Bakın bu kişinin adı Hüseyin Erkılıç…

Ümraniye E Tipi toplama kampının müdürü. Ben oraya konulduktan çok kısa süre sonra, daha önce adını hayırla andığım müdür İrfan Gültekin başka yere sürüldü ve bu Hüseyin Erkılıç müdür yapıldı.

Hüseyin Erkılıç da Sabetaycı gizli Yahudi ve Mason. Uzun zamandan beri Türkiye’de cezaevleri rant kapısı olarak görüldü ama AKPKK hükumetleri zamanında bu işin cılkı çıktı. Hem AKPKK kabinelerinin üyeleri hem de Ankebut Ağı’na bağlı üst seviye gizli Yahudi ve gizli Ermeni ve Mason isimler, cezaevlerinden elde edilen ranttan pay aldılar, alıyorlar.

Çok sayıda ceza alıp cezaevine girecek olan Hüseyin Erkılıç hakkında, bana neler çektirdiği ve ne kadar vahim suçları açıkça işleyerek benim cezaevinde daha uzun süre kalmamı sağladığı hakkında daha sonra delilli, kanıtlı, şahitli paylaşımlar yapacağım. Şimdi ben size cezaevlerinden nasıl para kazanıldığını ve cebe indirildiğini mümkün olabilecek en özet şekilde anlatayım.

Bundan sonraki paylaşımı okuduğunuzda neden af çıkartılmadığını çok iyi anlayacaksınız.


Cezaevlerinden nasıl para vuruyorlar

Bunu birkaç kalemde yapıyorlar ve biri de faiz geliri…

Cezaevine giren kişinin üstündeki paralar ve daha sonra yakınlarının ziyarete geldikçe bıraktığı paralar ya da yakınlarının hesap nosu üzerinden cezaevindeki tutuklu ve mahkumlara gönderdiği paralar bir havuzda toplanıyor ve faizde işletiliyor. Bu paralar, hiçbir şekilde peşin harcamalara, masraflara kullanılmıyor. Her şeyin merkezileşmesi, merkezi bir UYAP sistemi olması vurgun vurmalarını çok kolaylaştırıyor.

Cezaevlerinde “Emanet para birimi” denilen bir sistem var. Tutuklu ve hükümlülerin paraları bu sistemde tutuluyor. Cezaevinin içinde mahkumlar para nedir görmüyor, bilmiyor, kullanmıyor. Cezaevine düşmemiş insanların bir kısmı bilmezler ama koğuşlara para girmiyor. Tutuklu ve hükümlüler bir ihtiyaçları olduğunda haftada bir kere kantin yapma haklarını kullanarak ihtiyaçlarını kantinden alıyorlar. Bir katin fişi doldurup ihtiyaçlarını yazıyorlar ve altına imza atıyorlar. Siparişleri kendilerine veriliyor ve ücreti emanet para birimindeki hesaplarından otomatik olarak düşülüyor. Ya da bazı cezaevlerinde mahkumlara banka kartı veriliyor ve bankadaki hesabından düşülüyor. Ama bu gibi tutuklu/hükümlü banka hesapları bile merkezi bir havuz sistemine bağlı.

Cezaevlerinin kantinlerinde satılan neredeyse hiçbir şeye peşin para verilmiyor. Üç, altı, dokuz ya da oniki aylık vadelerle alınıyor. Bu süre zarfında yaklaşık 350 bin kadar tutuklu ve hükümlünün emanet para birimindeki paraları faizde işletiliyor. Bu sistemde biriken toplam nakitin 4-5 milyar lira civarında olduğu konuşuluyor.

Vurgun vurdukları ikinci alan şu…

Cezaevlerinde uyuşturucu ile alakalı suçlardan yatan 60 binden fazla kişi var. Bunun haricinde zaten hükümlü ve tutuklular arasında uyuşturucu kullanma oranı çok çok yüksek. Bütün Türkiye genelinde cezaevlerinde kendi kurdukları gizli sistemle uyuşturucu satıyorlar. Uyuşturucu müptelası olmuş tutuklu ve hükümlülerin çok zor durumda kaldığını, uyuşturucuyu başka şekilde içeri sokamayacağını ve kendilerine mahkum kaldıklarını bildiklerinden, onlara el altından sattıkları uyuşturucuları piyasa fiyatının çok üzerinde satıyorlar.

Bu şu demek; hem çok yüksek sayıda uyuşturucu müşterisi var, hem kendilerine mahkumlar, hem sürekli müşteriler hem de iyi para vermek zorundalar.

Beni yatırdıkları Ümraniye E Tipi toplama kampında da bu uyuşturucu sistemi faal ve ben bir ay yatıp çıktıktan sonra bu hususa temas etmiş “Bu çarkı bozacağım. Pişman olup tevbe edip çıkmak isteyenler çıksınlar. Çok can yakacağım” mealinde yazmıştım. Sözüm söz, şimdi bozuyorum ve kimse benim bunu yapmama mani olamaz, bana güç yetiremez.


Üçüncüsü kalem de şu…

Cezaevlerinde sürekli sarfiyat var. Bakım, onarım var. Sürekli masraf edilmesi gereken hususlar var. Sarf malzemeleri alınması, cezaevlerinde tadilat, bakım, onarım yapılması bahanesi ile vurgun vuruyorlar.

Kağıt üzerinde ve resmiyette bu gibi masraflar yapılmış gibi gösteriyorlar ama onlar yapılmıyor. Ya da çok ucuz bir malzemeyi çok pahalı gibi gösteriyorlar. Bazen tadilat başlatıyorlar, her şey tam takır işliyormuş gibi görünüyor ama gerçek manada tadilat yapmıyorlar, masraf yapmıyorlar.

Toplama bakıldığında bu gibi oyunlarla da çok büyük paralar vuruyorlar.


Dördüncü kalem de şu…

Cezaevlerinin çoğunda üretim yapılıyor. Mahkumlar işçi gibiler. Koskoca, yetenekli, üretken, bazıları gerçekten bazı sanatlarda usta olan adamlar/mahkumlar, ayda sadece 250-300 liraya çalışıyorlar. Zaten bu komik miktardaki para da kantin harcamalarına gidiyor ve ellerinden alınmış, bedavaya çalışmış gibi oluyorlar.

Bu işçi mahkumlara çok yüksek miktarda üretim yaptırıyorlar. Ürettikleri çay, temizlik malzemesi, tekstil ürünü, tütün, makaron, gıda ürünleri, çiğ köftesine ve peynirine kadar varan her şeyi yine cezaevlerindeki kantinler üzerinden mahkumlara dayatıyorlar.

Düşünelim, mekan maliyeti yok. Devlete ait cezaevlerinde imalat yapılıyor. Elektriği devlet ödüyor. Başlarındaki infaz memurlarının maaşını devlet yani millet, yani siz-biz ödüyoruz. Mahkumlar da bedavaya çalışıyor. Sosyal haklar ya yok ya çok çok sınırlı. Sıfıra yaklaşan ve piyasa ile çok çok büyük rekabet imkanı sağlayan bir üretim maliyetleri oluyor. Buna rağmen üretilen bu düşük maliyetli, düşük kaliteli ve bazıları kusurlu ürünleri, yaklaşık 350 bin tutuklu ve hükümlüye kantinler üzerinden adeta dayatılıyor. Şuraya bakın ki “Bu insanlar çok zordolar. Aileleri de çok zorlanıyorlar. Yıllarca para göndermek zorundalar.” deyip de piyasanın en az yarısı fiyatına satmak varken, piyasadaki kaliteli markaların fiyatıyla aynı fiyatlarda kantinlerden satıyorlar. Muazzam bir kâr oranı oluşuyor. Zan etmeyin ki bunlar döner sermayeye, devletin/milletin hazinesine dahil ediliyor. Bu şekilde de toplamda çok büyük paralar vuruyorlar.

Düşünelim ki bir marketler zinciriniz var ve 350 bin sürekli müşteriniz var. Fazlaca da tercih hakkı ve itiraz hakkı vermiyorsunuz, istediğiniz ürünü fahiş fiyatlara onlara dayatıyorsunuz. Her aşamasından ayrı bir vurgun vuruyorsunuz.


Bu haram paralar bunlarda tuzlu su içmek misali bir hal oluşturmuş. Bunları kudurtmuş. Nasıl ki susuz kalınca tuzlu su içen kişi, tuzlu suyu içtikçe daha da susuyor. Bunlar da haram parayı yedikçe iyice şeytanlaşıyor ve doymak nedir bilmiyor. Zaten bu gibi pis işlere bulaşan infaz memurlarının, başmemurların suratlarından şeytanlık, zulmet, pislik akıyor. Çok tertemiz, bu işlere karıştırılmamış, neler döndüğünü anlamamış infaz memurları da var ve onların halleri, enerjileri, simaları, tavırları bambaşka. Diğerleri ile yanyana durduklarında akla kara gibi duruyorlar. Böyle haram işlerl yıllarca yapa yapa o infaz memurlarında bir gram insanlık, merhamet, adalet, vicdan kalmadığını görüyorsunuz. Bu da zaten hükümlü ve tutukluların ayrıca çok kötü muamele görmesine ve türlü psikolojik sorunlara hatta intiharlara sebep oluyor.

Bu kan emici çarkın başında bulunan insan şeytanları, daha da fazla vurgun vurabilmek için cezaevlerine çorap, iç çamaşırı, nevresim, havlu daha benzeri pekçok şeyi alınmasını çoktan yasaklamışlar. İçeri düşen birinin yakını hemen ziyaretine geliyor, mahkuma getirdiği giysilerin, malzemelerin en az yarısı içeri kabul edilmiyor. Bir şok geçiriyorlar ve “Neden” diyorlar. Onlara “Bunlar katinde var” deniyor, başka da bir şey denmiyor.

Kantinde onlar olabilir ama imkanları zaten dar olan o mahkumun evinde de var? Öyle bir çark oluşmuş ki içeri giren bir kişi ilk anda yüzlerce lira harcama yaparak iç çamaşırı, el ve banyo havlusu, sabun, şampuan, jilet, traş kremi, diş fırçası, diş macunu, nevresim, yastık, yastık kılıfı derken birçok şeyi almak zorunda kalıyor. Evet, yanlış okumadınız, içeri düşene bunlar yatak örtüsü ve yastık ve yastık kılıfı bile vermiyorlar. Sırf bu sömürü çarkının hızı artsın diye…

Bu aşamaya kadar okuyanlardan bazılarının akıllarına düşmüştür. Evet, böyle bir çark döndüğü için de kısa süreliğine hapse girenlerin oranını artırıyorlar. “Yeni düzenlemeye göre birkaç gün de olsa herkes cezaevine girecek” deyip durdular. Kısa süreliğine gelip, neyin ne olduğunu anlamadan yüzlerce lira harcama yapıp tahliye olanlar da işlerine geliyor. Bu nedenle zaten kısa süreli zorlama hapis cezalarının daha çok verilmesini sağlayacak şekilde sistemi oynadılar, oynuyorlar. Tabii ki görünür sebepler ayarlıyorlar. Bunların başlıcalarından biri “Kadına şiddet”

Yani bu derece insanlık dışı sömürü yaparlarken bir yandan da kara para aklamak misali bir tavır alıyorlar ve kendilerini bir de çok adil, merhametli, hassas, insanlığın ve kadınların iyiliğini isteyen kişiler gibi gösteriyorlar. Konu dağılmasın diye detaylara girmiyorum, aslında pek çok düzenlemelerinin arkasında türlü türlü hileler var.


Yüksek sayıda hükümlünün olması bir açıdan daha işlerine geliyor.

Türkiye’de denetimli serbestlik uygulamasından faydalanan ve cezasının tamamını cezaevinde çekmek yerine bir kısmını dışarıda karakollarda imza atarak, denetim altında kalarak çeken 750 bindan fazla insan var.

Bunlara kısa bir süre içinde sigortalı bir iş bulup çalışma zorunluluğu getiriliyor. Bunu yapamayanlara ki sayıları çok yüksek, devlet kurumlarında yarım gün çalışma zorunluluğu getiriliyor.

Bu kişiler hiç ücret/maaş almadan, sosyal hakları olmadan, yol ve yemek parası bile verilmeden yarım gün bedava devlete çalışıyorlar. Bu da bunların çok işine geliyor ve memurlara ödenecek paraları büyük oranda vurup ceplerine indirip ekonomiyi felç ettikleri şu zamanlarda sıkıntılarını biraz olsun hafifletmiş oluyorlar.

Denetimli serbestlikle yarım gün çalışmak zorunda olan bir adam, kendi geçimini nasıl temin eder, çoluk çocuğuna nasıl bakar, türlü sıkıntısını nasıl aşar, umurlarında bile olmuyor.

Cezaevlerinden nasıl vurgun vurdukları konusunda yazılması gereken daha çok şeyler var. Şimdilik bu kadarı ile iktifa ediyorum. Zaten bu konunun Türkiye’de ve cezaevlerinde duyulmasını çoktan sağladım. Herkesin gözü açıldı. Şu anda cezaevlerinin fokurdamasının en büyük sebeplerinden biri de bu ki bu insanlar idarenin kendilerine sağımlık inek gözü ile baktığını çoktan duydular, anladılar.

Şimdi şu yayınlarımdan sonra da zaten aynı anda birkaç ayrı yerden bu sömürü çarkına çomak sokulacak. Gürültü çıkacak, bu işin içinde olanlar kendilerini kurtaramayacak. Ben de “Tam zamanı” dediğim anda bu hususlara dair elimizdeki delilleri adli makamlarla ve milletimizle paylaşacağım.

Mehmet Fahri Sertkaya