Etiket arşivi: Hz.Süleyman

Kalkan gibi…

İbn-i Mace’de geçen hadis-i şerifte şöyle buyruldu: “Deccal, doğuda Horasan denilen bir bölgeden çıkar. Yüzleri deri üzerine deri kaplanmış kalkanlar gibi olan bir kavim ona tabi olur.”

Ye’cüc ve Me’cüc kavimlerinden bahsedilen sahih hadislerde de onların bazılarının derilerinin kalkan gibi, zırh gibi olduğu açıkça ifade edilmiş. Bu gibi gerçekleri yıllardır izahlar yaparak da anlatıyorum. Çok sayıda dini mesned/dayanak, delil bir araya getirildiğinde… Öncü deccallerin değil, ahir zamanda hz. Mehdi ile hz. İsa’nın beraberce öldürecekleri asıl/gerçek Deccal’ın uzaylı insan türlerinden birinin mensubu olduğu ve çok çok yüksek bilim ve teknoloji kullandığı anlaşılıyor. Yine dini deliller, hz. İsa ile hz. Mehdi’nin, Deccalı ve adamlarını, nefesleriyle yani metafizik kabiliyetleriyle uzaktan öldüreceklerini anlatıyor.

Şunca şey vuzuha/açığa çıktıktan sonra, hala Deccal’ın uzaylı bir İslam hatta insanlık düşmanı kişi olduğuna kanaat etmeyenlere, ben daha başka bir şey anlatmam, susarım. Zira o şahsın dürüst olmadığına, samimiyetle davranmadığına, gerçekleri çok iyi kavradığı, anladığı halde, bile bile inkar ettiğine, dünyalık menfaatinin peşinden koştuğuna kanaat ederim.

Asıl Deccal’ın uzaylı olduğuna şüphe yok ama hangi uzaylı türden? Asıl Deccal, reptilian da denilen yeşiller arasından çıkmış olabilir mi?

Yeşillerin asıl hallerinin/görünüşlerinin çok itici olmadığını hatta sempatik/sevimli bir görünüşleri olduğunu ama kendilerini daha savaşçı, daha dayanıklı yapmak maksadıyla kendi genlerine/kodlarına müdahale ettiklerini ve şimdilerde reptilian denilen çok çirkin hala büründüklerini, yıllar önce de yazmıştım. Günümüzde de dünyamızda genetiği bozulmamış yeşillerden mevcut ama reptilian/sürüngen denilenlerde de çok yüksek sayıda var. Hatta genetikle oynaya oynaya türetilmiş daha acayip şekilli insan türleri de var. Bunlardan “üç yumruk” dediğimiz ve boyları çok çok kısa olan türü ise yıllardır konu ediyoruz.

Üç yumruklar da büyük çoğunlukla Deccal’ın sistemine tabi olan bir insan türü… Dünyadaki biyonik robotların içinde bu insan türü çok sık olarak kullanılmaya devam ediliyor.

Yakın zamanda söz konusu biyonik robotların büyük gruplar halinde, topluca bozulacakları… Dünyanın çok farklı noktalarında dünya insanı rolü oynuyorlarken bir anda devrelerinin kapanacağı ve diz kapakları üzerine çöküp yerlere serilecekleri de dini delillerden anlaşılabiliyor. Bu da yaşandığında Deccal çok daha büyük nispette güç ve hakimiyet kaybetmiş olacak. Buna da hz. İsa ile hz. Mehdi beraberce sebep olacaklar. Tabut-u Sekine de Musa’nın asası da Süleyman’ın mührü de diğer mukaddes emanetler de hatta Hüdhüd kuşu bile bu ikilinin yardımcısı olacaklar.

Hz. Süleyman zamanındaki meşhur Hüdhüd kuşu bile bir biyonik robottu. Tek değildi, kuşların suretlerinde yapılmış biyonik robotlar ordusu vardı. O kadar ileri seviyede yapılmış araçlardı ki bunlar, görünüş olarak normal kuşlardan ayırt edilemezlerdi. Lakin… Enerji silahlarıyla, ışın silahlarıyla, metafizik sinyal yayan kısımlarıyla ve daha başka başka silahlarla ağır saldırılar yapabilir, düşman unsurlara ağır kayıplar yaşatabilirlerdi.

Kablosuz iletişimi dinleme, aynı dinlenen çok yüksek sayıdaki görüşmeyi anında ayırt etme, anlama ve buna göre yapay zekasıyla karar verme hususiyetlerine/teknolojisine sahipti bu kuşlar.

Gerçek kuşların ve hayvanların hatta bitkilerin dilini, her devirdeki peygamberler ve evliya zaten bilir. Bu, çok çok nadir görülen bir şey değildir. Süleyman peygamber aslında “kuşların” yani yapay zekalı biyonik robot olan kuşların dilini bilirdi. Onları bizzat kendisi kodlar, yapay zekalarını yazar ve programlardı. Hazret-i Zülkarneyn’den kısa bir süre sonra yaşayan ve peygamberlik vazifesi yapan, dünyayı tek bir devlet halinde yöneten Hazret-i Süleyman zamanında, şu dünyamız mümkün olabilen en yüksek bilim ve teknoloji seviyesine yükselmişti. Bunu da on yıldan fazladır anlatıyorum.

O zamanda Hüdhüd, diğer biyonik robot kuşlardan çok daha özel/gelişmiş bir teknolojiye ve yapay zekaya sahipti. Onu bir Süleyman peygamber, bir de Tabut-u Sekine kontrol edebilirdi. Hazret-i Süleyman, Hüdhüd’ün başka birilerinin eline geçmesinden ve kodlarının çözülmesinden/kırılmasından, kendi aleyhine kullanılmasından çok endişe ederdi. Hüdhüd kuşu, havada uçarken sadece iletişimi dinlemekle ve ayırt ederek Süleyman peygambere raporlar vermekle kalmaz, o çevredeki yeraltı uzaylı şehirlerini de tespit eder, oraları da dinlerdi. İsterse yeraltındaki su kaynaklarını, maden kaynaklarını da kolayca tespit edebilir, bunlar hakkında detaylıca raporlar verebilirdi.

Üzerine geçen binlerce sene sonra… Ebrehe isimli azılı İslam düşmanı kişi, ordusuyla beraber Kabe’yi yıkmaya teşebbüs ettiğinde… Onu ve ordusunu, üstlerinden attıkları küçücük kızgın taşlarla delip geçen ve Ebabil kuşları olarak bildiğimiz kuşlar da Hüdhüd ve emrindeki biyonik robot kuş orduları olabilir mi?

Bu dünya sahipsiz değil. Bu dünya müslümanların, İslam ve insanlık düşmanlarının değil… Birkaç tane uzaylı insan türünün de değil. İmtihan dünyası olduğu için, Allah adil olduğu için, çalışıp gayret edenler gayr-i müslimler de olsalar onlara zaferi verdiği için, bu dünyanın genelinde birkaç bin senedir zulüm, küfür ve Deccal sistemi hakim… Birkaç asırdır ise dünyanın tamamında Deccal sistemi hakim…

Şimdi ise müslüman dünya insanları çok çalıştılar, çok mücadele ettiler, çok taktik oynadılar, ağır bedeller ödediler ve bu günlere geldiler. Allah adil ve bu defa zaferi müslümanlara yaşatacak.

Bundan sonra hiç kimse, Deccal’ın ve İblis’in uydurduğu saçma sapan insanlık tarihi anlatımını ayakta tutamayacak. Herkes, türlü türlü sırları, hakikatleri duya duya sarsılacak. Bu süreçte İstanbul merkezli yeni dünya düzeni iyice şekillenecek, köklenecek ve kuvvetlenecek.

| mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

Kurt adam diye bir şey yok ama kurt adam denilen bir şey var…

Video alternatif link: https://ok.ru/video/1397987478057

Bu güne kadar çok yüksek sayıda insanın gördüğünü söylediği ve çok yüksek sayıda insanın varlığına inandığı ve çok yüksek sayıda insanın tartıştığı “kurt adam” diye bir şey yok. Yani aklı olan, tercih hakları olan, adamdan/insandan sayılabilecek öyle bir canlı yok.

Lakin… İnsana çok benzeyen ama kurt başı bulunan, bu nedenle de görüldüğünde “kurt adam” denilen bir canlı/hayvan türü var. Şu videoda görülen görüntüler çok kısa görüntüler ve çok da net görüntüler değil. Doğu Türkistan Türkleri kurucu üyesi Babusselam Okutan adlı şahsın paylaştığı söylenilen bu videoda, iki metre boyunda, kolları ve ayakları da çok uzun olan bir kurt adam görüldüğü, yolculuk sırasında köpeğe çarptığını zan ederek durduğunda bu canlının yerde cansız yattığını gördüğü ve şaşırarak görüntüsünü kayıt ettiği iddia ediliyor. Çok benzeri görüntüler dünyanın dört bir yanında biraz daha farklı iddialarla bir süredir paylaşılmış.

Video gerçek midir, montaj mıdır, arkasında bir art niyet var mıdır, bunlar bir yana… Ben videoda görünen şeyin ne olduğu kısmına takılmadan ve bu kısmı yetkili araştırmacılara bırakarak, bu sahada zaten bildiğim bazı hususları aktaracağım. Şu video yayılıyor ve tartışılıyorken, bu bilgileri aktarmam yerinde/zamanında bir tavır olacaktır.

Aslında ortada çok akıl almaz ve inanılamaz bir şey yok…

Hep anlattığım şeyler var. Bilim ve teknolojide daha önce bizim dünyamız da çok ileriye, gidilebilecek en ileri seviyeye kadar gitmişti/çıkmıştı. O devirde de dünyanın insanlarının tamamı iyi niyetli kişiler değillerdi ve bir sürü art niyetli işler yaptılar. Genetik mühendisliği sahasında da yapılmaması gereken işler yaptılar.

Bizim Adem babamızdan önceki Adem babaların devirlerinde de bilim ve teknolojide çok ileri gidilince, yine art niyetli pek çok şeyler yapılmıştı. Milyonlarca yıldır da gezegenimiz ve dünya insanlığı bu art niyetli işlerin sıkıntısını çekti, çekmeye devam ediyor.

Bir de şu son birkaç bin senedir dünyamızda uzaylılar çok yüksek bilim ve teknoloji ile art niyetli işler yapıyorlar. Genetik mühendisliği sahasında kural tanımaz şekilde faaliyet göstererek hala yeni canlı türleri türetiyorlar.

Bu videoda görünen canlı gerçek midir, montaj mıdır bilinmez ama bu görüntüdeki gibi tuhaf canlılar bizim dünyamızda çok uzun zamandır var. Daha farklı farklı olanları da var. İnsan genleri ile hayvan genlerinin birleştirilmesi yoluyla elde edilen çok farklı farklı tuhaf hayvanlardan uzaydaki gezegenlerin pek çoğunda var. Bilim ve teknolojide ilerleyen, din ve ahlak sınırı bilmeyen/tanımayan insan türleri hemen bitkilerle, hayvanlarla hatta insanlarla oynamaya, genlerini değiştirmeye ya da birleştirmeye başlıyorlar. İşte bizim dünyamızdaki “efsane” denilip her devirde hep tartışılan şeylerin arkasında bu acı gerçek var.

Şu dünyada ya da başka dünyalarda insanoğlu, farklı, güçlü görünmek, büyük insan topluluklarını peşinden sürüklemek ve kutsal sayılmak için neler neler yapmadı…

Yüksek bilim ve teknolojinin geliştiği çağlarda dünya insanları da başka dünyaların insanları da insan genetiğine ahlaksızca/kuralsızca müdahaleler yaptılar.

Kendilerini/bedenlerini ve iç dünyalarını, duygularını, dürtülerini daha sağlam, daha güçlü yapmak için değişik değişik hayvanların değişik özelliklerini insanların bedenlerinde buluşturmak isteyenler de çok oldu, oluyor. Şu başımıza bela yeşillerin aslında önceleri de yeşil renkte olsalar da insan gibi durduklarını, daha sonradan kendilerini güçlendirmek için bedenlerine müdahaleler yaptıklarını ve daha çok da sürüngenlerin kodlarını vücutlarına eklediklerini, bunun neticesi olarak insana benzemez bir hal aldıklarını ve duygu/düşünce yapısında da hayvanileştiklerini daha önce birkaç satırla anlatmıştım.

Kadim Mısır’da piramitlerdeki sembollere bakıldığında, sadece yüksek teknoloji ile imal edilmiş aletler değil, vücut şekilleri kısmen farklı olan insan figürleri de görülür. Piramitlerin yüksek bilim ve teknoloji seviyesinde inşa edildiği o zamanda yüzlerine hayvan figürlü maskeler takanlar vardı ama genetiği değiştirilmiş insanlar da vardı. Lakin bunlar dünya insanı değillerdi, uzaylı insanlardı. Sadece kurt kafası değil, kuş kafalarına benzer şekle sahip olanlar da vardı. Bu benzerlikler çok ileri seviyede değildi ve bu kişiler insanlıklarını kaybetmemişlerdi. Hala ruhları, akılları, tercih hakları olan insanlardı bunlar…


Çupakabra da efsane değil

Yıllar önce de yazmıştım. Daha çok Güney Amerika ülkelerinde görünen, hayvanların kanını emen ama etini yemeyen ve çupakabra denilen, efsane olduğu söylenilen, üzerine çok tartışmalar yapılan şey de gerçek…

O da aslında uzaylı bir hayvan türü… Lakin o da üzerinde sonradan genetik oynamalar yapılan, olduğundan çok çok başka göründüğü bir hale çevrilmiş bir havyan… Kan emiyor, kan içerek de besleniyor.

Bölgede kan emerek beslenen başka bir canlı daha var ama bunun aklı, ruhu var ve bu insan… Güney Amerika ülkelerinde, sayıları çok olmayan, diğer uzaylı türleriyle çok alış verişi olmayan, onlardan bağımsız yaşayan uzaylı bir insan türü var. Bu tür de dünya hayvanlarının kanlarını çekerek içiyor ve etlerine dokunmuyor. Bu gibi kanı çekilerek ölmüş ve ölü bulunmuş hayvanlar meselesi sadece günümüzün meselesi de değil. Binlerce yıldır dünyamızda hep yaşanan bir mesele…

Bu nedenle de uzun zamandır dünyada hep vampir iddiaları tartışılıyor. Aslında vampirlere de efsane denilemez, onlar da gerçek. Bu dünyada yalnız olmadığımızı herkes anladı, bildi de çok ama çok kalabalık olduğumuzu ve çok farklı özelliklerde insan ve hayvan türleriyle aynı gezegende bulunduğumuzu öğrenme vaktimiz geldi. Bir de genetik mühendisliğinde sınır tanımayan insan türlerinin herkesin başına bela olacak canlı türlerini türettiklerini öğrenme vaktimiz geldi.

Onlar Yahudi değil, satanist değil, uzaylılardı

Kadim Mısır’da insanların başına geçen biyonik robotlu uzaylılar vardı. Süleyman aleyhisselam zamanında dünyamızdaki bilim ve teknoloji devlet gücüyle yok edilmişti. Dünya insanlığı kendi gayretiyle, çalışmalarıyla bilim ve teknolojide ulaşılabilecek en ileri seviyeye ulaşmıştı. Var olan teknoloji şeytanlaşmış insanların eline geçtikçe akıl almaz tehlikeler oluşuyordu. Bunları yıllardır anlattım.

Bilim ve teknoloji yok edildi ama yeşiller, griler ve daha başka uzaylı türler dünyamıza gelip gitmeye ve hatta dünyamızda yeraltındaki üslerinde kalmaya devam ettiler. İblis o vakte kadar onlarla çoktan ortaklık yapmıştı.

İşte bu uzaylı türler, dünya insanlığını İslam’dan uzaklaştırmak için oyun üstüne oyunlar kurdular ve hala benzerlerini kuruyor, oynuyorlar.

Kadim Mısır’da ve dünyanın daha başka yerlerinde, dünya insanı suretinde imal edilmiş biyonik robotlarla toplumların başlarına geçtiler. En önemli makamları ele geçirdiler.

Ellerinde zaten çok yüksek teknoloji vardı, hayvanlar üzerinde ileri seviyede genetik mühendisliği yapabiliyorlardı. Kuşların kafasını insan kafasına, aslanların kafalarını insan kafasına, insanların kafalarını da bazı hayvanların kafalarına benzetebiliyorlardı. Bu teknik çok sağlıklı olmuyordu ve tam da istenen sonucu vermiyordu. Bunun haricinde ise dünya insanı suretinde imal ettikleri biyonik robotların bazılarının bazı kısımlarını, en çok da kafalarını hayvan suretinde yapıyorlardı. Dünya hayvanları gibi görünen biyonik robotlar da yapıyorlardı ama fark şu ki o robotların da bazı kısımları çok farklı oluyordu. Çoğunlukla kafaları/yüzleri dünya insanları gibiydi. Ayrıca olağan üstü halleri/özellikleri oluyordu.

Bu kişiler (dünya insanı suretindeki biyonik robotlar) kendilerini olağan üstü kabiliyetleri olan kutsal kişiler olarak insanlığa tanıtıyorlardı. Yanlarındaki adamları ve hayvanları bile olağan üstü hallerdeydiler. Mesela aslan gibi bir hayvanları oluyordu ama kafaları/yüzleri insansıydı. Hareketleri ise diğer aslanlardan çok farklıydı. Sanki akıllıydı. Laftan anlıyor, ne denilirse onu yapıyordu. Kuş gibi hayvanları vardı ama kafaları insan kafası gibiydi.

Kendileri belli başlı makamlara geçiyorlardı ama yanlarında da olağan üstü haller sergileyen adamları oluyordu. Bu yardımcı adamların (mesela vezirlerin, komutanların), daha doğrusu insan gibi görünen biyonik robotların da kafaları kurt, kuş ya da başka hayvanların kafaları gibiydi. Bunlar vasıtasız bir şekilde havaya yükselebiliyor. Havada asılı durabiliyor. uçabiliyor, ellerinden ışınlar yayabiliyor ya da türlü olağan üstü haller sergileyebiliyorlardı.

Dünya insanları firavunlara daha yakın olsunlar, onları kendileri gibi görsünler, sahiplensinler ve uyum sağlayabilsinler diye, genellikle firavunları dünya insanı suretinde yapmayı tercih ediyorlardı. Yine de bu biyonik robot firavunları, dünya insanlarından biraz farklı ve üstün görünsünler diye kafatasları arkaya doğru uzamış şekilde imal ediyorlardı. Hal böyle olunca bir süre sonra bu topluluklar, uzun kafatası sahibi olmayı firavunlar soyundan olmanın ve asillerden olmanın bir alameti kabul ederek kendi çocuklarının kafataslarını da arkaya doğru uzatmanın yollarını arıyorlardı. Bir süre sonra daha bebek iken dünya insanlarının kafataslarını sarıp sıkarak şeklini değiştirmeyi buldular ve bu usul çok yaygınlaştı.

Şu sfenks dedikleri heykeller, durduk yerde yapılmadılar. Bunlar hayal ürünü değiller. Bunları yapan heykeltraşlar bu gibi canlıları gördüler. Duvarlara çizilmiş o figürleri/resimleri çizenler de hayal ürünü olarak çizmediler. Onlar da gördüklerini, gerçek hayatta var olanları çizdiler. O zamanda öyle tuhaf canlılar sayıca az olsalardı vardı ve onlar üstünlerdir, onlar asillerdi hatta onlardan bazıları haşa tanrılardı. Topluluklar bu kadar büyük kandırıldılar.

Kendileri gibi o tuhaf hayvanları da kutsal olarak kabullendiriliyordu ve kendileri de hayvanları da ölmüş zan edildiklerinde, yani halk onları ölmüş bildiğinde, ceset zan edilen o biyonik robotlar, uzaylılar tarafından yok ediliyordu. Halka da bunların kutsal oldukları için özel merasimle gizli yerlere gömüldükleri bilgisi veriliyordu. Hep o İblis’in, ona uyan cinlerle uzaylıların oyunlarıydı bunlar…

Mitolojideki sözde tanrılar da hep uzaylıydılar

Yunan mitolojisinin kökenleri de aslında Mısır’dadır. Yunan mitolojisindeki şu tanrısı, bu tanrısı denilen binbir türlü uydurma tanrıların temeli de işte burası… Hepsi aslında uzaylıların oyunu. Kendileri çok üstün bilim ve teknoloji seviyesiyle dünya insanı suretinde görülen biyonik robotlar yaptılar ve dünyaya geldiler. Olağanüstü haller sergilediler ve toplulukları peşlerinde sürüklediler. Kendilerini ilahlaştırdılar ve dünya insanlığını manen/dinen/ahlaken çökerttiler.

Güneş Tanrısı Ra dedikleri kişi bile aslında uzaylıydı. Yıllar önce bir yazımda ufaktan bir dokunmuştum ve bu şekilde geniş izah etmemiştim. Yazı arşivde duruyordur. Ankebut Ağı’nın kutsal bildiği geçmişteki pek çok kişi aslında dünyaya biyonik robotla gelip insanlıkla oyun oynayan uzaylı kişilerdi. Bu oyunlara İblis de dahil oldu. Satanist bir teşkilat olan Ankebut Ağının mensuplarına İblis, binlerce senedir uzaylı türleri ve onların sahip olduğu teknolojiyi de kullanarak oyun oynuyor.

İslam dininin hak peygamberlerinden biri olan İsa aleyhisselamın öğrettiği şeriatı/İseviliği ve getirdiği kutsal kitap İncili de işte bu teşkilat bozarak hristiyanlığı kurdu ve tahrif olmuş, aslından bozulmuş binbir türlü incil uydurdu.

Mevzu o kadar geniş ve o kadar detaylı ki durmadan aylarca anlatılsa özet geçilebilmiş olur. Dünyanın farklı yerlerinde, en çok da Afrika’da bazı insan topluluklarının hayvanlar gibi çırılçıplak ve medeniyetten tamamen uzak yaşamalarının arka planında bile işte bu oyunlar var. Kendilerini ilah ilan eden o firavunlar, insanların dinini ve ahlakını tamamen bozabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı. İnsanların meydan yerde topluca zina etmelerini, her yerde çıplak gezmelerini, şiddetin, nefretin eşcinselliğin hakim olmasını sağlıyorlardı. İnsanların arenalarda aslanlara parçalatılması bile bu biyonik robotlu sözde tanrıların bir buluşuydu. Dünya insanlarına olan düşmanlıkları o kadar şiddetliydi ki buldukları her fırsatta en vahşice davranışları sergiletiyorlardı ve insanı insana da kırdırıyorlardı.

Bu bilgiler ve daha fazlası bilinmeden gerçek dünya tarihi çözülemez, anlaşılamaz ve dünyaki acılar, zulümler, sorunlar sonlandırılamaz. Bu yazdıklarım giriş seviyesinde temel bilgilendirme oldu. Yazdıklarım zaten kısacık sürede onlarca lisana tercüme edilerek dünya üzerindeki beyin takımına ulaşıyor. Bunlar biraz konuşulsun, tartışılsın, hazmedilsin, sonra ben detayları da yazarım.

Bir açıklama:

Süleyman aleyhisselam zamanında bilim ve teknoloji dünyamızdan kaldırılmadan önce, uzaylılar dünyamıza gizlenmeden gelebiliyorlardı. Teknoloji kaldırıldıkça ve nesiller geçtikçe uzaylılar gizlenerek gelmeye başladılar.

Birkaç nesil sonrasında zaten yakın geçmişi bile bilemez hale geldiler. Bu sıralarda biyonik robotlarla Mısırlıların, Hindistanlıların, Çinlilerin ve daha başka milletlerin başına uzaylı türler geçtiler. Dünya insanlığını İslam’dan, ahlaktan uzaklaştırmak için her şeyi denediler. Bu iki devrin şartlarının birbirinden farklı olduğunu anlamak lazım.

Mehmet Fahri Sertkaya

İnsan içine çıkamayacaklar ve ölenleri de lanetle anılacaklar

NASA’dakiler, insan içine çıkamayacaklar hatta ölenleri arkalarından lanetle anılacaklar.

Siz, “Hubble Uzay Teleskopu ile asla Merkür gözlenmeyecek” talimatının neden verildiğini biliyor musunuz?

Atmosferi olmayan ve olağanüstü sıcaklık olan Merkür’den yayılan ışınlar Hubble Uzay Teleskobunun merceklerine, sistemlerine zarar verirmiş.

Koca bir yalan bu… Merkür’ün atmosferi var. Yeterli seviyede ve yeterli özelliklerde bir atmosferi var. Güneşe o kadar yakın olmasını sorun olmaktan çıkartan özelliklerde bir atmosfer bu… Merkür’ün yeryüzünde hayat, yerleşme alanları, şehirler, binalar, denizler, okyanuslar var.

Ayrıca yerin altında oluşturulmuş kocaman şehirleri de var. Hep anlattığım gibi öyle yer altı şehirlerinde/üslerinde suni güneş ışınları, suni ısıtma, suni aydınlatma, suni nemlendirme, suni rüzgar da var. Hatta o şehirlerde suni göller, büyük su kaynakları da var ve ziraat da yapılıyor.

Bizim dünyamızda yer altındaki dev uzaylı üslerinde ya da şehirlerinde de benzer haller olduğunu hep anlattım ve son zamanlarda bunlar bazı filmlere senaryo oldu.

Oralarda yaşayanlar kendilerini yeryüzünde yaşar zan ediyorlar. Merkür’de yerin altındaki şehirlerde yaşamak üstünden yaşamaktan daha konforlu.

Yeryüzündeki tesisler çoğunlukla iş/çalışma maksadıyla bina edilmiş yerler. Merkür insanları yerin altındaki şehirlerde yaşıyorlar ve çalışmak için yeryüzüne çıkıyorlar.

Yeryüzünde hava kirliği hakim, iklim kurak, ağaçlar çok az, bitki örtüsü çoğunlukla çalılık tarzında ve sarı rengin tonlarında… Merkür tam bir sürgün yeri ve Merkür’ün tarihi çok sarsıcı.

Ayrıca Merkür’ün içinde kocaman bir çekirdek tabakası bulunduğu iddiası da doğru değil. Evet, çekirdeği dünyamızın sistemine nispeten büyük ama abartıldığı kadar da büyük değil. Bu yalanı da yayarak, zihinlerde Merkür’ün bu nedenle de hayat olmayan bir gezegen olarak kabul görmesini sağlıyorlar.

Merkür’de yeryüzünde fazlaca hayvan çeşitliliği yok. Çoğunlukla sürüngen canlılar var. Yer altı şehirlerinde ise kediler, köpekler, atlar ve çok fazla hayvan çeşidi var. Balık bile yetiştiriyorlar. Hayvan çeşitlerinin çoğunu dünyamızdan çaldılar. Orada dünyamızdaki Alabalıklardan bulmak bile mümkün.

Merkürlüler geçmişte bizdeki Nuh tufanı benzeri bir felaket yaşadılar ve yok oldular. Bir süre sonra yeniden orada hayat başladı.

Merkür insanları dinsiz, ahlaksız, acımasız ve sefil bir hale gelince Pompei halkı gibi, Nuh kavmi gibi feci şekilde yok edildiler. Allah, bu helak oluşa Yeşiller ve Grileri (Ye’cüc ve Me’cüc) vesile etti. Merkür’deki azgın Merkürlüleri yok eden Ye’cüc ve Me’cüc Merkür’e yerleşti.

Oğuz Kağan olarak da bildiğimiz Hazret-i Zülkarneyn Merkür’e yerleşen ve çok yüksek teknolojisi olan Ye’cüc ve Me’cüc’ü daha yüksek bir teknoloji ile vurdu, ezdi geçti. Bu sırada çıkan çatışmalarda Merkür gezegeni de çok büyük darbeler aldı.

Daha sonra hazret-i Süleyman devrinde, dünyamızda ve etrafımızda sıkıntı çıkartan melez bir tür Merkür’e sürgüne gönderildi. Şimdiki Merkürlüler, bu şekilde sürgüne giden bir tür.

Baş belası olan bu melez insan türüne Hazret-i Süleyman meydan vermedi. Onları Merkür’e gönderirken de “Buradan istediğinizi de alıp götürün. Oraya yerleşin, buraya sıkıntı çıkartmayın.” dedi.

Hep söylediğim gibi… Hz. Süleyman zamanında dünyamızdaki bilim ve teknoloji, mümkün olabilecek en üst seviyeye ulaşmıştı ve bu, başka bir dünyadan nakille de olmamıştı. O zaman bu baş belası melez tür, yanlarına ihtiyaç duyacakları her şeyleri alıp gitti. Orayı tekrardan imar etmeye başladılar.

UFO’ları ile gidebildikleri kadar çok gezegene giderek hepsinden bir şeyler çaldılar ve Merkür’e getirdiler. Hala da neye ihtiyaçları varsa çeşitli gezegenlerden çalıyorlar.

Çok ileri bilim ve teknoloji sebebiyle dünyamız da kendini imha eden dünyalar arasında olmasın endişesiyle, Hz. Süleyman devrinde devlet gücüyle bilim ve teknoloji yok edildi ama Merkürlülerde öyle olmadı. Şu anda onlarda hala çok yüksek bilim ve teknoloji var. Obruklarımızı, maden sularımızı ve içilebilir sularımızı da çalmaya devam ediyorlar.

Başka gezegenlerin insanlarına hiç acımayan ve çok vahşice davranan, insanlıktan ve İslam’dan nasibi olmayan Merkürlüler, birbirlerine karşı da son derece acımasızlar. Orada da zengin ve güçlü ama sayıca az bir kitle, kalanlarına tahakküm ediyor..

Tekrar gelelim Hubble Uzay Teleskobuna…

“1990’da yörüngeye yerleştirildikten sonra bilimadamları ana aynanın teleskobun çalışmalarını kısıtlayacak şekilde yanlış yerleştirildiğini tespit etti. 1993 yılında bir uzay mekiği yolculuğunda bu sorun giderildi. ” denir ama inanmayın. Hubble yörüngesine oturduğu gibi mükemmel şekilde çalıştı. Her yerden çok net görüntüler çekti ve NASA’dakiler şok üstüne şoklar yaşadılar.

Güneş sistemimizde bile her yer yerde hayat olduğunu, farklı farklı insan türleri olduğunu, bunların çoğunun bizden ileri bilim ve teknoloji seviyesinde yaşadıklarını gördüler.

Özünde insan düşmanı, özünde Satanist olan ve en tepede İblis tarafından yönetilen Ankebut Ağı, kontrolündeki NASA’nın (ki logoları bile Satanist manalar taşır), elde ettiği bilgileri ve görüntüleri dünya insanlığına duyurmasına izin vermedi. Onlar da üç sene boyunca bu numarayı oynadılar. Hala da numaralarını oynuyorlar ve dünya insanlığını ayakta uyutuyorlar.

Bir yandan da çeşitli gezegenleri çok net olarak görüntüleyince, oralardaki inşaat tekniklerini, yüksek teknolojili araçları hayranlıkla gördüler. Onların üzerine beyin fırtınaları yaparak dünyamızda teknikler, teknolojiler geliştirdiler.

Sadece bu Merkür meselesinde bile yazılacak, anlatılacak derya kadar mevzu var. Zamanı geldikçe anlatacağım. Çok hızlı gidiyoruz ve bu kadarı bile çok kişilere ağır geliyor ve bu kadarı bile dünyanın denge çubuklarını yerinden oynatacakmış gibi zorluyor.

Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

..

Eski Mısır’da metafizik savaşlar yaşanıyordu

Eski Mısır’da da çok sık olarak metafizik çatışmalar hatta büyük metafizik savaşlar yaşanıyordu.

O devirde uzaylı insan türleri dünyamıza gizlenmeden gelerek faaliyette bulunabilirlerdi. Mısırlılar, uzaylı insan türlerinin kendi aralarında, kendilerine zarar vermeden yaşamasını hatta yer yer idari kadro içinde yer almalarını hatta bazen Firavunların uzaylı türlerden olmasını yadırgamıyorlardı. Hatta daha önce anlatmıştım ki çok meşhur bazı Firavunlar bizim dünyamızın insanları değildi. Süleyman aleyhisselamın veziri Asaf da bizim dünyamızın insanı değildi.

Hep söylediğim gibi, o devirde bizim dünyamızın teknolojisi de çok ileriydi ve uzaydan teknoloji nakline ihtiyaç da yoktu. Bizim dünyamızın insanları da başka dünyalara-gezegenlere gidip gelirlerdi ya da gidip kalırlardı. Dünyalar arası bu trafik neticesinde, zenciler, Japonlar ve Çinliler olduğu gibi, uzayın muhtelif yerlerinde çok yüksek sayıda melez türler de oluştu.

Dünyamızdaki devletler-liderler arasında savaşlar olduğu gibi, kaçınılmaz olarak dünyalar arası savaşlar da olurdu. Dünyalar arası çatışmalar çoğunlukla şimdilerde olduğu gibi metafizik tekniklerle olurdu. Mısırlılar da bu türlü saldırılardan korunabilmek için başlarına yüksek teknoloji ile üretilmiş çeşit çeşit kasklar takarlardı ve bunlar Mısır’daki tarihi eserlerin duvarlarına resmedilmişti.

Günümüzde uzaylı insan türlerinin hepsi metafizik saldırılardan korunmak ya da metafizik sinyallerini güçlendirmek için binbir türlü kask kullanıyorlar ama bizim dünyamızın bazı devletlerinin gizli servislerindeki metafizikçiler de benzer kaskları kullanıyorlar. Yani Mısır’da binlerce sene önce resmedilmiş yüksek teknolojinin bir kısmına bizim dünyamız da yine çoktan ulaştı. Ayrıca bilinmeli ki metafizik çatışmalarda sadece kasklar değil, daha başka aletler-cihazlar da kullanılıyor. Söz konusu Mısır çizimlerinde bunlara da zaten yer verilmiş. Bu izahlarımdan sonra, dünya üzerindeki beyin takımı deyip durduğum kişiler, konuya bu çerçeveden bakıp bu güne kadar çözemedikleri yüzlerce şeyi hemen çözeceklerdir.

Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

..

Toplanın, size Jüpiter gerçeklerini de anlatayım!

Toplanın, size Jüpiter gerçeklerini de anlatayım. Jüpiter bir gaz devi değil…

NASA’nın ve benzeri uzay kuruluşlarının Jüpiter’e dair anlattıklarını bildiğinizi düşünerek hemen mevzuya giriyorum.

Jüpiter diye bize gösterilen şu resimlerde görülen şey, Jüpiter’i saldırılardan korumak maksadı ile yapılmış bir koruma kalkanının en dış tabakasından başka bir şey değil.

Koruma kalkanı üç farklı tabakadan oluşuyor ve tabakaların arasında normal uzay boşlukları var. Gördüğümüz şu en dış tabakada enerji yüklü ve aynı zamanda tozlar ile gazlar da var. Üç tabakanın birbirinden farklı özellikleri/yapısı var. Jüpiter gezegeni ise bu koruma kalkanından çok çok küçük ve içeride, merkezde kalıyor.

Bu sistem, dünyamızın tabakalarına benzetilebilir. Dünyanın en dış katmanı/kabuğu ile en merkezindeki iç çekirdeği nasıl duruyorsa, şu koruma kalkanı içindeki Jüpiter de onun misali küçücük duruyor. Bu haliyle bile Jüpiter gezegeni dünyamızdan çok büyük bir gezegen.

Jüpiter’in koruma kalkanının en zayıf kısımları kutup kısımlarında bulunuyor ve daha önce bu kısımlardan içeri sızabilerek Jüpiter’e saldıranlar oldu.

Jüpiter’in bitki örtüsü bizdeki gibi yeşil renkte değil, soluk sarı renkte… Buna rağmen Jüpiter’de pek çok bitki türü sarının tonlarının haricinde açık kahverengi tonlarında…


Suları bizdeki gibi şeffaf/renksiz değil. Bir bardağa konulduğunda kirli/soluk beyaz renginde görünüyor. Bizde suya çok klor verildiğinde bardakta aldığı renk gibi… Suyunun bu şekilde olması atmosferiyle de alakalı. Jüpiter’in denizlerindeki ve okyanuslarındaki sular da mavi bir görünmüyor, daha grimsi bir görünüşü var. Bu da hem suyunun yapısından/kimyasından hem atmosferinden hem de koruma kalkanlarının güneş ışığını bir miktar kırmasından kaynaklanıyor. Ayrıca Jüpiter’de medcezir/gelgit de yok ve okyanusları, bizimkilerle kıyas edilemeyecek kadar çok ama çok derin.

Jüpiter’de gökyüzü de aynı şekilde, mavi tonları yerine açık gri tonlarında görünüyor. Dağlar, tepeler, ovalar ve çöller de var… Yağmur ve kar da yağıyor ve fırtınalar da yaşanıyor.


İnsanları çok vahşiler

Boyları da bizden çok uzun. Ortalama boyları bizim ortalama boyumuzun iki buçuk katı (4 metre) kadar. Aslında uzun boylarına rağmen nispeten cılız bedenleri olsa da elleri, ayakları kafaları ise kendi vücutlarına orantısız şekilde çok büyük. Ellerinde ayaklarında beşer parmakları varsa da şekilleri bizimkilerden biraz farklı.

Tenleri kirli beyaz renkte… Tüysüz kalmış kedilerin tenlerine benzeyen tenleri pullu/dokulu değil. Beyaz tenlerinde yer yer açık gri renk dalgalanmaları var. Dünyamızdaki bazı mermer türlerini andırıyorlar.

Saçları yok, çok zor seçilecek zayıflıkta kaşları var, sakal bıyık hepsinde yok, nadir ırklarda var. Genel itibariyle vücutlarında hiç tüy yok. Kulak kepçeleri yok ama kulak delikleri var. Gözleri hep siyah, başka renkte göz bebekleri yok. Elleri ve ayakları gibi kafaları ve yüzleri de çok büyük. Yüz hatları vahşice duruyor. Kaba duruyor. Yeşillerin kaba yüz hatlarını andırıyor.

Koskoca gezegende sadece birkaç milyar kişi var. Aralarında yok denecek kadar az sayıda Müslüman var ve şu sıralar onlar da İslam dinini doğru şekilde bilmiyorlar, yaşamıyorlar ve bir cahiliye devri hakim…

Bizim dünyamızın yılı ile bakarsak, ortalama yedi yüz yıl yaşıyorlar. Zaten bizim dünyamızda da ilk zamanlar ortalama yedi yüz yıl yaşanırdı. Sonra bilim ve teknoloji çağına ulaşılınca hayvanların da insanların da genetikleriyle oynandı ve ömürler binlerce seneye çıktı. Bu kısımları daha önce anlatmıştım. Dünyamız, ulaştığı çılgınca bilim ve teknoloji ile kendi kendini imha eden dünyalardan biri olmasın diye Süleyman (a.s.) zamanında bilim ve teknoloji kasıtlı olarak yok edilmişti. Yok edilmeden önce, genetiğe yine müdahale edildi ve ömürler şimdi olduğu ayarına çekildi.


Jüpiterliler, tarihin her devrinde hep saldırgandılar. Bir zamanlar onların da teknolojileri çok yüksekti ve başka gezegenlere giderek saldırdılar, sürekli katliamlar yaptılar. Jüpiter’i koruyan enerji kalkanını da kendi teknolojileri ile kendilerini karşı saldırılardan korumak maksadıyla yaptılar.

Bu kalkandan kendileri geçebiliyorlardı. Çok can yaktılar ve bir süre sonra uzaydaki insan türleri arasından Müslüman olan bir tür, yüksek teknolojilerini kullanarak Jüpiterlilerin kalkanlarını kolayca aştı, Jüpiter’e girdi ve Jüpiterlilerin adeta üzerlerinden geçti. Soyları kırılacak gibi oldu, o kadar az sayıda kaldılar. Bu sırada beyin takımı olan kişileri de kaybettiler. Bilim ve teknolojide bir anda geri kaldılar ve kendi yaptıkları kalkanın da dışına çıkamaz oldular.


Aslında vahşi Jüpiterliler bu hali tarihleri boyunca birkaç kez yaşadılar. Tarihlerinde vahşi Jüpiterlilere bunu bir kere de bizim dünyamızdan biri yaptı. Tarihte Oğuz Kağan olarak da adlandırılan ve bir Türk olup bütün dünyaya hakim tek bir devletin hükümdarı olan Hazret-i Zülkarneyn de insanlıktan çıkmış Jüpiterlileri ezip geçmiş ve üstüne bir de onlara lanet etmişti. (Günümüzden çok yaklaşık 7 bin 5 yüz sene önce)

Doğrulanmamış olsa da Ye’cüc ve Me’cüc diye de bildiğimiz şu Yeşiller ve Grilerin kanlarına/genlerine de Jüpiterlilerin genlerinin karıştığı iddiası/inanışı var. Zamanında Jüpiterliler çok sayıda gezegene gidince oralarda cinsi münasebet kurarak melez türlerin oluşmasına da sebep olmuşlar. Zaten dünyamızda vahşilikleri ile meşhur Çinlilerin de uzaylı/dünyalı melezi bir tür olduklarını ve genlerine Yeşiller ile Grilerin genlerinin karıştığını yıllardır iddia ediyorum.

Jüpiterliler, bedenleri örtünme ihtiyacı duyduğu halde giyinmiyorlar, örtünmüyorlar. Ahlaksızlar, dinsizler… Aralarından sadece çok az sayıdaki Müslüman olanları giyiniyor. Bizim dünyamızda balta girmemiş ormanlarda hayvanlar gibi yaşayan kabilelere benziyorlar.

Jüpiterliler kendilerini uzayın her bir yanındaki sayısız farklı insan türlerinin ilahları, onları var edenler olarak tanımlıyorlar. O derece sapıtmış ve yoldan çıkmışlar. Diğer insan türlerinin hepsinin kendi kanlarını/genlerini taşıdığına ve onlara hayat verdiklerine inanıyorlar. Şu zamanda uzaydaki hiçbir insan türüyle irtibatları, alış verişleri yok. Teknolojide yine de bizden yaklaşık olarak birkaç asır ileridelermiş gibi duruyorlar.

Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

..

Bundan binlerce sene önce dünyada teknoloji vardı. Şeddad’ın yapay cennetinde elektrik vardı.

Tarih, Kültür, Sanat, Edebiyat, Þiir, Müzik, Dekorasyon, Kitap, Belgesel, Biliþim, Çocuk, Eðitim, Ekonomi, Seyahat, Ropörtaj, Saðlýk, Sinema, Þehir ve Yaþam, Teknoloji, Yemek ve Mutfak, http://www.akademidergisi.com

➥Bundan binlerce sene önce dünyada teknoloji vardı. Şeddad’ın yapay cennetinde elektrik vardı.| Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.)

➥İrem bağının sahibi olan Şeddad ibn-ü Ad, öyle suni bir cennet yaptı ki, hiç bir yerde ve hiç bir belde de onun misli halk olunmadı ve olunmayacak. Rüzgarın bir taraftan esmesi ile ağaçların üzerinde duran kuşlar, diğer tarafta sada veriyormuş. O zaman da elektriğin mevcut olduğu anlaşılıyor. Fenniyatta (bilimde) da muazzam terakki (ilerleme) varmış. Sonra Süleyman (a.s.) zamanında sönmüştür.
|Süleyman Hilmi Tunahan(kuddise sirruh)

İrem Bağı, Hûd Aleyhisselâm zamanında Âd Kavminin reisi olan ve Hûd aleyhisselâma inanmayan Şeddâd bin Âd’ın;

➥ ”Ey Hûd! Senin ilahın o dünyada yaptığı Cennetle öğünürse, ben de bu dünyada bir cennet yapayım ki, onun Cennetinden daha şâhâne olsun!” diyerek dünya servetini dökerek yaptırdığı bir bahçedir.

Rusya yine neler çeviriyor?

Rusya yine neler çeviriyor. Kuşların ölmesine çok yüksek enerji dalgaları mı sebep oldu.

Gökyüzünden adeta kuş cesetleri yağdı. Rusya’nın Balakovo şehrinde kaydedilen ve korku filmlerini aratmayan bazı görüntüler paniğe neden oldu. Caddelere saçılan ölü kuşlar, görenleri hayrete düşürdü.

Bazıları çıkıp sözde bilimsel açıklamalar yapmaya çalışsa da bunlar itibar edilecek türden değillerdi. Bu sözde bilimsel açıklamalara göre kuşların bir anda topluca ölmesine sert rüzgarlar ya da hava kirliliği sebep olabilirmiş.

Oysa Rusya’nın çok yüksek elektromanyetik dalgalar kullanarak düşman gördüğü bazı ülkelerde suni felaketlere sebep olduğu biliniyor. HAARP’ın rakibi olan Rus sisteminin de ani sıcaklık değişmelerine sebep olduğu, depremlere sebep olduğu, tarım arazilerinin ve hasat edilmemiş mahsulün kurumasına ve kuraklığa sebep olduğu, fırtınalara, sellere sebep olduğu biliniyor.

Böyle bir şeyi yapabilmek için, gökyüzüne çok güçlü sinyaller yayan sistemin arkasında çok büyük bir enerji üretebilecek bir sistemin de olması gerekiyor. Balakovo şehrinde de bir nükleer santral bulunuyor.

Suni felaketlere sebep olabilmek için gökyüzünün iyonosfer tabakasına çok güçlü/büyük elektromanyetik dalgalar gönderilmesi gerekiyor. Bu, dünyanın tabii sisteminin işleyişini bozuyor ve ardından türlü suni felaketler yaşanıyor.

Böyle bir saldırı için güçlü dalgalar gönderilirken hayvanların davranışlarında tuhaflıklar da görülüyor, hayvanların öldüğü de görülüyor.

Dünyada son yıllarda artış gösteren depremlerin, fırtınaların, sellerin, hortumların ve orman yangınlarının çok büyük bir kısmı suni tekniklerle sebep olunmuş felaketler. Süleyman a.s. zamanında da suni tekniklerle dünya neredeyse yaşanmaz hale getirilecekti ki devlet gücüyle ve kısa bir zamana yayarak bilim ve teknoloji yok edildi.

Mehmet Fahri Sertkaya

O, Şi’ra’nın da Rabbidir

On binlerce yıldır, dünyadaki bazı milletlerin başına, başka gezegenlerden gelmiş başka insan türleri geçti. Bunu, günümüzde olduğu gibi gizlenerek, dış beden giyerek de yapmadılar. O zamanlar, açıkça gelmelerine ve dünya işlerine müdahale etmelerine izin vardı.

Böyle kişilerin dünyamızda hükümdarlık yapmalarından birkaç nesil sonra, bu milletlerin soyundan gelenler, her şeyi birbirine kattılar. Eskiden başlarına geçmiş olan başka dünyaların çok yüksek teknolojili insanlarını tanrılaştırdılar.

Antik Mısır’ın Firavunlarından bazıları da başka dünyaların insanıydılar. Günümüzde Ankebut Ağı’nın mensuplarının, Masonların, gizli Yahudilerin çok kıymet verdiği ve olağanüstü güçlere sahip olduğuna inandığı bazı kadim Mısır liderleri, dünyamızın insanı değillerdi. Onların zan ettiği gibi olağanüstü güçlere de sahip değillerdi. İlah da değillerdi, peygamber de değillerdi. Sadece olağanüstü teknolojiye sahiplerdi. Bu durum, Hindistanlıların büyük bildiği bazı kişiler için de böyle… Daha önce yazmıştım, dünya tarihinde çok önemli bir yeri olan Süleyman aleyhisselamın veziri Asaf bile Merih insanlarındandı. Vezir Asaf da tıpkı Süleyman peygamber gibi bilim ve teknolojide uçuk seviyede idi.

Dünya tarihinde, başka dünyalardan gelen uzaylı insanların sık sık tanrılaştırıldığı da oldu/yaşandı ama sadece kullar/insanlar değil, önem verilen bazı gök cisimleri de zamanla tanrılaştırıldı. Bazı milletler bu gök cisimlerini ilah bildi, taptı. Bunlardan biri de Sirius yıldızıdır.

Geçmişte çok yüksek sayıda insan Sirius yıldızını ilah bildi, ona taptı ve feci bir sona, sonsuz cehennem azabına gitti. Allah-ü teala bunu bizlere haber vermek ve tanrılaştırılan Sirius yıldızını yaratanın da kendisi olduğunu bildirmek muradı ile Kur’an-ı Kerim’de Necm suresi 49. ayet-i kerimesinde “O Şi’ra’nın da Rabbidir” buyurdu. Şi’ra yıldızı, günümüzde Sirius denilen ve iki yıldızdan oluşan ikili yıldız sistemidir.

Detail of sitting Egyptian Pharaoh Statue isolated on black background

“Mısır Tanrısı” denilen ve kadim Mısır tarihinin en önemli şahsiyetlerinden birisi olan Osiris bile bu dünyanın insanı değildi. Sirius güneş sisteminden gelmişti.

Herhangi bir insandı. Ne ilahtı, ne peygamberdi ne de manevi bir liderdi. Masonların ve Ankebut Ağı’nın mensuplarının sembollerinden bazıları bu dünyaya ait değil. Osiris ve benzerleri sayesinde dünyamızda bilinen/tanınan semboller bunlar… Yani Ankebut Ağı sadece günümüzde değil, binlerce sene önce kadim Mısır zamanında da uzaylı insanların kazıklarını yiyordu. Şimdi de Grilerin ve Yeşillerin yani Ye’cüc ile Me’cüc milletinin oyuncağı oldular.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

.

Ye’cüc ve Me’cüc’ün asıl düşmanlığı dünyamıza değil, İslam dinine…

Hazret-i Zülkarneyn zamanında yani günümüzden yaklaşık 7-8 bin sene önce Ye’cüc ve Me’cüc (Yeşiller ve Griler) ile yapılan harp, yeryüzünde yaşanmadı. Uzayda, dünyamızın çevresinde yaşandı.

“Uzayda her yere yayılmış olan İslam dininin merkezi işte bu gezegen. Bu gezegeni yok etmeliyiz” diyerek geldiler. İki farklı insan türü olan Ye’cüc ve Me’cüc bu niyetle ittifak etti. Lakin yanlarında, mevcutları az da olsa yine gayr-i müslim olan başka insan türleri de vardı. O zaman bizim dünyamıza bile yüzlerce farklı insan türü gelir giderdi.

“Uzaylılar” dediğimiz başka gezegenlerin insan türleri o zaman gizlenmezlerdi, yasak yoktu. Çünkü Hazret-i Zülkarneyn dünyaya hakim olmuş tek bir devletin başında idi ve dünyaya Müslümanlar hakimdi. Diğer insan türlerinin gelmesi ve dünya işlerine karışması Müslümanların imtihanını bozmuyordu ve bu nedenle sorun görülmüyordu. Ahir zamanda Hazret-i Mehdi de dünyaya hakim bir devlet kuracak ve o zaman da diğer insan türlerinin gizlenmeden gelmesine izin verilecek. Ye’cüc ve Me’cüc de ahir zamanda etraflarındaki seddi yıkacak ve dünyamıza gelip bir daha saldıracak.

Ye’cüc ile Me’cüc, Hazret-i Zülkarneyn zamanında bize saldırdığında mağlup oldu ama harp devam ederken uzay araçları ile dünyamıza girmeyi başaranları da oldu. Bunlara da hemen müdahale edildi ve esir alındılar.

Harbin hemen sonrasında Ye’cüc ve Me’cüc’ün kendi güneş sistemlerinin etrafına hazret-i Zülkarneyn bir set çekti ama esirler bizim dünyamızda kaldı. O set çekildiği anda kendi güneş sistemlerinden çıkmış ve başka güneş sistemlerindeki gezegenlere gitmiş olanlar ve uzayın çeşitli yerlerinde uzay araçları içinde yolculuk halinde olanlar bu seddin dışında kaldılar.

Bunlar da bir daha kendi güneş sistmelerine giremeyeceklerdi, giremediler. Dünyamızda esir kalmış olanlara iyi muamele edildi. İslam ahlakı sergilendi, Müslüman olmaları teklif edildi ve oldular. Kendilerine dünyamızda bir yer gösterildi ve orada yaşamaları istendi, öyle yaptılar. Kendi kabuklarına çekilmiş halde yaşadılar.

Hazret-i Zülkarneyn’den sonra Hazret-i Süleyman devrinde bilim ve teknoloji dünyamızdan kaldırılmak istenince, bu yönde bir devlet politikası uygulanınca bundan rahatsız oldular. Kabullenmek istemediler. Belli ki hep bir gün kendi gezegenlerine dönme ümitleri vardı. Bu aşamada zorlandılar ve niyetlerini bozdular. “Dünyanın ve bütün insanlığın felaketi olacak ve insanlık kendi gezegenini imha edecek.” endişesiyle, mümkün olabilecek en ileri seviyeye gelmiş bilim ve teknoloji kasten geriletilirken onlar yeraltında gizli üsler kurup orada çalışmalar yapmaya başladılar.

Bilim ve teknoloji seviyelerini korumak hatta hz. Zülkarneyn’in seviyesine ulaştırmak, bu yolla seddi aşacak seviyeye gelmek zorunda olduklarına karar verdiler. Sonraki zamanlarda ise tamamen yeraltında yaşamayı tercih ettiler ve o günden beridir gezegenimizdeki yeraltı üslerinde yaşıyorlar.

Bermuda Şeytan Üçgeni denilen alanın altındaki üs, yaşadıkları yeraltı üslerinden sadece biri…

Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

..

Uzaylılar setleri yıkmak için yardım mı istediler?

İşte bu gibi kısımların anlaşılabilmesi için gerçek dünya tarihini, hususiyle son 10 bin seneyi bir bütün olarak anlatmam lazım. Hz. Zülkarneyn devrini ve neler yaptığını anlatmam lazım. Daha pek çok soruya cevap bulunması için bu anlatacaklarımın bilinmesi lazım.

Soruna birkaç cümle ile şu cevap verilebilir:

Hz. Zülkarneyn devrinde uzayda en yüksek teknolojiye sahip gezegen bizdik. Başka bir yerden bilim ve teknoloji transferi de yapmamıştık. Hz. Zülkarneyn devrine gelene kadar dünyamızda on binlerce sene bilim ve teknoloji çağı yaşandı ve o devre gelindiğinde bilim ve teknolojide ulaşılabilecek en zirve noktaya ulaşılmıştı. Biz gidip Ye’cüc ve Me’cüc’ü kendi güneş sistemlerinde set çekerek mahsur bıraktık ama onlar hala o seddi bozacak kadar ileri teknolojiye ulaşamadılar.

Hz. Zülkarneyn’den sonra Hz. Süleyman devri yaşandı ve o devirde bizden bilim-teknoloji kaldırıldı yoksa biz de kendini imha eden gezegenlerden biri olacaktık. Bunu Hz. Zülkarneyn’den sonra gelen Hz. Süleyman yaptı. Kendi devrinde hem peygamber hem hükumdardı. Dünyaya hakim bir tek devlet vardı, onun başındaydı. Devlet politikası ile bilerek ve isteyerek teknolojide geri gidilmesini sağladı. Bazı kritik öneme sahip madenlerin kullanımını önledi. Bazı bilim sahalarında tahsili önledi. Çeşitli kararlar aldı ve neticesi olarak hızla bilim-teknoloji ürünlerinin ürertimi durdu, geri gidildi. Bunu yaparken yanında Kur’an- Kerim’de kendisinden bahsedilen veziri Asaf vardı ki Merih insanlarındandı. O kıymetli zat bu devlet politikalarını uyguladı.

Bu uzaylıların inancına göre vezir Asaf bilim ve teknolojiyi geriletirken zirve noktasına gelinmiş halin sırlarını, ilimlerini yazdırdı, not ettirdi ve sakladı. Yine bunların inancına göre bu sırları ya dünyamızda bir yere gömdürdü ya da Merih’te bir yere… Bu yeşiller ve griler o notları bulabilirlerse o seddi durdurabilecek kadar bilim ve teknoloji seviyesine hemen ulaşacaklar. Konsey’den istedikleri ise o notları bulmak hususunda kendilerine yardımcı olmaları.

Yalnız, gece paylaşımlar yaptıktan sonra dinlemelerden anladığımız bazı detaylar var. Bu Yeşiller, Şeytan’ın Konseyi’ne dürüst davranmamışlar. “O notları bulabilirsek kendi güneş sistemimize gidebilecek bilgileri elde edeceğiz” tarzında konuşup “Kendi güneş sistemimizin etrafında ileri teknoloji ile yapılmış bir set var, onu durdurabilecek/bozabilecek bir tekniği hemen öğrenmiş olacağız” dememişler.

Mehmet Fahri Sertkaya

Havamız Merkürlülere iyi gelmiyor

Merkürlüler, bizim dünyamızın atmosferinde rahatça nefes alamıyorlar. Dünyamızdaki basınç, radyasyon ve ısı miktarı onları hiç rahatsız etmiyor, onlara da uyuyor ama dünyamızdaki hava onlara uymuyor. Havadaki gazların oranı, hususiyle de oksijenin oranı onları çok zorluyor.

Astronot kıyafeti giymiyorlar, kask takmıyorlar ama bu sorunu çözmek için boyunlarına bir cihaz takıyorlar. Bu cihaz, bizim atmosferimizdeki havayı soluduklarında, boğazlarından geçerken bir işlem yapıyor ve onların bedenine uygun hale getiriyor. Böylelikle dünyamızda hiç zorlanmadan nefes alabiliyorlar.

Bu sorun bizim için de geçerli. Biz Merkür’e gidecek olsak, biz de orada sorun yaşayacağız. Merkür’ün havasındaki oksijen oranı bize yetersiz gelecek. Bizdeki oksijen oranı da onlara çok yüksek/fazla geliyor.

Bu gördüğünüz gerçek değil ama gerçek

Gerçek fotoğraf değil ama gerçekten var olan bir canlının resmedilmesi… Dünyamızın insanı ile başka bir dünyanın insanının melezi. Dünyamızın insanı ile başka başka dünyaların insanları arasında melez insanlar üretilmesi, en az 20 bin senedir yaşanan bir gerçek.

Bizim dünyamızda çok yüksek bilim ve teknoloji olduğu zamanlarda (Hz. Nuh, Hz. Zülkarneyn, Hz. Süleyman devirlerinde), dünyamızın insanları kendi iradeleri ile uzaydaki yüksek sayıda gezegene gittiler. Bunların bazıları geri dönmediler, hayatlarına orada devam ettiler. Bunun haricinde 20 bin seneden fazla süredir, yüksek bilim ve teknoloji seviyesine ulaşmış bazı başka insan türleri dünyamıza gelip insanlar kaçırdılar. İnsanlarımızı kendi gezegenlerinde incelediler ve sonra melez türler ürettiler.

Merkürlüler de bizim takvimimizle 16. asırdan beri bunu yapıyorlar. O tarihlerden beri Merkür’de Dünyalı-Merkürlü melezi insanlar var. Sayıca çok azlar, çünkü bunlar asırlardır Merkür insanı tarafından kabul görmediler. Dışlandılar, ayıplandırlar, hor görüldüler. Bunlar Merkür’ün yönetimi/idaresi tarafından kontrol altında yaşatılıyorlar. Merkür insanlarının arasına karışmalarına izin verilen çok az sayıda melez var. Zamanla bu melezler ile Merkürlüler de cinsi münasebette bulunmuşlar ve onların da çocukları olmuş.

Yukarıda canlandırması görülen melez tür Merkür’deki melezlerden değil. Merkür’dekilerin görünümü bundan biraz daha farklı… Merkür melezlerinin cilt tipi ve rengi bize benziyor, bizim gibi saçları/tüyleri var ama Merkürlüler gibi çok kısa boylu, çok iri gözlü, küçük ağızlılar. Parmakları da onlar gibi… Söz konusu melezler hem dünyamızda hem Merkür’de zorlanmadan nefes alacak kabiliyetteler. Bilinen hiçbir rahatsızlıkları, doğum kusurları da yok.

Mehmet Fahri Sertkaya

Dünya’dan büyük uzay araçları ve Hz.Nuh’un gemisi

Dünyadan en iyi ihtimalle yüzlerce kat büyük olan o uzay araçlarını, Satürn, Uranüs ve Jüpiter’in çevresinde sadece Ruslar değil, NASA da sayısız kere görüntüledi. Bu gördüğünüz fotoğraflar da NASA’dan sızdı.

NASA adına 12 sene önemli projelerde çalışan ve bilim dünyasında saygın bir yere sahip olan ABD’li Dr. Norman Bergrun, bu hususlarda çok kere konuştu. Bu uzay araçlarının varlığını hep açıkça kabul etti. Hatta Satürn’ün halkalarının yapay olduğunu, bu uzay araçlarındaki kişiler tarafından yapay olarak ve enerji temini için oluşturulduğunu iddia etti. Bergrun “Sayıları gittikçe artan bu cisimler Güneş sisteminin her yerinde var ve nüfusları kritik bir eşiğe dayandı” da dedi.

On binlerce sene önce, Nuh’un gemisinin yapıldığı vakitte, bizim dünyamızda da bilim ve teknoloji işte o gördüğünüz uzay araçlarını yapabilecek kadar ileriydi. Sayısını bilemeyeceğimiz kadar çok insan, gezegenimizden başka başka uzak dünyalara gitti. Birçoğu geri dönmedi ve nesilleri oralarda da devam etti. Başka dünyalardan da bize gelindi. Yerleşenler, gitmeyenler oldu. Hala kesinleştirilemedi ama ihtimal ki melez ırklar oluştu. Böyle bir şey olduysa akla ilk gelenler ise Japonlar.. Sadece bu kısmı açmak, saatlerce sesli anlatım yapmayı zorunlu kılıyor.

Hz. Nuh zamanında cep telefonunun varlığını tartışıyorlar… Şunları bilince, nedir cep telefonu, mevzu mudur? Şimdi bizim gelişmiş cihazlarla hatta dünya yörüngesinde dönen Hubble gibi uzay teleskopları ile görüntülediğimiz yerler bile akıl almaz derecede uzak yerler. Oysa hz. Nuh peygamberin zamanında yedi kat semayı bile cihazlarla görüntülemişlerdi. Nuh (a.s.) iman etmeyen, alay eden ve küstahlaşan kavmine “Görmüyor musunuz, Allah yedi kat göğü nasıl ahenk ile yaratmış?” dedi ve bunu dediğini biz apaçık Kur’an ayeti ile biliyoruz.

Nuh’un gemisi tahtadan değildi. Ayet-i kerimedeki ifadeler aslında tahta değil levha ve perçin anlamına geliyor. Yakıtlı bir gemi olduğuna da işare ediyor ayetler. Belki de Nuh tufanı gibi bütün gezegende hayatı bir anda bitirecek kadar akıl almaz bir tufan yaşanmasına da gelişmiş iklim silahları ya da başka gezegenlerin insanlarının gelişmiş imkanlarla yaptıkları saldırılar sebep oldu. Onlarca senedir Müslüman Merihlilerde yani Marslılarda öyle bir teknoloji var ki dünyamıza zarar vermek isteseler, buraya kadar gelmeleri bile gerekmiyor. Oradan bizi yakıp yıkabiliyorlar. Zaten asırlardır geliyorlar, Çanakkale harbine bile yardım ettiler ama gizleniyorlar. Çünkü başka gezegenlere gidip onların imtihanını bozacak müdaheleler yapmak, dinen yasak. Kesin surette yasak. Yoksa çoktan dünyada Müslümanların hakim olmasını sağlayacaklardı. Bu kadar akıl almaz uzay gemileri, bu kadar sayıca da çokluk ve maddi güce rağmen dünyamıza zarar vermeyi hiç düşünmeyen insanların, mutlaka yüksek maneviyatı ve ahlakı vardır ve var: İslam.. 18 bin alemin hepsinde Müslümanlarla gayr-i müslimlerin mücadelesi var. NASA’nın yarım asırdır dünyayı kandırması ve bunları duyurmaması da bu yüzden. Biliyorlar neyin ne olduğunu, küfr-ü inadi ile hala İslam düşmanlığı yapıyorlar

Bu derece gelişen bilim ve teknoloji peşi sıra akıl almaz tehlikeler getiriyor. Art niyetli kişilerin ellerine geçtiği anda, gezegeni toptan yok edecek, kendi kendilerini imha edecek hale geliniyor. Süleyman a.s. zamanında da bizim gezegenimiz o eşiğe geldi ve veziri Asaf yer yüzünden fen ilimlerini bir anda kaldırdı. Bir sıfırlama çekildi, hususi bir muamele oldu. Çünkü gezegenimiz dini anlamda bütün alemlerin merkezi.

Mehmet Fahri Sertkaya