Etiket arşivi: Müslümanlar

Toplanın, size Jüpiter gerçeklerini de anlatayım!

Toplanın, size Jüpiter gerçeklerini de anlatayım. Jüpiter bir gaz devi değil…

NASA’nın ve benzeri uzay kuruluşlarının Jüpiter’e dair anlattıklarını bildiğinizi düşünerek hemen mevzuya giriyorum.

Jüpiter diye bize gösterilen şu resimlerde görülen şey, Jüpiter’i saldırılardan korumak maksadı ile yapılmış bir koruma kalkanının en dış tabakasından başka bir şey değil.

Koruma kalkanı üç farklı tabakadan oluşuyor ve tabakaların arasında normal uzay boşlukları var. Gördüğümüz şu en dış tabakada enerji yüklü ve aynı zamanda tozlar ile gazlar da var. Üç tabakanın birbirinden farklı özellikleri/yapısı var. Jüpiter gezegeni ise bu koruma kalkanından çok çok küçük ve içeride, merkezde kalıyor.

Bu sistem, dünyamızın tabakalarına benzetilebilir. Dünyanın en dış katmanı/kabuğu ile en merkezindeki iç çekirdeği nasıl duruyorsa, şu koruma kalkanı içindeki Jüpiter de onun misali küçücük duruyor. Bu haliyle bile Jüpiter gezegeni dünyamızdan çok büyük bir gezegen.

Jüpiter’in koruma kalkanının en zayıf kısımları kutup kısımlarında bulunuyor ve daha önce bu kısımlardan içeri sızabilerek Jüpiter’e saldıranlar oldu.

Jüpiter’in bitki örtüsü bizdeki gibi yeşil renkte değil, soluk sarı renkte… Buna rağmen Jüpiter’de pek çok bitki türü sarının tonlarının haricinde açık kahverengi tonlarında…


Suları bizdeki gibi şeffaf/renksiz değil. Bir bardağa konulduğunda kirli/soluk beyaz renginde görünüyor. Bizde suya çok klor verildiğinde bardakta aldığı renk gibi… Suyunun bu şekilde olması atmosferiyle de alakalı. Jüpiter’in denizlerindeki ve okyanuslarındaki sular da mavi bir görünmüyor, daha grimsi bir görünüşü var. Bu da hem suyunun yapısından/kimyasından hem atmosferinden hem de koruma kalkanlarının güneş ışığını bir miktar kırmasından kaynaklanıyor. Ayrıca Jüpiter’de medcezir/gelgit de yok ve okyanusları, bizimkilerle kıyas edilemeyecek kadar çok ama çok derin.

Jüpiter’de gökyüzü de aynı şekilde, mavi tonları yerine açık gri tonlarında görünüyor. Dağlar, tepeler, ovalar ve çöller de var… Yağmur ve kar da yağıyor ve fırtınalar da yaşanıyor.


İnsanları çok vahşiler

Boyları da bizden çok uzun. Ortalama boyları bizim ortalama boyumuzun iki buçuk katı (4 metre) kadar. Aslında uzun boylarına rağmen nispeten cılız bedenleri olsa da elleri, ayakları kafaları ise kendi vücutlarına orantısız şekilde çok büyük. Ellerinde ayaklarında beşer parmakları varsa da şekilleri bizimkilerden biraz farklı.

Tenleri kirli beyaz renkte… Tüysüz kalmış kedilerin tenlerine benzeyen tenleri pullu/dokulu değil. Beyaz tenlerinde yer yer açık gri renk dalgalanmaları var. Dünyamızdaki bazı mermer türlerini andırıyorlar.

Saçları yok, çok zor seçilecek zayıflıkta kaşları var, sakal bıyık hepsinde yok, nadir ırklarda var. Genel itibariyle vücutlarında hiç tüy yok. Kulak kepçeleri yok ama kulak delikleri var. Gözleri hep siyah, başka renkte göz bebekleri yok. Elleri ve ayakları gibi kafaları ve yüzleri de çok büyük. Yüz hatları vahşice duruyor. Kaba duruyor. Yeşillerin kaba yüz hatlarını andırıyor.

Koskoca gezegende sadece birkaç milyar kişi var. Aralarında yok denecek kadar az sayıda Müslüman var ve şu sıralar onlar da İslam dinini doğru şekilde bilmiyorlar, yaşamıyorlar ve bir cahiliye devri hakim…

Bizim dünyamızın yılı ile bakarsak, ortalama yedi yüz yıl yaşıyorlar. Zaten bizim dünyamızda da ilk zamanlar ortalama yedi yüz yıl yaşanırdı. Sonra bilim ve teknoloji çağına ulaşılınca hayvanların da insanların da genetikleriyle oynandı ve ömürler binlerce seneye çıktı. Bu kısımları daha önce anlatmıştım. Dünyamız, ulaştığı çılgınca bilim ve teknoloji ile kendi kendini imha eden dünyalardan biri olmasın diye Süleyman (a.s.) zamanında bilim ve teknoloji kasıtlı olarak yok edilmişti. Yok edilmeden önce, genetiğe yine müdahale edildi ve ömürler şimdi olduğu ayarına çekildi.


Jüpiterliler, tarihin her devrinde hep saldırgandılar. Bir zamanlar onların da teknolojileri çok yüksekti ve başka gezegenlere giderek saldırdılar, sürekli katliamlar yaptılar. Jüpiter’i koruyan enerji kalkanını da kendi teknolojileri ile kendilerini karşı saldırılardan korumak maksadıyla yaptılar.

Bu kalkandan kendileri geçebiliyorlardı. Çok can yaktılar ve bir süre sonra uzaydaki insan türleri arasından Müslüman olan bir tür, yüksek teknolojilerini kullanarak Jüpiterlilerin kalkanlarını kolayca aştı, Jüpiter’e girdi ve Jüpiterlilerin adeta üzerlerinden geçti. Soyları kırılacak gibi oldu, o kadar az sayıda kaldılar. Bu sırada beyin takımı olan kişileri de kaybettiler. Bilim ve teknolojide bir anda geri kaldılar ve kendi yaptıkları kalkanın da dışına çıkamaz oldular.


Aslında vahşi Jüpiterliler bu hali tarihleri boyunca birkaç kez yaşadılar. Tarihlerinde vahşi Jüpiterlilere bunu bir kere de bizim dünyamızdan biri yaptı. Tarihte Oğuz Kağan olarak da adlandırılan ve bir Türk olup bütün dünyaya hakim tek bir devletin hükümdarı olan Hazret-i Zülkarneyn de insanlıktan çıkmış Jüpiterlileri ezip geçmiş ve üstüne bir de onlara lanet etmişti. (Günümüzden çok yaklaşık 7 bin 5 yüz sene önce)

Doğrulanmamış olsa da Ye’cüc ve Me’cüc diye de bildiğimiz şu Yeşiller ve Grilerin kanlarına/genlerine de Jüpiterlilerin genlerinin karıştığı iddiası/inanışı var. Zamanında Jüpiterliler çok sayıda gezegene gidince oralarda cinsi münasebet kurarak melez türlerin oluşmasına da sebep olmuşlar. Zaten dünyamızda vahşilikleri ile meşhur Çinlilerin de uzaylı/dünyalı melezi bir tür olduklarını ve genlerine Yeşiller ile Grilerin genlerinin karıştığını yıllardır iddia ediyorum.

Jüpiterliler, bedenleri örtünme ihtiyacı duyduğu halde giyinmiyorlar, örtünmüyorlar. Ahlaksızlar, dinsizler… Aralarından sadece çok az sayıdaki Müslüman olanları giyiniyor. Bizim dünyamızda balta girmemiş ormanlarda hayvanlar gibi yaşayan kabilelere benziyorlar.

Jüpiterliler kendilerini uzayın her bir yanındaki sayısız farklı insan türlerinin ilahları, onları var edenler olarak tanımlıyorlar. O derece sapıtmış ve yoldan çıkmışlar. Diğer insan türlerinin hepsinin kendi kanlarını/genlerini taşıdığına ve onlara hayat verdiklerine inanıyorlar. Şu zamanda uzaydaki hiçbir insan türüyle irtibatları, alış verişleri yok. Teknolojide yine de bizden yaklaşık olarak birkaç asır ileridelermiş gibi duruyorlar.

Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

..

Satürn o kadar büyük değil

Satürn’ü korumak için etrafına kurulan enerji kalkanı, ilk kurulduğunda gözle görülmez haldeydi. Faaliyete geçtikten sonra uzaydaki pek çok gök taşı Satürn’ün çekme kuvvetiyle Satürn’e doğru giderken o enerji kalkanı o gök taşlarını toz duman hale getirdi. Kısa bir süre sonra da enerji kalkanının olduğu/döndüğü yerde tozların verdiği renkler oluştu.

Bu enerji kalkanı ile Satürn’ün gerçek atmosferi arasında çok büyük bir boşluk var. Evet, dünyamızdan çok büyük olsa da Satürn zan edildiği kadar da dev bir gezegen değil.

Geçen sene yazdıklarımdan istifade ile dünya kadar mevzuyu nihayet çözdünüz, bazı mevzuları hala çözemeseniz de bana güvenip inandınız. Pekiyi, haberiniz var mı, Satürn insanları o kadar güçlü enerji kalkanının içinden geçerek dışarı çıkabiliyorlar mı? “Yeter artık, uzay savaşlarından ve uzaydan gelen saldırılardan bıktık. Bir yol bulalım ve ne biz uzaya gidelim ne de uzaydakiler bize gelsinler. Şurada, kendi gezegenimizde huzur içinde yaşayalım” mı dediler?

Ve çalıştınız mı konuyu, başka bir güneş sisteminde yaşayan Ye’cüc ve Me’cüc’ün yani Yeşiller ile Grilerin gezegenlerinin ya da güneş sistemlerinin etrafına hazret-i Zülkarneyn’in çektiği set de böyle bir şey mi?

Teknik çalışmalar ve uzay araçları kullanarak, Satürn’ün etrafındaki suni/yapay enerji kalkanının kaç sene önce yapıldığını bulabilir misiniz? Ya da benzer bir teknikle müdahale ederek o enerji kalkanını çökertebilir misiniz?

Ya Jüpiter’in de Satürn gibi bir hikayesi olduğunu öğrenebildiniz mi?

Ya Satürn’ün onca uydusundan birkaçının tabii/doğal uydular olmadığını, insan eli ile üretilmiş olduklarını çözdünüz mü? Sahi o uyduları yine Satürn gezegenini saldırılardan korumak için mi oralara getirdiler? Evet, evet… Satürn’ün tabii olan uyduları da hep başka başka yerlerden getirildiler. Yoksa hala bunu da mı çözememiştiniz?

Dünya insanlığını daha ne kadar, nereye kadar kandırmayı, ayakta uyutmayı düşünüyorsunuz?

Satürn’ün insanları bize çok benziyorlar. Bizden biraz daha kısacalar. Ortalama boyları 150 cm kadar. Kadınlarının boyları biraz daha kısa. Ten renkleri bizler gibi. Dış görünüşümüz, yüz hatlarımız çok benzeşiyor ve onların biraz gözleri irice… Uzaydaki pek çok insan türünde saç, sakal, tüy hiç yok iken Venüslülerde olduğu gibi Satürnlülerde de var.

Satürn’de nüfus çok yaklaşık 70-80 milyar kadar. Nüfusun çok yaklaşık olarak yarısı Müslüman ve Müslümanların çok yaklaşık yüzde sekseni ehl-i tarik kişiler. Hepsi de son devrin mürşid-i kamili olan Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerine intisap etmişler.

Satürn’de gezegenin idaresi de Müslümanlarda. Hem ileri seviyede zahiri ve batıni ilimlere vakıf olan hem de yaşını almış, tecrübe etmiş kişilerden oluşan bir idari heyet tarafından idare ediliyorlar.

Teknolojisi kontrolsüzce gelişen ve kendi kendini imha eden gezegenleri gördükçe, teknolojinin bir yerden sonra gelişmesini kendi idareleri ile durdurmuşlar, mani olmuşlar. Hala da böyle yapıyorlar.

Satürn’ün o en dış tabakası/atmosferi zan edilen o enerji kalkanından kendileri de nadiren geçiyorlar. Kendilerini korumak niyetiyle uzaydan, diğer alemlerden/gezegenlerden kendilerini epeyi soyutlamışlar. Uzay aracı olan Satürnlülerin kendi kafalarına göre gezegenden çıkıp gitmelerine bile izin vermiyorlar.

Bilim ve teknolojide Merih yani Mars Müslümanları kadar ileride değiller ama bizden çok ilerideler.

Çok kaliteli ve başarılı bir eğitim sistemleri var. Satürn insanları çekirdekten çok iyi yetiştiriliyorlar ve o mükemmel İslam ahlakı ve terbiyesiyle yetişiyorlar. Her zaman kul hakkı, hesap korkusu hakim oluyor ve gezegenleri huzur, emniyet ve saadetle yaşanacak çok güzel bir yer olarak kalıyor.

Verilen bütün ahlaki eğitime ve devlet gücüyle alınan bütün tedbirlere rağmen yine de nefsine uyup şeytanlaşanlara ise ceza kesmekte hiç taviz vermedikleri için kimse kimsenin canını kolay kolay yakamıyor. Gayr-i müslim olanları kişileri dini tercihlerde zorlamıyorlar ve onlara eziyet, zulüm etmiyorlar. Onlara da ahlaklı ve adaletli davranıyorlar. Gezegendeki Müslüman kadınlar da hep tesettürlüler.

Zaten bu kadar medeni, iyi niyetli, Allah’tan korkan insanlar olmasalardı, ellerindeki ileri teknoloji ile dünyamızı işgal etmek ya da sömürmek isteselerdi, perişan olurduk. Dünyamız üzerindeki hayatı tamamen yok etmek isteselerdi, bu bile fazla vakitlerini almazdı.

Satürnlülerin elleri dört parmaklı, evleri az katlı ve mütevazı, çarşı pazarları yüksek teknolojili ve çok temiz…

“Ekmeğe hürmet ediniz. O yerlerin ve göklerin bereketindendir.” Hadis-i Şerifinde de beyan buyrulduğu gibi 18 bin alemde hep ekmek var. Satürn’de ekmek ve çay var. Yolumuzun büyüklerinin tarif ettiği usullerle çay demlemeyi adet edinmişleri çok var. Yolumuza muhabbetleri ve hürmetleri çok büyük.

Mehmet Fahri Sertkaya

Kırmızı çember içinde görülen kişi Venüslü

Mesela şu doğrulanmış bir bilgidir.

İddialar tamamen doğru. Kırmızı çember içinde görülen kişi Venüslü… Venüslüler bize en çok benzeyen türler. Aramızda hiç fark edilmeden gezebilirler ama iç organları, kanları, beyinleri değişik.

Bu kişi ABD’de onlarca sene Amerikan ordusu içinde, 51. bölgede ve başka projelerde çalıştı. Onunla yakın arkadaş olanlar bile onun uzaylı bir başka insan türü olduğunu anlayamadı. Sonra bilenlerden birileri onu ifşa ettiler. İfşa olunca gözden kayboldu, akıbeti meçhul deniyor ama aslında bilenler biliyor. O hala dünyamızda, hala yaşıyor.

Venüs’te teknoloji bizden de daha geride. Onların buraya gelecek bilim/teknik seviyesi yok. ABD’nin oraya gidip onu getirecek seviyesi de yoktu. Onu buraya üçüncü bir başka insan türünden olanlar getirdi. O da Müslüman… Zaten Müslüman olduğu için hatlar gerildi ve ifşa ettiler.

Mehmet Fahri Sertkaya

İlk müslümanlar, Peygamberimiz (sav) ve ona ilk tabi olanlar değildir.

İlk müslümanlar Adem babamız, Havva validemiz ve Adem aleyhisselamı ilk insan ve İslam dininin ilk peygamberi kabul eden evlatlarıdır. (Bu meselenin tasavvufi izahı da vardır ve aslında ilk insan ve ilk peygamber, peygamberler peygamberi hz. Muhammed Mustafa -sav-dir ama bu kısımlar derin ilim gerektirir.)

Adem aleyhisselamdan bu güne kadar devam eden dinin adı İslam’dır ve İslam dini bu dünyanın ve bütün alemlerin(üzerinde hayat bulunan diğer dünyaların da) tek hak dinidir.

Allahü Teala bu dünyaya ve başka dünyalara, ayrı ayrı dinler göndermemiştir. Dünyamızdaki 124 bin peygamberin tamamı İslam peygamberi idi.

Musa aleyhisselamın Musevilik diye bir dini yoktu. O da İslam peygamberiydi.
İsa aleyhisselamın İsevilik-Hristiyanlık diye bir dini yoktu. O da islam peygamberiydi.

Din tek, peygamberleri ve şeriatları(muamele hukuku) çoktu. Hepsinin inanç esasları tamamen aynıydı ve İslam’ın inanç esasları idi.

Musa aleyhisselamdan sonra, onun yolundan gittiğini iddia ederek sapıklık ve küfür üzere gidenlerin inancına “Semavi din” denemez. “Bozuk din” denebilir.

Şu an itibari ile de dünyamızda ve bütün diğer alemlerde, kurtuluşun yegane yolu İslam’a, Kur’an-ı Kerime ve Hz. Peygambere(sav) tabi olmaktır.

Bir musevi, bir isevi İslam’ı, Kur’an’ı ve Peygamberimizi duyar da iman edip tabi olmazsa, ebedi cehennemdedir ve bu tartışılamaz netlikte bir bilgidir. Bunun aksine inanmak, müslümanı da dinden çıkarır.

TV’larda, son yayınlanan kitaplarda ve dergilerde, belgeseller v.s. bu hususlara dair çok tuzaklar kuruluyor.

Bir insanın hayatında her ama her şeyden önce yapması gereken şey, itikad-inanç bilgilerini derhal doğruca öğrenmesidir. Yoksa tuzaklardan kurtulamaz ve helak olur.

Büyük alimlerden Ömer Nesefi hazretlerinin Akaid kitabı, asırlarca medreselerde ders kitabı olarak okutulmuştur. Bayrak yayınlarından çıkan tercüme, gayet anlaşılır ve sade bir dille yazılmıştır. Şayet daha önce akaid bilgilerini doğru şekilde öğrenmedi ise, her müslümanın bu eseri ya da benzeri bir eseri anlayarak okuması farzdır.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Geri kalmış ülkeler neden hep İslam ülkeleri?

Neden hep Müslüman ülkeler ya da bölgeler açlık, sefalet ve geri kalmışlık içinde?

Soru: Dünyanın en değerli topraklarını Allah Müslümanlara vermiş. Çölü vermişse de altına petrolü koymuş, petrolü yoksa her türlü bitkinin yetiştiği topraklar vermiş. Madem her sorulduğunda “Elhamdülillah Müslümanız.” diyoruz da, bu kıtlık bu sefaleti neden sadece Müslümanlar ve İslam ülkeleri yaşıyor?

Cevap: Dünyanın en fakir ülkesi Habeşistan yani günümüzdeki adı ile Etiyopya’dır. En kadim/köklü Hristiyan ülkesidir Etiyopya. Meşhur Necaşi’nin ülkesidir. Yine dünyanın dört bir tarafında sefil ve fakir bir yere dönüşmüş yerler hep Müslüman halkların diyarları değildir. Aç, sefil, perişan olanların hep Müslüman halklar ve bölgeler olduğu iddiası gülünesi bir uydurmadır. Bir kimsenin böyle bir iddiada bulunabilmesi için kör kütük cahil olması ya da her şeyi doğru bilse de böyle yalanlar yazacak-söyleyecek kadar ahlaktan ve samimiyetten uzak olması gerekir. Kuzey Kore nükleer silahlara sahip aç bir ülkedir ve İslam’la alakası da yoktur. Dünya nüfusunun ciddi bir kısmını oluşturan Çin’de insanlar daha düne kadar aç ve bî-ilaçtı. Yeni yeni toparlanan ülkede hala çok yüksek sayıda insan sefalet hayatı yaşıyor.

Dünyanın en fakir ülkesi Etiyopya’da eğitim ve öğretim gören çocuklar. Çok şanslılar. Zira ülkelerinin gerçekte ne halde olduğunu, ne kadar dibe vurmuş olduğunu gösterir fotoğrafları, buraya alıntılamaya haya ettik.

Dünyanın nüfusunun yine ciddi bir kısmını oluşturan Hindistan’da seçkin bir azınlık gayet iyi şartlarda yaşarken, bir milyara yakın Hindistanlı şehirleşmeden uzak, çok kısıtlı imkanlarla adeta aç sefil yaşıyor. Hindistan 1858’den bu yana Müslümanların kontrolünde değil. İngilizlerin ve Hinduların kontrolünde.

Müslümanların, özellikle müslüman Türklerin kontrolünde kaldığı toplamda yaklaşık dokuz yüz sene boyunca şu andaki gibi korkunç bir manzara, sefalet, cehalet, geri kalmışlık görülmüş değildir. Zaten şu an itibari ile Türkiye de dahil, dünya üzerinde hiçbir İslam devleti bulunmamaktadır. Halkının bir kısmı müslüman olan devletler bulunmaktadır. İslam hukukunu, İslami eğitim ve öğretimin, bütünüyle İslami kaidelerin bilinip yaşandığı gerçek bir İslam devleti son 150 senedir yoktur. Osmanlı’nın bile son dönemleri bir İslami idare değildir. Bunun sebebi de aşağıda yine temas edeceğim gibi sömürgeci Batıdır. Birçok ülkeyi ve milleti, içlerine sızdırdıkları iyi eğitilmiş casusları ile, alim görünen, kanaat önderi görünen, devlet adamı görünen casusları ile İslam’dan uzaklaştırdılar. İslam devleti denilince ya da şeriat devleti denilince akla ilk gelen ülkelerden Suudi Arabistan’da bile gerçek bir şeriat idaresi ve İslami yaşam yok. Üstelik bir de İslam’ın bozuk bir yorumu ve bozuk bir mezhep olan Vehhabilik var ki, Vehhabilik dahil bütün bu manzara İngilizlerin eseri. Suudi aşiretine kurulan Suudi Arabistan, halen İngilere ve ABD’nin nüfuzunda peyk bir devlet. Bir İslam devleti olmaktan çok uzakta.

Yine Asya’nın İslam’la alakası olmayan bir çok ülkesi aynı durumda. Güneydoğu Asya’daki Sosyalit Vietnam Cumhuriyetin’de, ülkenin belli başlı yerlerinin haricinde, insanlar çok zor hayat şartlarında yaşıyorlar. Yine bir Güneydoğu Asya ülkesi olan, 6 milyon nüfuslu Laos, dünyanın en geri kalmış ülkelerinden biridir ve İslam’la alakası olmayan bir ülkedir. Tay halklarından bir kolun ülkesidir. Bu ülkelerin yakın çevrelerinde pek çok halkı müslüman ülke vardır ki halleri çok çok iyidir.

Resmi dini Theravada Budizmi olan 15 milyon nüfuslu bir başka Güneydoğu Asya ülkesi Kamboçya, sefilleri oynayan bir ülkedir. Dünyanın en geri kalmış ülkelerinden biridir. Ülke acınası bir haldedir ve halkın yüzde doksan beşi Budisttir. Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın “En az gelişmiş ülkeler” kategorisinde listelediği, 50 milyon nüfusa sahip Myanmar’da ortalama satın alma gücü günde 1 dolardır. Ülkede şiddet, mafya, eşkıyalık, kara borsa, haksızlık, hukuksuzluk hakimdir. Geçim inanılmaz zordur. Ülke sadece ekonomi değil, her yönden aşırı geri kalmış durumdadır ve nüfusunun sadece yüzde dördü Müslümandır. Yüzde seksen dokuzu Budisttir. Şimdi Asya’ya ara verip Ortadoğu’da Devletü’l-İmâretü’l-Arabiyyetü’l-Muttehîde’ye, yani bizim bildiğimiz adı ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)ne bir göz atsak, sorduğun sorudan haya edersin. Nüfusun yüzde doksan altısı müslüman olan ülkede, bahsettiğin petrol geliri vardır ve kişi başına düşen milli gelir 46.850 dolardır. Ülke her anlamda gelişmiştir. Sanayileşme, şehirleşme, belediyeleşme, eğitim, ticaret açılarından gayet iyi durumdadır. Okuma yazma bilenlerin oranı yüzde yüzdür.

Şimdi resmi dini İslam olan 28 milyon nüfuslu bir Güneydoğu Asya ülkesine, Malezya’ya geçelim. Nüfusun yüzde elli beşi Müslüman olan Malezya Güneydoğu Asya ülkeleri içerisinde yıllık kalkınma oranı en fazla olan ülkelerden biridir. Sanayi bakımından gelişmiştir. İşsizlik oranı yüzde yedidir. Ekonomik açıdan kendi kendine yeterlidir. Enflasyonu düşük, güçlü bir sermaye yatırımına sâhip ekonomisi, sürekli gelişme içerisindedir. Eğitim kalitesi gayet yüksektir. Gayet medenice yaşanan bir ülkedir Malezya…

Şimdi tekrar bir Güney Asya ülkesine gidelim. Nüfusunun sadece yüzde üçü Müslüman olan, geri kalanı Hindu ve Budist olan Nepal’e… Nepal, kalkınmışlık sıralamasında en alt sıralarda yer alan bir ülkedir. Halkın nerede ise tamamına yakını, en ilkel tekniklerle tarımla meşgul olup aç karnını doyurmaya çalışır. Geri kalan yönlerini ne sen sor ne de ben yazayım. Toplumsal yapı o kadar seviyesiz, yaşam şekli insanlıktan o kadar uzaklaşıp o derece çirkinleşmiş ve iğrençleşilmiş ki nihayet helak edilen geçmiş kavimler misali, Nepal de devasa bir depremle yerle bir oldu. Yüz binlerce bina çöküp yıkıldı. Ortalık biraz temizlendi. Biliyor musun, ufak ufak gayret edip dünyanın en fakir ülkeleri listesinden henüz çıkabilmiş ama halen iyi bir yere gelememiş Sri Lanka’da nüfusun sadece yüzde yedisi Müslümandır ve yüzde yetmiş çoğunluk Budistlerdedir. Malumun geri kalmışlık sadece maddi imkanlarla ölçülmez.

1. Ekonomik göstergeler

2. Eğitim seviyesi ve kalitesi

3. Sağlık hizmetleri4. Beslenme imkanları

5. Barınma hizmetleri

6. İç göç ve dışarıya göç durumu.

7. Ahlaki durum. Medeni seviyedeki kalite.

8- Adalet ve kolluk sisteminin kalitesi ve bu sayede insanlarının gerçekten huzur ve güvenlik içinde olup olmadığı

9- Sanat, kültür faaliyetlerinin sayısı ve kalitesi

Bütün bunlar ve daha da fazlası aslında bir ülkenin kalkınmışlığını ölçerken göz ardı edilmemesi gereken hususlardır. Bu hatırlatmadan da sonra, daha fazla tek tek listeleyerek örneklendirmeye lüzum görmüyorum. Asya’da ve Ortadoğu’da, ülkemizde oluşturulan genel kabullenişin aksine, çok sayıda, çok geri kalmış ve her anlamda (yukarıdaki bütün değerlendirme kriterleri açısından bakıldığında) acınası halde olan çok sayıda ülke ve millet vardır ve bunların İslam’la bir bağı yoktur.

Ya Batı ülkeleri?

Batı’ya bakarsak, an itibari ile ABD’de 45 milyon ABD vatandaşı insan evsiz ya da yardıma muhtaç yaşıyor. Bunlara ABD devleti her gün yemek ve sağlık desteği vermese perişan olup ölüp gidecekler. Açlıktan ölmemek için hırsızlık, gasp ve darp gibi adi suçları işlemesinler diye ABD bu kadar yükü sırtlanıyor daha doğrusu sırtlanmaya çalışıyor ve böylesine yüksek sayıdaki insana sürekli olarak sosyal yardım yapıyor, yapmaya çalışıyor. Oysa biliniyor ki ABD, bozuk idari ve eğitim sistemi, aşırı düşük yaşam kalitesi, aşırı cahil vatandaşı ve aşırı yüksek suç oranı ile toplumsal olarak iyice dip yaptığı gibi devlet gücünü de iyice kaybediyor. Zaten fiilen çökmüş ama bu durum ilan edilmemiş ABD, maddi gücü iyice azaldığından, yakın tarihte sel ve fırtına ile yıkılan ve korkunç bir manzaraya dönüşen bir eyaletine federal bir yardımda bulunmadı ve o eyaletteki Amerikan vatandaşları hayatta kalmak için hastahanedeki ölüleri ve ölümcül yaralıları bile yediler. Sağlıklı bir insanın duyunca inanmak istemeyeceği boyuttaki açlık, yokluk ve canavarlık ABD’de yaşandı, yaşanıyor. Suriye’de değil. Afrika’daki yamyamlar arasında da değil…

Şimdi nerede kaldı kalkınmışlık?

ABD’nin hemen her eyaletinde, sokak ya da cadde köşesinde yatan, çöplerden beslenen insanlar mevcut. Ahlaki ve dünyevi-fenni ilimler sahasındaki eğitim taban yapmış durumda. Hâlâ on binlerce evde tuvalet yok. Tuvalet kültürü yok. Devlet, yıkılışı önlemek için durmadan karşılıksız para basıyor ve ekonomide nakit sıkıntısı olmasın diye her türlü kara paraya göz yumuyor. Bu kadar sefil, bu kadar rezil bir manzaraya rağmen film endüstirisi ile bütün dünyaya bambaşka bir ABD imajı çiziliyor. Herkes Amerikan Rüyası’nı gerçek zan ediyor. Sokaklarda yaşayan yaklaşık 45 milyon ABD’liden sonra, geriye kalan yaklaşık 270 milyon ABD vatandaşı da öyle çok müreffeh bir hayat mı yaşıyor? Hayır, son yıllarda onların da ciddi bir kısmı dar gelirli. Zira ABD “geri kalmış İslam ülkesi” olarak bildiğin pek çok ülkeyi eskisi gibi sömüremiyor.

Avrupa ülkeleri de öyle…

Eskiden sömürge yaptıkları devletler, artık sömürgeleri değil ve başkalarının sırtından maddi anlamda rahat bir hayat yaşamaya alışmış Avrupalı, feci bir halde.Avrupa ülkelerinin en önde gelenlerinin bile insanları aç yatıyor. İspanya, Fransa ve Almanya bile çoktan iflas etmiş durumdalar. Alman ordusu eğitim sırasında askerlerine gerçek silah veremiyor. Tahta parçaları ile talim yapıyor Alman askerleri. Alman aileler Norveç’e temizlik işçisi olarak gidiyor. Tıpkı bir zamanlar biz Türklerin Almanya’ya gittiği gibi… Açlık ve sefalet gizlenmek istense de öyle bir boyuta ulaştı ki Merkel televizyonlardan Almanlara seslenip “Avrupa Birliği ülkeleri arasında seyahat özgürlüğünüz var. Diğer ülkelere gidin, oralara yerleşin, oralarda çalışın” diyerek”Başka çareniz yok, gidin de bir yol bulup aç kalmayın” mesajı vermek zorunda kaldı.

Ya Müslüman bölgelerin tam ortasına bir çıban gibi yerleştirilen sembolik devlet İsrail? Şu kadar güçlü, bu kadar zengin, şu kadar teknoloji var diye anlatılıp durulan İsrail de şu anda aç ve sefil. Altı milyon nüfuslu İsrail’de iki milyon kişi Filistin’li.. Yani Yahudi değil. Geriye 4 milyon İsrailli kalıyor ve bunların 1.7 milyonu, yani yaklaşık yarısı sokaklara dökülüp günlerce gösteri yaptılar. Hep bir ağızdan “Açız” diye feryat ettiler. İdareciler bunlara bin türlü sözler vererek gösterileri durdurdular. Şimdi ise aç ve sefil hale düşürdükleri, terör, iç savaş ve savaş çıkartarak geri bıraktıkları bölgelerden yani sorunda ismini yazmadığın bazı sözde İslam ülkelerinden yüz binlerce kişinin organlarını çalarak, yüz binle genç kızı fuhuş bataklığına katmak için kaçırarak kazandıkları paralarla bu göstermelik devletlerini ayakta tutma derdindeler. İşte bu kadar medeni(!) ve gelişmişler(!) Yine de an itibari ile dünyaya yayılmış bürokratlarının, elçilerinin bile maaşlarını düzenli ödeyemeyen, bunların masraflarını karşılamayacak kadar çökük, bitik bir İsrail var.

Her şeyden önemlisi ise, dünyanın dört bir tarafındaki Müslüman halklar bu Batılılar tarafından sömürülerek, zenginlikleri Batı ülkelerine aktarıldı. Bunun için bazı Müslüman halklar perişan halde, hatta haksızlık yok, bunun için yukarıda tek tek listelediğim bazı Budist ülkeler bu halde. Batı alemi Budistleri de Müslümanlar kadar sömürüp geri bıraktı. İnsanlar kendi ülkelerinin madenlerini, petrolünü, tarım ürünlerini kıymetlendiremediler. Sömürge oldular, kalkınmaları için gerekenden kat kat fazla çabaladılar ama onlar çabaladı, başta İngilizler olmak üzere Batılı milletler zengin ve senin tabirin ile gelişmiş ülke oldular. Şimdi ise halen devam ettirdikleri sömürgeci zihniyetlerine rağmen, bu insanlık dışı sömürgeci dış politikalarına rağmen Batı ülkeleri (Hristiyanlar ve Yahudiler) bu kadar bataktalar. Ayrıca Afrika kıtasının sorunlu bir çok bölgesi, Müslümanların hakim olduğu bölgeler de değiller.

Bunları zihniyetini ve zararlarını iyice anlamak için Batı ülkelerinin örtülü işgallerinden önce Irak’ın ve Suriye’nin halini bilmek gerekir. Dünyanın onlarca ülkesine nispeten gayet iyiydiler. Tamamen sömürgeci zihniyetle ama tamamen aldatıcı bir yüzle geliştirilen Arap Baharı ile Batılılar ve onları oynatan Siyonistler her yeri perişan etmeden önce Suriye bütün borçlarını kapatmak üzere idi. İki yeni teknoloji kenti kuruluyordu. Özgürlükler artırılmıştı. Kimse dininden ya da mezhebinden dolayı baskı görmüyor ve kimse mülteci olup yollara düşmüyordu. Bu hale geldi ise bu da kendilerini medeni, zengin, varlıklı, adil ve gelişmiş gösterip Müslümanları sefil, aç, cahil göstermek isteyen Batı ülkelerinin kan emiciliği yüzünden geldi.

Yine Libya’da elektrik, su, gaz hep ücretsizdi. Maaşlar gayet iyiydi. Hemen herkesin evi vardı. Geçtik sokaklarda dilencilerin olmasını, nerede ise ev sahibi olmayan kimse kalmamıştı. Öyle ki hep biz Türkiye’liler Libaya’ya işçi gönderirdik. Yaşında genç ama yine duymuşsundur Libya’ya adeta koşa koşa işçilik yapmaya giden vatandaşlarımızı. Arap Baharı kılıfları ile yangın yerine dönüştürülüp bütün kaynakları Batılılar tarafından yeniden sömürülmeye başlanınca, oralar yaşanmaz yere dönünce de can havliyle nasıl kaçıp döndüklerini. Bu işçilerimiz de gayet iyi paralar kazanırlardı. Batı Libya’ya “demokrasi” getirdikten sonra herkes aç ve yardıma muhtaç. Aslında soruna ciltlerce kitap hacminde bilgi sunumu ile cevap verilebilir ama zan ederim ki bu kadar misal yeter, anlamak isteyenlere.

Şimdi biz elhamdülillah Müslümanız, Müslüman milletleri özellikle son bir buçuk asırdır sömürüp duran ama şu son bir kaç on yıldır istediği gibi sömüremediğinden 3. Dünya Savaşını fiilen başlatmış ve hırsından gözünü kan bürümüş olan ve bunu da yalan dolan propagandalar ile gizlemeye çalışan o Batılılara sor bakalım, onlar ne imiş?

Not: En kısa zamanda, gelişmiş(!) Batı ülkelerinin sömürgeci tarihini, tamamen objektif ve kanıtlarla anlatan eserleri okumalısın.

Mehmet Fahri Sertkaya

Zina ettim, öldürülecek miyim?


Bir şey suç/kusur/günah ise, o şeye götüren her şey de suç/kusur/günahtır. İslam hukuku, günümüzün akıllara zarar, rezil guguk sistemlerine benzemez.

Darül Harpte, yani İslam Hukuku ile idare olunmayan bir devlette, had ve ta’zir cezaları uygulanmaz. Böyle bir devlette Müslümanlar, hırsızlık yapanın elini kesmez, zina eden evli kadın ve erkekleri recm etmez. Zina eden bekar kızları ve erkekleri de sopalamaz ve sürgün etmez. Çünkü Dar’ül Harp, Müslümanların devlet idaresine hakim olup da devlet gücü ile nizamı sağlayabildikleri bir ülke değildir. Devlet olmadan, müslüman fertlerin ya da grupların kendi kendilerine yargılama ve infaz yapma hakları da yoktur. Müslüman bir grubun, bir diyarın yönetimini el geçirir geçirmez şer’i cezaları uygulama hakkı da yoktur. Bir devletin ya da bir siyasi otoritenin, denetimi altındaki bir yerde, bir suçun/günahın önünü tamamen kesmeden, o suçu-günahı işleyen vatandaşlarını cezalandırma hakkı yoktur. Önce İslami düzen kurulur, gerekli bütün tedbirler alınır, denetim gereğince yapılır, her suçun önü kesilir, insanlar ikaz edilir, cezanın çok ağır olduğu duyurulur, bundan sonra, bunca tedbire, denetime ve ikaza rağmen bu günahlara düşenler olursa da cezasını çeker. İslam devleti ya da İslami bir bölgesel idare, T.C gibi içki üretilmesini, satılmasını, içilmesini serbest bırakıp da ya da yönetimi altındaki topraklara bunların dışarında girmesini önleyemeyip de, içkili halde araç kullanılmasını ya da kaza yapılmasını cezalandırmak gibi komik ve saçma uygulamalar yapmaz. Bir şey suç/kusur/günah ise, o şeye götüren her şey de suç/kusur/günahtır. Kendisi en temel hukuk kaidelerine uymadığı ve bilmediği halde, vatandaşlarının hukuka saygılı ve adil bireyler olmasını bekleyen idari sisteme “Demokrasi” denir. Bu sistemin ne olduğunu idrak edemeden bağıra çağıra savunanlara “çağdaş”, böylesine cahilce ve yanlış bir sistemi eleştirip gerçekten medeni ve hukuki bir yönetim isteyenlere de “gerici” denilir.

Mehmet Fahri Sertkaya

Rusya’da tesettür mağazasından sadece Müslüman kadınlar değil, Ortodoks Hristiyan ve Musevi kadınlar da alış veriş yapıyorlar. Onlar da tesettürlüler.

Rusya’da Müslüman kadınlar için tesettür giyim mağazası açtılar ama Rusya’daki diğer din mensupları tarafından da büyük ilgi gördüler.
Çünkü tesettür emri sadece biz Müslümanlarda değil, Ortodoks Hristiyan ve Ortodoks Yahudilerde de var. Dahası, son bir buçuk asırdır memleketimizde hızla yayılan kara çarşaf bile, müslüman kadınlara Ortodoks Hıristiyan kadınlarından geçti.
İşte ilgili haber:

Moskova’daki tesettür mağazası ”Irada”
Bayan tesettür giyimi konusunda faaliyet gösteren Rus giyim markası Irada’nın Moskova şehir merkezindeki yeni mağazası geçtiğimiz günlerde hizmete açıldı.
Kurucuları tarafından ilk etapta Müslüman bayanlar için hizmet vermesi için kurulan firma, zamanla Rusya’nın en önemli giyim üreticilerinden biri haline geldi. Bugün Irada firması sadece Müslüman bayanlar tarafından değil, aynı zamanda diğer dinlere mensup bayanlar tarafından da en çok tercih edilen markalar arasında yer almaktadır. Irada markasının yaratıcısı olan Amina Şabanova, Rusya’nın Sesi Radyosu muhabiri ile yaptığı sohbette, sadece Müslüman hanımlara yönelik olarak tasarlanan markanın nasıl bir anda farklı dinlere mensup bayanlara da hitap eder hale geldiğini anlattı:
➥ ”Markamız sadece Müslüman bayanlara yönelik olarak üretim yapma politikasını artık bırakmıştır. Şimdi ürünlerimizi tarif ederken; ”Tüm inançlara mensup kızlara ve hanımlara yönelik tesettür giyim” tabirini kullanıyoruz. Bu değişikliğe gitmemizin altında yatan en önemli sebep, Moskova’daki ilk mağazamızı açtığımız günden bu yana geçen 4 yılda sadece Müslüman değil, aynı zamanda pek çok Ortodoks Hıristiyan ve Musevi bayan müşterimizin olması ve bu hanımların bizim ürünümüz olan elbiselerin tamamını olmasa bile, büyük bir kısmını memnuniyetle taşımalarıdır.”
Irada markasının Moskova’da faaliyete geçen yeni mağazasının açılış törenine davetli olan şeref konukları arasında Rusya Müftüler Kurulu Başkan Yardımcısı Ruşan Abbyasov vardı. Abbyasov açılış sebebiyle yaptığı konuşmasında, ”mütevazılığın önemli bir dindarlık emaresi olmasının yanı sıra, günümüz toplumunda bir takım ahlaki değerlere de ihtiyaç duyulduğunun inançlı insanlar tarafından artık idrak edildiğinin” altını çizdi.
Rusya’nın Sesi Radyosu ile yaptığı sohbetin devamında, Moskova’nın merkezinde hizmete giren yeni mağazanın açılış tarihinin tesadüf eseri kararlaştırılmadığını belirten Amina Şabanova, 1 Şubat’ta Uluslararası Tesettür Günü’nün kutlandığını, uluslararası takvimde çok yeni olan söz konusu etkinliğin Dünya çapında giderek daha popüler hale gelmekte olduğunu da sözlerine ekledi:
➥ ”Bu özel günde sadece Müslüman değil, aynı zamanda farklı inançlara sahip olan bayanlar da bir şal yardımı ile örtünmek sureti ile inançlı hanımlar açısından örtünmenin önemini göstermekte ve toplumu dini açıdan hoşgörüye çağırmaktadırlar.”
Irada Şirketi’nin Rusya’nın Moskova, Kazan, Tümen ve Ulyanovsk şehirlerinde yer alan toplam 6 adet mağazası bulunmakta. Ayrıca markadan bayilik alan pek çok mağaza, ülkenin farklı bölgelerinde hizmet vermekte. Her yıl Rusya’da düzenlenen uluslararası Moscow Halal Expo Fuarı’na katılan firma, ‘‘en iyi helal şirket’’ unvanını da sahip. Söz konusu unvan, sadece ürün kalitesini değil, aynı zamanda çalışma koşullarında sahip olunan ahlaki prensipleri de yansıtmakta. Amina Şabanova, şirketin elde ettiği bu başarıları doğru marka seçimine bağlıyor:
➥ ”Kuruluşumuzu temsil eden markamızı seçerken son derece hassas bir çalışma yürüttük. 
‘Al İrada” Yaratıcı’nın niteliklerinden biridir. Ayrıca İrada, benim annemin adı. 6 çocuk annesi, sevgi dolu bir eş, mutlu, pozitif ve sempatik bir kişi olan annem, benim için ”ideal kadın” modelidir. Irada markasını giyen bayanları da tıpkı annem gibi sosyal açıdan aktif, sevecen ve samimi olarak görmekte ve nitelendirmekteyiz.”
Bu yılın Haziran ayında düzenlenecek olan prestijli Moscow Halal Expo 2014 Fuarı’na yeniden katılacak olan Irada Şirketi, yeni tasarımı olan ürün ve koleksiyonlarını burada tanıtacak.


| Rusya’nın Sesi Radyosu