunca restimin karşısında korkup sessiz kalarak da zaman kazanamayacaksınız. Korkup sussanız da karşıma çıkıp çatışsanız da her geçen gün mum misali eriyecek ve tükeneceksiniz.

Her gece, her gündüz, her saat daha fazla oyununuzu bozacağım, yıkacağım, ifşa edeceğim.

Mert dayanır, namert kaçar…

Dünyadaki bütün barajlar, koruma altına alınmalılar

Dünyadaki bütün barajlar, koruma altına alınmalılar

Uzaylılar, dünya insanlarının barajlarına bazı kimyevi maddeler de katıyorlar.

Barajların altına denk gelen kısımda, yerin çok altından barajın zeminine kadar toprak içinde kolayca ilerleyen araçlar kullanıyorlar. Bu araçlar, zeminden de çıkıp suyun içine giriyorlar ve taşıdıkları kimyevi maddeleri suya bırakıyorlar.

Suya kattıkları bu kimyevi maddeler insanlarda birden fazla soruna sebep oluyor:

  • Zihin bulanıklığı
  • Zihin kontrolü (Beynin/zihnin dış müdahalelerle kontrole daha müsait bir hale gelmesini sağlamak)
  • Sürekli yorgunluk
  • Uyku sorunları
  • Asabiye
  • Herhangi bir meseleye odaklanmada, dikkat etmede ve idrak etmede sorunlar
  • Bağışıklık sisteminin kasten zayıflatılması ve benzeri…

Zaten bağışıklık sistemi çok zayıflatılmış insanlar, sürekli olarak türlü hastalıklara yakalanacaklardır.

Mehmet Fahri Sertkaya

Müsilaj sorununun derhal üstüne gidilmeli

Müsilaj sorununun derhal üstüne gidilmeli

Denizlerimiz ölüyor ve acil müdahale etmemiz gerekiyor. Sözde uzmanları medyaya çıkartıp da olmadık, gerçek dışı izahatlar yaptırmak ve vakit kaybettirmek hemen bırakılmalı.

Marmara denizinde ve Ege denizinde azot ve fosfor gazlarının hangi noktalardan deniz suyuna karıştığını tespit edebilecek, azotun ve fosforun kaynağının peşine düşecek sistemler kullanılmalı.

Bu gaz kaynakları bulunduğunda görülecek ki işin arkasında kasıt var. Yeşillerin yeraltından deniz zeminine kadar döşediği borular var. Bunlardan deniz suyuna sürekli olarak azot ve fosfor gazları veriliyor. Bu da çok hızlı bir şekilde biyolojik plaktonların, mikro organizmaların oluşmasına yani müsilaja sebep oluyor. Bu gaz kaynakları bulunmalı ve imha edilmeli.

Ayrıca dün haber verdiğim deniz dibine yeşiller tarafından konulmuş araçlar da aslında bu gazları yaya yaya suya karıştırmak için kullanılan, yerinde sabit duran ama hareketli parçaları olan araçlar.

Yapılan ölçümler gösteriyor ki Çanakkale 1915 köprüsünün inşaa sahasında, denizin dibinde de bu araçlardan olmalı. Çünkü bölgedeki gazların oranı tabii olmanın çok ötesinde…

Donanmamız var. Denizlerde askeri gemilerimiz var. Denizaltılarımız var. Sonarlarımız var. Görüntüleme cihazlarımız var. Ölçme cihazlarımız var. Her şeyimiz var ve bu araçları ve gaz yayılan noktaları bulmamız mesele bile değil. Üstüne bir de hep bahsettiğimiz lazer silahlarından alırsak ya da yaparsak, o halde elimiz çok daha güçlenecek.

Bir de söz konusu araçların yerleri kolayca değiştirilebiliyor. Bazıları ise toprağın hemen altına hızlıca çekilip gizlenebiliyor. Bu halde en önden yapılacak şey, çok yüksek sayıda personel ve cihazla, çok fazla sayıda noktadan sürekli olarak ölçüm yapmak, bir harita oluşturmak ve gaz kaynağı noktaları tespit etmek olacak.

Denizin üzerinde oluşan müsilaj tabakasının hiç zaman kaybedilmeden ve sürekli olarak toplanması, temizlenmesi de şart. Çünkü yüzeyde biriken müsilaj tabası yer yer on cm’ye kadar kalınlaşıyor. Bu da deniz suyunun sıcaklığının artmasına ya da daha uzun süre sıcak kalmasına sebep oluyor. Ayrıca deniz suyundaki oksijen oranını da düşürüyor. Görüntü kirliliği ve kötü koku hassasiyetiyle müsilajı temizlemeye kalkmak, en son yapılacak olan şey. “Denizlerimiz can çekişiyor. İçindeki canlılar yok ediliyor. Acil/hayati müdahale yapmak zorundayız. Bu müdahaleyi hemen ve kararlılıkla yapmazsak, denizlerimizi kaybedeceğiz” demeli, bu niyetle ve büyük bir seferberlikle denizlerimizi kurtarıcı müdahaleleri yapmalıyız.

Devletimizin bakanlık imkanlarından belediyelere hatta sivil toplum örgütlerine, gönüllülere kadar herkesi seferber etmeliyiz. Bunlar güzelce anlatıldıktan sonra, günlük mazot/yakıt paraları devletimiz tarafından verilince, zaten iş yapamaz halde olan binlerce balıkçımız, tekneleri ve her türlü imkanları ile bu mücadeleye gönüllü olarak katılacaklardır. Türkiye’deki ve dünya genelindeki çevreci dernekler de seferber olacaklardır. Sadece bir ay sonrasında bile bu denizlerimizde gözle görülür bir düzelme olacaktır. Zaten denizin kendi kendini onaran bir sistemi var. Önce bataklığı kurttuğumuzda, yani gaz yayılan kaynakları durdurduğumuzda, ardından temizlemeye geçtiğimizde, bizim ardımızdan deniz de kendini düzeltmeye çabalayacak.

Bir karar vermeliyiz. Ya denizlerimizde canlı hayatı yok etmek isteyenlerin planlarını bozacağız ya da denizlerimizden olacağız.

Mehmet Fahri Sertkaya

Ne kadar çok paniklediler

Ne kadar çok paniklediler

Gece yazdığım Nazca çizgilerine ve gerçek dünya tarihine dair yazı, zaten bu sahada yıllardır yazdığım onlarca yazımın üstüne artık tamamlayıcı bir yazı gibi oldu.

Dünya üzerindeki etkili ve yetkili kişiler arasında hemen ilk saat içerisinde büyük bir mevzu oldu. Herkes birbirine farklı lisanlara çevrilmiş hallerini gönderdi. Çok yüksek bir haberleşme trafiği de oldu, görüşmeler yapıldı ve hala yapılıyor.

Dünya üzerindeki müesses nizamın, satanistlerin kurulu sisteminin en büyük taşıyıcı kolonuna da devasa bir bomba koyup patlatmış ve yıkmış bulundum. Bundan sonra satanistler, yahudiler, masonlar, tapınakçılar, evrimciler, sözde bilim adamları, bir bütün olarak Ankebut Ağı, fikir, bilim ve eğitim sahasında da tuzla buz olacak.

Pek çok farklı dinin, tarikatın, cemaatin, ülkenin/milletin ve kültürün mensupları arasında şaşırıp kabullenenler de inanmak istemeyip ısrarla ret edenler de oldu, olacak. Ancak konuşmalardan anlaşılıyor ve akıl, mantık da bunu söylüyor ki kabullenemeseler de çok kısa sürede şu müesses nizam yıkılacak, bunun farkındalar, inatla ret etmenin fayda vermeyeceğinin de herkes farkında… Artık hiç kimse dünya tarihine bu güne kadar olduğu gibi bakmayacak. Dürüst karakterli hiç kimse evrim teorisi safsatasına dönüp bakmayacak ve bunların kitaplarını, belgesellerini ve programlarını izlemeyecek. Bunların okullarda ders kitaplarında bulunmasına da izin vermeyecek.

Bu gidişatın çok yakında bu neticeyi vereceğini gören, bu son yazımla birlikte buna emin olan ve ümitsiz de olsalar her şeye rağmen sabaha kadar uyuyamayıp hemen bir şeyler yapmak isteyen kişiler de çok oldu. Bunların başını da yine Yahudi/Satanist kişiler çektiler.

Türkiye’de de gizli Yahudi Youtuberlara hemen talimatlar verildi. Gizli Yahudi Barış Özcan bu gecenin sabahında “Nazca çizgilerinin sırrı” başlığı ile kuru gürültü bir video paylaştı.

Herkes izlesin, bu video, bu gizli Yahudi ve art niyetli Barış Özcan’ın gerçek yüzünün kısa sürede görülmesinde büyük paya sahip olacak. Çünkü video büyük panikle, dersini çalışmadan, art niyetle, çok sayıda açıklar verilerek ve aceleyle hazırlanmış

https://www.youtube.com/watch?v=4AgrxE11hG0

Satanist Barış Özcan’dan zaten başka bir şey beklenmezdi

İblis’e insan kurban edilen satanist ayinlerine de katılan gizli Yahudi Barış Özcan’ın hazırladığı bu videoda, dördüncü dakikada, şu gördüğünüz görüntü paylaşılmış.

Nazca’da görülen çizgilerin bir benzerinin Kentucy’de, 7 Ağustos 1982 tarihinde, altı kişi tarafından, sadece sopalar ve ipler kullanılarak çizildiği iddia edilmiş. Zaten bakarsanız internette, onlarca farklı lisanda bu iddia hep yazılmış. Lakin iddia edilenler doğru değil, bu hususta da gerçekleri bilenler var ki bu çizimi de dünyadaki uzaylılar çizdiler. O altı kişinin arasında biyonik robotlar vardı, gayet de yüksek teknoloji kullandılar ve o çizim de havadan çizildi.

CIA’ya bağlı olduğunu bildiği Yahudi kişilerden sürekli talimatlar alarak videolar hazırlayan ve on binlerce çok zeki ve bilgili Müslüman Türk Youtuber sansürlenirken CIA’nın Youtube’nda haksız şekilde markalaştırılan Barış Özcan, isterse yanına beş normal insan alsın, biraz da sopalar ve ipler alsın, 350 metreyi bulan Nazca çizimlerinden birini Türkiye’de istediği yerde çizsin. Ben yanlarına, onları gözetleyecek ve hile yapıp yapmadıklarını fark edecek onlarca kişiyi gönderir ve her safhasında video kayıtları aldırırım. Yapabilecekse kendisi bunu yapsın ve biz de sadece ip ve sopa ile yapılabildiğine kani olalım.

Bu hususta zorlanırsa, bu videosuna sponsor olan KAFT’ın kabalacı, büyücü, ayinci ve sadist ekibinden de yardım alabilir. Hatta KAFT’ın bünyesindeki hatta sözde eğitim verdiği bütün Yahudi, Satanist kişileri de yanına alsın, iddia ediyorum ki yine bu şekilleri bu isabetle ve bu büyüklükte çizemezler.

Eskisi gibi değil… Bu oyunu dünya genelinde bitirdik. Bu satanistlerin/yahudilerin her şeyini içlerinden, en derininden biliyoruz. Hepsini tanıyoruz, bütün inanç esaslarını, bakış açılarını, oyunlarını, ihanetlerini, teşkilatlarını ve tarih boyunca da insanlığa ve milletimize neler yaptıklarını da biliyoruz.

Bu yazıyı okuyan herhangi bir kişi, Barış’la gerçek bir görüşme ya da internet üzerinden bir sesli görüşme yapmamızı sağlayabilir. Ben buna şu anda da hazırım ve 10 dakika bile karşımda kale alınır cümleler kuramayacağını, CIA tarafından şişirilmiş bir piyon gizli Yahudi olduğunun tamamen meydana çıkacağını garanti ederim.

Merak edenler çoktur

Çok yıllar önce bu hususa dair paylaşımlar yapmıştım ama şimdi tekrar etmekte fayda var. Ben ömründe bir tek Erich Von Daniken kitabı bile okumadım. O en meşhur kitabı olan Tanrıların Arabası’nı da okumadım. Önsözünü ya da özetini de okumadım. Bir tane bile Daniken makalesi okumadım. Bir tane bile Daniken belgeseli izlemedim. Başka bir belgeselin bir iki dakikasında onun da görüşü sorulmuştu, o kadarını izlediğimi hatırlarım.

Erich henüz beş yaşlarında iken Türkiye’de, İstanbul’da Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri, hem geçmişte yüksek bilim ve teknoloji çağları yaşandığını, hem de uzaylıların varlığını anlatıyordu. Bunları açıkça da anlatıyordu. Bu konulara dair giriş seviyesindeki bilgileri camilerde cemaate vaz ederken de anlatıyordu.

Yıllar önceki söz konusu paylaşımlarımda bu hususa temas etmiştim. Bizim cemaatimizin samimi ve gayretli mensupları bu hususları 1940’lardan beri biliyorlar. Hatta benim bu güne kadar anlattıklarım devede kulak misali, azıcık bilgi kırıntıları. Daha neler neler biliyoruz.

Bu mevzulara girilince sözü hemen Daniken’e götürüp onun üzerinden konuyu sulandırmak da ayrıca bir art niyet. Şu sayfalarda, kanallarda, bundan 7-8 sene önce bile, uzaylıların binlerce sene önce dünyamızda bulunduklarına, dünyada pek çok eser bıraktıklarına dair onlarca somut delil paylaştım. Dürüst olan hiçbir insan bunları görmezden gelemez ve tartışma hemen biter. Hem uzaylıların varlığı, hem binlerce sene önce de dünyamızda oldukları hem de dünyanın dört bir yanında izler ve eserler bıraktıkları en somut şekliyle ispatlı…

O halde Barış’ın ve benzerlerinin derdi nedir? Asıl endişeleri nedir? Daha dün bile Meksika hükumetinin bulduğu tabletleri gösteren videoyu bilmem kaçıncı tekrarla paylaştım. Bu Barış Özcan gibilerin şifası yok. Çünkü gerçekleri bilmiyor değiller. Görmüyor değiller. Uzaylıları getirip karşılarında konuştursanız bile inkar etmek zorundalar. Zaten en başından beri gerçek olduğunu bile bile inkar ediyorlar.

Şu kısmının tartışması gerekiyor: Bunlar bu gerçekleri kabul edince dünyada ne gibi değişmeler olacak, neler yaşanacak ve bunlar neler kaybedecekler.

Mehmer Fahri Sertkaya

Dünyalarından kaçtılar, dünyamıza bela oldular

Bundan çok yaklaşık yüz milyon yıl önce, başka bir dünyanın insanları çok büyük bir harp yaşadılar. Bu harpte çok perişan oldular ve çok yüksek sayıda can kaybı yaşandı. Canını kurtarabilenlerden bir grup, çok sayıda uzay aracı ile dünyamıza geldi.

Öncelikle güney Amerika’da yerleştiler. Arkalarından takip edilmek ve saldırıya uğramak endişesi yaşadılar. O zaman dünyamızda bir Adem ile Havva ve bunların evlatları/nesilleri yoktu. Yani dünyada o gelenlerden başka insan yoktu. Böyle olsa da yeraltında yaşamaya karar verdiler. Çünkü bir gün peşlerinden gelineceğine ve saldırıya uğrayacaklarına emin gibiydiler.

Bizden kısa boyluydular, gri renkli derileri vardı. Bilim ve teknolojide uçuk seviyeye gelmişlerdi. Din, namus ve ahlakta ise o nispette gerilemiş, dibe vurmuşlardı. Kural tanımaz, merhamet etmez, utanmaz, sürekli birilerine ya da bir yerlere zarar vermezlerse uyuyamaz hale gelmişlerdi. Adeta kötülükle beslenir, gıdalanır olmuşlardı.

Sığındıkları dünyamızda, daha çok Peru, Bolivya, Şili, Arjantin taraflarında ikamet ettiler. Yer üstünde çok az sayıda bina inşa ettiler. Yerin kilometrelerce altında ise çok geniş yeraltı şehirleri tesis ettiler. Gelirken yanlarında kendi dünyalarından bazı hayvanlar, bitkiler, toprak numuneleri ve sular ve teknolojik cihazlar da getirdiler.

Dünyamıza kurulduklarından bir süre sonra, dünyamızı, üzerindeki hayatı çok ileri teknoloji ile incelediler. Daha sonrasında ise niyetlerini bozdular ve hiç yapmamaları gereken işlere giriştiler.

Kendi dünyalarından getirdikleri hayvan ve bitki türlerinin bizim dünyamızın tabiatına uyum sağlayıp sağlamayacağına bakarak işe giriştiler. Onları tabiata tam olarak salmadan önce bazı yerleri çitlerle çevirdiler ve onları oralara salarak gözetlediler.

Sonra dünyamızın tabiatına uyum sağlayabilenleri tabiata saldılar. Uyum sağlayamayacaklarını düşündükleri hayvanların ise genleriyle oynadılar. Bir zaman geldiğinde bu işte daha da ileri gittiler ve bizim dünyamızın hayvanlarıyla, kendi dünyalarından getirdikleri hayvanların genetik kodlarını birleştirmeye başladılar. Melez hayvan türleri türettiler. Bunları da hemen tabiata salmadılar da etrafı çevrilmiş geniş alanlara bırakarak gözetlediler, incelediler.

Dünyamızdaki hayvan ve bitki türlerini de sınıflandırdılar. Her sınıftaki hayvanları detaylıca incelediler. Bunların hepsinin genetik kodlarını elde ettiler. Sonra Peru Nazca merkezli kurdukları o muazzam tesiste yüzyıllar boyunca hayvanların ve bitkilerin genleriyle oynadılar. Çok ileri seviyede genetik mühendisliği yaptılar.

Uçan daireleri bol miktarda vardı ve bu tesisi havadan da gözetliyor, inceliyorlardı. Çok geniş ormanlık arazide, havadan gözetleme yaparken, hangi hayvan türü için ayrılmış sahanın üzerinde bulunduklarını karıştırdıklarından ötürü, bir süre sonra her sahaya o hayvanın resimlerini çizdiler. Yukarıdan net görülebilmesi için hayvan çizimlerini yüzlerce metre büyüklüğünde ve kusursuz bir şekilde çizdiler.

Toprağa çizdikleri bu şekilleri, uçan daireleriyle çok kolayca ve toprağın kimyasını bozarak, atomlarını yakarak yaptılar. Böylelikle uçan araçlarıyla havadayken, yüzlerce hayvan sınıfından hangisinin testlerinin yapıldığı arazinin üzerinde olduklarını hemen anladılar.

Resimde gördüğünüz sahaya da maymun şekli çizdiler. O zamanlar dünyamızda bu görülen şekle benzeyen üç beş maymun türü vardı. Maymunlar öyle fazlaca insana benzemezlerdi. İşte bu gelen kuralsızlar, başka bir dünyadan cennet misali olan dünyamıza gelen bu başka insan türü, maymunlar üzerinde de çok oynadı.

Yaptıkları genetik mühendisliği çalışmaları sırasında maymunlarla kuş türlerinin, maymunlarla aslanların, maymunlarla mümkün olabilen her türlü hayvanın kodlarını birleştirdiler. Bu denemelerde suni rahimler de kullandılar. Yani taşıyıcı anne bir hayvana bile ihtiyaç duymadılar. iyi netice elde edilmediği hemen görüldüğünde, türettikleri o yeni türleri hemen itlaf ettiler. İlk bakışta sorunsuz görünen hayvanlar türetebildiklerinde ise etrafı çitlerle çevrili geniş sahalara yayarak bir süre incelediler. Bu süreçte bir zaman geldiğinde maymunlara kendi insan genlerinden bile eklediler. O zamanlar orangutanlar da yoktu, bu kadar geniş maymun çeşitleri de yoktu, maymun insanların bu derece benzerliği de yoktu.

Sadece maymun türleri türetmek için çok çalışmadılar. Akıl almaz hayvan türleri türetmek için de çok çalıştılar, çabaladılar.

Bir zaman geldiğinde dünyamızın yırtıcı kuşlarıyla, yırtıcı sürüngenlerinin kodlarını da birleştirmeye başladılar. İşte dünyamıza ve kendilerinden sonra milyonlarca sene boyunca dünyamıza gelecek ve dünyamızda yaşayacak olan dünya insanlarına, en büyük kötülüklerden birini de bu şekilde yaptılar.

Bu kısımda çılgınca sonuçlar aldılar. Kuş denilse değil, yırtıcı sürüngen denilse değil, acayip bir canlı türünü, dinozorları türettiler. Hatta çeşit çeşit farklı kod birleştirmeleri yaparak, çeşit çeşit dinozor türleri de türettiler. Zaten bir süre sonra dinozor çeşitleri de kendi aralarında çiftleşerek ayrıca yeni dinozor türlerinin türemesine sebep oldular. Üzerine tahminen 30-40 milyon yıl geçene ve soyları tamamen kurutulana kadar, bu dinozorlar hep insanlığın başına bela oldular. Çok canlar yaktılar. Tabiata da çok zararlar verdiler. Kendileri de gün yüzü görmediler, rahat etmediler.

Tıpkı timsahlar gibi…

Daha önce yazmıştım. Deniz iguanalarından, ahtapotlara ve timsahlara kadar pek çok hayvan türünün gerçek hikayesi, hiç de zan ettiğimiz gibi değil…

Gelirken yanlarında getirdikleri hayvan türlerinden biri de timsahtı. Lakin onların kendi gezegenlerinden alıp getirdikleri timsahlar, aslında nispeten çok daha uysal, daha az yırtıcı hayvanlardı. Getirdikleri timsahın sonra burada genleriyle oynadılar. Daha vahşi, yırtıcı, zararlı bir hayvana dönüştürdüler. Derilerinin kalınlığını ve doku yapısını bile değiştirdiler.

O günden beri de ne timsahlar rahat ettiler, huzurlu yaşadılar, ne de insanlar ve hayvanlar… O günden beri sayısız dünya insanı bu kasten vahşileştirilmiş timsahlar nedeniyle can verdiler ya da ağır aralandılar hatta uzuvları koptu ve bu hala devam ediyor. O günden beri kilometrelerce yol giderken yol üstünde su bulan hayvan sürüleri, suya korka korka yanaşır oldular. Çünkü timsahlar hep buralarda pusular kurdular, kuruyorlar. Daha da önce de dediğim gibi, timsahlar bu dünyanın tabiatına hiçbir fayda sağlamadılar ve aksine olarak hep zararlı oldular. Şimdi yok olsalar, hem kendileri, hem hayvanat, hem insanlık kurtulmuş olur.

Bu genetik mühendisliği işinde o kadar sınır tanımaz tavırlar sergilediler ki bir süre sonra kendileri üzerinde de ileri seviyede denemeler yaptılar.

Dünyada kuvvetli, bazı yönleri değişik ve faydalı gördükleri hayvanların genlerini kopyalayarak kendi türleri üzerinde denediler. Bir anne ve baba uzaylıya ihtiyaç bile duymadan, suni rahimlerde kendi türlerinin doğmasını zaten sağlayabiliyorlardı. Bunun üzerine söz konusu hayvan kodlarını da eklediler ve neticelerini gözetleyip incelediler. Kendi türlerini bile değiştirmeye, bozmaya kalktılar. Bir süre sonra kanlarının rengi yeşile döndü. Ciltlerinde ise artık grinin haricinde yeşile çalan kısımlar da görülür oldu. Bu denemelere de yüzlerce sene devam ettiler.

Dünyayı her geçen gün daha çok bozuyor, darbeliyorlardı ki saldırıya uğradılar.

Şükür ki bunların düşmanı olan başka bir uzaylı insan türü bunların izini buldu. Hiç beklemeden çok ağır bir saldırı yaptılar. Nükleer bomba teknolojisinden çok çok daha ileri silahlarını, bunların üzerlerine üst üste attılar. Bu insanlıktan çıkmış uzaylı insan türü, nihayet belasını buldu. Aralarından çok çok azı sağ kaldı. Diğerleri cehennemi dünyada yaşarcasına dehşetli saldırılar altında feci şekillerde can verdiler. Saldırı ihtimalini hep göz önünde bulundurarak sığınaklar ve ihtiyaç duyulacak araçlar, cihazlar hep hazırda bekletiliyordu. Buralara sığınarak kaçanları bir avuçtular ama iki farklı gezegene giderek insan şeytanlığı yapmaya oralarda devam ettiler. Bize de çok yaklaşık yüz milyon yıldır bunların şeytanlıklarının sıkıntılarını çekmek kaldı ve hala çekiyoruz.

Peru, Şili, Bolivya ve Arjantin’de bir kısım toprak, bu saldırıda tamamen yanarak çölleşti. Yeraltı üslerinin tamamına yakını imha edildi.

Bu konularda çok daha fazla şeyler yazacağım, anlatacağım.

O zaman o büyük saldırı yaşandığında, Nazca ve çevresinde pek çok yer aniden yandı. İnsanlar, binalar, ağaçlar, hayvanat ve hatta toprak yandı.

Hemen çölleşme olduğu için Nazca çizgileri denilen bu çizgiler, bu izler milyonlarca senedir kaldılar, yok olmadılar. Çünkü güneş hep kuru tuttu, yağış almadı ve öylece kalakaldı.

Aslında oraya sadece çizgi çizmediler. Toprağı lazer benzeri bir teknikle yaktılar, çizgiler boyunca kanal açtılar ama o çizgilerin/kanalların içine bu gün hologram dediğimiz teknolojiye benzer bir teknoloji de yerleştirdiler. Bu kanallardan yukarı doğru lazer ya da hologram diyebileceğimiz ışıklı görüntü verildi. Gökte bile bu hayvanatların şekilleri görülüyor ve bu şekillerin altına düşen kısımda bu tür hayvanların toplandığı, incelendiği hemen anlaşılabiliyordu.

Bu çölleşme bu güne kadar kaldı.

Milyonlarca yıl geçti ama bölge yeşermedi, yeşermiyor. Dünyanın en sıcak ve en kurak çölü de bu bölgedeki Atacama çölü…

Şili, Peru, Arjantin ve Bolivya sınırları içinde yer alan bu koca çöl, bilim adamlarına sorarsınız, Büyük okyanusun yakın kısmındaki soğuk su akıntısı nedeniyle hep çöl olarak kalmış. Su soğuk olunca güneş oralarda okyanus suyunu buharlaştırmamış ve bu da göğe suyun/nemin yükselmemesine sebep olmuş, neticesi olarak da oralar hiç yağmur yağmayan yerler olarak kalmışlar.

Okyanusa bu derece sıfır/yakın bir arazinin/çölün, milyonlarca yıldır hiç yeşermemesi, izah edilebilir şey değildir. Bunun izahı için Humboldt Akıntısı denilen bu soğuk akıntı sebep gösterilir.

Sarsıcı bir gerçek de şudur ki Humboldt Akıntısı denilen şey de suni yollarla ve uzaylılar tarafından sağlanmış bir akıntıdır.

Söz konusu yerlerin hep çöl olarak kalmasını uzaylılar istediler ve istiyorlar. Çünkü milyonlarca yıldır dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi, bu bölgede yeraltında da uzaylı tesisleri var. Bölgedeki çok geniş çölleşmiş arazilerin altında, çok geniş yeraltı şehirleri günümüzde de var.

Bunu, oralarda daha rahat yaşayabilmek, geceleri ve gündüzleri uçan dairelerle ya da başka araçlarla yeryüzüne ya da gökyüzüne çıktılarında nispeten daha rahat olabilmek için de yapıyorlar ama bir sebebi daha var. Kızgın kumlar güneşin yakıcı ışınları sayesinde aşırı derecede ısınıp ısıyı daha alt tabakalara geçiriyorlar. Bu alt tabaka kısmında ısıyı, elektrik enerjisine çeviren sistemler var. Yani yerin kilometrelerce altındaki gizli şehirlerin, üslerin sarf ettiği enerjinin bir kısmı bu çölleşmiş sahada oluşan ısı sayesinde elde ediliyor. Bu teknoloji, bizim güneş panelli elektrik üretme teknolojimizden çok çok ileri bir teknoloji…

Söz konusu dehşetli saldırı sırasında, buna karşılık vermeye de çalıştılar. Zaten kuzey Amerika’ya da az çok tesisler kurmuşlardı ve oralara da yayılmışlardı. Saldırı gelince, söz konusu yakıcı bombalardan kuzey Amerika’ya da atıldı.

ABD’deki Nevada Çölü de bu saldırıdan nasibini alıp çölleşen bir arazi. Bu saldırılarda düz zeminli araziler hemen yanıp kavrulup kuru toprak oldular ama dağlık, engebeli yerler de saldıraya maruz kalınca, adeta içten kavruldular. Aslında atılan bu yakıcı bombalar, yerin çok altındaki üsleri, şehirleri de yakması için atıldılar. Tesir güçleri çok fazlaydı. Böyle olunca, yerin üstündeki tepeliklerin ve dağların da sadece yüzeyini değil, iç kısımlarına kadar her yerlerini yaktılar. Dağlar içindeki kayalık kısımlar bile bu saldırıdan nasiplerini aldılar. Onların bile fiziki şekilleri değişti.

Böylelikle Nevada Çölünde ve daha başka çöllerde görülen o tuhaf yanık, kurak, tepelik/kayalık sahalar oluştu.

Bazı bölgelere atılan yakıcı bombaların şiddeti ise nispeten düşüktü. Oralara çok kuvvetli bombalar atmaya gerek görmediler. Hal böyle olunca da oralarda bir süre sonra yeniden yeşermeler oldu. Hiç değilse kısmi yeşermeler oldu. Bir de bombaların atıldığı yerden daha uzak çemberde olan yerlerde, nispeten daha az sıcaklık oluştu, daha az yanmalar oldu ve bu da kısmi çölleşmelere sebep oldu.

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi