Etiket arşivi: Cübbeli Ahmet

Ne anladık şimdi?

“Cübbeli Hoca’nın Ölmüş Olarak Görüldüğü Rüyâda Yanında Bulunan Yazıda Neler Yazılıydı”

Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=cx2e3-d0zYM

Yayın tarihi: Şu andan 6 saat önce, 2 Aralık 2022 Cuma

Ne anladık şimdi?

Anladık ki yeterince canı yanmamış. İçindeki uzaylıyı ayrı, dışındaki biyonik robotu ayrı çarpmak lazımmış ki tabir etmeyi bilemediği o rüya da bir yanıyla bunu haber vermiş.

Herife “Sahte hoca! Madem ki mütevatir hadisin inkarı ve ayakların kayması gibi büyük bir tehlike var, o halde Deccal hakkında tevatür seviyesindeki hadisi inkar eden o kişi ve görüşleri hakkında derhal reddiyeler/ikazlar yapmak için daha neyi bekliyorsun? Bak rüyasını da görmüşsün? İkaz etsene bunca müslümanı? Hemen birkaç satırla, birkaç paylaşımla ya da birkaç dakikalık kayıtla ikaz et, detaylara sonra da girersin? Sana mani olan nedir?” diye sorarlar…

Sorarlar da daha oraya gelene kadaaaarrrr… Oraya gelene kadar şu pislik herife daha neler neler soruluyor. Hangi birine cevap vermiş. Şimdi eski defterleri özetle tekrarlasak bile, günlerce yayın yapmak lazım. Öyle bir pislik bu herif…

Hani ben dış güçlerin maşasıydım? Hani ben vatan hainiydim? Hani benim hakkımda cemaatim davacı olmuştu da elinde güya bunun dilekçesini sallıyordu? Yedi sene olacak hala bu hususta bile gık diyemiyor. Ondan önce de yedi sene beklemişti bana çatmak için… Bir oldu bitti ile güya haklı çıkacak ve benim yolumu kesecek, cemaatimle beni çatışmaya sürükleyecekti. İki-üç gün arayla çektiği videolarda, nasıl bir yalancı, nasıl bir inkarcı, nasıl bir münafık, nasıl bir laf cambazı olduğunu da kalbinin korkudan gümlediğini de gözler önüne kendisi serdi. Daha dün denilecek tarihte bile, elinde dosyalarını tutan ve kendisine şantaj yapan Doğu Perinçek’e güzellemeler yapan rezil herif, bu gün bana reddiye mi yapabilecek?

Müteşabih ayetler bile varken, neden müteşabih hadisler olmasın? Bu husus bu güne kadar binlerce tekrarla vuzuha kavuşturulmamış mı? Haşa Allah’ın eli mi var ya da Allah gökte mi? Kim, ne hakla bizi hadisler konusunda ille de zahiri manasında kalmaya zorluyor? Alnında (gerçek manada) kafir yazan bir Deccal’a kim kanar, kim aldanır? Bir hadiste “Deccal Medineye giremez” deniyorken, diğer hadiste Deccal’ın Medineden nasıl bir süreçle çıkartılacağı anlatılıyorsa, kendini zahiri manada çakılı kalmak zorunda görenler, nasıl bir tehlikeli sonuca çıkarlar? Uzun mevzu, şimdilik kenarda dursun bunlar… Bunlar, gerçek müslümanlarla, gerçek alimlerle münazara edilir. Münakaşaya da izin verilmez, seviye de düşürülmez. Yalan, dolan, aldatma, laf cambazlığı, iftira, karalama, fitne mi… Öyle şeyler akıldan bile geçirilmez.

Herkesin rüyası da tabir edilmez. Rüya sahibinin salih ya da saliha bir kişi olduğuna, rüyasının da salih rüyalardan olduğuna baştan emin olmak lazım. Lakin, ondan da öncesinde rüya tabiri bilmek lazım.

Kişi salih ise, rüyası salih rüya ise, o halde söz konusu edilen rüyada, rüya sahibi kişi, başkasını temsilen kendini görüyor. İnsanların istisnasız tamamı, toplumu ilgilendiren konularda, kendilerini temsili olarak gördükleri rüyaları sık sık görürler.

Kendini, başka birini temsilen rüyasında gören rüya sahibi kişi, Cübbeliyi ölü gördüğüne göre… Kendini kimin yerine görüyorsa, işte o kişi çok hayırlı işler yapacak demektir. Çünkü “Rüyada ölünün dirilmesi ve konuşması, rüyayı gören kişinin, iş hayatının ve aile hayatının çok güzel gittiğine ve yüklü miktarda kazanç elde ettiğine ancak bu durumu çekemeyen insanların rüya sahibi hakkında dedikodu çıkardığına ve insanlar ile arasına fitne soktuğuna delalet eder.” Ben demiyorum, rüya tabiri ilmi böyle söylüyor… Cübbeli de farkında olmadan kendini ifşalamış oluyor. Kaç kere rüya tabiri yayını yaptım ve tekrarla ifade ederek anlaşılmasını sağladım ki rüyalarda görülen şeyler, hemen ilk akla gelen manalarına, zahiri manalarına yorulmazlar. Rüyalarda da teşbih var, temsil var, türlü yanları var. Rüyada ilmi reddiye yapmak da gerçek hayatta ilmi reddiyeler yapılacağı manasına gelmez, tabir edilmez. İşte rüyada ölüm görmek bile gerçek manasına değil, hiç ölen kişi dirilir ve konuşur mu? İstediği kadar bu rüyayı da zahiri manasına zorlasın, gerçek hayatta, şu rüyada görülen şeylerin birebir yaşanacağını değerlendirsin… Hiç öyle değil ve öyle olmadığı, yaşanacak süreçte bütün insanlık tarafından görülebilecek.

Bu rüya, önümüzdeki süreçte Cübbeli’nin hükmünü yitireceğine, iyice ifşa olacağına, şeytanlaşmış halinin (hiç kimse tarafından inkar edilemez kesinlikte meydana çıkacağına), devlet sisteminin ona müdahale ederek yargılayacağına, oyundan düşeceğine ve buna da Cübbeli’nin reddiye yaparmış görüntüsü altında saldıracağı, iftira edeceği bir kişinin sebep olacağına delalet ediyor. Dahası bu rüya, Cübbeli’nin dalalet ehli biri gibi göstermeye çabalayacağı kişinin, bu işin sonunda bütün halk tarafından büyük takdir göreceğine de delalet ediyor. Azıcık rüya taibiri bilen her kime sorulsa, bu rüyayı bu şekilde tabir eder. Bunun bile farkında değil…

Oyalansın dursun… Ne reddiye yapabiliyorsa da yapsın, laf cambazlığını bıraksın. Ben buradayım, içim dışım da bir. Onun gibi bir ileri, iki geri adım attığım hiç görülmemiştir. Adımı vermeden bile iki satır sözde reddiyesini yapamamış, çünkü konuya girince, kime karşı konuştuğu ve yine nasıl atıp savurduğu herkesçe görülecek… Belli ki dünkü yazımdan sonra ağır baskı, yönlendirme altında kalmış. Böyle böyle etrafını da oyalamaya çabalıyor.

“Şeyhim” dediği, “Efendi hazretleri” dediği kişi, gerçekte Türk de değildi, müslüman da değildi. Nerede kaldı ki veli bir zat olsun. Nerede kaldı ki mürşid-i kamil olsun. Jet Fadıl üzerinden vurulan vurgun paralarıyla, sözde sempozyumlarda oynanan oyunları/aldatmaları/münafıklıkları da yıllar önce anlatmıştım. O günden beri o hususları konuşmak, hatırlatmak bile istemiyorlar. “İşte bu hizmetler, Fadıl abimizin helal/temiz paralarıyla mümkün oluyor” diyebilecek kadar ipini kopartmıştı o vakitlerde de şu cübbesi çıkasıca lanet herif…

Haydi bakalım, kimin ne hüneri varsa ben de göreyim, bu millet de görsün, beni dünya genelinden hatta dünyadaki yeraltı uzaylı şehirlerinden takip eden bütün gerçek müslümanlar da görsünler. Hemen başlayalım…

Ve bakalım, Deccal konusunda sarsıcı hakikatlerin meydana çıkmasını asla istemeyen Cübbeli ve onun gibi Deccal’a bile isteye çalışan lanetliler mi haklılar, yoksa hakiki bir mürşid-i kamilin ve aynı zamanda mehdi olan zatın eteklerine tutunmuş olan, himmetleri altında olan mfs mi…

Deccal elindeki bütün sistemi, bütün gücü ve kadroları kullansa bile, bakalım Cübbeli Ahmet denilen münafığı ne kadar süre daha oyunda tutabilecek.

| mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

Mekke ve Medine’yi Deccalden ne koruyor

Asıl/gerçek Deccal, uzaylı bir insan türünün bir ferdi… Elinde çok yüksek maddi/teknolojik imkanlar var. Bunları da kullanarak dünya insanlığını uzun zamandır felaketlerden felaketlere sürüklüyor. Hem dünya insanlığına hem de İslam dinine aşırı seviyede düşman. Verdiği maddi ve manevi zararlar, oynadığı oyunlar, yaptığı aldatmalar saymakla bitmez… 1453’te İstanbul’un sözde fethi de onun oynattığı bir orta oyunu…

Bunca şeye güç bulabilmiş olduğu halde Mekke ve Medine’de bulunan, dinimizce mukaddes kabul edilen yerlere ve şeylere hiç zarar veremiyor. Evet, bunca yüksek teknolojisine, uzaylılardan olan adamlarına/ordularına, dünya insanlığı arasından kendine çalıştırdığı Yahudilere, masonlara, satanistlere ve dünya devletlerinden onlarcasının başına getirttiği satanist hükumetlere rağmen bunu yapamıyor. Çünkü Mekke ve Medine’deki söz konusu mukaddes yerler korunuyorlar.

Doğru, melekler de vesile edilerek korunuyorlar ama Allah’ın adeti/sünneti öyledir ki her şeyi sebeplerle yaratır. Allah, müslümanları topluca katletmekte olan kafirlerin fiillerine de melekleri vesile ediyor. O kafirlerin bedenleri bile meleklerin vazife yapmaları sayesinde çalışabiliyor. Lakin bunca şeyler yaşanırken kimse melekleri görmüyor, bilmiyor. Herkes daha görünür olan, ön planda olan sebepleri biliyor, görüyor, değerlendiriyor.

Öyle ise, söz konusu Deccal, söz konusu mukaddes mekanlara zarar vermek istediğinde karşısında mani olarak neyi görüyor? Varlığına inanmadığı melekleri mi?

Bu ümmet en çok da Cübbeli Ahmet de denilen Ahmet Mahmud Ünlü gibi münafıkların, kara paracıların, nitelikli dolandırıcıların elinden çekti, çekiyor. Şu kısacık görüntüde bile kaşı gözü ayrı oynuyor, dikkatle bakan gözler gözlerindeki aldatıcı tavırları görebiliyor. Anlamadığı, bilmediği, kafasının basmadığı da doğru ama anlayabildiği çok şeyi de böyle olmadık şekilde anlatıyor ki müslümanlar asla uyanmasınlar.

Gerçi cübbesi çıkasıca da Akademi Dergisinden esen rüzgarlara kapılmak zorunda kalmış. Kısa süre önce, hazret-i Mehdi’ye ve zamanında yaşanacak hadiselere dair ezber bozan yorumlarımı yazılı olarak paylaştım. Çok kısa süre sonra sözde Türk medyasındaki malum insan şeytanları hemen Cübbeli’yi çıkarttılar ekrana… Saatlerce program yaptılar, başından sonuna kadar kasten zihinleri bulandırdılar. Cübbeli o programda melhame-i kübrayı anlatırken her şeyi kasten dağıtıp bozmuş, farklı taraflara yönlendirerek kafaları bulandırmış ama “O zaman bir İstanbul hükumeti olacak ve melhameye yüz binlerce asker gönderecek” demiş. Onu bari doğru söylemiş ama orada bile kim bilir nasıl bir şeytani, nefsani niyetle ve arka plandan neleri hedefleyerek öyle söylemiştir.

Mekke ve Medine’deki o mukaddes mekanlar, çok gelişmiş manyetik kalkanlarla koruma altındalar. Gözün göremediği ve küre şeklindeki koruma kalkanları onları çevreliyor. Öyle ki yerin altından bir gelişmiş uzay aracı gelmek ve zarar vermek istese bile kalkan ona da mani oluyor. O kalkanların içine, şu her yerde görülüp duran UFO’lar da uzaylıların yaptığı insan görünüşlü robotlar da giremiyorlar. Daha dünyada daha başka yerler de aynı sistemle korunuyorlar.

Deccalin, Mehdinin ve hatta Mehdinin yardımcılarının zuhur ettiğini yemin bile edebilecek kesinlikte biliyor ama doğruları anlatmak işine gelmiyor. Çünkü müslüman değil hatta insan bile değil. Çoktan çıkmış insanlıktan…

Altı yedi sene oluyor, güya benden kendisi de cemaatim de davacı olacaktı. Hatta kendi cemaati de davacı olacaktı. Elinde üçkağıtçılık ürünü bir şikayet dosyası bile sallayarak konuşuyordu. Kalbi korkudan titrerken bu hali sesine ve beden diline yansıyor, o ruh haliyle şuuru bulanıp hakkımda atıp tutuyordu. Sahi, ne oldu? Hani nerede o şikayet, o dosya? Nerede hakkımda attığı iftiraların ispatları? Hala bu seviyede sahtekar birini de yayınlara CNN Türk gibi, Haber Türk gibi adı Türk, kendisi İsrailli, ABD’li, İngiltere’li mecralar çıkartırlar.

Şu sahtekarın 2019 yılındaki şu konuşmasını dinleyen müslümanlar bir düşünürler. Mekke ve Medine’nin idaresini elinde tutan Suudi aşiretinin nasıl kara paracılar, katliamcılar, masonlar, satanistler, ayinciler olduğunu bilememişlerse bile… Cübbelinin de aynı sistemin içindeki bir kara paracı sahtekar olduğunu bilememişlerse bile… Suudi Amerika da dediğim sözde devletin bütün kurumlarındaki masonik logoları düşünürler. Suudi Amerika’daki insanların itikadına, ameline, hukuk sistemine, eğitim sistemine, rejimin tercihlerine bir bakarlar. Orada insanları nasıl şartlarda yaşattıklarına bakarlar. Kabe’nin etrafının bile nasıl satanist mahaline çevrildiğine bir bakarlar ve düşünürler. Sonra sorgularlar “Yani bu kadar dibe vurmuş, bu seviyede ayarından çıkarılmış, Türkiye’den bile beter hale getirilmiş bu şehirlere Deccal küfrünün girmediğine, giremediğine mi hükmedeceğiz. Acaba girseydi daha nasıl küfür, fücur, isyan, sapıklık, rezillik olabilirdi.” der.

| Mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

..

Son şanslarını kullanıyorlar

Yakında Türkiye’deki biyonik robot sayısı ABD’deki, Avrupadaki ve Çin’deki biyonik robot sayısını bile geçer. Uzaylı taraflar çok aciz kaldılar. Dünyanın siyasi, askeri, mali, dini dengelerini her geçen gün hızla ellerinden kaçırıyorlar. Tamamen çökmemek ve mağlup olmamak için son şanslarını kullanıyorlar. Bu maksatla, Türkiye başta olmak üzere, bu güne kadar yoğun alaka göstermedikleri pek çok ülkede, çok yüksek sayıda kişilerin yerlerine biyonik robotlarla geçtiler. Hala daha durmaksızın böyle yapıyorlar. Zaman zaman, bu güne kadar açıklamadığım bazı kişilerin aslında biyonik robotlar olduklarını açıklayacağım ve çok yüksek sayıda insan şaşıracak. Bunun neticesi olarak ayrıca çok yüksek sayıda teşkilat/örgüt, cemaat, tarikat, terör örgütü, organize suç örgütü ve sözde siyasi parti de dağılacak. 

Bunlardan ilkini de bu yazının sonunda duyurmuş olayım. Cübbeli Ahmet Hoca diye de bilinen, o çok meşhur münafık ve dolandırıcı Ahmet Mahmut Ünlü, bir süredir bir biyonik robot. Onun da yerine geçtiler. Şu sıralarda biyonik robotun içinde İngiltere merkezli grilere çalışan bir üç yumruk uzaylı var. Son zamanlarda Doğu Perinçek’e güzellemeler yapıp durması da sebepsiz değil. Doğu Perinçek’in de biyonik robot yapıldığını da içinde İngiltere merkezli grilere çalışan uzaylının bulunduğunu çoktan yazmıştım.

Hiç tartışmaya da gerek yok. Bizim dünyamızdaki teknolojiyle de laboratuvarlarda gerçek insan derisi, gerçek insan kası, gerçek insan saçı, gerçek insan kanı, gerçek insan kemiği, gerçek insan iç organı mükemmel ayarlarda üretilebiliyor. Yapay zeka teknolojisi de aklımızı döndürüyor. Bizden 20-30 bin sene ileri teknolojiye sahip uzaylılar, gerçek insan gibi görünen robotlar mı yapamayacaklar? On binlerce senedir yapıyorlar. 

Ayrıca, hiç de zor şey değil biyonik robotları tespit etmek. Biyonik robotlar gelişmiş  teknolojik aletlerle tespit edilebilir, arıza yapması ve ele geçmesi de sağlanabilir. Buna herkes imkan bulamaz ama etrafınızda ileri seviyede tecrübeli bir metafizikçi varsa, ona sorsanız, sadece bir iki dakika içinde size hakikati söyleyebilir. Evet, evet… Günümüzde Türkiye’de de varlıkları bilinen, sosyal ağlarda bile yüz binlerce kişinin takip ettiği o medyumların bir kısmı, biyonik robotları medyumluk kabiliyetleri ile görebilirler, size söyleyebilirler. Hatta biyonik robotun içindeki uzaylıyla metafizik tekniklerle uzaktan uzağa bile konuşabilirler. Telepati yapabilirler. Bu, öyle uçuk kaçık bir şey değil. Dünyada bunu yapabilen milyonla insan var. Dünyadaki psikiyatrların arasında bile böyle psişik kabiliyetlere sahip insanlardan çok var. Dünyada bunun eğitimini veren merkezler de var. Bunun varlığını kesinlikle ve ciddiyetle kabul eden ve üzerinde çalışan üniversiteler de var. Metafizik kabiliyetlere inanmayan ve kullanmayan gizli servis ise hiç yok. Afrika kabilelerinde bile metafizik kabiliyetli insanlar var, gizlemezler, karşısına geçin ve sorun, size anlatsınlar. Lakin onların arasında bile biyonik robotlar var. Afrika kabilelerinin büyücülük gücü, uzaylı taraflara çok lazım oluyor. 

Ve bu güne kadar metafizik sahada yaşananlara dair yüzden fazla yazı yazdığı halde yalanlanamamış bir MFS var. Cinlerle çatışmalar olsun, medyumlarla çatışmalar olsun, büyücüleri ya da muhtelif insan şeytanlarını metafizikle çarpıp öldürmeler olsun, hepsini dünyanın dört bir yanından milyonla metafizikçi biliyorlar. Gizli servisler zaten takip etmek zorundalar ve çok geniş çerçevede takip ederek biliyorlar. 

Hatta CB yardımcısı biyonik robot Fuat Oktay’ı canlı yayında çarpmıştık. Bozuk plak gibi takılıp, bedeni kilitlenip acayip bir hal yaşamıştı. Bilerek beklemiş ve sosyal medyadaki medyumların konuya dair benden önce yorumlar yapmalarını gözlemiştim. Sonra Fuat Oktay’ın metafizik saldırıya maruz kaldığını açıkça yazan sosyal medya medyumlarının paylaşımlarının ekran görüntülerini de paylaşmıştım. İşte Türkiye’de de bunlardan çok var, bu gibi medyum insanlara sorun, dürüst karakterli iseler, size kimlerin biyonik robot olduklarını bu kişiler de söyleyebilirler. 

Yani bunlar deli saçması denilerek geçilecek şeyler değil ve insanlık tarihi boyunca var olan, bilinen şeyler. Biyonik robotlar ise bizim dünyamızda binlerce senedir varlar. Ye’cüc ve Me’cüc yani yeşiller ve griler… Şu anda dünyamızda en çok da bu iki uzaylı kavmin dünya insanları suretinde imal ettiği biyonik robotlar var. Ye’cüc ve Me’cüc’ün artıkları binlerce senedir gizlice ve yeraltındaki dev üslerinde dünyamızda yaşıyorlar. Kaf dağı, onların dünyamızdan kaçıp gitmelerine mani oluyor. Daha önceki yazılarıma denk gelmeyip de ilk defa bu yazıma denk gelenler, bu konularda yıllardır neler neler yazdığıma baksınlar. 

Hakikatin üç safhası vardır;

1- Araştırılmadan, soruşturulmadan dalga geçilir

2- Dikkate alınır olur, araştırılır, soruşturulur

3- Ne kadar sarsıcı da olsa kabul edilir ve hakikatin karşısında durulamaz olur

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Bozuk saat bile günde iki defa doğruyu gösterir.

Bozuk saat bile günde iki defa doğruyu gösterir.

Şu lüzumsuz Cübbeli’nin bu sözlerinde haklılık payı var. Dikkat edilsin, her gün sabah akşam sinsice İslam’a ve Türk tarihine, kültürüne, değerlerine saldıran yüksek sayıdaki sosyal medya hesaplarında ve video kanallarında bu Kuytul ve avenesi el üstünde tutuluyor.

Bunun nedeni ise, söz konusu bu hesapların sahiplerinin Türk rolü oynayan gizli Ermeniler olmaları ve Kuytul’un da Ermeni, Süryani, Arap karışık bir soydan gelip aslında kendisini Ermeni olarak görmesi.

Bahsedilen CHPKK’nin ve PKK’nin de aslında tabanlarının gizli Ermenilerden oluştuğunu cümle alem artık biliyor. Yani meydanda görünen şey aslında bir gizli Ermeni ve gizli Hristiyan dayanışması…

Kuytul’un İran’ın sözde Şii din adamları ile de paslaşmaları var ama onların da aslında Hristiyan Acemler olduklarını bütün dünya artık anladı.

Kuytul el Ezher’de boşuna okumadı. Orası zaten İslam düşmanları için kurtarılmış bölge. Oradan islam alimleri değil, son bir buçuk asırdır birkaç istisna hariç hep İslam düşmanları yetişti. Kuytul’un itikatta/görüşlerinde daldan dala zıplaması ve bir Şii gibi, bir Selefi/Vehhabi gibi durması da bundan… Bunlar kendilerini Müslüman olarak da Türk olarak da görmüyorlar. Böyle olunca ve maksat İslam’a ve Türklere sinsice saldırmak olunca, daldan dala atlamaktan da çekinmiyorlar. Ehl-i sünnet yıkılsın da kim neye inanırsa inansın, umursamıyorlar.

Kuytul’un ve yakınında olan şürekasının kara para işleri de var ve bunları sahadaki herkes biliyor. Böyle olduğu için zaten, her konuşana bir cevap yetiştirmeye çalışan o Kuytul, senelerdir benim karşımda susuyor ve mindere çıkmaktan kaçıyor

Kuytul’un öyle zan edildiği gibi geniş bir kitlesi de yok. Onlara cemaat demek de mümkün değil. Görüldüğü üzere on seneden fazladır sansürlendiğim gibi, Kuytul sansürlenmiyor. Sosyal medyada sesini çıkartabilmesine izin veriliyor. Bütün bunlarda devletler arası ve terör grupları arasındaki planların da payı büyük. Kuytul ve çekirdek ekibi, bazı devletlerin ve terör örgütlerinin kendilerini asla savunmasız bırakmayacakları kanaatine sahip. Onlara sırtlarını dayamış haldeler.

Terör örgütlerine militan temin ederek, terör örgütlerinin istediği şekilde gündem oluşturmaya çalışarak çok paralar kazanan Kuytul’un etrafında/yakınında bulunan çok sayıda kişi, fuhuş ve uyuşturucu dahil türlü kara para işlerinde faaliyet gösteriyorlar. Kuytul’un bunlardan rahatsızlığı olmadı, olmuyor.

Kuytul fitnesi daha fazla büyümeden söndürülüp geçilmeli. Buna direnilecekse ve bu fitne daha da büyütülmek istenecekse, o halde uzandığı yere kadar gidilmeli, herkesin ve her şeyin ifşa olması sağlanmalı. Kara para yönü bir yana ama dinimize/itikadımıza içeriden yapılan bu derece büyük bir saldırıyı asla görmezden gelmeyiz ve karşı durmak için Kuytul’u değil, arkasındaki bütün devletleri ve terör örgütlerini de ezer geçeriz.

Alparslan Kuytul’da görülen şartlara/vaziyete bir misal de Serdar Tuncer…

Sorulsa “Kürdüm” diyecek olan Serdar Tuncer de bir gizli Ermeni ve bağlı olduğu bozuk yol Menzil’de sözde gavslar bile hep gizli Ermeni kişiler/di.

Seneler önce de anlatmıştım ve hala karşıma çıkıp “Sen bunları nasıl söyleyebilirsin” diyen bir kişi de olmadı ki Menzil kara para, sömürü, hırsızlık ve itikadı bozup İslam’ı/Müslümanları yıkma çarkından başka bir şey değil.

Şimdi Serdar Tuncer’e “Bu fotoğrafta görülen halin de nedir? Uçmuşsun ve neyin kafasını yaşıyorsun? Seni uçuran şey elindeki sigara mı yoksa başka bir şeyler midir?” diye sorulsa, uzar gider bu mevzu…

Zaten bunları da sorarım diye senelerdir karşıma çıkamıyorlar. Son birkaç senedir de yavaş yavaş kendilerini geri çekiyorlar.

Mehmet Fahri Sertkaya

“Keriz bunlar, ahmak bunlar yaa… Öl desem ölecekler”

Cübbeli’nin içki alemlerinde iken ve kafası hafif güzelken, içini dışına vurduğu konuşmaları var.

Peşinde sürüklediği, maddeten ve manen sömürdüğü kişileri kastederek “Keriz bunlar, ahmak bunlar yaa… Öl desem ölecekler” dediği görüntüler bile var.

Bu görüntüler Tayyip’in elinde de var. Bu gibi görüntüler haricinde zaten istedikleri anda Cübbeli’yi içeri atıp bir ömür çıkartmamaya yetecek deliller var. Ellerinde oynatıp her türlü ihanetlerinde kullandıkları şu Cübbeli, tam bir insan şeytanı. Tam bir suç makinesi. Tam bir münafık soytarı. Dosyaları o kadar kabarık ki bir patlasa, millet şunun yüzüne tükürmez bile… Hatta boğup bir kenara atanlar olur.

Mehmet Fahri Sertkaya

Yeni şoklara hazırsanız, devam edelim…

Yıllardır takipçim olanlar İhsan Şenocak’a nasıl set çektiğimi ve işlerini bozduğumu bilirler. Bir ara dernek/yardım işlerindeki sahtekarlıklarını somut delillerle meydana çıkartmaya başaldığımda karşımda devlet gücünün su-i istimal edildiğini ve alarm haline geçtiklerini de bilirler.

İhsan’ın birbirine tezat çok sayıda konuşması, açıklaması, yazısı olduğunu, tipik bir münafık karakteri sergilediğini, defalarca mindere çektiğim halde gelemediğini de bilirler.

Yine eskiden beri takipçim olanlar, Nurettin Yıldız, İhsan Şenocak, Cübbeli Ahmet, Kadir Mısıroğlu, İHH, İFAM ve benzeri şahıs ve kurumların birlikte ne haltlar çevirmek istediklerini gözler önüne serdiğim onlarca yazımı, yayınımı da bilirler.

Şimdi vakti geldi ve benden duyun. İşte bu dengeler/bağlantılar/suçlar arasındaki İhsan Şenocak da bir gizli Ermeni ve gizli Hıristiyan…

Uzun süreci yeniden anlatmam mümkün değil. Özet geçmek bile saatler alır. Geçmiş yayınlar aratılıp bulunabilir. Ben size bu güne kadar yazmadığım kısmından birkaç husus daha yazayım.

İhsan’ın “Şam Alimler Birliği” ismi ile bir derneği hiç olmadı. Yaklaşık beş sene bütün Türkiye hatta dünya çapında para topladılar ama hiçbir zaman bir yardım derneği ve işin resmiyeti olmadı. Bunları gün yüzüne çıkartmaya başladığımda ve somut delilleri yayınlamaya başladığımda Tayyip de krize girdi. Talimatlar hep Tayyip’ten geldi. Beni ve çevremdeki insanları teknik takibe aldırdı. İhsan’ın sözde dernek işlerini iyice sıkıştıracağımı öğrenince binbir türlü takla attılar.

Ben sık sık konuyu gündeme yeniden taşıdıkça fazla da dayanamadılar ve bir gün geldi, İhsan’ı bitirdiğimi kabullendiler ve geri çekmeye karar verdiler. Bunu da bir danışıklı dövüşle yaptılar.

Sözde derneğinin bir sabit numarası bile yoktu. Cep numarası vardı ve telefona bakan Suriyeli kişi Türkçe bile bilmiyordu. Ortada derneğin bir adresi, yalandan da olsa göstermelik de olsa bir mekanı bile yoktu. Ekibi de yoktu… Cep telefonuna bakan kişi sıkıştı, akşama derneğin resmen var olduğuna dair resmi evrakları göndereceğini söyledi, gönderemedi. Adres yoktu, izahat yapamadı. Görüşmelerin kayıtlarını paylaştım, her yerden kaldırtıldı. Üstüne dernekler masasına suç duyurusu yaptık ve bu kısma dair ses kaydı paylaştık. Çok ses getiren yazılı ve videolu yayınlar yaptık ve bunlar panik hali ile yine CIA’dan bu yayınların olağan üstü şekilde sansürlenmesini talep ettiler. İlk birkaç günde bile çok ses getiren, duyanları şoka sokan bu yayınlar, yıllardır hiçbir yerde hiç kimsenin karşısına çıkmıyor.

Bu kadar zor duruma düştükleri halde bile İhsan Şenocak projesini sonlandırmak istemediler ama ben bunlara vurup durdukça da perişan oldular ve istemeye istemeye İhsan’ı da geri çekmeye mecbur kaldılar. Bunu da baştan sona kadar planladıkları danışıklı dövüşle yaptılar.

İhsan çıktı, planları gereği, kadınların pantolon giymesine dair tartışma çıkartacak açıklamalar yaptı. Sonra bunların kontrolündeki gazeteciler hücum etti. Plan gereği zamanın Aile Bakanı Fatma Betül de bir darbe vurdu ve İhsan Şenocak hakkında Hıyanet işleri de işlem yaptı, derken çok zor hale düşmüş gibi görünüp yavaş yavaş geri çekildi.

Ben ise son çare olarak videoları ok.ru hesabına yüklemiştim, oradan bile kaldırtılmıştı. Anında bu kirli çete tam kadro olarak tutuklanmalı ve temiz eller operasyonu yapılmalı iken ben yayınları paylaşacağım ortam bulamaz olmuştum. Dernekler masası da hiçbri işlem yapmadı ve durdurdular. Google, Youtube, Facebook, Twitter gibi CIA sistemleri ise yayınları nasıl sansürleyeceğini şaşırmıştı. Belki de vurdukları para milyar dolarla olduğu için bu kadar büyük panik yaptılar ama ben bu gün fark ettim de “ÇYDD, Türkan Saylan, Misyonerlik… Google neden Türkan Saylan’a doodle yaptı” isimli videom hiç fark ettirilmeden Youtube kanalımdan sessizce silinmiş. Kanal açık, kapatılmadı ki o video silinsin. Her yerde aratıp bulamayınca ben bile anca uyandım ki hiçbir gerekçe gösterilmeden ve bildirim gönderilmeden sessizce kanaldan uçurmuşlar. Oysa bütün sansüre rağmen Youtube’da binlerce izlenmişti.

Hoca görünüp BOP’çuların peşinde koşanlar hep münafıklar…

“Uluslar arası sosyal insani yardımlaşma ve dayanışma derneği” hiç var olmadı. SDI diye ya da Şam Alimler Birliği derneği diye bir dernek de var olmadı. Bunlar senelerce belki milyar dolarla para vurdular ama bu isimlerle ya da başka bir isimle hiç dernekleri olmadı. Ben ifşa etmeye başlayınca panik hali ile bir dernek kurdular ama o derneğin kurulmasından dört sene önce bile büyük paralar toplamaya başlamışlardı.

Bu paralar da Ankebut Ağı’na gitti. Her yerde “Suriye’de zulüm var. Nusayri Esed katliam yapıyor. Müslümanlar çok zorda, kadınlar kirletiliyor” v.s diye diye timsah göz yaşları döktüler ve insan kalmış hiçkimsenin yapamayacağı şekilde bir su-i istimalle dini duygularını sömürerek Müslümanlardan topladıkları paraları gerçek katillere, katliamcılara, İslam düşmanlarına yani CIA’ya, MOSSAD’a, Ankebut Ağı’na aktardılar.

Cübbeli Ahmet denilen sahtekar münafık da bu paraların kokusunu almıştı da Nurettin Yıldız’a ve İhsan Şenocak’a yakınlaşmıştı. “Ehl-i sünnet üst kimliğinde buluşacağız” demenin manası “Burada para çok, Müslümanlara ihanet çok, ben de varım, sen de gel” demekti. Cübbeli, hepsinin gerçek yüzünü ve kendisi gibi dolandırıcılar, münafıklar olduğunu biliyordu. Bin türlü ikaza rağmen Nurettin’in peşinden ayrılmadı. “Yahu sen ehl-i sünnet vurgusu yapıp duruyorsun ama Nurettin Yıldız Vehhabi işte, görmüyor musun?” dense bile görmüyordu. Ta ki Rus elçi Karlov vurulup da Nurettin bir süre topun ağzına gelene kadar. Nurettin, elçi cinayetinden dolayı zora düşünce, Nurettin’i ilk satan da Cübbeli oldu. Ondan hemen uzaklaştı ve çıktı “Yahu bu Nurettin Yıldız’ın itikadı bozuk. Allah gökte deyip duruyor” demeye başladı. Ben ise “Bakmayın Cübbeliye, Nurettin’e bir şey olmadığını, yargılanmadığını görünce geri yanaşacak” dedim ve öyle de oldu. Bunların Hıristiyanlığı, Yahudiliği, misyonerliği, Süryanliği, Katolikliği, Protestanlığı, Satanistliği falan da hep yalan. Bunların taptığı para, kıbleleri kadın…

Gizli Ermeni, gizli Hıristiyan, vatan haini, dolandırıcı İhsan Şenocak’ın İFAM isimli derneğinin başkanı Selim SEYHAN da bir gizli Ermeni ve gizli Hıristiyan…

Uyuşturucu müptelası Selim Seyhan da Müslümanların bağışlarını zimmete geçirip zevk-ü sefa yolunda harcayan bir münafık hain. Paraların bir kısmını düşük kadınlarla gayr-i meşru münasebet yaşayarak harcıyor. Son derece yalancı, ahlaksız, karaktersiz birisi. Organ, dolandırıcılık, uyuşturucu işlerinde faaliyet gösteriyor.

İFAM Başkan yardımcısı Mehmet BÜYÜKMUTU bir Pakraduni gizli Yahudi. Hem gizli Ermenilik hem gizli Yahudilik var.

Mehmet Büyükmutu da bağışları zimmetine geçirenlerden. Ayrıca organ işinde çok aktif. Yardım kampanyalarının içinde bir yardım gönüllüsü gibi görünüyor ve çocukları organ mafyasına kaçırıyor.

Mehmet Fahri Sertkaya

Zamanlaması çok manidar değil mi?

Bu da bir danışıklı dövüş. Cübbeli böyle konuştuğu için herkes şokta ama uzunca zamandır güven kaybetmiş, ehl-i sünnet ve ehl-i tarik Müslümanların tepkisini çeken, Saray’a soytarılık yapan Cübbeli, şimdi Saray’ın emri ile bu çıkışları yaptı.

Trump yokmuş da işte nefsin varmış. Tamam bir manada bu söz çok doğru ama bu güne kadar niye söylemedi? Neden dine/devlete/millete yapılan her ihanette AKPKK’nin yanında idi? Şimdi cemaatimizin gayreti ve dergimizin yayınları sayesinde oluşan dip dalga ile herkes Trump’ı, Şeytan’ın Konseyi’ni, David Bickham’ı, Mehmet Haberal’ı, o bahsettiği İslam’ı tahrif projelerinde çok etkili olan haham Ben Abrahamson’ı konuşuyor, konuşacak da şimdi mi bu Cübbeli böyle konuşmalı? En büyük hainlerden biri bu… Bahsettiği projeleri AKPKK üzerinden Şeytan’ın Konseyi, 13’ler Meclisi ve 3 Kabalist haham uygulamaya döküyor.

Bu, Cübbeli’nin bu çıkışı, Türk/İslam düşmanlarının çok dara düştüğü şu zamanda bir haince planın parçası:

1- Zaten cemaatimizin ve Akademi Dergisi’nin mücadelesi karşısında, AKPKK ve üstündeki konseyler, söz konusu haince projeleri, İslam’ı içten tahrif etme, Müslümanların itikadını bozma projelerini ileri götüremeyeceklerini gördüler. Artık bu projelerin başındaki haham Ben Abrahamson bile ifşa oldu.

2- Son zamanlardaki yayınlarımızın da gerçek sahibi CIA olan sözde sosyal ağlarda yayılmasına izin vermiyorlar ama yine de korkuyorlar. Bir anda bir şeyler olabilir ve bir iki günde bütün Türkiye bu olağan üstü sarsıcı yayınlarımızı görebilir. Böyle bir ihtimal olursa, işte böyle konuşmaya başlamış Cübbeli’yi kullanarak, ehl-i sünnet hassasiyetindeki Müslümanları karşı bir grupta toplayıp topluca sevk etmek isteyecekler. Çünkü o gün geldiğinde işleri/halleri gerçekten çok zor olacak.

Cübbeli denilen münafığı senelerdir somut deliller ile ifşa edip nasıl bir hain, alçak, yalancı ve piyon olduğunu anlatıyorum. Gık diyemiyor gık. Aramıza yeni katılanlar o yayınlarıma bakmalılar. Şu yukarıda yazdıklarımı daha iyi anlayacaklar.

Herkes bilmeli ki Cübbesi çıkasıca bu hain herifin derdi kadındır, paradır, şöhrettir. İpleri Saray’ın elindedir ve dün alemin önünde “Hain” dediği Erdoğan’a bu gün “Başkomutan” çekmesi de bu sebepledir.

Dikkatle inceleyin, Cübbeli en az altı senedir çok sıkı bir Akademi Dergisi takipçisidir. Dönem dönem millete hoş gelen ve “Yahu bu adam nasıl bildi anladı da önden ikaz etti” denilen konuşmaları hep Akademi Dergisi paralelindedir. Akademi Dergisi’nin halka yayılmasına izin verilmez ama bu gibi piyonları sansürlemezler.

Mesela “Bütün cemaatlere yakında operasyon çekilecek. Sakın ha Süleymanlılar aleyhinde olmayın” çıkışı. O çıkışından birkaç hafta öncesinden başlamak sureti ile cemaatimiz AKPKK ile çatışma ortamına girmişti, cemaatimize operasyon beklentisi zaten herkeste oluşmuştu ve Akademi Dergisi’ndeki yayınlarımız, pes etmeyeceğimizi, çatışmaya gireceğimizi açıkça belli ediyordu. Bu münafık da çıkıp o konuşmaları yaptı. Aylar geçti, türlü hadiseler yaşandıkça herkes döndü o konuşmasındaki o kesiti paylaştı ve “Vay, cübbeli hoca efendi çoktan söylemiş” dedi. Şimdi de bir benzeri yapılıyor ve kritik an geldiğinde kalabalıklkarı toplayıp, etkileyip dar zamanda onlara yani AKPKK’liere yardımcı olabileceği hesaplanıyor.

Şu yayınlarımıza uygulanan sansür bir anda kırılacak, o güne az kaldı. İşte o zaman ak koyun kara koyun hepten belli olacak, herkes her şeyi duyacak. Bozuk saat bile günde iki kere doğru vakti gösterir. Sakın böyle piyonlara aldanmayın, acımayın, kalbi yine istikamete dönmüştür sanmayın.

Mehmet Fahri Sertkaya

Abdulmetin Balkanlıoğlu’nu iyi bilmiyoruz…


Allah taksiratını asla affetmesin.

Cübbelinin gerçek yüzünü senelerce aleme duyurduk. Köşeye sıkıştı ve karşımızda ne çirkinlikler sergiledi. Kendini kurtarmak için cemaatleri birbirine bile katacaktı. Yine de dimdik durdum ve hiç geri adım atmadım. Merkezim de arkamda dimdik durdu. Pekiyi bu Abdulmetin gibi sözde hocalar, alimler ne yaptılar? Oralı bile olmadılar.

İşte bakın, sonraki bir zamanda, Rus elçi öldürüldü. O güne kadar Cübbeliye “Ehl-i sünneti alet etme. Sömürme. Nurettin Yıldız mı ehl-i sünnet? Sen nasıl bir fitnesin böyle? Ehl-i sünnet üst kimliğinde buluşacağız diyerek Nurettin Yıldız’la ve ondan pek farklı olmayan İhsan Şenocak’la ve benzerleri ile bir araya geliyorsun. Hiç mi utanman yok, bu Nurettin haşa -Allah göktedir- diyen bir Vehhabi değil mi? Bunu görmemen mümkün mü?” demiştim. Hep susmuştu…

Sonra da Rus elçi öldürüldü. Elçi cinayetinin arkasından el Nusra’cı ve dolayısı ile Vehhabi/Selefi akidesindeki Esedullah timi çıktı. Bu tim, CIA+AKPKK ve diğer BOP’çu ortaklarının, Türkiye içindeki örgütlemelerinden biriydi ve Emniyet personeli içindeki bir uzantı idi. Bu Esedullah timinin arkasından da kilit adam, beyin, fikir babası olarak elbette Nurettin Yıldız çıktı. Sonra, o güne kadar ne ispat etsek ve “Akıllara zarar manevi felaketlere de sebep oluyorsunuz. Hiç mi Allah’tan korkmuyorsunuz?” desek de oralı olmayan Cübbeli, Nurettin’i panik hali ile ilk satan kişi oldu, sattı geçti. Satarken “Yok efendim neymiş, -Allah gökte mi- diye soruyorlar bu Nurettin Yıldız’a, -Bunu tam bilemiyoruz, ihtilaf var- demiş. Yuuhh, koca karıların bile o kadar ilmi var. Nesini bilemiyorsun. Vehhabilik itikadı işte bu” mealinde konuştu. Hemen ardından da Kadir Mısıroğlu sattı Nurettin’i…

İşte bu Metin de tam bu anda “Nurettin Yıldız’a vurma, açığın çok, keserim yolunu” tavrı yaptı. Pekiyi, nasıl? Biz din gayreti ile duyururken umursamadığı gerçekleri açıkça dillendirerek. Biz sonra “Şimdi çok panik yaptı ve fevri tavırla Nurettin Yıldız’ın aleyhine döndü. Cübbeli’yi eline düşüren güç odakları buna çok kızdı. Çok uzamaz, bir süre sonra bir yol bulup bunları yeniden yan yana getirirler ve bu Cübbeli her zaman olduğu gibi tükürdüklerini yalar” dedim ve geçenlerde bunu da yaptılar.

Uzak durun böyle İslamcılardan ve İslamcılıktan. Bunların Müslümanlıkla ve İslamiyetle alakaları yok. Şu yaptıkları, vicdan sahibi kişilerin, gerçekten imanı ve Allah korkusu olanların yapabileceği şey değil. İnsana “Ya projelerimize hizmet et ya da üstüne nükleer bomba atarız” deseler, hatta “derini diri diri yüzeriz” deseler böyle akıl almaz felaketlere sebep olup bunların vebaline girmeye cesaret edemez.

Cübbeli’ye büyüklerimiz hep münafık dedi, diyor. O bir yana da ahirette toplaştığımızda Metin Balkanlıoğlu’nu Müslümanların safında görürsem büyük şok yaşarım. Şayet imanını kurtarabilmişse bile şu anda mezarında kan terlediğine eminim. Zira milyonlarca insanın kanına, iliğine giren ve malını, eşyasını, namusunu ve dinini çalan BOP’çulara alet etti, sahip olduğu azıcık ilmini… Zaten beden dili, konuşmaları, tavırları da bir hekime sormayı icap ettirecek kadar tuhaftı. İnsanların en adileri kadın satanlar, anası ile zina yapanlar değildir. İnsanların en adileri bu dinimizi dünya menfaat ve siyasetine alet eden mel’unlardır. Allah onlara lanet etti. Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) onlara lanet etti. Onlardan ahir zamanda çok bol bulunacağını söyledi ve bizleri ikaz etti.

Mehmet Fahri Sertkaya

İsim isim anlatıyoruz;Merhum Kemal Kacar’a kastedenlerle, Akademi Dergisi’ne savaş açanlar, yasaklandığı şeklinde yazı yayanlar, aynı suç örgütü:AKPKK…

 ahmet arif denizolgun, akademi dergisi, akpkk'nin gerçek yüzü, cemaat, götürgev, izinli mi, kemal kacar, mossad, nurettin akman, süleyman hilmi tunahan, süleymanlılar, tarikat, tugva,

CIA bağlantılı olduğu afişe olan, yerli ve yabancı çok sayıda basın kuruluşunda ismi CIA casusu olarak geçen Nurettin Akman, çevresinde büyük oranda Sabetaycı gizli Yahudiler ve Masonlar bulunan, Amerika ve İsrail ile acayip bir dostluğu olan ve kendisi de Sabetaycı Yahudi olan Adnan Oktar’ın, Masonik logolu A9 TV’sine sorun görmeden konuşurken görülüyor.

İsim isim anlatıyoruz, okuyun…

Akademi Dergisi, mafya babaları ile, ”kurşun manyağı” yapılmak ile, içeri tıkılmak ile, yakınları/akrabaları ile tehdit edilmişti. Kemal Kacar merhumu ilaçlarla delirtmek isteyenler ile Akademi’nin yasaklandığı pususunu kuranlar, aynı kişiler.

Hiçbir Süleymancı, AK Partili olamaz ve Akademi’ye karşı da olamaz. Çünkü;

➥ Akademi’nin yasaklandığı pususunu AKPKK+MİT+CIA ortak şekilde kurdu. Kimleri kullandılar biliyor musunuz? Merkez yeni yasaklamaları neden e-posta ile dağıtmıyor, biliyor musunuz? İsim isim anlatıyoruz, okuyun…

Akademi Dergisi, şu anda sekizinci senesinde ve sekiz sene boyunca hiç bir zaman cemaat yönetimi tarafından yasaklanmadı. Hiçbir zaman dava da edilmedi. Sekiz sene boyunca, özellikle de son dört senedir, abartısız onlarca kere, merkezimiz tarafından yasaklandığı iftirası atıldı, sahte yazılar dolaştırıldı. Bunun on binlerce farklı şahidi var.

2016 yılında, merhum büyüğümüz Arif Ahmet Denizolgun’un alemi değiştiği gün ve sonrasındaki haftalar, aylar boyunca, AKPKK organize suç, terör ve ihanet örgütünün Müslüman görünümlü münafık ve adi militanları, aslında daha doğru ifade ile bu militanlar üzerinden CIA, yolumuza karşı adice pusular kurdu ve bu dengeler arasında Akademi Dergisi de bunlara karşı vazifesini yaptı.

Bu sürecin devamında, merkezimizden çıkan gerçek ve genel bir sosyal medya yasaklaması metni, bunlar tarafından fırsata çevrildi ve metnin üzerinde oynayıp, aslında bulunmadığı halde oraya Akademi Dergisi hesaplarını parantez açarak ekleyip, sonra bunu mail yolu ile bölge sekreteryalarımızın yaklaşık yarısına gönderdiler, diğer yarısına ise, güncel mail adreslerini bilmedikleri, ellerinde olmadığı için gönderemediler. Yasaklama metinleri zaten e-posta ile dağılırdı ve bunlar herkesten önce davranıp, teknik bir hile ile, sanki merkez sekreteryanın o herkesin bildiği mail adresinden çıkmış gibi görünen, e-postalar gönderdiler. Öyle bir manzara oluştu ki, yurt içinde bazı illerde gerçek metin, bazılarında ise oynanmış bu sahte metin okundu. Çünkü ellerine ulaşan mail, tam anlamı ile merkez sekreteryamızdan çıkmış gibi görünüyordu. Yurt dışında da bazı bölgelerde, içinde Akademi’den bahsedilmeyen gerçek metin, bazı bölgelerde de Akademi eklenmiş sahte metin okundu. Tam bir kaos ortamı oluştu.

Bu, elektronik hileden başka bir şey değildi. İçinde, parantez açılarak Akademi Dergisi’nin yasaklandığı iddiası eklenen sahte metnin, merkezden hiçbir zaman çıkmadığını, sonraki süreçte biz binbir türlü izah ve ispat ettik. Zaten bu sene, yaklaşık bir ay kadar önce çıkan yeni yazılı sosyal medya yasaklaması, ilk defa olarak mail sistemi ile dağıtılmadı, elden ve imzalı şekilde dağıtıldı ve sistemimize bir daha böyle bir sızma ihtimali de bertaraf edildi. Metnin/evrakın üzerine en dikkat çekici şekilde “Kesinlikle e-posta sistemi ile dağıtılmayacaktır!” notu eklendi.

Bu adice davranışı geçen sene yapanlar, çoktan, kimisi yirmi küsur sene önce, kimisi on küsur sene önce Süleymancılar cemaatinden pis işlere bulaşmaya başladıkları için kovulmuş olup da ortak nokta olarak yoluna AKPKK suç örgütü ile devam eden kişiler. Bunlardan biri, Avukat Zeki Çalışkan…

Cemaatimizde bir zamanlar idareci kadro arasında bulunan Zeki Çalışkan’ı, bu pusularından sonra uzun uzun anlattık. En son, sahte yasaklama pusuları da Akademi’yi durdurmayınca, çaresiz kalıp, birlikte pis işler çevirdikleri mafya babaları ile, karanlık çetelerle, bizi “kurşun manyağı” yapmakla bile tehdit ederek Akademi Dergisi’ni durdurmaya çalıştı. Sonra yine de gerekli karşılığı verdik ve kaç aydır varlık bile gösteremiyor. Bütün bu sürece on binlerce kişi doğrudan yada dolaylı olarak şahit oldu.

Bir diğeri, cemaatimizi AKPKK suç, terör ve ihanet örgütü ile yakınlaştırmak için dinimizi ve yolumuzu/değerlerimizi en adice malzeme eden, üstazımız adına bile kasten yalan sözler uyduran, on milyonlarca müslümanı ve gelecek nesilleri kandırmaya teşebbüs etmekten çekinmeyen ve sonraki sesli ve yazılı yayınlarımızda bir hiçe dönüştürdüğümüz, tesirini/zararını kırdığımız, Haber 7 ve habervaktim com gibi fitne yuvalarının yazarı, çirkin yüzünü aleme gösterdiğimiz Şevket Tandoğan…

Diğeri, AKPKK’nin bir zamanlar Ankara sorumlusu olan, sonra bir devlet kurumunun başına getirilen Nurettin Akman… Nurettin Akman da Zeki ve Şevket ve diğer bazıları gibi, yıllarca cemaatimiz içinde üst idareciler arasında bulunmuş bir kişi. İçimizi, sistemimizi çok iyi bilenlerden. Akman, merhum büyüğümüz Kemal Kacar bey ağabeyimize kasten akıl sağlığını bozucu ilaçlar verip delirtmek isteyen kişi. Avrupa idarecisi idi o zamanlar ve bu teşebbüsü de AKPKK ve CIA için yapmıştı. Bu niyetle kullandığı Adanalı profesörü de herkes bilir ve o da sağdır. Bunu o zaman denediler çünkü, o zamanlar AKPKK kurulacak iken, bu Siyonist ihanet projesine mani olmak için çırpınanlardan biriydi merhum idarecimiz Kemal Kacar…

Basit bir CIA piyonu olmaktan başka hiçbir hüneri olmayan Tayyip Erdoğan’a çok yakın olan kişilerden biri Nurettin Akman… Akman’ın kızının nikahında şahitlerden biri, çok uzun zaman önce Süleymancılar cemaatinden kovulmuş olan sucukçu Tayyip Erdoğan’dı… Hani Elif Et ve Sucuk firmasında muhasebe müdürü olan, eşek etinden sucuk yapıp satarlar iken suç üstü olan, 1986 yılında fotoğrafı ile birlikte, Sabetaycı Yahudi Ilıcakların Tercüman gazetesine manşet haber olan Tayyip Erdoğan…

Nurettin Akman daha sonra ciddi şekilde deşifre olmuş birisi. Bu kadronun hepsi CIA’nın piyonu oldular ama Akman’ın CIA bağlantısı, dünya ve Türkiye basınında açıkça yer aldı. Arama motoruna “Ak parti CIA Nurettin Akman’ yazarak siz de bunları kısa sürede bulabilirsiniz.

Yine Akademi Dergisi’ne, ‘Cemaatimizin yönetimini ele geçirme’ teşebbüsleri sırasında kendilerine çok ama çok büyük darbeler vurduğu için kin ve nefretle ve büyük suç kapsamında bir eylemle bu tuzağı kuran bu ekibin içinde CIA ile, MİT ile, AKPKK ile, GÖTÜRGEV ile, TUGVA ile, Gönüllü Teşekküller Vakfı ile, İçimizdekiİsrail ile bağlantılı kişilerden, birçoğu kullanıldı. Şimdi aynı ekip hala bir fırsat bulsalar, cemaatimizin yönetimini ele geçirip AKPKK, GÖTÜRGEV ve TUGVA üzerinden CIA’ya bağlayacaklar. Burada tekrar etmeye imkan/yer yok. Biz bu şahısları, dernek ve vakıf görünümlü suç merkezlerini, niyetlerini, taktiklerini, bağlantılarını çok geniş şekilde, açıkça isimler vererek anlattık ve en nihayet gerçek patronlarının, emir aldıkları kişilerin, Süleymancılar cemaatine Tayyip ile beraber hukuksuz şekilde devlet müdahalesi yapmaya çabalarken, Tayyip ile bir araya gelip son kararları aldıkları günün ertesi sabahı, tıbben ve bilimsel olarak nasıl öldüğü izah edilemeyecek surette ölen Mustafa Koç ve ülkemizdeki diğer kripto Yahudi patronlar üzerinden Siyonizm, CIA ve MOSSAD olduğunu anlattık.

Şu kadar isimler vererek, açıkça anlatarak duyurduğumuz halde, yolumuza karşı nelere teşebbüs edildiğini ve Akademi’nin nelere mani olduğunu anlatıp durduğumuz halde, “Akademi’nin yasaklandığı metin sahte, merkez sekreteryadan bunu doğrulamak beş on dakikalık iş” deyip durduğumuz halde, merkezimizin de Akademi’yi harcamayan duruşu net olduğu halde, hala ısrarla Akademi Dergisi’nin yasaklandığını iddia eden her kim varsa, bizim davamızla, yolumuzla alakası yoktur. 

Sekiz senelik tarihimiz/geçmişimiz boyunca, bizden rahatsız olan bir tek gerçek Süleymanlı görmedik. Merkezimiz de hiçbir zaman rahatsız olmadı. Biz gerçek Süleymanlıların hepsinden sürekli olarak hayır dua aldık, alıyoruz.

Söz konusu bu pusudan sonra, AKPKK organize terör örgütünün, uzun zamandır elinde adeta ‘maymuna’ çevirdiği, en rezil hallere düşürdüğü, tepe tepe kullandığı ve merhum büyüğümüz Arif Ahmet Denizolgun’un sık sık açıkça münafık dediği Cübbeli Ahmet Hoca denilen lüzumsuz herifle yaşanan sıkıntının neticesini de cümle alem gördü. Bu herife dair anlattığımız her şeyin gerçek olduğunu, kendi cemaatinden onlarca kişi basın ve medyada anlattı, bu da görüldü. Bir seneyi çoktan geçti, hala merkezimizin bizi dava ettiği iftirasını ispat edecek bu rezil herif… ‘Ya ispat edersin, ya çıkar özür dilersin, ya da şerefsizin tekisin” dedik durduk da oralı bile olmadı. Hala bu iftira ve fitne videosu resmi Youtube kanalında duruyor. Açıkça o videonun başında, ortasında, sonunda, her yerinde yalan söylüyor ve bir de üste çıkıp bize hakaretler, iftiralar savuruyor.

Elinde salladığı o şikayet dilekçesinin (ki hiçbir zaman adliyeye teslim edilemedi) merhum büyüğümüzün tensibi ile hazırlandığını da ispat edecek. Cübbeli gibi rezil bir herifi o hallere düşürenlerden, eline o dilekçeyi verenlerden ve kendi başına işler çevirip kendini merkezimizin avukatı olarak gösterenlerden sözde Süleymanlı avukat Salih Torun ve Ömer Çiğil’in gerçek yüzünü de, yaptıkları bu işin arkasında duramayışlarını da, telefonlarımızı kapatıp kapatıp kaçışlarını da, kaç kişinin hayatını mahvetmiş olduklarını da, kardeşlerimizden olan insanların canlarını nasıl acımasızca yakmış olduklarını da, haklarındaki zimmete para geçirme, yargıyı ve müvekkillerini aldatma dahil vahim çok sayıda iddiayı da, mağdur ettikleri kişileri bile açık kimlikleri ile sesli konuşturarak ispat etmişiz. Arama motorunda bu fitneyi körükleyen bu avukatların isimlerininin yanına Akademi Dergisi yazıp aratarak, yazılı, sesli, videolu yayınlarımızı bulabilirsiniz.

CIA ve AKPKK’si, cemaatimiz/merkezimiz ve Akademi Dergisi ile girdiği bu kapışmada, özelikle Akademi’nin yayınlarının bazıları, çok kritik anlarda ülke gündemine oturunca ve sarsıcı tesir oluşturunca, perişan oldular, söz konusu bu yazılı, sesli, videolu yayınlarımızı panik hali ile her yerden kaldırtmak için, Boşbakanlık kurumuna bile defalarca vahim suçlar işlettiler, emir eri yaptıkları sözde savcı ve hakimler ile üst üste skandallara imza atmak zorunda kaldılar. Bu hukuksuzluklara yaptığımız itirazların dilekçeleri de bir seneyi geçmiş olduğu halde sümen altı ediliyor, işleme alınmıyor. Şurası da çok mühimdir ki Akademi Dergisi, çok büyük bir dikkat ve gayretle, yedi sene boyunca bu çevrelerle böyle bir kapışma içerisine girmemeye çabaladığı halde merkez tarafından yazıldığı iddia edilen sahte metinde, bu hususa dikkat çekilmiş, herkesle tabiri caizse kavga ettiğimiz iftirası atılmıştı. Oysa o sahte yasaklama pususundan sonra Akademi Dergisi, yaptığı ikazlara verilen alaycı, artist, zorba karşılıkların ardından “inceldiği yerden kopsun” diyerek bu organize suç, terör ve ihanet örgütü ile böyle bir mücadeleye girdi, yine de merkezimizin bize açtığı bir dava falan yok. Olduğunu iddia edenlere “takip numarası” sorun, verebilirlerse, olmayan şikayetin takip nosunu, bize aktarın, bakalım.

Bütün bunlar bile kendini Süleymanlı olarak tanımlayan bazı adi karakterli münafık pislik heriflere hiçbir şey anlatmıyor/anlatmayacak. Bunlar haklı olsalar, bizim şu anda bile şu restimize, iddialarımıza karşılık, merkezimizin bir rahatsızlığı olması, hukuki yollara gitmesi, “Karışıklık olmuş, biz gerçekten yasakladık” demesi gerekir ve istese merkezimizin bizi bitirmesi iki günlük iştir ama merkezimiz her zaman Akademi Dergisi’nin arkasında durdu, tasdik eden tavırlar sergiledi ve şimdi de sergileyeceği kesin olduğu halde, söz konusu bu sözde Süleymancı özde münafık güruh, hem kendilerini Süleymanlı olarak tanımlamaya devam edip, hem Akademi hakkında atıp tutabilecekler.

Daha önce defalarca söyledik, bütün bunları görerek hala Akademi’ye hasımlık eden, yasaklandığını iddia eden her kim varsa, şu güzelliklerden, şu ilimlerden, şu duruşumuzdan tesirlenmeyen her kim varsa, münafık olduğuna, vicdansız, iz’ansız, insafsız, duygusuz, iki ayaklı taş, hatta Allahsız olduğuna emin olup tedbir alabilirsiniz. Her an size de her şeyi yaparlar. Böyleleri öz evlatlarının bile kuyusunu kazarlar. Yeter ki menfaatleri onu gerektirsin.

Bunların bu kadar zamandır bize yaptığını, bir Müslümana, bir gayr-i müslim bile yapmaz. Düşman/gavur bile yapmaz.

Bakın hiçbir Müslüman demiyoruz, hala insan kalmış olan hiçbir insan, bu şartlarda bunların yaptığını yapamaz. Merhum büyüğümüz de bu sözde Süleymanlıları, on yıldan fazla süre önce, işte bu nedenle toptan kovdu ve ‘Şu yolda içtiğiniz çorbalar bile haram olsun’ buyurdu. 

Bir kişinin, sadece birinin gittiğini, yolunu ayırdığını bile görmedik. Üzerlerine bile alınmadılar. Oralı bile olmadılar. Hala AKPKK ile nezih cemaatimizi bir arada anmaya devam ettiler. Hala gerçek Süleymanlılara, değerlerimizi dillerine dolayarak, merkezimizi alet ederek sıkıntılar çıkartmaya devam ettiler, ediyorlar.

Hala merkez sekreteryadan söz konusu yasaklama metninin aslını istemek yerine, beş on dakikada bu AKPKK+CIA+Mafya ortak pususunu bozmak yerine ‘Akademi Dergisi’ yasaklandı demeye devam eden şerefsiz kere şerefsiz idarecileriniz kaldıysa, onları da silin defterinizden ve münasip şekilde merkeze bildirin bunları. Hatta bize bildirin öncelikle… Bakın büyük harflerle yazıyoruz ki BİZİM KONUMUMUZ, SİZİN İDARECİLERİNİZİN ÜZERİNDE, ÇOK ÜZERİNDE…

Her hangi birinize, Akademi’yi takip ettiğiniz için sıkıntı çıkartacak bir idareci olursa da bize bildirin. Çekinmeyin, isminizi gizli tutar, gereğini yaparız.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi 

Etiketler: akademi dergisi, akp’nin gerçek yüzü, cia, cübbeli ahmet hoca, götürgev, kemal kacar, mehmet fahri sertkaya, mossad, nurettin akman, ömer çiğil, recep tayyip erdoğan, salih torun, süleymancılar, tugva

Sizinle dalga geçiyorlar! Yusuf El Karadavi kimdir?


Bu herif, Mahmud efendiyi müceddid seçenlerin başında geliyor ve o İngiliz casusu bir “NATO imamı”…


Yusuf el-Karadavi Kimdir?

Yüzde seksen küsuru Sünni Müslüman olan Suriye’de, Esed’i destekleyen, BOP’a yani gerçek adı ile Büyük İsrail devleti projesine karşı çıkan, saymakla bitmez, çok sayıdaki Sünni alimden biri olan Muhammet Said Ramazan El Buti, camide sohbet vermekte iken bombalı bir saldırı ile şehit edilmişti. Suriyeli Sünni alim el Buti’nin, CIA-MOSSAD uşağı sözde muhalif ve mücahid, özde paralı kiralık katil teröristler tarafından şehit edilmesi üzerine, Yusuf El Karadavi’nin yaptığı açıklamalar, dünyanın dört bir tarafında çok sayıda müslümanda öfke uyandırmıştı.

Ortadoğu ülkelerinde ‘Arap baharı’ adı altında, Büyük İsrail projesini gerçekleştirmek için yapılan ihanet, tahrip ve yıkımların çoğu, satın alınmış sözde İslam alimlerinin, özde Amerikan ve Siyonist casuslarının fetvaları sayesinde gerçekleşmişti. İslam’ı bir din gibi değil de, bir siyasi ideoloji hatta siyasi parti gibi kabullenip, dünya menfaat ve siyasetine alet eden İslamcılar da bu projede yoğun olarak kullanıldılar.

Özellikle de Arap halklara karşı hazırlanan komploda rolü deşifre olan Karadavi bunlardan biri… Ortadoğu’daki müslüman halkların ezici çoğunluğunun gözünde, kimliği ve misyonu çoktan deşifre olan Karadavi, İngiliz casusu bir NATO imamından başka bir şey değil…

Onun şimdiye kadar İsrail’e, Siyonizme ve bunların kuklalarına karşı cihat etme fetvası çıkarmaması acayip bir çelişkidir. Oysa kendisi, Katar’ın, ABD-İsrail planlarının, NATO’nun hizmetindedir ve bu güç odaklarının nüfuzu sayesinde sözde Dünya Müslüman Alimler Birliği başkanıdır.
Adamın geçmişi, hizmet ettiği arka planı, neye/kime çalıştığını bize anlatıyor. 

Hikaye, 1954 yılında başladı. Mısır cumhurbaşkanı Cemal Abdulnasır İskenderiye şehirinde Menşiyye meydanında bir suikast girişimine uğramıştı. Suikastin başarısızlığı Müslüman kardeşler (İhvan-ı Müslimin) liderlerinin ülkeden kaçmasına neden olmuştu.

Onlardan birisi, Suriye, Ürdün ve Suudi Arabistan arasında gidip gelen Dr. İbrahim İzzeddin idi. Daha sonra Arap Emirliği kimliğini alarak Abu Dabi’de Şeyh Zayed’in yardımcısı olarak görev yaptı.
Müslüman Kardeşler örgütü üyesi olan mültecilerin çoğunluğu Körfez Şeyhlikleri arasından Katar’ı tercih etti (Emir Hamad daha iktidar olmamıştı) Onlardan birisi, Mısır askeri hapishanesinde göz altına alındıktan sonra Emniyet sorumlusu Salah Nasr tarafından Mısır İstihbarat örgütü lehine çalışmayı kabul eden Yusuf El Karadavi idi.


1. Resim:

Karadavi’nin Mısır istihbarat arşivlerinde dosyasındaki fotoğrafı
Katar’da durumlar değişti. Yusuf El Karadavi, biraz saf olan Katar şeyhlerini Salah Nasr istihbarat örgütünden maddi olarak daha faydalı buldu. Bu yüzden Salah Nasr’la ilişkisini kesti. Mısır hükumetinin pasaportunu yenilemediği gerekçesiyle şimdiye kadar taşıdığı Katar kimliğini aldı. Onun tercihlerinin en büyük amili/etkeni, para ve menfaat idi.
Katar o dönemde İngiliz sömürgesiydi. İngilizler, Süveyş kanalı ve Arap-İsrail kavgası konularında Abdulnasır’la kavga halindeydiler.
33 yaşında olan Karadavi o dönemde Katar’ı ve bir kaç ülkeyi daha işgal eden İngiltere’ye karşı hiç bir konuşma yapmadı. Aksine, her şeyiyle İngiliz olan Katar’a iltica edip, hazinesinden maaş almaya başladı. Almaya da devam ediyor. O zaman, İngilizlerin kışkırtması ile ve Müslüman kardeşler örgütünün politikasına da uygun olarak, Siyonist rejimle savaşan Abdulnasır’a karşı kampanyalar düzenlemeye başladı.
Karadavi, körfez’deki İngiliz işgalini hiç eleştirmedi. Katar şeyhliğinde ilişkileri giderek derinleşti. Katar’ı fiili olarak, Ali bin Abdullah Âl Tani tarafından silahlı kuvvetler ve polis genel komutanı tayin edilen İngiliz subay Cochrane yönetiyordu. Katar halkının çoğunluğu işgalci İngilizlerle işbirliği yapmayı reddettiği için ordu ve polisin çoğunluğu Hintli ve Asyalılardan oluşmaktaydı. 
İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetlerinde eski bir subay olan Philip Blant ise Katar hükümdarı yardımcısı olarak işe başladı. 1950’de İngiltere Arthur Wilton’u yine ‘hükümdar yardımcısı’ ismi altında Katar’da birinci siyasi sorumlu olarak tayin etti.
2. Resim:

Şeyh Ahmet bin Ali Âl Tani ordu ve polis komutanı Ronald Cochrane ile birlikte
Cochrane, Müslüman Kardeşlerin Katar yarımadasındaki faaliyetlerini kontrol ediyordu. Onlarla özel ilişkiler dokumaya başladı. Özellikle de uzaktan din eğitimi alan El Kardavi ile… 
O zamanda Kardavi’nin Mısır cumhurbaşkanı Abdulnasır’a karşı kışkırtma aktivitelerinden başka yaptığı bir şey yoktu. Daha sonra Filistin direnişine karşı bir kampanya başlattı. Bir çok Katarlı iş adamının, ‘kendini tehlikeye atma’ olarak tanımladığı Filistin direnişine maddi destek vermesini engelledi.
3. Resim:

Şeyh Ahmet bin Ali, Ronald Cochrane ve aralarında Yusuf El Kardavi’nin bulunduğu Müslüman kardeşler örgütü mültecileri ile birlikte
Hükümdar ailesine giderek yakınlaştı. Onlara göre fetva hazırladı. O fetvaların en meşhuru, Şeyh Hamad’ın babasını sırtından vurmasını ve ona karşı bir darbe düzenlemesini mübah sayan fetva. Kur’an-ı Kerim’de açık açık zikredilen (Onlara (babalara) hiç bir kötü söz söyleme, kötülük yapma) ayetine ters olmasına rağmen Kardavi ümmetin çıkarının Hamad’ın yaptığını gerektirdiğini öne sürdü. Sanki Hamad’ın babasına karşı düzenlediği darbe hanımı Moza ve Siyonist rejimin isteğiyle değil de Katarlı ümmetin isteğiyle oldu. Ki siyonist rejim hemen, Şeyh Kardavi’nin konuğu olduğu ‘Şeriat ve Hayat’ programını yayınlayan El Cezire televizyonu binasının çok yakınında bir elçilikle mükafaatlandırıldı.
Şimdiye kadar açık olan bir soru var: Yusuf El Kardavi’nin İngliz subay Cochrane ve İngliz istihbaratıyla ilişkisi ne kadar gelişti?
Hiç kimsenin milyonlarca müslümanı aptal yerine koymaya hakkı yok. Hiç kimsenin akıl sağlığı da yerinde olmayan hasta ve ihtiyar bir adam (Mahmud efendi) üzerinden, Sünnilik ve Nakşilik iddiası ile ve de kurmaca bir müceddidlik iddiası/tiyatrosu ile Türkiye müslümanlarını da dolaylı yoldan Siyonizme hizmet ettirme hakkı, lüksü yok.
Mahmud efendiyi müceddid ilan edenler arasındaki tek Siyonist casusu Karadavi değildir. Bu İslam/ehli sünnet davası, bu tasavvuf davası, bu vatan ve devlet davası sahipsiz değildir. İmam-ı Rabbani evlatlarını izlemeye devam edin. BOP’çuların, İslamcıların, particilerin, bozuk tarikatların, ihvancıların ve hepsinin ağababaları olan Siyonistlerle işbirliği halindeki İçimizdeki İsrail‘in bütün planlarını bozacaklar.


Mehmet Fahri Sertkaya 

| Akademi Dergisi

Takva ehli olacağım derken takla atmayın! Türkiye’de İslam hukukuna göre yaşayamazsınız!

Cübbeli Ahmed Hoca, mahmud efendi, fıkıh, dar'ül harp, dar'ül islam, türkiye dar'ül harp mi, çarşaf, Mehmet Fahri Sertkaya,



Dar’ül harp fıkhı bir cemaatin ya da tarikatın kendisinin uydurduğu bir şey değil. 

Artık gözünüzü açın, güçlenin! 

Türkiye’de İslam hukukuna uygun yaşayamazsınız!

Türkiye gibi bir ülkede, dar’ül islam(Şeriat devleti) fıkhı ile amel etmeye kalkarsanız da edemezsiniz. 

Mahmud Efendi bağlıları gibi bocalar durursunuz. Tavizsiz şekilde İslam’ı yaşadığınız düşüncesi ile sakala, sarığa kadar hassas olmaya çabalar iken her gün faiz yersiniz ve faiz verirsiniz. Her gün haram meclislerinde bulunursunuz. Ya da ictimai/sosyal hayattan, tahsil imkanından, ticaretten, sanayiden, teknolojiden, kültür ve sanattan uzak mı uzak kalıp kendi çapınızda bir dünya kurmaya kalkarsınız ama bunu da başaramaz ve afallar kalırsınız. Hatta dünya-ahiret dengesini bozar, dünyanız ile beraber ahiretinizi de kaybedersiniz. Ehli küfrün zulmü altında zorla da olsa gayri İslami yaşatılırsınız (ki bakın yakın tarihe bundan başka bir şey görüyor musunuz?).

En iyi ihtimalle sizin kadar hassas olmadığını düşündüğünüz ve şiddetle tenkit edip durduğunuz babanıza muhtaç kalırsınız. Evinizi yuvanızı o kurar ama sonra siz yine bir iş tutamazsınız, hiçbir işin içinden çıkamazsınız da babanızın iş yerinde kenar köşede, çok da teknik olmayan ve çok da getirisi olmayan bir yerde çalışıp üç kuruşa geçinmeye çalışırsınız. Ne kendinizi güçlendirebilirsiniz, ne de bütün müslümanların bir an evvel güçlenmesi ve İslam şeriatının uygulanıp hayatın her aşamasında nizamın, huzurun, güvenin olması yolunda bir katkınız olur. 

Her gün sabah akşam etrafınızdaki yüzlerce insana ve esnafa bile selam vermeden geçersiniz. Onlar da sizi dışlar ve hiç kimseye İslam’ın güzelliklerini gösterme ve anlatma imkanı da bulamazsınız. Dahası da var, her bir şeyi ehli küfre bıraktığınız için, babasının iş yeri olmayanlar mecburen bir fabrikada olsun çalışmak isterler de ciğeri beş para etmez birinin takıntıları ile uğraşırsınız. Bir gün kıyafetiniz, öbür gün sakalınız, sonraki gün misvağınız, sonra düşünceniz, itikadınız, şu bu derken, her şeyiniz mesele olur…

Oysa böylesine devlet otoritesi ve halkı ile beraber İslam’dan uzaklaşmış bir ülkede, Allah’ın(c.c.) ve Rasülünün(s.a.v.) emrini yerine getirip, Hz. Peygamberin yaşayarak örnek olup gösterdiği dar’ül harp fıkhına (şeriat ile idare olunmayan ülkelerdeki İslam fıkhına) tabi olsanız, İmam-ı Azam’ın ve müctehid talebelerinin tafsilatı/ayrıntısı ile ilmi eserlere aktardığı dar’ül harp fıkhına tabi olsanız, her şey bir anda tersine döner. Ezilen ehli küfür, ezen de siz olursunuz. Güç kaybeden onlar, sürekli güçlenen de siz olursunuz.

Dar’ül harpte dar’ül islam fıkhı uygulamaya çalışmak takva değildir. Çok feci neticeleri olan bir yanılgıdır. Zira dar’ül harpte dar’ül islam fıkhı uygulayabilmek zaten mümkün değildir. 

Şu Türkiye’ye bir bakın; Bankalara, kartlara hiç bulaşmadan hanginiz ticaret yapabiliyorsunuz? 

Devletin olmadık haram gelirlerine bulaşmadan hanginiz memur olarak çalışabiliyorsunuz?

Açık saçık kızlarla yan yana gelmemek adına liseye ya da üniversiteye gitmeyip her sahayı ehli küfre terk ediyorsunuz ama sonra ister istemez açık saçık kadınların da bulunduğu yerlerde yaşıyor hatta çalışıyorsunuz. 

Siz alış veriş yaparken, ticaret yaparken, maaş alırken paralarınız  gölgesinden korkan üç beş Yahudi’nin bankasında işletiliyor ve sizin sırtınızdan bedavadan korkunç paralar kazanıp bu paralarla size saldırıyorlar ve dininize düşmanlık ediyorlar da, sizler bu paralara dokunmayıp onlara bırakmayı takva görüyorsunuz. 

Oysa dar’ül harp fıkhında bütün bunları kolay yolları ve çıkar yolları var ve bütün bu kolaylıklar şeriata uygun. Dar’ül harp fıkhı bir cemaatin ya da tarikatın kendisinin uydurduğu bir şey de değil. 

Artık gözünüzü açın, güçlenin! Bunun için önce samimi bir niyetle dar’ül harp fıkhını öğrenin! Sonra da üzerinize farz olduğu şekilde bu küfrün yıkılması için gece gündüz, maddi ve manevi gayret edin.

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Jet Fadıl’ın oteline Cübbeli Ahmet Hoca’dan ‘caizdir’ fetvası

Jetpa Holding Yönetim Kurulu Başkanı Fadıl Akgündüz, Caprice Gold Sarayı’nın önümüzdeki yıl Haziran ayında hizmete açılacağını söyledi
Otel şantiyesine kurulan bir çadırda gerçekleşen dua toplantısına, 34. Osmanlı Padişahı Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın 3. kuşak torunu Harun Osmanoğlu, Mustafa Özşimşekler hoca ve 5 bin’e yakın davetli katıldı.
5.000’e yakın misafirin katıldığı davet, Cübbeli Ahmet (Ahmet Mahmut Ünlü) Hoca’nın Aşir okumasıyla başladı. Daha sonra söz alan Caprice Grup Yönetim Kurulu Başkanı M.Fadıl Akgündüz, “Bundan 2 yıl önce 29 Mart 2011 tarihinde bulunduğumuz seviyeden tam 50 metre aşağıda, Caprice Gold’un temellerini atarken, Cübbeli Ahmet Hocamız gelmiş ve o temel atmayı gerçekleştirmiştik. Tabii ki bazı medya gruplarının ‘bu proje olmaz, bu hayali bir projedir’ demelerine rağmen, büyüklerimizin himmetleri ve sizlerin dualarıyla bugün binamızın kaba inşaatı yüzde 100 tamamlanmış ve cephe kaplamaları 4 ay içinde tamamlanacak ve önümüzdeki Şubat ayı içinde binamız inşallah hazır olacak” dedi.
Daha sonra tamamlanan inşaatla ilgili bilgiler veren Akgündüz, “Dünyanın en fazla demir kullanılan binası Caprice Gold. 165 bin 000 metrekarelik inşaatta, 44 bin ton demir kullanılmıştır. Normalde bu rakam, 10 bin – 12 bin olması gerekirken, Allahın izni ile depremlere tedbir alıyoruz. Takdir Allahü Teala’nın. Kıyamet olmadığı müddetçe dayanacak bir bina yapıldı burada. 50 metre aşağıdan 100 metre yukarıya kadar vidalanarak tek çubuklar halinde demirler bağlandı. Böyle sağlam bir saray yaptık. Nasıl ki ecdadımız Rumeli Hisarlarını asırlarca önce yapmış ve bugün ayakta duruyorsa, biz de bu kaleyi, Hocamızın ifade ettikleri gibi, İslamın bu Kalesi’ni böyle güçlü bir şekilde yaptığımız için programın takviminde bazı değişiklikler oldu. Ama proje ilerliyor. Sonuca doğru geliyoruz. Ve sizlerin de bugüne kadar olduğu gibi, destekleriyle Allah’ın izni ile hem bu projeyi bitireceğiz hem de devamında bazı yeni projeler olacak” dedi.


“BURASI, İSLAM ALEMİNİN MERKEZİ OLACAK”

Daha sonra sohbet bölümünde, Cübbeli Ahmet Hoca, İslami ilkelere göre hizmet sunacak otel yokluğundan dolayı Caprice Gold projesine temelinden beri sıcak baktığını ve gayesinin de reklam yapmak değil, İslama hizmet etmek olduğunu belirterek, burasının tamamlandıktan sonra, dünyada İslama hizmet eden tüm alimlerin kalesi olacağını belirtti.
Ünlü, “Buradan yer satın almak caiz midir? Ben size fetva veriyorum, caizdir. Önceden kira almanız da helaldır. Bunları internette yayınladık. Fetvanın detaylarını da anlattık. En son İsmailağa Fıkıh Heyeti ile de görüşerek, her dört mezhebe uygun hale getirdik. Ben sana al alma demiyorum. Emlakçılık yapmıyorum. Fetva soruyorsan, hocalık yapıyorum. Caizdir diyorum sana ben. Buradan ne beklentim var? İslam Aleminin alimlerinin tümünü çağırabileceğim, yatırabileceğim, yedirip içirebileceğim bir yerim olacak. Böyle bir Sarayımız olacak inşallah. Ben bu dertteyim” dedi.


28 ŞUBAT MAĞDURLARIYIZ


Daha sonra, kendisi ve Fadıl Akgündüz ile ilgili eleştiri ve karalama kampanyalarına cevap veren Cübbeli AHmet Hoca, “Fadıl Bey de 28 Şubat sürecinin mağduru. Bütün İslama bir çelme takıldı. Bu adamın bütün mallarına, mülklerine el konuldu. Hepiniz namaz kılan adamlarsınız. Elinizi vicdanınıza koyun da, öyle düşünün. Yapamıyorsunuz, edemiyorsunuz demeyin. Bakın izin verilen proje bugün bitmek üzere. Yeni projelere de izin alınacak inşallah. Ben de takip ediyorum. Ben de merak ediyorum. Ümmet meselesi bunlar. Şahıs meselesi değil. 28 Şubat mağduru bizlere karşı şu işi beceremediniz, bu işi beceremediniz, şura tıkandı bura kapandı demeye kimsenin hakkı yoktur. Bize yol verin bakalım da, yapmıyorsak o zaman konuşun. Allah rızası için iftira yapmayın. Müslümana iftira haramdır” diye konuşmasını tamamladı.