Kategori arşivi: BİLİM

Kaf dağının hakikati

Şaşırıyorum. Bu kadar yol gösteriyorum, ufkunuzu açıyorum, bir ömürde alabileceğiz mesafeyi bir kaç saatte almanızı sağlıyorum ama siz hala takılıp kalıyorsunuz. Size dayatılan saçma sapan bilim anlayışını/kabullenişini yıkıp atın artık. Büyük bir oyunun içinde doğdunuz, büyüdünüz ve oyun kuranların istediği zihniyette yetiştirildiniz.

Kaf dağı denilen şey gerçek bir dağ değil, dünyanın etrafındaki (Van Allen da denilen) koruma kalkanına kaf dağı denilmiş. Kaf dağının ötesi, koruma kalkanının dışında kalan yerler, kaf dağının içi de dünya ve yakın çevresi… Çok eski zamanlardan beri kaf dağı, hep bir mani, bir engel, arka tarafına ulaşılamaz ve gidilemez bir sınır/set olarak tasvir edilmiş. Farklı kültürlerde ve inanışlarda olan toplumlarda bu konuda detaylarda biraz farklılıklar olsa da aslında hepsinde kastedilen asıl şey, dünyamızın etrafındaki koruma kalkanı. Yani Kaf dağı…

O kalkanı dünyamızda gizlice bulunan uzaylı türlerden neredeyse hiçbiri geçemiyor. Dünyamızın dışındaki uzaylı türlerden de geçebilenleri yok denecek kadar az. O kalkan dünyamız ile diğer dünyaların arasına adeta aşılmaz bir dağ misali konmuş ve engel olması istenmiş. Bu sayede dünyamız uzaydan gelebilecek saldırılara uğramıyor. Bu sayede, son yıllarda onlarca farklı uzaylı türü dünyamızın etrafına gelip metafizik saldırılar yapmaktan öteye geçemiyorlar. Binlerce UFO ile gelip de neden sadece metafizik çatışma ile sınırlı kalsınlar. Çünkü kalkanı geçemiyorlar.

Şu ifadeye bir bakın, o kalkanın varlığını devam ettirebilmesinin, dünyanın çekirdeği ve çekirdeğin dönmesiyle oluşan tabii manyetik alanı ile alakalı olduğunu nasıl da gözler önüne sermiş:

“… dağın yeri, büyüklüğü ve yapısı ile ilgili efsanevi anlatımlar bulunur. Bu anlatımlardan birisi de Muhyiddin-i Arabi’ye aittir. Şöyle der:

‘Kaf, yeryüzünü kuşatmış olan yeşil zeberced’den bir dağdır ve gökyüzünün çevresi onun üzerindedir; kökleri, dünyanın üzerinde durduğu kayaya ulaşır ve zelzelenin kaynağı bu dağdır.”

Başımızın tacıdır

Muhyiddin-i Arabi hazretleri, ilk zamanlarında vahim hatalar yapsa da bunları hemen fark etmiş, bu hatalarını düzeltmiş ve bunların yanlış olduğunu açıkça ifade ederek, bu hatalarına kapılmış olan herkesi de hatadan döndürmüş, sonraki hayatı boyunca istikamette kalmış ve büyük manevi derecelere ermiş hakiki bir Allah dostudur. Keşfi açık, keramet ehli, veli bir ehl-i sünnet alimidir. Şu andaki bilim adamlarının hala bilemediği pek çok şeyi o zamanda bildiği, anladığı, anlattığı açıkça gözler önündedir.

Böyle bir zatı ehl-i sünnet müslümanlar karalamamalıdır, silip atmamalıdır. Böyle bir zatı bir kısım yahudilerin ya da İslam’dan kopmuş dalalet fırkalarının mensuplarının savunması, sahiplenmesi de bizi hataya düşürmemelidir. Muhyiddin-i Arabi hazretleri bizimdir, başımızın tacıdır ve hep öyle kalacaktır.

Tekrar ediyorum. Araştırmalar yapmaya başlamadan önce metafizik korumalarınızı artırın. Çoğunuz zihin kontrolüne alınıyorsunuz. Hafızanız oynanıyor. İdrakiniz kapatılıyor. Bunaltılıyorsunuz, daraltılıyorsunuz. Bu çoğunlukla cinler kullanılarak yapılıyor ama hem dünyalı satanist insanların hem de uzaylı satanist insanların elindeki yüksek teknolojili cihazlarla da zihin kontrolleri yapılıyor. Bu maksatla uzayda topluca sinyaller dahi gönderiliyor.

Önce beyninizi, zihninizi, zihin kontrolünde kullanılan her türlü tekniğe karşı sağlam korumaya alın. Dünyada şu anda hakim olan sistem, aslında ne yeşillerin ne grilerin sistemi… İblis’in sistemi. İblis bu hakikatlerin öğrenilmesini, dünyalı ya da uzaylı insanların mutlu ve mesut olmasını istemiyor. Hakikatleri bilmesini istemiyor. Dar bir kalıp belirledi, bunu da en çok uydurma evrim teorisi üzerinden belirledi ve nesiller böyle oyalansın gitsin istiyor.

Endişeye mahal yok

Her ne olursa olsun ben vazifeme, hizmetime devam edeceğim. Geçici bir süre benden haber alamadığınız zamanlar olursa bile dimdik duruşunuza ve mücadelenize devam edeceksiniz. Dağılmayacak, savrulmayacak, sarsılmayacaksınız.

Türkiye’nin ve dünyanın her neresinde her ne şekilde büyük hadiseler olursa olsun, bunlar asla sizlerin duruşunu değiştirmeyecek. Sizleri çökertmeyecek, ümidinizi kırmayacak. Şer görünen bir şey hayır, hayır görünen de şer olabilir. Neler döneceğini, neler yaşanacağını, neler yapmanız gerektiğini zaten genel hatlarıyla anladınız. Kendi tarafınızda tedbirleri de bir an önce tamamlamalısınız.

Ben, olağan üstü tedbirler içindeyim. Tekrar ediyorum, her ne olursa olsun hizmetime devam edeceğim.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

..

Gezegenimiz, iki güneşli başka bir güneş sisteminden buraya getirildi

Üzerine milyarlarca yıl geçti. Dünyamızın uydusu olan Ay, tabii bir gök cismi değil. Suni bir uzay aracı ve bu Ay, dünyamızın buraya getirilmesinden çok sonra dünyamızın etrafındaki yörüngesine kondu. Bu suni Ay, iç içe yapılmış yedi küreden oluşuyor. Bunların arasında taşıyıcı kolon diye bir şey yok. Bu kısım da manyetik tekniklerle aşılmış. İç içe olan kürelerin hiçbiririnin yüzeyinin hiçbir kısmı, diğer küreye değmiyor. Hepsi, her yandan eşit boşluklarla iç içe ve fiziki temas bulunmadan duruyor.

Aslında gezegenlerin taşınabildiğini ve dünyamızın böyle nakil edilmiş gezegenlerden biri olduğunu seneler önce yazdığımda anlamadan, dinlemeden, kafa yormadan, araştırmadan, tartışmadan uçuk bulanlarınız olmuştu. Şimdi herhalde anlaşılmıştır. Çok küçük araçlarla çok büyük manyetik alanlar ve ışımalar oluşturabiliyorsanız, yani fiziken çok küçük ama enerjisi çok büyük suni güneşler yapabiliyorsanız, bu dünyayı değil, bu dünyadan binlerce kat büyük dünyaları da olduğu yerden alıp başka yere götürebilirsiniz. Hatta başka bir gökadaya bile götürebilirsiniz. Bunu da yıllar önce anlattım. Kara delikler, gökadalar arasındaki hızlı geçiş kanallarıdır. Oraya giren canlılar ve cisimler yok olmazlar, kendilerini çok kısa sürede başka gökadalarda bulurlar.

Dahasını da yazayım. Bu yazdıklarımı ve bundan çok daha fazlasını bin küsur sene önce bilen İslam alimleri vardı. Sizin sorununuz bu… Bilimle iştigal etmek için dine/maneviyata sırtınızı dönmek zorunda olduğunuza inandırılmışsınız. Kandırıldınız, bunu İblis satanist teşkilatı üzerinden sağladı ve dünya insanlığını kandırdı. Bu yanlış kabullenişe artık dur demek gerekiyor.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

..

Adem babamız zamanında dünyada şimdi olduğundan daha ileri bilim ve teknoloji vardı

Bazılarının kocaman ordular kurarak bana ve ekibime şiddetli metafizik saldırılar yaptığı anlarda, bundan zan ettikleri gibi tesirlenmediğimi ve bu anlarda bile işlerimi yapabildiğimi göstermek için, ayrıca restlerine rest çekerek onları perişan eden yayınlarıma devam etmek için, şimdi hazırlıksız şekilde, irticalen yazıyorum.

illustration of human body with energy beams

Herkesin anlayabilmesi için halk dilinde yazacağım.

Yazdıklarımı, tashih bile etmeden olduğu gibi atacağım. Sonra vaktim olursa döner tashih ederim.

Adem babamız zamanında ya da daha önceki milyonlarca Adem babalar zamanında dünyamızda nasıl olup da yüksek bilim ve teknoloji olabildiğini anlayabilmek için, kıyametin, surun üfürülmesinin ne demek olduğunu, maddeyi, ruhu biraz anlatmak lazım.

İnsan bir ruh ve bir de bedenden oluşur. Ruhun ne olduğunu tam manasıyla bilmemiz mümkün değildir. Bunlar, herkesin okuyabileceği yazılarda anlatılabilecek hususlar da değildir. Beden ise anasır-ı erbaadan yani dört ana unsurdan meydana gelir. Bu dört ana unsur ise ateş, su, toprak ve havadır.

Ateş, su, toprak ve havanın birleşmesinden meydana gelen beden ölümlüdür ama ruh ölümsüzdür. Sonsuza kadar yaşar. Bedenin derinliklerine bakıldığında ise atomlardan oluştuğu görülür.

Ölüm dediğimiz şey yaşandığında ruh bedenden melekler tarafından çıkartılır ve bedende değişmeler başlar. Soğur, rengi değişir ve sonra çürüme başlar. Çürüyüp yok olduğunu düşündüğümüz beden aslında tam manasıyla yok olmaz. Atomlarına ayrılır ki işin sırrı da burada, atomda…

Ölen bir insanın ruhu bedeninden ayrılınca bedeni çürümeye yani atomlarına ayrılıp gayb olmaya başlar. Gayb, gözümüzle göremediğimiz, elimizle temas edemediğimiz, kulağımızla duyamadığımız, burnumuzla koklayamadığımız, dilimizle tadamadığımız yani duyu organlarımızla varlığını bilemediğimiz/ölçemediğimiz şeylerdir. Atomlar gayb olurlar, bu vesileyle madde/cisim gözden kaybolur ama bu, gerçek ve tam bir yok oluş değildir.

Bu gayb olma hali sadece insan bedeni için geçerli değildir. Madde/cisim olan her şey için geçerlidir. Ağaç, elma, toprak, su, hava, hayvanlar, bitkiler, gezegenler, uzay ve daha üstündeki katlar cismani/maddi alemlerden olduklarından atomlarla bir araya gelmiş, var edilmiş şeylerdir. Kıyamet de bu şekilde kopar. Cisim/madde olan her şey bir anda gayb olur yani atomlarına ayrılır.

Close up of colorful atomic particle background science 3D illustration

Hz. peygamberimize (s.a.v.) kıyamet koparken koca dağların halinin ne olacağını sordular. Bu hususta Ta-Ha suresi 105. ayet-i kerimesi nazil oldu ve kıyamet koparken dağların nasıl yok olacağı haber verildi. Bu ayet-i kerimeye “toz duman haline gelecekler” manasını veren alimler de oldu, “Rabbin o dağları kökünden savuracak” manasını veren alimler de oldu. Konuyu özetle anlatacağım için bu gibi kısımlara, detaylara şimdi girmeyeceğim ama bu ayet-i kerimeyi zamanın uleması/alimleri atomu bilmediği için tam tefsir edemeyerek “Rabbin o dağları kökünden savuracak, ufalayıp dağıtacak, un-ufacık edecek” manalarını verdiler. Atom diyemediler ama çok yaklaştılar.

Kıyamet denilen hadise yaşanırken bütün insanlar, cinler ve madde olan her şey atomlarına ayrılacak. Bir anda gayb olacaklar. Yok olacaklar. İkinci sura üflendiğinde ise atomlarına ayrılmış her şey bir anda var olacak. Sadece insanların bedenleri değil, gezegenler/alemler, üzerlerindeki okyanuslar ve denizler… Kıtalar, ormanlar, her türlü eşya yeniden atomları birleştirilerek var edilecek. Kıyamet, yeniden diriliş gerçekleşecek. Lakin birinci sura üflendiği anda nerede ne varsa, yani atomlarına ayrılma sırasında ne nerede ne halde ise, bütün onlar aynı yerlerinde ve aynı hallerinde var edilecekler. İstisnası ise insanlar ve cinler…

Onlar, üzerinde yaşadıkları ve öldükleri gezegenlerinde yeniden diriltilmeyecekler. Tam manasıyla idrak edemeyeceğimiz bir alemde, devasa bir sahada bir araya getirilecekler. Mahşer meydanında…

Birinci surla birlikte, atomlara ayrılma, ikinci surla birlikte, atomların yeniden bir araya getirilmesi suretiyle yeniden vücut bulma, var olma halleri yaşanacak ama cinlerin de insanların da ruhları madde/cisim olmadıkları için atomlarına da ayrılamazlar ve olmayan atomları da birleşmez.

Ruhlar ahiret alemine geçecekler ki şimdi en temel seviyede o kısımları da izah etmeye çalışacağım.

Bir top düşünün ki içinde bir top daha var.

İçteki topun içinde de başka top olduğunu, onun içinde başka top olduğunu, o topun içinde de başka top olduğunu, iç içe toplar olduğunu hayal edin.

En merkezde de küçücük bir top olduğunu düşünün. İşte benzetmek gerekirse uzay dediğimiz alan o küçücük top. Şu andaki teknolojimizle uzayın başını sonunu bulamadık ve tahmin bile edemedik. Trilyonlarca gökada ve her gök adada trilyonlarca yıldız/güneş sistemi, her güneş sisteminde bir ya da birkaç gezegen olduğunu kuvvetle muhtemel olarak bilir olduk. Bunu kabullendik. Belki bunun da çok ama çok ötesinde sayılar vardır da bilemedik ve tahmin bile edemedik. Hatalı bir tabirle sonsuz uzay boşluğu da denildi ama uzay aslında sınırları olan bir alem, sonsuz/sınırsız değil ve alemler arasındaki en küçük alem…

Uzay dediğimiz en merkezdeki topu içinde tutan başka bir top yani alem de var. İşte orası birinci kat sema… Bütün alemler küre şeklinde ve uzay dediğimiz alan birinci kat semanın içinde. Bu kadar büyük bir uzay, birinci kat semanın büyüklüğünün yanında Arap yarımadasındaki bir yüzük misali küçücük kalıyor.

En merkezdeki toptan, en üstteki topa doğru giderken üst üste yedi kat sema var. İkinci kat semanın yanında birinci kat sema da Arap yarımadasındaki bir yüzük kadar küçücük kalıyor. Her sema katı, üstündeki sema katına nispetle bu derece küçük kalıyor. Yani kainatın/evrenin katları/tabakaları üst üste, birbirini kuşatmış şekilde, küre şeklinde ve her biri, içinde tuttuğu alemden akıl almaz derecede daha büyük. Öyle ise uzayı tahmin bile edememiş olan bizler, yedinci katın büyüklüğü hakkında ne diyebiliriz.

Dahası da var…
Yedi kat semanın üzerinde de ayrıca beş kat daha sema var. Yani benzeterek anlatırsak iç içe geçmiş on üç top var. Biri uzay dediğimiz en merkezdeki top ki o birinci kat semadan sayılıyor ve ayrıca bir sema katı olarak görülmüyor. On üç kat içinde yedi kat sema kısmı farklı maksatlarla var ama onun üstündeki beş kat sema katı ise farklı maksatlarla var.

Yedi katın üstündeki beş kattan en içte olanı, yani sekizinci kat diyeceğimiz kat Alem-i kürsidir. Onun üstünde ise Arş-ı Ala dediğimiz bir devasa kat var. İşte cennet ve cehennem orada bulunuyor. Uzaydaki hangi gezegende olursa olsun ölen insan ve cinlerin ruhları dokuzuncu kattaki Arş-ı Ala’ya melekler tarafından götürülüyor. Buraya ışık hızıyla bile trilyonlarca senede gidilemez ama ruh, meleklerin hızında götürülüyor.

Ölümle birlikte kabir alemine geçiliyor. Cesetler kabirlere konuluyor ama ruh bu kadar yüksek bir kata, Arş-ı Ala’ya çıkartılıyor. Cennet orada… Cehennem orada… İlliyyun orada… Siccin orada…

Azap çekecek ve cehenneme konulacak olan ruhlar, kıyamet kopup da hesaplar görülene, mahkeme-i kübra bitene kadar Siccin denilen yere konuluyorlar ve kıyamete kadar da durmaksızın azap çekiyorlar. Bu sırada kabirleri ile bağları da kopmuyor ve kabirlerine gelen kişileri görebiliyor ve duyabiliyorlar.

Azap çekmeyecek ve mükafat görecek olan ruhlar ise kıyamet kopana kadar İlliyyun denilen yere konuluyorlar ve bu sırada dünyadaki kabirlerine gelenleri görüyorlar ve konuşanları da duyuyorlar.

Birinci sura üflenince sadece dünyamızda ya da güneş sistemimizde ya da gök adamızda ya da uzayda değil, bu yedi kat semanın tamamında yani en merkezden dışarı doğru sekiz topta her şey gayb oluyor. Buralarda her kim varsa can veriyorlar, ölüyorlar, bedenleri atomlarına ayrılıp gayb oluyor ama ruhları madde olmadığı için yok olmuyor.

Sonra ikinci sur üflenince sadece bizim dünyamız ya da sadece bizim güneş sistemimiz ya da sadece bizim gökadamız değil, bu yedi kat sema içindeki cisim olan her şey atomları birleştirilerek geri getiriliyor. Lakin dinden mükellef olan akıl sahibi insanlarla cinler hariç… Onlar mahşer yerinde toplanıyorlar ama bu gezegenler/alemler, birinci sura üflenmeden önceki hallerine geri dönüyorlar.

Misal verirsek, dünyamız atomlara ayrışma başladığında her ne haldeyse, o halde tekrar geri geliyor, var oluyor. Nil nehri mi vardı, yine var ve yine aynı yöne akıyor. Kıtalar mı vardı, yine var ve yine aynı şekillerde ve büyüklüklerde duruyorlar. Dağlar, tepeler mi vardı, yine aynı şekilde ve aynı yerlerde var oluyorlar. Ormanlar, okyanuslar, denizler mi vardı, yine hepsi aynı yerlerinde ve şekillerinde var oluyorlar. Amazon ormanları ismini verdiğimiz ormanda bir maymun ya da bir kuş ya da bir karınca ya da bir solucan mı vardı, hep aynı yerlerinde var oluyorlar ama insanlar ve cinler yoklar. Onlara da atomları birleştirilerek bedenleri geri veriliyor, ruhları ile bedenleri yine bir araya geliyor, öldükten sonra dirilme denilen şey bu şekilde yaşanıyor ama onlar hesap vermeye mahşer yerine götürülüyorlar. Daha önce yaşadıkları gezegenlere değil…

Sonra…

Hesap görülüyor, öyle bir adaletli terazi var ki herkes herkesten hakkını alıyor. Cennetlik olanlar bu defa İlliyyuna değil de cennete konuluyorlar. Cehennemlik olanlar bu defa Siccine değil de cehenneme konuluyorlar. Bu arada yedi kat içinde de zaman işliyor. Allah bilir ne kadar süre geçiyor ama sonra Allah bu gezegenlere/alemlere yeni Ademler ve Havvalar gönderiyor. Bunlar, daha önce hiç dünya hayatı yaşamamış yeni Ademler ve Havvalar…

Sonra bunların da nesilleri çoğalıyor, belki yüz bin sene, belki beş yüz bin sene, belki de bir milyon sene… Allah’ın takdir ettiği kadar bir süre dünya hayatları/nesilleri devam ediyor, sonra bunların da kıyametleri kopuyor. Bunlar da nereyi hak etmişlerse oraya konuluyorlar.

Bu, bu güne kadar milyonlarca kez tekrar etmiş. Milyonlarca kere kıyamet kopmuş. Her seferinde yeni Ademler ve Havvalar gönderilmiş ve yeni cin soyları da gönderilmiş. Sadece bizim dünyamıza değil, üzerinde hayat bulunacak bütün dünyalara ayrı Adem ve Havvalar hemen hemen aynı anlarda gönderilmiş. Yani şu anda kat trilyonlarca gezegende hayat var. İnsan türünden ve dinden mükellef, akıl sahibi canlılar var ve insanın olduğu her gezegende ayrı ayrı cin türleri de var.

Kur’an ayetlerinde “Ey insanlar ve cinler!” diye hitap edildiğinde, kat trilyonlarca alemdeki bütün insan ve cin türlerine hitap ediliyor. Ve bütün bunlar aslında bir şey için var: imtihan…

Her kopan kıyametten sonra, belli bir süre geçiyor ve Allah istediği aleme/gezegene istediği Adem ve Havvayı gönderiyor. Lakin… Kıyamet son defasında kopmadan önce, o gezegende çok yüksek teknoloji varsa ne oluyor?

Çok güzel oluyor…

Kıyamet yaşanıyorken atomlara ayrışma kısmına gelindiğinde, dünya üzerinde tamamen erimemiş, bozulmamış, çürümemiş cihazlar, aletler, binalar, tüneller, çeşit çeşit köprüler, yollar, uçaklar, uçan daireler, toprak altında hayvan kemikleri/fosilleri varsa, onlar da ikinci sur üflendiğinde aynı şekilde geri geliyorlar. O insansız ve cinsiz gezegene yeni insan ve cin soyunu başlatacak Adem ve Havvalar gönderilmeden önce geçen uzun sürede de bu kalanlar bozulmamış, çürümemiş ve erimemişse, gelen Adem ve Havvalar bunların da mevcut olduğu bir dünyaya geliyorlar.

İşte bizim dünyamızda son seferinde bu, böyle oldu… Adem babamız ve Havva validemiz cennetten dünyamıza gönderildiklerinde dünyamızda, şu çağımızda olandan bile çok daha ileri bilim ve teknolojiyle yapılmış adeta her şey vardı. Adem aleyhisselam da zaten ilk insan olmanın haricinde, Allah tarafından kendisine her şeyin öğretildiği ilk peygamber olduğu için, bu teknolojik artıkları işler hale getirmeyi meseleden bile saymadı. Zaten içinden çıkartıldıkları cennette, bu dünyada gördüklerinin hepsinin benzerleri vardı ve öyle muazzam bir cennetten çıkıp gelen biri için buradaki en ileri teknoloji bile basit kalırdı.

Evrimcilerin safsatalarının aksine, ilk insan ve ilk peygamber olan Adem aleyhisselam gerçekte işte böyle bir hayat yaşadı. Venüs’e ya da diğer gezegenlere gidip gelinirken bu teknoloji ile imal edilmiş türlü uzay araçları da kullanıldı.

Kaç kere kıyamet koptu…

Yıllar önce bulduğum bir dar vakitte, bana sorulan soruya cevap verirken sesli mesajlar atarak vermiştim.

O mesajları bir araya getirerek de bu videoyu dar vakitte hazırlamıştım. Daha önce denk gelmeyenler, şimdi dinlemeliler.

Mehmet Fahri Sertkaya

Güldürmeyin insanı, yazıyı Sümerliler mi bulmuş?

İlk insan ve ilk peygamber olan Adem peygambere 10, Şit peygambere 50, İdris peygambere 30, İbrahim peygambere 10 sahife indirildi. Yani dört hak kitabımızın haricinde işte böyle bazı peygamberlerimize de yazılı sayfalar indirildi.

Yazıyı da şunlar, bunlar bulmadılar. Yazı cennette de vardı ve dünya hayatında Adem aleyhisselama yazılı on sayfa indirildi. Adem aleyhisselam da evlatlarına okuma ve yazmayı öğretti, öyle yayıldı, devam etti. Değişik insan ırkları da Nuh tufanından sonra oluştu ve nasıl olduğunu daha önce tekrarla anlatmıştım. Mağara devriymiş, taş devriymiş, evrim süreciymiş, bunların hepsi bilimsel ve de dini temelleri olmayan, son derece art niyetli ve abartılı hurafeler… On milyon üstü kat trilyon kere bilimsel olarak çökertilmiş yalanlar. Adem aleyhisselam vefat etmeden önce, yüksek teknoloji ile imal edilmiş uçan vasıtalara biniyordu. Bunlarla uzaya, başka gezegenlere de gidiyordu. Zaten Venüs’le gelin alma verme yapılırken sadece gökyüzünde değil uzayda da uçabilen vasıtalar kullanıldı. Kim ibtidai/ilkel ve hurafeci imiş, kim de medeni ve ilimle/bilimle iştigal edermiş, dünya insanlığı çok yakında bunu çok daha net olarak anlayacak.

O ateist olduklarını açıklayan ama bunu da yalanla, taktik icabı yapan, aslında satanist olan sözde bilim adamlarını üçer beşer değil, yüzer biner tarihin karanlık sayfalarına gömeceğim. Dünyamızın değil, 18 bin alemin en ileri teknolojileri ile saldırılsa bile ölmeyeceğim. Benim de bir vazifem var ve vazifem bitene kadar Allah beni de koruyacak. Şu ana kadar yaptıklarım, yapacaklarımın yanında Arap yarımadasındaki bir toz tanesi kadar kalır.

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Küresel ısınma yalanının arka planındaki çok sarsıcı gerçekler

Eskiden dünyanın kutupları yemyeşildi. Hayvan ve bitki türleri çok fazlaydı. Çiçekler, arılar, böcekler, kuşlar insanlarla bir arada güzelce yaşarlardı. Sonra dünyamıza uzaylılar tarafından saldırılar yapıldı. Bu saldırılar sırasında, iklim silahları diye de bildiğimiz elektromanyetik silahlarla dünyamızın tabii dengesine şiddetli darbeler vuruldu. Dünyanın tabii manyetik alanına, elektromanyetik alanlarla yapılan bu şiddetli saldırılar, en çok da kutup bölgelerine tesir etti. Neticede kuzey ve güney kutuplarında aşırı soğuklar ve buzullar hakim oldu.

Dünyamızın fabrika ayarlarında, kutup bölgelerinde, günümüzde olduğu gibi sürekli soğuk hava şartları ve buzullar yoktu. Küresel ısınma dedikleri şeyin, uzaylıların dünyamızın tabii dengesine vurduğu darbelerin görünür kısımlarını geçiştirmeye dönük bir söylem/kandırmaca olduğunu daha önce de ifade etmiştim. Küresel ısınma diye bir şey yok, çok ileri teknolojilerle ağır saldırılar var. Halen devam etmekte olan saldırılar… Şimdi daha sarsıcı olanı da yazayım ki buzulların hızla erimesi, iddia edildiği gibi dünyanın felaketi olmayacak. Bu konuda anlatılan bir sürü şey ya aldanış ya da kasıtlı aldatma…

Bir an önce dünyanın kutup bölgelerini de fabrika ayarlarına döndürmeliyiz.

Kutuplardaki buzulların erimesi ile okyanuslardaki su seviyesinde, tehlike oluşturmayacak miktarda yükselme olur. Dünyanın farklı yerlerinde yağışlarda artış olur, bazı yerlerinde iklim değişikleri görülür ama bunlar da felaketlere sebep olmazlar. İlk yıllarda okyanuslardaki tuz oranı da küçük bir değişme gösterir ama bu da ciddi sıkıntıya sebep olmaz. Aksine bu yaşanacaklar, dünyamızın tabii dengesi, hayvanat ve de insanlık için çok faydalı olur.

Bir yandan da soğuk iklimde yaşayan o penguenler, foklar, kutup ayıları, kutup tilkileri ve benzeri hayvanlar telef olabilirler ama o koca kutup bölgelerinde yeniden yeşille mavinin kucaklaştığı çok güzel bir saha oluşur. Yeniden oralarda insanlar ve türlü bitkiler/ormanlar, türlü havyanlar yaşayabilirler. Dünyamız derin bir nefes alır.

Kuzey ve güney kutup bölgelerinde, toprağın kilometrelerce altında, çok ama çok büyük uzaylı üsleri var. Kutupların soğuk ve buzul olarak kalmasını, oralarda insanların yoğun olarak yaşanmamasını bu uzaylı insan türleri istiyorlar. Bu maksatla, nüfuz edebildikleri devletlerdeki üniversitelerde bilim adamlarını ve siyaset sahasındaki yetkili kişileri kasten yanlış yönlendiriyorlar. Buzullar eriyince akıl almaz felaketler yaşanacağına inandırıyorlar. Çok parfüm sıkarak ozon tabakasının delindiğine inandırdıkları gibi… Çok sayıda atom bombası denemesi yaparak zayıflattıkları ozon tabakasının o kısmını suni tekniklerle onardılar ama bunu da dünya insanlığına anlatmıyorlar.

Bilinmeli ki o kutup şartlarında yaşayan penguenler ve foklar başta olmak üzere pek çok hayvan türleri genleriyle oynanarak türetilmiş hayvan türleri. Zaten yakın gelecekte bütün insanlık, sonradan türetilen hayvan türlerinin nesillerinin yok edilmesi hususunda ittifak edecek.

İnsanlığa anlatılanın aksine olarak, kutuplardan ne kadar çok buz kütlesi koparsa, dünya ve insanlık için o kadar hayırlı olur.

Hala uzaylı türler, kutup bölgelerinde sürekli olarak soğuk hava şartları ve buzullar olması için, şimdilerde HAARP dediğimiz elektromanyetik silah mantığına benzeyen aletler çalıştırıyorlar. O bölgelerde soğuğu ve buzulları kasten oluşturuyorlar. Kısa süre önce Nazca çizgilerini anlatırken, Güney Amerika ülkelerinin çöl olan kısımlarını kasten çöl halinde tuttuklarını, bunun için okyanus akıntılarına suni tekniklerle yön verdiklerini ve elektromanyetik iklim kontrol tekniklerini kullandıklarını, bunu da çöllerin altında devasa uzaylı üsleri bulunduğu için yaptıklarını ifade etmiştim.

İstedikleri yerlerde sürekli olarak soğuk hava şartları ve buzullar, istedikleri yerlerde ise sürekli sıcak hava şartları ve çöller hakim olsun istiyorlar.

Biz, son zamanlarda dünyamızda yer altındaki gizli uzaylı üslerine çok büyük metafizik saldırılar yaptık. Hem çok çok yüksek sayıda can kaybı yaşadılar hem de oralarda kullandıkları teknolojik aletler, cihazlar da büyük darbeler aldılar. Boşaltmak zorunda kaldıkları yer altı üsleri dahi oldu. İşte bu süreçte kutup bölgelerini kasten soğuk tutmak ve buzul şartlarını devam ettirmek için kullandıkları teknolojik aletler de bozuldular ve bunların başında sorumlu olan teknik adamları da öldüler. Bu krizi aşmaya çalışıyorlar ama öyle kolay değil. Bu süre zarfında buzullardan dev buz kütlelerinin kopması da daha sık görülür oldu, olacak. Daha önce birkaç tekrarla ifade etmiştim ki burası bizim dünyamız ve dünyamıza düşman olan uzaylı insan türlerinin gizlice ve sinsice çevirdikleri bütün oyunları bozacağız. Dünyamıza ve insanlığa düşman olanlara, dünyamızda yer yok.

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Evrim teorisinin cenaze merasimi…

Evrim teorisinin cenaze merasimi…

Maymunlar aslında evrim teorisinin dibine dinamit koyan hayvanlar.

Günümüzden yaklaşık 55-65 milyon öncesinde, dünyamızda kendi bünyesinde çok yüksek bilim ve teknoloji gelişmişti. Bu bilim ve teknoloji başka dünyalardan nakille elde edilmemiş yani uzaylılardan temin edilmemişti.

Dünya insanları o vakit genetik biliminde de adeta uçuşa geçmişlerdi. Dinozorlar, kuş ve sürüngen türlerinin genetik kodlarının birleştirilmesi ile türetilmişti. Sonra başa bela olduklarında soyları kurutulmuştu. Cadı Makisi ise baykuşla maymunun genetik kodları birleştirilerek türetilmişti. Daha önce yazmıştım ki bu süreçte, tabiatta var olmayan binlerce yeni hayvan türü türetilmişti. Bunların çoğu da “ayar tutmamış hayvanlar” listesindeler.

O zamanlar da maymunlar vardı ama bu kadar çok maymun türü yoktu. Üstelik zamanın maymunları insanlara bu derece benzemiyordu.

O kadar çok denemeler yaptılar ki bütün hayvanların kodlarını birbirleri ile karıştırmaya doğru gittiler.

Maymunu da ele aldılar ve maymunun kodlarını hangi hayvanların kodları ile birleştirerek denemeler yapabileceklerine baktılar. Sınır tanımaz bir şekilde dünyanın tabiatına, canlıların gen kodlarına darbeler vurdular.

Bir an geldi maymunlarla insanların genetik kodlarını bile bir seviyede birleştirdiler. Hatta bir zaman geldi, maymunlarla başka dünyaların insanlarının genetik kodlarını da birleştirdiler. Bunun neticesinde insanlara aşırı derecede benzeyen maymun türleri türedi.

Bir vakit maymunlarla insanların gen kodlarını birleştirmede çok ileri gittiler ve çok daha insansı görünen ve davranan maymunlar da türettiler. Bunlar da tıpkı dinozorlar gibi başlarına bela oldu ve çok fazla insansı olan bu maymun türünün soylarını kuruttular.

Maymunlarla diğer hayvanların kodlarını birleştirerek türettikleri her canlıyı yaşatmadılar. İlk bakışta bile ayar tutmamış görünenleri zaten öldürdüler. Bunların çiftleşip çoğalmasına izin vermediler. Lakin türettikleri binbir türlü canlıyı tabiata bıraktılar ve bir de bunlar tabiatta birbirleri ile çiftleşip çoğaldıkça canlı türleri daha da çoğaldı.

Yani bir evrim yaşanmadı, insanlar maymundan türemedi ama insansı maymunlar insan genleri eklenerek genetik mühendisliğiyle türetildi.

Ve günümüzde bir çok maymunun adını bile isabetli koyduk da gerçek hikayesini tam çözemedik. Şu resimlerini gördüğünüz maymun türüne “Siyah aslan maymunu” deniyor. Söz konusu zamanda maymunla aslanın genleri birleştirilerek bu tür türetildi. Dünyada hiçbir ara form olmadığı gibi bu tür de bir ara form değil. Bu tür de genetik mühendisliğinin eseri…

De Brazza maymunu

De Brazza maymunu denilen bu maymun türü, maymun kodlarının kokarca, koala ve insan genetik kodlarıyla birleştirilmesi neticesinde türetildi.

Kırmızı uluyan maymun

Daha çok Venezuela, Kolombiya, Ekvador, Peru ve Brezilya’daki batı Amazon Havzasında görülen ve “Kırmızı uluyan” ya da “Kırmızı uluyan maymun” denilen bu maymun türü de genetik mühendisliğinin eseri…

Maymunla aslanın kodları birleştirilerek türetildi ama aslandan fazlaca kodlar alınmadı.

Maymun kodlarının mandarin ördeği, papağan, kurt başta olmak üzere türlü türlü tropikal hayvan türlerinin kodları ile karıştırılması neticesinde türetildi.

Tabiatta, genetiği oynanarak türetilmiş onbinlerce hayvan türü var. Şu şekilde paylaşımları art arda onbinlerce adet yapmak da mümkün. Lakin gerek yok. Zaten bu yazılarla öncelikle dünya üzerindeki alakalı kişileri muhatap alıyorum ve onlara bu kadarını anlatmak yeterli. Gerçekten dürüst bilim adamları, dürüst yöneticiler ve eğitimciler iseler, bundan sonrası onların işi…

Çıkıp insanlığa geçmişte de çok yüksek, günümüzdekinden bile çok yüksek bilim ve teknoloji çağları yaşandığını, göz ardı ettiğimiz gerçeğin bu olduğunu, bunu kabul etmediğimizde sorulara cevap bulunamadığını, evrim teorisinin dünyadaki din ve insanlık düşmanı Satanistlerin bir aldatması ve hatta dayatması olduğunu, bu teorinin bilimsel hiçbir temelinin olmadığını ve alakalı bütün gerçekleri ilan etmeliler.

Ellerinde, tabiattaki canlılara bu gözle bakarak sırlarını çözerek kadar bilim ve teknoloji var. Bunu yapmak onların vazifesi.

Deve, at ve keçinin genetik kodlarını oynayıp birleştirerek lama dediğimiz hayvan türünü türettiler.

Kanguru dediğimiz tür tabiatta yoktu.

Tavşan, ceylan ve mirketin genetik kodları birleştirilerek sonradan türetildi.

Ayar bozmakta o kadar ileri gittiler ki genetik mühendisliği sayesinde birçok hayvan türünün şeffaf türlerinin de meydana gelmesini sağladılar.

Tabiatta şeffaf türler hiç yoktu. Hepsi sonradan türetildi. Günümüzde de canlıları şeffaflaştırmanın yolu bulundu, denemeleri başarılı oldu ve bu hususta bazı bilimsel yayınlar da yapıldı.

O zamanlarda daha da ileri gittiler, sonradan türetilmiş bir hayvan türü olan denizatlarının erkeğinin hamile kalmasını sağladılar. Aslında erkeğin hamile kalmasını çok yüksek sayıda hayvan türünde sağlamak istediler ama netice alamadılar. Denemelerde denek hayvanlar hep öldüler.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

..

Ahtapotlar ve timsahlar bizim dünyamıza başka dünyalardan getirildiler…

Ama çok uzak geçmişte bir zamanda, bugünkü gibi değil, günümüzdekinden çok çok daha ileri bilim ve teknolojinin geliştiği bir zamanda, dünya insanları genetik biliminde adeta uçuşa geçmişlerdi. Ahlaki, vicdani, dini sınırları tanımaz olup da tutup hayvan türlerinin genetik kodlarını birleştire birleştire binlerce yeni tür hayvan türetmişlerdi.

O binlerce hayvan türünden biri de cadı makisi de denilen şu gördüğünüz hayvan türü…

Cadı makileri söz konusu o zamanda genetik mühendisliği ürünü olarak, baykuşlarla maymunların genetik kodları birleştirilerek türetilmişlerdi. Açıkça gözler önündeki istedikleri gibi bir ayar tutturamadılar, aralarında küçük farklılıklar olan çok fazla sayıda genetik kod birleştirme denemeleri yaptılar ve bu da birbirine çok benzeyen ama farklılıkları da bulunan birçok cadı makisi türü türemesine sebep oldu.

Cadı makisi denilen bu hayvan türü kuş beyinli bir hayvan türü… Yani beyinleri çok küçük ve gözleri bile beyinlerinden büyük. Kafalarının hareket kabiliyeti tıpkı baykuşlar gibi. Ağaçlarda ve ağaç dallarında durabilişleri, tüyleri, gözleri, görme kabiliyetleri hep baykuşlardan gelen genetik kodlar sayesinde… Günümüz bilimi bu tür hayvanları inceleyip de genetik mühendisliği ile türetildiklerini kesinlik derecesinde anlayabilecek seviyede ama başka bir eksik var ki o da ahlak/namus…

Tutup bu hayvanları da evrim aldatmacası ile açıklamaya kalkmak, primat demek, hiçbir somut bilimsel delile dayanmadan üfürdükçe üfürmek, ne kadar büyük bir ahlaksızlık. Çok ileri bilim ve teknolojiye sahip olduklarında sınırları aşıp tabiatın nizamına müdahale eden o zamanın insanları bile günümüzün evrimcilerinden belki de daha namusluydular.

https://ok.ru/video/2555630327185


Hiçbir memelide ondaki özellik yok

ABD’nin California Üniversitesi’nden Marissa Ramsier’in başında olduğu araştırma grubu, “cadı makigiller” olarak da bilinen küçük canlının, 20 kilohertz’in üzerinde ses çıkardığını ve bu frekanstaki sesleri algılayabildiğini tespit etti.

Bilim adamları, aralarında yarasa, balina, evcil kedilerin bulunduğu birkaç memeli türünün bu frekans aralığında ses çıkarabildiğini ancak bu konuda Filipin Tarsier’ine yaklaşamadıklarını belirtti.

Filipin Tarsier’i, bir tehdide karşı uyarıda veya cırcır böceği avına çıkmak için çağrıda bulunurken, 70 kHz civarında ses çıkartıyor ve 90 kHz’in üzerindeki sesleri algılayabiliyor. Biology Letters dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, bu frekans aralığı memeliler için ölçülen en yüksek rakamları ortaya koyuyor.

Çin’de bulunan bu 55 milyon yıllık cadı makisi (tarsiyer) fosili, milyonlarca yıl önce genetik mühendisliğinde sınır tanımayarak, yırtıcı kuşlarla sürüngenlerin genetik kodlarını birleştirmek yoluyla dinozorların türemesine bile sebep olan insanların, maymunların ve baykuşların genetik kodlarını birleştirerek cadı makisi dediğimiz bu türün türemesine de sebep oldukları ihtimalini çok güçlendiriyor.

Çok yanlış bir şekilde kendilerine bilim adamı denilen evrimci üfürükçüler, on yıl boyunca bu fosili incelediler. Fosilin topuk ve ayak kısmındaki bazı farklılıklar nedeniyle hemen bunu safsatalarına araç etmek, dünyada “bilimsellik” maskesiyle sergiledikleri din düşmanlığını artırmak istediler. Bu fosilin insanlarla primatlar arasındaki sözde ara geçiş formu olduğunu ilan ettiler. Oysa dünyamızın tabiatında/yaratılışında var olmayan cadı makileri, milyonlarca yıl önce genetik mühendisliğiyle türetilirken çok yüksek sayıda denemeler yapıldı ve birbirinden ufak farklılıkları olan muhtelif cadı makisi türleri türetildi. Hepsi bu…

Dünyada insanların da hayvanların da “ara geçiş formu” yok, hiç olmadı. Bilimsel temellere dayanan namuslu/ahlaklı bir bilim adamının bu fosili ara geçiş fosili ilan etmesine meydan yok.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

.

Neptünlüler

Size indigo mavisi denilen renk gibi deri renkleri olan ve acayip değişik kafaları olan Neptün insanlarını ve Neptün gezegenini anlatayım mı?

Son zamanlarda gezegenlere dair gerçekleri anlatmamdan ve gizlice/sinsice kurdukları düzeni bozmamdan çok rahatsız olmuşlar. Çıldırmışçasına saldırıp adam harcıyorlar. Aynı anda milyarlarca medyum görevlendiriyorlar.

Neptünlüler şu çizimdeki görünüşe çok yakınlar…

  • Boyları ortalama 120 cm.
  • Boyunları ince ve uzun
  • Kafaları bedenlerine kıyasla orantısızca iri
  • Gözleri resimdeki gibi çok iri ve göz kapakları açılı şekilde kapanıyor.
  • Burun kemikleri yok ve burunları iki delik gibi
  • Ağızları küçük ve dar
  • Çeneleri gayet ince
  • Yüzleri üçgen bir görünüşe sahip
  • Kafalarının üstü ve arka kısmı iri ve şekilsiz duruyor
  • Kulak kepçeleri var ve değişik şekilli
  • Omuzları keskin hatlara sahip ve ince
  • Kolları çelimsiz duruyor
  • Ellerinde ve ayaklarında dörder parmakları var
  • Vücutlarında dikkatle bakılmadığında görülemeyecek kadar ince tüyler var. Saç, kaş, bıyık yok. Yaşlandıkça köse sakal gibi sakalları çıkabiliyor.
  • Giyinmiyorlar, çıplak yaşıyorlar. Seçkin, makam sahibi olanları pelerin gibi bir şey giyseler de onların da önleri açık oluyor.
  • İndigo mavisi cilt renginde olanları varsa da çok daha koyu renkte olanları da var.

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

İnsan içine çıkamayacaklar ve ölenleri de lanetle anılacaklar

NASA’dakiler, insan içine çıkamayacaklar hatta ölenleri arkalarından lanetle anılacaklar.

Siz, “Hubble Uzay Teleskopu ile asla Merkür gözlenmeyecek” talimatının neden verildiğini biliyor musunuz?

Atmosferi olmayan ve olağanüstü sıcaklık olan Merkür’den yayılan ışınlar Hubble Uzay Teleskobunun merceklerine, sistemlerine zarar verirmiş.

Koca bir yalan bu… Merkür’ün atmosferi var. Yeterli seviyede ve yeterli özelliklerde bir atmosferi var. Güneşe o kadar yakın olmasını sorun olmaktan çıkartan özelliklerde bir atmosfer bu… Merkür’ün yeryüzünde hayat, yerleşme alanları, şehirler, binalar, denizler, okyanuslar var.

Ayrıca yerin altında oluşturulmuş kocaman şehirleri de var. Hep anlattığım gibi öyle yer altı şehirlerinde/üslerinde suni güneş ışınları, suni ısıtma, suni aydınlatma, suni nemlendirme, suni rüzgar da var. Hatta o şehirlerde suni göller, büyük su kaynakları da var ve ziraat da yapılıyor.

Bizim dünyamızda yer altındaki dev uzaylı üslerinde ya da şehirlerinde de benzer haller olduğunu hep anlattım ve son zamanlarda bunlar bazı filmlere senaryo oldu.

Oralarda yaşayanlar kendilerini yeryüzünde yaşar zan ediyorlar. Merkür’de yerin altındaki şehirlerde yaşamak üstünden yaşamaktan daha konforlu.

Yeryüzündeki tesisler çoğunlukla iş/çalışma maksadıyla bina edilmiş yerler. Merkür insanları yerin altındaki şehirlerde yaşıyorlar ve çalışmak için yeryüzüne çıkıyorlar.

Yeryüzünde hava kirliği hakim, iklim kurak, ağaçlar çok az, bitki örtüsü çoğunlukla çalılık tarzında ve sarı rengin tonlarında… Merkür tam bir sürgün yeri ve Merkür’ün tarihi çok sarsıcı.

Ayrıca Merkür’ün içinde kocaman bir çekirdek tabakası bulunduğu iddiası da doğru değil. Evet, çekirdeği dünyamızın sistemine nispeten büyük ama abartıldığı kadar da büyük değil. Bu yalanı da yayarak, zihinlerde Merkür’ün bu nedenle de hayat olmayan bir gezegen olarak kabul görmesini sağlıyorlar.

Merkür’de yeryüzünde fazlaca hayvan çeşitliliği yok. Çoğunlukla sürüngen canlılar var. Yer altı şehirlerinde ise kediler, köpekler, atlar ve çok fazla hayvan çeşidi var. Balık bile yetiştiriyorlar. Hayvan çeşitlerinin çoğunu dünyamızdan çaldılar. Orada dünyamızdaki Alabalıklardan bulmak bile mümkün.

Merkürlüler geçmişte bizdeki Nuh tufanı benzeri bir felaket yaşadılar ve yok oldular. Bir süre sonra yeniden orada hayat başladı.

Merkür insanları dinsiz, ahlaksız, acımasız ve sefil bir hale gelince Pompei halkı gibi, Nuh kavmi gibi feci şekilde yok edildiler. Allah, bu helak oluşa Yeşiller ve Grileri (Ye’cüc ve Me’cüc) vesile etti. Merkür’deki azgın Merkürlüleri yok eden Ye’cüc ve Me’cüc Merkür’e yerleşti.

Oğuz Kağan olarak da bildiğimiz Hazret-i Zülkarneyn Merkür’e yerleşen ve çok yüksek teknolojisi olan Ye’cüc ve Me’cüc’ü daha yüksek bir teknoloji ile vurdu, ezdi geçti. Bu sırada çıkan çatışmalarda Merkür gezegeni de çok büyük darbeler aldı.

Daha sonra hazret-i Süleyman devrinde, dünyamızda ve etrafımızda sıkıntı çıkartan melez bir tür Merkür’e sürgüne gönderildi. Şimdiki Merkürlüler, bu şekilde sürgüne giden bir tür.

Baş belası olan bu melez insan türüne Hazret-i Süleyman meydan vermedi. Onları Merkür’e gönderirken de “Buradan istediğinizi de alıp götürün. Oraya yerleşin, buraya sıkıntı çıkartmayın.” dedi.

Hep söylediğim gibi… Hz. Süleyman zamanında dünyamızdaki bilim ve teknoloji, mümkün olabilecek en üst seviyeye ulaşmıştı ve bu, başka bir dünyadan nakille de olmamıştı. O zaman bu baş belası melez tür, yanlarına ihtiyaç duyacakları her şeyleri alıp gitti. Orayı tekrardan imar etmeye başladılar.

UFO’ları ile gidebildikleri kadar çok gezegene giderek hepsinden bir şeyler çaldılar ve Merkür’e getirdiler. Hala da neye ihtiyaçları varsa çeşitli gezegenlerden çalıyorlar.

Çok ileri bilim ve teknoloji sebebiyle dünyamız da kendini imha eden dünyalar arasında olmasın endişesiyle, Hz. Süleyman devrinde devlet gücüyle bilim ve teknoloji yok edildi ama Merkürlülerde öyle olmadı. Şu anda onlarda hala çok yüksek bilim ve teknoloji var. Obruklarımızı, maden sularımızı ve içilebilir sularımızı da çalmaya devam ediyorlar.

Başka gezegenlerin insanlarına hiç acımayan ve çok vahşice davranan, insanlıktan ve İslam’dan nasibi olmayan Merkürlüler, birbirlerine karşı da son derece acımasızlar. Orada da zengin ve güçlü ama sayıca az bir kitle, kalanlarına tahakküm ediyor..

Tekrar gelelim Hubble Uzay Teleskobuna…

“1990’da yörüngeye yerleştirildikten sonra bilimadamları ana aynanın teleskobun çalışmalarını kısıtlayacak şekilde yanlış yerleştirildiğini tespit etti. 1993 yılında bir uzay mekiği yolculuğunda bu sorun giderildi. ” denir ama inanmayın. Hubble yörüngesine oturduğu gibi mükemmel şekilde çalıştı. Her yerden çok net görüntüler çekti ve NASA’dakiler şok üstüne şoklar yaşadılar.

Güneş sistemimizde bile her yer yerde hayat olduğunu, farklı farklı insan türleri olduğunu, bunların çoğunun bizden ileri bilim ve teknoloji seviyesinde yaşadıklarını gördüler.

Özünde insan düşmanı, özünde Satanist olan ve en tepede İblis tarafından yönetilen Ankebut Ağı, kontrolündeki NASA’nın (ki logoları bile Satanist manalar taşır), elde ettiği bilgileri ve görüntüleri dünya insanlığına duyurmasına izin vermedi. Onlar da üç sene boyunca bu numarayı oynadılar. Hala da numaralarını oynuyorlar ve dünya insanlığını ayakta uyutuyorlar.

Bir yandan da çeşitli gezegenleri çok net olarak görüntüleyince, oralardaki inşaat tekniklerini, yüksek teknolojili araçları hayranlıkla gördüler. Onların üzerine beyin fırtınaları yaparak dünyamızda teknikler, teknolojiler geliştirdiler.

Sadece bu Merkür meselesinde bile yazılacak, anlatılacak derya kadar mevzu var. Zamanı geldikçe anlatacağım. Çok hızlı gidiyoruz ve bu kadarı bile çok kişilere ağır geliyor ve bu kadarı bile dünyanın denge çubuklarını yerinden oynatacakmış gibi zorluyor.

Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

..

Phil Schneider intihar süsü verilerek öldürüldü

Phil Schneider’ı CIA intihar süsü ile öldürdü. Emri Şeytan’ın Konseyi verdi ve CIA ortadan kaldırdı.

Phil Schneider’ın anlattıklarının büyük çoğunluğu gerçek. Venüs’ten geldiğini iddia ettiği ve fotoğrafını gösterdiği uzaylı insana kadar…Phil Schneider’ın bilmediği, çözemediği şeyler de vardı ki bunlardan biri kendisinin de uzaylılar tarafından kaçırılmış, sorgulanmış ve hatta vücudunun içinde bir şeyler yapılmış olması. Hafızası ile de oynadıkları için bunları hatırlayamadı.

Phil Schneider gibi insanlar susturulmak, alaya alınmak ve çok zorda kalınca da intihar süsü verilerek öldürülmek yerine ciddiye alınsaydı bu gün, ABD’yi, NATO’yu, AB’yi ve daha pek çok ülke, kurum ve kuruluşu Griler ya da Yeşiller yönetiyor olmazdı.

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Ye’cüc ve Me’cüc’ün asıl düşmanlığı dünyamıza değil, İslam dinine…

Hazret-i Zülkarneyn zamanında yani günümüzden yaklaşık 7-8 bin sene önce Ye’cüc ve Me’cüc (Yeşiller ve Griler) ile yapılan harp, yeryüzünde yaşanmadı. Uzayda, dünyamızın çevresinde yaşandı.

“Uzayda her yere yayılmış olan İslam dininin merkezi işte bu gezegen. Bu gezegeni yok etmeliyiz” diyerek geldiler. İki farklı insan türü olan Ye’cüc ve Me’cüc bu niyetle ittifak etti. Lakin yanlarında, mevcutları az da olsa yine gayr-i müslim olan başka insan türleri de vardı. O zaman bizim dünyamıza bile yüzlerce farklı insan türü gelir giderdi.

“Uzaylılar” dediğimiz başka gezegenlerin insan türleri o zaman gizlenmezlerdi, yasak yoktu. Çünkü Hazret-i Zülkarneyn dünyaya hakim olmuş tek bir devletin başında idi ve dünyaya Müslümanlar hakimdi. Diğer insan türlerinin gelmesi ve dünya işlerine karışması Müslümanların imtihanını bozmuyordu ve bu nedenle sorun görülmüyordu. Ahir zamanda Hazret-i Mehdi de dünyaya hakim bir devlet kuracak ve o zaman da diğer insan türlerinin gizlenmeden gelmesine izin verilecek. Ye’cüc ve Me’cüc de ahir zamanda etraflarındaki seddi yıkacak ve dünyamıza gelip bir daha saldıracak.

Ye’cüc ile Me’cüc, Hazret-i Zülkarneyn zamanında bize saldırdığında mağlup oldu ama harp devam ederken uzay araçları ile dünyamıza girmeyi başaranları da oldu. Bunlara da hemen müdahale edildi ve esir alındılar.

Harbin hemen sonrasında Ye’cüc ve Me’cüc’ün kendi güneş sistemlerinin etrafına hazret-i Zülkarneyn bir set çekti ama esirler bizim dünyamızda kaldı. O set çekildiği anda kendi güneş sistemlerinden çıkmış ve başka güneş sistemlerindeki gezegenlere gitmiş olanlar ve uzayın çeşitli yerlerinde uzay araçları içinde yolculuk halinde olanlar bu seddin dışında kaldılar.

Bunlar da bir daha kendi güneş sistmelerine giremeyeceklerdi, giremediler. Dünyamızda esir kalmış olanlara iyi muamele edildi. İslam ahlakı sergilendi, Müslüman olmaları teklif edildi ve oldular. Kendilerine dünyamızda bir yer gösterildi ve orada yaşamaları istendi, öyle yaptılar. Kendi kabuklarına çekilmiş halde yaşadılar.

Hazret-i Zülkarneyn’den sonra Hazret-i Süleyman devrinde bilim ve teknoloji dünyamızdan kaldırılmak istenince, bu yönde bir devlet politikası uygulanınca bundan rahatsız oldular. Kabullenmek istemediler. Belli ki hep bir gün kendi gezegenlerine dönme ümitleri vardı. Bu aşamada zorlandılar ve niyetlerini bozdular. “Dünyanın ve bütün insanlığın felaketi olacak ve insanlık kendi gezegenini imha edecek.” endişesiyle, mümkün olabilecek en ileri seviyeye gelmiş bilim ve teknoloji kasten geriletilirken onlar yeraltında gizli üsler kurup orada çalışmalar yapmaya başladılar.

Bilim ve teknoloji seviyelerini korumak hatta hz. Zülkarneyn’in seviyesine ulaştırmak, bu yolla seddi aşacak seviyeye gelmek zorunda olduklarına karar verdiler. Sonraki zamanlarda ise tamamen yeraltında yaşamayı tercih ettiler ve o günden beridir gezegenimizdeki yeraltı üslerinde yaşıyorlar.

Bermuda Şeytan Üçgeni denilen alanın altındaki üs, yaşadıkları yeraltı üslerinden sadece biri…

Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

..

Leonid Vasilevich Ksanfomaliti: Somut deliller var.

50 yılını bu işe vermiş bir bilim adamı… Adı Leonid Vasilevich Ksanfomaliti ve güneş sistemimizin yapay bir sistem olduğunu onlarca sene önce anlattı.

Bakarsınız, dolu dolu bir kariyeri var. Hem de saygın bir kişiliği var. “Venüs’te hayat var mı?” tartışmalarında ilk akla gelen kişidir.

Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra oluşan serbestlik ortamında bazı sarsıcı gerçekleri konuşma fırsatı buldu. Bunlardan biri de güneş sistemimizin yapay olduğuna dair bulunan somut deliller/bulgular konusuydu. Çok seneler önce adını andım, hakkında yazdım, videolar hazırladım. Bunlar kulağına gitti. Zaten SpaceExplorer.TV adresindeki web sitem dünyanın dört bir yanında bilim çevrelerinde sarsıcı tesir oluşturmuştu ve Ksanfomaliti de duymuştu, incelemişti.

Etrafından bazı kişilere “Benim bunca senemi vererek ulaştığım bilgileri bu kişi inancı ile bulmuş” demişti.

Bu web sitem de Google, Facebook dahil CIA’nın bütün ortamlarında sansürlenmişti. Hala sansürlü duruyor.

Mehmet Fahri Sertkaya