Kategori arşivi: BİLİM

Tam da anlattığım hal

22 sene değil, 22 milyon sene yaşasa bile, dünyadaki herkes bu süre boyunca bütün işlerini bırakıp da şu şahsı topluma geri kazandırmak istese bile, bunu yapamazlar. Bu, teknik olarak mümkün değil. Çünkü bu kişi aslında artık insan değil. Sadece sureten insan…

Eskiler “ar damarı çatlamış” derlerdi. İnsan, bir kere insanlıktan çıkınca, bir daha asla insana dönüşemez.

Bu şahıs, tam da anlattığım ve kaldığım o Ümraniye E tipi toplama kampında (ceza evi de diyorlar) kalmış. Tek tek dolaşmadım ama adım kadar eminim ki TR’nin ceza evleri bunlarla dolu.

Karnını doyuramayan, kendi geçimini tam olarak sağlayamayan Türkiyelilerden hatta asgari ücretlilerden kesilen devasa vergilerle bile bu lüzumsuzları besliyor bu devlet… Hem de yüz binlercesini… Bazını 28 sene, bazılarını 32 sene bile besliyor. Şu devasa mali kriz yıllarında bile, bunlar için her sene birkaç tane yeni ceza evi de yapıyor.

20 küsur sene aralıksız yatıp çıktıktan hemen sonra onlarca kişiyi dolandırarak tekrar 20 küsur yıl ceza alanı ve yeniden sözde ceza evine gireni gördüm ben… Kendini hiç kusurlu görmüyordu. Bunalmış, daralmış diye ruh hastalıkları hastahanesine götürülüp getiriliyordu, türlü türlü lüzumsuz masraflar yapılıyordu milletin vergileriyle…

Bunlara af çıkartacaklarmış. Bunlara af çıkartmak isteyenler ya hiç hayat tecrübesi olmayan ve insanları tanımayan kişilerdir ya da bunlar kadar insanlıktan çıkmış kişilerdir.

Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

Kitap tarayıcı

Kitap tarıyor… Yazılarını dijital ortama aktartıyor, metin haline getiriyor. Taradıklarını bir yapay zekaya atsa, o yapay zeka, genel hatlarıyla o kitaba çok benzeyen ama kopyası gibi de durmayan yüzlerce benzeri kitabı yarım saate bile kalmadan yazabilir mi? Yapay zekaya Mevlana’nın Mesnevi’si, sahte Fatih’in divanı verilse, dakikalar içinde onların alternatiflerini yazabilir mi? Hatta onların geçmişte yapay zekalar tarafından yazılıp yazılmadığını kesinlik seviyesinde anlayabilir mi?

Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

Yucatan çukuru

Yucatan çukuruna “krater çukuru” diyorlar. Bunu diyebilmek için gerekli bilimsel delilleri bulunmadığı halde… Bu çukuru ilk defa keşfeden, petrol ararken keşfeden bilim adamları bile, hem de çok kısa süre içinde kesin sonuca vararak “Burası krater değil” deyip durduğu halde krater çukuru demeye devam ediyorlar. Yalan söylüyorlar. Krater olmadığını biliyorlar. Krater olmadığına dair delillere de sahipler. Lakin tek başına Yucatan çukuru bile, insanlığa anlatılan yalan tarihi ve dayatılan evrim teorisi saçmalığını yıkmaya yetiyor. Böyle olunca da Yucata çukuruna dair gerçekleri kabullenmiyorlar. Ahlaksızca ret ediyorlar. Yucatan çukurunun 200 km genişliği/çapı var. 20 km’den daha fazla derinliği var. Bir göktaşının açamayacağı kadar derin. Bir göktaşının sebep olamayacağı kadar pürüzsüz yüzeyi var, çok uzun süreli çalışmalarla kusursuz bir hale getirilmiş gibi… Ve ortada, düştüğü iddia edilen göktaşının parçaları/kalıntıları da hala yok.

Yucatan okyanus çukuru 30 km’ye yaklaşan bir derinliğe sahip olduğu halde, neden 11 km derinliğe sahip olan Mariana çukuruna “Dünyanın en derin yeri” deniyor? Biz neyi idrak edemiyoruz ya da hangi bilgiyi bilmiyoruz da bu değerlendirmeler, kabullenmeler ve yayınlar bize tuhaf geliyor? Gerçekte Yucatan çukuru ne kadar derinliğe sahip? Her şeyi didik didik eden Wiki, neden buranın derinliğine dair bilgi yazmamış? İnternet kaynaklarında (ki sadece yer bilimiyle alakalı olan internet siteleri de dahil) Yucatan çukuruna dair neden çok sınırlı bilgiler var ve neden bu bilgilerin her kısmı farklı kaynaklarda hep çelişkili? Buranın ne zaman, kim tarafından keşfedildiğine dair yazılanlar bile çelişkili. Burası 1960’larda mı, 70’lerde mi, 90’larda mı keşfedildi? Yoksa daha başka bir zamanda mı keşfedildi? Petrol arayan jeofizikçiler mi keşfetti ya da kim keşfetti? 20 ya da 30 km derinliği olduğunu yazan kaynaklar, neye dayanarak yazıyorlar? Derinlik yazmayanlar, neden yazmak istemiyorlar? Yucatan okyanus çukurunda aslında ne dönüyor? Orada, denizde de yaşayabilen farklı bir insan türü mü yerleşik halde yaşıyor? Sebe melikesi Belkıs’ın kavmi mi orada yaşıyor? Ya da benzeri bir kavim mi yaşıyor? Ya da önceden orada, çok ama çok gelişmiş teknolojiyle yapılan suni bir ada vardı da sonra havalanıp başka bir yere hatta uzaya mı gitti? Ya da orada eskiden okyanus içinde daima kalan, sabit olan, çok çok gelişmiş teknoloji ile yapılmış, üstü de kapalı/çatılı devasa bir şehir mi vardı? Peri kızı denilen tür, orayı bu şekilde mi kullanıyordu? Ya da eskiden okyanus suları o bölgeye ulaşmazdı da kara halindeyken çok özel bir şehir ya da suni göl mü yapılmıştı? Bütün bunlardan biri değilse, orada ne dönmüştü, bundan da mühim olanı günümüzde orada neler dönüyor? Bu gizliliğin, çekingenliğin, tezatların, konunun üzerine gitmeyişin gerçek sebebi ne? Gelişmiş sonar/ses dalgaları gönderen bir cihazı bir gemiye alarak oraya gitmek, suyun içine doğru ses dalgaları gönderek oranın derinliğini kesin şekilde ölçmek bu kadar mı zor?

Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

Yakıtsız ve buharlı gemiler

Ben insanları anlayamıyorum.

O temel seviyede anlattığım şeyler, onca mühendise ve iş adamına aslında satır aralarında neler neler verdi. Hala daha ne kadar basit seviyelerden bakıyorlar.

Bak şu yukarıda attığım şeye güneş küresi deniliyor. Daha önce anlattığım o güneş ocaklarının yerine bundan kullanacaklar. Hatta bunu biraz elden geçirip, bir kademe daha geliştirip öyle kullanacaklar.

Kocaman nakliye gemilerine bundan bir ya da birkaç tane yerleştirecekler. Gün boyunca güneş hangi açıda olursa olsun küreler o ışığı yine de üzerlerine çekecekler.

Sonra da hesaplanmış olan noktaya aktaracaklar. O hesaplanan noktada ise kazan olacak. Kazana denizden su çekeceksin, güneş küresi ile ısıtacaksın ki binlerce dereceye kadar kolayca ısıtabilirsin, çıkan buharı pistona göndereceksin. Hepsi bu… Bu kısımların onlarca farklı alternatif detayı olabilir ama temel mantığı bu. Kürelerin sayısı, yerleri, kazanların sayısı ve yerleri değişebilir ama temel mantık bu.

Piston kısımları da farklı farklı olabilir ama her şartta bu sistem kocaman gemileri gün boyunca bedavaya götürebilir.

İnsanoğlu onlarca sene boyunca kömür yakarak, yanında su ve kömür taşıyarak ve insan gücü de ekleyerek buharlı trenler kullandı.

Buharlı trenler yüzlerce ton ağırlığa sahip oldukları ve demir demire (tekerlekler raylara) sürtündüğü halde bile 70 km hıza çıktılar.

Dünyada bu kadar mühendis var, kaç haftadır neler anlatıyorum, şunun nesini düşünemiyorlar. Ben de bunu anlamıyorum. Gemin var, hep denizdesin, her yer su… Yanında su taşıma derdin yok. Gün boyu her yerde gün ışığı var, kömür ya da başka yanıcı malzeme satın alma ve taşıma derdin yok. Kocaman denizlerde ve okyanuslarda senin atacağın sıcak suyun kimseye zararı da yok. Çevreye hiç zarar vermeyeceksin.

Birileri suni enerji/yakıt krizi çıkartacakmış. İnsanoğlu dik dursa, gölgesinden korkan üç beş tane uzaylı, koca dünyada neyin krizini çıkartabilir.

Kaç kere anlattım. “Arabaların camları olmayacak, içlerinde ekran olacak” dedim. Çok dikkatle de cümleler kurdum ama hala anlamamışlar. Zan ediyorlar ki arabanıın her bir yanına ayrı ayrı monitörler takılacak… Öyle değil, hiç monitör/ekran olmayacak. İncecik, plastik, esnek, az enerji harcayan, sağlığa zararı olmayan, buna rağmen çok yüksek kalitede görüntü veren ekranlar, cam olması gerektiği halde cam konulmamış olan yerlerin iç kısımlarına çekilecek/sabitlenecek. Ekranlar açıkken sanki oralarda sadece cam varmış hissi verecek. Şoförün önünde de aynısı olacak. Hatta öyle olabilir ki camlar arasındaki taşıyıcı direkler bile görünmeyip oralar bile ekran kaplı olabilir. Bu, daha lüks araçlarda olur. İnsanlar içinde iken, aracın üstü ve yanları tamamen açıkmış hissine kapılabilirler. O ekranlar açıkken, kimse içeride dar bir mekanda sıkışmış, kapalı kalmış hissine kapılmayacak. Camlı araçlardan bile daha aydınlık, daha ferah bir ortam oluşacak. Hakikaten şaşırtıcı ama kafa adamlar arasında bile hala şu kadarını anlamayanlar var.

Ben de bekliyorum ki bu adamlar kafalarını çalıştıracaklar, yeni nesil evlerin iç duvarlarında, yerden tavana kadar her yeri bu ekranlarla kaplayacaklar. İnsanlar evlerinin içinde dışarıyı, arada sanki duvarlar yokmuş gibi canlı canlı görecekler. üstelik görüntüler çok kaliteli, çok gerçekçi olacak. Ya da öyle bir görüntü paketi yüklenecek ki evin sakinleri, istediklerinde evlerini istedikleri yerde imiş gibi görecekler. Misal olsun, anlaşılsın diye, Bilal’e anlatır gibi anlatıyorum. Benim evim mesela Konya’da olsa, ben İstanbul’da boğazın Anadolu yakasında bir yerde oturuyormuş gibi hissetmek istesem, evimin koca duvarları bana oranın hareketli görüntülerini gösterecek. Etrafta martılar uçuşacak, dalgalar gelip duvarların dışına çarpıyormuş gibi görünecek. İnsanlar yürüyecek, rüzgarlar esecek, yapraklar sallanacak ve düşecek, araçlar geçecek. İstersem tek tuşa basacağım ve o ortamın/konumun tabii sesleri (insan, araç, dalga, kuşlar ve daha ne varsa) hepsi içeride duyulacak.

Gerçekten oradaymışım gibi hissettirecek. Gece uyku moduna geçecek, sanki hiç yan duvarlar ve çatı ya da kat arası tavan yokmuş gibi, bana yıldızları, kayan yıldızları, ayı, ışık yakarak geçen uçakları, düşen meteorları, gece uçuşan ve ışık yayan böcekleri izletecek. Ya da bir tuşa basacağım ve beni bir anda Afrika’da vahşi hayatın içine götürecek.

Zaten söz konusu araçlar ve evler, muazzam kalitede ısı ve ses yalıtması ile, buna rağmen düşük masraflarla yapılabilecek. Son derece huzurlu ortamlar olacaklar. İnsanlar istemedikleri gürültüleri dinlemek, istemedikleri soğuk duvarları sürekli izlemek yerine, istedikleri görüntülerle ve seslerler meşgul olabilecekler.

Dahası, çocukları yetiştirmede, eğitim sistemini geliştirmede bu teknoloji yine ayrıca çığır açacak.

Daha nasıl anlatılabilir, bilmiyorum. Daha da anlamayan varsa bu işleri bıraksın.

Şimdi bu kafadaki kişilere yukarıdaki bilgiyi atsan “Geriye mi döneceğiz, bu zamanda buharlı sistemler mi kullanacağız” derler.

Halbuki hemen bir sonraki safhayı sormaları ya da oturup projesini çalışmaları beklenir

O buhar, o pistonları hareket ettirdikten sonra, havaya atılması yerine, yeni bir teknik ile hızlıca soğutulup yeniden su kazanına gönderilebilir mi?

Eğer buna “Evet gönderilir” diyebileceği bir tekniği geliştirirse, karadaki ve havada araçları da gün boyunca güneş ışığıyla ve çok güçlü bir torkla çalıştırabilir.

Hatta gün boyunca bol miktarda enerji depolayarak, güneş ışığı bulunmayan karanlık vakitlerde de araçları çalıştırabilir.

Belki de ilk duyduğunda hafife alacağı buhar tekniği, yakıtsız araçların kullanılabilmesini mümkün kılar.

Buharı havaya hiç kaçırmayıp, basıncını kırabilip, hızlıca soğutup kazana geri gönderemese bile… Kocaman gemiler yapabilir, bunlar mobil enerji santralleri gibi hizmet verebilir. Nerede enerji sorunu varsa, bunlardan 10-15 tanesi o şehrin sahillerine yanaşırlar, güneş ışığı ve deniz suyu ile elektrik üretip şehirleri beslerler. Aynı anda içilebilir su da üretirler.

Hala nükleer santraller yapmak kafasındalar. Hatta hala nükleer bombalar kullanmanın yollarını arıyorlar. Oysa bu sistemin küçük halleri her evin tepesinde bile olabilir. Isınma, elektrik, içilebilir su, hepsi ücretsiz olur. Belediyeler sadece her sokağa serbestçe kullanılan deniz suyu boru hatları çeker. Yine olmadık şekilde anlaşılmasın diye, yine Bilal’e anlatır gibi anlatıyorum. Yani belediyeler, her sokağa içme suyu boru hatta çektikleri gibi, her sokağa deniz suyu boru hattı çekerler. Bunlardan binalara da ara bağlantılar olur. Hususiyle apartmanlardan oluşan siteler, çok kolayca ve önden önden bu sisteme geçerler. Çok büyük iktisat sağlarlar. Bahçe duvarlarını yıkarak yerine bitki kabinlerinden koyarlar. Bir yandan o kabinler de elektrik, su ve bitki üretirler. Daha bu iş böyle zincirleme şekilde uzar gider, kısa sürede dünya cennete döner.

Bak, içi ekran kaplanmış araç dediğimde, bunun gibi hatta bundan daha gelişmiş bir sistemi kastediyorum. Yaklaşık yedi ya da sekiz yılı geçti, ara ara bundan bahsettim. “Hiç camı olmayan bir aracın içi, sanki her yeri cammış gibi bir hale getirilebilir. Bunun için, aracın iç yüzeyleri ekranla kaplanabilir.” dedim.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Nohut hakkında acil kamu spotu

Nohutun insanlar tarafından neden yenilmemesi gerektiğini halk dilinde anlatan kamu spotları Türkiye’de hiç vakit kaybedilmeden yayınlanmalı. 

Nohut Anadolu’da binlerce yıldır yetişen, yetiştirilen ve Anadolu’dan dünyanın muhtelif bölgelerine yayıldığı değerlendirilen bir bitki. Lakin geçmiş bin yıllarda hatta geçmiş asırlarda insanların çoğu nohutu yemediler, hayvanlarına yedirdiler. Tıpkı yulaf gibi…

Nohut aslında hayvanların yemesi için uygun olan vahşi bir bitki türü. İçinde çok değişik zehirli bir yapısı mevcut. Nohut aslında yumuşaması için değil, söz konusu zehirlerini salması/bırakması için suda bekletilir ve suyu ile yemek de yapılmaz, dökülür. Bu işlem zehrini bir miktar azaltır. Bir miktarı da pişerken azalır. Yine de içindeki zehri tamamen yok olmaz.

İnsanların epeyi bir kısmının nohut yedikten sonra şişkinlik yaşaması, derin düşünceli bir hale girmesi, fazlasıyla sakinleşmesi hatta uyuşması sebepsiz değil. En çok da nohut yiyen çocukların halleri hiç normal değil. Uydurma bilim psikiyatri, muhtemelen bu bilimsel gerçeği de bilmeyerek ya da görmezden gelerek, çok çok yüksek sayıda çocuğa onlarca farklı hastalık teşhisinde bulunmuştur, bulunuyordur ve daha çocuk yaşlarda bile onların hayatlarını mahvediyordur. Daha çok çocuklarda olmak üzere, insanlarda görülen bazı davranış bozukluklarının arka planı, nohutun muhteviyatındaki zehirli kısımla da bağlantılı/ilgili. Nohut yiyen insanlarda hormon dengesi hızla değişmeye başlar. İnsandan insana değişmekle beraber, nohut yiyen hemen her insanda, hormon dengesinin değişmesi neticesinde az ya da çok düşünce ve davranış değişiklikleri olur. Evet, nohut yenildiğinde insanların beyin faaliyetleri de az ya da çok normalin dışına çıkar. 

Protein oranının yüksek olması, doyurucu olması, ucuza temin edilebilmesi gibi nedenlerle insanlara sürekli tavsiye edilen nohutun besin değerleri aslında insanlar için değil, çok odacıklı mide yapısına sahip ve geviş getiren hayvanlar için uygun. Bu hayvanlara bile seyrek ve az miktarda yedirilmeli. Hiç yedirilmemesi ise en doğru tercih olur. Çünkü meselenin bir başka yönü daha var. Günümüzdeki nohutlar ile geçmiştekiler aynı değiller. Günümüzdeki çoğu nohut cinsleri üzerinde genetik müdahaleler olduğu da çok açık. 

Gıda güvenliği, Milli Güvenlik Kurulunda sürekli gündem olması gereken bir güvenlik meselesi. Son on yıllarda Türkiye’de insanlar yulafa ve insan fıtratına uygun olmayan başka bitkilere de yönlendirildi. Bu konuda, Londra merkezli insanlık düşmanı sistem tarafından yönlendirildikleri bilinen gıda firmalarının da akademisyenlerin de yayıncı kuruluşların ve şahısların da çok yoğun yönlendirmeleri oldu, oluyor. Buna rağmen insanlar yulaf yemekte pek istekli olmuyorlar. Çünkü tabii yapımız, hususiyetlerimiz bile bu türlü bitkilerin iyi gelmeyeceğini bize bir şekilde hissettiriyor, uzak durmaya sevk ediyor. Yulaf da hep hayvan yemi olarak yetiştirildi ve böyle yapılması isabetli idi. 

Türkiye’de, Ankebut Ağının mensubu olmayan, insanlığa karşı düşmanca duygular beslemeyen, satanistleşmemiş, masonlukla bağı olmayan hakiki bilim adamları derhal bu konularda bilimsel çalışmalar yapmalılar. Neticelerini hiç gecikmeden insanlarımıza duyurmalılar. Sonuçlar kamu spotu olarak ve halk dilinde kısaca anlatılmalı. İnsanlarımızın nohut, yulaf ve “insanların yemesi için uygun olmayan” benzeri diğer bitkilerden uzak durması sağlanmalı. Ankebut Ağı, bilimsel olarak “sorunlu” olduğu çoktan meydana çıkartılmış olan türlü bitkilerin, dünyanın muhtelif yerlerinde yenilmesi için sinsi oyunlar çeviriyor. Bu gibi sorunlar sadece bir Türklerin sorunu değil ve dünya üzerine organize bir faaliyetle, organize yönlendirmelerle bu işler çevriliyor. Başka ülkelerde başka “sorunlu” bitkileri yiyen insan toplulukları da farkında olmadan zihni, ruhi bir yönlendirmeye maruz kalıyorlar. Araplar, Hindistanlılar, İranlılar ve Afganlar da nohuttan öncelikle uzak durması gereken topluluklar. “Nohutun yaygın ve sık olarak yenildiği coğrafyalarda insan toplululuklarının ortak davranış tarzları, genetik ve psikolojik sorunlar başta olmak üzere bütün tıbbi sorunlarına dair bilimsel tetkikler, analizler. Ayrıca bu sorunların mali, siyasi ve askeri dengelere tesiri” başlığı ile çalışmalar yapılması, insanlığın en öncelikli meselelerinden biri olmalı.

Ben bu konuların uzmanı değilim. Bilgim, idrak seviyem ve kabiliyetlerim dahilinde, sınırlı seviyede bu konuya dikkatleri çektim. Bu hususta söylenmesi gereken daha fazla sarsıcı gerçeği de hiç kimseden çekinmeden hakiki bilim adamları söylemeli. Hem de hiç vakit kaybetmeden…

| Mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

..

Süleymanlılar cemaati ve gizli Yahudiler

M** (Akademi Dergisi takipçisi) 4 Mart Cuma, 16:02

Saygıdeğer Hocam, yüksek müsadenizle bir konu hakkında düşüncelerinizi merak ediyorum. Şuan kpss tarih çalışıyorum ve aklıma takılan bir konu var. Biz Türkler nereden geldik? O kadar parça parça ki bunu aklımda bir türlü oturamıyorum. Ya da bu konuyu okumak için bir kaynak öneriniz var mı?

Mehmet Fahri Sertkaya, 4 Mart 2022, 16:41


“Türk diye bir ırk var mı, yok mu?”

Nuh a.s’ın oğullarından olan Yafes’ten geldik. Diğer oğlu olan Sam’dan da Yahudiler geldiler. Nuh a.s.’ın irtihalinden sonra, uzun zaman Yafesin evlatları ile Sam’ın evlatları sorunsuz devam ettiler, bir arada yaşadılar. Kız aldılar, verdiler, kaynaştılar. Her kesin kanı, kodları birbirine karıştı. Bu olduktan sonra gelen ve “Ben-i İsrail’in peygamberleri” dediğimiz binlerce peygambere de aslında hem Sami/Yahudi hem Sami/Arap hem de Yafesi/Türk denilebilir. Zaten geçenlerde anlattıklarımla bunun fark edilmesini de sağladım. Yuşa aleyhisselamın, Musa aleyhisselamın, Davud aleyhisselamın kodlarında hem Sami/Araplık hem de Yafesi/Türklük de vardı, etraflarında Türkler de çoktu. Tarihe geçmiş en büyük Türklerden biri olan hazret-i Zülkarneyn de “İsrailoğullarına gönderilmiş hak peygamber” olarak bildiğimiz peygamberlerle akrabaydı. Yani on binlerce senedir Türk, Arap, Yahudi denilen ırklar aynı temelden geldi. Hepsi kardeş, hepsi akraba… Zaten İslam’da ırkçılık da katiyen yasak/haram… İblis sonra oyunlar kurdu, Sami/Yahudi olanları kafaladı ve onları satanistliğe kadar sürükledi. Kendine bağladı, soylarını, tarihlerini onlara hep yalanlarla farklı anlattı, anlattırdı.

Böyle İblis tarafından kandırılan Yahudiler ve Türkiye’deki gizli Yahudiler, çıkıp her fırsatta “Türk diye bir ırk var mı, yok mu?” diye tartışma çıkartırlar. Kendilerince Türklerin de Yahudi olduklarına, bunu bilmediklerine ve asimile olduklarına inanırlar. Bu nedenle kendilerine “Öztürkler” derler. Türkiye’deki çok sayıda gizli Yahudi aile bu soy ismi taşır ve ticari müesseselerine de bu ismi verirler. Hatta bu gizli Yahudilerden birinin yazdığı sözde bir mehter marşı da vardır. Kendilerince “Yeni Malazgirt Marşı” da derler. Türklerin tarihteki tartışılamaz surette gözler önünde olan muazzam galibiyetleriyle, üstünlükleriyle kendilerince övünürler. O zamandaki Türklerin de aslında Yahudi olduklarını bilmeyen Yahudiler olduklarına inanırlar. Türkiye’deki meşhur gizli Yahudi mafya babalarından biri olan Sedat Pek-er de zamanında “Öztürkler” diye bir internet sitesi açmıştı. Bunun açılışını merasimle yapmıştı. O yemekli, eğlenceli merasime gizli Yahudilerden kalabalık bir grup katılmıştı. Aralarında kimler, kimler vardı.

İşte Fatih’in oğlu 2. Bayezid de bu gibi iddialarla yoldan çıkartıldı. Kendini, Yahudi olduğunu sonradan çözmüş, anlamış bir Yahudi olarak kabul etti. Sonra mason da oldu, satanistliğe kadar ilerledi. Etmediği zulüm ve ihanet, sapıklık ve rezalet kalmadı. Sonunda oğlu Yavuz Sultan Selim Han tarafından zehirlenerek ve ibret-i alem olacak surette öldürüldü. Son zamanlarda mezarı da rezalet/pislik merkezi… Bu dahi hikmetsiz değil. Cemaatimizdeki hoca efendilerden ve hoca hanımlardan bazılarına da onlarca senedir “Senin soyun/aslın hep Yahudi. Siz asimile oldunuz, aslınıza dönün. Zaten bakın Türkiye’de siyasi, mali, askeri güç hep bizde. Boşa çile çekmeyin” dediler, bazılarını kandırdılar ve kendilerine çalıştırdılar, çalıştırıyorlar.

Hazret-i üstazımızın kızlarından Ferhan, onun çocuklarından Gülderen Kuriş ve Mehmet Beyazıt Denizolgun, bunların çocuklarından Alihan Kuriş ve Fatih Süleyman Denizolgun da kendilerini Yahudi, mason, satanist kabul eden kişiler olup çıktılar. Devşirildiler ve büyük zararlara sebep oldular. Her türlü ihanetin ve kara para işlerinin, TCK’ya göre de ağır suç kabul edilen suçların, bağlantıların içindeler.

Cemaatimizin hedefine ulaşmasına onlarca senedir mani oldular, hızını kestiler, ihanetler ettiler, samimi Süleymanlılara çok eziyetler ettiler, onları cemaatten uzaklaştırdılar, kimilerini öldürttüler, büyücülükle de saldırdılar ve son zamanda ise cemaatimizin idaresini tamamen ele geçirdiler.


Ferhan’ın kocası Kamil Denizolgun da müslüman değildi. Soyunun bir yanı gizli Ermenilerden, bir yanı gizli Yahudilerden geliyordu. Hazret-i üstazımızın, deccal küfrünün en şiddetli zamanında, her insanın aklının dahi kaldıramayacağı nasıl da büyük çilelerle ve nasıl da dahiyane siyasetlerle bu dini ayakta tuttuğu, her şartta yol alıp hizmetine devam ettiği, oyunlar içinde oyunlar kurduğu yakında herkes tarafından kesin şekilde anlaşılacak. Hiç kimsede şüphe kalmayacak. Zira istenenden, beklenden çok çok fazla deliller, ispatlar meydana saçılacak.

Günümüzde de Yahudiler, bu tarihi gerçeği çarpıtıyorlar ve “Türkler de aslında Yahudidir” diyorlar. Öyle değil, anlattığım gibi… Akrabalık çok, ortak kodlar/genler çok. O gözle bakılacaksa Yahudi bildiklerimize Türk ve Arap da denilebilir. Türk bilinenlere Arap ve Yahudi de denilebilir. Arap bilinenlere Türk ve Yahudi de denilebilir. Bu, nasıl bakıldığına bağlıdır. Neticede bütün insanlar bir Adem ile bir Havva’nın evlatlarıdır. Ayrıca Nuh tufanından sonrasına bakılırsa, günümüzdeki bütün insanların ikinci babası da Nuh peygamberdir. Hatta anlatmıştım, o devir o kadar karışık ki o zamanlarda dünya insanlarının genleri arasına uzaylı insan türlerinin genleri bile karıştı. Öyle Yahudilerin iddia ettiği gibi değil bu işler. Herkesin geninde herkesin kodları var. Hatta uzaylı kodlarına kadar…

İblis’in Yahudileri kandırdığı gibi, İblis’le Havva’nın cinsi münasebetinden ayrı bir insan soyu da gelmemiştir.

On yıl önce anlattığımda, duyurduğumda Türkiye’de çok ses getirmişti ve artık herkesin duyduğu, bildiği gerçeklerden biri haline geldi ki kendilerini Sam’dan bu yana safkan Yahudi zan eden o kişiler, geçmişte adeta soyları kuruyacak hale geldiler. Hazar Türkleri Yahudileşti ve kendilerini Yahudi kabul ettiler de dünya üzerinde Yahudiyiz diyenler tükenmemiş oldular. An itibariyle şu dünyada kendini Yahudi bilenlerin en az yüzde doksan beşi aslında Hazar Türkü…

Böyle bu kadar karışık bu işler…

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Yazıya bazı eklemeler:

Kendini Yahudi görmeye başlayan ve onlarca sene cemaatimize büyük darbeler vuran Ferhan Denizolgun (mavi kıyafetli) ve onun gibi kendini Yahudi kabul eden kızı Ayşe Gülderen Kuriş (arkasında, çizgili kıyafetli)

Alihan Kuriş’in annesi olup da cemaatimizi arka plandan gizlice ve Yahudice yöneten Ayşe Gülderen Kuriş

Ayşe Gülderen Kuriş

Ferhan Denizolgun’un kocası olup da gizli Yahudi/Ermeni karışık bir soydan gelen Kamil Denizolgun

Soy ismindekinde -ol ve -gun heceleri, Türkiye’deki gizli Yahudi ailelerde, isim ve soy isimlerde sık kullanılmıştır. Misal: Ongun, Oral

Kamil’in kendine göre solundaki kişi Arif Ahmet Denizolgun’dur. Sağındaki kişi Mehmet Beyazıt Denizolgun’dur. Kamil’in üçüncü çocuğu Ayşe Gülderen Kuriş’tir. Alihan Kuriş, Ayşe Gülderen Kuriş’in oğludur.

Bu soyun mensupları asırlardır Türklerin arasında Türk ve Müslüman gibi görünerek, münafıkça yaşamaktadırlar.

AKPKK organize suç, terör ve ihanet örgütünden millet vekili olmakta bir beis görmeyecek kadar ayarı kaçık bir kişi olan, dinimizi, yolumuzu ve değerlerimizi her fırsatta siyasete ve kara para işlerine alet eden Fatih Süleyman Denizolgun.

Fatih Süleyman, Mehmet Beyazıt Denizolgun’un oğludur. Arif Ahmet Denizolgun karşısında AKPKK suç örgütü hep Mehmet Beyazıt Denizolgun’u desteklemiş, onu cemaatin başına getirmek istemiş ama muvaffak olamamıştır. Mehmet Beyazıt Denizolgun da AKPKK’den millet vekili yapılmıştır.

Sonrasında oğlu Fatih Süleyman da milllet vekili ya da doğru ifadeyle AKPKK militanı yapılmıştır.

Cemaatin idaresindeki Gülderen ve Alihan Kuriş, Fatih Süleyman’la da sık sık paslaşmaktadır. Gerçek kimlikleri, niyetleri, bağlantıları, suçları açıkça gözler önünde olan bu çete, cemaatimizi Yahudi/Mason zihniyetiyle idare etmektedir.
Cemaat ve ülke içinde dev gibi büyümüş bunca sorunların gerçek sebepleri işte bunlardır. Sorunları çözmeyi istemeyen ve bu yolu kasten durduran, ayarından çıkartmak isteyen, işlemez hale getirmek isteyen bu ihanet zihniyetidir.

Söz konusu “Yeni Malazgirt Marşı”

Kamil Denizolgun, Osmanlı devletini içten yıkan gizli Yahudi ve masonların önde gelenlerinden biri olan Mustafa Reşid Paşa’nın torunu mu…

Meşhur hain Mustafa Reşid Paşa ile Kamil Denizolgun arasında akrabalık var mı…

Milli Görüş camiasına yakınlığıyla bilinen Hürses gazetesi yazarı Fehmi Çalmuk, 28 Ağustos 2018 tarihli köşe yazısında, Süleymanlılar Cemaati ile ilgili dikkat çeken bir yazı kaleme aldı.

İlgili yazıyı okumak için buraya tıklayın.

Yaa işte böyle…

Keser döner, sap döner, gün gelir adaletin kılıcı adamı keser…

Dünya genelinde, omikron varyantını ilk tespit eden şu sözde doktor Coetzee gibi yargılanacak on binlerce sözde doktor var. Bunlar, baştan beri yalanlar söylediler, organ kaçakçılığı bile yapan hükumetlere hizmet ettiler. Cinayetlere, katliamlara ve kara para işlerine ortak oldular. İnsanlığa karşı işlenmiş türlü suçlara, idamlık suçlara ortak oldular. Şimdi “Tehdit edilmiştim” demekle bu yargılamalardan ve ağır cezalardan kurtulamazlar.

Sözde Türk basın ve medyasının bu kadını haber yapmasına da dikkat edilmeli. Korona oyunları meydana çıkmasın diye neleri neleri senelerdir görmezden geldiler, toplum üzerinde büyük bir korku ve baskı havası oluşturdular ama bu kadını görmezden gelmeyip haber yapanları çok. Çünkü bu kadın, onların da mensubu olduğu sistemin bir başka mensubu… Bunlar hep aynı yolun yolcusu… Ankebut Ağının önünü zaten bu konuda sert şekilde kestik ve korona oyunlarını kaldırıp attık. Onlarca hükumet kısa süre içinde birbiriyle organize şekilde korona oyunlarının arka planındaki bu kara para işlerinden tavizler vermeye başladı. Artık bu gibi sözde doktorların hareket sahası da kalmadı. Beklemedikleri şekilde sahada dengeler bir anda aleyhlerine döndü. Ne yapacaklarını şaşırdılar. Onu ve onun gibileri böyle oyunlarla temize çıkartmak istemeleri, beklenen bir şey ama bizler dikkatli olmalıyız. Asla taviz vermeyeceğiz. Oldu bittilere izin vermeyeceğiz. Dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, korona yalanlarıyla insanlık düşmanlığı sergileyenler, milyonlarca insanın ölmesine ve milyarlarca insanın maddi/manevi zararlar görmesine sebep olanlar, asla cezasız kalmayacaklar.

Sorarlar böylelerine “Az samimi ol, muhataplarını ahmak yerine koyma, bu itirafı yapmak için neden bu günü bekledin?” diye… Yine “Sana daha çok Avrupadaki siyasetçiler ve bilim adamları, hastalığın olduğundan çok daha kötüymüş gibi göründüğünü söylemen için baskı yaptılarsa şimdi çık onların isimlerini tek tek say… Ya da insanlığı ahmak yerine koyma” derler.

Türkiye’deki sözde Türk basın ve medyasında baştan beri bu konularda suç ortaklığı yapan binlercesi de yargılanacaklar. O sözde doktorlar Özlem Türeci ve Uğur Şahin bile yargılanacak. Sözde aşıların dayatılması kısmında vazife alan insanlık düşmanları da yargılanacaklar. Sözde bilim kurullarının üyeleri de yargılanacaklar. Ölüme sebep olacağını baştan beri bildikleri halde yanlış ilaçları yüksek adette kullandıran sözde uzmanlar ve bilim heyetleri de yargılanacaklar. Bunları pohpohlayan, ödüllendiren, meydan veren, destek veren siyasetçiler, holding patronları, sözde gazeteci ve televizyon programcıları, sözde bilim adamları, sözde STK’ler bile yargılanacaklar. Hemen bakılacak, masonlar mı, resmen mason olmasa da masonlar tarafından yönlendirilen kişiler mi… Yahudiler mi… Satanistler mi… CIA ya da MOSSAD bağlantılı kişiler mi… Ya da bilinen o diğer kara paracı ve organcı devletlerin gizli servisleriyle bağlantılılar mı… Bütün insanlığa karşı bu derece şeytanca bir organizasyonun içinde, hiç vicdani sıkıntı duymadan faaliyet sergileyecek iç dünyasına, bu kişileri nasıl kabullenişler, nasıl bir teşkilat getirmiş, bu kısma da en başta bakılacak. Dünya üzerinde bir tek mason locası bırakılmayacak. Bir tek mason üstadı cezasız bırakılmayacak. Avrupanın, ABD’nin gerçek yüzü en net şekilde insanlığın gözleri önüne serilecek. Dünyanın en önde gelen ve itibarlı yayın kuruluşları olarak kabullendirilmiş mason yuvaları da mahkeme kararlarıyla yok edilecekler. Dünya insalığı yahudi/mason/satanist avına çıkacak.

Afrika kıtasındaki bazı devletlerin başkanları, en başından beri korona oyunlarına karşı halklarını korumak için dimdik durdular ve bunlardan bazıları CIA tarafından vuruldular, öldürüldüler. Bunları da bütün insanlık, canlı yayınlanan yargılamalar sırasında somut delillerini ve şahitlerini/itirafçılarını izleyerek, görerek öğrenecek. Bu insanlık düşmanı Ankebut Ağı, ona bağlı mason ve satanist hükumetler, gizli servisler, mafyalar bu dünyadan temizlenecek.

Bunları görebiliyorum, bunlara çok çok az kaldı…

Dünya tarihinin başka hiçbir devrinde bu derece şeytanlıkların, bu seviyede insanlık düşmanlığının ve kötülüklerin bu derece organize ve yaygın şekilde uygulandığı bir devir olmadı. Tarihin en karanlık devri, yani bu Deccal devri artık bitecek. Kan ve gözyaşı artık dinecek.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

.

Biyonik robotları tespit etmek zor değil

Bir kişinin biyonik robot olup olmadığını anlamak için bazı teknolojik/bilimsel usuller bulunduğunu da yazmıştım. Bu hususta da şimdilik biraz daha bilgi vereceğim. Herkesin bu teknolojik imkanı bulması mümkün değil ama devletler/hükumetler, gizli servisler, büyük holdingler, büyük cemaatler, ordular, büyük üniversiteler, büyük yayın kuruluşları bunu zorlanmadan yaptırabilirler.

Biyonik robot olduğu şüphesi bulunan kişiden doku örnekleri alınmalı. En kötü ihtimalle saç teli alınmalı ve biyonik robotların sızmamış olduğu gayr-i resmi laboratuvarda tetkik edilmeli. Yeterli teknik imkanlarla bu yapıldığında, saç dokusunun, özellikle de saç kökünün suni yollarla, kısa sürede ve farklı yapıda meydana getirildiği kolayca görülebilir. Bu, gerçeğine çok yakın özelliklerde yapılmış olan sahte paraları insan gözünün ayırt edememesine ama cihazların kolayca ve kısa sürede ayırt etmesine benzetilebilir. Mesela yeni Adli Tıp Kurumu Başkanı Hızır Aslıyüksek’in saç telini, aynı kurumdaki arkadaşları ele geçirerek tetkik edebilirler ve biyonik robot olduğunu görebilirler.

Dahası da var. Aşı yapıyormuş gibi görünecek şekilde şüpheli şahsa bir sıvı enjekte etmek ve sonra vücudun tepkisini ölçmekle de biyonik robotlar anlaşılabilir. Gerçek insan ise o türlü sıvıya tepkisi farklı olur, biyonik robot ise çok farklı olur. Suni yollarla bir araya getirilmiş sistemleri arıza yapmaya, çakışma yaşamaya ve bunu gizleyemez hale gelmeye başlar.

Hiç doku örneklerine ve laboratuvar tetkiklerine ihtiyaç kalmayacak şekilde ve elde taşınabilir bir cihaz geliştirmek, kişinin biyonik robot olup olmadığını o farkında olmadan söz konusu cihazla belirleyebilmek de mümkün. Belki önümüzdeki günlerde bu cihazın temel çalışma prensibini de anlatırım. Belki de canımı sıkarlar, dünyamızda yer altında bulunan uzaylı üslerinin nasıl tespit edilebileceğini, üslerin giriş çıkış kısımlarının nasıl tespit edilebileceğini ve söz konusu üslerin nasıl imha edilebileceklerini ve tamamen imha edilmeden önce oralarda toplu ölümlere nasıl sebep olunabileceğini de anlatırım.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

..

Hani ortalık Omicron’dan yıkılıyordu?

Gördünüz mü?

Dünyanın dört bir yanında, Ankebut Ağına bağlı olan devletlerde, üst üste korona ve Omicron varyantı oyunlarından geri adımlar atılıyor. Yasaklamalar ya da kısıtlamalar kaldırılıyor ya da gevşetiliyor. Hiçbir tıbbi/bilimsel temeli olmayan, itibar edilemez PCR testlerini ve sözde aşı dedikleri o art niyetli sıvıları dayatmaktan da geri duruyorlar, peş peşe geri adımlar atıyorlar. Hiçbir faydası olmayıp zararları olan maskelerin kullanılmasını zorunlu olmaktan da çıkartıyorlar. Öyle ki günlerdir bu hususta arka planda neler yaşandığını takip etmeye çalışırken hızlarına biz bile yetişemiyoruz.

Hani ortalık Omicron’dan yıkılıyordu? Hani hastahanelerin yoğun bakım servisleri dolmuş, taşmıştı? Hani sağlık çalışanları çok zor şartlar içinde kalmışlardı? Hani hastahanelerin başhekimleri ve önde gelen tıp uzmanları korkutucu açıklamaları peş peşe yapıyorlardı? Hani daha birkaç gün önce bile dünyanın dört bir yanında malum devletlerin basın ve medyasındaki satanistler, yahudiler, masonlar ortak ağızla aynı yalanları pompalıyorlardı? Kısıtlamalar, yasaklamalar yeniden uygulanmalıydı? Bütün bu haberler, metinler, makaleler, sözde bilim adamlarının açıklamaları her yerde duruyor da bu hükumetlere bir anda ne oldu? Ne kadar sert bir kayaya çarptılar?

Bu güne kadar bu insanlık dışı korona ve kara para oyunlarında en kararlı duruşu sergileyen ülkelerden biri olan Hollanda, bir diğeri olan İngiltere bile kısacık sürede çok ciddi geri adımlar attı. Dünyanın doğusundan, batısından, kuzeyinden, güneyinden olan ülkelerden geri adımlar peş peşe geliyor. Bu güne kadar Hollanda’nın ve benzeri ülkelerin bu konularda geri adımlar atmaları için kimler kimler, neler neler denediler. Söz konusu ülkelerdeki insanlar, insan onuruna yakışır şekilde ve pes etmeden çok uzun süre gösteriler yaptılar ama hiçbir zaman netice alamadılar. Şimdi ne değişti?

İşte şimdi bu da YİT’in gücü… Akademi Dergisi’nin gücü… Ankebut Operasyonu’nun gücü… İşte bu da İslamcıların değil, hakiki müslüman olan hakiki Türklerin gücü ve dünya insanlığına büyük bir hizmeti… Bizlerle birlikte hareket eden batı dünyasındaki medeni topluluklar da çok isabetli karar almış oldular ve sonunda kazananlardan oldular, olacaklar.

Ben cezaevinde iken arkadaşlarım ifade etmeye çabalamışlardı ve “Koronayı mfs bitirecek” başlığı atmışlardı. Lakin, Akademi Dergisinde benim haricimde hala paylaşımlar yapmakta olan o arkadaşlarım, bu sahada hususi yetiştirilmiş kişiler olmadıkları ve sadece cemaat mensubu olup da gönüllü şekilde insanlığa hizmet etmek niyetiyle gayret eden kişiler oldukları için, konulara tam vakıf olamamışlardı ve tam izah edememişlerdi. Evet, dünya genelinde korona oyunlarını da bitireceğim. Bitirmek istemeyenleri de bitireceğim.

Ankebut Ağını (İlluminati) da bitireceğim, Ye’cüc ve Me’cüc (Yeşiller ve griler) kavimlerini de bitireceğim. Yer altındaki dev uzaylı üslerini de yok edeceğim. Küresel ısınma, iklim değişikliği gibi yalanları/tuzakları da yıkacağım. Dünyada, resmi ya da gayr-i resmi faaliyet gösteren tek bir mason locası dahi bırakmayacağım.

Dünya üzerinde tesis edilmiş bu şeytani sistemi, arkasında dünyalı, uzaylı, cin ya da insan, her kim varsa, hepsiyle beraber ezip geçeceğim.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

..

Saldırgan köpekler aşılı ya da çipli köpekler mi?

Ve dünya insanlığı nereye sürükleniyor?

İnsanlar üzerinde denemeden az öncesinde, aşılı ve çipli köpeklere uzaktan sinyaller göndererek onların dengelerini, davranışlarını bozuyorlar, beyinlerinin bazı noktalarını tetikliyorlar ve testler mi yapıyorlar?

Son zamanlarda dünyanın dört bir yanında tuhaf köpek davranışları görüldüğü gibi, Türkiye’de de görüldü ve görülüyor. Köpeklerin sadece insanlara karşı değil, maymunlara ve başka hayvan türlerine karşı da saldıganlaştıkları görülüyor.

Bütün bunlar, çok büyük bir planın son safhasına ait bir kısmı mı?

Korona aşısı olduğu iddia edilen sıvıların, vücutlarına enjekte edilmesine izin veren milyarlarca insan, endişelenmeli ve korkmalı mı? Bir gün geldiğinde, dünyanın dört bir yanındaki farklı milletlerden, kültürlerden, dinlerden olan insan topluluklarının, aynı anlarda çıldırmış gibi davranışlar sergilediğine, sebepsiz şekilde etraflarına saldırmaya başladıklarına, sokakların ve caddelerin kan gölüne döndüğüne şahit olacak mıyız? Aynı anlarda aşılanmış ya da çiplenmiş hayvanların da birbirlerine ve insanlara saldırdıklarına şahit olacak mıyız?

Bu konu ile Türkiye’nin Milli Güvenlik Kurulu ve ordusu ilgilenmeli mi? Ciddiyetle soruyor ve üzerinde duruyorum, bu, bir ülkenin ordusunun da müdahil olması gereken bir konu mu? Şu sözde bilim kurulunun mensuplarının kimler olduğu, bağlantılarının kimler, nereler olduğunu, bu güne kadar bu kadar bilim dışı kararları neden aldıkları, ortada nasıl bir oyun döndüğü hala milli güvenlik meselesi olarak görülmeyecek ve araştırılmayacak mı? Bir milletin hatta koca insanlığın hayatı, sağlığı, güvenliği bu kadar mı ucuz, bu kadar mı değersiz?

Bunun yanı sıra, dünyanın dört bir yanında tuhaf ve aşırı şiddetli manyetik alanlar oluşuyor. Bunun neticesi olarak da aşırı yağışlar, kasırgalar, sık ve kuvvetli hortumlar, aşırı soğuklar, ekinlerin daha tarlada iken yanıp kuruması, temiz su kaynaklarının aşırı hızlı şekilde kuruyup yok olması, kuraklığın hızla yaygınlaşması ve ayrıca sık sık ve şiddetli depremler görülüyor. Yine söz konusu aşırı büyük ve kuvvetli manyetik alanların tesiriyle kuşlar havada uçmakta iken sürü halinde çarpılıp yerlere saçılarak ölüyorlar. Böyle sürü halinde ölen kuşlar, son yıllarda Türkiye dahil, dünyanın dört bir yanında görüldü ve hala zaman zaman görülüyor. Türkiye’deki bazı vakaların görüntüleri Youtube’da bile bulunabiliyor. Bazı şehirlerde günler, geceler boyunca tuhaf sesler de duyuluyor. Seslerin bazısı yeraltından geliyormuş gibi iken bazısı gökte oluşuyormuş gibi duruyor. Söz konusu seslerin pek çoğunun arasında manyetik sürtünme hışırtıları da açıkça, cihaz kullanmadan, insan kulağıyla bile duyulabiliyor. Buna rağmen Türkiye’de görülen böyle bir vakada, hiçbir bilimsel çalışma yapılmamasına rağmen yetkililerin “Yeraltındaki su tesisatında biriken suyun kabarcıklarının sesi bunlar” dedikleri görülüyor. Son olarak, on günden fazladır gece gündüz tuhaf ve şiddetli sesler duyulan Selanik şehrinin yetkilileri de bu Türkiye’deki art niyetli yetkilileri taklit ediyor ve hiçbir bilimsel veri ve ispat olmadan aynı minvalde açıklamalar yapıyorlar. Neler oluyor, kim bunlar, neden böyle davranıyorlar? Ortak noktaları ne? Neyi bilmemiz, neyi çözmemiz gerekiyor?

Türkiye’de çok tuhaf şekilde onlarca noktada aynı anda başlayan orman yangınları yakıp kavuruyor, söndürme çalışmalarına halkın destek vermesi engelleniyor. Halkın tahliye edilmesi gereken yerde devlet gücü, kolluk gücü, ordu gücü görülemiyor. Yangınların ikinci hatta üçüncü gününde bile devletimizin yani milletimizin imkanlarının seferber edilmediği ve insanların kovalarla denizden su çekerek yangınları söndürmeye çabaladığı görülüyor. O günlerde, Türkiye’nin farklı şehirlerine tuhaf gök cisimlerinin alev almış şekilde düştükleri haber oluyor ama hemen bunların göktaşları olduğu iddia ediliyor.

“Bunların göktaşları olduğuna emin miyiz? Mili güvenliğimizi alakadar eden bir tehlike söz konusu olabilir mi? Gerekli bilimsel çalışmalar ve ayrıca soruşturmalar yapıldı mı? Düştükleri yerler incelendi mi?” diye yazıp soruyoruz, sesimizi artık Papua Yeni Gine devlet yetkilileri bile anında duyuyor ama Türkiye’nin başındaki malum idareciler, üzerine aylar geçtiği halde bile bu konunun, bu riskin, bu şaibenin üzerine gitmiyorlar. Böyle davranmalarını kimler istiyorlar?

İnanılır gibi değil ama yaşayarak görüyoruz ki her bir köşesi uzman şahıslarla dolmuş şu koca dünyada, bilmem kaç tane milletler arası teşkilat bulunan şu koca dünyada, nedense bunca teşkilat, hükumet, bunca güvenlik kurulları, bunca ordular, bunca uzmanlar böyle tuhaflıkların üzerine ciddiyetle ve samimiyetle gitmiyorlar. Hiç beklenmedik şekilde Afrika kıtasındaki bazı devlet reisleri gitmek istiyorlar ve peş peşe öldürülüyorlar.

Hala dünya insanlığına korona oyunları, sözde iklim değişikliği ve sözde küresel ısınma oyunları oynanıyor. Bunların hiçbirinin bilimsel temelleri olmadığı, en ileri seviyedeki bilim adamları tarafından, tamamen bilimsel temellere dayanılarak anlatıldığında, Facebook, Google, Youtube, Instagram, WhatsApp, Twitter gibi gerçek sahibi CIA olan mecralarda sansürleniyor, kaldırılıyorlar. Hatta son zamanlarda, dünyanın en saygın bilim dergilerinde yayınlanan ve saygın bilim adamlarınca hazırlanan bilimsel makaleler bile kaldırılıyorlar. Birileri sürekli bilimsellik, çağdaşlık, demokrasi, insan hakları, fikir ve vicdan hürriyeti, korona, varyant, küresel ısınma, iklim değişikliği kavramları ve iddiaları arkasına sığınarak insanlık düşmanlığı sergiliyor. Bunu hala anlamamak nasıl mümkün olabilir.

Bütün dünya insanlığının, devletler arası hatta devletler üstü bir organizasyon halinde ve çok sinsi şekilde yapılan… Çok yüksek teknoloji, basın, medya ve sosyal medya imkanları da kullanılan… En çok da mason tarikatı üzerinden yönetilen… Şiddetli ve dehşet verici ve kural/sınır tanımaz saldırılara maruz kaldığı, aslında görmek isteyenler için apaçık şekilde gözler önünde.

Dünyamızın/gezegenimizin değil ama dünya insanlığının çok fazla vakti kalmadı. Çünkü bu türlü organize ve yüksek teknolojili ve uzun süreli saldırıların arkasında mason tarikatı, yahudiler, siyonistler, satanistler ya da halk arasında bilinen ismiyle İlluminati bulunuyor olsa da onların arkasında da dünya insanlığına düşman olan uzaylı taraflar yani halk arasında bilinen isimleriyle Ye’cüc ve Me’cüc kavimleri (Yeşiller ve griler) bulunuyor. Açıkça gözler önündeki bunlar, dünya insanlığının nüfusunu kısa sürede ve çok çok feci vesilelerle azaltmak istiyorlar. Bu maksatla, bir seviyeye kadar gezegenimizin tabii dengesine darbeler vurmaktan da geri durmuyorlar, durmayacaklar.

Bunların yeraltındaki üslerinin tespit edilerek imha edilmelerinin ve bunlara çalışan yer üstündeki mason, yahudi, satanist insan şeytanlarının ve ayrıca biyonik robotlarının tek tek tespit edilerek imha edilmelerinin vakti gelmedi mi?

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

..

Deniz kızının hakikati

Saatlerce anlatmak gerekir ama kısaca izah edeceksek, şöyle izah edilebilir;

Dünyamızda binlerce senedir yarı insan, yarı balık olan canlıların çizimleri, heykelleri yapılıyor. Afrikanın son derece ibtidai/ilkel kabilelerinde bile böyle tasvirlere ve efsanelere denk gelinebiliyor. Hatta Şi’ra yani Sirius yıldız sisteminden bahsedilirken söz hep balık insan denilen canlılara, yarı insan ve yarı balık gibi görünen acayip şeylere çıkıyor.

Bunun iki sebebi var.

1- Dünyamızdaki sayısız hayvanların vücutlarında nasıl farklı farklı özellikler varsa, onları andıran, onlara benzeyen farklı farklı özelliklerde uzaylı insan türleri de var. Uzayda en azından kat trilyonlarca insan türü var ve bunların fiziki şekilleri çoğunlukla başka başka… Dış görünüş itibariyle birbirine benzeyen insan türü sayısı az. Bazı uzaylı insan türlerinin kanatları var ve havada kolayca uçabiliyorlar. Bazılarının ise çok kalın ve sürüngenlerdeki gibi pullu derileri var. Bazılarının kolları ve başı olsa da ayakları yok ve karınları üzerinde sürünerek yol alıyorlar. Bazılarına arkadan baksanız, dünyamızdaki uğur böcekleri gibi sırt kısımları var. Bazıları ise, ayaklarının haricinde ellerini de yere koyarak yürüyorlar. Epeyi karanlık bir yerde onlardan birini uzaktan görseniz, dört ayaklı hayvanlara benzetebilirsiniz. Bazılarının ise denizde, gölde yaşamaya müsait derileri, iç organları ve solungaç sistemleri var. Daha önce yazmıştım, Issık gölün altında ve etrafında gizlice yaşayan tür de söz konusu türlerden biri ve su altında hiç zorlanmadan uzun süre durabiliyorlar. Söz konusu balık derili, balık gibi pullu, ayakları olmayan ama akıllı, irade sahibi, teknoloji kullanan uzaylı insanları gören dünya insanları hep oldu. Neticesi olarak bunların varlığı hep tartışma konusu oldu ve yer yer çizimleri yapıldı.

2- Dünyamızda gizlice yaşayan ve fiziki özellikleri bize çok benzeyen ve çok yüksek bilim ve teknoloji seviyesinde olan bazı uzaylı insan türleri, biyonik robotlar yaparken, dünyamızın tabiatında gördükleri pek çok hayvanın birebir özelliklerde biyonik robotlarını binlerce senedir yaptılar. Bunlar, bazen de dünyamızdaki birkaç hayvanın özelliklerini bir arada taşıyan biyonik robotlar da yaptılar. Yarı insan, yarı balık gibi görünen biyonik robotlar da yaptılar. Zaman zaman bunlar da dünya insanları tarafından görüldüler ve bunlara “deniz kızı” denildi.

Daha önce birkaç tekrarla kısa kısa konu etmiştim. Kurt adam efsanesi bile durduk yerde çıkmadı, yayılmadı. Binlerce senedir bazı dünya insanları gerçekten de kurt adam denilecek şeyler gördüler. Bunlar da biyonik robottan başka bir şey değiller.

İslami ilimlerden uzak olan, başlarında hakikati bilip öğretecek mürşidleri/hocaları olmayan bazı kabileler/topluluklar, bir de İblis’in ve cinlerin bitmek bilmeyen müdahaleleri, yönlendirmeleri de üstüne geldikçe, fiziki şekilleri değişik ve yüksek teknoloji kullanan uzaylıları ve bir de bunların yaptıkları biyonik robotları tanrı gibi görür oldular.

Bütün hikaye bu, başka bir şey değil… Süleyman aleyhisselamın meşhur Hüdhüd kuşu ve Kabe’yi Ebrehenin ordularından koruyan ebabil kuşları bile biyonik robotlar olabilirler mi?

Bu anlattıklarımdan sonra Yunan mitolojisindeki Medusa’ya da bu gözle bakabilirsiniz.

Gözlerine bakanı taşa çeviren, yılan gibi saçları ve vücudu olan, keskin dişli dişi canavar şeklinde tasvir edilen o şeyin de bir biyonik robot olduğunu kabullenmek zorunda kalacaksınız. Medusa’yı öldürdüğü söylenen Perseus’un bir ayna kullandığı, bu şekilde Medusanın gözlerine bakmadan onu öldürebildiği anlatılır. İşte bunlar hep bizden çok ileri bilim ve teknoloji seviyesindeki uzaylı türlerin biyonik robotlarının gelişmiş özellikleriydi.

Yunan mitolojisindeki Medusanın çok benzeri Anadolu da ara ara görülmüş ve ona Şahmeran denilmiştir. Şahmeran da efsane değil, mit değil. İnsanlar hep böyle tuhaf şeyleri gördükleri için bunlar dilden dile anlatılır oldu.

Sentorların hakikati

Yunan mitolojisindeki yarı insan, yarı at suretindeki sentorlar (Kentaur) da biyonik robotlardı. Bunlar, çok ileri bilim ve teknoloji kullanılarak, mükemmel kalitede yapılmışlardı. Yeterli bilgiye ve tekniğe sahip olmayan bir insan, bunların arasında yıllarını geçirse bile robot olduklarını anlayamazdı. Sentorlar yiyorlar, içiyorlar, vücutları terliyor, dışkılıyorlar, uyuyorlar, yapay zekaları sayesinde mantıklı şekilde konuşuyorlardı. Boyları üç buçuk, dört metreyi buluyordu. Dönem dönem kanatlı olanları da imal ediliyordu. Sentorlar, insanlarda da atlarda da bulunmayan kabiliyetlere de sahiplerdi. Bunlarda lazer silahları bile vardı. İnsan gözünün görmediği frekanslar yayarak bastıkları yerleri titretebilirlerdi. İçine uzaylı insan da girebiliyordu, uzaylı insan olmasa da sahada sorunsuz çalışabiliyorlardı. İnsanlar onlara dokunsalar bile robot olduklarını anlayamazlardı.

Yeşiller ve griler, binlerce senedir dünyamızda çok oyunlar kurdular. Bunları da o İblis’le paslaşarak yaptılar. En büyük hedefleri, bütün dünya insanlığını İslam’dan, ahlaktan, namustan, sağlıklı yaşamaktan, mutlu ve emniyetli yaşamaktan uzaklaştırmaktı. Bu dünyanın insanlarının maddi ve manevi felaketlere sürüklenmesi, onlar için en öncelikli şeydi. Böyle türlü türlü robotlar geliştirerek, bunlara, o zamanda olağanüstü gibi görünen teknolojik kabiliyetler vererek, insanların manevi dünyalarını ve bu yolla da her şeylerini yönlendirdiler. Böyle şekil şekil imal edilen ve tanrı diye gösterilen biyonik robotların çoğunda insanların zihinlerini kontrol edebilen cihazlar da vardı. Sinyaller yayarlar ve insanları halden hale çevirirlerdi.

O zamanın insanları şimdi mezarlarından kaldırılsalar, hayatın içine bırakılsalar, şu dünyamızın teknolojisini biraz görüp anlasalar, kimsenin bir şey anlatmasına gerek kalmadan “Eyvahh. Hepsi teknolojik hile imiş” derler.

Şimdi, bunlar anlatılıyor diye, birileri seferberlik ilan ederek topluca metafizik saldırılar yapıyor ya, bana hiçbir şey olmuyor, daha çok anlatasım geliyor.

Dünya insanlığına, güneş sistemini bile gerçek haliyle anlatmadılar

Güneş sistemimizde, üzerinde hayat bulunan başka gezegenler de var. Bunların tamamı cüce gezegen ve sayıları yetmişten fazla… Çok azı Mars ile Jüpiter arasındaki asteroid kuşağında bulunuyor. Büyük çoğunluğu ise güneş sistemizin en dış halkası olarak görülen ve Kuiper kuşağı da denilen kısımda bulunuyor.

Bunların bazılarında eskiden beri hayat vardı, var. Bazılarına sonradan başka gezegenlerden gelenler oldu. Bazıları askeri üs gibi kullanılıyor. Birkaçında da önceden hayat vardı ama şimdi yok. Yine de kullanılıyorlar.

Söz konusu cüce gezegenlerin farklı farklı yapıları, atmosferleri, bitki örtüleri, insan türleri, hayvan türleri var. Bazılarında elleri, kolları, başları olsa da ayakları olmayan, ayakları yerine balık kuyruğu gibi kuyrukları olan ve daha çok suda vakit geçirerek yaşayan akıllı, irade sahip insan türleri de var. Cüce gezegenlerin bitki örtüleri de farklı farklı… Bazılarında bitki örtüsü yeşil, bazılarında sarı, bazılarında kahverengi, bazılarında mavi renkte. Allah’ın kudreti sonsuz. Tekrar edeyim. Dünyamızdaki hayvanlarda binbir türlü farklı renkler, uzuvlar, iç ve dış vücut özellikleri olduğu gibi, uzaydaki kat trilyonlarca insan türleri de hep benzeri şekilde birbirlerinden farklılık gösteriyor. Kelebek kadar güzel kanatları olan, mavi ışıklar yayarak uçuşan insan türleri bile var.

| Mfs –Ezberbozan– Akademi Dergisi

Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

..