Etiket arşivi: Darül Harp

Hepiniz biliyorsunuz da işinize gelmiyor…

Türkiye Darü’l Harp’tır.

Bir çok kimse, Anayasada mevcut bulunan “Devletin dini, din-i İslam’dır.” maddesinin kaldırılması ile birlikte, artık darül harp(küfür devleti) olduğumuz kanaatine sahiptirler ki bu yanlış bir kanaattir.

Çünkü tâ 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile devletimiz Darül İslam(İslam Devleti) olmaktan çıkmış Darül Harp olmuştu. Sultan Abdülhamid Han gibi veli bir padişahın, bir çok meseledeki hareket tarzını anlayamayanlar, O’nun, Darül Harp fetvaları ile hareket ettiğini bilmediklerinden anlayamamışlardır. Sultan Hamid, kendi sarayında yabancı elçilerle yapılan yemekli toplantılarda içki servis ettirmiştir. Evet, Müslümanların halifesi ve Osmanlı’nın padişahı Sultan Abdülhamid Han, hilafeti temsil eden mekanda, makamda bunu yapmıştır. Sultan Hamid, şahsi servetini bir Alman bankasına yatırmıştır. Daha yüzlerce, binlerce meselede, başında bulunduğu devletin darül harp olduğunu bildiği için buna uygun fetvalar ile hareket etmiştir. Bu topraklar Darül Harbe dönüşeli nerede ise iki asır oluyor ve bu millet nerede ise iki asırdır İslam’ı doğru şekli ile bilen alimler ve devlet adamları yetiştirememiştir. Arada, o zaman da, bu zaman da kendini alim, şeyh, mürşid sınıfına koyup şöhret olanların, yüz binlerce Müslümanları etraflarına toplayanların bile hiçbir şeyden haberleri yoktu/yok.

Daha Sultan Hamid tahtta iken, Japonlar “İslam Dinini Tetkik Cemiyeti” kurdular. Hem imparatoru hem de peşi sıra bütün Japon halkı İslam dinini seçeceklerdi. İmparator, bir çok Japon ilim adamını İstanbul’a gönderip inceleme ve araştırmalar yaptırttı. İyice İslam’a ısındı ve nihayet özel bir elçi göndererek Sultan Hamid’e “İmparatorumuz, Sizden, İslamı bize en güzel şekli ile öğretip anlatacak alimler istiyor!” dedirtti. Sultan Hamid, Japon elçiye “Hay hay! Tabii ki, ne gerekiyorsa yapılacaktır.” deyip huzurundan çıkarttıktan sonra, etrafındakilere “Bu elçinin istediği bende olsaydı, önce bu ülkeyi müslüman eder, bu ülkeyi kurtarırdım.” dedi.

Şimdi siz hesap edin, o tarihlerde bile milletçe ne halde olduğumuzu. Sultan Hamid çöküşün sebebinin İslam’dan ayrılmak ve gayr-i İslami bir hayat tarzı benimsemek olduğunu bildiğinden, büyük devletleri birbirlerine düşürüp zaman kazanırken, bunun için gerekirse tavizler verirken, bir yandan da memleket içinde medreselerin ve teknik okulların sayılarını artırdı. Medreselerin kapıları sonuna kadar açıktı ama içlerinde okuyan talebe, ders veren hoca yoktu. Bütün medrese talebelerinden askerlik vazifesini kaldırdığını, bütün hocalara da hayatları boyunca maaş bağlandığını ilan ettikten sonra bile durum pek değişmedi. Medreseleri bu millet kendi kendine kapattı. Teknik okullardan okuyanlar hatta teknik ilimlerde yetiştmek üzere Avrupa’ya gönderilenler de hep gizli masonik örgütlenmelerin kontrollerinde kaldılar. Askeri okullar tamamen masonların ve yabancı istihbarat örgütlerinin kontrolüne girmişti. Sultan Hamid, en doğru kararlar ve uygulamalar ile imkansızları başarıyor, fırsatlar üretiyordu ama ya millet? Millet ne yapıyordu?

Daha Şapka İnkılabı olmadan onlarca sene önce İstanbul sokaklarında kadınlar açık saçık dolaşıyor, kafalarına da Fransızların tüylü şapkalarını takıyorlardı. Erkeklerin hali de pek farklı değildi. Memlekette aydın tanınanlar, Fransızca köşe yazısı yazmaya başlamışlar, Türkçe yazmayı eksiklik kabul eder olmuşlardı. Bu hali gören Japon elçi, imparatoruna bir bilgi geçip “Efendim! Burada aydınlar bile dejenere olmuşlar. Korkarım ki bu devlet 10-20 sene içinde yıkılır.” diye yazdı. Beyoğlu, o zaman da Beyoğlu’ydu…

1800 sonlarında bir Osmanlı kahvehanesi. Osmanlı, 1839 Tanzimat fermanıyla resmen İslam’ı ret etmiş bir devletti. Toplum bundan 50-80 sene önce zaten İslami bir hayatı terk etmişti. Zevk, sefa, zina, alkol, tütün ve her türlü fuhşiyat çok yaygındı.(Arşiv-29 Aralık 2020)

Memleketin her tarafı meyhane doluydu. İslam devleti olduğu iddia edilen devletin zabıtaları, ancak, gece çok geç saate kadar açık olan meyhanelere ceza kesebiliyor ama bunları tamamen kapatamıyor ve göz göre göre içki içilmesine sessiz kalıyorlardı. Bu son zamanlarda Osmanlı askerinin içinde tecavüz olayları, hırsızlık-gasp olayları gözükür olmuştu. Devletin içi aynı şimdi olduğu gibi vıcık vıcık, Türk gözüken Ermeni, Rum ve en çok da Yahudiler ile doluydu. Zabıta memurları bile mason olmuşlardı.

Paşaların derdi ise Boğaz’a en büyük yalıyı dikmekti… Bu dönemde Enver Paşa gibi en temel eğitimlerden yoksun biri bile Genel Kurmay başkanı olabilmişti. İltimas, dost-akrabayı kayırma ve devlet içinde yükseltme hastalığı, rüşvet hastalığı almış yürümüştü. Sultan Abdülhamid Han’a, bağlı olduğu gerçek mürşid İbn-i Mevlana Siracüddin hazretleri “Evladım! Sen elinden geleni yaptın. Bu millet azabı hak etti. Sen Selanik’ten gelen Hareket ordusuna karşı koyma! Tahtını terk et.” dediği için, Sultan Hamid karşı koymadı.

Sonunda da sözde Müslüman atalarımız hak ettikleri muameleyi buldular. Düşman işgalleri, katliamlar, tecavüzler, esir düşüp dünyanın dört bir tarafında can veren askerler ve daha neler neler yaşandı… Tam kurtulduk zan ederlerken, bir de İngiliz İşbirlikçisi hain Sabetayistlerin iktidarı ele geçirmelerinin ardından yaptıkları üstüne üstüne geldi… On sene süren, bu milletin müslüman kimliğini değiştirme projeleri… Bu anda bile, az sayıda kalan İslam alimlerinin can derdine düşüp, korkup hizmet etmemeleri…

Şimdi nerede ise her mahallede bir şeyh var… Sözde bunların geriye doğru silsileleri var. Kendilerinden önce yaşamış ve vazifelerini onlardan devir aldıklarını iddia ettikleri şeyhleri var. Peki nerede idi İslam’ın arz üzerinden kaldırılmaya çalışıldığı bu dönemde bu şeyhler?

Bir tek devrin gerçek Mürşidi kamili İbn-i Mevlana Siracüddin hazretleri ve ondan sonra vazife kendisine verilen Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri vardı. Diğerleri ya sus pus olup evlerinden çıkmaz olmuşlardı yada Yeni Türkiye’nin sınırları dışında kalan eski Osmanlı topraklarında bir şeyler yapmaya çalışmışlardı. Bunlar bile bir kaç kişiden fazla değillerdi ve kayda değer neticeler alamamışlardı. Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri okutmaya talebe bulamamış amele pazarından ameleleri alıp onları okutmuştu. Onları, çiftliğinde, yevmiye ile çalıştırıyormuş gibi gösterip ders okutmuştu. Ben de bu ilimleri birilerine okutmaz isem gelecek nesiller İslami ilimleri nasıl bileceklerderdine düşmüştü… Detayına girsek çok çok uzun gider ama İslam’ın en büyük merkezlerinden biri olan İstanbul bile bu hale düşmüştü. Gerisini siz hesap edin.

Şimdi, sözde kendini mürşid/müceddid ilan edip, ne din ilmi, ne tarih bilmeden, “Bu ülkede beş vakit camilerde namaz kılınıyor. Burası nasıl Darül Harp olur?” diyen serserileri, maneviyat yolunun yol kesici eşkiyalarını da sizin vicdanlarınıza bırakıyorum. Sanki Hristiyan Avrupa ülkelerinde beş vakit camilerde namaz kılınmıyor. Hatta onların hakları bizden fazla, onlar tesettürlü ve sakallı olarak devlet dairelerinde çalışıyor. Dahası, hiç mi fıkıh bilmezler! Fıkıhta camilere, cemaate bakılır diye bir kaide mi geçiyor? Öyle olsa bile, camilerin cemaatin ne halde olduklarını bunlar bilmiyorlar mı?

Mehmet Fahri Sertkaya

Hani Türkiye Dar’ül Harp değildi?


Al birini, vur ötekine.. Hani Türkiye kesinlikle Dar’ül Harp değildi ve bir İslam devletiydi? Bu ne hal?

Trabzonspor, geçen yıl sözleşmesini feshettiği ve yaklaşık 10 milyon lira ödemek zorunda olduğu eski futbolcusu Aykut Demir’in, kendilerinden faiz ve kur farkı istediğini açıkladı. İsmailağa cemaatine mensup olduğu bilinen futbolcuyla ilgili olarak şöyle denildi: ‘Yaşantısından ahlakı ve vicdani değerlerinin yüksek olduğunu düşündüğümüz futbolcu, tazminatını kur farkı–faiz dahil olmak üzere talep etmiştir.’

Mehmet Fahri Sertkaya

Gereksiz sıkıntılara giriyorlar

Bu davranışları isabetli değil… İSLAM’A HİZMET ETMİYORLAR, SADECE MÜSLÜMANLARIN HIZINI KESİYORLAR, HATTA MÜSLÜMANLARI ÇIKMAZA VE FELAKETLERE SÜRÜKLÜYORLAR.

Böylesine küfür ve isyan dolu bir memlekette, Dar’ül Harp bir memlekette, bağlılarını Dar’ül İslam Fıkhı ile amel etmeye zorluyorlar. Yetmiyor bir de takva üzere yaşamaya zorluyorlar. Tabii ki mümkün de olmuyor. Bu bakış açıları, bu davranış tarzları fayda değil zarar veriyor bütün Müslümanlara… İslam devletinde bile avama, takva ehlinin fetvaları verilmez. Lakin onlar her şeyi öylesine bulama yapmışlar ki, Deccal küfrünün tam içinde yaşayan müslümanların hepsine birden ruhsat/kolaylık fetvaları değil de azimet/takva fetvaları veriyorlar. Bir taraftan kılık kıyafete kadar her şeyleri ile takva ehli olmaya çalışırlarken, bir taraftan faizden bile kaçınamayan çarşaflı, sakallı, cübbeli tuhaf insanlar durumuna düşüyorlar.

Tarih, Kültür, Sanat, Edebiyat, Þiir, Müzik, Dekorasyon, Kitap, Belgesel, Biliþim, Çocuk, Eðitim, Ekonomi, Seyahat, Ropörtaj, Saðlýk, Sinema, Þehir ve Yaþam, Teknoloji, Yemek ve Mutfak, http://www.akademidergisi.com


Müslüman kadının yüzünü de kapatması gerekir mi? Bu zaten ihtilaflı bir mesele… Yüzün kapatılması Dar’ül İslam’da bile farz değil. İlla kapatılacaksa bu takva fetvası olur. Ama yaşanılan bu devirde, böylesine fitnelerin kol gezdiği her yerin terör dolu olduğu ve küfrün hakim olduğu bu devirde aklı başında bir Müslüman kadın yüzünü kapatmaz. Kimliği tek bakışta anlaşılabilecek bir halde ve farzları da ihmal ve ihlal etmeden tesettüre girer. Yoksa tam aksine hiç anlamadığı bir anda tesettürü tamamen al aşağı edilebilir. Hiç istemediği bir durumda kalabilir. Dar’ül Harp memleketlerde, yani şeriat ile yönetilmeyen ülkelerde, Müslümanların ruhsat fetvaları ile amel edebilmesi bile çok büyük bir cihattır. Ve bu zaman öyle bir zamandır ki bu zamanın müslümanları hakkında Hz. Resul (s.a.v.) ”O zamanda imanı olanlara müjdeler olsun” ve “Siz benim ashabım/dostumsunuz, o zamanın müslümanları benim kardeşlerimdir” ve “Ümmetim yağmur gibidir. Evveli mi ahiri mi daha hayırlıdır(daha yüksek derecededir) bilinmez” buyurmuştur.

Koca koca Ehli Sünnet fukahası(fıkıh alimleri), küfür ve fitne devirlerinde, illa zorda kalırsa (ki zorda kalmanın ne demek olduğunun şartları, detayları var), Müslüman kadının saçının/başının büyük kısmını ve kollarını bile açabileceğine fetva vermişlerdir. Ama bunları, bizim bu milletimize, hususiyetle de bu İsmailağa cemaati mensubu müslüman Ehli Sünnet kardeşlerimize anlatmak kısa vadede pek mümkün değil.

Müslüman akıllıdır, zekidir. Ahiretini asla ihmal etmez ama dünyasını da asla ihmal etmez. İkisini at başı dengede götürür. Şeriat ile yönetilmeyen bir ülkede, İslamın emirlerine riayet etmek isteyenlere sıkıntılar çıkarılan bir memlekette Dar’ül Harp Fıkhı geçerlidir. Bu fıkhın dayandığı temeller de yine Kur’an-ı Kerim, Sünnet, İcma ve Kıyastır. Hiç kimse böylesine temel bir gerçeği göz ardı ederek, olmadık detaylarda Müslümanları boğamaz. Böyle bir hakka sahip olamaz. İmam-ı Azam ve İmameyn(İmam-ı Azam’ın ictihad mertesine yükselmiş iki talebesi), Dar’ül Harp Fıkhını da hazırlamışlar ve gerekli ictihadları da yapmışlardır. Lakin muhatabımız olan İsmailağa cemaati, böylesine ayarından çıkmış bir devleti, içinde Müslümanlar var bahanesi ile İslam devleti kabul ediyor ve böylesine küfür ve isyan dolu bir memlekette, bağlılarını takva üzere yaşamaya zorluyor.


Oysa bu mümkün değil. Hazreti Peygamberimiz şu anda Türkiye’de yaşıyor olsa, Dar’ül Harp Fıkhını tatbik edecekti. Bu ne demektir? Bu şu demektir, Hz. Peygamberimiz şu anda Türkiye’de yaşasaydı, Mekke hayatında, henüz bir İslam devleti/otoritesi tesis edilmediği ve şeriat kanunları geçerli olmadığı zamandaki uygulamaları ile hareket edecekti. Mekke döneminde, idare/yönetim Müslümanların elinde olmadığı için Dar’ül Harp Fıkhını tatbik etti. Bu cemaatin söz sahibi olanları, bunları da bilmiyor değiller. Bu davranış tarzları da samimiyetsizliklerinden kaynaklanıyor.

Böyle bir davranış tarzı ile, Müslüman erkeği ve kadını, toplum hayatının dışına iten, teknolojiyi, bilimi, tıbbı, orduyu, ticareti ve her şeyi ihmal eden bir ayara sokuyorlar. Bu gerçek bir mürşidi geçtik, gerçek bir zahiri alimin bile kat’iyen yapmayacağı ve yaptırmayacağı bir şeydir. Zira dünyayı ihmal ederek ahiret kazanılamaz. Dünya işleri hepten kafirlerin eline bırakılırsa, müslümanlar perişan edilirler. İmanlarını bile kaybedecekleri zulümlere, tuzaklara düşürülürler. Hem o dönemin Müslümanları, hem de soylarından gelen diğer nesiller, çok çok büyük sıkıntıların ve tehlikelerin içinde kalırlar.

Dar’ül Harp, adı üzerinde harp memleketidir. Bu harbin illa silahla olması da, ortada gözle görülür cephelerin ve silahlı mücadelenin olması da şart değildir. Çok çeşitli hileler ve çok şaşırtıcı fetvalar geçerlidir Dar’ül Harp Fıkhında ev Dar’ül Harp Fıkhı bir cemaatin ya da bir liderin uydurması da değildir. Bunların dayanağı da bizzat Peygamberimizin Mekke hayatındaki uygulamalarıdır. Anlaşıldığı üzere bu cemaatin tek sorunu cübbe ve çarşaf takıntısı da değildir. Daha temelde, çok daha vahim sıkıntıları söz konusudur.

İmamların maaşlarının bile genel evlerden toplanan vergilerle ödendiği böyle bir devleti İslam devleti bilmek, İslam dininin en temel emirlerinin yasak, en temel yasaklarının bile serbest olduğu, içkinin, zinanın, evlilerin zinasının, ibneliğin, şans oyunlarının, faizin her türlüsünün serbest olduğu ve bütün hukuk sistemi de gayri İslami olan böyle bir devleti İslam devleti bilmek, bu kadar ayardan çıkmış bir devlette, hiç mümkün olmadığı halde Dar’ül İslam Fıkhı uygulatmaya kalmak, bu nedenle bağlılarını olmadık sıkıntıların ve trajedilerin içine sürüklemek, küfür düzenine tabi bir parti sisteminin (aynı çarşaf gibi) hepi topu 150 senelik bir geçmişi olduğunu bile bilmeyip bu partilerden birini İslami parti, liderini emir’ül mü’minin bilmek-bildirmek itikadı bile sarsacak vahim hatalardır. Yıllardır yaptığımız ikazlardan, bu cemaatin içindeki bazı hocaların tesirlendikleri de görülüyor ama karınca hızındalar. İyice zorda kalmadıkça, çıkmaza batmadıkça, kamuoyu baskısı olmadıkça hatalı ve çok çok vahim neticeleri olacak yanlışlarından dönmüyorlar. Ayrıca Hz. Peygamberimiz(s.a.v.) o zamanlarda Rumların giydiği türden bir cübbeyi de giymiştir. Bu cemaatin zan ettiği gibi, gavurlar gömlek, mont giydi diye müslümanlar giyemez diye bir şey de yok. Müslüman erkek de kadın da, gayri müslimlerin elbiselerinden (dini ve siyasi mana ifade etmeyenlerini) giyebilirler. Yeter ki bu elbiseler tesettürün şartlarına uygun olsun.

Zamanın değişmesi ile İslamın hükümleri asla değişmez. Değiştiğini söyleyen İslam’dan çıkar ama elbiseler, binek vasıtaları, teknik araçlar, tartılar, tıp-tedavi yöntemleri ve araçları, eğitim metotları, fen ilimleri, evlerin eşyaların şekilleri, kullanılış şekilleri v.s. hep değişir.

O zaman çatal ve kaşık bulunmadığı ve Peygamberimiz üç eli ile pilav yediği halde, günümüzde çatal kaşık kullanmazlık etmeyen ve kullanan bu müslüman kardeşlerimizin, peygamberimiz cübbe giydi diye ceket ve mont giymemeleri de samimi ve doğru bir hareket değil. Günümüzde hala misvaktan daha ileri, daha sağlıklı ve yan etkisiz bir diş temizleme tekniği geliştirilemedi. Diş fırçaları ve macunları çok çeşitli açılardan mahzurlu. Şayet misvaktan ileri bir teknoloji bugün geliştirilsin, müslümanlara misvağı terk etmek ve o tekniği kullanmak şart olur. Sahabe hanımları da kara kara çarşaf değil, kara kara ferace giyip örtündüler. Ama varsayalım ki çarşaf giymişlerdi… Bugünün Müslüman kadınının buna rağmen, onlar çarşaf giymiş bile olsa, gelişen teknoloji ile üretilmiş başka bir kumaş çeşidinden başka bir elbiseyi(tesettürün şartlarına uygun olduktan sonra) giymelerinde hiçbir mahzur olmayacaktı.

Müslüman bir kadın, tesettürün şartlarına uygun olup, örtünmesi gereken yerlerini bolca örten bir kutu ya da çuval bile giyse tesettür emrine riayet etmiş olur. Çarşaf farz değildir. Tesettür farzdır. Yüzünü de örtmek şart değildir. Müslüman erkekler bolca ceket ve mont da giyebilir. Söz konusu İsmailağa cemaati, ehli sünnet olduğunu ve ehli tarik olduğunu iddia edip duruyorsa da ve ehli sünnetin muteber eserlerine kıymet veriyorsa da, başlarında büyük bildikleri, mürşid hatta müceddid bildikleri Mahmud Efendinin, en az 20 senedir akıl hastası ve diğerlerinin de ikbal peşinde samimiyetsizler olması nedeni ile, tabi olunacak bir cemaat ve yol değildir.

(Mahmud Efendinin akıl sağlığının yerinde olmadığı, herkesin onu ayrı ayrı sömürüp kullandığı, somut delilleri ile ispat edilmiştir. Daha önceki yazılarıma bakılabilir.)

Her geçen gün gerçek halleri daha da meydana çıkmakta ve daha da çok müslüman bunların bu gerçek yüzlerini ister istemez kabul etmektedir. Seferi-yolcu bir müslümanın, dört rekatlık farzları ikiye düşürmesi gerekirken yine dört rekat kılması nasıl doğru değilse, Dar’ül Harpte yaşayan bir müslümanın, Dar’ül İslam Fıkhını uygulamaya çalışması ve kendini, ailesini, müslümanları olmadık sıkıntılara ve tehlikelere atması da doğru değildir.

Zaten bu bilgiler ışığında etrafınızdaki müslümanların hayatlarını/uygulamalarını incelediğinizde göreceksiniz ki Türkiye gibi Dar’ül Harp memleketlerde Dar’ül İslam Fıkhı uygulayabilmek, dar’ül İslam fıkhına göre yaşayabilmek zaten MÜMKÜN DEĞİLDİR.

Mehmet Fahri Sertkaya

İslam Dininde güncelleme olmaz lakin…

Zamanın değişmesi ile İslam ahkamının/hükümlerinin değişeceğini savunanlar, helallerin harama, haramların helale dönüşebileceğini savunanlar, hiç tartışmasız küfürdedirler. Dinden çıkmışlardır.

Zamanın değişmesi ile değişmesine izin verilen ahkam da vardır ki bunlar, fen ve teknolojinin gelişmesi ile hayat tarzında yaşanan değişmelerdir. Eğitim ve öğretim teknikleri ve araçları, binek vasıtaları, kılık kıyafet gibi sahalarda yaşanan değişmeler, bunlardandır.

Bu sahalardaki değişmeler de, şer’i/dini sınırlar dahilinde kalınarak değiştirilir. Birkaç misal:

  • Evvelden Müslümanlar cübbe giyiyor iken, şimdilerde bol ve uzunca bir ceket de giyilebilir. Evvelden Müslüman hanımlar Cilbab giyiyor iken, şimdilerde isterlerse pardesü giyebilirler. Lakin, erkeğin tesettürünün de, kadının tesettürün de şartları asla değiştirilemez. Her ne giyilecekse, değişmez, değiştirilmesi teklif bile edilemez şer’i sınırlar dahilinde kalınarak giyilecektir. Mesela bir Müslüman erkek, ileri teknoloji ile üretilmiş eşofman giyebilir mi? Evet giyer ama tesettüre uygun olmalı ve gayr-i müslimlerin siyasi, dini sembolleri o eşofman üzerinde bulunmamalıdır.
  • Evvelden çarık giyiliyor iken, şimdi teknolojik imkanlarla geliştirilen çeşit çeşit ayakkabı giyilebilir.
  • Önceleri kitaptan öğretim yapılıyorken, şimdi istenirse bilgisayardan, mobil cihazlardan, akıllı tahtalardan yapılabilir. Yarın, doğrudan beyne yükleme geliştirilirse, o da kullanılabilir.
  • Önceden ata, eşeğe, katıra, deveye biniliyor iken, şimdi bisiklete, motosiklete, arabaya, uçağa, helikoptere, deniz vasıtalarına binilir.

Bunlar gibi misalleri çoğaltmak mümkündür. Lakin İslam dininin harp hukuku, miras hukuku, medeni hukuku, ticaret hukuku dahil, şeriattaki yani muamele hukukundaki hiçbir şey değişmez, değiştirilemez. İtikattaki yani iman esasların arasındaki hiçbir şey de değiştirilemez. Ayetler de değiştirilemez, hadisler de… Bunların herhangi birini kendi anlayışına göre değiştirmek isteyip bunlardan birini yerinden almak ve yerine başka bir şey koymak isteyenin kellesi, İslam devleti tarafından alınır. İslam dinine böyle taktik ve devasa bir taarruza karşı, harp hukukunun icabı yapılır.

Mehmet Fahri Sertkaya

Maaşlarını orospuların, alkoliklerin ve kumarbazların ödediği imamlar, aşırı derecede rahatsızlar…

Ne oldu? Dokundu mu?

Güzel güzel Diyanet kadrosundan besleniyordunuz, maaşlar sağlam, sigortalar sağlam, işiniz çok kolaydı değil mi? Sanki ben yazana kadar ya da ses getirene kadar siz bilmiyor muydunuz devletin resmi vesikalı sayısız orospusunun yoğun mesaisinden tahsil edilen vergilerle masraflarınızın karşılandığını ey zamane hocaları, imamları, müftüleri?

Ne güzel İslamcılık oynuyordunuz da gün içinde saatlerce vaktinizi boş boş mevzularla harcıyordunuz da memlekette manevi bir yangın yokmuş gibi, ortalık perişan değilmiş gibi hareket edebiliyordunuz da, şimdi, devletin faiz işletmesinden tahsil ederek elde ettiği gelirlerden, bilumum şans oyunlarından, kumar çeşitlerinden, gariban vatandaşına uyguladığı gecikme faizlerinden, içki ve sigaradan elde ettiği vergilerden elde ettiği gelirden maaşlarınızın ödeniyor olmasını, bu milletin mevzu etmesi çok mu zorunuza gitti ey zamane hocaları, ey dilsiz şeytanlar?

“Bunlar Dar’ül Harpçi. Bunlar ne dediklerini bilmiyorlar. Bir tek kendileri Müslümanlar.” diye onlarca yıldır, meseleyi özünden saptırarak, İslam’ı doğru anlayıp da yaşayan milyonlarca mü’mini karalarken ve halkı da kandırırken havanız hoş muydu ey kendi camisinde onlarca yıldır “şeriat” kelimesini bile dillendiremediği halde “Olur mu hiç? Bu memleket İslam memleketi” diye fetva veren onursuz, şuursuz, nefsinin elindeki zamane hocası alçaklar?

Bu devran, bu düzen böyle sürecek mi zan ediyorsunuz? Hemen her cenaze namazında, cenazesi camiden kaldırılan insanların, adından başka bir şeylerinin Müslüman kalmadığını görüp durup da, ebedi felakete gittiklerini görüp durup da, abdesti, tahareti, ilmihali bile bilmediğini görüp durup da, her gün her öğün yenilip içilenlerin haram olduğunu, haram yiyenlerin haramileşip memlekette huzur ve güven bırakmadığını görüp durup da, bu fitneyi temelinden yıkmakla görevli olduğunuzu bildiğiniz halde bir şey yapmayan sizler, daha bu dünyada Allah’ın sopasını yemeyeceğinizi, yemediğinizi mi zan ediyordunuz? Ya ahiretiniz? Orası için neler planlıyorsunuz?

Bu millet bu halde ise, beş bin İslam karşıtı kişi sokağa çıkıp memleketin yasalarının değişmesini sağlarken, yaklaşık 90 bin cami imamı, artı müezzini, artı bunların bilmem ne kadar adet müftüsü, artı cemaati hiçbir tesir oluşturamıyorsa, ne zaman titreyip kendinize geleceksiniz? Siz sokaklara dökülün diyen de yok. Vazifenizi yapın, insanları irşad edin, hakikatleri anlatın, sohbetleri edin, örnek bir hayat yaşayın, ihlas ve samimiyetle hareket edin ve kalplere Allah korkusunun yerleşmesine vesile olun.

Bu feci gidişi durdurmakla birinci dereceden mes’ul olanları sorsak, işinize geldiği için devlet yetkililerini gösterirsiniz. Ama çok iyi biliyorsunuz ki, bütün bu azgınlıkların, sapkınlıkların, hırsızlıkların, haksız yere kıyılan canların, perişan edilen her an her dakika zulme ve şiddete maruz kalan çocukların, gençlerin, kızların, kadınların vebali öncelikle sizin üzerinizde. Sokakta çıplak gezenlerin, ömründe bir kere salavat getirmeden ölüp gidenlerin, İslam’ı ve tarihimizi yanlış bilenlerin,üç beş gizli Yahudi gazeteci yazarla ve üç beş sözde sanatçı ile beyinleri yıkanan, imanları ve ebedi saadetleri çalınan nesillerin vebali, onlara ilmiyle, hikmetiyle, vakarı ile, fesahat ve belagati ile ağızlarının payını vermeyip maaşını alıp yatan sizlerin üzerinde… Siz vazifenizi yapmadığınız için, yüz binlerceniz toplamda bir adam yapmadığınız için bu millet bu halde. “E ne yapalım. Zaman çok kötü” diye bir de bahane uydurmuşsunuz, gidiyorsunuz. Ama bilin ki sadece kendinizi kandırıyorsunuz.

Titreyin ve kendinize gelin! Nereye gidiyorsunuz, insanları nereye sevk ediyorsunuz, gökten birilerinin gelip de bu küfrü yıkmasını, bu zulüm, küfür ve felaket çağını sonlandırmasını mı bekliyorsunuz? Siz bu hallerde iken, kimlerin bunu yapmasını bekliyorsunuz, uzaylıların mı? Hiçbir şey yapamadınız, bir de nasıl olabiliyor da yapmaya çalışanları, bu yükün altına girip bedel ödeyenleri sapkınlıkla, cahillikle, fasıklıkla, fevrilikle suçlayabiliyor ve dillerinizi bu mübarek insanlara uzatabiliyorsunuz? Allah’ın azabının ne kadar şiddetli olduğunun şuurunda bile değilsiniz, tıpkı, dünya tarihinin görüp görebileceği en büyük küfür ve zulüm devrinin tam içinde yaşadığınızın şuurunda olmadığınız gibi. Nefsiniz sizi, cehennemin dibine doğru götürüyor, zira haram yeyip haramileşenlerden oluyorsunuz, dilsiz şeytanlardan oluyorsunuz, amel defterinize hayal bile edemeyeceğiniz veballeri dur durak bilmeden yazdırıyorsunuz. Köprüden önce son çıkıştasınız!

Mehmet Fahri Sertkaya

Zina ettim, öldürülecek miyim?


Bir şey suç/kusur/günah ise, o şeye götüren her şey de suç/kusur/günahtır. İslam hukuku, günümüzün akıllara zarar, rezil guguk sistemlerine benzemez.

Darül Harpte, yani İslam Hukuku ile idare olunmayan bir devlette, had ve ta’zir cezaları uygulanmaz. Böyle bir devlette Müslümanlar, hırsızlık yapanın elini kesmez, zina eden evli kadın ve erkekleri recm etmez. Zina eden bekar kızları ve erkekleri de sopalamaz ve sürgün etmez. Çünkü Dar’ül Harp, Müslümanların devlet idaresine hakim olup da devlet gücü ile nizamı sağlayabildikleri bir ülke değildir. Devlet olmadan, müslüman fertlerin ya da grupların kendi kendilerine yargılama ve infaz yapma hakları da yoktur. Müslüman bir grubun, bir diyarın yönetimini el geçirir geçirmez şer’i cezaları uygulama hakkı da yoktur. Bir devletin ya da bir siyasi otoritenin, denetimi altındaki bir yerde, bir suçun/günahın önünü tamamen kesmeden, o suçu-günahı işleyen vatandaşlarını cezalandırma hakkı yoktur. Önce İslami düzen kurulur, gerekli bütün tedbirler alınır, denetim gereğince yapılır, her suçun önü kesilir, insanlar ikaz edilir, cezanın çok ağır olduğu duyurulur, bundan sonra, bunca tedbire, denetime ve ikaza rağmen bu günahlara düşenler olursa da cezasını çeker. İslam devleti ya da İslami bir bölgesel idare, T.C gibi içki üretilmesini, satılmasını, içilmesini serbest bırakıp da ya da yönetimi altındaki topraklara bunların dışarında girmesini önleyemeyip de, içkili halde araç kullanılmasını ya da kaza yapılmasını cezalandırmak gibi komik ve saçma uygulamalar yapmaz. Bir şey suç/kusur/günah ise, o şeye götüren her şey de suç/kusur/günahtır. Kendisi en temel hukuk kaidelerine uymadığı ve bilmediği halde, vatandaşlarının hukuka saygılı ve adil bireyler olmasını bekleyen idari sisteme “Demokrasi” denir. Bu sistemin ne olduğunu idrak edemeden bağıra çağıra savunanlara “çağdaş”, böylesine cahilce ve yanlış bir sistemi eleştirip gerçekten medeni ve hukuki bir yönetim isteyenlere de “gerici” denilir.

Mehmet Fahri Sertkaya

Cübbeli Ahmet Hoca da, İsmailağa camiası da çok zor duruma düştüler | Onlarca senedir dar’ül harp fıkhına dair itirazları dikkate almıyorlardı

ihsan şenocak, Cübbeli Ahmed Hoca, ismailağa cemaati, süleymancılar, Mehmet Fahri Sertkaya, dar'ül harp, dar'ül islam, türkiye dar'ül harp mi, akademi dergisi,

Cübbeli Ahmet Hoca da, İsmailağa camiası da çok zor duruma düştüler. 

Onlarca senedir dar’ül harp fıkhına dair itirazlarımızı dikkate almıyorlardı, kendilerine itibar eden sayısız Müslümanı, türlü sıkıntılara hatta maddi ve manevi felaketlere sürüklüyorlardı. Akademi Dergisi olarak son birkaç sene içinde, bunca Müslümanın dünya ve ahiret saadetini dert edinerek, İsmailağa denilen nursuz, feyizsiz, icazetsiz ve bozuk tarikata ve hususiyetle de hoca demekten imtina ettiğimiz Cübbeli Ahmet denilen Ahmet Mahmut Ünlü‘ye karşı, bu zararlarına mani olmak adına ilmi izahlar ve ispatlarla dolu yayınlar yapmıştık. Camia, hakkı olmadığı halde sessiz kalırken, sessizliği tercih ederken, Cübbeli Ahmet ise daha çirkin bir davranış sergilemişti. Hakikati kabul etmek, Müslümanları böyle zor bir halden bir an evvel kurtarmak ya da bizim ilmi yayınlarımıza yine ilmi itirazlarla karşılıklar vermek yerine, bir programda, bir izleyici sorusuna “Türkiye İslam devleti değil ki, biz o söyleneni yapabilelim” tarzında, diğer programda ya da köşe yazısında “Türkiye kesinlikle dar’ül harb değildir” tarzında kendini yalanlayıp duran açıklamalar yapıyor, yetmiyor, iyice köşeye sıkıştığında ise, cemaatleri birbirine düşürmeyi bile göze alarak, herkesi birbirine katıp kendini oldu bitti ile haklı çıkaracak çirkinliklere tevessül edebiliyordu. Bu kadar aciz kalışın üzerine, şahsımı bütün bir millete, hususiyetle de çeşitli Müslüman kesimlere “iç ve dış güçlerin adamı”, “ajan”, “namussuz”, “şuna buna da dilini uzatmış” şeklinde iftiralarla hedef gösterebiliyordu.

Biz bu mücadeleler sırasında, Türkiye’nin yönetim şekliyle de, halkının durumu göz önüne alındığında da, İslam devleti kabul edilemeyeceğini türlü türlü izah ve ispat ediyorduk. Şimdilerde ise yeni bir gelişme oldu. Kapsamlı bir araştırma yapıldı ve ülkelerin İslamilik endeksi yani İslami kriterlere ne kadar uydukları, ciddiyetle araştırıldı. Bu ciddi araştırma da bizim, sözde İslam ülkesi denilen ülkeler hakkındaki kanatlerimizi doğruladı.

George Washington Üniversitesi’nden Şehrazat S. Rahman ve Hüseyin Askeri, uluslararası akademik bir dergide (Global Economy Journal) “İslam Ülkeleri Ne Kadar İslami?” adlı bir makale yayınladı. Bu makalede “İslamilik Endeksi” diye bir başlık altında İslam ülkelerinin ve İslam ülkesi olmayan ülkelerin “İslamiliğini” gösteren bir endekse yer verildi.

Kendilerini “İslam ülkesi” olarak resmen açıklayan 7 ülke var: Afganistan, Bahreyn, İran, Moritanya, Umman, Pakistan ve Yemen. 

12 ülke ise İslam’ı devletin “resmi dini” olarak kabul ediyor: Cezayir, Bangladeş, Mısır, Irak, Kuveyt, Libya, Malezya, Maldivler, Fas, Tunus, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri…

Milletçe İslami uygulamaları “benimseyen” ülkeler de dahil edilince, İslam İşbirliği Teşkilatı‘na üye 57 ülke kategorilendirilmiş:

a) İslam’ı devletin resmi dini olarak kabul eden ülkeler

b) İslam’ı devletin ana dini olarak kabul eden ülkeler

c) Dikkate değer bir Müslüman nüfusa sahip olan ülkeler

d) Kendilerini İslam cumhuriyeti olarak ilan eden ülkeler

Ve bunlarla birlikte İslam ülkesi olmayanları da katılıp, “İslamilik Endeksi” araştırmasına toplam 208 ülkeyi dahil edildi.

İLK 10’DA İSLAM ÜLKESİ YOK

İslamilik Endeksi sonuçlarında İlk 10 içerisinde ne bir İslam Ülkesi ne de bir İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi ülke yok.

1. YENİ ZELANDA

2. LÜKSEMBURG

3. İRLANDA

4. İZLANDA

5. FİNLANDİYA

6. DANİMARKA

7. KANADA

8. İNGİLTERE

9. AVUSTRALYA

10. HOLLANDA

Araştırmada İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi olan ve listeye 38. sıradan girmeyi başaran Malezya, nüfusunun çoğu Müslüman olan ülkeler içinde şu anda en İslami ülke diyebiliriz.

Malezya’yı 48. sırada Kuveyt, 64’te Bahreyn (kendisi 7 İslam ülkesinden biri), 65’te Brunei, 73’te Uganda takip ediyor.

TÜRKİYE NEREDE?

Türkiye, 103. sırada.

208 ülkeden 206. sırada son İslam ülkesi ise Somali

Özetlersek: Yeni Zelanda, Lüksemburg, İrlanda ile başlayan listedeki ülkeler “İslamilik” endeksinde nüfusunun çoğu Müslüman olan ülkelerin tamamını hallaç pamuğu gibi atmış gözüküyor. Takipçilerim hatırlayacaklar ki, en az Cübbeli Ahmet kadar samimiyetsiz biri olan, ehli sünnet olduğunu iddia etse de olmayan, dini dünya siyasetine alet eden İhsan Şenocak‘a da bu hususta bir karşılık vermiş, gerçekleri tokat gibi yüzüne çarpmıştım da üzerine geçen yıllar boyunca gık bile edememişti. Milletimizin kurtuluşu gayesi ile mücadele ettiklerini iddia edip duran bu şahısların, alim olduklarını iddia edip duran bu şahısların, bu derece samimiyetsizliklerine, umursamazlıklarına ve en temel İslami hususları bilmemelerine, bilmedikleri izah edilince hatalarından dönmemelerine ne denir, nifak denir mi, ona da siz kendiniz karar verin.

ŞİMDİ NE OLACAK?

O halde; Böyle bir ülkede Müslümanlardan bir imkansızı başarmalarını isteyip, dar’ül harp fıkhı değil de dar’ül İslam fıkhı yaşatmaya çalışanlar, hatta yetmeyip takva üzere yaşatmaya çalışanlar; bunu başaramayıp perişan olan, küfrün karşısında aciz kalan, hatta bazıları savrulup giden, İslami kaidelere göre yaşamayı bile tamamen terk eden hangi bir Müslümanın ve neslinin hesabını verebilecekler? 

Ve nasıl olur da  hala bunca izaha ve ispata rağmen “Bu ülke İslam ülkesi”, “Olur mu bu ülkede Müslümanlığın alametleri var. Camiler var, mescitler var.”, “Refah partisi (ya da AK parti) İslami parti. Erbakan emir’ül mü’minimizdir. Tayyip bey başkomutanımızdır” demekte ısrar edip Müslümanları çıkmazlara sokarlar, ehli küfrü güçlendirirler? 

Peybamberimiz (s.a.v.) Mekke hayatı boyunca, Medine’de yaşadığı gibi mi yaşadı? Aynı fıkhı mı tatbik etti? Sanki dar’ül harp fıkhını bir cemaat mi uydurdu? Bu samimiyetsizler, bu kutta-i tarikler, ehli sünnetin bunca muteber eserini nasıl okudular?

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Nüfusunun çoğunun Müslüman olması, ezanlar okunması, o ülkeyi İslam ülkesi yapar mı?

Bir ülkenin küfür ülkesi ya da İslâm ülkesi olması hususunda karar verilirken, ülkenin nüfusunun ne kadarının Müslüman olduğuna bakılmaz.

Bir ülkede, nüfusun yüzde doksan dokuzu Hristiyan olsa, kalan yüzde biri Müslüman olsa ve Müslümanlar sayıca bu kadar az olmalarına rağmen idarede olsalar…
Devlet tamamen şer’i kaidelere göre yönetilse, bütün hukuk sistemi ve idari sistem şeriata göre olsa…

Bütün hristiyanlar vatandaş değil teba olsa, zımmi olsa, bunlardan ek vergi alınsa ve yine de bu hristiyanlar memur, asker, subay değil muhtar bile olamasa… Müslümanlar bu derece hür, bu derece güçlü olsa…

O ülkedeki Müslümanlar hiç bir sıkıntı, baskı,zorlama ve tehlike altında kalmadan İslam inançlarının ve ibadetlerinin TAMAMINI, istedikleri her zaman ve mekanda açıklayabilse, savunabilse ve uygulayabilse…

İşte orası bile Dar’ül İslamdır. İslam devletidir.

Tam tersi de geçerlidir. Yüzde birlik gayri müslim nüfus, yüzde doksan dokuzu oluşturan Müslümanları yenip idareyi ellerine almış ve İslam’ı tamamen ya da kısmen yasaklamış olabilirler. İşte orası da Dar’ül Harptir. Orada sayıca çoğunlukta olsalar idareye sahip olmadıkları için Müslümanlar inançlarını serbestçe açıklayamaz ve yaşayamazlar. Ancak imkan bulabildikleri sınırlı özgürlük ile yapabildiklerini yaparlar.

Zaten bir ülkenin Dar’ül Harp ya da Dar’ül İslam oluşunda İmameyne göre(İmamı Azam’ın müctehid iki talebesine göre) sadece ülkede şeriatın tatbik edilip edilmediğine bakılır. Başka bir şeye bakılmaz.

Bir ülkenin Dar’ül İslam ya da Dar’ül Harp olması hususunda nüfusa bakılmaz. O ülkede camilere ve minarelere ve ezana izin verilmiş mi, verilmiş ise ne kadar verilmiş “Almanya’da da verilmiş ama Türkiye’de daha bir başka verilmiş canım” diye ahmakça ya da samimiyetsizce bakış açılarına girilmez. Gerçek bir İslam ülkesi, kısmen de olsa İslam hükümlerini neden yasaklasın?  “Eman” sadece kısmi hürriyet demek değildir. Eman varsa, İslam’ın her inanç maddesine ve her ibadet şekline vardır. Öyle ya eman varsa İslami idare vardır. İslami idare varsa ve Müslümanlar hakim iseler neden bir kısım İslami esaslara serbestlik, bir kısmına ise yasak uygulasınlar?

Bir devlette İslam ahkamı (hükümleri) uygulamadan kaldırıldı mı, orası kendiliğinden Dar’ül Harb olur. Düşman işgali, Müslümanları kırıp geçirmesi ve idareyi zorla alması şart değildir. 
Ehli sünnetin muteber kaynaklarına başvuralım: 

İbn-i Hummam (rh.a.) “Hicretten önce Mekke Dar’uş Şirk idi.” (1)

Alleme Alüsi (rh.a.) “Fetihten önce Mekke Dar’ul Harb idi.” (2)

Şemsül Eimme İmam-ı Serahsi (Rh.a.) de “Mekke bir Dar’uş Şirk idi. Çünkü Mekkenin içerisinde İslam ahkamları icra edilmiyordu.“ (3)

“Bir yerde Müslümanlar varsa ve orada namazlar kılınıyor, ezanlar okunuyorsa, oraya Dar’ül Harp denilemez.” diyenlere deriz ki;

İmam-ı Serahsi, Alüsi, İbn-i Hummam “Mekke fetihten önce Dar’ul Harb idi” dedikleri zaman onlar da biliyordu ki o gün Hz. Muhammed (s.a.v) çok sayıda sahabesi de Mekke’de idi. Fakat İslam hakim değildi de ondan Dar’ul Harb oluyordu. Bu nedenle içerisinde İslam ahkamı icra edilmeyen bir devletin nüfusunun %99’u Müslüman olsa dahi o yerin Dar’ül Harb olmasını engellemez.  Dahası da var ki, bir ülkenin ezici çoğunluğu Müslüman iken idareye Müslümanların hakim olamamsı muhaldir. Zira gerçekten Müslüman olan toplumlar üzerinde bu kadar önemle durulan cihad farzını terk etmezler, devletin islam devleti olmayışından dolayı da itikadi ve ameli hususlarda rahat edemezler, bir an evvel orayı İslam devletine çevirir, uygulanan ahkamı tamamen İslam ahkamı yaparlar.

DÜNYADA HİÇ İSLAM DEVLETİ YOK!

► Vatandaşının yarısı bile Müslüman olan bir ülkede bir genel kurmay başkanı çıkıp da, laiklik adına, Hristiyanlık adına v.s. adına darbe yapamaz. Es kaza yaptı diyelim, bu darbeyi ayakta tutamaz.

► Nüfusunun yarısı bile Müslüman olan bir ülkede her caddede onlarca güzellik merkezi, tekel büfe, toto-loto bayii olamaz. Toplum çılgınca bir çıplaklık, kumar, fuhşiyat, hırsızlık, arsızlık, güvensizlik içinde bulunamaz.

► Nüfusunun yarısı bile Müslüman olan bir ülkede gencecik kızlar neredeyse çırılçıplak gezemez. TV’ler, gazeteler ve dergiler o derecede müstehcen olamaz.

► Nüfusunun yarısı bile Müslüman olan bir ülkede genel evler resmen faaliyet gösteremez. Kaldı ki bunlardan vergi almayı kimse teklif bile edemez. Vergi madalyası takmak mı? Onu yapmak isteyeni o milletin elinden kimse kurtaramaz.

► Nüfusunun yarısı bile Müslüman olan bir ülkede kamu kurumlarında İslam’ın en temel/en meşhur emirlerinden biri olan başörtüsü ve namaz yasaklanamaz. Kadın erkek memurlar ve memureler bir arada, tesettürsüz ve birbirlerine çok yakın olabilecekleri şekilde çalıştırılamaz. Liseler, üniversiteler bu derece iğrençleşemez. Kantinlerde kılıf ve doğum kontrol hapı satılamaz. Üç beş zibidi ekranlara çıkıp hemen her gün başörtüsüne dil uzatamaz.

► Nüfusunun yarısı bile Müslüman olan bir ülkede Müslümanlar öşrün, fıkhın, şeriatın, muamelatın ne olduğunu, İslam’ın miras hukukunu olsun bilip tatbik ederler. Bunların bile bilinmediği ve duyulmadığı bir ülkede nüfusun yarısı bile Müslüman değildir. Eğer nüfusun yarısı bile Müslüman olsa, o ülkede İslam’ın hükümleri tam olarak tatbik edilemese de en azından tam olarak bilinir ve nüfusun yarısını temsil eden Müslümanlar her gün her gece bu hükümleri tatbik etmek için neler yapmaları gerektiğine bakarlar. Böyle gayret gösterirler.

► Şayet bir ülkede nüfusun yarısı bile Müslüman olsa, bunlar emr-i bil ma’ruf ve nehy-i anil münker farzını eda etseler, İslam’ın emir ettiği cihad farzını yerine getirseler o ülke süt liman olur. Ve böylece Müslümanların o ülkede ezilmesini bir kenara koyun, nüfusun geriye kalan diğer yarısı gönül rızası ile Müslümanların idaresine ve İslam idaresine girerler

► İşte Nüfusunun yarısı bile Müslüman olmayan bir ülkede bir veya bir kaç siyasi parti ya da cemiyet, kendilerini on numara Müslüman zan edip her meselede cehaletleri ve kuru akıl ve mantıkları ile yüz binlerce, milyonlarca Müslümanı peşlerinden sürüklerler ve Dar’ül Harp denen şeyin kelime manasını bile doğru düzgün bilmezlerse orası tam anlamı ile ŞENLİK olur.. EVLERE ŞENLİK OLUR… Onlarca yıl geçer, hatta yarım asırdan fazla süre geçer siyasi liderler göçer gider ama İslam davası ve Müslümanlar yerlerinde sayarlar.

► Yerden bitme bir zibidi askerin başına geçip bütün Müslümanların dini ile dalga geçer, namlunun ucunu birazcık gösterir ve meydandan ilk önce Müslüman(!) siyasi liderler kaçarlar.

► Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir İslam devleti yok. Bu kafayla da bir yüz elli sene daha olmaz. Artık siyasal islam denen kokuşmuş akımdan ve kendini bu millete büyük kurtarıcı gibi tanıtmış parti lideri çapsızlardan, cahillerden davamızı kurtarma vakti. Alimlere tabi olma vakti. Zira Türkiye nüfusunun yarısı bile, hatta sözde İslami mücadele verenlerin ciddi bir kısmı bile, İslami çerçeveden bakınca “Müslüman değiller.” Dünyada şeriat ile idare edilen tek bir İslam devleti de yok. 
Hadis-i şerifin ifadesi ile “Allah bu ümmeti, ağzı cerbezeli laf yapan münafık din alimlerinin şerlerinden muhafaza buyursun.”

1-  Feth’ul Kadir C.6 Sh. 1782

2- Ruhul Meani C. 21 Sh. 183

3- El-Mebsut C.14 Sh.18

Mehmet Fahri Sertkaya

Namusu ile kadın satanların ödüllendirildiği İslam ülkesi hangisidir?

fuhuş, zina, akp'nin gerçek yüzü, matild manukyan, eşcinsellik, islam hukuku, dar'ül harp, dar'ül islam, türkiye dar'ül harp mi, Cübbeli Ahmed Hoca, ismailağa cemaati, kumar,

Bir İslam ülkesi düşünün!

► Dini nikah yapmak suç olsun, imam nikahı kıydıranlar, şikayet edilince onlara ceza verilsin

Bir İslam ülkesi düşünün!
► “Eşcinsellik sapıklıktır” demek suç sayılsın…

Bir İslam ülkesi düşünün!
► Gâvura “Gâvur” demek ve insanları dini kimliğine göre sınıflandırmak suç kabul edilsin…

Bir İslam ülkesi düşünün!
► “İslam ordusu” olması gereken ordusuna gayri müslimleri de asker hatta subay olarak alsın… Yetmedi gayri müslimleri İslam devletinin her makamında görevlendirsin…

Bir İslam ülkesi düşünün!
► Domuz eti, kumar, içki-şarap ve sağlığa zararlı daha sayısız şey serbest olsun…

Bir İslam ülkesi düşünün!
► Zina serbest olsun… Evlilerin zina etmeleri bile cezasız bırakılsın…

Bir İslam ülkesi düşünün!
► Genel evler ve fahişelik serbest olsun. Hatta kumar gibi fuhuş da devlet denetiminde olsun, bunlardan vergi alınsın. Yetmedi bu kumardan, fuhuştan, faizden elde ettiği vergilerle, imamların, müezzinlerin, müftülerin ve bütün memurların maaşları ödensin… Dahası da var, ülkenin en önde gelen pezevenklerinden birine devlet “vergi rekortmeni” ödülünün şölen havasında versin. Halktan da hiçbir tepki çıkmasın.

Bir İslam ülkesi düşünün!
► Miras hukuku, alış veriş/ticaret hukuku, medeni hukuku, savaş hukuku dahil bütün hukuku gayri islami olsun…

Bir İslam ülkesi düşünün!
► Camiler açık olsun, yüz binlerce Diyanet personeli olsun, beş vakit namazlar kılınabilsin, Cuma namazlarına sorun çıkartılmasın bu düzen böyle onlarca yıl devam etsin, ama bir tek imamın bile bir vaazında ağzından “şeriat“, “hilafet“, “İslam medeni hukuku“, “Mecelle“, “Öşür” ve benzeri en temel İslami terimler duyulamasın.

Bir İslam ülkesi düşünün!
► Bütün bu sayılanların yaşandığı o ülkede, her şeyi temelinden düzeltmekle, nasihat etmekle, doğruyu öğretmekle sorumlu olan sözde alimler ve hocalar, bu ülkeyi hem de ısrarla “İslam ülkesi” ilan etsin…


İslam’ı bir siyasi parti, hizmeti ve nasihati parti teşkilatlarında havalı el kol hareketleri ile, kameralar karşısında coşmuş egoları ile nutuk atmak zan etsinler… Atı alan ve Müslümanları mağlup eden gavurlar Üsküdar’ı geçeli iki asır olsun, o sözde İslam ülkesinde kimsenin bir rahatsızlığı olmasın…

Böyle bir İslam ülkesi düşünemiyorsunuz değil mi?


O halde en azından böyle bir Türkiye’ye İslam ülkesi diyen okumuş cahilleri, sözde hocaları gözünüzden düşürün. Dünya ve ahiret saadetiniz için onların peşlerine takılmayın. İslam’ı şahsi egolarını tatmin, şöhret hırslarını tatmin için malzeme yapan Diyanet mensubu ya da Diyanet harici hiçbir şeref yoksununa, samimiyetsiz sefile, videolarını, video kanallarını, sosyal medya sayfalarını takip ederek destek vermeyin.

Resim: Sözde İslam ülkesi Türkiye’nin, “Vergi rekortmeni” madalyası taktığı, kadın satıcısı Matild Manukyan… “Ben namusumla kadın satıyorum” sözü ile meşhurdur.

ben namusumla kadın satıyorum matild manukyan


Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Duydunuz mu, Mehmet Kırkıncı “Türkiye İslam devletidir.” demiş?



NİYE BUNLAR HEP BÖYLE?

Sözde alim ve sözde Bediüzzaman Said-i Nursi’nin, kendi gibi sözde alim talebelerinden biri olan, bu güne kadar pek çok ilmi meselede kendini alim sınıfına koyarak yazdıkları ile yüzlerce pot kırmış olan Mehmet Kırkıncı, Dar’ül Harb meselesine dair de bir kitapçık neşretmiş uzun yıllar önce…

İlimden ve ilim adamı ciddiyetinden uzak bir şekilde, “Türkiye’de bu kadar müslüman var. Bu kadar cami var. İmam var. Müftü var. Türkiye hiç dar’ül harp olur mu?” mesajı vermiş durmuş sık tekrarlarla… Almanya’da ya da Fransa ve İngiltere’de de çok sayıda müslüman var. Camileri var, imamları var, müftüleri var. Cemaatleri ve tarikatları var. Tesettürlü olarak ya da sakallı olarak devlet dairelerinde çalışma hakları var. Hatta İngiltere’de taraflardan ikisi de müslüman olursa şeriat kanunlarına göre yargılanma hakları bile var. O zaman bu ülkeler de dar’ül İslam mı? Elbette değil… 

Ya da Kırkıncı’nın iddia ettiği gibi Türkiye halkının yüzde doksan dokuzu gerçekten müslüman mı? Öyle ise Avrupalıdan daha fazla gâvurluk yapan milyonlarca insan Türkiye’deki Yunanistan vatandaşları mı? Bunlar T.C. kimliğine sahip değiller mi? Bu kadar küfre, şirke, günaha, isyana, çıplaklığa, ticari ahlaksızlığa, üçkağıda, dolandırıcılığa, tecavüze, hırsızlığa, zulme, haksız yere cana kıymalara, tecavüzlere, bu derece tavan yapmış rezilliğe yüzde doksan dokuzu müslüman bir ülkede denk geliyorsak, ya bu haberlerin hepsi yalan ya da Kırkıncı bir hayal aleminde yaşıyor. Türkiye’nin muhafazakar olduğu iddia edilen bölgelerindeki sokakları ve caddeleri bile görmüyor mu? Her sokaktaki onca kumar bayilerini, içki büfelerini, güzellik salonlarını, güzellik salonu görünümlü fuhuş yuvalarını da mı görmüyor? Şu televizyon kanallarının halini, şu internetin halini de mi görmüyor? Katolik misyonerler tarafından ellerine verilen ve Kur’an-ı Kerim’in bile önüne koydukları risale denilen zırvalara bu kadar kafasını gömünce bir insan, bu kadar mı gerçeklerden ve gerçek hayattan uzaklaşabiliyor? Belli ki gerçek hayattan bu kadar uzak ve bir karakolda görev yapan bir tek müslüman polis memurundan bile kolayca öğrenebileceği vahim gerçekleri bile bilmiyor. Ya da daha kötü bir ihtimal var, her şeyi biliyor, her şeyin farkında ama böyle hareket etmek, gerçekleri görmemek işine geliyor. 

Büyük büyük mücadeleler ile bu ülkede Dinler Arası Diyalog adı altında yapılan “ortak din” ve “misyonerlik” planlarına mani olabilmeyi başardıktan sonra, artık diyalogla yatıp diyalogla kalkmadığımız günlere çıkmanın şükrünü eda etmek isterken, bu başarıda zerre kadar katkısı olmayan Kırkıncı’nın, bir de üstüne çıkıp da Fethullah Gülen’e medhiyeler düzen ve diyalog adı ile maskelenen misyonerlik faaliyetlerine destek olan açıklamalarını duymuş olmamız da “gerçekleri çok net görüyor ama sıkıntı etmiyor.” şüphemizi artırıyor. 

Ya da, ibneliği, seviciliği, transeksüelliği, zinayı, evlilerin zinasını, misyonerliği, domuz etini dahil türlü melaneti serbest bırakmış bir partiyi ve liderini, türlü yalan dolanları da, vurgunları da, ihanetleri de ispatları ile meydana serildikten sonra bile destekleyen açıklamalar yapması da “gerçekleri çok net görüyor ama sıkıntı etmiyor.” ihtimalini güçlendirmiyor mu?

Peki, bu kadar “sıkıntısız” bir sözde alimi, samimi müslümanların sıkıntı etmesi, kafaya takması gerekiyor mu? Hangi meselede, nasıl bir kanaat arz ettiğinin bir önemi kalıyor mu?

Bir ülkenin İslam ülkesi olup olmadığına hükmedilir iken, kendini alim zan eden böylesi acayip kişiliklerin yaptığı gibi, ülkenin ne kadarının Müslüman olduğuna bakılmaz. İslam şeriatı ile idare edilip edilmediğine bakılır. 

Onun da baktığı ama işine geldiği gibi anlayıp aktardığı muteber kaynaklara, samimi ve Allah’tan korkan bir mü’min gözü ile bakalım: Bir yerde İslam ahkamı tatbik edilmedi mi orası kendiliğinden dar’ul harb olur mu?  Orada nüfusun ne kadarının müslüman olup olmadığına bakılır mı?

– İbn-i Hummam (rh.a.) “Hicretten önce Mekke dar’uş şirk idi.” (Feth’ul Kadir C.6 Sh. 178)

– Alleme Alüsi (rh.a.) “Fetih den önce Mekke Dar’ul Harb idi.” (Ruhul Meani C. 21 Sh. 18)

– İmam-ı Serahsi (Rh.a.) de “Mekke bir dar’uş şirk idi. Çünkü Mekke’nin içerisinde İslam ahkamı icra edilmiyordu. “ (El-Mebsut C.14 Sh.18) 

demektedirler.

 “BİR YERDE MÜSLÜMANLAR VARSA ORAYA DAR’UL HARB DENMEZ” diyenlere deriz ki; İmam-ı Serahsi , Alüsi , İbn-i Hummam “Mekke fetihten önce Dar’ul Harb idi” dedikleri zaman onlar da biliyordu ki o gün Hz. Muhammed (s.a.v) de Mekke’de idi. Fakat İslam hakim değildi de ondan dar’ul harb oluyordu. Bu nedenle içerisinde İslam ahkamı icra edilmeyen bir yerde nüfusun %99’u müslüman bile olsa, orası yine de İslam devleti olmaz. 

Bu arada, altı yıldır, Risale-i Nur denilen paçavraların gayri ilmi, gayri islami, gayri ciddi, art niyetli, misyonerlik maksatlı yazılmış zırvalar olduğunu, ortaya ciddi ispatlar koyarak kaleme alıyor, Mehmet Kırkıncı gibi sözde alim ve sözde İslami önder kişilerden, bu iddialarımıza cevaplar vermesini bekliyoruz. Ara ara kendilerine açık mektup şeklinde kaleme aldığımız yayınlarımız bile olmasına rağmen, cemaatine mensup sade müslüman kardeşlerimiz bile bize ulaşmasına rağmen, Mehmet Kırkıncı ve benzerleri neden böylesine derin bir sessizlik içindeler?

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Osmanlı’nın Diyanet Teşkilatı faize cevaz verdi mi?

Mehmet Fahri Sertkaya, osmanlı devlet nizamı, fetvalar, Faiz, dar'ül harp, dar'ül islam, türkiye dar'ül harp mi, fıkıh,



– Şeriat ile idare edilmeyen bir küfür devletinde, bir kafirin bankasına ya da bir devlet bankasına para yatırıp faizi ile almak caizdir diyorlar?

– Evet caizdir. Meşihat-i islamiyyenin yani eskiden İstanbul’da din işlerini idare eden Osmanlı Devleti’nin Diyanet İşleri dairesinin “Ceride-i ilmiyye” kitabının 29 Şubat 1336 ve 9 Cemazil-uhra 1338 tarih ve 55. sayısının 1744. sayfasında yazılı fetvada, “Gayrimüslim bir ülkede kâfir bankasına para yatırıp, bankadan faiz almak, şer’an helâl olur” buyuruluyor. Ve bu fetva hanefi mezhebinin muteber fıkıh kitaplarında sıklıkla yer almış olan “Küfür devletinde faiz yoktur. Caizdir.” fetvasına dayanıyor. 

– Peki, böyle bir bankada çalışıp alınan maaş da helâl olur mu?

– Evet, böyle bir bankada çalışıp maaş almak da helâldir.

– O halde bir küfür devletinde, İslam hukukuna göre asla çalışılamayacak daha pek çok sektörde çalışmak da helal olmaz mı? 

– Evet olur. Öyle ki bir küfür devletindeki kafirlerin alkollü içki üreten fabrikalarında işçilik yapmak bile helal olur. Ya da domuz üreten ve satan tesislerinde… Ya da oradaki bir müslümanın kendisi bir mekan açarak, mesela lokanta açarak orada domuz etinden yapılmış yemekler satması bile caiz olur. Lokantanın içkili hizmet vermesi de caiz olur. 

– Bunları bize hiç öğretmediler. Çok şaşırdım. İşin aslı pek de inanamıyorum. Ezberim bozuldu şu anda… Peki bu fetvaların şer’i mesnedlerini/dayanaklarını nasıl öğrenebilirim?

– Çok kolay. Fıkıh sahasında yeterli donanıma sahip bir tanıdığından, hanefi mezhebinin muteber fıkıh eserlerini incelemesini ve dar’ül harpte nelerin cevazına fetva verildiğini araştırmasını isteyebilirsin. Ya da güvenmek istersen, ilk önce yukarıda bahsedilen Osmanlı fetvasını, ardından da www.AkademiDergisi.com sitemizde muteber kaynaklardan tercüme ederek paylaştığımız ilgili yayınları inceleyebilirsin. 

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Takva ehli olacağım derken takla atmayın! Türkiye’de İslam hukukuna göre yaşayamazsınız!

Cübbeli Ahmed Hoca, mahmud efendi, fıkıh, dar'ül harp, dar'ül islam, türkiye dar'ül harp mi, çarşaf, Mehmet Fahri Sertkaya,



Dar’ül harp fıkhı bir cemaatin ya da tarikatın kendisinin uydurduğu bir şey değil. 

Artık gözünüzü açın, güçlenin! 

Türkiye’de İslam hukukuna uygun yaşayamazsınız!

Türkiye gibi bir ülkede, dar’ül islam(Şeriat devleti) fıkhı ile amel etmeye kalkarsanız da edemezsiniz. 

Mahmud Efendi bağlıları gibi bocalar durursunuz. Tavizsiz şekilde İslam’ı yaşadığınız düşüncesi ile sakala, sarığa kadar hassas olmaya çabalar iken her gün faiz yersiniz ve faiz verirsiniz. Her gün haram meclislerinde bulunursunuz. Ya da ictimai/sosyal hayattan, tahsil imkanından, ticaretten, sanayiden, teknolojiden, kültür ve sanattan uzak mı uzak kalıp kendi çapınızda bir dünya kurmaya kalkarsınız ama bunu da başaramaz ve afallar kalırsınız. Hatta dünya-ahiret dengesini bozar, dünyanız ile beraber ahiretinizi de kaybedersiniz. Ehli küfrün zulmü altında zorla da olsa gayri İslami yaşatılırsınız (ki bakın yakın tarihe bundan başka bir şey görüyor musunuz?).

En iyi ihtimalle sizin kadar hassas olmadığını düşündüğünüz ve şiddetle tenkit edip durduğunuz babanıza muhtaç kalırsınız. Evinizi yuvanızı o kurar ama sonra siz yine bir iş tutamazsınız, hiçbir işin içinden çıkamazsınız da babanızın iş yerinde kenar köşede, çok da teknik olmayan ve çok da getirisi olmayan bir yerde çalışıp üç kuruşa geçinmeye çalışırsınız. Ne kendinizi güçlendirebilirsiniz, ne de bütün müslümanların bir an evvel güçlenmesi ve İslam şeriatının uygulanıp hayatın her aşamasında nizamın, huzurun, güvenin olması yolunda bir katkınız olur. 

Her gün sabah akşam etrafınızdaki yüzlerce insana ve esnafa bile selam vermeden geçersiniz. Onlar da sizi dışlar ve hiç kimseye İslam’ın güzelliklerini gösterme ve anlatma imkanı da bulamazsınız. Dahası da var, her bir şeyi ehli küfre bıraktığınız için, babasının iş yeri olmayanlar mecburen bir fabrikada olsun çalışmak isterler de ciğeri beş para etmez birinin takıntıları ile uğraşırsınız. Bir gün kıyafetiniz, öbür gün sakalınız, sonraki gün misvağınız, sonra düşünceniz, itikadınız, şu bu derken, her şeyiniz mesele olur…

Oysa böylesine devlet otoritesi ve halkı ile beraber İslam’dan uzaklaşmış bir ülkede, Allah’ın(c.c.) ve Rasülünün(s.a.v.) emrini yerine getirip, Hz. Peygamberin yaşayarak örnek olup gösterdiği dar’ül harp fıkhına (şeriat ile idare olunmayan ülkelerdeki İslam fıkhına) tabi olsanız, İmam-ı Azam’ın ve müctehid talebelerinin tafsilatı/ayrıntısı ile ilmi eserlere aktardığı dar’ül harp fıkhına tabi olsanız, her şey bir anda tersine döner. Ezilen ehli küfür, ezen de siz olursunuz. Güç kaybeden onlar, sürekli güçlenen de siz olursunuz.

Dar’ül harpte dar’ül islam fıkhı uygulamaya çalışmak takva değildir. Çok feci neticeleri olan bir yanılgıdır. Zira dar’ül harpte dar’ül islam fıkhı uygulayabilmek zaten mümkün değildir. 

Şu Türkiye’ye bir bakın; Bankalara, kartlara hiç bulaşmadan hanginiz ticaret yapabiliyorsunuz? 

Devletin olmadık haram gelirlerine bulaşmadan hanginiz memur olarak çalışabiliyorsunuz?

Açık saçık kızlarla yan yana gelmemek adına liseye ya da üniversiteye gitmeyip her sahayı ehli küfre terk ediyorsunuz ama sonra ister istemez açık saçık kadınların da bulunduğu yerlerde yaşıyor hatta çalışıyorsunuz. 

Siz alış veriş yaparken, ticaret yaparken, maaş alırken paralarınız  gölgesinden korkan üç beş Yahudi’nin bankasında işletiliyor ve sizin sırtınızdan bedavadan korkunç paralar kazanıp bu paralarla size saldırıyorlar ve dininize düşmanlık ediyorlar da, sizler bu paralara dokunmayıp onlara bırakmayı takva görüyorsunuz. 

Oysa dar’ül harp fıkhında bütün bunları kolay yolları ve çıkar yolları var ve bütün bu kolaylıklar şeriata uygun. Dar’ül harp fıkhı bir cemaatin ya da tarikatın kendisinin uydurduğu bir şey de değil. 

Artık gözünüzü açın, güçlenin! Bunun için önce samimi bir niyetle dar’ül harp fıkhını öğrenin! Sonra da üzerinize farz olduğu şekilde bu küfrün yıkılması için gece gündüz, maddi ve manevi gayret edin.

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi