“Youtube’da birinci el bilgiler hep onun belgesellerinde” diye reklamı bile yapılıyor.
Kaan Ünsal Alphan…
Eskiden beri takipçim olanlar zaten onun hakkında yaptığım birkaç kısa paylaşımı hatırlayacaklar. İnsan olmadığını, verdiği o tepkileri insan kalmış birinin veremeyeceğini açıkça gözler önüne sermiştim yıllar önce…
Gizli Yahudi ve Masonlarla bağlantılı lüzumsuzun teki… Birinci el belgeseller dedirttiği o şeyler de sağdan soldan toplama. Yıllarca Rus kanallarındaki belgesellerden beslendi. Bir kere bunu ifade ettim diye, çok af edersiniz itin insana saldırdığı gibi saldırdı. Halbuki kibarca söyledim ve gayet göz önünde olan bir gerçeği ifade etmiştim.
Azılı bir İslam ve Türk düşmanı. Türk rolü oynayarak Türk gençlerini ne kadar İslam’dan, Türklükten, şanlı tarihlerinden, hayat tarzlarından uzaklaştırabileceğine bakıyor. Sinsi sinsi tuzaklar kuruyor. Buna sözde bilimsellik diye kılıf bulduğunu zan ediyor.
Karşıma kameralar önünde bir çıksa, on dakika sonra yerin dibine gömülür. O kadar vasıfsız, bilgisiz, kendiyle tezat, saldırgan, art niyetli, ahlaksız, hain ve suçlu bir kişi…
Biz on seneden fazla süredir Youtube’da varlık bile gösteremedik de bu sefil gizli Yahudi ve Türk düşmanı ve düşmanlığını yıllardır fiilen sergileyen herif, el üstünde… Hiç sorun çıkartan yok. Hatta beş para etmez ve kendine ait olmayan sözde belgeselleri milyonlara ulaşıyor. Bunu da Youtube yani CIA sağlıyor.
Oysa şu anda kendi adına açık olan kanalında yüzlerce Youtube kuralı ihlali var. Yıllardır bu sarsıcı gerçeği takip ediyoruz. Youtube, Türk düşmanlığını fiiliyata dökmüş bu hainin kanalını korumak ve varlıkta tutmak için kendi kurallarını alemin görebileceği şekilde ve yıllardır hiçe sayıyor.
İsterse bir Youtube yetkilisi şimdi çıksın ve “MFS’nin bu söyledikleri gerçeği yansıtmıyor. Bu iddiasını ispat edemez.” desin, diyebiliyorsa. Bütün Türkiye’nin önünde bu gizli Yahudi hainin kanalını, videolarını açalım, tek tek değerlendirip kural ihlallerini göstereyim.
Öyle ise, benim Akademi Dergisi isimli kanallarım hatta Space Explorer TV isimli uzaya dair kanalım, neden tekrar tekrar uyduruk gerekçelerle kapatıldı. Bunların yüzlerce videoları nasıl koca Youtube’da yok edildi. On seneden fazla süredir bu düşmanca tavırları Youtube neden, kim için, ne için sürdürüyor.
Bu yaşananlar sadece Youtube’un Türkiye’de erişime engellenmesini değil, Türkiye içinde ve dışında binlerce davanın hemen açılmasını, binlerce kişinin “insanlığa karşı işlenen suçlar” ve kendi ülkelerine/milletlerine ihanet etmek suçlamaları dahil pek çok suçlama kapsamında yargılanmalarını gerektiriyor.
Milletler arası bir üst mahkemede Youtube yöneticilerin yargılanmalarını da gerektiriyor. Çünkü bu sadece Türkiye’de böyle değil. Dünyanın çok sayıda ülkesinde, o ülkeye ve millete ihanet eden hatta insanlık düşmanı da olan Yahudiler, Satanistler Youtube tarafından kollanıyorlar.
Bunun da ötesinde, yapılan toplantılarda bunlar bu şekilde eğitiliyor ve yönlendiriliyorlar.
Bütün dünya bu insanlık düşmanlığı karşısında hemen şimdi ayağa kalkmalı.
Öyle hazırlıksız bir anda yazdım geçtim şu yukarıdakileri ama az daha unutuyordum. Hemen şunu da ekleyeyim… Bildiğimiz ismi bile tam bir gizli Yahudi şifrelemesi olan Kaan (Cohen) Ünsal Alphan son derece şeytanlaşmış bir Satanisttir. İblis’e insan kurban ettiği vahşi ayinlerde daha çok kadınları keser, canice parçalar. Kendini bizim bildiğimiz manada insan olarak görmez, kabul etmez. O çok ama çok üstün bir varlıktır kendine göre… Bu kadar sapık bir itikadın yanında bir de kendini deha gibi gören bir nefsi de olunca, insanlık namına hemen yargılanıp sallandırılması gereken bir pisliğe dönüşmüş vaziyette. Bu gibilerin bu insanlığa yapmayacağı hiçbir kötülük yok. Biz nasıl insanlığa iyilik yapmak derdindeysek ve bunu büyük bir meziyet olarak görüyorsak, bu gibiler de insanlığa ne kadar kötülük yaparlarsa o kadar büyük/faydalı şeyler yapmış gibi görüyorlar.
Artık şu devletimizin ilgili adli ve idari yetkilileri şu Satanistlerin üzerine gitseler iyi olur. Yoksa belki de kendileri de bir gün bir ayinde kurban edilirler.
Bu ülkede kadına şiddet varsa, aile içi şiddet varsa, aile kurumu yıkılmak üzereyse, tacizler tecavüzler almış yürümüşse, her yerde uzuvları kesilmiş hayvanlar bulunuyorsa, kara para işleri bu kadar yayılmışsa hepsi ama hepsi Türk rolü oynayan böyle insan şeytanları yüzünden oldu, oluyor. Ve işte Youtube ve o malum platformlar bu kadroları kullanarak Türk milletini yüzlerce kritik meselede felakete sürükleyecek şekilde yönlendiriyorlar.
Bu apaçık bir suç, hem de idamlık bir suç.
Bu seri devam edecek… Youtube, Facebook, Instagram, WhatsApp, Twitter ve Ankebut Ağına ait bütün platformlar hem Türkiye’de hem de eş zamanlı olarak bütün dünyada yok edilecek.
Bu oyun da bitti, buraya kadardı. İnsanlık çok ama çok sarsıcı gerçekleri peş peşe duyacak.
Gizli bir Satanist Yahudi, insan katledilen büyü ayinlerine katılan bir insanlık düşmanı, aynı zamanda Türk milletinin namusunu ahlakını yıkmakla görevlendirilmiş bir ekran fahişesi olan, metafizik kabiliyetleri de bulunan Didem Soydan, neler döndüğünü tam olarak bilmeyenlerin mana veremeyeceği şekilde sosyal medya hesabını kapatacağını duyurdu.
Bunu da Sabetaycı gizli Yahudi Turgay Ciner’e ait olan ve tıka basa insanlık düşmanı gizli Yahudilerle dolu olan Haber Türk üzerinden yaptı… Sanki sahadaki bütün adamlarına topluca “Sizler de geri çekilin. Aslı’nın yaptığı hataları yapmayın. Uzaklaşın, kendinizi unutturun, fark ettirmeyin” mesajı vermek istediler.
Aklı başında yetkili ya da yetkisiz birileri çıksın da şu soruları sorsun:
Aslı sana neden Twitter’ı kapatma tavsiyesinde bulundu? Ya da Aslı sana gerçekten böyle bir tavsiyede bulundu mu?
Şimdi bu konunun, bu çıkışının Aslı’nın ölmesi ile alakası ne?
Arka planda neler dönüyor, milletten neler gizliyorsunuz?
Aslının ölümü, iddia edildiği gibi gaz zehirlenmesinden kaynaklı bir ölüm değil miydi? Ortada hem Aslı’yı hem de Didem’i tehdit eden bir unsur mu var ve bunu gizliyor musunuz?
Şöyle çıkışlar ve sözde haberler yaparken 83 milyon vatandaşın tamamını ahmak zan ederek mi yapıyorsunuz ya da çok mu sıkışıp çaresiz kaldınız?
Ümraniye E Tipi toplama kampının müdürü. Ben oraya konulduktan çok kısa süre sonra, daha önce adını hayırla andığım müdür İrfan Gültekin başka yere sürüldü ve bu Hüseyin Erkılıç müdür yapıldı.
Hüseyin Erkılıç da Sabetaycı gizli Yahudi ve Mason. Uzun zamandan beri Türkiye’de cezaevleri rant kapısı olarak görüldü ama AKPKK hükumetleri zamanında bu işin cılkı çıktı. Hem AKPKK kabinelerinin üyeleri hem de Ankebut Ağı’na bağlı üst seviye gizli Yahudi ve gizli Ermeni ve Mason isimler, cezaevlerinden elde edilen ranttan pay aldılar, alıyorlar.
Çok sayıda ceza alıp cezaevine girecek olan Hüseyin Erkılıç hakkında, bana neler çektirdiği ve ne kadar vahim suçları açıkça işleyerek benim cezaevinde daha uzun süre kalmamı sağladığı hakkında daha sonra delilli, kanıtlı, şahitli paylaşımlar yapacağım. Şimdi ben size cezaevlerinden nasıl para kazanıldığını ve cebe indirildiğini mümkün olabilecek en özet şekilde anlatayım.
Bundan sonraki paylaşımı okuduğunuzda neden af çıkartılmadığını çok iyi anlayacaksınız.
Cezaevlerinden nasıl para vuruyorlar
Bunu birkaç kalemde yapıyorlar ve biri de faiz geliri…
Cezaevine giren kişinin üstündeki paralar ve daha sonra yakınlarının ziyarete geldikçe bıraktığı paralar ya da yakınlarının hesap nosu üzerinden cezaevindeki tutuklu ve mahkumlara gönderdiği paralar bir havuzda toplanıyor ve faizde işletiliyor. Bu paralar, hiçbir şekilde peşin harcamalara, masraflara kullanılmıyor. Her şeyin merkezileşmesi, merkezi bir UYAP sistemi olması vurgun vurmalarını çok kolaylaştırıyor.
Cezaevlerinde “Emanet para birimi” denilen bir sistem var. Tutuklu ve hükümlülerin paraları bu sistemde tutuluyor. Cezaevinin içinde mahkumlar para nedir görmüyor, bilmiyor, kullanmıyor. Cezaevine düşmemiş insanların bir kısmı bilmezler ama koğuşlara para girmiyor. Tutuklu ve hükümlüler bir ihtiyaçları olduğunda haftada bir kere kantin yapma haklarını kullanarak ihtiyaçlarını kantinden alıyorlar. Bir katin fişi doldurup ihtiyaçlarını yazıyorlar ve altına imza atıyorlar. Siparişleri kendilerine veriliyor ve ücreti emanet para birimindeki hesaplarından otomatik olarak düşülüyor. Ya da bazı cezaevlerinde mahkumlara banka kartı veriliyor ve bankadaki hesabından düşülüyor. Ama bu gibi tutuklu/hükümlü banka hesapları bile merkezi bir havuz sistemine bağlı.
Cezaevlerinin kantinlerinde satılan neredeyse hiçbir şeye peşin para verilmiyor. Üç, altı, dokuz ya da oniki aylık vadelerle alınıyor. Bu süre zarfında yaklaşık 350 bin kadar tutuklu ve hükümlünün emanet para birimindeki paraları faizde işletiliyor. Bu sistemde biriken toplam nakitin 4-5 milyar lira civarında olduğu konuşuluyor.
Vurgun vurdukları ikinci alan şu…
Cezaevlerinde uyuşturucu ile alakalı suçlardan yatan 60 binden fazla kişi var. Bunun haricinde zaten hükümlü ve tutuklular arasında uyuşturucu kullanma oranı çok çok yüksek. Bütün Türkiye genelinde cezaevlerinde kendi kurdukları gizli sistemle uyuşturucu satıyorlar. Uyuşturucu müptelası olmuş tutuklu ve hükümlülerin çok zor durumda kaldığını, uyuşturucuyu başka şekilde içeri sokamayacağını ve kendilerine mahkum kaldıklarını bildiklerinden, onlara el altından sattıkları uyuşturucuları piyasa fiyatının çok üzerinde satıyorlar.
Bu şu demek; hem çok yüksek sayıda uyuşturucu müşterisi var, hem kendilerine mahkumlar, hem sürekli müşteriler hem de iyi para vermek zorundalar.
Beni yatırdıkları Ümraniye E Tipi toplama kampında da bu uyuşturucu sistemi faal ve ben bir ay yatıp çıktıktan sonra bu hususa temas etmiş “Bu çarkı bozacağım. Pişman olup tevbe edip çıkmak isteyenler çıksınlar. Çok can yakacağım” mealinde yazmıştım. Sözüm söz, şimdi bozuyorum ve kimse benim bunu yapmama mani olamaz, bana güç yetiremez.
Üçüncüsü kalem de şu…
Cezaevlerinde sürekli sarfiyat var. Bakım, onarım var. Sürekli masraf edilmesi gereken hususlar var. Sarf malzemeleri alınması, cezaevlerinde tadilat, bakım, onarım yapılması bahanesi ile vurgun vuruyorlar.
Kağıt üzerinde ve resmiyette bu gibi masraflar yapılmış gibi gösteriyorlar ama onlar yapılmıyor. Ya da çok ucuz bir malzemeyi çok pahalı gibi gösteriyorlar. Bazen tadilat başlatıyorlar, her şey tam takır işliyormuş gibi görünüyor ama gerçek manada tadilat yapmıyorlar, masraf yapmıyorlar.
Toplama bakıldığında bu gibi oyunlarla da çok büyük paralar vuruyorlar.
Dördüncü kalem de şu…
Cezaevlerinin çoğunda üretim yapılıyor. Mahkumlar işçi gibiler. Koskoca, yetenekli, üretken, bazıları gerçekten bazı sanatlarda usta olan adamlar/mahkumlar, ayda sadece 250-300 liraya çalışıyorlar. Zaten bu komik miktardaki para da kantin harcamalarına gidiyor ve ellerinden alınmış, bedavaya çalışmış gibi oluyorlar.
Bu işçi mahkumlara çok yüksek miktarda üretim yaptırıyorlar. Ürettikleri çay, temizlik malzemesi, tekstil ürünü, tütün, makaron, gıda ürünleri, çiğ köftesine ve peynirine kadar varan her şeyi yine cezaevlerindeki kantinler üzerinden mahkumlara dayatıyorlar.
Düşünelim, mekan maliyeti yok. Devlete ait cezaevlerinde imalat yapılıyor. Elektriği devlet ödüyor. Başlarındaki infaz memurlarının maaşını devlet yani millet, yani siz-biz ödüyoruz. Mahkumlar da bedavaya çalışıyor. Sosyal haklar ya yok ya çok çok sınırlı. Sıfıra yaklaşan ve piyasa ile çok çok büyük rekabet imkanı sağlayan bir üretim maliyetleri oluyor. Buna rağmen üretilen bu düşük maliyetli, düşük kaliteli ve bazıları kusurlu ürünleri, yaklaşık 350 bin tutuklu ve hükümlüye kantinler üzerinden adeta dayatılıyor. Şuraya bakın ki “Bu insanlar çok zordolar. Aileleri de çok zorlanıyorlar. Yıllarca para göndermek zorundalar.” deyip de piyasanın en az yarısı fiyatına satmak varken, piyasadaki kaliteli markaların fiyatıyla aynı fiyatlarda kantinlerden satıyorlar. Muazzam bir kâr oranı oluşuyor. Zan etmeyin ki bunlar döner sermayeye, devletin/milletin hazinesine dahil ediliyor. Bu şekilde de toplamda çok büyük paralar vuruyorlar.
Düşünelim ki bir marketler zinciriniz var ve 350 bin sürekli müşteriniz var. Fazlaca da tercih hakkı ve itiraz hakkı vermiyorsunuz, istediğiniz ürünü fahiş fiyatlara onlara dayatıyorsunuz. Her aşamasından ayrı bir vurgun vuruyorsunuz.
Bu haram paralar bunlarda tuzlu su içmek misali bir hal oluşturmuş. Bunları kudurtmuş. Nasıl ki susuz kalınca tuzlu su içen kişi, tuzlu suyu içtikçe daha da susuyor. Bunlar da haram parayı yedikçe iyice şeytanlaşıyor ve doymak nedir bilmiyor. Zaten bu gibi pis işlere bulaşan infaz memurlarının, başmemurların suratlarından şeytanlık, zulmet, pislik akıyor. Çok tertemiz, bu işlere karıştırılmamış, neler döndüğünü anlamamış infaz memurları da var ve onların halleri, enerjileri, simaları, tavırları bambaşka. Diğerleri ile yanyana durduklarında akla kara gibi duruyorlar. Böyle haram işlerl yıllarca yapa yapa o infaz memurlarında bir gram insanlık, merhamet, adalet, vicdan kalmadığını görüyorsunuz. Bu da zaten hükümlü ve tutukluların ayrıca çok kötü muamele görmesine ve türlü psikolojik sorunlara hatta intiharlara sebep oluyor.Bu kan emici çarkın başında bulunan insan şeytanları, daha da fazla vurgun vurabilmek için cezaevlerine çorap, iç çamaşırı, nevresim, havlu daha benzeri pekçok şeyi alınmasını çoktan yasaklamışlar. İçeri düşen birinin yakını hemen ziyaretine geliyor, mahkuma getirdiği giysilerin, malzemelerin en az yarısı içeri kabul edilmiyor. Bir şok geçiriyorlar ve “Neden” diyorlar. Onlara “Bunlar katinde var” deniyor, başka da bir şey denmiyor.
Kantinde onlar olabilir ama imkanları zaten dar olan o mahkumun evinde de var? Öyle bir çark oluşmuş ki içeri giren bir kişi ilk anda yüzlerce lira harcama yaparak iç çamaşırı, el ve banyo havlusu, sabun, şampuan, jilet, traş kremi, diş fırçası, diş macunu, nevresim, yastık, yastık kılıfı derken birçok şeyi almak zorunda kalıyor. Evet, yanlış okumadınız, içeri düşene bunlar yatak örtüsü ve yastık ve yastık kılıfı bile vermiyorlar. Sırf bu sömürü çarkının hızı artsın diye…
Bu aşamaya kadar okuyanlardan bazılarının akıllarına düşmüştür. Evet, böyle bir çark döndüğü için de kısa süreliğine hapse girenlerin oranını artırıyorlar. “Yeni düzenlemeye göre birkaç gün de olsa herkes cezaevine girecek” deyip durdular. Kısa süreliğine gelip, neyin ne olduğunu anlamadan yüzlerce lira harcama yapıp tahliye olanlar da işlerine geliyor. Bu nedenle zaten kısa süreli zorlama hapis cezalarının daha çok verilmesini sağlayacak şekilde sistemi oynadılar, oynuyorlar. Tabii ki görünür sebepler ayarlıyorlar. Bunların başlıcalarından biri “Kadına şiddet”
Yani bu derece insanlık dışı sömürü yaparlarken bir yandan da kara para aklamak misali bir tavır alıyorlar ve kendilerini bir de çok adil, merhametli, hassas, insanlığın ve kadınların iyiliğini isteyen kişiler gibi gösteriyorlar. Konu dağılmasın diye detaylara girmiyorum, aslında pek çok düzenlemelerinin arkasında türlü türlü hileler var.
Yüksek sayıda hükümlünün olması bir açıdan daha işlerine geliyor.
Türkiye’de denetimli serbestlik uygulamasından faydalanan ve cezasının tamamını cezaevinde çekmek yerine bir kısmını dışarıda karakollarda imza atarak, denetim altında kalarak çeken 750 bindan fazla insan var.
Bunlara kısa bir süre içinde sigortalı bir iş bulup çalışma zorunluluğu getiriliyor. Bunu yapamayanlara ki sayıları çok yüksek, devlet kurumlarında yarım gün çalışma zorunluluğu getiriliyor.
Bu kişiler hiç ücret/maaş almadan, sosyal hakları olmadan, yol ve yemek parası bile verilmeden yarım gün bedava devlete çalışıyorlar. Bu da bunların çok işine geliyor ve memurlara ödenecek paraları büyük oranda vurup ceplerine indirip ekonomiyi felç ettikleri şu zamanlarda sıkıntılarını biraz olsun hafifletmiş oluyorlar.
Denetimli serbestlikle yarım gün çalışmak zorunda olan bir adam, kendi geçimini nasıl temin eder, çoluk çocuğuna nasıl bakar, türlü sıkıntısını nasıl aşar, umurlarında bile olmuyor.
Cezaevlerinden nasıl vurgun vurdukları konusunda yazılması gereken daha çok şeyler var. Şimdilik bu kadarı ile iktifa ediyorum. Zaten bu konunun Türkiye’de ve cezaevlerinde duyulmasını çoktan sağladım. Herkesin gözü açıldı. Şu anda cezaevlerinin fokurdamasının en büyük sebeplerinden biri de bu ki bu insanlar idarenin kendilerine sağımlık inek gözü ile baktığını çoktan duydular, anladılar.
Şimdi şu yayınlarımdan sonra da zaten aynı anda birkaç ayrı yerden bu sömürü çarkına çomak sokulacak. Gürültü çıkacak, bu işin içinde olanlar kendilerini kurtaramayacak. Ben de “Tam zamanı” dediğim anda bu hususlara dair elimizdeki delilleri adli makamlarla ve milletimizle paylaşacağım.
Bu belgeseli dikkatle izleyin, konulara biraz aşina olun, ben sonra detaylara gireceğim ve karısının bile kendisi gibi Sabetaycı kökenden gelen bir münafık olduğunu ispat edeceğim.
TRT Avaz’da yayınlanan bu belgeselin adı: Kıssa -i Canan 11. Bölüm (Aynur Mısıroğlu)
Münafıklığı apaçık surette gözler önünde olan Kadir Mısıroğlu, çok zor duruma düşmüştü. Artık hareket sahası bulamaz olmuştu. İyice ifşa oldu, renk verdi. Art niyetli olduğu, kasten aldattığı iyice meydana çıktı. Karşımda çok çaresiz kaldı, artık yayınlarımı okuyup da kendisine soranlar yüzünden Cumartesi sohbetlerini bile yapamaz oldu ve bıraktı/sonlandırdı. Konuları kıvırmaya, Müslümanları aldatmaya, insan şeytanı Tayyip’in, BOP’un, AKPKK’nin peşinden koşturmaya yol kalmamıştı. Bir de Ankebut Operasyonunun bu kadar güçlenerek ilerlemesi ve daha yüzlerce haini birden ifşa etmesi, oyundan düşürmesi de üstüne gelmişti.
Endişeliydi, sıkıntılıydı. İspatla anlattığım gerçekler iyice sahaya hakim olmuştu, yalancılığı, münafıklığı iyice gözler önüne çıkıyordu. İşte ondan sonra çaresizce Cumartesi sohbetlerini sonlandırdı ve içindeki sıkıntıdan dolayı hastalıkları da şiddetlendi, kötü oldu. Kısa süre sonra da hastahanelik oldu. Gerçekten çok çok büyük acılarla inleye inleye öldü. İbret-i alem oldu.
Süreci yakından takip ediyorduk. Dinlemeler de yapıyorduk.
Sabetaycı gizli Yahudi olup ömrü boyunca kendisi gibi Müslüman rolü oynamış olan karısı Aynur ile sıkıntılarını paylaşırken Kadir, birkaç kere sözü bana, Akademi Dergisi’ne, yayınlarıma getirdi.
Beni kastederek karısı Aynur’a “Bu, bu güne kadar karşımıza çıkan diğer yazarlar gibi değil. Bu farklı. Yıllardır çok sıkıntı verdi, her şeyi ifşa etti ve durdurulamadı. Bir gün artık sansürlenemeyeceği, sesini herkese duyuracağı, işin buralara geleceği belliydi.” dedi.
Daha önce anlatmıştım, Yakamoz isimli boğaza nazır ve 10 milyon dolar değer biçilen mekanı bile, Sebil dergisinde gerçek bir Müslüman vatanseveri hedef gösterip lince tabi tuttuğu için Kadir’e vermişlerdi. Kadir, onca atıp tutmalarına, şovlarına, konuşmalarına ve samimi görünmek istediği tiyatrolarına rağmen büyük bir münafık ve haindi.
Benden önce de çok kişiler onun kalıbının adamı olmadığını, nifak sergilediğini çözmüştü ama onların hep hakkından gelindi. Kadir, bunu bir başına yapamazdı ama İngiliz gizli servisinden CIA’ya, MOSSAD’dan MİT’e ve Masonlardan Sabetaycı gizli Yahudi cemaatine kadar herkese çalışıyordu ve onlardan da güç buluyordu. Aylar, yıllar geçtikçe bu konular da iyice açıklığa kavuşacak.
Kadir Mısıroğlu’nun karısı Aynur’un kızlık soy adı Aydınarslan…
Aynur Aydınarslan, 1937’de İstanbul Çengelköy’de doğdu. Babası Vasıf Aydınarslan 1895 Selanik doğumlu bir Sabetaycı gizli Yahudi idi. Annesi Huriye ise 1900 Selanik doğumlu bir Sabetaycı gizli Yahudi idi. Sabetayist, CHPKK’li, damarlarındaki kana kadar Türk/İslam düşmanı bu hain gizli Yahudi aile, önce 1924’de Mübadele yasası ile Tokat’a yerleştirildi. Sonra 1927 yılında İstanbul’a göç etti. Aile Tokat, Merkez, Soğukpınar nüfusuna kayıtlı.
Kadir Mısıroğlu ile Aynur Aydınarslan’ın, İstanbul Hukuk Fakültesi’ndeki öğrencilik yıllarında 1961’de tanıştıkları ve evlendikleri anlatılır. Bu da resmi anlatımdır ve doğru değildir. Kadir ile Aynur’un tanışıklıkları Sabetaycı olan ailelerinin zaten irtibatlı oluşuna dayanır.
Yahudi dönmeleri yani Sabetaycı gizli Yahudiler, dışarıya kız vermezler ve dışarından kız almazlar. Aynur ve ailesi, Kadir’in ve ailesinin de Sabetaycı olduğunu zaten biliyordu. Kadir ile ailesi de Aynur’un ve ailesinin Sabetaycı olduğunu biliyordu.
Kuruluşundan bu güne kadar ve bu gün de dahil Sabetaycı gizli Yahudilerin çiftliği olan, Sabetaycıların her dönemde çok büyük vurgun vurdukları ve bedavadan yaşamalarını sağladıkları kurumlardan biri olan ve bu nedenle Türk milletinin elektrik faturalarına hukuksuz surette eklenen haraçlarla ayakta tutulmaya çalışılan TRT’nin “Kıssa -i Canan 11. Bölüm (Aynur Mısıroğlu)” ismini verdiği belgeseli izlediniz.
Söz konusu belgeseli hazırlayanlar arasında da Sabetaycı gizli Yahudiler dolu, bu da bir yana ama belgeselin bu bölümünde, Aynur’un en yakın arkadaşlarından biri olduğu için Aynur hakkında konuşturulan Saime Erülgen bile Sabetayist bir gizli Yahudi.
Gerçek hayatında, Müslümanlarla selam alış verişi bile olmayacak derecede Türk/İslam değerlerinin karşıtı olan Sabetaycı Saime, Sabetaycı Aynur ile hiç sorun yaşamamış, yaşamıyor.
İngiltere bağlantısı…
Özet halinde ve hızlıca geçtiğim için detaylara girmeyeceğim. Konu hakkında bilgisi olmayanlar, Akademi Dergisi’nin on yıllık yayın geçmişinde, fotoğrafını gördüğünüz sözde İslam alimi Hamidullah’a dair yayınları bulabilirler.
Kadir gibi bir münafık olup hala karşımda sesini çıkartamamış ve hala kendisine yazdıklarımı soran onca insana cevap vermemiş olan Mehmet Şevket Eygi’nin yazdıklarına bakarsanız, Kadir hayatı boyunca ehl-i sünnet çizgisinde yaşamış bir samimi müslüman ve mücahitti.
Oysa Kadir’in mücadelesi, kitapları, Sebil dergisi, konferansları, ehl-i sünnet düşmanı hatta münafıklıkları somut şekilde ispatlı sözde alimlerin isimleri, sözleri, bozuk fikirleri/görüşleri ve methedilmesi ile doludur.
Kadir’in ve karısı Aynur’un ısrarla methettiği sözde alimlerden biri de Hamidullah’tır. Nazım Kıbrısi meselesinde olduğu gibi, aslında itikadi sapıklığı apaçık surette gözler önünde olduğu halde onlarca senedir bir türlü gerçek yüzünü göremedikleri(!) kişilerden biridir Hamidullah. Samimi Müslümanlar için en fazla iki günlük iştir ve daha fazla tartışılacak bir yanı yoktur aslında… Art niyetli oluşu, aldatıcı oluşu, gerçekte Müslüman olmadığı, açıkladığı itikadına bakılırsa Müslüman bilinemeyeceği, Müslümanları kasten sonsuz cehenneme sürüklemek istediği somut ispatlarla gözler önündedir. Merhum Ahmet Davutoğlu hoca, Hamidullah’ın bu gerçek yüzünü hemen çözmüş, talebelerinden birini Hamidullah’ın Türkiye’deki konferansına göndermiş, önceden hazırladığı birkaç soruyu bu talebesi üzerinden Hamidullah’a herkesin önüne sordurmuştu. Bu talebenin yaptığı birkaç dakikalık yorum ve ardından gelen birkaç sual ile, sadece birkaç dakika içinde Hamidullah bir münafık, bir İslam düşmanı olarak ortada kalmıştı. Bu yaşanan çok da ses getirip konuşulmuş ve Hamidullah bir daha Türkiye’ye hiç gelmemişti.
Lakin Kadir ve Aynur için mesele başkadır. Arka planda dönen ise şudur: Hamidullah da Kadir ve Aynur gibi İngiliz gizli servisi ile bağlantılıdır.
Belgeselde izlediniz. Aynur, Kadir’e sözünü geçirmiş, Almanya’da kalmayıp İngiltere’ye yerleşmişler. Ve yine belgeselde gördünüz, İngilizlerin okullarını ve Hıristiyanları yere göğe sığdıramıyor.
Aslında bunların hepsi bir silsile halinde birbiri ile bağlantılı kararlar, eylemler, söylemler… Aynur’un babası Sabetaycı gizli Yahudi Vasıf, askerdi. Türk ordusunda bir Topçu Yüzbaşı olsa da hakkında İngiliz casusu olduğuna dair söylentiler çıkmıştı, bu epeyi duyulmuştu ve hatta bu bazı yazılı kaynaklara geçmişti. Zaten o dönemde ordumuzdaki Sabetayistler, sonraki dönemde olduğu gibi ABD ile değil İngiltere ile paslaşıyorlardı. Onları o dönemde İngiltere arkalıyordu. 1945’ten sonra, Hitler Amcanın ezip geçtiği İngiltere’nin yerini, Ankebut Ağı tarafından yeni süper güç yapılmak istenen ABD aldı. Zaten münafık Kadir, ahir ömründe ABD’ye, CIA’ya da çalıştı. BOP’u olduğundan farklı anlatması için ve bir CIA projesi olan AKPKK’yi olduğundan farklı göstermesi için, Türk milletini felakete sürükleyen konuşmalar, yönlendirmeler yapması için CIA’dan çok paralar aldı.
Kadir ve Aynur Mısıroğlu çiftinin üç çocuğundan biri olup 1963 doğumlu olan Abdullah Sünusi, Aslı Güner ile evlendi ve sonra boşandı.
Bu Sabetaycı hain çiftin Fatıma Mehlika ve Mehmet Selman isimli diğer iki çocukları gibi Abdullah da Sabetaycı gizli Yahudi olduklarını biliyordu. Abdullah, evlendiği Aslı Güner’in de Sabetaycı gizli Yahudi olduğunu biliyordu. Aslı’nın gerçek kimliğini, Kadir dahil bütün aile fertleri biliyordu.
Abdullah ile Aslı, geçinemediler, ayrıldılar. İstanbul Özel Alman Lisesi’nden mezun olan Aslı Güner, Abdullah’tan boşandıktan sonra Alexander Bierstedt isimli bir Evanjelist Alman ile evlendi. Zaten Müslüman değildi, rol yapıyordu. Özüne döndü, gayr-i Müslim olduğunu gözler önüne serdi. Alman vatandaşı oldu ve Almanya’ya yerleşti. Halen Almanya’da ikamet ediyor.
Aslı Güner, Aynur’un Sabetaycı çevresinden tanıdığı bir ailenin kızı olduğu için tercih edilmişti.
Belgeselde Aynur Mısıroğlu’nun bahsettiği Salih Tuğ da herhangi birisi değil.
Marmara İlahiyat Fakültesi’nin kurucu dekanı Salih Tuğ da bir Sabetaycı gizli Yahudi. Hem de Aynur ve Kadir gibi Salih Tuğ da Sabetaycıların Kapani kolunun bir mensubu.
Salih Tuğ da bu millete/devlete çok büyük ihanetler yaptı. Salih Tuğ meselesi de ayrıca konu edilmesi gereken geniş bir mevzu…
Hamidullah aslında gizli bir Hıristiyandı. Hamidullah üzerine detaylı çalışan çok sayıda kişi bu gerçeğe ulaştı. Bu gerçeği, çokça araştırmadan/soruşturmadan bilenler de vardı ki bunlar gizli Hrıstiyanlar ve gizli Yahudilerdi. Kendi aralarında bu gerçek hep biliniyordu. Gizli Yahudiler olan Kadir ve Aynur da bu gerçeği baştan beri biliyordu. Böyle hain olduklarından, elli yıl önce bile gerçek yüzü somut deliller ile meydana dökülmüş olan Hamidullah’ı, bir ömür savunup Müslümanlara örnek gösterdiler.
Gizli bir Hıristiyan ve Misyoner olduğunu kesin surette bildikleri Nazım Kıbrısi’yi de inatla bir ömür savundular ve desteklediler.
Gerçek yüzü, münafıklığı, itikadi ve cinsi sapıklığı, yalancılığı, aldatıcılığı somut delillerle onlarca senedir meydanda olan Nazım Kıbrısi’yi bir de göklere/semalara çıkartan haince bir kitap yayınladılar.
Kadir’in kızı Fatıma Mehlika Mısıroğlu imzası ile neşredilen bu kitabı, aslında Kadir kendisi yazdı. Kızının, kitap yazabilecek bir vasfı yok.
2010 ve 2011 yılında, Nazım üzerine çok oynadılar. Nazım projeleri neredeyse tutacaktı. Sosyal medyada çok büyük bir rüzgar/akım oluşturdular. Akıl almaz büyüklükte bir ihanet projesine giriştiler. Yeniden Osmanlı, Son Osmanlı Şehzadesi Selim Han, Nakşibendi Hakkani ve daha muhtelif söylemlerle, hem Osmanlıyı ve şanlı tarihimizi alet ederek hem de dinimizi alet ederek Müslümanları yoldan çıkartmaya ve BOP’a hizmetkar etmeye oynuyorlardı. Ben Akademi Dergisi üzerinden bunların bu ihanetlerine büyük darbeler vurdum diye Kadir, kızının imzası ile “Semamızda bir yıldız” isimli şu haince kitabı yazdı ve neşretti.
Her şeyi baştan beri biliyordu.
Kadir, Mut’a nikahına bile cevaz verip Müslümanları küfre düşüren “İslam Aile Hukuku” isimli kitabı, on sene boyunca inatla yayından çekmedi.
Bu kitap hakkında onu defalarca en güzel şekilde ikaz ettik, 2004 yılında bir kitap fuarında mut’a nikahına bile cevaz verilen kısmı açtık, kendisine gösterdik. O da “Aaa gözden kaçmış bu…” deyip geçiştirdi. Üstüne on sene geçtiği halde bile umursamamıştı, hala satıyordu. Benim de artık sosyal medya paylaşımlarım çok tesirli oluyordu. Bir de sosyal medyadan ve gerektiği gibi çok sert şekilde vurdum.
Eski takipçilerim bilir. O gün geldiğinde ben artık büyük gürültü çıkarttım. “Bu nasıl Müslümanlık, bu nasıl ehl-i sünnet olmak. Bu nasıl bir duruş, bu nasıl bir samimiyetsizlik” diye çok sert vurdum. Sonra da hemen gereğini yapmak yerine Facebook’taki Akademi sayfamı, kendilerinin bir milyon takipçili sayfalarında hedef gösterdiler. Üstelik yalanlarla, iftiralarla ve fitnecilikle hedef gösterdiler. Bana “Akademi sayfasının Kudurmuşçasına saldıran yöneticisi” dediler. Şikayet yağmuruna tutturdukları için sayfam hemen kapatıldı. Gerçek sahibi CIA olan Facebook’un işine geldi. Kim haklı, kim haksız diye bakmadı bile… Daha ötesi de oldu ve binlerce kişi tarafından tehdit edildim. Küfür ve hakaretlere maruz bırakıldım. Silahına sarılıp üzerime gelmeye teşebbüs edenler bile çıktı. Bu kadarına sebep olsa olsa ancak bir pislik insan şeytanı sebep olabilirdi.
Kadir, İslam Aile Hukuku isimli bu kitabın baştan ayağa bozuk olduğunu zaten hep biliyordu. Benim ya da başkalarının ikaz etmesine gerek bile yoktu. Onlarca sene önce de biliyordu. Biz ikaz ederken de biliyordu ve rolünü oynadı. Sonra gürültü çıkartıp baskı altına aldım, yine de direndi ve yayından kaldırmadı. Son nefesine kadar da kaldırmadı.
Bu kadar inatla direnirken hedefi, para değildi. Kitabın yazarı olan Ömer Ferruh’un Lübnanlı bir gizli Hıristiyan olduğunu biliyordu. Hatta bu gizli Hıristiyan Ömer Ferruh’un bir de Misyonerlere dair kitap yazıp sözde Müslümanları ikaz ettiğini, rolünü kendisi gibi çok iyi oynadığını da biliyordu.
İslam Aile Hukuku isimli bu haince kitabın tercümanı Yusuf Ziya Kavakçı’nın da gizli Hıristiyan ve gizli Yahudi karışık soydan ve bağlantılardan geldiğini de kesinlikle biliyordu Kadir Mısıroğlu…
Daha önceki senelerde, Merve Kavakçı’nın babası olan Yusuf Ziya Kavakçı’nın ve Kavakçı ailesinin gerçek kimliğine ve bağlantılarına dair yayınlar yapmıştım.
Bir müddet daha anlatmayacaktım ama az önce düşündüm, onun da yaşı çok ileri, öte tarafa geçmeden önce bu yazdıklarım yüzüne çarpılsın, karşılık verebiliyorsa, versin.
Ben yazayım, zaten buraları senelerdir takip eden Eygi’ye bir de siz yazdıklarımı aktarın ve kendisine sorun. Yazdıklarımı yalanlarsa, benimle bir telefon görüşmesi yapmasını isteyin. Saniyesini bile kesmeden paylaşalım ve tarihe not düşülmüş olsun. Gerçek yüzü de iyice gözler önüne serilsin.
Eygi’nin bu dava ile bir bağı yok. Eygi, gençlik yıllarından beri MİT personeli… Eygi gibi MİT’e çalışanlardan biri olan Mısıroğlu, 15.12.2018 tarihinde kayıt edilmiş şu videosunda;
“MİT’e çalışmak kötü bir şey değildir. Neredeyse vatan millet mevzusu diyerek ben de çalışacaktım” diyerek Eygi’yi temize çıkartmaya çalışıyor. Eygi’nin MİT personeli olduğunu inkara yol bulamayınca, böyle bir aldatmaca yapıyor. Oysa MİT denilen kurumu, MAH yani Milli Amele Hizmet’ten MİT yani Milli İstihbarat Teşkilatı haline getiren CIA’dır, Siyonizmdir. O günden bu güne MİT, Türk milletine ve devletine değil, içimizdeki İsrail’e, Masonluğa, Siyonizme, Ankebut Ağı’na hizmet etti, halen de bunlara hizmet ediyor. O günden bu güne MİT’in başına gerçek Türk ve Müslüman olanların geçmesine izin verilmedi. Sadece başına değil, üst makamlarına da izin verilmedi. Böyle bir MİT, hiçbir zaman gerçek Türklerle ve Müslümanlarla uzun süreli çalışmadı. An itibari ile bile MİT’in başında, İsrail ile danışıklı dövüştürtülerek bir hiç iken kahramanlaştırılan gizli Ermeni ve gizli Hristiyan Hakan Fidan var.
Okur yazar olanlar arasında MİT’in bu gerçek yüzünü bilmeyen hiç kimse yok ama Eygi kadar münafık ve hain olan Mısıroğlu, son çare olarak, okur yazar olan kimsenin yemeyeceği bir gol atmaya çalıştı o gün o cumartesi sohbetinde…
MİT’i kurarken CIA’nın en öncelikli hedeflerinde biri, Türkiye’nin de Sovyetlerden gelen Komünizm fırtınasına kapılmasına mani olmaktı. Bu hedef çerçesinde Türkiye’de gerçek yüzü gizlenerek neler neler çevrildi. Münafık Kadir’in videoda bahsettiği Alparslan Türkeş kod adlı şahıs da çevrilen dolaplardan biriydi. Türkiye’de derhal güçlü bir antikomünist mücadele verilmesi için Pentagon’da hususi eğitime tabi tutulmuş ve CIA güdümünde mücadele vermiş bir gizli Yahudiydi. Zaten bütün Türkiye’ye duyurduğum halde ve Mısıroğlu’na da onlarca kere sorulduğu halde, bir türlü çıkıp da Türkeş’in bu gerçek yüzünü anlatmadı. Yakın tarihin bu kritik temel taşını, antikomünist mücadele için Türkiye’de kimlerin nasıl kimliklere büründüğünü, başka bir hedef için kurulmuş görünse de nasıl teşkilatlar, cemaatler, dernekler kurduğunu anlatmadı. Anlatamazdı, çünkü Kadir de aynı yere ömrünün sonuna kadar hizmet etti. Aynı sistem içinde kullanıldı.
Bu kısımlara on senedir temas ediyorum. Detaylarına önceki yazılarımdan bakabilirsiniz. İşte Eygi’yi MİT personeli yaparlarken hedefleri de İslamcıların arasından sağlıklı ve hızlı bilgi almak, onları mümkün mertebe yönlendirmek ve onların antikomünist duruşunu güçlendirmekti. İslamcıları ve bazı bozuk tarikat ve cemaatleri, Komünizme karşı mücadelede kendi istedikleri ayarda tutabilmekti. Eygi, hayatı boyunca bundan başka bir şey olmadı. Bu gibi art niyetli ve haince projelerde kullanılan basit bir piyon olmaktan başka bir şey olmadı.
Adı Arzu…
Eygi’nin MİT ile kontağı, Arzu isminde bir kadındı. Bu kadın da Müslüman ya da vatansever falan değildi. Tesettürlü de değildi. Eygi ile nikahı falan da yoktu ama çok uzun süre gayr-i meşru cinsi münasebet de yaşadılar. Bu kadın yer yer Eygi’ye yakın durabilmek için tesettüre uygun kıyafetler de giyerdi. Çoktan öldü, gitti. Eygi’nin evlenmemesinin asıl sebepleri de bunlar…
1- Hain bir ajan olması ve sürekli risk altında olması, evlenip yuva kurmasını çok güç hale getiriyordu. Zaten işler sarpa sarınca bir ara yurt dışına da kaçmak zorunda kaldı.
2- Zaten Müslüman olmadığından, gayr-i meşru ilişkiden kaçınmaması ve nikaha/evliliğe ihtiyaç duymaması
Bu hususta hemen sözü Said-i Nursi’ye getirip onun da evlenmemiş olduğuna vurgu yaparlar ve Eygi’yi savunurlar. Halbuki Said-i Nursi de gizli Hıristiyan, gizli ajandı ve ruhban sınıfındandı. Bu sebeplerle evlenmedi. Zaten Eygi’nin en çok açık verdiği konulardan biri de Said-i Nursi konusuydu. Meydana çıkmış binbir türlü somut gerçeğe/ispata rağmen ve bir yandan da kendisi o kadar ihlaslı, mert bir mü’min rolünde görünmesine rağmen, Nursi’yi inatla savundu. Savunmaya yol bulamadığı halde ısrarla savundu ve Nursi gerçeklerini ben daha fazla duyurdukça o çok rahatsız olup karşı yazılar dahi yazıdı. Böyle yapmak zorundaydı, çünkü Said de antikomünist mücadele için kullanılan basit bir piyondan başka bir şey değildi. Bomboş, ilimsiz, kopyacı, tekrarcı, samimiyetsiz, münafık bir haindi… Tıpkı, Eygi gibi… İkisi de aynı yere ve aynı hedefe çalışıyorken, Eygi, Said’e nasıl vursun?
3- Arzu’nun varlığı da zaten Eygi’nin gerçek bir yuva kurmasının önünde büyük engel teşkil ediyordu.
Haydi, hemen bu yazdıklarımı sorun Eygi’ye… Telefonum 0554 360 56 66… Zaten biliyor kim olduğumu ve bana bir dakika içinde nasıl, nereden ulaşabileceğini. Bu Telegram grubunu da takip ediyor uzun süredir.
Telegram üzerinden hemen bir sesli görüşme yapıp kayıt edip paylaşalım. Daha yüzüne çarpacağım çok ihanetleri, adilikleri var. Müslümanları küfre götüren Nazım Kıbrısi gibi apaçık bir sapık ve şarlatanı, Allah’ın dinini, ayetlerini, tasavvufu, Allah dostlarını alet ederek müdafaa edebilmesi ama buna rağmen bir de sık sık yazılarında “Üzülüyorum. Ehl-i sünnet yıkılıyor. Tasavvufun içi boşaltılıyor” demesi de bundan, münafıklığından…
Nazım Kıbrısi de hem MİT’e hem de İngiliz gizli servislerine çalışan bir haindi. MİT’e diyorsam, anlaşılmıştır, MİT içindeki gizli Yahudi ve gizli Ermeni hainlere… Nazım’ın sözde tasavvuf anlayışı da gözler önünde. Binbir türlü somut, tartışmayı bitiren sapıklık ispatlarına rağmen ısrarla Allah’ın veli kulu ve mürşid-i kamil ilan ettikleri Nazım şarlatanının sözde müritlerinin halleri tartışmaya mahal bırakmayacak kesinlikte gözler önünde. Allah’ın ayetlerini bile sazla, defle okuyup tepinip duruyorlar. Kadın erkek aynı mekanlarda tepinip adına zikir diyorlar. Bir kısmı değil, hepsi bu halde… Mevzuyu şimdi duyan ve Nazım kimmiş, peşinden gidenler nasılmış bilmeyen biri bile açar Youtube’dan Nazım Kıbrısiye ve peşinden giden sözde mutasavvıflara dair videoları ve mevzuyu en geç bir saatte kesinleştirir ve hepsine lanet edip geçer. Ya bu Eygi, ya bu Mısıroğlu ve benzerleri? Bunlar, bu kadar sene neyi tartıştılar/tartışıyorlar? Bu kadarı, aldanarak yapılabilir mi? Avanak uyutturklarını mı zan ediyorlar bu gibi münafıklar? Bu davanın sahipsiz olduğunu mu zan ediyorlar? Bu milleti toptan ahmak mı zan ediyorlar? Şu Kadir’in ardından yazdığı köşe yazısında, onun hakkında “Ehl-i sünnet üzere idi” diyebilmesi bile sahtekarın, münafığın teki olduğunu somut surette ispat eden delillerden biri… Münafığın teki olmasa, senelerdir ispatları ile gözler önüne serdiğim sarsıcı Kadir Mısıroğlu gerçeklerini hiç vakit kaybetmeden yazar, insanları BOP’çuluktan, Kadir’in küfre düşüren kitaplarından, kasten aldatıcılık ve ihanet sergildiği cumartesi sohbetlerinden uzak tutardı. Mü’min bir kalp, tehdit altında kalacağını hatta katledilceğini bilse bile bunu yapardı.
Allah, bütün münafıklara lanet etsin ki etmiş de zaten.
İyi Parti Genel Başkan Yardımcısı, İstanbul Milletvekili, gizli Yahudi, gizli Mason, Kamalist vatan haini Ümit Özdağ görevinden istifa etti. Bu, çok gecikmeli bir istifa oldu. Çoktan istifa etmeliydi. Anca fırsatını buldu, işi kılıfına uydurdu.
Zaten etkisiz elaman olmuştu. Son yıllarda onu iyice İfşa etmiştik, çok sıkışmıştı, panikle geri çekilmişti. Öne çıkamıyordu, hamle yapamıyordu. Belki de ortalık yatışır diye biraz bekledi ama o da olmadı. Şimdi ise istifa etti.
İstifasının, genel başkan yardımcıları Koray Aydın ve Musavvat Dervişoğlu’nun parti içi politikalarına ve bu politikalar sonucu ortaya çıkan olumsuz seçim sonuçlarına tepki olarak gerçekleştiği iddia ediliyorsa da bu tamamen yalan. Böyle bir şey yaşamadılar. İYİ Parti denilen organize suç, terör ve ihanet örgütünün diğer militanları da sıkıntıda. Onların da çoktan geri çekilmesi beklenirdi ama riske girmeyi, bir süre sonra topluca ters kelepçelenerek alınmayı göze aldılar. Biz yine de Ümit’in peşi sıra başka istifalar da bekliyoruz.
Bunun, yavaş yavaş kaçmak dışında bir sebebi daha var. Akşener’i önce yalnızlaştırmak, mazlumlaştırmak, kahramanlaştırmak ve sonra etrafında yeni bir kadro kurmak… Ankebut Ağı, Sabetaycı gizli Yahudi Meral Akşener’in iktidara yürümesi için elinden geleni yapıyor, yapacak.
Gecenin bir yarısı meyhaneden çıktı, karanlık sokakta sarhoş hali ile ilerlemeye başladı. Bir elinde içki şişesi, diğer elinde ise sigarası vardı.
İlerleyen yaşına rağmen gece bir başına ve sarhoş halde o sokakta ilerledi. Az ileride sendeledi ama düşmedi. Sigara bulunan elini, hemen yola bitişik olan evlerden birinin duvarına dayadı, çok derin öksürdü. Fenalık geçirmeye başladığını anladı. Azıcık kalmış aklı ile kendini/vücudunu toparlamaya çalıştı ve bunu biraz da olsa başardı.
Yeniden yola koyuldu, birkaç adım daha attı ve yine kötü oldu. Bu defa daha sert bir kriz vurmuştu ve direnemeden yere oturdu. Sarhoşlarla dolu sokakta az ötede beride olan diğerleri, onun yere düştüğünü görüp yanına geldiler ama ellerinden bir şey gelmedi.
Bir elindeki sigara, diğer elindeki içki şişesi, cansız bedeninin ellerinden düşüp yerle temas etmişti. Necip Fazıl Kısakürek, şu fani dünyadan baki aleme bu kadar kötü bir halde geçmişti. Tıpkı “Nasıl yaşarsanız öyle (o hal üzere) ölürsünüz. Nasıl öldüyseniz, o hal üzere diriltileceksiniz” hadis-i şerifinde ifade edildiği gibi…
Hayatındaki yüzlerce rezilliğin üstü örtüldüğü gibi, milletten gizlendiği gibi son nefesinin nasıl olduğu da milletten gizlendi. Lakin Necip Fazıl’ın karısı, yıllar boyunca Necip Fazıl’a isyan halinde yaşamıştı. Bir duruşu olan bir kadındı… Necip’in iki yüzlülüğünü, münafıklığını, içi-dışı bambaşka halini, kibrini, şımarıklığını, kumarbazlığını, ayyaşlığını, yalancılığını ve daha türlü ahlaksızlıklarını kabullenmemiş, içine sindirmemiş bir kadındı.
Necip Fazıl’ın aslında nasıl öldüğünün gizlenmesine de içi el vermedi. Gücü yetmedi, gerçekleri gür sesle bağıramadı belki ama elinden geldiğince pek çok yerde anlattı.
Bir gün bu anlattıklarına Necip Fazıl Kısakürek’in oğlu Mehmet Kısakürek de şahit oldu. Hani şu “Zindandan Mehmet’e mektup” şiirinde adı geçen Mehmet, babasının nasıl öldüğünü annesinden dinlediği halde inanmadı. Aslında buna “inanmadı” denemez. “İnanmak işine gelmedi” denebilir. Dedim ya, NFK’nin karısı bir duruşu olan bir kadındı ve oğlu da babası gibi çıkmıştı. Hala da öyle…
Hayatının hiçbir döneminde İslam’la, Türklükle, vatan/millet davamızla, nizam-ı alem davamızla, hak/adalet arama davamızla en ufak bir bağı olmadı Necip Fazıl Kısakürek’in…
Hidayet bulduğu iddia edilen zamanda da hidayet bulmadı. Her zamanki gibi rolünü oynadı.
Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri, o çok çileli zamanda İslam’a ve devlete/millete/insanlığa devasa hizmetler yaparken Necip Fazıl Kısakürek’e de destek oldu. Hem çok büyük paralar verdi, hem bir matbaa kurdurup teslim etti. Bir defada bir köşk alınabilecek kadar büyük para verdi NFK’ye, Büyük Doğu isimli dergisini neşretmesi için… O paranın hepsini kumarda bir gecede harcadı. Böyle yaptığı için daha sonra para verilmedi. Hazret-i üstazımızın emri ile merhum büyüğümüz Kemal Kacar bey ağabeyimiz bir matbaa kurdu ve Necip Fazıl’a teslim etti. Necip Fazıl kumarda matbaa üzerine oynadı ve onu da bir gecede kaybetti.
Gün geldi Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri “Köpek de kurt cinsindendir ama sürüyü kurttan korur. Bu köpeğe para verip yazdırıyoruz. Gerçekten Müslüman olsaydı, himmet ederdik, evladımız/talebemiz de olurdu.” buyurdu.
Necip Fazıl, Sabetaycı gizli Yahudiydi. Sabetaycıların Yakubi kolundandı ve Masondu. Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri bunu biliyor, yakın çevresindeki talebelerine de söylüyordu.
Bir keresinde “Onun peygamberi yalancı peygamber olan Sabetay Sevi’dir” demişti.
Şubat 1951… Büyük Doğu dergisinin kapağı… Tam ortada çırılçıplak bir kadın resmi var. Üzerinde hiç kıyafet yok. Sırtı dönük gibi ama hafiften yan da dönük ve sol göğsü de görünüyor.
Necip Fazıl, sahibi olduğu Büyük Doğu dergisinde, sözde hidayetinden yaklaşık 20 sene sonra işte bunu yapıyordu. Ne utanıyordu, ne sıkılıyordu, ne şeriat diye bir sınırı/değeri vardı.
Zaten sözde hidayetinden yine onca yıl sonra kendisi gibi Sabetaycı gizli Yahudi olan Mustafa Kemal’i kapaktan verdi. Yanlış anlaşılmasın, onun üzerine Sabetaycıların kurduğu ihanet rejimini yıkmak için değil, onu tasvip eder tarzda kapaktan verdi.
Bu da başka bir kapak…
Sözlerle verilen mesaja bakın, kullandığı resme bakın. Olimpiyat mesajı taşır gibiler…
Resul yok, nebi yok, tebliğ yok, haberci var. Bir de parola belirlemiş: Allah…
Necip Fazıl Kısakürek’in, sürekli İslami tema ile yazdığı ve konuştuğu zamanlarda bile, basını, siyaseti kontrolü altına almış gizli Yahudi ve gizli Hristiyanlarla arası hep iyi idi. Onlar, Necip Fazıl’ın kendilerinden olduğunu hep biliyorlardı. Necip’in paraya ne kadar düşkün olduğunu da biliyorlardı. İslami temalı mücadelesinin bir oyun olduğunu ve aslında Necip’in hedefinin para olduğunu biliyorlardı. Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinden büyük paralar aldığını biliyorlardı. Zaten Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri de onların bütün planlarını ve adamlarını biliyordu. Çok pahalıya mal olsa da Necip’i, onların adamı olduğu için besliyor ve kullanıyordu. Bir başkası ile o kadar yasakların ve zulümlerin hakim olduğu, onca Türk kılıklı gizli Yahudinin iktidarda olduğu bir dönemde, Necip’le elde edilen neciteyi/başarıyı elde etmek pek mümkün değildi.
Necip sabahtan akşamlara kadar onlara, basındaki gizli Yahudi ve gizli Ermeni Masonlara sövüp sayıyordu ve zaten ağzı da kalemi de çok edepsizdi, ayarsızdı, bozuktu. Sonra akşam olunca onlarla bir araya gelip kumar oynuyor, her türlü haramın olduğu eğlencelerine dahil oluyor ve içiyordu. Aralarında hiç sorun olmuyordu. Bir gün Necip’in Müslümanlara çok büyük bir kazık atıp sağlam bir darbe vuracağına da kesin gözü ile bakıyorlardı.
Sabetaycı gizli Yahudi Necip Fazıl Kısakürek ile Sabetaycı gizli Yahudi Adnan Menderes’in arası iyi idi. Menderes onu hep kollardı. Kendi aralarında konuşurken “Ben şimdi bu Müslümanların ümüğünü sıkarım” tarzında cümleler kurardı Adnan Menderes… Bu gibi hallerine/konuşmalarına şahit olanlar olmuştu ve samimi Müslümanlar arasında kulaktan kulağa yayılıyordu.
Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri de bağlılarına “Menderes’e hürmet etmeyin, Menderes’i sahiplenmeyin, desteklemeyin. Menderes ile CHP’nin kökü bir” derdi ve onun Türk/İslam düşmanı bir gizli Yahudi olduğunu anlatır, düşmanca söylediği bazı sözlerini bağlılarına aktarırdı.
Bir gün geldi Menderes’in kullanım süresi bitti. Son kullanma tarihi geldi ve Menderes’i de ilk satanlardan biri Necip Fazıl oldu. Malatya hadisesinden Hüseyin Üzmez’i ve diğerlerini ilk satanlardan biri de Necip Fazıl’dı. Üzmez, henüz 17-18 yaşlarında bir genç iken Necip Fazıl ve Cevat Rıfat Atılhan gibi sözde İslami mücadele veren münafıklarla aynı koğuşta ceza evinde yatmış ve bunların yakından tanıyınca “O halde bunların davası yani İslam’da yalan” demek zorunda kalmıştı. Bunlar sebebine az daha dininden olacağını, köşeden döndüğünü Şu Bizimkiler isimli kitabında gizlemeden yazmıştı. Gırgırın arasında verdiği mesajlarla Hüseyin Üzmez “Ne Müslümanı, bunlar insan bile değillerdi” dedi. Çok yüksek sayıda kişinin Necip Fazıl dahil onlarca sahte kahramana dair doğru kanaate sahip olmasını sağlamıştı Hüseyin Üzmez…
Necip Fazıl, Adnan Menderes’ten aldığı paraları da çoğunlukla kumar masalarında kaybetti. Çok sık olarak at yarışlarına gider, orada bahisler oynar ve yine kaybederdi.
Necip Fazıl ile 25 sene ahbaplık yapmış ve bu süre içinde bir defa namaz kıldığına şahit olduğunu söyleyen kişiler var.
Zaten fotoğrafa bakın dikkatli gözlerden kaçmıyor: O vücut, o duruş, o hal, namaz kılan birinin duruşu/hali değil.
Necip Fazıl, 1946 Milletvekili genel seçiminde CHP’den milletvekili olmak için başvuruyor.
İnönü:”Bu adamı İşbankası’na işe soktuk, çalışmadı. Örtülüden para vermekten bıktık. Başvurusunu iade edin” diyor..
CHP düşmanlığı başlıyor. Sonra Sabetaycıların Kapani tarikatından olan Ali Adnan Er-Tekin Menderes’i desteklemeye başlıyor. İşin tuhaf tarafi ise Yassı Ada’daki mahkemede Sabetaycı yahudi Menderes aleyhine ifade veriyor.
Binlerce cinleri daha az önce mevta oldu. İki konsey, içinde Trump’ın da bulunduğu yedi kişilik Şeytan’ın Konseyi ve onun bir üzerindeki konsey olan 13’ler Meclisi bir araya gelip bütün hünerlerini sergileyerek büyüler yapmışlar, yaptırmışlar. Başka hiçbir şey yapamıyorlar, çaresizler… Kim bilir kaç masum Müslüman çocuğunu daha Şeytan’a tapınma ve büyü ayinlerinde parçaladılar.
Ankebut Operasyonu, sadece AKPKK organize suç, terör ve ihanet örgütünü yıkmak ve gerçek Türk hakimlerinin önüne atmak için başlatılmış bir operasyon değildir. Asıl hedefimiz kuklalar değil, kuklacılar…
Bu operasyon kapsamında, İçimizdeki İsrail dediğimiz teşkilatı oluşturan ve dünyaya yayılmış Ankebut Ağı ile de organize şekilde çalışan bütün alt teşkilatlar çökertilecek. Gizli Ermeniler, gizli Yahudiler, Sabetaycı gizli Yahudiler, Mason teşkilatı, Misyonerler, Tapınakçılar, Evanjelikler, hepsi çökertilecekler.
Bunların, dünya insanlığının gözünde çok güçlü, çok organize ve karşı konulamaz güçte imişler gibi görünmesini sağlayan, pireyi deve gösteren ve bunların Türkiye’de pis işlerine sorunsuz devam etmesini sağlayan, milletimizi kandıran, akıl almaz insanlık dışı faaliyetlere yardım eden sözde Türk basın ve medyası da çökertilecek. Korku imparatorluğu kurmak isterlerken kullandıkları basın-medya patronları, sözde araştırmacı yazarlar, TV programcıları ve sunucuları da oyundan düşürülecek.
Ankebut Operasyonu, Hz. Mehdi’nin, Deccal’in ordusunu yok etmesinde son aşama olarak dünya tarihine geçecek. Bu operasyon devam ettikçe dünya üzerindeki güç dengeleri de değişecek. Deccal’in ordusu, yani Ankebut Ağı, darmadağın edilecek.
Sabetaycı gizli Yahudi Zahide Yetiş, Sabetaycı gizli Yahudiler tarafından kurulan, el değiştiren ve an itibari ile Sabetaycı gizli Yahudi Turgay Ciner’e ait olan Show TV’de… Sabetaycı gizli Yahudi Leyla Bilginel ile birlikte, gerçek kimliklerinden ve bağlantılarından habersiz Müslüman Türk kadınlarına, hayatlarının her alanında yönlendirmeler yapılan “Zahi’de ile yetiş” isimli programında görülüyor…
Zahide Yetiş’in programına çıkarttığı sağlık uzmanları, doktorlar, hayat koçları, çeşitli sahaların uzmanları, sözde hocalar, bütün bunların ezici çoğunluğu kendi gizli tarikatlarının mensubu olan Sabetaycılar… Din adamı diye Caner Taslaman’ı, üstelik toplumun bu derece şiddetli tepkisine rağmen, Arapça bile bilmez, en temel meseleleri bilmez, dinleyenleri dinden çıkartır haline rağmen kanallarına ve programlarına çıkartmalarının arka planında, Caner Taslaman’ın da Sabetaycı bir gizli Yahudi olması gerçeği var.
Sabetaycı bir gizli Yahudi olup da Siyonizm+Masonluk+İçimizdeki İsrail+CIA+MOSSAD’ın ortak AKPKK projesinin de kilit isimlerinden biri olan, arka planda AKPKK ile beraber büyük işler çeviren, sanayide içine zor girdiği küçücük bir oto yedek parça dükkanı varken nasıl ve ne ara bu kadar büyük bir patron olduğu hiç izah edilemeyen, geçmişinde uyuşturucu işi dahil türlü türlü suçlamalar, yargılamalar ve cezalar bulunan Turgay Ciner’e ait olan HaberTürk isimli, isminden başka hiçbir şeyi Türk olmayan kanalda, Caner Taslaman’ın boy göstermesinin arkasında da bu derin bağlantılar ve bir de Cansu Canan Özgen’in de Selanik kökenli bir Sabetaycı gizli Yahudi olması var.
Leyla Bilginel’in gerçek soy adı Kömürcü… Daha sonra mahkeme kararı ile, Sabetaycı olduğu kendi gizli teşkilatı tarafından hemen anlaşılsın da diğer Sabetaycılar gibi kolayca yükselebilsin diye olsa gerek, Kömürcü soy adını Bilginel yaptı. Leyla Bilginel, 2007 yılında ABD’de New York’ta bir sperm bankasından aldığı spermle gayr-i meşru şekilde hamile kaldı, bu şekilde bebek dünyaya getiren ilk Türk olarak bilindi. Lakin Türk değil. Böyle davranışları Türk görünen Sabetaycılar yaklaşık iki asırdır hep yaptılar, yapıyorlar. Hedef ise Müslüman Türkleri maddeten ve manen tamamen çökertmek. Zaten ilk Türk kadın pilot, ilk Türk kadın seslendirme sanatçısı, ilk Türk güzellik yarışması birincisi, ilk Türk kadın sinema oyuncusu v.b. olarak bilinen kadınların hiçbiri gerçekten Türk değildi.
İçimizdeki İsrail’in en büyük grubunu oluşturan Sabetaycı gizli Yahudilerin ekranlarda boy gösteren onlarca haber spikeri var ve hepsi de Türklerin dönüştürülmesi projesinde kritik rol oynadılar, oynuyorlar. Aladağ yurt yangını sonrası bu ihanet teşekkülünün, bu derin/paralel devlet teşkilatının, bu devletin asli unsuru olan biz Müslüman Türk Süleymanlılara karşı başlattığı basın/medya linci sonrası, Akademi Dergisi olarak #HerŞeyAladağİçin diyerek verdiğimiz sert ve kararlı karşılıklar, bu sözde Türk kadın sunucuların birçoğunun da panik hali ile geri çekilmesine sebep oldu. Bütün bunların resmiyette patronu görünen kripto Yahudi Aydın Doğan’ın sözde bir satışla geri çekilmesine, Karay Yahudisi Ülker’lerin panik haline girmesine, NTV ve Star’ın sahibi Sabetaycı Ferit Şahenk’in tiril tiril titremesine ve daha pek çok şok edici değişikliklere sebep oldu, oluyor.
Leyla Bilginel, 2012 yılında yine Sabetaycılara ait olan TV8’de yayınlanan ve çekimleri Kenya’da yapılan “Tropytürk” yarışmasına katıldı. Bu yarışmada, yarışmacı arkadaşlarının nerede ise tamamı kendisi gibi Sabetaycılardı. Berksan Özer, Serkan Tanırgan, Tuğba Özay gibi Sabetaycıların da bulunduğu yarışmacılar arasında konumuzla alakalı olanı ise Billur Kalkavan’dı. Yarışmacı Kalkavan’ın ailesi de Sabetaycı gizli Yahudi bir aileydi. Eskiden Sabetaycı Adnan Oktar’ın müridi olan Sabetaycı Caner Taslaman’ın karısı Feryal Kalkavan’dır. Karısı da Adnan Oktar’ın tezgahından geçti. Oktar grubu tıka basa Sabetaycılarla dolu. Gizli Yahudiler arasında özel bir yeri olan ve kullanılan Feryal ismine sahip olan bu kadının mensup olduğu Kalkavan ailesi, FETÖ diye anılan ve Müslüman Türklere karşı kurulmuş devasa çaptaki ihanet projesinin kurucusu olan İçimizdeki İsrail’in önemli ailelerinden biridir. Bir ayakları FETÖ’ye, bir ayakları içimizdeki İsrail dediğimiz paralel devlete basar. Zaten FETÖ diye gerçek bir paralel devlet yoktur. O da aslında içimizdeki İsrail’in, kripto Yahudilerin bir ihanet projesidir ve bunlar gibi gerçek FETÖ’cülerin hiçbirine hala dokunulmamıştır da, cemaat ve tarikat denince bunlar hala sadece İslam cemaat ve tarikatlarının akla gelmesini, hukuksuz ve vatana ihanet suçu kapsamında yargılama gerektirecek tarzda basın medya oyunları ile tertemiz cemaat ve tarikatların terör örgütü gibi algılanmasını sağlamak istemişlerdir.
Çok şaşırdıysanız “Akademi Dergisi içimizdeki israil” yazıp aratarak, yaklaşık on senedir paylaştığımız binlerce yazılı, sesli, görüntülü yayını inceleyebilirsiniz. Bu yazıyı Amerikan sosyal ağlarında yayamazsınız çünkü Süleymanlılara kendi devletinde/vatanında hukuksuz ve insanlık dışı yöntemlerle operasyon yapmaya kalkıp şamar oğlanına dönen içimizdeki İsrail’i, düştüğü çok zor ve acınası halden kurtarmak için CIA var gücü ile çırpınıyor ve yer yer uluslar arası markalarını kirletmeyi göze alarak bile göstere göstere zorbalaşıyor, sansür uyguluyor. Facebook, Twitter, Instagram, WhatsApp, Youtube hep CIA’ya ait..
Sperm bankasından sperm kullanarak, babası belirsiz gayr-i meşru bir çocuk doğuran Sabetaycı gizli Yahudi leyla Bilginel, namuslu milletimizin haklı tepkisi sonrasında yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. Koca bir toplum onu haklı sebeplerle baskı altına alırken, temize çıkarmaya çalışmak, normal göstermeye çalışmak da Sabetaycı gizli Yahudi Turgay Ciner’e ait olan Haber Türk’e kaldı. Mülakatı da Sabetaycı gizli Yahudi Hayatı Arıgan yaptı… Arıgan, Bilginel’e “Sizi çok üzdüler” dedi. Mülakatın büyük kısmında Leyla Bilginel’in sorulara verdiği cevaplar, büyüklere masal cinsinden ve bunu en iyi bilen de Sabetaycı Hayati Arıgan. Buna rağmen sorun görmeden bunları yayınladı.
Şimdi bir tartışma çıksa bunlar cinsel tercihler, hür irade, anayasal haklar, demokrasi, kadın-erkek eşitliği, cumhuriyet, laiklik, Atatürkçülük gibi uydurma bir dünya tabirle lüzumsuz ve samimiyetsizce tartışırlar. O dediklerinin, şu Türkiye’de Müslüman Türklerin kendi dinleri, kültürleri ile yaşamak istediğinde işler olduğunu, bir işe yaradığını ise gören duyan olmamıştır. Hala kendi vatanında Müslüman Türklerin on milyonlarcası “tarikatçı” ya da “cemaatçi” denilerek her türlü dışlamaya, baskıya ve zorbalığa maruz bırakılır. Bunların hepsi bunların Müslüman Türkleri kendi vatanlarında üstü örtülü bir işgalde tutmak için uydurulmuş ve dayatılmış sözde değerlerdir.
Bu milleti akıl almaz felaketlere iki asırdır kasten sürüklediler. Son birkaç on senedir ise iniltiler geliyor memleketin her yerinden… Feryat ediyor anneler, babalar, kız çocukları, T.C vatandaşları… Alemin nizamı iyice bozuldu, sapıklık, taciz, tecavüz, hırsızlık, dolandırıcılık, şiddet, cinayet aldı yürüdü, çıplaklığın ve bozuk devlet/adalet sisteminin sebep olduğu rezillikler her yere yayıldı, yuvalar yıkıldı/yıkılıyor, aile kurumu çöküyor ama bunlar hala bizden görünerek acımadan vurmaya devam ediyor. Çünkü bunlar iki asırdır bu felaket manzarayı oluşturmak için kasten ihanet ediyor, gerçek kimliklerini gizleyerek ve “akla gelen her şey caizdir” diyerek faaliyet sergiliyor.
Bazı Müslüman hanımların sorun görmeden izlediği ve kapıldığı Sabetaycı Zahide Yetiş de, alemde sağlık tavsiyeleri verecek başka hiç kimse kalmamış gibi Leyla’yı programına çıkartıyor. Uyanın, bu ülkede gerçek bir Türk basını ve medyası yok. İçimizdeki İsrail’den başka gerçek bir paralel devlet de yok. Bunları tam kadro ifşa edip cezalandırılmalarını sağlamadan bu millete huzur da yok.
Hızlı yükselmeliyim ve çok meşhur olmalıyım, bana tavsiyeler ver ne yapayım?
Bizdensin ama soy adın bizimkiler gibi değil, bu, hızını düşürür, değiştir.
Ne yapayım?
Bizimkilerin hemen anlayacağı bir şey yap ve ayrıca bizimkilerden birinin soy adı da olabilir. Mesela Bilginel nasıl?
Tamam. Hemen adliyeye gidip değiştireceğim. Başka ne yapayım?
Sansasyonel ol, görülmemiş, duyulmamış bir şey yapman lazım ve uzun süre tartışılman lazım. Aklımda parlak bir fikir var ama kolay iş değil. Daha önce kimse denemedi.
Söyle nedir, onuda yaparım?
Biraz zorlanırsın ama hemen meşhur olup çok konuşulursun. Sperm bankasından çocuk sahibi ol, tarihe geç. Bu Türkler gelmezler bu işlere, ön ayak ol, iyice nesep, aile kurumu, toplum düzeni, ahlak bozulsun bunlarda, mahvolsunlar. Baksana Avrupa milletlerini ne yaptık, kocaman milletler elimizde oyuncak oldular. Binbir dertle boğuşmaktan dik duramaz oldular. Bak, sen bunu yapınca çok tartışmalar çıkar ama endişe etme, basın medya bizde, adliyeler bizimkilerle dolu, meclis bile bizimkilerle dolu… Sen taktik oyna ve “Ben her şeye karşıyım” de “Evlenmeye, dine, mezhebe, kurallara, her şeye karşıyım” de… “Ben öyle bir değer tanımam” de.. Toplumdan şiddetli baskı gelirse kaçacağın bir ülkeyi baştan ayarla. Öyle yapmak zorunda kalırsan da takma kafana, bizimkiler yavaş yavaş ortamı hazırlarla basın ve medya gücü ile, dönersin kısa sürede geriye…
Tamam, ben onu da yaparım. Başka?
Bizim TV 8’e git, seni de programlarına çıkartsınlar. Sen böyle durursan zaten hiç kaçırmazlar, aradıkları senin gibiler…
Aileyi, ahlakı, namusu, nesebi yıkmak için kullanılan çift kimlikli bir kadını, toplumun tamamının tepkisine rağmen kim el üstünde tutar ve millete inat onu normalleştirmek için yazdığı yazısına ondan “şahane” diye bahsederek başlar? Biliyorsunuz siz, gazeteci görünümü ile bu millete ve devlete binlerce kere ihanet eden ve derhal ters kelepçe ile alınması gereken gizli Yahudi Ayşe Arman Dormen… Pekiyi, 16 senedir sözde bir İslami parti hükumet ise, neden hala hiç suçu olmayan on binlerce Müslüman kadın zindanlardadır da bunlara paralel devlet operasyonu yapılmaz? Hatırlıyor musunuz Aladağ yurt yangını sonrası bu çift kimlikli hain Ayşe Arman’ın yazdıklarını?
Sabetaycı gizli Yahudi Zahide Yetiş’in, Sabetaycı Turgay Ciner’e ait olan Show TV’deki programına şimdiye kadar sayısız gizli Yahudi çıkartıldı ve özellikle Müslüman hanımlar ve genç kızlar aldatıldı. Çıkartılanlardan biri de Tuğçe Işınsu…
Sizler, daha önceki Akademi Dergisi yayınlarından, Mehmet Fahri Sertkaya yazılarından ve sesli anlatımlarından Tansu, Cansu, Işınsu ne demek biliyorsunuz. Özellikle Sabetayist Tansu Çiller ile Sabetayist Cansu Canan Özgen’i anlattığımız yayınlarda bu hususa temas etmiştik.
Tuğçe, içimizdeki İsrail’in son derece tehlikeli ve derhal operasyon yapılması gereken tarikat okullarından Feyziye Mektepleri Vakfı Işık lisesinde okudu. Zaten orası, milletimizi akıl almaz felaketlere kasten ve organize bir teşekkül halinde sürükleyen on binlerce kripto Yahudiyi yetiştirdi. Tuğçe ardından İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Öyle sıradışı bir eğitim ve kabiliyeti olmadığı halde, çok sayıda itikadı ve niyeti düzgün gerçek Türk uzman yerine o rahatlıkla TV’larda yer buldu. Çünkü onlardan olan bir gizli Kabalacı, büyücü, falcı…
Spiritüel Yaşam Danışmanlığı dedikleri uydurulmuş bir tabirin arkasında ya da Simge Bilim, Kehanet Sanatları, Melek Enerjisi tabirleri arkasında Kabalacılık/büyücülük/falcılık yapıyor. Yüzde 98’i resmen Müslüman olan ülkemizde, basın ve medyada nerede ise hiçbir gerçek Türk ve Müslüman uzman, itibar göremiyor, yer bulamıyor. Öyle bir manzara hakim ki hala İslamcı basın ve medya denilen yerlerde bile bunların adamları dolu. Hilal TV’de üç sene aralıksız program yapan ve mezheplere, tasavvufa, hadislere saldıran Erdem Uygan bile onlardandı da, #HerŞeyAladağİçin dediğimiz süreçte çok kolayca, hiç zorlanmadan ayağını kaydırdık. Şimdilerde, baba tarafından Rum, anne tarafından Gürcistan Yahudisi olan Tayyip Erdoğan’ın, teyzesinin oğlu olan ve kendini Rumlardan görüyormuş gibi tavırları da olan Cengiz Er’e ait Süper Haber TV isimli, haber sitesi görünümlü fitne yuvasında ayda bir iki yazı yazıyor Erdem Uygan… Hala savcılıklarımız nedense soruşturma başlatmadı.
Sabetaycı gizli Yahudi Turgay Ciner’e ait olan Show TV’deki programında sürekli olarak kendisi gibi Sabetaycı gizli Yahudileri konuk eden Zahide Yetiş’in, söz konusu, sonsuz saadete kavuşmamızın biricik vesilesi olan dinimiz İslam olduğunda bile, programlarına gizli teşkilatının adamlarını çıkarttığını görüyoruz. Üstelik, Sabetaycı Emre Dorman ile Sabetaycı Caner Taslaman’ı son yıllarda iyice ifşa ettiğimiz, karşımızda gık bile diyemez, hukuka bile gidemez, tartışmaya bile giremez, yalanlama bile yapamaz hale getirdiğimiz halde, bunları korumak için gerçek sahibi CIA olan Facebook’un, Twitter’ın, Youtube’un, Instagram’ın, WhatsApp’ın nasıl vahim suçları durmaksızın işleyip sansürlemeler yaptığını gözler önüne serdiğimiz halde, bunlara karşı çok büyük bir toplum tepkisi olduğu bilinirken, 2018’in Haziran ayında hala ısrarla TV programına konuk ettiğini görüyoruz. Zahide Yetiş’in bu yaptığı da çok vahim bir suç ve ağır ceza mahkemesinde yargılama gerektiriyor.
Gizli Yahudiler olan Caner Taslaman’ın ve karısı Feryal Kalkavan’ın, Sabetaycı gizli Yahudilerin İslam tarikatı gibi görünmek istedikleri Adnan Oktar örgütünde yıllarca faaliyet gösterdikleri meydana çıkmışken, Caner Taslaman’ın Kızıl İmamcılar denilen Sabetaycı muhalif grup ile yoluna devam ettiği bilinirken, yine Taslaman’ın Ebubekir Sifil ile yaptığı münazarada Arapça bile bilmediği, Hadis ilmine dair de bir şey bilmediği, en temel İslami tabirleri ya hiç bilmediği ya yanlış anladığı meydana çıkmışken, çok seviyesiz ve samimiyetsiz davranış tarzı da gözler önünde iken, bu şartlar dahilinde onu kim programına ısrarla çıkartır? Kim kendine güvenen özellikle hanımlardan oluşan on milyonlarca T.C. vatandaşını ne için aldatır? Elbette onların teşkilatının üyesi olan Zahide Yetiş çıkartır ve onlardan olduğu için aldatır…
Neden bunlara da yargı müdahelesi olmuyor? FETÖ paralel devletse bunlar ne? Neden bu ülkede tarikat ve cemaat tartışmaları sadece İslam dinin cemaat ve tarikatları ile sınırlı kalınarak yapılıyor? Emre Dorman’ın, dinen hiç yol/zemin olmadığı halde Allah’ın ayetlerini bile kasten çarpıttığı, Müslüman Türk milletinin itikadını İsrail, Masonluk ve Evanjeliklerin menfaatine olarak dönüştürmek istediği en somut şekilde ispat edilebiliyor. Onu Müslüman zan edip itibar edenler, hala namaz kılmakta oldukları ve kendilerinni Müslüman zan ettikleri halde sonsuz cehennem azabına sürükleniyor. Çünkü bunlar kasten dinimizin en temel kolonlarını bile yıkmaya kalkıyor. Ya bu kadar Sünni cemaat ve tarikat, onlar neden bu sarsıcı gerçekleri Müslüman milletimize anlatmıyor, bu kripto Yahudilerin gerçek yüzlerini göstermiyor? AKPKK projesine kendilerini bağlamış ve hak yolda olduklarını iddia eden bu cemaat ve tarikatlar, AKPKK’nin arkasındaki asıl güç odağının bu kriptolar, bunları koruyan Masonlar ve Siyonizm olduğunu bildiklerinden mi susuyor?
Zahide Yetiş, kendisi gibi İzmirli bir gizli Yahudi olan Dr. Fevzi Özgönül ile, Sabetaycı Turgay Ciner’e ait olup tıka basa Sabetaycı dolu olan Show Tv kanalındaki programında görülüyor. Fevzi Özgönül, Sabetaycı gizli Yahudi ihanet teşkilatına ait olan diğer basın ve medya kuruluşlarında da hep el üstünde tutuldu/tutuluyor. (Zahide’nin anne tarafı Yunanistan/Selanik’ten, baba tarafı ise Kütahya’dan İzmir’e gelmiştir. Şu Selanikli gizli Yahudilerin Müslüman Türk milletine yaptığı ihanetin bir benzerini, bilinen tarihte kimse kimseye yapmamıştır.)
Bunca Sabetaycı gizli Yahudi, gizli Ermeni, azılı ve sinsi Türk/İslam düşmanı bunu bu vasıfsız hali ile hep el üstünde tuttular. Yaklaşık son bir buçuk senedir birkaç sağlam darbe vurduk, önce bunu uzaklaştırdılar, eskisi gibi programlarına çıkartmadılar ve şimdilerde ise Cansu’nun programı da sonlandırılmış halde…
Biz bunu sağlarken “Bu Talha Uğurluel, Müslüman çocuklarının bile bildiği, ilmihal seviyesindeki hususları bile bilmiyor” demiştik. Buna kanmış bir kitle de bize çok kızmıştı. Dakika 5, kendiniz dinleyin. Çok fazla izleme imkanı bulamadığım, arada bir kesitlerine baktığım halde hep gördüm ki bunu her yerde yapmış. Üniversitelerdeki konuşmalarında, Youtube kanalındaki videolarında, Sabetaycı Cansu’nun karşısında Kudüs’ü anlatırken, her yerde… Bir de karşıma çıkamayıp takipçilerimizin kendisine sorduğu sorulara da aşırı derecede küstahça ve art niyetli şekilde cevaplar yazabilmişti.
Neolitik Çağ deyip söze giriyor, Göbeklitepe’nin aslında ne anlama geldiğini anlatmak istediği, bilinen dünya tarihinde nasıl bir kırılma noktası oluşturduğunu anlatmak istediği bu videonun beşinci dakikasında… Evrimciler gibi konuşmaya başlıyor sonra toparlıyor, döndürüyor sözünü. İçinden belli ki bir sözde “bilimsellik” ve sözde “evrim” bastırıyor ama bunun dış görünüşüne, göründüğü şahsiyete uymayacağı çok açık. O kısacık sürede bile “O zamanlarda Müslümanlık, Hristiyanlık, Musevilik var mıydı?” diyor. Bunu “yoktu işte düşünün bunu ama bilin ki 12 bin sene önce Göbeklitepe vardı ve bir ibadethane idi” manasında söylediği çok açık ve kesin. Ne kadar trajikomik bir hale düşüyor.
Sormazlar mı adama, ilk insan ve ilk peygamber Adem aleyhisselam İslam peygamberi değil mi? İlk insanla beraber İslam dini başlamadı mı? 124 bin ya da 224 bin peygamberin tamamı İslam peygamberi değil mi? Haşa İsa a.s. ve Musa a.s. İslam dininden başka bir dinin peygamberleri mi?
Avcı toplayıcılık ne? Tarım devrimi ne? Adem aleyhisselama Allah-ü teala, eşyanın isimlerini ve ne işe yaradıklarını öğretmedi mi? Bu hususa delil olan ayet bile yok mu ve azıcık İslam’ı duymuş kişiler bile bunu bilmez mi? Zaten Adem babamız cenneten çıkartdılmadı mı? Cennet gibi akıllarımızın almayacağı mükemmel bir sistemin içinden çıkmadı mı? Ayrıca dünyada evlatlarından Kabil çiftçi, Habil hayvan yetiştiricisi değil miydi? Zekat vermeleri istenince Habil en kıymetli hayvanını gözünden çıkartıp vermedi mi? Kabil ise en kötü haldeki mahsülü vermedi mi? Daha bir kamyon laf yazılır şu samimiyetsiz lüzumsuz ve de küstahça tavırlar sergileyebilen İslamcı tipe… Bir Müslüman, günümüzün bilim denilen din düşmanı, uydurmacı, dayatmacı zihniyetine karşı sözler konuşurken bu şekilde cümleler mi kurar? Bir bırakmıyor ki içindeki gerçek kişi, gerçek görüşlerini zevk duya duya, mutlu ola ola konuşsun. Hep bir zorlama, hep bir samimieytsizlik ve hep nifak alametleri var meydanda…
Devamını izleyemedim. Bunca meşguliyetin arasında şunun da gerçek yüzünü meydana serelim deyip her zaman olmasa da ara ara bakıyorum da, hemen hepsi birkaç dakikada “yuh” dedirtip kapattıracak kadar rezil halde.
”Türkiye’yi Türkler mi yönetiyor” serisi: Tansu Çiller…
İstanbul Belediyesi çalışanı kripto Yahudi bir baba (Hüseyin Necati) ile onun sekreterliğini yapan Selanik göçmeni bir annenin, aynı evde geçen 10 yıllık gayr-i meşru ilişkisi neticesinde istenmediği halde dünyaya gelen Sabetaycı bir gizli Yahudi. Annesi ve babası gayr-i meşru yaşamaktan hiç rahatsız değildi, yine de direndiler, gayr-i meşru yaşamaya devam etmek istediler ama istenmeden olan Tansu doğduktan yedi ay kadar sonra zaruri görerek evlendiler.
Aile, damarı kesilse CHP diye akacak kadar solcu ve İnönü’cü bir aile ama kod adı “CIA’nın gülü” olan kızları sağ kesimde ve çok çok hızlı manevralarla yükselerek siyaset yaptı. Tansu’nun kocası Özer Uçuran Çiller ise tapınakçı. Özer, “Tansu” kriptolojisi ile isimlendirilen bu kızı almak için, onun soy adını kullanmayı bile kabul etti. Tan-su’nun babası Hüseyin Necati Çiller, çok geçimsiz, sinirli, vasıfsız, lüzumsuz biri idi ama içimizdeki İsrail’in Türklerin yönetimini hile ve ihanet ile ele geçirmesinden sonra adına rejim kurduğu Sabetaycı gizli Yahudi Atatürk’ün yakınında bulunabilmiş biriydi.
Yolsuzluk, ihalede fesat, peşkeş, yalan beyan, paralel devlet, cinayet, katliam, iltimas, ihanet dahil hemen hemen akla gelen her suçtan hala yargılanması gerekiyor Tansu’nun… Tahkikat yapılırsa, üniversite diploması ve Profesörlüğü de çok büyük ihtimalle sahte çıkacak. Gerçek seviyesi, lise mezunlarının bile gerisinde… Atasını ziyarete gittiğinde Anıtkabir özel defterine yazdıkları ve sergilediği seviyesi artık bütün Türk milletinin dilinde. Tek başına bırakılsa, kurulu bir düzen halinde orta büyüklükte bir mahalle marketi kendisine teslim edilse, kuvvetle muhtemel altı aya kalmadan iflas ettirecektir.
Resmiyette/görünürde ekonomi profesörüdür. Boşbakan iken bile ekonomiye dair yaptığı yorumlar “inanılamaz” görülmüştür. İçimizdeki İsrail’in basın ve medyası, milleti şoka sokan değerlendirmelerinin durmaksızın tekrar edeceğini bildiğinden, aşırı dikkatli davranmıştır ama o, canlı yayınlarda da aynı vasıfsızlığı ile herkesi şaşkına çevirmiştir. Ekonomi haricindeki konularda da akıl almaz gafları ile meşhurdur. Ülkede, aldığı ekonomik kararlar ile bir anda büyük bir ekonomik kriz de çıkartmıştır. Türkiye’nin resmi boşbakanı olarak yabancı erkek devlet adamları ile görüşürken, istediği şartları kabul ettiremediğinde, kadınsız tavırlar sergilediği, hatta muhatabının bacakları dahil bedeni ile kendi ellerini temasa geçirdiği dahi sık sık iddia edilmiştir. ABD başkanı Clinton’ın Tansu’yu tenha bir köşeye çektiği iddiası da ilk anda sarsıcı ve iç acıtıcı gelse de, iddia sahipleri dikkate alınması gereken kişilerdir.
”Türkiye’yi Türkler mi yönetiyor” serisi: Deniz Baykal…
Sabetaycı gizli Yahudi. AKPKK’nin tek başına iktidara getirilmesinde gizli Ermeni Devlet Bahçeli kadar etkili biri. Baykal, AKPKK’nin kritik isimlerinden Sabetaycı Bülent Arınç ile de akraba. CIA, Soros, MOSSAD, İçimizdeki İsrail dahil herkesle bağlantılı. Tansu Çiller gibi onun da derhal derya kadar suçlama ile yargılanması icap ediyor. Hiçbir sıradışı kabiliyeti, hüneri ve bilgi birikimi yok. Enerji bakanı iken bile ülkeyi enerji krizine soktu ve silinip gitmesi gerekirdi. İçimizdeki İsrail’in, Atatürkçülük adı altında kurduğu hain rejimde, paralel devlet teşkilatı halinde kolladığı, muteber gösterdiği biri. Gerçek bir Türk basın ve medyası olsaydı, siyasi hayatı yarım saatte bitirilebilirdi. Üzerine geçen onlarca sene boyunca Türkiye’ye ihanet etmesi önlenebilirdi. AKPKK eli ile işlenmiş bütün suçların dünyada, ahirette sorumluluğu da Baykal’ın üzerinde.
”Türkiye’yi Türkler mi yönetiyor” serisi: Bülent Ecevit…
Karısı gibi kendisi de Sabetaycı gizli Yahudi. Karısının gerçek adı Rahşan değil Raşel. Bırakın koca memleketi, tek başına bırakıldığında ciddi bir devlet kurumunu bile yönetecek vasıfta biri değildi. İçimizdeki İsrail+Masonluk+CIA marifeti ile parlatıldı, iktidara getirildi ve hep popüler kalması sağlandı. Son zamanlarında çok yönden rahatsızlıklar yaşadı. Huysuzlaştı, itaatsiz oldu, günü gününü tutmaz oldu ve onlarca sene onu oynatan güç odaklarının gözünden bakınca “bir çuval inciri berbat eden adam”a dönüştü. Onlar tarafından yıkıldı. Kullanıldı ve atıldı. Bunda karısı Raşel’in huysuz, öfkeli, hesapsız tavırları da etkili oldu. Devlet yönetimi de şairliği kadar berbattı. Çıkarttığı aflarla, yüz binlerce masumun daha canı yandı. İktidarda iken devlet tarifi bile zor ekonomik sıkıntılar yaşadı. Türkiye için çok kritik olan çok mühim olan meselelerde Masonlardan, içimizdeki İsrail ile CIA’dan talimat almadan hiçbir şey konuşmadı ve hiçbir adım atmadı. Kıbrıs Barış Harekatı’nı bile onların talimatı ile hazırladı ve çok iyi rol yaptı. Siyonizm ve CIA, Yunanistan’da darbe yapan ve halk desteği de bulan cuntacıları devirmek ve Yunanistan’ın başına yine CIA’ya çalışan kadroları getirmek istiyordu ve Türkiye’nin başına getirdikleri Bülent’i kullanmaktan hiç geri durmadılar, Kıbrıs üzerinden cuntacıların imajını yıkmayı halk desteğini kırmaya başladılar. Ecevit’in ihanetlerini özetle anlatmaya bile onlarca saat gerekir.
”Türkiye’yi Türkler mi yönetiyor” serisi: Alparslan Türkeş…
Kripto Yahudi. Aslen Kayseri Yahudilerinden. Muzırlıkları sebebi ile Osmanlı’nın son zamanı Kıbrıs’a sürgün edilen, içimizdeki İsrail mensubu bir ailenin ferdi. CIA piyonu. Pentagon yetiştirmesi. Hususiyle, Siyonizmin ve CIA’nın komünizm karşıtı mücadelesinde Türkçülük akımını kullanmayı seçmesi ile, bu yolda kullanıldı. Onun Pentagon’da bu minvalde gizli eğitimler aldığı sırada, ABD’nin dünyanın dört bir yanından antikomünist mücadele için eğittiği insan sayısı 800 bini bulmuştu. Siyonizm çok sıkışıp paniklediğinde, Türkiye de çevre ülkeler gibi komünizme kaymasın diye Sabetaycı gizli Yahudi Adnan Menderes’i İslamcı lider rolüne büründürmüş ve hızla İslami serbestlik vererek komünizm akımının karşısına çıkartmıştı. Bunu bir zaruret olarak yaptılar ve aslında çok riskli gördüler. Komünizme karşı mücadele güçlenmiş ve Türkiye’de biraz da nefeslenmiş, rahatlamışlardı ve sonrasında komünizmin karşısına Türkçülük akımı ile çıktılar. Kendi adamları olan Sabetaycı gizli Yahudi Menderes’i deviriken kullandıkları kadro arasında Türkeş de vardı. Bu proje çerçevesinde kullanılan çok sayıda kripto Yahudiden biridir gerçek adının Alparslan Türkeş olup olmadığı hala kesinleştirilememiş olan bu şahıs… Oğlu Tuğrul Türkeş de aynı güç odakları tarafından Siyonizmin ve CIA’nın AKPKK’sinde bakan yapılmıştı. Millet uyanmasın diye de CIA’nın adamı gizli Ermeni Devlet Bahçeli ile sözde atışmış da bu sebeple çaresiz kalarak baba ocağından ayrılmış ve AKPKK’ye gelmiş rolü oynamıştı. Akademi Dergisi olarak gerçek kimliğini, niyetini ifşa ettik, bağlantılarını da iyice ifşa edecektik ki panikle geri çektiler.
Neden geri çekildiğini koca memlekette hala kimse anlayamadı. Diyanet’ten sorumlu devlet bakanı, Boşbakan yardımcısı, hükumet sözcüsü Sabetaycı gizli Yahudi Numan Kurtulmuş’un onunla aynı anda neden aniden geri çekildiğini ve ta Turizm bakanlığına getirildiğini… Doğan Medya denilen ve resmiyette gizli Yahudi Aydın Doğan üzerinde gösterilen içimizdeki İsrail’in kurumsal medyasının neden aniden resmiyette el değiştirdiğini… CIA’nın AKPKK projesinin en kritik ailelerinden Karay Yahudisi Ülker ve Sabetaycı Yahudi Şahenklere neler olduğunu, bunları neden panik sardığını… Genel başkanı Meral Akşener’in bile Sabetaycı gizli Yahudi olduğu İYİ Parti projesinin etkili isimlerinden Kripto Yahudi Ümit Özdağ’ın hiç olmadık bir anda neden ansızın geri çekildiğini kimsenin anlayamadığı gibi…
”Türkiye’yi Türkler mi yönetiyor” serisi: Mesut Yılmaz…
Konuşmalarının arasında durup düşündüğü anlara reklam koymak mümkün olan, aşırı gergin ve iç hesaplı şekilde, endişeli tarzda ancak konuşabilen… ADL, JDL, Bilderberg dahil Siyonizmin hemen bütün teşkilatları ile iletişimi ve işbirliği olan… Boşbakan iken resmi yurt dışı ziyaretlerinde bile kumar oynayan, bir seferinde çıkan kavgada mafya babasının birinin attığı kafa ile burnu kırılan ve derhal vatana ihanet dahil onlarca vahim suçlama ile tutuklu yargılanması gereken bir gizli Ermenidir.
”Türkiye’yi Türkler mi yönetiyor” serisi: Uğur Dündar…
O gün o programına çıkarttığı herkesin gerçek kimliğini, bağlantılarını, hedeflerini detayları ile bilen ama kendisi de onlardan olan bir kripto Yahudidir. Bu haline rağmen hayatı boyunca Türklük, Atatürkçülük, Türkiye vurgulu eylem ve söylemleri ile aslında sinsi surette ve militan seviyede Türk/Türkiye düşmanlığı yapmıştır/yapmaktadır. Siyonizm, ortadoğuda işgalleri kırk yıldır yapamayınca, Büyük İsrail projesi gerçekleşmeyince, yeni bir strateji olarak AKPKK projesi ile ılımlı İslamlı T.C. projesini devreye alınca, AKPKK ve el Kaide, el Nusra, IŞİD üzerinden bölgeyi mahvetmeyi ve sonra işgal etmeyi planlayınca, ülkedeki gizli iktidarlarının yıkılacağını düşünerek buna uymamış, kendisi gibi buna uymayan kripto Yahudi arkadaşları ile, başta da kripto Yahudiler Yılmaz Özdil, Emin Çölaşan ile birlikte, resmiyette Sabetaycı gizli Yahudi Burak Akbay’ın üzerine gösterdikleri Sözcü gazetesinde yoluna devam etmiştir. Gizli kameralı özel ekiplerle birlikte, öğretmenleri ile birlikte Cuma namazına giden orta okul öğrencilerini takip ettirip sözde haber yapması hep hafızalardadır. Başörtüsü aleyhinde, milletimizin Müslümanca yaşama mücadelesi aleyhinde mücadelesi, yalanlarla, büyük suç kapsamında yaptığı sözde haberleri ve sözde açık oturumları hep hafızalardadır.
Hala vatana, millete ihanet suçlarını işlemeye devam ettiği Sözcü’de “Sınıfta namaz” şeklinde manşetler attırmaktadır. Sicili çok bozuktur. Yalan haberlerden, kumpas kurmaktan, haber mühendisliklerinden dolayı çok cezalar almıştır. Aydın Doğan medyası denilen paralel devlet teşkilatının, ihanetler de dahil on binlerce vahim suçunun gönüllü suç ortağıdır. CIA’nın kontrolünden kurtulmuş bir Türkiye’de, gerçekten Türk hukuk sistemi denilebilecek bir sistemin onu da tutuklamadan bir gün bile dışarıda gezdirmesine ihtimal vermek mümkün değildir. En büyük maskeleri, kendileri gibi kripto Yahudi olan Adıtürk adına ihanet ve terörle kurdukları hukuksuz, katliamcı ve hükümsüz rejimleridir.