TRT’nin yaptığı hainlik… Bu da burada dursun. Zaten biliyorlar, çok yakın gelecekte bunların hepsini yargılatacağımı, bu sözde haberlerini karşılarına çıkartacağımı, gerçek Türk mahkemelerinde hesap sorduracağımı ve vatana ihanet ve insanlığa karşı işlenmiş suçlar kapsamında cezalar almalarını sağlayacağımı…
Kısacık süre daha kendilerinden beklenileni yapsınlar o sözde basın ve medya çalışanları… O bütün Türk ve İslam düşmanları ile organize olup çalışabilen Türk görünüşlü gizli Yahudiler, gizli Ermeniler, gizli Rumlar, masonlar…
“Zeki Müren gençlere kötü örnek oluyor” dediği için eleştirilen Özdemir Erdoğan’a, şarkıcı Alpay’dan destek geldi. Müren’in abartılı üslubu ve Türkçe’siyle Türk sanat müziğini katlettiğini söyleyen Alpay, “On kulağım olsa biriyle Zeki Müren dinlemem. Zeki Müren abartılı üslubu ve Türkçe’siyle Türk Sanat Müziği’ni katletmiştir. Ölçüsüz tavırlarıyla Türkiye’de kötü örnek olmuştur” dedi.
Alpay, “Müthiş ağdalı bir üslupla söyledi şarkılarını Zeki Müren. Bana hiçbir duygu vermez çünkü duygusuz söyler, rol yapar. Türkçe de ‘Reca ederim’ diye bir şey var mıdır. ‘Rica ederim’ dersin. Türkçe’yi çok iyi konuştuğu söylenen Zeki Müren bilakis Türkçe’yi de, Türk sanat müziğini de abartılı bir üslup kullanarak bozmuştur” ifadelerini kullandı.
“Zeki Müren, son derece tutucu eski TRT’nin Türkiye’ye attığı en büyük kazıktır”
“Zeki Müren, her şeyi sansürleyen, müthiş güzel şarkıları bile repertuvarına almayan, son derece tutucu eski TRT’nin Türkiye’ye attığı en büyük kazıktır” diyen Alpay, sözlerine şöyle devam etti:
“Eski TRT’yi düşünün. Küçücük bir kelime yüzünden, bir nota yüzünden bir şarkıyı yayınlamıyor, hatta pek çok şarkıcıyı yasaklıyordu. Ama iş Zeki Müren’e gelince, kısa eteklikle programa çıkardılar. Başka şarkıcılara da kötü örnek oldu bu ağdalı, abartılı tavrı ve sesiyle kötü etkiledi” diye konuştu. Alpay: “Zeki Müren kendi kendini ‘Sanat Güneşi’ ilan etmiştir” dedi ve şunları ekledi: “Gazinocular kralı Fahrettin Aslan ve TRT onu bugünlere getirmiştir. Gazinodaki programlarına herkes ‘Acaba bugün ne giyecek, ne hokkabazlık yapacak’ merakıyla giderdi. Etekler, dizinden başlayan apartman topuk ayakkabılar. Bir de Zeki Müren kendi tanıtım metinlerini kendi yazardı. Bir gün Maksim Gazinosu afişine yine kendisi ‘Sanat Güneşi Zeki Müren’ yazdırdı. Ve adı öyle kaldı. Yani kendi kendini ‘Sanat Güneşi’ ilan etti. Bana sorarsanız Türkiye’de TSM’nin Sanat Güneşi Mustafa Sağyaşar’dır. Müthiş bir ses tevazu sahibi bir insandır. Zeki Müren’inki ise hokkabazlıktır.”
Bu belgeseli dikkatle izleyin, konulara biraz aşina olun, ben sonra detaylara gireceğim ve karısının bile kendisi gibi Sabetaycı kökenden gelen bir münafık olduğunu ispat edeceğim.
TRT Avaz’da yayınlanan bu belgeselin adı: Kıssa -i Canan 11. Bölüm (Aynur Mısıroğlu)
Münafıklığı apaçık surette gözler önünde olan Kadir Mısıroğlu, çok zor duruma düşmüştü. Artık hareket sahası bulamaz olmuştu. İyice ifşa oldu, renk verdi. Art niyetli olduğu, kasten aldattığı iyice meydana çıktı. Karşımda çok çaresiz kaldı, artık yayınlarımı okuyup da kendisine soranlar yüzünden Cumartesi sohbetlerini bile yapamaz oldu ve bıraktı/sonlandırdı. Konuları kıvırmaya, Müslümanları aldatmaya, insan şeytanı Tayyip’in, BOP’un, AKPKK’nin peşinden koşturmaya yol kalmamıştı. Bir de Ankebut Operasyonunun bu kadar güçlenerek ilerlemesi ve daha yüzlerce haini birden ifşa etmesi, oyundan düşürmesi de üstüne gelmişti.
Endişeliydi, sıkıntılıydı. İspatla anlattığım gerçekler iyice sahaya hakim olmuştu, yalancılığı, münafıklığı iyice gözler önüne çıkıyordu. İşte ondan sonra çaresizce Cumartesi sohbetlerini sonlandırdı ve içindeki sıkıntıdan dolayı hastalıkları da şiddetlendi, kötü oldu. Kısa süre sonra da hastahanelik oldu. Gerçekten çok çok büyük acılarla inleye inleye öldü. İbret-i alem oldu.
Süreci yakından takip ediyorduk. Dinlemeler de yapıyorduk.
Sabetaycı gizli Yahudi olup ömrü boyunca kendisi gibi Müslüman rolü oynamış olan karısı Aynur ile sıkıntılarını paylaşırken Kadir, birkaç kere sözü bana, Akademi Dergisi’ne, yayınlarıma getirdi.
Beni kastederek karısı Aynur’a “Bu, bu güne kadar karşımıza çıkan diğer yazarlar gibi değil. Bu farklı. Yıllardır çok sıkıntı verdi, her şeyi ifşa etti ve durdurulamadı. Bir gün artık sansürlenemeyeceği, sesini herkese duyuracağı, işin buralara geleceği belliydi.” dedi.
Daha önce anlatmıştım, Yakamoz isimli boğaza nazır ve 10 milyon dolar değer biçilen mekanı bile, Sebil dergisinde gerçek bir Müslüman vatanseveri hedef gösterip lince tabi tuttuğu için Kadir’e vermişlerdi. Kadir, onca atıp tutmalarına, şovlarına, konuşmalarına ve samimi görünmek istediği tiyatrolarına rağmen büyük bir münafık ve haindi.
Benden önce de çok kişiler onun kalıbının adamı olmadığını, nifak sergilediğini çözmüştü ama onların hep hakkından gelindi. Kadir, bunu bir başına yapamazdı ama İngiliz gizli servisinden CIA’ya, MOSSAD’dan MİT’e ve Masonlardan Sabetaycı gizli Yahudi cemaatine kadar herkese çalışıyordu ve onlardan da güç buluyordu. Aylar, yıllar geçtikçe bu konular da iyice açıklığa kavuşacak.
Kadir Mısıroğlu’nun karısı Aynur’un kızlık soy adı Aydınarslan…
Aynur Aydınarslan, 1937’de İstanbul Çengelköy’de doğdu. Babası Vasıf Aydınarslan 1895 Selanik doğumlu bir Sabetaycı gizli Yahudi idi. Annesi Huriye ise 1900 Selanik doğumlu bir Sabetaycı gizli Yahudi idi. Sabetayist, CHPKK’li, damarlarındaki kana kadar Türk/İslam düşmanı bu hain gizli Yahudi aile, önce 1924’de Mübadele yasası ile Tokat’a yerleştirildi. Sonra 1927 yılında İstanbul’a göç etti. Aile Tokat, Merkez, Soğukpınar nüfusuna kayıtlı.
Kadir Mısıroğlu ile Aynur Aydınarslan’ın, İstanbul Hukuk Fakültesi’ndeki öğrencilik yıllarında 1961’de tanıştıkları ve evlendikleri anlatılır. Bu da resmi anlatımdır ve doğru değildir. Kadir ile Aynur’un tanışıklıkları Sabetaycı olan ailelerinin zaten irtibatlı oluşuna dayanır.
Yahudi dönmeleri yani Sabetaycı gizli Yahudiler, dışarıya kız vermezler ve dışarından kız almazlar. Aynur ve ailesi, Kadir’in ve ailesinin de Sabetaycı olduğunu zaten biliyordu. Kadir ile ailesi de Aynur’un ve ailesinin Sabetaycı olduğunu biliyordu.
Kuruluşundan bu güne kadar ve bu gün de dahil Sabetaycı gizli Yahudilerin çiftliği olan, Sabetaycıların her dönemde çok büyük vurgun vurdukları ve bedavadan yaşamalarını sağladıkları kurumlardan biri olan ve bu nedenle Türk milletinin elektrik faturalarına hukuksuz surette eklenen haraçlarla ayakta tutulmaya çalışılan TRT’nin “Kıssa -i Canan 11. Bölüm (Aynur Mısıroğlu)” ismini verdiği belgeseli izlediniz.
Söz konusu belgeseli hazırlayanlar arasında da Sabetaycı gizli Yahudiler dolu, bu da bir yana ama belgeselin bu bölümünde, Aynur’un en yakın arkadaşlarından biri olduğu için Aynur hakkında konuşturulan Saime Erülgen bile Sabetayist bir gizli Yahudi.
Gerçek hayatında, Müslümanlarla selam alış verişi bile olmayacak derecede Türk/İslam değerlerinin karşıtı olan Sabetaycı Saime, Sabetaycı Aynur ile hiç sorun yaşamamış, yaşamıyor.
İngiltere bağlantısı…
Özet halinde ve hızlıca geçtiğim için detaylara girmeyeceğim. Konu hakkında bilgisi olmayanlar, Akademi Dergisi’nin on yıllık yayın geçmişinde, fotoğrafını gördüğünüz sözde İslam alimi Hamidullah’a dair yayınları bulabilirler.
Kadir gibi bir münafık olup hala karşımda sesini çıkartamamış ve hala kendisine yazdıklarımı soran onca insana cevap vermemiş olan Mehmet Şevket Eygi’nin yazdıklarına bakarsanız, Kadir hayatı boyunca ehl-i sünnet çizgisinde yaşamış bir samimi müslüman ve mücahitti.
Oysa Kadir’in mücadelesi, kitapları, Sebil dergisi, konferansları, ehl-i sünnet düşmanı hatta münafıklıkları somut şekilde ispatlı sözde alimlerin isimleri, sözleri, bozuk fikirleri/görüşleri ve methedilmesi ile doludur.
Kadir’in ve karısı Aynur’un ısrarla methettiği sözde alimlerden biri de Hamidullah’tır. Nazım Kıbrısi meselesinde olduğu gibi, aslında itikadi sapıklığı apaçık surette gözler önünde olduğu halde onlarca senedir bir türlü gerçek yüzünü göremedikleri(!) kişilerden biridir Hamidullah. Samimi Müslümanlar için en fazla iki günlük iştir ve daha fazla tartışılacak bir yanı yoktur aslında… Art niyetli oluşu, aldatıcı oluşu, gerçekte Müslüman olmadığı, açıkladığı itikadına bakılırsa Müslüman bilinemeyeceği, Müslümanları kasten sonsuz cehenneme sürüklemek istediği somut ispatlarla gözler önündedir. Merhum Ahmet Davutoğlu hoca, Hamidullah’ın bu gerçek yüzünü hemen çözmüş, talebelerinden birini Hamidullah’ın Türkiye’deki konferansına göndermiş, önceden hazırladığı birkaç soruyu bu talebesi üzerinden Hamidullah’a herkesin önüne sordurmuştu. Bu talebenin yaptığı birkaç dakikalık yorum ve ardından gelen birkaç sual ile, sadece birkaç dakika içinde Hamidullah bir münafık, bir İslam düşmanı olarak ortada kalmıştı. Bu yaşanan çok da ses getirip konuşulmuş ve Hamidullah bir daha Türkiye’ye hiç gelmemişti.
Lakin Kadir ve Aynur için mesele başkadır. Arka planda dönen ise şudur: Hamidullah da Kadir ve Aynur gibi İngiliz gizli servisi ile bağlantılıdır.
Belgeselde izlediniz. Aynur, Kadir’e sözünü geçirmiş, Almanya’da kalmayıp İngiltere’ye yerleşmişler. Ve yine belgeselde gördünüz, İngilizlerin okullarını ve Hıristiyanları yere göğe sığdıramıyor.
Aslında bunların hepsi bir silsile halinde birbiri ile bağlantılı kararlar, eylemler, söylemler… Aynur’un babası Sabetaycı gizli Yahudi Vasıf, askerdi. Türk ordusunda bir Topçu Yüzbaşı olsa da hakkında İngiliz casusu olduğuna dair söylentiler çıkmıştı, bu epeyi duyulmuştu ve hatta bu bazı yazılı kaynaklara geçmişti. Zaten o dönemde ordumuzdaki Sabetayistler, sonraki dönemde olduğu gibi ABD ile değil İngiltere ile paslaşıyorlardı. Onları o dönemde İngiltere arkalıyordu. 1945’ten sonra, Hitler Amcanın ezip geçtiği İngiltere’nin yerini, Ankebut Ağı tarafından yeni süper güç yapılmak istenen ABD aldı. Zaten münafık Kadir, ahir ömründe ABD’ye, CIA’ya da çalıştı. BOP’u olduğundan farklı anlatması için ve bir CIA projesi olan AKPKK’yi olduğundan farklı göstermesi için, Türk milletini felakete sürükleyen konuşmalar, yönlendirmeler yapması için CIA’dan çok paralar aldı.
Kadir ve Aynur Mısıroğlu çiftinin üç çocuğundan biri olup 1963 doğumlu olan Abdullah Sünusi, Aslı Güner ile evlendi ve sonra boşandı.
Bu Sabetaycı hain çiftin Fatıma Mehlika ve Mehmet Selman isimli diğer iki çocukları gibi Abdullah da Sabetaycı gizli Yahudi olduklarını biliyordu. Abdullah, evlendiği Aslı Güner’in de Sabetaycı gizli Yahudi olduğunu biliyordu. Aslı’nın gerçek kimliğini, Kadir dahil bütün aile fertleri biliyordu.
Abdullah ile Aslı, geçinemediler, ayrıldılar. İstanbul Özel Alman Lisesi’nden mezun olan Aslı Güner, Abdullah’tan boşandıktan sonra Alexander Bierstedt isimli bir Evanjelist Alman ile evlendi. Zaten Müslüman değildi, rol yapıyordu. Özüne döndü, gayr-i Müslim olduğunu gözler önüne serdi. Alman vatandaşı oldu ve Almanya’ya yerleşti. Halen Almanya’da ikamet ediyor.
Aslı Güner, Aynur’un Sabetaycı çevresinden tanıdığı bir ailenin kızı olduğu için tercih edilmişti.
Belgeselde Aynur Mısıroğlu’nun bahsettiği Salih Tuğ da herhangi birisi değil.
Marmara İlahiyat Fakültesi’nin kurucu dekanı Salih Tuğ da bir Sabetaycı gizli Yahudi. Hem de Aynur ve Kadir gibi Salih Tuğ da Sabetaycıların Kapani kolunun bir mensubu.
Salih Tuğ da bu millete/devlete çok büyük ihanetler yaptı. Salih Tuğ meselesi de ayrıca konu edilmesi gereken geniş bir mevzu…
Hamidullah aslında gizli bir Hıristiyandı. Hamidullah üzerine detaylı çalışan çok sayıda kişi bu gerçeğe ulaştı. Bu gerçeği, çokça araştırmadan/soruşturmadan bilenler de vardı ki bunlar gizli Hrıstiyanlar ve gizli Yahudilerdi. Kendi aralarında bu gerçek hep biliniyordu. Gizli Yahudiler olan Kadir ve Aynur da bu gerçeği baştan beri biliyordu. Böyle hain olduklarından, elli yıl önce bile gerçek yüzü somut deliller ile meydana dökülmüş olan Hamidullah’ı, bir ömür savunup Müslümanlara örnek gösterdiler.
Gizli bir Hıristiyan ve Misyoner olduğunu kesin surette bildikleri Nazım Kıbrısi’yi de inatla bir ömür savundular ve desteklediler.
Gerçek yüzü, münafıklığı, itikadi ve cinsi sapıklığı, yalancılığı, aldatıcılığı somut delillerle onlarca senedir meydanda olan Nazım Kıbrısi’yi bir de göklere/semalara çıkartan haince bir kitap yayınladılar.
Kadir’in kızı Fatıma Mehlika Mısıroğlu imzası ile neşredilen bu kitabı, aslında Kadir kendisi yazdı. Kızının, kitap yazabilecek bir vasfı yok.
2010 ve 2011 yılında, Nazım üzerine çok oynadılar. Nazım projeleri neredeyse tutacaktı. Sosyal medyada çok büyük bir rüzgar/akım oluşturdular. Akıl almaz büyüklükte bir ihanet projesine giriştiler. Yeniden Osmanlı, Son Osmanlı Şehzadesi Selim Han, Nakşibendi Hakkani ve daha muhtelif söylemlerle, hem Osmanlıyı ve şanlı tarihimizi alet ederek hem de dinimizi alet ederek Müslümanları yoldan çıkartmaya ve BOP’a hizmetkar etmeye oynuyorlardı. Ben Akademi Dergisi üzerinden bunların bu ihanetlerine büyük darbeler vurdum diye Kadir, kızının imzası ile “Semamızda bir yıldız” isimli şu haince kitabı yazdı ve neşretti.
Her şeyi baştan beri biliyordu.
Kadir, Mut’a nikahına bile cevaz verip Müslümanları küfre düşüren “İslam Aile Hukuku” isimli kitabı, on sene boyunca inatla yayından çekmedi.
Bu kitap hakkında onu defalarca en güzel şekilde ikaz ettik, 2004 yılında bir kitap fuarında mut’a nikahına bile cevaz verilen kısmı açtık, kendisine gösterdik. O da “Aaa gözden kaçmış bu…” deyip geçiştirdi. Üstüne on sene geçtiği halde bile umursamamıştı, hala satıyordu. Benim de artık sosyal medya paylaşımlarım çok tesirli oluyordu. Bir de sosyal medyadan ve gerektiği gibi çok sert şekilde vurdum.
Eski takipçilerim bilir. O gün geldiğinde ben artık büyük gürültü çıkarttım. “Bu nasıl Müslümanlık, bu nasıl ehl-i sünnet olmak. Bu nasıl bir duruş, bu nasıl bir samimiyetsizlik” diye çok sert vurdum. Sonra da hemen gereğini yapmak yerine Facebook’taki Akademi sayfamı, kendilerinin bir milyon takipçili sayfalarında hedef gösterdiler. Üstelik yalanlarla, iftiralarla ve fitnecilikle hedef gösterdiler. Bana “Akademi sayfasının Kudurmuşçasına saldıran yöneticisi” dediler. Şikayet yağmuruna tutturdukları için sayfam hemen kapatıldı. Gerçek sahibi CIA olan Facebook’un işine geldi. Kim haklı, kim haksız diye bakmadı bile… Daha ötesi de oldu ve binlerce kişi tarafından tehdit edildim. Küfür ve hakaretlere maruz bırakıldım. Silahına sarılıp üzerime gelmeye teşebbüs edenler bile çıktı. Bu kadarına sebep olsa olsa ancak bir pislik insan şeytanı sebep olabilirdi.
Kadir, İslam Aile Hukuku isimli bu kitabın baştan ayağa bozuk olduğunu zaten hep biliyordu. Benim ya da başkalarının ikaz etmesine gerek bile yoktu. Onlarca sene önce de biliyordu. Biz ikaz ederken de biliyordu ve rolünü oynadı. Sonra gürültü çıkartıp baskı altına aldım, yine de direndi ve yayından kaldırmadı. Son nefesine kadar da kaldırmadı.
Bu kadar inatla direnirken hedefi, para değildi. Kitabın yazarı olan Ömer Ferruh’un Lübnanlı bir gizli Hıristiyan olduğunu biliyordu. Hatta bu gizli Hıristiyan Ömer Ferruh’un bir de Misyonerlere dair kitap yazıp sözde Müslümanları ikaz ettiğini, rolünü kendisi gibi çok iyi oynadığını da biliyordu.
İslam Aile Hukuku isimli bu haince kitabın tercümanı Yusuf Ziya Kavakçı’nın da gizli Hıristiyan ve gizli Yahudi karışık soydan ve bağlantılardan geldiğini de kesinlikle biliyordu Kadir Mısıroğlu…
Daha önceki senelerde, Merve Kavakçı’nın babası olan Yusuf Ziya Kavakçı’nın ve Kavakçı ailesinin gerçek kimliğine ve bağlantılarına dair yayınlar yapmıştım.
Vakit harcamaya bile değmeyecek basitlikte birisi. Sanki hayatı boyunca sürekli destek olduğu, el uzattığı, zor zamanlarında yanında olduğu, yanında bedel ödediği ve hayran bırakacak bir güzel ahlak ve mertlik sergilediği bir kişi, hiç olmayacak şekilde kendisine ihanet etmiş, kendisini meydanda bırakmış ve hiç hakkı yokken bir de kötü söz söylemiş gibi bir hale büründü.
Bir nevi sinir krizi geçirdi. Bağırdı, çağırdı. “Kim bu adam, kendini ne zan ediyor?” falan dedi. Ondan da tam bu türlü bir davranış beklenirdi. Bu işler hep böyledir, içi boş olanların dışı çok gürültü çıkartır. İnsanı değerli kılan, bulunduğu makam ve sahip olduğu rütbe değildir. İnsanı değerli kılan sahip olduğu ahlaktır, fazilettir, iyi niyettir ve insanlığa ne kadar hizmet ettiği, fayda sağladığıdır. Aslında benim tavrım da “Kim bu adam, nasıl geçmiş koca Çin’in başına, kendini ne zan ediyor? Nasıl olabiliyor da o ülkenin başında hala durabiliyor. Her şeyi berbat ediyor” tavrı ve bunu bile fark ediyor ama kabullenmek istemiyor. Kibir işte, insanı çok acınası hallere düşüyor.
Sert kayaya çarptı ama bir gün bunun yaşanacağı belliydi. Dünyanın kaç güçlü liderine birden çekmişim resti, Şi kim? Hiç mi düşünemedi bunca senedir, sıranın kendisine de geleceğini ve neden gereğini yapmadı, kendini düzeltmedi? Dünyadaki bütün zalimlere, kibirlilere, kötülere baş kaldırmış ve rest çekmiş bizler, onu neden görmezden gelelim? Onun adını neden “iyiler” listesine yazalım?
Ben onun aslında kim olduğunu ve kim olmadığını çok iyi biliyorum. Ne kadar aciz, güçsüz olduğunu da çok iyi biliyorum. O da benim kim olduğumu çok iyi biliyor. Yıllardır sürekli takipçim. Elindeki cihazda otomatik tercüme özelliği var, anında tercüme ediyor ve sabah akşam beni okuyor. Okumaya fırsatı olmadığında da adamları dikkatle takip ediyor ve önemli gördüklerini hemen ona haber veriyor. Dünyanın önemli mevzularına dair karar almadan önce benim o konuda ne dediğime mutlaka bakıyor. Ama boşa okuyor işte, içi boş… Bu Şi, ayara falan da girmez. Çin devleti ve milleti ile bir sorunumuz yok ama Şi bizim müttefikimiz değil. Böyle bomboş, zalim, kibirli, cahil, insanlığa düşman, organ işi bile yapan, üç kuruş para için masum canlara kıydıran, küçücük çocukları bile katlettiren cani bir herifin Çin’in başında olması Çin için büyük talihsizlik. Çin’in başına büyük felaketlerin gelmesine sebep olur.
Allah korusun, bir gün Çin, ABD’nin yerini alsa, Şi, Trump’tan çok daha zararlı politikalar uygular. Çok daha kibirli, cahilce ve insanlığı perişan eden kararlar alır. Şu Yeşilleri ve Grileri anlattım, bütün devletler ve liderler gibi Şi de konuyla ciddiyetle ilgilendi ama herkes “Dünyayı ve dünya insanlığını bunların zararlarından nasıl koruyacağız. Ne yapabiliriz” derken Şi ne yaptı? ABD’nin başındaki siyasetçiler ve konseyler yerine, Yeşillerle ve Grilerle kendileri müttefik olabilir mi, onun yollarına da baktırdı. Fırsat bulsa, bütün dünya insalığına düşman olup insanlığı tamamen yok etmek isteyen Yeşillerle ve Grilerle hemen şu dakika müttefik olacak.
Şi, sadece Çin’in değil, dünya insanlığının huzur ve mutluluğunun da önünde bir engel… Trump kadar büyük bir engel. Çin, Şi’den ve Şi benzeri kişilerin üzerinde görülen çirkinliklerden korunmalı ve yüksek ahlaklı/faziletli, insanlığın iyiliğini isteyen bir lider tarafından yönetilmelidir.
Okusun burayı da köpürüp dursun lüzumsuz. Kendini bütün dünyanın kralı zan ediyor. Emri altındaki yüz milyonlarca insana zulüm ediyor, bir saniye umurunda olmuyor. Sonra bulunmaz Hint kumaşı muamelesi görmeyi bekliyor.
Çin’deki diğer yetkililer de bu yaptığımızı iyilik olarak değerlendirmeliler. Şi’nin verdiği karşılığı vermemeliler. Şi’nin ve Şi zihniyetinin Çin’de sebep olacağı şey şimdiden belli: Kısa zamanda bütün dünya insanlığının düşmanlığını kazanmak ve kısa zamanda Çin’in parçalanıp bölünmesi…
Şi’nin yönetimindeki Çin devleti, organize suç örgütüne dönüştü.
Sadistçe uygulamalar yapıyorlar.
Çin’in idam mahkumlarının organlarını rızaları dışında alması bile başlı başına bir skandal, vicdanın el vermeyeceği bir uygulama… Çin, bu uygulamaya son vereceğini açıklayıp duruyorsa da artırarak devam ediyor.
Lakin, bundan çok daha ötesi var. An itibari ile Çin’in başında bulunan Şi’nin de bilgisi, izni hatta dahli/kontrolü dahilinde Çin devleti organ işi yapıyor. Sadece Doğu Türkistan bölgesinde değil, Tibet bölgesi dahil başka bölgelerde de Çin devleti tarafından organ işi yapılıyor. Masum insanlar kaçırılıyor, organları için acımasızca katlediliyor. Kültür ve eğitim seviyesi düşük, maddi imkanları da düşük bölgeleri tercih ediyorlar. Bu işi uzun zamandır sistemleştirmiş haldeler.
Ankebut Ağı nasıl insanlık dışı şekilde insan organı işi yapıyorsa, Çin de aynı sadistlik derecesinde aynı şeytanlığı yapıyor. Çin’deki diğer söz sahibi yetkililer Şi’yi hemen ters kelepçe ile tutuklatmalılar.
Şi’nin yönetimindeki Çin devletinin sadistçe uygulamaları ile her yıl on binlerce Çin vatandaşı organları için acımasızca katlediliyor.
Bu şeytanların bu şekilde elde ettiği insan organlarının büyük çoğunluğu Çin içinde kalıyor. Zengin ve hasta Çinlilere takılıyor. Şİ’nin ve çetesinin üyelerinin hali, karakteri, şeytanlık derecesi, Şeytan’ın Konseyi’nin üyelerinden farklı değil.
Kendileri gibi düşünmüyor, inanmıyor, giyinmiyor diye milyonlarca insanı birden zorla kamplara kapatmaya hakkı olduğunu düşünen ve dünyanın gözleri önünde buna teşebbüs eden tiplerin, kendi vatandaşlarını organları için katlettiğinin meydana çıkması, kimseyi şaşırtmamalı. İnsan, insanlıktan çıkınca şeytanlaşıyor.
Dünya genelinde büyük ses getirmeli, olağan üstü müdahaleler yapmalı, askeri seçenekleri bile değerlendirmeli ve sadist Şi ile çetesini durdurup Çin vatandaşlarını da korumalıyız.
Şi’nin yönetimindeki Çin’in dünyaya pek gösterilmeyen gerçek yüzü cehennem misali…
Fikirleri, siyasi görüşleri nedeni ile çok sayıda insan idama mahkum ediliyor. Bunların infazı acımasızca usullerde yapılıyor ve rızaları dışında organları alınıyor. Aslında organ ihtiyacı gözetilerek ve bahaneler uydurularak insanlara idam cezaları veriliyor.
Sudan sebeplerle idam cezaları verilen mahkumların cezaları infaz edilirken çok zaman bir iğne vuruluyor. Bu, mahkumun hareket kabiliyetini sınırlandırıyor, ölüme yaklaştırıyor ama öldürmüyor. O mahkumların organları diri diri alınıyor. İç organları toplanılıp alınıyor, gözlerindeki kornealar alınıyor ve bir de bütün deri yüzülüyor. Geriye kalan et ve kemik kısmına çöp muamelesi yapılıyor. Kaldırılıp kazan dairelerine, çöplüklere atılıyor. Sonra oralardan alınıp icabına bakılıyor.
Kaçırılıp organları için öldürülen Çin vatandaşı insanlara da aynı muamele yapılıyor.
Resmini gördüğünüz insan şeytanının elinde cehenneme dönen Çin’de, devletin resmi açıklamalarına göre senede 15 bin kadar organ nakli ameliyatı yapılıyor.
Oysa devletin denetimi altındaki hastahanelerde bir senede yapılan organ nakli ameliyatı sayısı yüz binden fazla…
Yani Çin’de devlet sistemi insan şeytanı Şi’nin elinde olduğu için devlet, kendi denetimindeki hastahanelerde bir yıl içinde en az 90 bin yasadışı organ nakli ameliyatı yaptırıyor. Çin’de organ bağışı yapanların sayısı çok ama çok düşük olduğuna göre, bunca organ nereden bulunur?
Bu organları Şi’nin elinde organize suç örgütüne dönüştürülmüş olan Çin devleti buluyor. Çin devleti, devlet gücü ile organ işi yapıyor. Her sene on binlerce masumu öldürüyor. Bu sisteme dahil edildiğine inanamayıp isyan eden, Çin’i terk eden ve sığındığı ülkede Çin’in bu gerçek yüzünü göz yaşları ile anlatan Çinli doktorlar bulunuyor.
Bunlardan birisi, insanlar tam ölmeden organlarını aldıklarını ve cesetlerin derilerini de tamamen yüzdüklerini dahi itiraf etti.
Şi ve Şi’nin zihniyetindeki insan şeytanları Çin’in başında kaldığı sürece, bütün dünya devletleri Çin’e karşı ortak yaptırım uygulamalı. Eğer Çin, başındaki bu şeytan yöneticilerden kurtulamayacaksa, Çin halkının bu şeytanlardan kurtarılması için ortak askeri müdahale yapılması değerlendirilmeli.
Böylesine şeytanlar tarafından yönetilen ve giderek güçlenen bir Çin, dünya insanlığı için çok büyük bir tehdit unsuru olacaktır.
Çin’in yönetici kadrosu ve yönetim zihniyeti değişene kadar devletimiz de olağan üstü tedbirler almalıdır. Böylesine sadistlik, üstüne böylesine ahlaksızlık, böylesine kibir ve tehditkar duruş varken, Çin ile bütün resmi/bürokratik kanalları kesmek ihtimalini bile değerlendirmeliyiz. Dünyaya sesini duyurabilen TRT’miz üzerinden Çin’in gerçek yüzünü anlatmalıyız.