Kategori arşivi: UZAY

Uzaylı da olsa insan, insandır

Uzaylı da olsa insan, insandır…

İran’daki ve Suriye’deki yeraltı uzaylı şehirlerinde çok büyük yıkılışlar ve acılar yaşanıyor.

Uzaylı da olsa insan, insandır… Bu güne kadar 50 milyar doların üzerinde masraf yaparak ve türlü çileler çekerek, 15 milyon kadar mülteciye ev sahipliği yapan ve dünyaya örnek bir duruş sergileyen ülkemiz… Söz konusu uzaylıları da mülteci olarak kabul etmelidir. İnsanlığın, hukukun ve vicdanın gereği budur. Bizim tarihimiz, insanlıkta zirve yaptığımız, dostu düşmanı şaşırttığımız asil davranışlarla doludur.

Nagehan Alçı’ya da sorulsa, o da bunu söyleyecektir ve ekleyecektir: “Evet, uzaylı da olsa insan, insandır. Mültecilerin hepsi yurdumuza kabul edilmeli ve gereken destekler verilmelidir. Uzaylı da olsalar onlar da hakim, savcı, vali hatta devlet başkanı bile olmalıdır.”

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Saldırgan köpekler aşılı ya da çipli köpekler mi?

Ve dünya insanlığı nereye sürükleniyor?

İnsanlar üzerinde denemeden az öncesinde, aşılı ve çipli köpeklere uzaktan sinyaller göndererek onların dengelerini, davranışlarını bozuyorlar, beyinlerinin bazı noktalarını tetikliyorlar ve testler mi yapıyorlar?

Son zamanlarda dünyanın dört bir yanında tuhaf köpek davranışları görüldüğü gibi, Türkiye’de de görüldü ve görülüyor. Köpeklerin sadece insanlara karşı değil, maymunlara ve başka hayvan türlerine karşı da saldıganlaştıkları görülüyor.

Bütün bunlar, çok büyük bir planın son safhasına ait bir kısmı mı?

Korona aşısı olduğu iddia edilen sıvıların, vücutlarına enjekte edilmesine izin veren milyarlarca insan, endişelenmeli ve korkmalı mı? Bir gün geldiğinde, dünyanın dört bir yanındaki farklı milletlerden, kültürlerden, dinlerden olan insan topluluklarının, aynı anlarda çıldırmış gibi davranışlar sergilediğine, sebepsiz şekilde etraflarına saldırmaya başladıklarına, sokakların ve caddelerin kan gölüne döndüğüne şahit olacak mıyız? Aynı anlarda aşılanmış ya da çiplenmiş hayvanların da birbirlerine ve insanlara saldırdıklarına şahit olacak mıyız?

Bu konu ile Türkiye’nin Milli Güvenlik Kurulu ve ordusu ilgilenmeli mi? Ciddiyetle soruyor ve üzerinde duruyorum, bu, bir ülkenin ordusunun da müdahil olması gereken bir konu mu? Şu sözde bilim kurulunun mensuplarının kimler olduğu, bağlantılarının kimler, nereler olduğunu, bu güne kadar bu kadar bilim dışı kararları neden aldıkları, ortada nasıl bir oyun döndüğü hala milli güvenlik meselesi olarak görülmeyecek ve araştırılmayacak mı? Bir milletin hatta koca insanlığın hayatı, sağlığı, güvenliği bu kadar mı ucuz, bu kadar mı değersiz?

Bunun yanı sıra, dünyanın dört bir yanında tuhaf ve aşırı şiddetli manyetik alanlar oluşuyor. Bunun neticesi olarak da aşırı yağışlar, kasırgalar, sık ve kuvvetli hortumlar, aşırı soğuklar, ekinlerin daha tarlada iken yanıp kuruması, temiz su kaynaklarının aşırı hızlı şekilde kuruyup yok olması, kuraklığın hızla yaygınlaşması ve ayrıca sık sık ve şiddetli depremler görülüyor. Yine söz konusu aşırı büyük ve kuvvetli manyetik alanların tesiriyle kuşlar havada uçmakta iken sürü halinde çarpılıp yerlere saçılarak ölüyorlar. Böyle sürü halinde ölen kuşlar, son yıllarda Türkiye dahil, dünyanın dört bir yanında görüldü ve hala zaman zaman görülüyor. Türkiye’deki bazı vakaların görüntüleri Youtube’da bile bulunabiliyor. Bazı şehirlerde günler, geceler boyunca tuhaf sesler de duyuluyor. Seslerin bazısı yeraltından geliyormuş gibi iken bazısı gökte oluşuyormuş gibi duruyor. Söz konusu seslerin pek çoğunun arasında manyetik sürtünme hışırtıları da açıkça, cihaz kullanmadan, insan kulağıyla bile duyulabiliyor. Buna rağmen Türkiye’de görülen böyle bir vakada, hiçbir bilimsel çalışma yapılmamasına rağmen yetkililerin “Yeraltındaki su tesisatında biriken suyun kabarcıklarının sesi bunlar” dedikleri görülüyor. Son olarak, on günden fazladır gece gündüz tuhaf ve şiddetli sesler duyulan Selanik şehrinin yetkilileri de bu Türkiye’deki art niyetli yetkilileri taklit ediyor ve hiçbir bilimsel veri ve ispat olmadan aynı minvalde açıklamalar yapıyorlar. Neler oluyor, kim bunlar, neden böyle davranıyorlar? Ortak noktaları ne? Neyi bilmemiz, neyi çözmemiz gerekiyor?

Türkiye’de çok tuhaf şekilde onlarca noktada aynı anda başlayan orman yangınları yakıp kavuruyor, söndürme çalışmalarına halkın destek vermesi engelleniyor. Halkın tahliye edilmesi gereken yerde devlet gücü, kolluk gücü, ordu gücü görülemiyor. Yangınların ikinci hatta üçüncü gününde bile devletimizin yani milletimizin imkanlarının seferber edilmediği ve insanların kovalarla denizden su çekerek yangınları söndürmeye çabaladığı görülüyor. O günlerde, Türkiye’nin farklı şehirlerine tuhaf gök cisimlerinin alev almış şekilde düştükleri haber oluyor ama hemen bunların göktaşları olduğu iddia ediliyor.

“Bunların göktaşları olduğuna emin miyiz? Mili güvenliğimizi alakadar eden bir tehlike söz konusu olabilir mi? Gerekli bilimsel çalışmalar ve ayrıca soruşturmalar yapıldı mı? Düştükleri yerler incelendi mi?” diye yazıp soruyoruz, sesimizi artık Papua Yeni Gine devlet yetkilileri bile anında duyuyor ama Türkiye’nin başındaki malum idareciler, üzerine aylar geçtiği halde bile bu konunun, bu riskin, bu şaibenin üzerine gitmiyorlar. Böyle davranmalarını kimler istiyorlar?

İnanılır gibi değil ama yaşayarak görüyoruz ki her bir köşesi uzman şahıslarla dolmuş şu koca dünyada, bilmem kaç tane milletler arası teşkilat bulunan şu koca dünyada, nedense bunca teşkilat, hükumet, bunca güvenlik kurulları, bunca ordular, bunca uzmanlar böyle tuhaflıkların üzerine ciddiyetle ve samimiyetle gitmiyorlar. Hiç beklenmedik şekilde Afrika kıtasındaki bazı devlet reisleri gitmek istiyorlar ve peş peşe öldürülüyorlar.

Hala dünya insanlığına korona oyunları, sözde iklim değişikliği ve sözde küresel ısınma oyunları oynanıyor. Bunların hiçbirinin bilimsel temelleri olmadığı, en ileri seviyedeki bilim adamları tarafından, tamamen bilimsel temellere dayanılarak anlatıldığında, Facebook, Google, Youtube, Instagram, WhatsApp, Twitter gibi gerçek sahibi CIA olan mecralarda sansürleniyor, kaldırılıyorlar. Hatta son zamanlarda, dünyanın en saygın bilim dergilerinde yayınlanan ve saygın bilim adamlarınca hazırlanan bilimsel makaleler bile kaldırılıyorlar. Birileri sürekli bilimsellik, çağdaşlık, demokrasi, insan hakları, fikir ve vicdan hürriyeti, korona, varyant, küresel ısınma, iklim değişikliği kavramları ve iddiaları arkasına sığınarak insanlık düşmanlığı sergiliyor. Bunu hala anlamamak nasıl mümkün olabilir.

Bütün dünya insanlığının, devletler arası hatta devletler üstü bir organizasyon halinde ve çok sinsi şekilde yapılan… Çok yüksek teknoloji, basın, medya ve sosyal medya imkanları da kullanılan… En çok da mason tarikatı üzerinden yönetilen… Şiddetli ve dehşet verici ve kural/sınır tanımaz saldırılara maruz kaldığı, aslında görmek isteyenler için apaçık şekilde gözler önünde.

Dünyamızın/gezegenimizin değil ama dünya insanlığının çok fazla vakti kalmadı. Çünkü bu türlü organize ve yüksek teknolojili ve uzun süreli saldırıların arkasında mason tarikatı, yahudiler, siyonistler, satanistler ya da halk arasında bilinen ismiyle İlluminati bulunuyor olsa da onların arkasında da dünya insanlığına düşman olan uzaylı taraflar yani halk arasında bilinen isimleriyle Ye’cüc ve Me’cüc kavimleri (Yeşiller ve griler) bulunuyor. Açıkça gözler önündeki bunlar, dünya insanlığının nüfusunu kısa sürede ve çok çok feci vesilelerle azaltmak istiyorlar. Bu maksatla, bir seviyeye kadar gezegenimizin tabii dengesine darbeler vurmaktan da geri durmuyorlar, durmayacaklar.

Bunların yeraltındaki üslerinin tespit edilerek imha edilmelerinin ve bunlara çalışan yer üstündeki mason, yahudi, satanist insan şeytanlarının ve ayrıca biyonik robotlarının tek tek tespit edilerek imha edilmelerinin vakti gelmedi mi?

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

..

Deniz kızının hakikati

Saatlerce anlatmak gerekir ama kısaca izah edeceksek, şöyle izah edilebilir;

Dünyamızda binlerce senedir yarı insan, yarı balık olan canlıların çizimleri, heykelleri yapılıyor. Afrikanın son derece ibtidai/ilkel kabilelerinde bile böyle tasvirlere ve efsanelere denk gelinebiliyor. Hatta Şi’ra yani Sirius yıldız sisteminden bahsedilirken söz hep balık insan denilen canlılara, yarı insan ve yarı balık gibi görünen acayip şeylere çıkıyor.

Bunun iki sebebi var.

1- Dünyamızdaki sayısız hayvanların vücutlarında nasıl farklı farklı özellikler varsa, onları andıran, onlara benzeyen farklı farklı özelliklerde uzaylı insan türleri de var. Uzayda en azından kat trilyonlarca insan türü var ve bunların fiziki şekilleri çoğunlukla başka başka… Dış görünüş itibariyle birbirine benzeyen insan türü sayısı az. Bazı uzaylı insan türlerinin kanatları var ve havada kolayca uçabiliyorlar. Bazılarının ise çok kalın ve sürüngenlerdeki gibi pullu derileri var. Bazılarının kolları ve başı olsa da ayakları yok ve karınları üzerinde sürünerek yol alıyorlar. Bazılarına arkadan baksanız, dünyamızdaki uğur böcekleri gibi sırt kısımları var. Bazıları ise, ayaklarının haricinde ellerini de yere koyarak yürüyorlar. Epeyi karanlık bir yerde onlardan birini uzaktan görseniz, dört ayaklı hayvanlara benzetebilirsiniz. Bazılarının ise denizde, gölde yaşamaya müsait derileri, iç organları ve solungaç sistemleri var. Daha önce yazmıştım, Issık gölün altında ve etrafında gizlice yaşayan tür de söz konusu türlerden biri ve su altında hiç zorlanmadan uzun süre durabiliyorlar. Söz konusu balık derili, balık gibi pullu, ayakları olmayan ama akıllı, irade sahibi, teknoloji kullanan uzaylı insanları gören dünya insanları hep oldu. Neticesi olarak bunların varlığı hep tartışma konusu oldu ve yer yer çizimleri yapıldı.

2- Dünyamızda gizlice yaşayan ve fiziki özellikleri bize çok benzeyen ve çok yüksek bilim ve teknoloji seviyesinde olan bazı uzaylı insan türleri, biyonik robotlar yaparken, dünyamızın tabiatında gördükleri pek çok hayvanın birebir özelliklerde biyonik robotlarını binlerce senedir yaptılar. Bunlar, bazen de dünyamızdaki birkaç hayvanın özelliklerini bir arada taşıyan biyonik robotlar da yaptılar. Yarı insan, yarı balık gibi görünen biyonik robotlar da yaptılar. Zaman zaman bunlar da dünya insanları tarafından görüldüler ve bunlara “deniz kızı” denildi.

Daha önce birkaç tekrarla kısa kısa konu etmiştim. Kurt adam efsanesi bile durduk yerde çıkmadı, yayılmadı. Binlerce senedir bazı dünya insanları gerçekten de kurt adam denilecek şeyler gördüler. Bunlar da biyonik robottan başka bir şey değiller.

İslami ilimlerden uzak olan, başlarında hakikati bilip öğretecek mürşidleri/hocaları olmayan bazı kabileler/topluluklar, bir de İblis’in ve cinlerin bitmek bilmeyen müdahaleleri, yönlendirmeleri de üstüne geldikçe, fiziki şekilleri değişik ve yüksek teknoloji kullanan uzaylıları ve bir de bunların yaptıkları biyonik robotları tanrı gibi görür oldular.

Bütün hikaye bu, başka bir şey değil… Süleyman aleyhisselamın meşhur Hüdhüd kuşu ve Kabe’yi Ebrehenin ordularından koruyan ebabil kuşları bile biyonik robotlar olabilirler mi?

Bu anlattıklarımdan sonra Yunan mitolojisindeki Medusa’ya da bu gözle bakabilirsiniz.

Gözlerine bakanı taşa çeviren, yılan gibi saçları ve vücudu olan, keskin dişli dişi canavar şeklinde tasvir edilen o şeyin de bir biyonik robot olduğunu kabullenmek zorunda kalacaksınız. Medusa’yı öldürdüğü söylenen Perseus’un bir ayna kullandığı, bu şekilde Medusanın gözlerine bakmadan onu öldürebildiği anlatılır. İşte bunlar hep bizden çok ileri bilim ve teknoloji seviyesindeki uzaylı türlerin biyonik robotlarının gelişmiş özellikleriydi.

Yunan mitolojisindeki Medusanın çok benzeri Anadolu da ara ara görülmüş ve ona Şahmeran denilmiştir. Şahmeran da efsane değil, mit değil. İnsanlar hep böyle tuhaf şeyleri gördükleri için bunlar dilden dile anlatılır oldu.

Sentorların hakikati

Yunan mitolojisindeki yarı insan, yarı at suretindeki sentorlar (Kentaur) da biyonik robotlardı. Bunlar, çok ileri bilim ve teknoloji kullanılarak, mükemmel kalitede yapılmışlardı. Yeterli bilgiye ve tekniğe sahip olmayan bir insan, bunların arasında yıllarını geçirse bile robot olduklarını anlayamazdı. Sentorlar yiyorlar, içiyorlar, vücutları terliyor, dışkılıyorlar, uyuyorlar, yapay zekaları sayesinde mantıklı şekilde konuşuyorlardı. Boyları üç buçuk, dört metreyi buluyordu. Dönem dönem kanatlı olanları da imal ediliyordu. Sentorlar, insanlarda da atlarda da bulunmayan kabiliyetlere de sahiplerdi. Bunlarda lazer silahları bile vardı. İnsan gözünün görmediği frekanslar yayarak bastıkları yerleri titretebilirlerdi. İçine uzaylı insan da girebiliyordu, uzaylı insan olmasa da sahada sorunsuz çalışabiliyorlardı. İnsanlar onlara dokunsalar bile robot olduklarını anlayamazlardı.

Yeşiller ve griler, binlerce senedir dünyamızda çok oyunlar kurdular. Bunları da o İblis’le paslaşarak yaptılar. En büyük hedefleri, bütün dünya insanlığını İslam’dan, ahlaktan, namustan, sağlıklı yaşamaktan, mutlu ve emniyetli yaşamaktan uzaklaştırmaktı. Bu dünyanın insanlarının maddi ve manevi felaketlere sürüklenmesi, onlar için en öncelikli şeydi. Böyle türlü türlü robotlar geliştirerek, bunlara, o zamanda olağanüstü gibi görünen teknolojik kabiliyetler vererek, insanların manevi dünyalarını ve bu yolla da her şeylerini yönlendirdiler. Böyle şekil şekil imal edilen ve tanrı diye gösterilen biyonik robotların çoğunda insanların zihinlerini kontrol edebilen cihazlar da vardı. Sinyaller yayarlar ve insanları halden hale çevirirlerdi.

O zamanın insanları şimdi mezarlarından kaldırılsalar, hayatın içine bırakılsalar, şu dünyamızın teknolojisini biraz görüp anlasalar, kimsenin bir şey anlatmasına gerek kalmadan “Eyvahh. Hepsi teknolojik hile imiş” derler.

Şimdi, bunlar anlatılıyor diye, birileri seferberlik ilan ederek topluca metafizik saldırılar yapıyor ya, bana hiçbir şey olmuyor, daha çok anlatasım geliyor.

Dünya insanlığına, güneş sistemini bile gerçek haliyle anlatmadılar

Güneş sistemimizde, üzerinde hayat bulunan başka gezegenler de var. Bunların tamamı cüce gezegen ve sayıları yetmişten fazla… Çok azı Mars ile Jüpiter arasındaki asteroid kuşağında bulunuyor. Büyük çoğunluğu ise güneş sistemizin en dış halkası olarak görülen ve Kuiper kuşağı da denilen kısımda bulunuyor.

Bunların bazılarında eskiden beri hayat vardı, var. Bazılarına sonradan başka gezegenlerden gelenler oldu. Bazıları askeri üs gibi kullanılıyor. Birkaçında da önceden hayat vardı ama şimdi yok. Yine de kullanılıyorlar.

Söz konusu cüce gezegenlerin farklı farklı yapıları, atmosferleri, bitki örtüleri, insan türleri, hayvan türleri var. Bazılarında elleri, kolları, başları olsa da ayakları olmayan, ayakları yerine balık kuyruğu gibi kuyrukları olan ve daha çok suda vakit geçirerek yaşayan akıllı, irade sahip insan türleri de var. Cüce gezegenlerin bitki örtüleri de farklı farklı… Bazılarında bitki örtüsü yeşil, bazılarında sarı, bazılarında kahverengi, bazılarında mavi renkte. Allah’ın kudreti sonsuz. Tekrar edeyim. Dünyamızdaki hayvanlarda binbir türlü farklı renkler, uzuvlar, iç ve dış vücut özellikleri olduğu gibi, uzaydaki kat trilyonlarca insan türleri de hep benzeri şekilde birbirlerinden farklılık gösteriyor. Kelebek kadar güzel kanatları olan, mavi ışıklar yayarak uçuşan insan türleri bile var.

| Mfs –Ezberbozan– Akademi Dergisi

Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

..

Gezegenimiz, iki güneşli başka bir güneş sisteminden buraya getirildi

Üzerine milyarlarca yıl geçti. Dünyamızın uydusu olan Ay, tabii bir gök cismi değil. Suni bir uzay aracı ve bu Ay, dünyamızın buraya getirilmesinden çok sonra dünyamızın etrafındaki yörüngesine kondu. Bu suni Ay, iç içe yapılmış yedi küreden oluşuyor. Bunların arasında taşıyıcı kolon diye bir şey yok. Bu kısım da manyetik tekniklerle aşılmış. İç içe olan kürelerin hiçbiririnin yüzeyinin hiçbir kısmı, diğer küreye değmiyor. Hepsi, her yandan eşit boşluklarla iç içe ve fiziki temas bulunmadan duruyor.

Aslında gezegenlerin taşınabildiğini ve dünyamızın böyle nakil edilmiş gezegenlerden biri olduğunu seneler önce yazdığımda anlamadan, dinlemeden, kafa yormadan, araştırmadan, tartışmadan uçuk bulanlarınız olmuştu. Şimdi herhalde anlaşılmıştır. Çok küçük araçlarla çok büyük manyetik alanlar ve ışımalar oluşturabiliyorsanız, yani fiziken çok küçük ama enerjisi çok büyük suni güneşler yapabiliyorsanız, bu dünyayı değil, bu dünyadan binlerce kat büyük dünyaları da olduğu yerden alıp başka yere götürebilirsiniz. Hatta başka bir gökadaya bile götürebilirsiniz. Bunu da yıllar önce anlattım. Kara delikler, gökadalar arasındaki hızlı geçiş kanallarıdır. Oraya giren canlılar ve cisimler yok olmazlar, kendilerini çok kısa sürede başka gökadalarda bulurlar.

Dahasını da yazayım. Bu yazdıklarımı ve bundan çok daha fazlasını bin küsur sene önce bilen İslam alimleri vardı. Sizin sorununuz bu… Bilimle iştigal etmek için dine/maneviyata sırtınızı dönmek zorunda olduğunuza inandırılmışsınız. Kandırıldınız, bunu İblis satanist teşkilatı üzerinden sağladı ve dünya insanlığını kandırdı. Bu yanlış kabullenişe artık dur demek gerekiyor.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

..

Bir gece ansızın dünyamız çalınabilir ya da Poseidon bir bölgeyi yakıp yıkabilir

Hem de içindeki her şey ile beraber çalınabilir.

Dünyamızdan çok küçük boylarda olsa da gerekli teknik özelliklerle imal edilmiş iki uzay gemisinden biri dünyanın güney kutbuna denk gelecek şekilde, diğeri de kuzey kutbuna denk gelecek şekilde uzayda, yakın etrafımızda dururlarsa…

Bu iki uzay gemisi birbiriyle koordineli şekilde bir manyetik alan döngüsü ve bir de radyasyon/ışıma dengesi oluştururlarsa…

Dünya, iki bobin sargısının arasına konmuş bir rotor misali, bu iki uzay gemisinin arasında kalarak kendi etrafında dönmeye devam eder. Bu esnada dünyanın tabii/doğal dengesinde hiçbir şey bozulmaz. İnsanlar başta olmak üzere hiçbir canlı türü zarar görmez. Ayrıca depremler, seller, tsunamiler, magma patlamaları, fırtınalar, aşırı yağışlar olmaz. Yer çekimi de bozulmaz.

Bu iki uzay gemisi, bu teknikle dünyamızı kendi etrafında döner halde alıp götürüp uzayda farklı bir yere bırakabilirler. Yörüngemizden çıkartıp bizi uzay boşluğuna savurup bırakabilirler. Hiç zarar görmemize izin vermeden başka bir güneşin etrafındaki bir yörüngeye de bırakabilirler.

Her gezegene bunu yapabilirler ama her gezegen her güneşe uyum sağlayamaz. Öncesinde güneş ile gezegenin uyumu üzerine çalışmalar yapılması şart.

Yıllar önce de yazmıştım. Bizim güneş sistemimiz suni tekniklerle bir araya getirildi. Bizim gezegenimiz de suni tekniklerle ve sonradan, başka bir yerden buraya getirildi.

Uzaydan gelebilecek saldırı türleri, bilim kurgu filmlerinde bizlere izletilenlerin çok çok ötesinde olabilir. Bir gece ansızın alınıp başka bir yıldız sistemine de uzayın karanlıklarına da bırakılabiliriz.

Poseidon

Bu kadarına gücü yetmeyen uzaylı düşman unsurlar, gerekli teknik özeliklerle imal edilmiş uzay gemilerini dünyamıza çok yaklaştırarak enerji saldırıları da yapabilirler. Bu türlü saldırılar, dünyanın tamamını değil de hedef şehri, ülkeyi ya da birkaç ülkeyi etkisi altına alabilir. Saldırgan uzay gemisi, yörüngemizde iken aniden ve çok güçlü elektromanyetik alan yayabilir, bu suni manyetik alan dünyamızın tabii manyetik alanı ile etkileşebilir ve hedef bölgede adeta yer yerinden oynar. Yer kabarır ve on şiddetinden daha şiddetli depremler dahi olabilir. Koca iç denizler kabarıp da okyanusta olduğu gibi dev tsunamiler yaşanabilir. Suni manyetik alanın şiddetinden bir anda bütün elektrikli ve elektronik sistemler, cihazlar yanıp bozulabilir. Elektronik beyinli arabalar, televizyonlar, cep telefonları, bilgisayarlar, dijital saatler, elektronik devrelere sahip her türlü araç ve cihazlar bozulabilir. Elektrik santralleri, petrol rafinerileri, petrol ve petrol ürünleri depoları infilak edebilir. Bu dehşetin hemen peşinde şehirde ya da birkaç şehirde her yerde dev yangınlar baş gösterebilir. Kızılca kıyamet yaşanabilir. Böyle elektromanyetik saldırı yapmak maksadıyla imal edilmiş hususi UFO’lardan daha düşük seviyede ve kontrollü enerji saldırıları yapılması halinde, deprem olmayan bir denizde tsunamiye bile sebep olunabilir.

Yunan mitolojisinde yer alan, Poseidon denilen, denizler ve depremler tanrısı olarak kabul edilen şey, tam olarak böyle bir uzay gemisiydi. Uzaylı düşman unsurlar tarafından zaman zaman dünyamıza getirilerek hedef şehirlerde çok şiddetli depremlere ve tsunamilere sebep olurdu. Yeryüzünde biyonik robotlarla bulunan uzaylı insanlar da bir yandan kendilerinin tanrı olduğuna bir yandan da bu şeyin tanrı olduğuna dünya insanlarını inandırmak isterlerdi. 1509 büyük İstanbul depremini de Poseidon isimi uzay aracını kullanarak uzaylılar yaptılar. O deprem de suni bir depremdi.

Mehmet Fahri Sertkaya

Neptün bir gaz gezegen değil

Zaten gaz gezegen diye bir şey yok. Hiç katı kısmı bulunmayan bir yerde sadece gaz da bir arada durmaz/bulunmaz. NASA’ya bakarsanız Neptün’ün sadece katı bir çekirdeği var ve geriye kalanı hep gaz. Bu bilgi, yeşillerin ve grilerin NASA’sının uydurmalarından biri. Böyle olmadığını kendileri de biliyorlar ve dünya insanlığından gizliyorlar.

NASA’nın Voyager 2 isimli uzay aracı tarafından 1989 tarihinde çekildiği söylenen şu görüntüdeki şey Neptün değil. Neptün’ün koruma kalkanı. Gazdan, tozdan, enerjiden oluşuyor. Tıpkı Satürn’deki ve Jüpiter’deki kalkanlar gibi…

Kalkanın içindeki gerçek Neptün dünyamıza çok benziyor. Dışarıdan bakınca mavi görünen büyük okyanuslar ve büyük karalar/kıtalar var. Bilim ve teknolojide bizden ileri seviyede olan Neptün’de bitki örtüsü açık mavi tonlarında… Neptün’de çok eskiden başka dünyalardan gelip Neptün’e yerleşmiş başka insan türleri de var ama gerçek/yerli Neptünlüler bizden kısa boylular ve ciltleri de gri ile açık mavinin alaca tonlarında…

İnce yüzlü, ince çeneli, gözleri iri, kafatasları arkadan çıkık gibi, saçları yok, üç parmaklılar ve bize kıyasla daha çelimsiz, zayıf, güçsüz duruyorlar. Boyunları da ince, omuzları da geniş değil.

Gerçek Uranüs

Voyager 2 isimli uzay aracı tarafından 1986’da çekildiği iddiasıyla paylaşılan bu görüntüde görülen şey Uranüs değil. Yeşillerin ve grilerin kontrolündeki NASA’ya ve diğer uzay ajanslarına sorarsanız, Uranüs dünyamızdan kütle olarak 15 kat, hacim olarak 63 kat büyüktür.

Bu bilginin doğru olmadığını onlar da biliyorlar. Dünya insanlığına doğruları anlatmak istemiyorlar. Uranüs’ün de gazlardan, tozlardan, enerjiden oluşan koruma kalkanı var. Ayrıca yine koruma maksatlı yapılan halkaları var. Bu kısımlardan ölçerseniz Uranüs’ü dünyadan çok büyük bir gezegen olarak görürsünüz. Lakin bu kalkanla, içindeki gerçek Uranüs gezegeni arasında büyük bir uzay boşluğu var. Kalkan içindeki gerçek Uranüs, zan edildiği kadar dünyamızdan büyük değil. Çok az farkla dünyamızdan büyük bir gezegen.

Uranüs’ün yeryüzünde de okyanuslar, denizler, karalar/kıtalar var. Uranüs’te bitki örtüsü yeşil renkte. Uranüs’te bilim ve teknoloji dünyamızdan çok çok daha ileri seviyede. Uranüslüler saldırgan, savaşçı insanlar.

Uranüs insanları açık kahverengi ile gri alaca tonlarında cilde sahipler. Neptünlülerden biraz daha uzun ve güçlüler ama biz dünya insanlarından hafif kısa ve çelimsizler.

Gözleri bizim gözlerimize nispetle biraz iri ve biraz çekik, yüzleri ve çeneleri ince, kafa/vücut oranı bize kıyasla değişik ve kafaları iri, saçsız ve sakalsızlar. İnce uzun kollu, büyük elli, dört parmaklılar. Yüz ifadeleri dünyamızdaki Çinliler gibi hep gergin/asabi olan insanlar bunlar.

Dünyamızın etrafında da bir koruma kalkanı var

Bu kalkanı öyle her uzaylı tür geçemiyor. Geçebilenler az. Geçebilenleri de sık sık, kolayca ve kalabalık halde geçemiyor. Bu kalkanı geçmek zor, tehlikeli, masraflı ve çok yüksek teknoloji isteyen bir iş.

Bu kalkanı dünya insanlığı çoktan keşfetti ama bütün insanlığa düşmanı olan yahudi, satanist, mason temelli Ankebut Ağı ve onların da içine sızan griler, yeşiller, keşfedilen şeyin hakikatini dünya insanlığından gizlediler.

Evet… Van Allen radyasyon kuşağı denilen şey, aslında dünyamızı korumak için suni yollarla yapılmış bir kalkandan başka bir şey değil. Van Allen kuşağının, güneşimizden ve diğer yıldızlardan gelen zararlı ışınları durdurmak için meydana gelmiş ve nasıl meydana geldiği bilinmeyen bir kalkan olduğu iddiası, bilim diye diye art niyetle dünya insanlığına anlatılan masallardan biri… Bu şey, aslında düpedüz bir koruma kalkanı. Hem de mükemmel bir kalkan. İçeriden dışarıya doğru geçmek de çok zor, masraflı ve tehlikeli.

NASA’nın bazı çalışanları ve dünyadaki daha pek çok uzay ajanslarının bazı çalışanları da dahil olmak üzere bütün dünya insanlığını işte böyle masallarlarla ayakta uyuttular.

Bu konudaki gerçeği ya da dünyaya böyle masallarla anlatılan şeylerin hakikatini çözen ya da çözecek gibi olan namuslu dünya insanlarını ya kaza süsüyle öldürdüler, ya biyonik robotunu yapıp yerlerine geçtiler ya da zihinlerini kontrole aldılar. Hafızalarını kısmen sildiler ya da vücutlarına çip taktılar. Hala da böyle namuslu dünya insanlarına bunları yapıyorlar.

Sonra İblis’in istediği gibi evrim aldatmacalı, satanizm arka planlı ve tamamen uydurmalı sözde bilim/teknik anlatıyorlar.

Ne kadar tuhaf

Kaç tane gezegende kaç senedir kaç kere fotoğrafımla birlikte haber oldum da kendi gezegenimde abartılı şekilde sansürleniyorum.

Şu dünyada birkaç kere yazılı haberlere konu oldum, onların bile çoğunu yeşillerin Google’ı listelemiyor/göstermiyor.

Mehmet Fahri Sertkaya

Dünyanın en iyi futbolcusu, dünyalı değil…

Dünyanın en iyi futbolcusu denilince ilk olarak akla gelen futbolculardan biri olan Lionel Messi, şimdilerde bir Fransız futbol takımına transfer olmasıyla konu oluyor ama o kişi gerçek Messi değil.

Gerçek Messi’nin çoktan yerine geçildi. Şu zamanlarda sahalarda Messi olarak görülen kişi bir biyonik robot ve içinde uzaylı bir insan türü var.

Dünyanın en iyi futbolcusu denilince akla gelen diğer kişi ise Cristiano Ronaldo… Lakin o da gerçek Ronaldo değil. Onun da çoktan yerine geçtiler. O da bir biyonik robot ve içinde uzaylı var.

Yeşiller ve Griler, pek çok sahada olduğu gibi, futbol sahasında da dünya insanlığını ayakta uyutuyorlar. Futbolcu olsun, şarkıcı olsun, sinema oyuncusu olsun, çok yüksek sayıda kişinin yerine geçerek hem bol para kazanıyorlar, hem bu kişiler üzerinden dünya insanlığının inançlarını, kültürlerini, kabullenişlerini yönlendiriyorlar.

Futboldaki biyonik robotları sayesinde bol bol şike de yapıyorlar. Onlarca senedir yapılan futbol maçlarının da sonuçları hep hileli ve tartışmalı…

Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

..

Grönland Danirmarka’nın değildir, uzaylıların da değildir.

Dünyanın çok değişik yerlerinde eşzamanlı olarak iklimleri değiştiren, hayvan ve bitki türlerini hedef alan, yağışların dengesini bozan ve bu yollarla ekolojik dengeye çok büyük darbeler vurarak büyük bir kuraklık ve kıtlık hakim olması için çırpınan uzaylı güç unsurları var.

Bunlar, yeryüzünde kuraklık ve kıtlık hakim olmasını, dünya insanlarının felaketten felakete sürüklenmesini sağlarken, bir yandan da kendilerinin yoğun olarak bulundukları yerlerde ise aksine müdahaleler yapıyorlar.

Bu yerlerden biri de Grönland…


Grönland’ın bin yıldan fazla bir süredir Avrupayla, en çok da Danimarka ve Norveç’le siyasi ve kültürel olarak ilişkilendirilmesi, büyük bir planın parçasıdır.

Şu anda Danirmarka Krallığına bağlı özerk bir bölge kabul edilen Grönland’ın üzerinde binlerce yıldır çok gizli ve büyük planlar gerçekleştirilmektedir.

Grönlad’da 60 bin kadar insan yaşamaktadır. Bunların Kanada ve Alaska tarafından buraya geçtikleri ya da Moğolistan tarafından geçtikleri kısmı bile tartışmalıdır. Grönland’da İnuitler denilen bu halkın başına gelenler de son derece tartışmaya müsait şeylerdir.

Bu halk kasten ahlaksızlığa, cinsi sapıklığa, alkol bağımlılığına ve intiharlara yönlendirilmekte ve bu yolla oradaki nüfusun artması engellenmektedir. Bu da büyük bir planın bir kısmıdır. İnuitler arasında intihar oranı yüzde on seviyesine kadar çıkmış haldedir. Aile düzeni de kasten bozulmuştur ama sadece bu kadar değil…


Grönland’da şimdiye kadar nüfus çok ama çok daha fazla olmalıydı. Bunun olmaması için oradan toprak sahibi olmanın önü işgalci Danimarka hükumetleri tarafından kapatıldı. Yerli halk bile bu konuda çok sıkıntılar çekiyor.

Bunların haricinde bu bir avuç insanın yiyeceklerine, içeceklerine art niyetli müdahaleler yapılıyor. Gizlice nüfus planlaması da yapılıyor, beden ve ruh sağlığını bozacak müdahaleler de yapılıyor. Grönland’da zaten temiz su bulabilmek büyük bir sorun ve insanlar evlerinin depolarına suyu dışarıdan satın alıyorlar. Su satan firmaların arabaları siparişle suyu getirip evlerin depolarına dolduruyorlar.

Dahası da var ki bu insanlara sürekli büyüler yapılıyor, yetmiyor da medyumlar tarafından metafizik saldırılara maruz bırakılıyorlar ve aralarından intihar edenlerin tamamına yakını aslında kimyevi ve metafizik müdahaleler sonrasında, kendi iradelerini hakim tutamadıkları ve zihin kontrolü altında oldukları anlarda intihar ediyorlar. Evet, bir güç unsuru Grönland’ı sahiplenmiş ve orada her hususun kendi istediği gibi olmasını sağlıyor. Bunun için alakalı pek çok devlette de nüfuzunu kullanıyor. Danimarka ve oradaki Danimarka Kraliyet ailesi ise bu işte paravan olarak kullanılıyor. Daha fazlası değiller…

Bölgede kilometrelerce kalınlıktaki buz tabakalarının altında ama toprağın üstünde bulunan uzaylı üsleri bile var. Bu yerüstü üsleri, yeraltı üslerinden çok çok küçük üsler. Buzullar bu yerüstü üslerini gizlemiş oluyorlar.

Bu uzaylılar, kutup bölgelerinde buzulların erimesini hiç istemiyorlar. Bu nedenle her gün, her saat dünya insanlığına “küresel ısınma” yalanları anlatılmasını sağlıyorlar. Kutup bölgelerine dair siyasi ve coğrafi tartışmaların ve mücadelelerin olmasını da istemiyorlar. Oralarda onları rahat bırakmamızı istiyorlar.

Çok değerli madenlerin bulunduğu anlaşılan Grönland için, hayatın olağan akşına göre şu ana kadar çok büyük siyasi ve askeri mücadelelerin yaşanması beklenirdi ama dünya siyasetine biyonik robotlarla nüfuz eden, etkili ve yetkili onbinlerce dünya insanının yerine biyonik robotlarla geçen bu uzaylı insan türleri, dünya siyasetini de istedikleri gibi yönlendiriyorlar.

Bunca devlet ve bunca millet artık bu saçmalıklara, bu zorlama yorumlara ve bilim dışı iddialara, açıklamalara son vermelidir. Grönland Danimarka’nın işgalinden kurtarılmalıdır. Orada hayatın/insanların büyük bir hızla yayılması sağlanmalıdır. Daha çok buzul tabakasının daha hızlı şekilde erimesi ve bunların okyanusların sularına karışması sağlanmalıdır. Grönland’da toprağı kasten kurak tutan suni müdahaleler durdurulmalıdır. Dünya insanlığına gerçek dünya tarihi, uzaylıların binbir türlü oyunları da dahil edilerek en açık şekilde anlatılmalıdır.

Bu konudan geriye doğru gidilerek Kızılderilileri aslında kimlerin yok ettirdiği hususuna kadar çok büyük tartışma konuları başlatılmalıdır.

Mehmet Fahri Sertkaya

Bir Adem, iki Havva, iki gezegen

Venüs insanları

Bir Adem, iki Havva, iki gezegen

Bilinen uzayda, suretleri biz dünya insanlarına en çok benzeyen insan türü Venüs insanlığı…

Öyle ki onlardan biri bizim dünyamıza getirilse ve bizler gibi giyinip aramızda dolaşmaya başlasa, kimse onun Venüslü olduğunu anlayamaz. Tersi olsa, biz Venüs’te Venüslüler gibi giyinerek ve davranarak dolaşsak, Venüslüler de bizim dünyalı olduğumuzu anlayamazlar. Kendilerinden biri zan ederler.

İlk insan ve ilk peygamber olan, kendisine ilahi kitap değil ama 10 sayfalık ilahi metinler (suhuf) indirilen Adem aleyhisselamın sol kaburga kemiğinden Havva validemiz yaratıldı ama sağ kaburga kemiğinden de başka bir Havva yaratıldı. İşte dünya insanlarından herkesin bilmediği, sadece çok büyük mesafe almış İslam alimlerinin bildiği bu Havva Venüs’te indirildi ve orada yaşatıldı. Adem aleyhisselam bir peygamber olarak mucize gösteriyor ve aynı anda iki ayrı gezegende bulunabiliyordu. Hani şimdilerde bilim adamları “Kuantum fiziğine göre bir insan aynı anda birden fazla yerde bulunabilir.” diyorlar ya, işte onun misali olan ama bilimle, fizikle, tedrisatla yapılmayıp mucize ile yapılan bir şeydi bu…

Venüs’te de bizim Adem babamızın soyu bu Havva vesilesiyle devam etti ve Venüs insanlığı oluştu. Bu Havva’nın sureti de biz dünya insanlarının sureti gibi olunca, bu soydan gelenler de tıpkı dünya insanları suretinde oldular. Lakin bu Havva’nın iç organ yapısında ufak farklılıklar vardı ve halen Venüs insanları ile aramızdaki ince/detay farklar dış görünüşte değil de iç organ yapısında var.

Venüs’e giden gelinler, Venüs’ten gelen gelinler

Habil ve Kabil’in gerçek hikayesi…

Adem babamıza bir de Venüslü bir Havva verilince, orada da nesli çoğaldı. Venüslü Havva ilk gebelikte ikiz çocuklar doğurdu, biri kız ve biri erkek doğdu. Dünyalı Havva da ilk gebelikte biri erkek ve biri kız olmak üzere ikiz çocuklar doğurdu.

Sonra bunlar büyüdüler ve evlilik çağına geldiler. Dünyadaki kız çocuğu Venüs’teki erkek çocuğuyla ve Venüs’teki kız çocuğu dünyamızdaki erkek çocuğuyla evlendirildi. Bu gelin alma ve gelin verme işi birkaç nesil boyunca da devam etti. Bu şekilde hem Venüs’te hem de dünyamızda ademoğulları yayıldı, çoğaldı. Birilerinin zan ettiği gibi Adem babamızla Havva validemizin üst üste yaşanan gebeliklerde hep ikiz çocukları doğmadı, sonra bu ikizlerde doğan kendi öz kızları ile öz oğullarını birbirleriyle çapraz olarak evlendirmedi. Asla bir kardeş evliliği olmadı.

Habil ve Kabil hadisesi de tam olarak bilindiği gibi değil. Kabil Venüslüydü. Habil dünyalıydı. Kabil kendisine nikah düşen, helal olan dünyalı kızı değil de Venüslü olup kendisinin kardeşi de olan ve kendisine asla nikah düşmeyen kızla evlenmek istedi. Buna asla izin verilmedi ve nefsine ayrıca şeytanına uyarak ilk defa kan döken, ilk defa insan öldüren ve ilk defa kadın fitnesine düşen kişi oldu.

Birçok peygamberin hanımları ve çocukları imtihanı kaybedip ayaklarını kaydırdıkları gibi Venüslü Havva da az kalsın kaybediyordu ve ayağını kaydırıyordu. Bu tehlikeli hallere düşmesine de kıskançlığı sebep oldu. Adem babamızın dünyalı Havva’yı daha çok sevdiğini, kendisini daha az sevdiğini sürekli söylendi durdu. Bu nedenle hep tavırlı ve geçimsiz oldu. Bunu evlatlarına da hep söyledi ve onları sürekli olarak doldurdu, yanlış yönlendirdi. Evlatlarında dünyalılara karşı bir düşmanlık hissi oluşturmak istedi. Venüslü olan Kabil’in bu şekilde biri olmasına en çok da annesi olan Venüslü Havva sebep oldu.

Kabil, kendisine nikah düşmeyen, babasına yakışır şekilde maneviyatı çok kuvvetli de olan kız kardeşini eşi yapmak istedi ve sert tepki görünce de bu kardeşini kaçırmayı denedi. Çok kuvvetli maneviyatı olan bu kız çocuğunu Allah Habil vesilesiyle korudu ve Kabil onu kaçıramadı. Habil de kız kaçırmaya mani olurken çıkan kavgada Kabil tarafından öldürüldü.

Adem aleyhisselam da hem bir cinsi sapıklık peşinde koşan hem de bu uğurda mücadele ederken haksız yere insan da öldüren diğer diğer oğlu Kabil’i idam etti. Hukukun gereğini yaptı ve kısas uyguladı.

Kabil, Habil’i haksız yere öldürdükten ve bu elim hadise yaşandıktan sonra dünya ile Venüs arasında gelin alma ve gelin verme işi sonlandı. İki dünyadaki ademoğulları zaten yeterince kalabalık olup yayılmışlardı.

Venüslü Havva ayağını tamamen kaydırmadı, dinden çıkmadı ve sonsuza kadar cehennemde kalacaklardan olmadı. Bu elim hadise yaşandıktan sonra çok ama çok pişman oldu, çok uzun süre af diledi Allah’tan ama dinden ama tamamen dinden çıkmadı. Müslümanlar arasında hep mevzu olan “Havva validemiz çok uzun süre ağladı ve Allah’tan affını diledi.” denilen Havva da işte bu Venüslü Havva idi. Venüs’te uzun süre ağlamış ve Adem aleyhisselamdan da ayrı kalmıştı.

Adem babamız ile Havva validemizin dünyaya ilk gönderildiklerinde ayrı ayrı yerlerde ve birbirlerinden asırlarca uzak kaldıkları, gözyaşları ve dualarla arayarak birbirlerini asırlarca sonra buldukları iddiası da doğru değil. Dünyaya gönderildiklerinde bir arada, yan yanalardı.

Daha sarsıcı gerçekler de var. Adem babamız dünyaya gönderildiğinde dünyada insan eliyle ve teknolojiyle üretilmiş aletler, cihazlar ve insan eliyle inşa edilmiş binalar da vardı.

Aslında bunun nasıl mümkün olabildiğin on seneye yakındır ara ara yazılarımın arasında anlattım da herkesin anlayabileceği şekilde anlatmamıştım. Bunu da ilk fırsatta her seviyeden herkesin anlayabileceği şekilde anlatmaya çalışacağım.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

..

Küresel ısınma yalanının arka planındaki çok sarsıcı gerçekler

Eskiden dünyanın kutupları yemyeşildi. Hayvan ve bitki türleri çok fazlaydı. Çiçekler, arılar, böcekler, kuşlar insanlarla bir arada güzelce yaşarlardı. Sonra dünyamıza uzaylılar tarafından saldırılar yapıldı. Bu saldırılar sırasında, iklim silahları diye de bildiğimiz elektromanyetik silahlarla dünyamızın tabii dengesine şiddetli darbeler vuruldu. Dünyanın tabii manyetik alanına, elektromanyetik alanlarla yapılan bu şiddetli saldırılar, en çok da kutup bölgelerine tesir etti. Neticede kuzey ve güney kutuplarında aşırı soğuklar ve buzullar hakim oldu.

Dünyamızın fabrika ayarlarında, kutup bölgelerinde, günümüzde olduğu gibi sürekli soğuk hava şartları ve buzullar yoktu. Küresel ısınma dedikleri şeyin, uzaylıların dünyamızın tabii dengesine vurduğu darbelerin görünür kısımlarını geçiştirmeye dönük bir söylem/kandırmaca olduğunu daha önce de ifade etmiştim. Küresel ısınma diye bir şey yok, çok ileri teknolojilerle ağır saldırılar var. Halen devam etmekte olan saldırılar… Şimdi daha sarsıcı olanı da yazayım ki buzulların hızla erimesi, iddia edildiği gibi dünyanın felaketi olmayacak. Bu konuda anlatılan bir sürü şey ya aldanış ya da kasıtlı aldatma…

Bir an önce dünyanın kutup bölgelerini de fabrika ayarlarına döndürmeliyiz.

Kutuplardaki buzulların erimesi ile okyanuslardaki su seviyesinde, tehlike oluşturmayacak miktarda yükselme olur. Dünyanın farklı yerlerinde yağışlarda artış olur, bazı yerlerinde iklim değişikleri görülür ama bunlar da felaketlere sebep olmazlar. İlk yıllarda okyanuslardaki tuz oranı da küçük bir değişme gösterir ama bu da ciddi sıkıntıya sebep olmaz. Aksine bu yaşanacaklar, dünyamızın tabii dengesi, hayvanat ve de insanlık için çok faydalı olur.

Bir yandan da soğuk iklimde yaşayan o penguenler, foklar, kutup ayıları, kutup tilkileri ve benzeri hayvanlar telef olabilirler ama o koca kutup bölgelerinde yeniden yeşille mavinin kucaklaştığı çok güzel bir saha oluşur. Yeniden oralarda insanlar ve türlü bitkiler/ormanlar, türlü havyanlar yaşayabilirler. Dünyamız derin bir nefes alır.

Kuzey ve güney kutup bölgelerinde, toprağın kilometrelerce altında, çok ama çok büyük uzaylı üsleri var. Kutupların soğuk ve buzul olarak kalmasını, oralarda insanların yoğun olarak yaşanmamasını bu uzaylı insan türleri istiyorlar. Bu maksatla, nüfuz edebildikleri devletlerdeki üniversitelerde bilim adamlarını ve siyaset sahasındaki yetkili kişileri kasten yanlış yönlendiriyorlar. Buzullar eriyince akıl almaz felaketler yaşanacağına inandırıyorlar. Çok parfüm sıkarak ozon tabakasının delindiğine inandırdıkları gibi… Çok sayıda atom bombası denemesi yaparak zayıflattıkları ozon tabakasının o kısmını suni tekniklerle onardılar ama bunu da dünya insanlığına anlatmıyorlar.

Bilinmeli ki o kutup şartlarında yaşayan penguenler ve foklar başta olmak üzere pek çok hayvan türleri genleriyle oynanarak türetilmiş hayvan türleri. Zaten yakın gelecekte bütün insanlık, sonradan türetilen hayvan türlerinin nesillerinin yok edilmesi hususunda ittifak edecek.

İnsanlığa anlatılanın aksine olarak, kutuplardan ne kadar çok buz kütlesi koparsa, dünya ve insanlık için o kadar hayırlı olur.

Hala uzaylı türler, kutup bölgelerinde sürekli olarak soğuk hava şartları ve buzullar olması için, şimdilerde HAARP dediğimiz elektromanyetik silah mantığına benzeyen aletler çalıştırıyorlar. O bölgelerde soğuğu ve buzulları kasten oluşturuyorlar. Kısa süre önce Nazca çizgilerini anlatırken, Güney Amerika ülkelerinin çöl olan kısımlarını kasten çöl halinde tuttuklarını, bunun için okyanus akıntılarına suni tekniklerle yön verdiklerini ve elektromanyetik iklim kontrol tekniklerini kullandıklarını, bunu da çöllerin altında devasa uzaylı üsleri bulunduğu için yaptıklarını ifade etmiştim.

İstedikleri yerlerde sürekli olarak soğuk hava şartları ve buzullar, istedikleri yerlerde ise sürekli sıcak hava şartları ve çöller hakim olsun istiyorlar.

Biz, son zamanlarda dünyamızda yer altındaki gizli uzaylı üslerine çok büyük metafizik saldırılar yaptık. Hem çok çok yüksek sayıda can kaybı yaşadılar hem de oralarda kullandıkları teknolojik aletler, cihazlar da büyük darbeler aldılar. Boşaltmak zorunda kaldıkları yer altı üsleri dahi oldu. İşte bu süreçte kutup bölgelerini kasten soğuk tutmak ve buzul şartlarını devam ettirmek için kullandıkları teknolojik aletler de bozuldular ve bunların başında sorumlu olan teknik adamları da öldüler. Bu krizi aşmaya çalışıyorlar ama öyle kolay değil. Bu süre zarfında buzullardan dev buz kütlelerinin kopması da daha sık görülür oldu, olacak. Daha önce birkaç tekrarla ifade etmiştim ki burası bizim dünyamız ve dünyamıza düşman olan uzaylı insan türlerinin gizlice ve sinsice çevirdikleri bütün oyunları bozacağız. Dünyamıza ve insanlığa düşman olanlara, dünyamızda yer yok.

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Geceleri parlayan tuhaf kadın Anna Monaro

Anna Monaro büyücü ve metafizikçi bir kişiydi ama parlaması, kendisinin büyücülükle ya da metafizik kabiliyetlerle yapabileceği bir şey değildi. Anna’nın genlerinde uzaylı genleri de vardı. Soyunda kendisinden önce gelen kişilerde bu uzaylı genleri vardı ve soydan Anna’ya da aktarıldı.

Uzaydaki kat trilyonlarca alemde/gezegende akla hayala gelmez başka insan türleri var. Bunların bazılarının tabii/doğal olarak vücutlarında kanatları var ve havada uçuyorlar. Bazılarında ise doğuştan gelen ve solungaç solunumu yapabilecek ve hem suyun içinde hem de karada yaşayabilecek beden yapıları var. Issık gölde yaşayan ve kendilerinden esinlenilerek “Avatar” filmi de yapılan tür, bunlardan biri… (Bkz: https://mfs.tv/2019/02/19/avatar-filmi-de-bilimkurgu-degil/ )

Uzaydaki bazı insan türlerinde ise vücutlar tabii olarak ışık yayıyor. Gezegenleri loş oluyor, bizdeki gibi yeterince güneş ışığı almıyorlar. Bu şekilde tabiatında/doğasında ışık yaymak olan uzaylı insan türlerinden dünyamıza gelenler ve dünya insanları üstünde testler yapanlar da oldu.

Bunun haricinde dünya insanı kadınları kasten gebe bırakanlar ve dünyalı-uzaylı melezi türler doğmasını sağlayanlar, bunları inceleyenler de oldu. Bu maksatla kaçırılan dünya insanı kadınlardan hepsi öldürülmedi. Bir süre sonra yaşadıkları çevreye geri bırakılanlar oldu ama hafızaları silinerek…

Anna da böyle müdahaleler yapılmış bir kadının soyundan geliyor olmalı. Hatta bu müdahale soyundaki bir kadına bundan 7 ya da 20 bin sene önce bile yapılmış olabilir. Hatta o zamanlarda dünyamızda uzaylılar gizlenmiyorlardı ve rıza dairesinde bir cinsi münasebet kurulmuş ve neticesinde genler karışmış da olabilir.

Videoda da ifade edildiği gibi, dünya üzerinde, vücudu kendi kendine ışık yayan başka insanlar da oldu ve bunlar da biliniyorlar.

Çünkü hem çok sayıda dünya insanı kadına bu müdahaleler yapıldı hem de bir kadının birden çok çocuğu oldu, bunların soyları çatal yaparak farklı kollardan devam ederek başka başka yerlere yayıldı. Aynı soydan ve genetik kodlardan geldikleri halde farklı yerlerde, farklı lisanlarda ve kültürlerde yaşayan topluluklar oluştu.

Anna’daki astım denilen rahatsızlık da muhtemelen tam olarak astım değildi. Çünkü genetik kod uyumsuzluğu nedeniyle bu gibi insanlar bir ömür sıkıntılar içinde yaşıyorlar. Zenciler/siyahiler de binlerce senedir genetik kod uyumsuzluğunun sıkıntılarını ileri seviyede çekiyorlar. Bedenleri gerçekten de acil genetik müdahale/onarma gerektirecek kadar ciddi sıkıntılarla doğuyor. Soyları bu şekilde devam ediyor.

Yakında, bu bilgiler biz dünya insanları tarafından “çok bilinen” ve “şaşırtmayan” bilgiler olacaklar. Yakında, dünyamızda bazı ırklarda/milletlerde hatta bazı hayvan türlerinde görünen kod uyuşmazlıklarına da müdahale edilebilecek ve dünyamız daha sorunsuz, daha sakin bir dünya olacak. Lakin şu zamanlarda yeşillerin ve grilerin, korona bahanesiyle bütün insanlığın genetiğini daha da bozacak o sözde aşıları dayatmasına/vurdurmasına karşı konulabilirse…

Genetik… Bundan böyle dünyanın/tabiatın korunmasını ve dünya insanlığının sıhhat ve afiyetini isteyen devletlerin, hemen bir araya gelerek, devasa imkanlarla/bütçelerle sıkı ve sürekli çalışmalar yapması gereken bir saha…

Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

..

Dünyalarından kaçtılar, dünyamıza bela oldular

Bundan çok yaklaşık yüz milyon yıl önce, başka bir dünyanın insanları çok büyük bir harp yaşadılar. Bu harpte çok perişan oldular ve çok yüksek sayıda can kaybı yaşandı. Canını kurtarabilenlerden bir grup, çok sayıda uzay aracı ile dünyamıza geldi.

Öncelikle güney Amerika’da yerleştiler. Arkalarından takip edilmek ve saldırıya uğramak endişesi yaşadılar. O zaman dünyamızda bir Adem ile Havva ve bunların evlatları/nesilleri yoktu. Yani dünyada o gelenlerden başka insan yoktu. Böyle olsa da yeraltında yaşamaya karar verdiler. Çünkü bir gün peşlerinden gelineceğine ve saldırıya uğrayacaklarına emin gibiydiler.

Bizden kısa boyluydular, gri renkli derileri vardı. Bilim ve teknolojide uçuk seviyeye gelmişlerdi. Din, namus ve ahlakta ise o nispette gerilemiş, dibe vurmuşlardı. Kural tanımaz, merhamet etmez, utanmaz, sürekli birilerine ya da bir yerlere zarar vermezlerse uyuyamaz hale gelmişlerdi. Adeta kötülükle beslenir, gıdalanır olmuşlardı.

Sığındıkları dünyamızda, daha çok Peru, Bolivya, Şili, Arjantin taraflarında ikamet ettiler. Yer üstünde çok az sayıda bina inşa ettiler. Yerin kilometrelerce altında ise çok geniş yeraltı şehirleri tesis ettiler. Gelirken yanlarında kendi dünyalarından bazı hayvanlar, bitkiler, toprak numuneleri ve sular ve teknolojik cihazlar da getirdiler.

Dünyamıza kurulduklarından bir süre sonra, dünyamızı, üzerindeki hayatı çok ileri teknoloji ile incelediler. Daha sonrasında ise niyetlerini bozdular ve hiç yapmamaları gereken işlere giriştiler.

Kendi dünyalarından getirdikleri hayvan ve bitki türlerinin bizim dünyamızın tabiatına uyum sağlayıp sağlamayacağına bakarak işe giriştiler. Onları tabiata tam olarak salmadan önce bazı yerleri çitlerle çevirdiler ve onları oralara salarak gözetlediler.

Sonra dünyamızın tabiatına uyum sağlayabilenleri tabiata saldılar. Uyum sağlayamayacaklarını düşündükleri hayvanların ise genleriyle oynadılar. Bir zaman geldiğinde bu işte daha da ileri gittiler ve bizim dünyamızın hayvanlarıyla, kendi dünyalarından getirdikleri hayvanların genetik kodlarını birleştirmeye başladılar. Melez hayvan türleri türettiler. Bunları da hemen tabiata salmadılar da etrafı çevrilmiş geniş alanlara bırakarak gözetlediler, incelediler.

Dünyamızdaki hayvan ve bitki türlerini de sınıflandırdılar. Her sınıftaki hayvanları detaylıca incelediler. Bunların hepsinin genetik kodlarını elde ettiler. Sonra Peru Nazca merkezli kurdukları o muazzam tesiste yüzyıllar boyunca hayvanların ve bitkilerin genleriyle oynadılar. Çok ileri seviyede genetik mühendisliği yaptılar.

Uçan daireleri bol miktarda vardı ve bu tesisi havadan da gözetliyor, inceliyorlardı. Çok geniş ormanlık arazide, havadan gözetleme yaparken, hangi hayvan türü için ayrılmış sahanın üzerinde bulunduklarını karıştırdıklarından ötürü, bir süre sonra her sahaya o hayvanın resimlerini çizdiler. Yukarıdan net görülebilmesi için hayvan çizimlerini yüzlerce metre büyüklüğünde ve kusursuz bir şekilde çizdiler.

Toprağa çizdikleri bu şekilleri, uçan daireleriyle çok kolayca ve toprağın kimyasını bozarak, atomlarını yakarak yaptılar. Böylelikle uçan araçlarıyla havadayken, yüzlerce hayvan sınıfından hangisinin testlerinin yapıldığı arazinin üzerinde olduklarını hemen anladılar.

Resimde gördüğünüz sahaya da maymun şekli çizdiler. O zamanlar dünyamızda bu görülen şekle benzeyen üç beş maymun türü vardı. Maymunlar öyle fazlaca insana benzemezlerdi. İşte bu gelen kuralsızlar, başka bir dünyadan cennet misali olan dünyamıza gelen bu başka insan türü, maymunlar üzerinde de çok oynadı.

Yaptıkları genetik mühendisliği çalışmaları sırasında maymunlarla kuş türlerinin, maymunlarla aslanların, maymunlarla mümkün olabilen her türlü hayvanın kodlarını birleştirdiler. Bu denemelerde suni rahimler de kullandılar. Yani taşıyıcı anne bir hayvana bile ihtiyaç duymadılar. iyi netice elde edilmediği hemen görüldüğünde, türettikleri o yeni türleri hemen itlaf ettiler. İlk bakışta sorunsuz görünen hayvanlar türetebildiklerinde ise etrafı çitlerle çevrili geniş sahalara yayarak bir süre incelediler. Bu süreçte bir zaman geldiğinde maymunlara kendi insan genlerinden bile eklediler. O zamanlar orangutanlar da yoktu, bu kadar geniş maymun çeşitleri de yoktu, maymun insanların bu derece benzerliği de yoktu.

Sadece maymun türleri türetmek için çok çalışmadılar. Akıl almaz hayvan türleri türetmek için de çok çalıştılar, çabaladılar.

Bir zaman geldiğinde dünyamızın yırtıcı kuşlarıyla, yırtıcı sürüngenlerinin kodlarını da birleştirmeye başladılar. İşte dünyamıza ve kendilerinden sonra milyonlarca sene boyunca dünyamıza gelecek ve dünyamızda yaşayacak olan dünya insanlarına, en büyük kötülüklerden birini de bu şekilde yaptılar.

Bu kısımda çılgınca sonuçlar aldılar. Kuş denilse değil, yırtıcı sürüngen denilse değil, acayip bir canlı türünü, dinozorları türettiler. Hatta çeşit çeşit farklı kod birleştirmeleri yaparak, çeşit çeşit dinozor türleri de türettiler. Zaten bir süre sonra dinozor çeşitleri de kendi aralarında çiftleşerek ayrıca yeni dinozor türlerinin türemesine sebep oldular. Üzerine tahminen 30-40 milyon yıl geçene ve soyları tamamen kurutulana kadar, bu dinozorlar hep insanlığın başına bela oldular. Çok canlar yaktılar. Tabiata da çok zararlar verdiler. Kendileri de gün yüzü görmediler, rahat etmediler.

Tıpkı timsahlar gibi…

Daha önce yazmıştım. Deniz iguanalarından, ahtapotlara ve timsahlara kadar pek çok hayvan türünün gerçek hikayesi, hiç de zan ettiğimiz gibi değil…

Gelirken yanlarında getirdikleri hayvan türlerinden biri de timsahtı. Lakin onların kendi gezegenlerinden alıp getirdikleri timsahlar, aslında nispeten çok daha uysal, daha az yırtıcı hayvanlardı. Getirdikleri timsahın sonra burada genleriyle oynadılar. Daha vahşi, yırtıcı, zararlı bir hayvana dönüştürdüler. Derilerinin kalınlığını ve doku yapısını bile değiştirdiler.

O günden beri de ne timsahlar rahat ettiler, huzurlu yaşadılar, ne de insanlar ve hayvanlar… O günden beri sayısız dünya insanı bu kasten vahşileştirilmiş timsahlar nedeniyle can verdiler ya da ağır aralandılar hatta uzuvları koptu ve bu hala devam ediyor. O günden beri kilometrelerce yol giderken yol üstünde su bulan hayvan sürüleri, suya korka korka yanaşır oldular. Çünkü timsahlar hep buralarda pusular kurdular, kuruyorlar. Daha da önce de dediğim gibi, timsahlar bu dünyanın tabiatına hiçbir fayda sağlamadılar ve aksine olarak hep zararlı oldular. Şimdi yok olsalar, hem kendileri, hem hayvanat, hem insanlık kurtulmuş olur.

Bu genetik mühendisliği işinde o kadar sınır tanımaz tavırlar sergilediler ki bir süre sonra kendileri üzerinde de ileri seviyede denemeler yaptılar.

Dünyada kuvvetli, bazı yönleri değişik ve faydalı gördükleri hayvanların genlerini kopyalayarak kendi türleri üzerinde denediler. Bir anne ve baba uzaylıya ihtiyaç bile duymadan, suni rahimlerde kendi türlerinin doğmasını zaten sağlayabiliyorlardı. Bunun üzerine söz konusu hayvan kodlarını da eklediler ve neticelerini gözetleyip incelediler. Kendi türlerini bile değiştirmeye, bozmaya kalktılar. Bir süre sonra kanlarının rengi yeşile döndü. Ciltlerinde ise artık grinin haricinde yeşile çalan kısımlar da görülür oldu. Bu denemelere de yüzlerce sene devam ettiler.

Dünyayı her geçen gün daha çok bozuyor, darbeliyorlardı ki saldırıya uğradılar.

Şükür ki bunların düşmanı olan başka bir uzaylı insan türü bunların izini buldu. Hiç beklemeden çok ağır bir saldırı yaptılar. Nükleer bomba teknolojisinden çok çok daha ileri silahlarını, bunların üzerlerine üst üste attılar. Bu insanlıktan çıkmış uzaylı insan türü, nihayet belasını buldu. Aralarından çok çok azı sağ kaldı. Diğerleri cehennemi dünyada yaşarcasına dehşetli saldırılar altında feci şekillerde can verdiler. Saldırı ihtimalini hep göz önünde bulundurarak sığınaklar ve ihtiyaç duyulacak araçlar, cihazlar hep hazırda bekletiliyordu. Buralara sığınarak kaçanları bir avuçtular ama iki farklı gezegene giderek insan şeytanlığı yapmaya oralarda devam ettiler. Bize de çok yaklaşık yüz milyon yıldır bunların şeytanlıklarının sıkıntılarını çekmek kaldı ve hala çekiyoruz.

Peru, Şili, Bolivya ve Arjantin’de bir kısım toprak, bu saldırıda tamamen yanarak çölleşti. Yeraltı üslerinin tamamına yakını imha edildi.

Bu konularda çok daha fazla şeyler yazacağım, anlatacağım.

O zaman o büyük saldırı yaşandığında, Nazca ve çevresinde pek çok yer aniden yandı. İnsanlar, binalar, ağaçlar, hayvanat ve hatta toprak yandı.

Hemen çölleşme olduğu için Nazca çizgileri denilen bu çizgiler, bu izler milyonlarca senedir kaldılar, yok olmadılar. Çünkü güneş hep kuru tuttu, yağış almadı ve öylece kalakaldı.

Aslında oraya sadece çizgi çizmediler. Toprağı lazer benzeri bir teknikle yaktılar, çizgiler boyunca kanal açtılar ama o çizgilerin/kanalların içine bu gün hologram dediğimiz teknolojiye benzer bir teknoloji de yerleştirdiler. Bu kanallardan yukarı doğru lazer ya da hologram diyebileceğimiz ışıklı görüntü verildi. Gökte bile bu hayvanatların şekilleri görülüyor ve bu şekillerin altına düşen kısımda bu tür hayvanların toplandığı, incelendiği hemen anlaşılabiliyordu.

Bu çölleşme bu güne kadar kaldı.

Milyonlarca yıl geçti ama bölge yeşermedi, yeşermiyor. Dünyanın en sıcak ve en kurak çölü de bu bölgedeki Atacama çölü…

Şili, Peru, Arjantin ve Bolivya sınırları içinde yer alan bu koca çöl, bilim adamlarına sorarsınız, Büyük okyanusun yakın kısmındaki soğuk su akıntısı nedeniyle hep çöl olarak kalmış. Su soğuk olunca güneş oralarda okyanus suyunu buharlaştırmamış ve bu da göğe suyun/nemin yükselmemesine sebep olmuş, neticesi olarak da oralar hiç yağmur yağmayan yerler olarak kalmışlar.

Okyanusa bu derece sıfır/yakın bir arazinin/çölün, milyonlarca yıldır hiç yeşermemesi, izah edilebilir şey değildir. Bunun izahı için Humboldt Akıntısı denilen bu soğuk akıntı sebep gösterilir.

Sarsıcı bir gerçek de şudur ki Humboldt Akıntısı denilen şey de suni yollarla ve uzaylılar tarafından sağlanmış bir akıntıdır.

Söz konusu yerlerin hep çöl olarak kalmasını uzaylılar istediler ve istiyorlar. Çünkü milyonlarca yıldır dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi, bu bölgede yeraltında da uzaylı tesisleri var. Bölgedeki çok geniş çölleşmiş arazilerin altında, çok geniş yeraltı şehirleri günümüzde de var.

Bunu, oralarda daha rahat yaşayabilmek, geceleri ve gündüzleri uçan dairelerle ya da başka araçlarla yeryüzüne ya da gökyüzüne çıktılarında nispeten daha rahat olabilmek için de yapıyorlar ama bir sebebi daha var. Kızgın kumlar güneşin yakıcı ışınları sayesinde aşırı derecede ısınıp ısıyı daha alt tabakalara geçiriyorlar. Bu alt tabaka kısmında ısıyı, elektrik enerjisine çeviren sistemler var. Yani yerin kilometrelerce altındaki gizli şehirlerin, üslerin sarf ettiği enerjinin bir kısmı bu çölleşmiş sahada oluşan ısı sayesinde elde ediliyor. Bu teknoloji, bizim güneş panelli elektrik üretme teknolojimizden çok çok ileri bir teknoloji…

Söz konusu dehşetli saldırı sırasında, buna karşılık vermeye de çalıştılar. Zaten kuzey Amerika’ya da az çok tesisler kurmuşlardı ve oralara da yayılmışlardı. Saldırı gelince, söz konusu yakıcı bombalardan kuzey Amerika’ya da atıldı.

ABD’deki Nevada Çölü de bu saldırıdan nasibini alıp çölleşen bir arazi. Bu saldırılarda düz zeminli araziler hemen yanıp kavrulup kuru toprak oldular ama dağlık, engebeli yerler de saldıraya maruz kalınca, adeta içten kavruldular. Aslında atılan bu yakıcı bombalar, yerin çok altındaki üsleri, şehirleri de yakması için atıldılar. Tesir güçleri çok fazlaydı. Böyle olunca, yerin üstündeki tepeliklerin ve dağların da sadece yüzeyini değil, iç kısımlarına kadar her yerlerini yaktılar. Dağlar içindeki kayalık kısımlar bile bu saldırıdan nasiplerini aldılar. Onların bile fiziki şekilleri değişti.

Böylelikle Nevada Çölünde ve daha başka çöllerde görülen o tuhaf yanık, kurak, tepelik/kayalık sahalar oluştu.

Bazı bölgelere atılan yakıcı bombaların şiddeti ise nispeten düşüktü. Oralara çok kuvvetli bombalar atmaya gerek görmediler. Hal böyle olunca da oralarda bir süre sonra yeniden yeşermeler oldu. Hiç değilse kısmi yeşermeler oldu. Bir de bombaların atıldığı yerden daha uzak çemberde olan yerlerde, nispeten daha az sıcaklık oluştu, daha az yanmalar oldu ve bu da kısmi çölleşmelere sebep oldu.

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi