Hayır, partimiz yok. Bazen bütün partilerin yerin dibini boylamasını istiyoruz. Bilen bilmeyen, yeterliliği olan olmayan herkesin oy kullanabildiği demokratik sistemler, siyasi partili sistemler, İslam’a aykırı diye partimiz yok. Bir milleti ilim, amel, ihlas yoluna/ayarına getirmeden, o milleti sıkıntılardan kurtarmanın mümkün olmayacağına eminiz.
Seksen milyon insandan kaçına gizli Yahudi ve gizli Ermeni demişim? Başımızdakilere bu türlü suçlamalar yaparken, ispat da edebiliyorum. Bu nedenle yıllardır karşımda sadece susup kalıyorlar, öyle değil mi?
Ayrıca bizde ırkçılık yok. Kesin şekilde haram, yasak. Gerçek kimliğiyle, bize/devletimize ihanet etmeden yaşayan Ermenilerle, Yahudilerle uğraşmıyoruz. Ermeni ve Yahudi olarak doğmaları onların tercihleri değil. Dinleri onların tercihi, ona da “Dinde zorlama yoktur” denilmiş ve ilahi emre uyuyoruz. Sayın Putin’in Rus olması bir eksiklik, bir kusur, bir suç ya da yüz kızartıcı bir hal mi? Hayır… Hristiyan olması da kendi tercihidir, tercih hakkına saygı duyuyoruz. Dünyanın, insanlığın ve hususiyle ümmetin zor zamandan geçtiği şu günlerde Sayın Putin’le, Rusya ile ve daha başka ülke ve liderlerle ortak menfaatlerimiz var. BOP karşıtlığında, Ankebut Ağı’na karşı mücadelede ve daha pek çok hususta ortaklığımız var. Bu, Müslüman olan bir kişiyi neden rahatsız etsin?
Ülkemin menfaatlerini hiçe saydığım iddianız büyük bir iftira. Bunun ahiretteki hesabı ağır olur. Çünkü ne yaptığımı, ne yapmak istediğimi bakan her göz görüyor. Ülke ve dünya gerçekten pisliğin içine batırılmış bir vaziyette ise, ben sizler gibi kendimi kandırmak, samimiyetten ayrılmak zorunda mıyım? Suçum İslamcı olmamak, samimi bir Müslüman olmak mı?
Bir müddet daha anlatmayacaktım ama az önce düşündüm, onun da yaşı çok ileri, öte tarafa geçmeden önce bu yazdıklarım yüzüne çarpılsın, karşılık verebiliyorsa, versin.
Ben yazayım, zaten buraları senelerdir takip eden Eygi’ye bir de siz yazdıklarımı aktarın ve kendisine sorun. Yazdıklarımı yalanlarsa, benimle bir telefon görüşmesi yapmasını isteyin. Saniyesini bile kesmeden paylaşalım ve tarihe not düşülmüş olsun. Gerçek yüzü de iyice gözler önüne serilsin.
Eygi’nin bu dava ile bir bağı yok. Eygi, gençlik yıllarından beri MİT personeli… Eygi gibi MİT’e çalışanlardan biri olan Mısıroğlu, 15.12.2018 tarihinde kayıt edilmiş şu videosunda;
“MİT’e çalışmak kötü bir şey değildir. Neredeyse vatan millet mevzusu diyerek ben de çalışacaktım” diyerek Eygi’yi temize çıkartmaya çalışıyor. Eygi’nin MİT personeli olduğunu inkara yol bulamayınca, böyle bir aldatmaca yapıyor. Oysa MİT denilen kurumu, MAH yani Milli Amele Hizmet’ten MİT yani Milli İstihbarat Teşkilatı haline getiren CIA’dır, Siyonizmdir. O günden bu güne MİT, Türk milletine ve devletine değil, içimizdeki İsrail’e, Masonluğa, Siyonizme, Ankebut Ağı’na hizmet etti, halen de bunlara hizmet ediyor. O günden bu güne MİT’in başına gerçek Türk ve Müslüman olanların geçmesine izin verilmedi. Sadece başına değil, üst makamlarına da izin verilmedi. Böyle bir MİT, hiçbir zaman gerçek Türklerle ve Müslümanlarla uzun süreli çalışmadı. An itibari ile bile MİT’in başında, İsrail ile danışıklı dövüştürtülerek bir hiç iken kahramanlaştırılan gizli Ermeni ve gizli Hristiyan Hakan Fidan var.
Okur yazar olanlar arasında MİT’in bu gerçek yüzünü bilmeyen hiç kimse yok ama Eygi kadar münafık ve hain olan Mısıroğlu, son çare olarak, okur yazar olan kimsenin yemeyeceği bir gol atmaya çalıştı o gün o cumartesi sohbetinde…
MİT’i kurarken CIA’nın en öncelikli hedeflerinde biri, Türkiye’nin de Sovyetlerden gelen Komünizm fırtınasına kapılmasına mani olmaktı. Bu hedef çerçesinde Türkiye’de gerçek yüzü gizlenerek neler neler çevrildi. Münafık Kadir’in videoda bahsettiği Alparslan Türkeş kod adlı şahıs da çevrilen dolaplardan biriydi. Türkiye’de derhal güçlü bir antikomünist mücadele verilmesi için Pentagon’da hususi eğitime tabi tutulmuş ve CIA güdümünde mücadele vermiş bir gizli Yahudiydi. Zaten bütün Türkiye’ye duyurduğum halde ve Mısıroğlu’na da onlarca kere sorulduğu halde, bir türlü çıkıp da Türkeş’in bu gerçek yüzünü anlatmadı. Yakın tarihin bu kritik temel taşını, antikomünist mücadele için Türkiye’de kimlerin nasıl kimliklere büründüğünü, başka bir hedef için kurulmuş görünse de nasıl teşkilatlar, cemaatler, dernekler kurduğunu anlatmadı. Anlatamazdı, çünkü Kadir de aynı yere ömrünün sonuna kadar hizmet etti. Aynı sistem içinde kullanıldı.
Bu kısımlara on senedir temas ediyorum. Detaylarına önceki yazılarımdan bakabilirsiniz. İşte Eygi’yi MİT personeli yaparlarken hedefleri de İslamcıların arasından sağlıklı ve hızlı bilgi almak, onları mümkün mertebe yönlendirmek ve onların antikomünist duruşunu güçlendirmekti. İslamcıları ve bazı bozuk tarikat ve cemaatleri, Komünizme karşı mücadelede kendi istedikleri ayarda tutabilmekti. Eygi, hayatı boyunca bundan başka bir şey olmadı. Bu gibi art niyetli ve haince projelerde kullanılan basit bir piyon olmaktan başka bir şey olmadı.
Adı Arzu…
Eygi’nin MİT ile kontağı, Arzu isminde bir kadındı. Bu kadın da Müslüman ya da vatansever falan değildi. Tesettürlü de değildi. Eygi ile nikahı falan da yoktu ama çok uzun süre gayr-i meşru cinsi münasebet de yaşadılar. Bu kadın yer yer Eygi’ye yakın durabilmek için tesettüre uygun kıyafetler de giyerdi. Çoktan öldü, gitti. Eygi’nin evlenmemesinin asıl sebepleri de bunlar…
1- Hain bir ajan olması ve sürekli risk altında olması, evlenip yuva kurmasını çok güç hale getiriyordu. Zaten işler sarpa sarınca bir ara yurt dışına da kaçmak zorunda kaldı.
2- Zaten Müslüman olmadığından, gayr-i meşru ilişkiden kaçınmaması ve nikaha/evliliğe ihtiyaç duymaması
Bu hususta hemen sözü Said-i Nursi’ye getirip onun da evlenmemiş olduğuna vurgu yaparlar ve Eygi’yi savunurlar. Halbuki Said-i Nursi de gizli Hıristiyan, gizli ajandı ve ruhban sınıfındandı. Bu sebeplerle evlenmedi. Zaten Eygi’nin en çok açık verdiği konulardan biri de Said-i Nursi konusuydu. Meydana çıkmış binbir türlü somut gerçeğe/ispata rağmen ve bir yandan da kendisi o kadar ihlaslı, mert bir mü’min rolünde görünmesine rağmen, Nursi’yi inatla savundu. Savunmaya yol bulamadığı halde ısrarla savundu ve Nursi gerçeklerini ben daha fazla duyurdukça o çok rahatsız olup karşı yazılar dahi yazıdı. Böyle yapmak zorundaydı, çünkü Said de antikomünist mücadele için kullanılan basit bir piyondan başka bir şey değildi. Bomboş, ilimsiz, kopyacı, tekrarcı, samimiyetsiz, münafık bir haindi… Tıpkı, Eygi gibi… İkisi de aynı yere ve aynı hedefe çalışıyorken, Eygi, Said’e nasıl vursun?
3- Arzu’nun varlığı da zaten Eygi’nin gerçek bir yuva kurmasının önünde büyük engel teşkil ediyordu.
Haydi, hemen bu yazdıklarımı sorun Eygi’ye… Telefonum 0554 360 56 66… Zaten biliyor kim olduğumu ve bana bir dakika içinde nasıl, nereden ulaşabileceğini. Bu Telegram grubunu da takip ediyor uzun süredir.
Telegram üzerinden hemen bir sesli görüşme yapıp kayıt edip paylaşalım. Daha yüzüne çarpacağım çok ihanetleri, adilikleri var. Müslümanları küfre götüren Nazım Kıbrısi gibi apaçık bir sapık ve şarlatanı, Allah’ın dinini, ayetlerini, tasavvufu, Allah dostlarını alet ederek müdafaa edebilmesi ama buna rağmen bir de sık sık yazılarında “Üzülüyorum. Ehl-i sünnet yıkılıyor. Tasavvufun içi boşaltılıyor” demesi de bundan, münafıklığından…
Nazım Kıbrısi de hem MİT’e hem de İngiliz gizli servislerine çalışan bir haindi. MİT’e diyorsam, anlaşılmıştır, MİT içindeki gizli Yahudi ve gizli Ermeni hainlere… Nazım’ın sözde tasavvuf anlayışı da gözler önünde. Binbir türlü somut, tartışmayı bitiren sapıklık ispatlarına rağmen ısrarla Allah’ın veli kulu ve mürşid-i kamil ilan ettikleri Nazım şarlatanının sözde müritlerinin halleri tartışmaya mahal bırakmayacak kesinlikte gözler önünde. Allah’ın ayetlerini bile sazla, defle okuyup tepinip duruyorlar. Kadın erkek aynı mekanlarda tepinip adına zikir diyorlar. Bir kısmı değil, hepsi bu halde… Mevzuyu şimdi duyan ve Nazım kimmiş, peşinden gidenler nasılmış bilmeyen biri bile açar Youtube’dan Nazım Kıbrısiye ve peşinden giden sözde mutasavvıflara dair videoları ve mevzuyu en geç bir saatte kesinleştirir ve hepsine lanet edip geçer. Ya bu Eygi, ya bu Mısıroğlu ve benzerleri? Bunlar, bu kadar sene neyi tartıştılar/tartışıyorlar? Bu kadarı, aldanarak yapılabilir mi? Avanak uyutturklarını mı zan ediyorlar bu gibi münafıklar? Bu davanın sahipsiz olduğunu mu zan ediyorlar? Bu milleti toptan ahmak mı zan ediyorlar? Şu Kadir’in ardından yazdığı köşe yazısında, onun hakkında “Ehl-i sünnet üzere idi” diyebilmesi bile sahtekarın, münafığın teki olduğunu somut surette ispat eden delillerden biri… Münafığın teki olmasa, senelerdir ispatları ile gözler önüne serdiğim sarsıcı Kadir Mısıroğlu gerçeklerini hiç vakit kaybetmeden yazar, insanları BOP’çuluktan, Kadir’in küfre düşüren kitaplarından, kasten aldatıcılık ve ihanet sergildiği cumartesi sohbetlerinden uzak tutardı. Mü’min bir kalp, tehdit altında kalacağını hatta katledilceğini bilse bile bunu yapardı.
Allah, bütün münafıklara lanet etsin ki etmiş de zaten.
“Senin de evin yıkılsın, senin de evladın parçalansın ey Erdoğan”
AKPKK’li münafık İslamcıların pişmanlık tiyatroları bu günden itibaren daha da artacaktır. Buna meydan verilmemeli. Bu kadar düşmek hata ile yapılabilecek şey değildi. Aralarında gerçekten aldanmış olanları belki bir avuçtur, kalanları bilerek ihanetlere, soygunlara, vurgunlara, katliamlara destek verdiler. Hem de vatan, millet, din, iman edebiyatı yaparak…
Allah bunların cezasını daha bu dünyada, muhtelif vesilelerle/sebeplerle vermeye başlayacak, ömrü olan herkes bunu görecek. 3. dünya harbi de yaşanacak, harp ekonomisi de oluşacak, çeşitli sebeplerle birbirlerine de girecekler, birbirlerini boğazlayacaklar, aç ve hasta düşecekler, bir kuru ekmeğe, bir şifalı ilaca muhtaç ölecekler.
Suriye başta olmak üzere, BOP kapsamında bölgede kanına girdikleri milyonlarca masumun ahı tutacak bunları… Kaçırılan ve organ mafyalarına, fuhuş mafyalarına kurban olan çocukların, gençlerin ahı tutacak bunları… “Senin de evin yıkılsın, senin de evladın parçalansın ey Erdoğan” diyen Suriyeli anaların ahı tutacak bunları.
Bunca Allah’sızlığa Allah-u zülcelali, din-i mübin-i İslam’ı, Kur’an-ı Kerim’i, hz. peygamberimizi, şeriatını, milli ve manevi değerlerimizi, vatan/devlet davamızı alet eden mel’unlar, ibret-i alem olacaklar. Çok ama çok feci suretlerde ölecekler. Ahiretlerini ise hiç düşünmeyin, aklınızdan olursunuz.
Plan işliyor. Özgür Özel’in de Sabetaycı gizli Yahudi olduğunu, AKPKK ile danışıklı dövüştüğünü ama artık AKPKK’yi gerçekten bitirme emri aldıklarınını v.s. daha önce yazmıştım. Hatta çok sayıda kişinin sosyal medya ve e-posta üzerinden kendisine yazıp bu hususları sormasını sağlamıştım. Dut yemiş bülbüle dönmüştü. Hala sesi çıkmıyor, karşıma çıkamıyor. Lakin konseyin emri icabı oynanan oyunlarda o da rolünü oynuyor.
Ortamı daha da gerecekler…
Herkes işini yapıyor, rolünü oynuyor.
Ankebut Ağı mensubu, MİT/CIA ortak personeli, gizli Yahudi ve Mason vatan haini Doğu Perinçek de talimatları yerine getiriyor. Bakın Doğu Perinçek neler dedi:
“Ekonomideki iflas, seçim sonuçlarına da yansıdı. Türkiye’nin önünde hükümet, iktidar sorunu var. Artık Türkiye’yi AK Parti tek başına yönetemez. Önümüzdeki ekonomik sarsıntılara bakıyoruz. Türkiye, ağır bir durumla karşı karşıya. Çok ciddi bir uyarı, bu. (…) Göreceksiniz, buradan söylüyorum AK Parti iktidarının devam etme şansı yok. Cumhurbaşkanlığı sistem içerisinde bir çözüm yok. Cumhurbaşkanlığı seçiminin yenilenmesi veya Cumhurbaşkanının istifası dışında görülen bir çözüm yok. Türkiye, büyük bir karar verecek. Türkiye, çalkantılı bir döneme giriyor. Türkiye, parlamenter sisteme dönecek.”
İslamcı münafıkların Yeni Nakit gazetesinin haberi…
Sanki Doğu Perinçek’in maskesi olduğunu, AKPKK ile kirli bağlantıları ve işleri olduğunu, Tayyip’in Perinçek’ten farksız hatta daha şerli biri olduğunu bilmiyorlardı…
Zan edersiniz ki “Hanımefendi” dediği ve “Osmanlı kadını”olmasını beklediği sözde sanatçı kadın, Ahmet Kural denilen ve mizahın sınırlarını aşıp hep bel altına vurarak gençliği zehirleyen lüzumsuzun nikahlı eşidir…
Bu İslamcı zihniyetliler iyice gevşediler. Ya tamamen Masonik bir proje olup ihanetler için kurulmuş olan Aile Bakanlığı’nın başındaki kadının bile sanki ortada bir aile varmış ve aile sorunu varmış gibi davranmasına, konuşmasına nasıl tahammül edebiliriz. Şu anda meydandaki asıl sorun, nikahsız gayr-i meşru yaşamanın devlet gücü kullanılarak bile topluma normal gösterilmesi değil midir? Kadının namusu, şerefi, iffeti, nikah ile haklar verilip hukuki korumaya alınması, kadını korumak iddiasında olanların meselesi bile değil midir? Bizden önce bu şekilde felakete götürücü davranışların ve kabullenişlerin felakete sürüklediği milletlerin dayanılmaz acılar ve sıkıntılar içinde olduğu gözler önünde değil midir?
Nereye sürüklüyor bu Siyonist ve Mason pususu AKPKK iktidarı ve İslamcı samimiyetsizler dinimizi, itikadımızı, ahlakımızı, kızlarımızı, nesilleri ve devletimizi? Bu millet bu ihanetlere topyekun harp ilan etmek zorundadır. Yoksa bunun sonunda Türk milleti de söz konusu diğer milletlet gibi acılar içinde kalır.
Aslanlar gibi, erkek gibi, namuslu ve şahsiyet sahibi biri olarak seven ve sevdiği kızla evlenen ama 18 yaş gibi tamamen zorlama ve art niyetli bir engele takıldığı için ceza evine giren erkekler lehine üç satır lehte yazan ya da konuşan var mı? Allah aşkına şu milletimize söylensin artık, kimler yönetiyor şu perişan haldeki devletimizi? Haham Ben Abrahamson’ın ve Şeytan’a tapıp Şeytan için insan kurban edecek ve insanları insan görmeyecek ve felaketlere sürüklenmeleri için uluslar arası sistem kuracak kadar adileşmişlerin kontrolünde olmak zorunda mı Aile bakanlığı?
Cübbelinin gerçek yüzünü senelerce aleme duyurduk. Köşeye sıkıştı ve karşımızda ne çirkinlikler sergiledi. Kendini kurtarmak için cemaatleri birbirine bile katacaktı. Yine de dimdik durdum ve hiç geri adım atmadım. Merkezim de arkamda dimdik durdu. Pekiyi bu Abdulmetin gibi sözde hocalar, alimler ne yaptılar? Oralı bile olmadılar.
İşte bakın, sonraki bir zamanda, Rus elçi öldürüldü. O güne kadar Cübbeliye “Ehl-i sünneti alet etme. Sömürme. Nurettin Yıldız mı ehl-i sünnet? Sen nasıl bir fitnesin böyle? Ehl-i sünnet üst kimliğinde buluşacağız diyerek Nurettin Yıldız’la ve ondan pek farklı olmayan İhsan Şenocak’la ve benzerleri ile bir araya geliyorsun. Hiç mi utanman yok, bu Nurettin haşa -Allah göktedir- diyen bir Vehhabi değil mi? Bunu görmemen mümkün mü?” demiştim. Hep susmuştu…
Sonra da Rus elçi öldürüldü. Elçi cinayetinin arkasından el Nusra’cı ve dolayısı ile Vehhabi/Selefi akidesindeki Esedullah timi çıktı. Bu tim, CIA+AKPKK ve diğer BOP’çu ortaklarının, Türkiye içindeki örgütlemelerinden biriydi ve Emniyet personeli içindeki bir uzantı idi. Bu Esedullah timinin arkasından da kilit adam, beyin, fikir babası olarak elbette Nurettin Yıldız çıktı. Sonra, o güne kadar ne ispat etsek ve “Akıllara zarar manevi felaketlere de sebep oluyorsunuz. Hiç mi Allah’tan korkmuyorsunuz?” desek de oralı olmayan Cübbeli, Nurettin’i panik hali ile ilk satan kişi oldu, sattı geçti. Satarken “Yok efendim neymiş, -Allah gökte mi- diye soruyorlar bu Nurettin Yıldız’a, -Bunu tam bilemiyoruz, ihtilaf var- demiş. Yuuhh, koca karıların bile o kadar ilmi var. Nesini bilemiyorsun. Vehhabilik itikadı işte bu” mealinde konuştu. Hemen ardından da Kadir Mısıroğlu sattı Nurettin’i…
İşte bu Metin de tam bu anda “Nurettin Yıldız’a vurma, açığın çok, keserim yolunu” tavrı yaptı. Pekiyi, nasıl? Biz din gayreti ile duyururken umursamadığı gerçekleri açıkça dillendirerek. Biz sonra “Şimdi çok panik yaptı ve fevri tavırla Nurettin Yıldız’ın aleyhine döndü. Cübbeli’yi eline düşüren güç odakları buna çok kızdı. Çok uzamaz, bir süre sonra bir yol bulup bunları yeniden yan yana getirirler ve bu Cübbeli her zaman olduğu gibi tükürdüklerini yalar” dedim ve geçenlerde bunu da yaptılar.
Uzak durun böyle İslamcılardan ve İslamcılıktan. Bunların Müslümanlıkla ve İslamiyetle alakaları yok. Şu yaptıkları, vicdan sahibi kişilerin, gerçekten imanı ve Allah korkusu olanların yapabileceği şey değil. İnsana “Ya projelerimize hizmet et ya da üstüne nükleer bomba atarız” deseler, hatta “derini diri diri yüzeriz” deseler böyle akıl almaz felaketlere sebep olup bunların vebaline girmeye cesaret edemez.
Cübbeli’ye büyüklerimiz hep münafık dedi, diyor. O bir yana da ahirette toplaştığımızda Metin Balkanlıoğlu’nu Müslümanların safında görürsem büyük şok yaşarım. Şayet imanını kurtarabilmişse bile şu anda mezarında kan terlediğine eminim. Zira milyonlarca insanın kanına, iliğine giren ve malını, eşyasını, namusunu ve dinini çalan BOP’çulara alet etti, sahip olduğu azıcık ilmini… Zaten beden dili, konuşmaları, tavırları da bir hekime sormayı icap ettirecek kadar tuhaftı. İnsanların en adileri kadın satanlar, anası ile zina yapanlar değildir. İnsanların en adileri bu dinimizi dünya menfaat ve siyasetine alet eden mel’unlardır. Allah onlara lanet etti. Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) onlara lanet etti. Onlardan ahir zamanda çok bol bulunacağını söyledi ve bizleri ikaz etti.
Aşırıya varmak da gevşeklik göstermek kadar büyük bir tehlikedir ve telafisi mümkün olmayan büyük zararlar verir.
1 – Kadınların gülmesi…
“Kadınların, etraftan yanlış anlaşılacak, hafiflik görülecek surette gülmesi ya da mahremi olmayan kişilere gülmesi, gülümsemesi çok ayıptır.” dese haydi neyse… Namuslu bir Müslüman kadın, açık bir mekanda ve yanında mahremi varken, mahremi ile konuşuyorken ölçülü bir surette gülümsese ne olur? Kime ne zararı olur ve nasıl bir sıkıntıya sebep olabilir? Kahkaha ise her zaman, her yerde, herkese karşı görgüsüzlüktür. Kadın-erkek ayrımı da yoktur, erkeklerin kahkaha atması da çok ayıptır.
2- Kadın-erkek karışık mekanlar…
Ayıp değil, kesinlikle haramdır. Çok da günahtır. Bunu helal bilen bir kimse artık İslam’dan çıkmıştır. Bu, İslam dininin en temel, tartışmasız ve en meşhur hükümlerinden biridir. Hem erkek-kadın karışık oturulan yerlere gitmesi ve oturması, tıpkı yabancı erkeklerle tokalaşması gibi çok günahtır ve Allah korusun peşi sıra zina gibi daha büyük günahlara sürüklenir hem de nargile içmek, hesabı çok ama çok zor verilecek büyük bir günahtır. Zira bize emanet edilen şu vücudu korumak farz üstüne farzdır. Zarar vermek ise çok günah olup nargilenin sağlığa zararı ise sigara melanetinden bile onlarca kat şiddelidir. Günümüzde küfür devletleri bile sigara ve hususiyle nargile melanetinde vatandaşlarını korumak için sert tedbirler alıyor ve bu hususta da -çok acı tecrübelerden sonra olsa da- İslam hukukuna uymuş oldular. Ayrıca nargile içmek ve kadın-erkek karışık mekanlara girmek Müslüman erkerklere de haramdır ve onlar için de çok büyük ayıp ve günahtır.
3- Telefonla konuşmak…
Konuşurlar. Hanımefendi şekilde, ihtiyaç kadar konuşurlar ve hiçbir mahzuru da olmaz. Kadını tehlikelerden korumak isteyen erkeklerin aşırıya gitmesi, o kadınları yine büyük tehlikelere düşürür. İfrat ve tefrit (aşırılık ve gevşeklik) hudutları dikkatle korunmalıdır. Aşırılık da gevşeklik göstermek kadar büyük bir tehlikedir. Aşırı kontrol, aşırı yasak ve bir de “takva” fetvalarına zorlamak kadınları ve genç kızları nefislerinin eline düşürür, nefret ve isyan hali oluşur ve bu defa bu bahane ile iyice yanlış kararlar alırlar da temel seviyede bile hassasiyet göstermez olurlar. Kocalarına, babalarına itaat etmez olurlar. Bu vesie ile, içinde bulunduğumuz şu Deccal küfre devrinde hem kendilerini hem aile fertlerini büyük tehlikelere düşürürler.
Yakışmıyor Mehmet Şevket Eygi’ye… Bunca yıldır kalem erbabı olan, yazılarını yıllar boyunca çokça paylaşıp yaklaşık on senedir gençliğe kendisini duyurduğumuz ama son yıllarda çaresiz pes edip uzak durduğumuz Eygi, ikazları kale almıyor. Hayatının tamamında aşırıcılık var. Şu zekat mevzusu dahil, onlarca mühim meselede onlarca kere ikaz edildi kendisi ama kendi tabiri ile söylersek “icazetli bir din alimi” olmadığı halde dikkate almıyor. Israrla ret ediyor.
Hala Nazım Kıbrısi gibi bir şarlatanı, rezillikleri bin türlü ispatla gözler önünde olan ve Müslümanları sonsuz felakete sürükleyen bir şartlatanı ve Said-i Nursi gibi git gel aklı ile bile hainlik yapmış ve sözde risaleleri cahillik, uydurmacılık dolu olup bazı iddiaları küfre sebep olan birini bile Allah dostu olarak tanıtabiliyor okuyucularına… Söz bu gibi kişilere ve hadiselere geldiğinde hep bir taassup sergiliyor, aşırıcılık sergiliyor ve sanki bu acı gerçekleri kabul edince herkes ahlakını ve dinini kaybedecekmiş gibi bir ruh/panik hali yaşıyor. Oysa bu hususlarda kendisine nasihat edenler son derece seviyeli ve ispatlı surette ettiler, ediyorlar. Bu kayıtsızlığına kendi ruh dünyasında mazeretler buluyor olabilir ama bu tavırları çok büyük veballere girmesine ve Müslümanlar arasında da çok sıkıntıların yaşanmasına sebep oluyor. Şunca sene sonra, hayatı boyunca şu din ve dava için mücadele verdiği halde, hizmet ve ikaz zan ettiği sayısız yazısı ve konuşması ile hesabı verilemeyecek veballere giriyor. Oysa müşahhas/somut deliller karşısında hatalarından dönmeyenleri de yerden yere vuran birisidir.
Güzel güzel Diyanet kadrosundan besleniyordunuz, maaşlar sağlam, sigortalar sağlam, işiniz çok kolaydı değil mi? Sanki ben yazana kadar ya da ses getirene kadar siz bilmiyor muydunuz devletin resmi vesikalı sayısız orospusunun yoğun mesaisinden tahsil edilen vergilerle masraflarınızın karşılandığını ey zamane hocaları, imamları, müftüleri?
Ne güzel İslamcılık oynuyordunuz da gün içinde saatlerce vaktinizi boş boş mevzularla harcıyordunuz da memlekette manevi bir yangın yokmuş gibi, ortalık perişan değilmiş gibi hareket edebiliyordunuz da, şimdi, devletin faiz işletmesinden tahsil ederek elde ettiği gelirlerden, bilumum şans oyunlarından, kumar çeşitlerinden, gariban vatandaşına uyguladığı gecikme faizlerinden, içki ve sigaradan elde ettiği vergilerden elde ettiği gelirden maaşlarınızın ödeniyor olmasını, bu milletin mevzu etmesi çok mu zorunuza gitti ey zamane hocaları, ey dilsiz şeytanlar?
“Bunlar Dar’ül Harpçi. Bunlar ne dediklerini bilmiyorlar. Bir tek kendileri Müslümanlar.” diye onlarca yıldır, meseleyi özünden saptırarak, İslam’ı doğru anlayıp da yaşayan milyonlarca mü’mini karalarken ve halkı da kandırırken havanız hoş muydu ey kendi camisinde onlarca yıldır “şeriat” kelimesini bile dillendiremediği halde “Olur mu hiç? Bu memleket İslam memleketi” diye fetva veren onursuz, şuursuz, nefsinin elindeki zamane hocası alçaklar?
Bu devran, bu düzen böyle sürecek mi zan ediyorsunuz? Hemen her cenaze namazında, cenazesi camiden kaldırılan insanların, adından başka bir şeylerinin Müslüman kalmadığını görüp durup da, ebedi felakete gittiklerini görüp durup da, abdesti, tahareti, ilmihali bile bilmediğini görüp durup da, her gün her öğün yenilip içilenlerin haram olduğunu, haram yiyenlerin haramileşip memlekette huzur ve güven bırakmadığını görüp durup da, bu fitneyi temelinden yıkmakla görevli olduğunuzu bildiğiniz halde bir şey yapmayan sizler, daha bu dünyada Allah’ın sopasını yemeyeceğinizi, yemediğinizi mi zan ediyordunuz? Ya ahiretiniz? Orası için neler planlıyorsunuz?
Bu millet bu halde ise, beş bin İslam karşıtı kişi sokağa çıkıp memleketin yasalarının değişmesini sağlarken, yaklaşık 90 bin cami imamı, artı müezzini, artı bunların bilmem ne kadar adet müftüsü, artı cemaati hiçbir tesir oluşturamıyorsa, ne zaman titreyip kendinize geleceksiniz? Siz sokaklara dökülün diyen de yok. Vazifenizi yapın, insanları irşad edin, hakikatleri anlatın, sohbetleri edin, örnek bir hayat yaşayın, ihlas ve samimiyetle hareket edin ve kalplere Allah korkusunun yerleşmesine vesile olun.
Bu feci gidişi durdurmakla birinci dereceden mes’ul olanları sorsak, işinize geldiği için devlet yetkililerini gösterirsiniz. Ama çok iyi biliyorsunuz ki, bütün bu azgınlıkların, sapkınlıkların, hırsızlıkların, haksız yere kıyılan canların, perişan edilen her an her dakika zulme ve şiddete maruz kalan çocukların, gençlerin, kızların, kadınların vebali öncelikle sizin üzerinizde. Sokakta çıplak gezenlerin, ömründe bir kere salavat getirmeden ölüp gidenlerin, İslam’ı ve tarihimizi yanlış bilenlerin,üç beş gizli Yahudi gazeteci yazarla ve üç beş sözde sanatçı ile beyinleri yıkanan, imanları ve ebedi saadetleri çalınan nesillerin vebali, onlara ilmiyle, hikmetiyle, vakarı ile, fesahat ve belagati ile ağızlarının payını vermeyip maaşını alıp yatan sizlerin üzerinde… Siz vazifenizi yapmadığınız için, yüz binlerceniz toplamda bir adam yapmadığınız için bu millet bu halde. “E ne yapalım. Zaman çok kötü” diye bir de bahane uydurmuşsunuz, gidiyorsunuz. Ama bilin ki sadece kendinizi kandırıyorsunuz.
Titreyin ve kendinize gelin! Nereye gidiyorsunuz, insanları nereye sevk ediyorsunuz, gökten birilerinin gelip de bu küfrü yıkmasını, bu zulüm, küfür ve felaket çağını sonlandırmasını mı bekliyorsunuz? Siz bu hallerde iken, kimlerin bunu yapmasını bekliyorsunuz, uzaylıların mı? Hiçbir şey yapamadınız, bir de nasıl olabiliyor da yapmaya çalışanları, bu yükün altına girip bedel ödeyenleri sapkınlıkla, cahillikle, fasıklıkla, fevrilikle suçlayabiliyor ve dillerinizi bu mübarek insanlara uzatabiliyorsunuz? Allah’ın azabının ne kadar şiddetli olduğunun şuurunda bile değilsiniz, tıpkı, dünya tarihinin görüp görebileceği en büyük küfür ve zulüm devrinin tam içinde yaşadığınızın şuurunda olmadığınız gibi. Nefsiniz sizi, cehennemin dibine doğru götürüyor, zira haram yeyip haramileşenlerden oluyorsunuz, dilsiz şeytanlardan oluyorsunuz, amel defterinize hayal bile edemeyeceğiniz veballeri dur durak bilmeden yazdırıyorsunuz. Köprüden önce son çıkıştasınız!
Siyasi partilerle yönetim anlayışına da kıymet vermiyoruz.
Demokrat değiliz, olmuyoruz. Olmak zorunda da değiliz.
Cumhuriyetçi değiliz, olmuyoruz, olmak zorunda da değiliz.
Binlerce ispatla; “Demokratik cumhuriyet rejimleri, insanlık tarihinin en büyük belalarından, zulümlerinden biridir” diyoruz. Sebep olduğu maddi ve manevi felaketleri, acıları, yıkımları, zulümleri, katliamları, haksızlıkları aylarca, yıllarca anlatırız.
İslam’da particilik yok.
Bilen bilmeyen, vasıfları yeterli olan olmayan, kadın erkek herkesin bir arada seçme ve seçilme hakkı yok.
Biz İslam’ı bir hak din, ilahi din olarak kabul ediyoruz.
İslamcı değiliz, İslam’ı illa siyasi partilere entegre etmek gibi bir sapkınlığın içinde de değiliz.
İslam’a, ümmete, millete hizmet etmek için illa siyasi particilik yapmak zorunda değiliz.
Bunu iddia edebilenlerin ifadelerini sert aldık, şimdi sesleri bile çıkmıyor. Hoca geçinen bu zevat, bu hususlarda konuşmaktan artık kaçıyor.Bizim idealini kurduğumuz İslami rejimde, geçmişte ve şu anda siyasi parti liderliği hatta başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı bile yapmış, “İslami partinin müslüman lideri” tanınmış kişilerin bile oy kullanma, seçim yapma ve seçilme hakkı yok.
Şu anki cumhurbaşkanının ve boşbakanın da yok.
Çünkü mevcut vasıfları son derece yetersiz.
Bizim idealini kurduğumuz sistemde seçim sistemi olmayacak. Gerek kalmayacak.
Haydi tam istediğimiz gibi olmadı, idealimize yakın bir sistem oldu ama aksaklıklar oldu ve geçici bir süre için bir seçim sistemi oldu diyelim…
Bu durumda bile 80 milyon insandan azami/maksimum 80 kişi oy kullanabilecek ve bunların arasında hiçbir gayr-i müslim olmayacak.
Müslüman da olsa hiçbir kadın olmayacak. İstisna derecede vasıflı kişiler haricinde kalan, Müslüman erkek yığınlar da olmayacak.
İngiliz dayatması ve Sabetaycı ihaneti ürünü mevcut rejimin demokratik cumhuriyet baskılarına boyun eğmeyin.
İslam dini ile demokratik cumhuriyetçi bir zihniyeti karma yapan ahir zaman fitnesi sözde hocalardan, üstadlardan, mürşitlerden, gavslardan, aktivistlerden, köşe yazarlarından kurtulun.
Bu ülkede küfrü bir siyasi parti lideri yıkmayacak. O güzel günlerin kapısını açan kişi partici olmayacak. O güne çıkanlarımız olursa bu yazdıklarımı hatırlasın. Biz Süleymanlılar, İslamcı değiliz, Müslümanız…
Şeriat İran değil Kur’an’dır. Sünnettir. Hz. Peygamberimizin (s.a.v.) örnek hayatıdır. Onu örnek alan mübarek sahabelerin, başta da dört halifenin hayatları, uygulamalarıdır. Sahabeleri örnek alan Tabiin ve tebe-i tabiin devri müslümanlarının örnek yaşamları ve uygulamalarıdır.
Şeriat siyasi parti değildir.
Şeriat felsefe, ideoloji değildir.
Şeriat İran ya da Mısır ya da Şiilik değildir.
Şeriat Suudi Arabistan ya da Vehhabilik ya da el Kaide değildir.
Humeyni, Ali Şeriati, Mevdudi, Seyyid Kutub, Cemalettin Afgani, Reşit Rıza, Muhammed Abduh, Necmettin Erbakan ve diğerleri… Bunların hiçbiri gerçek İslam alimi de, gerçek İslam mücahidi de değildir. Özellikle Erbakan boş adamın tekidir. Hatta kendini devasa göstemek için bir ömür İslam davasını perişan etmiş zavallının tekidir. Milli Görüşçülük evcilik oyunudur.
İslam’da bilen bilmeyen herkesin seçim yapma hakkı yoktur. Bu gün bilinen ve kabullenilen şekli ile bir seçim sistemi de yoktur. Dolayısıyla İslam’da siyasi parti de yoktur. İslami Parti tabiri ve gayreti, cahilce ve çocukça bir oyundur. Müslümanların siyasi partilere ihtiyacı da yoktur. İlim, amel ve ihlasın olduğu bir yerde huzur içinde idare edilmek için bir partiye ve parti liderine ihtiyaç yoktur. İlim, amel ve ihlasın olmadığı bir yerde bin tane parti de olsa, İslamı parti zan eden bin tane parti lideri de olsa boştur. Kendini kurtaramaz bu kadrolar ki, ilimsiz, amelsiz ve ihlassız bir milleti nasıl kurtarsınlar.
Bizim, faydasız, boş siyasi mücadelelere ve şovmenliklere heba edilecek vaktimiz yok.
Sizce Erbakan, Tansu Çiller ile koalisyon yaparken onun Sabetayist bir gizli Yahudi olduğunu, kocası Özer Uçuran Çiller’in de bir Tapınak Şövalyesi olduğunu biliyor muydu?
Ya da Erbakan’ları Çiller ile bile ortak hükumet kurmuş birileri, nasıl olur da DYP’ye ya da benzerlerine oy vermiş cemaatlere gâvur muamelesi yapabildi/yapabilir?
Haydi bunu da geçtik, şu “İslami parti” dedikleri şey nedir? Bunun fıkhını kim belirlemiştir? Bunun dayandığı şer’i deliller nedir? Gerçekten İslam’da böyle komedi bir düzen, böyle komik, gülünesi, saçma sapan, bilen bilmeyen herkesin seçebildiği, bilen bilmeyen herkesin seçilebildiği, kadın erkek herkesin seçip seçilebildiği bir siyasi sistem var mıdır? Buna cevaz verenler “Kadının idaresi altındaki milletler yüz üstü sürünsün. Yüz üstü sürünsün. Yüz üstü sürünsün” hadis-i şerifini nereye koyacaklar?
Haydi bunu da geçin Merve Kavakçı’nın başörtüsü ile vekil olmasının İslami yönü nedir? Bunu başarabilselerdi İslam’a ve müslümanlara hizmet mi etmiş olacaklardı? Şimdi başörtülü kadınları vekil hatta bakan yapanlar iyi bir halt mı yapıyorlar? İslam’da kadınlar idareci olabilmekte midir?
Bütün bu samimiyetsiz uygulamalara, bu islami parti(!)nin kararlarına hangi fukaha fetva vermiştir?
Şimdi denilecek ki; “İyi ama biz bir İslam devleti değiliz ki, bu yüzden taktik hareketler yaptık.”
Biz de diyeceğiz ki;
1- Erbakan’ın hareket tarzına bakıldığında ne dar’ül islam ne de dar’ül harp fıkhını uyguladığını, ne de bunları doğru düzgün anlayıp bildiğini görüyoruz.
2- Erbakan’ın yılmaz destekçisi ve bazılarımızın Erbakan’ın onun emirlerine göre hareket ettiğini zan ettiği sözde Müceddid Mahmud Efendi’nin de bu memleketi İslam devleti kabul ettiğini biliyoruz. Mahmud Efendi’nin bağlısı gibi görünen aslında sadece ama sadece menfaatlerine bağlı sarıklı, cübbeli sakallı bazı ekran şovmeni sözde hocaların da bu ülkeyi İslam ülkesi ilan ettiklerini, Erbakan’ın arkasından “Evliya gibi adamdı. İslami bir partinin lideri idi. Emer’ül mü’minin idi. Efendi hazretleri de hep bunları söylerdi” dediğini duyuyoruz.
O halde, bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? Hatta bu nasıl bir bulama? Söz konusu olanın on milyonlarca müslümanın dünya ve ahiret saadeti, hatta ebedi saadeti olduğunu tekrar hatırlatsak, ağzı ilimle konuşan, gönlü/kalbi münafık olan bu sözde hocalara bir tesiri olur mu? Ne dediklerini, neye sebep olduklarını dikkate alıp hallerini düzeltirler mi?
3- Öyle bir manzara gördük/görüyoruz ki, gerek ilmi, gerek siyasi kadroda, en başta gelen şahıslara, hatta kendini mürşid zan edip yığınları buna inandırmış Mahmud Efendi’ye kadar hiç kimse ne yaptığını bilmemiş. Bu gün de bilmiyorlar. Tam bir bilinmezlik, tam bir kaos hakim…
Birileri artık Siyasal islam denilen ve üç beş kendini beğenmişin, üç beş megalomanın mesnedsiz-dayanaksız hareket tarzı üzerine kurulu bu sistemi sorgulasın. İslamda böyle bir şey yok! YOK! YOK!
Elli senedir heba edilen, halen de heba edilmeye devam edilen emeğin, zamanın, paranın, gayretin akıl almaz bir vebali var ve bu vebal ilk önce Erbakan ile Mahmud efendi’nin ve sonra da hala bu isabetsiz yolu devam ettirmek isteyenlerin üzerinde.