Asıl/gerçek Deccal, uzaylı bir insan türünün bir ferdi… Elinde çok yüksek maddi/teknolojik imkanlar var. Bunları da kullanarak dünya insanlığını uzun zamandır felaketlerden felaketlere sürüklüyor. Hem dünya insanlığına hem de İslam dinine aşırı seviyede düşman. Verdiği maddi ve manevi zararlar, oynadığı oyunlar, yaptığı aldatmalar saymakla bitmez… 1453’te İstanbul’un sözde fethi de onun oynattığı bir orta oyunu…
Bunca şeye güç bulabilmiş olduğu halde Mekke ve Medine’de bulunan, dinimizce mukaddes kabul edilen yerlere ve şeylere hiç zarar veremiyor. Evet, bunca yüksek teknolojisine, uzaylılardan olan adamlarına/ordularına, dünya insanlığı arasından kendine çalıştırdığı Yahudilere, masonlara, satanistlere ve dünya devletlerinden onlarcasının başına getirttiği satanist hükumetlere rağmen bunu yapamıyor. Çünkü Mekke ve Medine’deki söz konusu mukaddes yerler korunuyorlar.
Doğru, melekler de vesile edilerek korunuyorlar ama Allah’ın adeti/sünneti öyledir ki her şeyi sebeplerle yaratır. Allah, müslümanları topluca katletmekte olan kafirlerin fiillerine de melekleri vesile ediyor. O kafirlerin bedenleri bile meleklerin vazife yapmaları sayesinde çalışabiliyor. Lakin bunca şeyler yaşanırken kimse melekleri görmüyor, bilmiyor. Herkes daha görünür olan, ön planda olan sebepleri biliyor, görüyor, değerlendiriyor.
Öyle ise, söz konusu Deccal, söz konusu mukaddes mekanlara zarar vermek istediğinde karşısında mani olarak neyi görüyor? Varlığına inanmadığı melekleri mi?
Bu ümmet en çok da Cübbeli Ahmet de denilen Ahmet Mahmud Ünlü gibi münafıkların, kara paracıların, nitelikli dolandırıcıların elinden çekti, çekiyor. Şu kısacık görüntüde bile kaşı gözü ayrı oynuyor, dikkatle bakan gözler gözlerindeki aldatıcı tavırları görebiliyor. Anlamadığı, bilmediği, kafasının basmadığı da doğru ama anlayabildiği çok şeyi de böyle olmadık şekilde anlatıyor ki müslümanlar asla uyanmasınlar.
Gerçi cübbesi çıkasıca da Akademi Dergisinden esen rüzgarlara kapılmak zorunda kalmış. Kısa süre önce, hazret-i Mehdi’ye ve zamanında yaşanacak hadiselere dair ezber bozan yorumlarımı yazılı olarak paylaştım. Çok kısa süre sonra sözde Türk medyasındaki malum insan şeytanları hemen Cübbeli’yi çıkarttılar ekrana… Saatlerce program yaptılar, başından sonuna kadar kasten zihinleri bulandırdılar. Cübbeli o programda melhame-i kübrayı anlatırken her şeyi kasten dağıtıp bozmuş, farklı taraflara yönlendirerek kafaları bulandırmış ama “O zaman bir İstanbul hükumeti olacak ve melhameye yüz binlerce asker gönderecek” demiş. Onu bari doğru söylemiş ama orada bile kim bilir nasıl bir şeytani, nefsani niyetle ve arka plandan neleri hedefleyerek öyle söylemiştir.
Mekke ve Medine’deki o mukaddes mekanlar, çok gelişmiş manyetik kalkanlarla koruma altındalar. Gözün göremediği ve küre şeklindeki koruma kalkanları onları çevreliyor. Öyle ki yerin altından bir gelişmiş uzay aracı gelmek ve zarar vermek istese bile kalkan ona da mani oluyor. O kalkanların içine, şu her yerde görülüp duran UFO’lar da uzaylıların yaptığı insan görünüşlü robotlar da giremiyorlar. Daha dünyada daha başka yerler de aynı sistemle korunuyorlar.
Deccalin, Mehdinin ve hatta Mehdinin yardımcılarının zuhur ettiğini yemin bile edebilecek kesinlikte biliyor ama doğruları anlatmak işine gelmiyor. Çünkü müslüman değil hatta insan bile değil. Çoktan çıkmış insanlıktan…
Altı yedi sene oluyor, güya benden kendisi de cemaatim de davacı olacaktı. Hatta kendi cemaati de davacı olacaktı. Elinde üçkağıtçılık ürünü bir şikayet dosyası bile sallayarak konuşuyordu. Kalbi korkudan titrerken bu hali sesine ve beden diline yansıyor, o ruh haliyle şuuru bulanıp hakkımda atıp tutuyordu. Sahi, ne oldu? Hani nerede o şikayet, o dosya? Nerede hakkımda attığı iftiraların ispatları? Hala bu seviyede sahtekar birini de yayınlara CNN Türk gibi, Haber Türk gibi adı Türk, kendisi İsrailli, ABD’li, İngiltere’li mecralar çıkartırlar.
Şu sahtekarın 2019 yılındaki şu konuşmasını dinleyen müslümanlar bir düşünürler. Mekke ve Medine’nin idaresini elinde tutan Suudi aşiretinin nasıl kara paracılar, katliamcılar, masonlar, satanistler, ayinciler olduğunu bilememişlerse bile… Cübbelinin de aynı sistemin içindeki bir kara paracı sahtekar olduğunu bilememişlerse bile… Suudi Amerika da dediğim sözde devletin bütün kurumlarındaki masonik logoları düşünürler. Suudi Amerika’daki insanların itikadına, ameline, hukuk sistemine, eğitim sistemine, rejimin tercihlerine bir bakarlar. Orada insanları nasıl şartlarda yaşattıklarına bakarlar. Kabe’nin etrafının bile nasıl satanist mahaline çevrildiğine bir bakarlar ve düşünürler. Sonra sorgularlar “Yani bu kadar dibe vurmuş, bu seviyede ayarından çıkarılmış, Türkiye’den bile beter hale getirilmiş bu şehirlere Deccal küfrünün girmediğine, giremediğine mi hükmedeceğiz. Acaba girseydi daha nasıl küfür, fücur, isyan, sapıklık, rezillik olabilirdi.” der.
Bermuda Şeytan Üçgeni denilen alanın altında, uzaylı bir başka insan türüne ait gizli yeraltı üssü var.
Bu insanlar, en az altı asırdır oradalar ama daha fazlası da olabilir. Rahatsız edilmek istemiyorlar. Dünya insanlığının o bölgede fazlaca bulunmasını istemiyorlar. Bu sebeple, kendilerine zararı olmadığını düşündükleri/bildikleri yüzlerce gemiyi ve uçağı da batırdılar/düşürdüler.
Açıp gözlerimle okumadım ama ciddiye alınacak bazı kaynakların aktardğına göre Kristof Kolomb bile bu bölgeden bahsederken, buranın tuhaf olduğuna, burada akşamları ışıklar saçan acayip şeylerin denizin üstünde uçuştuğuna dair cümleler yazmış.
Şunu kesinlik derecesinde doğrulayabildim ki pek çok devletin uzaydaki uyduları, Bermuda Şeytan Üçgeni denilen bu alanın üzerinde akşamları/geceleri ışıklar saçarak uçuşan UFO’ları görüntülemişler.
Şu kadar gelişmiş teknolojimize rağmen Bermuda Şeytan Üçgeni denilen alanda batırılan/düşürülen gemilerin ve uçakların çoğunun enkazını bulamıyoruz, çünkü bunlar bizden binlerce sene ileri teknolojiye sahip bir uzaylı insan türü tarafından çok ileri tekniklerle düşürülüyor ve yok ediliyor.
“Şeytan Üçgeni”
Atlantik Okyanusunda, Florida yakınlarındaki Bermuda Şeytan Üçgeni’ne bazı zamanlar daha çok “Şeytan üçgeni” dendi. Öylesine tertemiz bir denizde, karanın o kadar yakınında, asırlar boyunca yüzlerce büyük gemi ve uçak bir anda yok oldu ve nasıl oldu da bunca devlet, bunca gelişmiş teknolojilere rağmen bunun sebebini günümüzde bile hala çözemedi?
Böyle bir ihtimal yok. Çoktan çözdüler ama anlatmıyorlar. Çünkü uzaylıların varlığını, bizden binlerce hatta bazıları on binlerce sene önde olan bu uzaylıların da akıl ve irade sahibi insanlar olduklarını, bazılarının müslim, bazılarının gayr-i müslim olduklarını dünya insanlığına anlatmak zorunda kalacaklardı. Bu da dünyamızdaki planlarını bozacaktı. Hususiyle Ankebut Ağı dünyanın tamamına hakim tek bir Yahudi krallığı kurmak istiyorken, bu gerçeği anlatamazdı, anlattıramazdı. Bu yüzden NASA’dakiler onlarca yıldır yalanlar anlatıyorlar.
Rusya ve birkaç başka ülke daha sarsıcı gerçeklerin dünya insanlığı tarafından bilinmesi gerektiğine karar verdiği için ve baskı altında kaldığı için NASA, 50 yıl incelediği Mars’ta sıvı su buldu. Onu da inanırsanız eğer, aslında bir müzik sanatçısı olup hobi olarak uzayla ilgilenen bir gencin dikkati ve NASA’yı ikaz etmesi sayesinde buldu. Sözde bu genç NASA’nın çektiği ve herkese açık şekilde yayınladığı Mars görüntülerini incelerken sıvı suyu fark etti. Aslında NASA Mars dedikleri Merih’te de insanlar ve İslam olduğunu gizlemek istedi. Üstelik bu Müslüman insanlar, bizden binlerce sene ileri bilim ve teknoloji seviyesine İslam’a tam tabi olarak ulaşmışlardı ve NASA’yı da yöneten konseyler, bu gibi sarsıcı gerçekleri öğrenmişti.
Haydi uyanın, dünyada sizin zan ettiğinizden çok farklı şeyler yaşandı, yaşanıyor. Hala geç kalmadınız ve oyunları bozabilirsiniz.
Biz yıllardır anlattık ve birçokları dünyamızda on binlerce sene önce, şimdi Merihlilerin elindekinden daha yüksek bilim ve teknoloji olduğunu ve sonra bir anda bilim ve teknolojinin kaldırıldığını da kabullendi. Çünkü bu iddialarımızı ispat eden binlerce, evet binlerce somut bulgu var.
Bu üçgen içinde kalan alanda, okyanus sularının altında, dünyanın bütün okyanusları değerlendirildiğinde, bilinen en derin noktarlardan bir kaçı var.
6-7 asır önce gezegenimize sessizce ve gizlice gelen bir başka uzaylı insan türü, dünyamızın devletlerine, milletlerine, olaylarına olabildiğince karışmamış ve dünya üzerinde görünmeden yaşamanın bir yolu olarak okyanusların en derin yerlerinden bir kaçının bulunduğu bu alanın altına gizli yeraltı üssü kurmuş. İşte bir türlü bitmeyen Bermuda Şeytan Üçgeni tartışmalarının arkasındaki gerçek bu…
Aslında bu gerçeği pek çok belgesel yapımcısı bile biliyor ama kesin gerçekleri bildikleri halde dünyaya masallar anlatıyorlar. Mesela Siyonistlerin National Geographic kanalı… Bu kanalın belgesellerinin tamamı yalanlarla, aldatmalarla, insanlığı Siyonizmin menfaatine uygun şekilde yönlendirmelerle doludur. Çok bilimsel, akılcı, mantıklı imişler görüntüsü oluşturup bu aldatmacanın arasında sürekli mevzuları çarpıtıyorlar. Yıllar boyunca pek çok meselede Nat Geo’nun ismini anıp nasıl aldatıcılık yaptığını izah etmiştim.
Asırlardır bu üçgen içinde kalan bölgede tuhaf hadiseler yaşanıyor ama sadece son 35 yılda Bermuda Şeytan Üçgeni denilen bu bölgede 700 kadar tekne ve gemi, 120 kadar uçak anlaşılamaz şekilde kayboldu.
Asırlardır ya da son 35 senedir bu bölgede toplamda kaç insanın canından olduğu asla bilinemeyecek.
En enteresan olanı ise bu gemilerin ve uçakların nerede ise hepsinin, iyi hava şartlarında, herhangi bir arıza ya da sorun bildirmeden ve bir anda ortadan kaybolmuş olması… Sonrasında çoğunun enkazının bile bulunamayışı ve hadiselerin neredeyse hiçbirinde ceset bulunamayışı…
Elektronik sis
Bermuda Şeytan Üçgeni isimli bölgede, deniz suyunun altında yeraltı üssü kuran uzaylı insan türü, bizden binlerce sene ileri bilim ve teknoloji seviyesinde olan kendi gezegenlerinde sahip oldukları bazı savunma ve taarruz tekniklerini bizim gezegenimizde de kullanıyor.
Kullandıkları teknolojiye benzer teknolojilere son yarım asırdır biz de ulaştık ama onlarla aramızda hala uçurum var. Kullandıkları tekniklerin başında elektromanyetik silahlar, zihin kontrol silahları, gelişmiş lazer teknolojileri geliyor. Belirli bir alan içinde yapay hortumlar, fırtınalar ve yapay dev dalgalar da oluşturabiliyorlar.
Bu çeşit saldırılarla, henüz tam olarak yorumlayamadığımız hadiselerin yaşanmasına sebep oluyorlar. Hatta yaşanan bazı şeyleri, sağ kurtulmuş birkaç kişi de tam olarak yorumlayamayınca, zamanda bir kırılma olduğunu düşünmeye başlamışlar. Oysa bu insanlar, içinde bulundukları uçak ve gemilerle birlikte, hiç halat/zincir ya da benzeri bir şey kullanılmadan ve sadece ışık enerjisi kullanılarak UFO’lara çekiliyorlar. Bunlardan bazıları öldürülmek istenmeyince, gidecekleri bölgeye normalde gidemeyecekleri hızda götürülüyorlar ve arada geçen sürede ne yaptıklarını tam olarak bilemiyorlar. Bir sisle boğuştuklarını düşünüyorlar, çünkü zihin kontrolüne tabi tutuluyorlar.
Bazıları da gerçekten elektronik sis denebilecek bir teknikle saldırıya uğruyorlar. Bazı gemiler, güzel havada bir anda karşılarına çıkan onlarca metrelik dev dalgaların çarpması ile alabora oluyorlar. Bermuda Şeytan Üçgeni’nde bir ya da birkaç tuhaf şey yaşanmadı, yaşanmıyor. Onlarca sarsıcı/tuhaf şey yaşandı, yaşanıyor.
Bermuda Şeytan Üçgeninde düşen uçaklar, son derece enteresan şekilde düşüyorlar. Motorları durmuyor ama pilot hakimiyeti/kontrolü kaybediyor. Uçaklar sığ ve karaya çok yakın sulara düşse bile pilotların ya da yolculardan hiçbirinin cesetleri bulunamıyor.
18 bin alemdeki bütün insan türleri imtihana tabi… Hepsinin aklı var, nefsi de var. Hepsine cüz’i irade ve tercih hakkı verildi. Kimseye dinini tercih etme hususunda zorlama yok. İsteyen Müslüman oluyor, isteyen olmuyor. Herkes ona göre hak ettiği sona gidiyor. 18 bin alemdeki her kavme peygamberler gönderildi ama şu anda her yerin tek ve son peygamberi, kıyamete kopana kadar hz. peygamberimiz… Her yerde aynı kitap yani Kur’an-ı Kerim var. Bununla birlikte her yerlerde çeşit çeşit küfür sistemleri, inançları da var.
Yeryüzünde ab-ı hayat (hayat suyu) var. Hızır a.s. ondan içti ve yetti. Her yüz senede bir 18 yaşına geri çekiliyor. Bu güne kadar hiç eceli gelmedi, ölmedi ve ruh/beden olarak yaşıyor. Ruhaniyet olarak yani bedensiz ruh ile yaşayanlardan, görünenlerden değil Hızır aleyhisselam…
Hitler ise böyle olmadı. Kendi iradesi ile zaten İslam’ı tercih etti. İddia edilen katliamların hiçbirini yapmamıştı, çok insansever, çocuksever, merhametli biriydi. Zulme gerçekten karşıydı ve Ankebut Ağı ile savaşıyordu. İçlerinden çıktığı halde onlara sırt döndü. Üztazımız Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri de Hitler’e sahip çıktı, destek verdi, himmet etti. Dünya tarihinin bir kırılma noktası yaşanıyorken divan-ı salihin ve hz. üstazımız, Hitler’e sahip çıkarak, Hitler üzerinden tarihe yön verdi.
Hitler’in Merihli/Marslı Müslümanlarla yardımlaşmasına izin verildi, onlardan yüksek teknoloji alırken yaşlanmayı durduran tıbbi tekniği de aldı, üzerinde uygulattı. Hala ruh/beden olarak yaşıyor. Hiç eceli gelmedi. Zaten intihar etmediğini ilk anlardan beri biliyorlardı ve dünyayı kandırdılar. Aslında ilk zamanlar Stalin “O hala yaşıyor” dedi, açıkça herkesin önünde konuştu, gazetelerde manşet oldu da yine de bu Siyonistler dünyayı kandırdılar.
Zamanın değişmesi ile İslam ahkamının/hükümlerinin değişeceğini savunanlar, helallerin harama, haramların helale dönüşebileceğini savunanlar, hiç tartışmasız küfürdedirler. Dinden çıkmışlardır.
Zamanın değişmesi ile değişmesine izin verilen ahkam da vardır ki bunlar, fen ve teknolojinin gelişmesi ile hayat tarzında yaşanan değişmelerdir. Eğitim ve öğretim teknikleri ve araçları, binek vasıtaları, kılık kıyafet gibi sahalarda yaşanan değişmeler, bunlardandır.
Bu sahalardaki değişmeler de, şer’i/dini sınırlar dahilinde kalınarak değiştirilir. Birkaç misal:
Evvelden Müslümanlar cübbe giyiyor iken, şimdilerde bol ve uzunca bir ceket de giyilebilir. Evvelden Müslüman hanımlar Cilbab giyiyor iken, şimdilerde isterlerse pardesü giyebilirler. Lakin, erkeğin tesettürünün de, kadının tesettürün de şartları asla değiştirilemez. Her ne giyilecekse, değişmez, değiştirilmesi teklif bile edilemez şer’i sınırlar dahilinde kalınarak giyilecektir. Mesela bir Müslüman erkek, ileri teknoloji ile üretilmiş eşofman giyebilir mi? Evet giyer ama tesettüre uygun olmalı ve gayr-i müslimlerin siyasi, dini sembolleri o eşofman üzerinde bulunmamalıdır.
Evvelden çarık giyiliyor iken, şimdi teknolojik imkanlarla geliştirilen çeşit çeşit ayakkabı giyilebilir.
Önceleri kitaptan öğretim yapılıyorken, şimdi istenirse bilgisayardan, mobil cihazlardan, akıllı tahtalardan yapılabilir. Yarın, doğrudan beyne yükleme geliştirilirse, o da kullanılabilir.
Önceden ata, eşeğe, katıra, deveye biniliyor iken, şimdi bisiklete, motosiklete, arabaya, uçağa, helikoptere, deniz vasıtalarına binilir.
Bunlar gibi misalleri çoğaltmak mümkündür. Lakin İslam dininin harp hukuku, miras hukuku, medeni hukuku, ticaret hukuku dahil, şeriattaki yani muamele hukukundaki hiçbir şey değişmez, değiştirilemez. İtikattaki yani iman esasların arasındaki hiçbir şey de değiştirilemez. Ayetler de değiştirilemez, hadisler de… Bunların herhangi birini kendi anlayışına göre değiştirmek isteyip bunlardan birini yerinden almak ve yerine başka bir şey koymak isteyenin kellesi, İslam devleti tarafından alınır. İslam dinine böyle taktik ve devasa bir taarruza karşı, harp hukukunun icabı yapılır.
İlk müslümanlar Adem babamız, Havva validemiz ve Adem aleyhisselamı ilk insan ve İslam dininin ilk peygamberi kabul eden evlatlarıdır. (Bu meselenin tasavvufi izahı da vardır ve aslında ilk insan ve ilk peygamber, peygamberler peygamberi hz. Muhammed Mustafa -sav-dir ama bu kısımlar derin ilim gerektirir.)
Adem aleyhisselamdan bu güne kadar devam eden dinin adı İslam’dır ve İslam dini bu dünyanın ve bütün alemlerin(üzerinde hayat bulunan diğer dünyaların da) tek hak dinidir.
Allahü Teala bu dünyaya ve başka dünyalara, ayrı ayrı dinler göndermemiştir. Dünyamızdaki 124 bin peygamberin tamamı İslam peygamberi idi.
Musa aleyhisselamın Musevilik diye bir dini yoktu. O da İslam peygamberiydi. İsa aleyhisselamın İsevilik-Hristiyanlık diye bir dini yoktu. O da islam peygamberiydi.
Din tek, peygamberleri ve şeriatları(muamele hukuku) çoktu. Hepsinin inanç esasları tamamen aynıydı ve İslam’ın inanç esasları idi.
Musa aleyhisselamdan sonra, onun yolundan gittiğini iddia ederek sapıklık ve küfür üzere gidenlerin inancına “Semavi din” denemez. “Bozuk din” denebilir.
Şu an itibari ile de dünyamızda ve bütün diğer alemlerde, kurtuluşun yegane yolu İslam’a, Kur’an-ı Kerime ve Hz. Peygambere(sav) tabi olmaktır.
Bir musevi, bir isevi İslam’ı, Kur’an’ı ve Peygamberimizi duyar da iman edip tabi olmazsa, ebedi cehennemdedir ve bu tartışılamaz netlikte bir bilgidir. Bunun aksine inanmak, müslümanı da dinden çıkarır.
TV’larda, son yayınlanan kitaplarda ve dergilerde, belgeseller v.s. bu hususlara dair çok tuzaklar kuruluyor.
Bir insanın hayatında her ama her şeyden önce yapması gereken şey, itikad-inanç bilgilerini derhal doğruca öğrenmesidir. Yoksa tuzaklardan kurtulamaz ve helak olur.
Büyük alimlerden Ömer Nesefi hazretlerinin Akaid kitabı, asırlarca medreselerde ders kitabı olarak okutulmuştur. Bayrak yayınlarından çıkan tercüme, gayet anlaşılır ve sade bir dille yazılmıştır. Şayet daha önce akaid bilgilerini doğru şekilde öğrenmedi ise, her müslümanın bu eseri ya da benzeri bir eseri anlayarak okuması farzdır.
Neden hep Müslüman ülkeler ya da bölgeler açlık, sefalet ve geri kalmışlık içinde?
Soru: Dünyanın en değerli topraklarını Allah Müslümanlara vermiş. Çölü vermişse de altına petrolü koymuş, petrolü yoksa her türlü bitkinin yetiştiği topraklar vermiş. Madem her sorulduğunda “Elhamdülillah Müslümanız.” diyoruz da, bu kıtlık bu sefaleti neden sadece Müslümanlar ve İslam ülkeleri yaşıyor?
Cevap: Dünyanın en fakir ülkesi Habeşistan yani günümüzdeki adı ile Etiyopya’dır. En kadim/köklü Hristiyan ülkesidir Etiyopya. Meşhur Necaşi’nin ülkesidir. Yine dünyanın dört bir tarafında sefil ve fakir bir yere dönüşmüş yerler hep Müslüman halkların diyarları değildir. Aç, sefil, perişan olanların hep Müslüman halklar ve bölgeler olduğu iddiası gülünesi bir uydurmadır. Bir kimsenin böyle bir iddiada bulunabilmesi için kör kütük cahil olması ya da her şeyi doğru bilse de böyle yalanlar yazacak-söyleyecek kadar ahlaktan ve samimiyetten uzak olması gerekir. Kuzey Kore nükleer silahlara sahip aç bir ülkedir ve İslam’la alakası da yoktur. Dünya nüfusunun ciddi bir kısmını oluşturan Çin’de insanlar daha düne kadar aç ve bî-ilaçtı. Yeni yeni toparlanan ülkede hala çok yüksek sayıda insan sefalet hayatı yaşıyor.
Dünyanın en fakir ülkesi Etiyopya’da eğitim ve öğretim gören çocuklar. Çok şanslılar. Zira ülkelerinin gerçekte ne halde olduğunu, ne kadar dibe vurmuş olduğunu gösterir fotoğrafları, buraya alıntılamaya haya ettik.
Kuzey Kore’de bir anaokulunda öğle uykusu vakti.
Dünyanın nüfusunun yine ciddi bir kısmını oluşturan Hindistan’da seçkin bir azınlık gayet iyi şartlarda yaşarken, bir milyara yakın Hindistanlı şehirleşmeden uzak, çok kısıtlı imkanlarla adeta aç sefil yaşıyor. Hindistan 1858’den bu yana Müslümanların kontrolünde değil. İngilizlerin ve Hinduların kontrolünde.
Kast köyü – Hindistan
Müslümanların, özellikle müslüman Türklerin kontrolünde kaldığı toplamda yaklaşık dokuz yüz sene boyunca şu andaki gibi korkunç bir manzara, sefalet, cehalet, geri kalmışlık görülmüş değildir. Zaten şu an itibari ile Türkiye de dahil, dünya üzerinde hiçbir İslam devleti bulunmamaktadır. Halkının bir kısmı müslüman olan devletler bulunmaktadır. İslam hukukunu, İslami eğitim ve öğretimin, bütünüyle İslami kaidelerin bilinip yaşandığı gerçek bir İslam devleti son 150 senedir yoktur. Osmanlı’nın bile son dönemleri bir İslami idare değildir. Bunun sebebi de aşağıda yine temas edeceğim gibi sömürgeci Batıdır. Birçok ülkeyi ve milleti, içlerine sızdırdıkları iyi eğitilmiş casusları ile, alim görünen, kanaat önderi görünen, devlet adamı görünen casusları ile İslam’dan uzaklaştırdılar. İslam devleti denilince ya da şeriat devleti denilince akla ilk gelen ülkelerden Suudi Arabistan’da bile gerçek bir şeriat idaresi ve İslami yaşam yok. Üstelik bir de İslam’ın bozuk bir yorumu ve bozuk bir mezhep olan Vehhabilik var ki, Vehhabilik dahil bütün bu manzara İngilizlerin eseri. Suudi aşiretine kurulan Suudi Arabistan, halen İngilere ve ABD’nin nüfuzunda peyk bir devlet. Bir İslam devleti olmaktan çok uzakta.
Yine Asya’nın İslam’la alakası olmayan bir çok ülkesi aynı durumda. Güneydoğu Asya’daki Sosyalit Vietnam Cumhuriyetin’de, ülkenin belli başlı yerlerinin haricinde, insanlar çok zor hayat şartlarında yaşıyorlar. Yine bir Güneydoğu Asya ülkesi olan, 6 milyon nüfuslu Laos, dünyanın en geri kalmış ülkelerinden biridir ve İslam’la alakası olmayan bir ülkedir. Tay halklarından bir kolun ülkesidir. Bu ülkelerin yakın çevrelerinde pek çok halkı müslüman ülke vardır ki halleri çok çok iyidir.
Resmi dini Theravada Budizmi olan 15 milyon nüfuslu bir başka Güneydoğu Asya ülkesi Kamboçya, sefilleri oynayan bir ülkedir. Dünyanın en geri kalmış ülkelerinden biridir. Ülke acınası bir haldedir ve halkın yüzde doksan beşi Budisttir. Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın “En az gelişmiş ülkeler” kategorisinde listelediği, 50 milyon nüfusa sahip Myanmar’da ortalama satın alma gücü günde 1 dolardır. Ülkede şiddet, mafya, eşkıyalık, kara borsa, haksızlık, hukuksuzluk hakimdir. Geçim inanılmaz zordur. Ülke sadece ekonomi değil, her yönden aşırı geri kalmış durumdadır ve nüfusunun sadece yüzde dördü Müslümandır. Yüzde seksen dokuzu Budisttir. Şimdi Asya’ya ara verip Ortadoğu’da Devletü’l-İmâretü’l-Arabiyyetü’l-Muttehîde’ye, yani bizim bildiğimiz adı ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)ne bir göz atsak, sorduğun sorudan haya edersin. Nüfusun yüzde doksan altısı müslüman olan ülkede, bahsettiğin petrol geliri vardır ve kişi başına düşen milli gelir 46.850 dolardır. Ülke her anlamda gelişmiştir. Sanayileşme, şehirleşme, belediyeleşme, eğitim, ticaret açılarından gayet iyi durumdadır. Okuma yazma bilenlerin oranı yüzde yüzdür.
Şimdi resmi dini İslam olan 28 milyon nüfuslu bir Güneydoğu Asya ülkesine, Malezya’ya geçelim. Nüfusun yüzde elli beşi Müslüman olan Malezya Güneydoğu Asya ülkeleri içerisinde yıllık kalkınma oranı en fazla olan ülkelerden biridir. Sanayi bakımından gelişmiştir. İşsizlik oranı yüzde yedidir. Ekonomik açıdan kendi kendine yeterlidir. Enflasyonu düşük, güçlü bir sermaye yatırımına sâhip ekonomisi, sürekli gelişme içerisindedir. Eğitim kalitesi gayet yüksektir. Gayet medenice yaşanan bir ülkedir Malezya…
Şimdi tekrar bir Güney Asya ülkesine gidelim. Nüfusunun sadece yüzde üçü Müslüman olan, geri kalanı Hindu ve Budist olan Nepal’e… Nepal, kalkınmışlık sıralamasında en alt sıralarda yer alan bir ülkedir. Halkın nerede ise tamamına yakını, en ilkel tekniklerle tarımla meşgul olup aç karnını doyurmaya çalışır. Geri kalan yönlerini ne sen sor ne de ben yazayım. Toplumsal yapı o kadar seviyesiz, yaşam şekli insanlıktan o kadar uzaklaşıp o derece çirkinleşmiş ve iğrençleşilmiş ki nihayet helak edilen geçmiş kavimler misali, Nepal de devasa bir depremle yerle bir oldu. Yüz binlerce bina çöküp yıkıldı. Ortalık biraz temizlendi. Biliyor musun, ufak ufak gayret edip dünyanın en fakir ülkeleri listesinden henüz çıkabilmiş ama halen iyi bir yere gelememiş Sri Lanka’da nüfusun sadece yüzde yedisi Müslümandır ve yüzde yetmiş çoğunluk Budistlerdedir. Malumun geri kalmışlık sadece maddi imkanlarla ölçülmez.
1. Ekonomik göstergeler
2. Eğitim seviyesi ve kalitesi
3. Sağlık hizmetleri4. Beslenme imkanları
5. Barınma hizmetleri
6. İç göç ve dışarıya göç durumu.
7. Ahlaki durum. Medeni seviyedeki kalite.
8- Adalet ve kolluk sisteminin kalitesi ve bu sayede insanlarının gerçekten huzur ve güvenlik içinde olup olmadığı
9- Sanat, kültür faaliyetlerinin sayısı ve kalitesi
Bütün bunlar ve daha da fazlası aslında bir ülkenin kalkınmışlığını ölçerken göz ardı edilmemesi gereken hususlardır. Bu hatırlatmadan da sonra, daha fazla tek tek listeleyerek örneklendirmeye lüzum görmüyorum. Asya’da ve Ortadoğu’da, ülkemizde oluşturulan genel kabullenişin aksine, çok sayıda, çok geri kalmış ve her anlamda (yukarıdaki bütün değerlendirme kriterleri açısından bakıldığında) acınası halde olan çok sayıda ülke ve millet vardır ve bunların İslam’la bir bağı yoktur.
Ya Batı ülkeleri?
Batı’ya bakarsak, an itibari ile ABD’de 45 milyon ABD vatandaşı insan evsiz ya da yardıma muhtaç yaşıyor. Bunlara ABD devleti her gün yemek ve sağlık desteği vermese perişan olup ölüp gidecekler. Açlıktan ölmemek için hırsızlık, gasp ve darp gibi adi suçları işlemesinler diye ABD bu kadar yükü sırtlanıyor daha doğrusu sırtlanmaya çalışıyor ve böylesine yüksek sayıdaki insana sürekli olarak sosyal yardım yapıyor, yapmaya çalışıyor. Oysa biliniyor ki ABD, bozuk idari ve eğitim sistemi, aşırı düşük yaşam kalitesi, aşırı cahil vatandaşı ve aşırı yüksek suç oranı ile toplumsal olarak iyice dip yaptığı gibi devlet gücünü de iyice kaybediyor. Zaten fiilen çökmüş ama bu durum ilan edilmemiş ABD, maddi gücü iyice azaldığından, yakın tarihte sel ve fırtına ile yıkılan ve korkunç bir manzaraya dönüşen bir eyaletine federal bir yardımda bulunmadı ve o eyaletteki Amerikan vatandaşları hayatta kalmak için hastahanedeki ölüleri ve ölümcül yaralıları bile yediler. Sağlıklı bir insanın duyunca inanmak istemeyeceği boyuttaki açlık, yokluk ve canavarlık ABD’de yaşandı, yaşanıyor. Suriye’de değil. Afrika’daki yamyamlar arasında da değil…
Şimdi nerede kaldı kalkınmışlık?
ABD’nin hemen her eyaletinde, sokak ya da cadde köşesinde yatan, çöplerden beslenen insanlar mevcut. Ahlaki ve dünyevi-fenni ilimler sahasındaki eğitim taban yapmış durumda. Hâlâ on binlerce evde tuvalet yok. Tuvalet kültürü yok. Devlet, yıkılışı önlemek için durmadan karşılıksız para basıyor ve ekonomide nakit sıkıntısı olmasın diye her türlü kara paraya göz yumuyor. Bu kadar sefil, bu kadar rezil bir manzaraya rağmen film endüstirisi ile bütün dünyaya bambaşka bir ABD imajı çiziliyor. Herkes Amerikan Rüyası’nı gerçek zan ediyor. Sokaklarda yaşayan yaklaşık 45 milyon ABD’liden sonra, geriye kalan yaklaşık 270 milyon ABD vatandaşı da öyle çok müreffeh bir hayat mı yaşıyor? Hayır, son yıllarda onların da ciddi bir kısmı dar gelirli. Zira ABD “geri kalmış İslam ülkesi” olarak bildiğin pek çok ülkeyi eskisi gibi sömüremiyor.
Avrupa ülkeleri de öyle…
Eskiden sömürge yaptıkları devletler, artık sömürgeleri değil ve başkalarının sırtından maddi anlamda rahat bir hayat yaşamaya alışmış Avrupalı, feci bir halde.Avrupa ülkelerinin en önde gelenlerinin bile insanları aç yatıyor. İspanya, Fransa ve Almanya bile çoktan iflas etmiş durumdalar. Alman ordusu eğitim sırasında askerlerine gerçek silah veremiyor. Tahta parçaları ile talim yapıyor Alman askerleri. Alman aileler Norveç’e temizlik işçisi olarak gidiyor. Tıpkı bir zamanlar biz Türklerin Almanya’ya gittiği gibi… Açlık ve sefalet gizlenmek istense de öyle bir boyuta ulaştı ki Merkel televizyonlardan Almanlara seslenip “Avrupa Birliği ülkeleri arasında seyahat özgürlüğünüz var. Diğer ülkelere gidin, oralara yerleşin, oralarda çalışın” diyerek”Başka çareniz yok, gidin de bir yol bulup aç kalmayın” mesajı vermek zorunda kaldı.
Ya Müslüman bölgelerin tam ortasına bir çıban gibi yerleştirilen sembolik devlet İsrail? Şu kadar güçlü, bu kadar zengin, şu kadar teknoloji var diye anlatılıp durulan İsrail de şu anda aç ve sefil. Altı milyon nüfuslu İsrail’de iki milyon kişi Filistin’li.. Yani Yahudi değil. Geriye 4 milyon İsrailli kalıyor ve bunların 1.7 milyonu, yani yaklaşık yarısı sokaklara dökülüp günlerce gösteri yaptılar. Hep bir ağızdan “Açız” diye feryat ettiler. İdareciler bunlara bin türlü sözler vererek gösterileri durdurdular. Şimdi ise aç ve sefil hale düşürdükleri, terör, iç savaş ve savaş çıkartarak geri bıraktıkları bölgelerden yani sorunda ismini yazmadığın bazı sözde İslam ülkelerinden yüz binlerce kişinin organlarını çalarak, yüz binle genç kızı fuhuş bataklığına katmak için kaçırarak kazandıkları paralarla bu göstermelik devletlerini ayakta tutma derdindeler. İşte bu kadar medeni(!) ve gelişmişler(!) Yine de an itibari ile dünyaya yayılmış bürokratlarının, elçilerinin bile maaşlarını düzenli ödeyemeyen, bunların masraflarını karşılamayacak kadar çökük, bitik bir İsrail var.
Her şeyden önemlisi ise, dünyanın dört bir tarafındaki Müslüman halklar bu Batılılar tarafından sömürülerek, zenginlikleri Batı ülkelerine aktarıldı. Bunun için bazı Müslüman halklar perişan halde, hatta haksızlık yok, bunun için yukarıda tek tek listelediğim bazı Budist ülkeler bu halde. Batı alemi Budistleri de Müslümanlar kadar sömürüp geri bıraktı. İnsanlar kendi ülkelerinin madenlerini, petrolünü, tarım ürünlerini kıymetlendiremediler. Sömürge oldular, kalkınmaları için gerekenden kat kat fazla çabaladılar ama onlar çabaladı, başta İngilizler olmak üzere Batılı milletler zengin ve senin tabirin ile gelişmiş ülke oldular. Şimdi ise halen devam ettirdikleri sömürgeci zihniyetlerine rağmen, bu insanlık dışı sömürgeci dış politikalarına rağmen Batı ülkeleri (Hristiyanlar ve Yahudiler) bu kadar bataktalar. Ayrıca Afrika kıtasının sorunlu bir çok bölgesi, Müslümanların hakim olduğu bölgeler de değiller.
Bunları zihniyetini ve zararlarını iyice anlamak için Batı ülkelerinin örtülü işgallerinden önce Irak’ın ve Suriye’nin halini bilmek gerekir. Dünyanın onlarca ülkesine nispeten gayet iyiydiler. Tamamen sömürgeci zihniyetle ama tamamen aldatıcı bir yüzle geliştirilen Arap Baharı ile Batılılar ve onları oynatan Siyonistler her yeri perişan etmeden önce Suriye bütün borçlarını kapatmak üzere idi. İki yeni teknoloji kenti kuruluyordu. Özgürlükler artırılmıştı. Kimse dininden ya da mezhebinden dolayı baskı görmüyor ve kimse mülteci olup yollara düşmüyordu. Bu hale geldi ise bu da kendilerini medeni, zengin, varlıklı, adil ve gelişmiş gösterip Müslümanları sefil, aç, cahil göstermek isteyen Batı ülkelerinin kan emiciliği yüzünden geldi.
Yine Libya’da elektrik, su, gaz hep ücretsizdi. Maaşlar gayet iyiydi. Hemen herkesin evi vardı. Geçtik sokaklarda dilencilerin olmasını, nerede ise ev sahibi olmayan kimse kalmamıştı. Öyle ki hep biz Türkiye’liler Libaya’ya işçi gönderirdik. Yaşında genç ama yine duymuşsundur Libya’ya adeta koşa koşa işçilik yapmaya giden vatandaşlarımızı. Arap Baharı kılıfları ile yangın yerine dönüştürülüp bütün kaynakları Batılılar tarafından yeniden sömürülmeye başlanınca, oralar yaşanmaz yere dönünce de can havliyle nasıl kaçıp döndüklerini. Bu işçilerimiz de gayet iyi paralar kazanırlardı. Batı Libya’ya “demokrasi” getirdikten sonra herkes aç ve yardıma muhtaç. Aslında soruna ciltlerce kitap hacminde bilgi sunumu ile cevap verilebilir ama zan ederim ki bu kadar misal yeter, anlamak isteyenlere.
Şimdi biz elhamdülillah Müslümanız, Müslüman milletleri özellikle son bir buçuk asırdır sömürüp duran ama şu son bir kaç on yıldır istediği gibi sömüremediğinden 3. Dünya Savaşını fiilen başlatmış ve hırsından gözünü kan bürümüş olan ve bunu da yalan dolan propagandalar ile gizlemeye çalışan o Batılılara sor bakalım, onlar ne imiş?
Not: En kısa zamanda, gelişmiş(!) Batı ülkelerinin sömürgeci tarihini, tamamen objektif ve kanıtlarla anlatan eserleri okumalısın.
Bir şey suç/kusur/günah ise, o şeye götüren her şey de suç/kusur/günahtır. İslam hukuku, günümüzün akıllara zarar, rezil guguk sistemlerine benzemez.
Darül Harpte, yani İslam Hukuku ile idare olunmayan bir devlette, had ve ta’zir cezaları uygulanmaz. Böyle bir devlette Müslümanlar, hırsızlık yapanın elini kesmez, zina eden evli kadın ve erkekleri recm etmez. Zina eden bekar kızları ve erkekleri de sopalamaz ve sürgün etmez. Çünkü Dar’ül Harp, Müslümanların devlet idaresine hakim olup da devlet gücü ile nizamı sağlayabildikleri bir ülke değildir. Devlet olmadan, müslüman fertlerin ya da grupların kendi kendilerine yargılama ve infaz yapma hakları da yoktur. Müslüman bir grubun, bir diyarın yönetimini el geçirir geçirmez şer’i cezaları uygulama hakkı da yoktur. Bir devletin ya da bir siyasi otoritenin, denetimi altındaki bir yerde, bir suçun/günahın önünü tamamen kesmeden, o suçu-günahı işleyen vatandaşlarını cezalandırma hakkı yoktur. Önce İslami düzen kurulur, gerekli bütün tedbirler alınır, denetim gereğince yapılır, her suçun önü kesilir, insanlar ikaz edilir, cezanın çok ağır olduğu duyurulur, bundan sonra, bunca tedbire, denetime ve ikaza rağmen bu günahlara düşenler olursa da cezasını çeker. İslam devleti ya da İslami bir bölgesel idare, T.C gibi içki üretilmesini, satılmasını, içilmesini serbest bırakıp da ya da yönetimi altındaki topraklara bunların dışarında girmesini önleyemeyip de, içkili halde araç kullanılmasını ya da kaza yapılmasını cezalandırmak gibi komik ve saçma uygulamalar yapmaz. Bir şey suç/kusur/günah ise, o şeye götüren her şey de suç/kusur/günahtır. Kendisi en temel hukuk kaidelerine uymadığı ve bilmediği halde, vatandaşlarının hukuka saygılı ve adil bireyler olmasını bekleyen idari sisteme “Demokrasi” denir. Bu sistemin ne olduğunu idrak edemeden bağıra çağıra savunanlara “çağdaş”, böylesine cahilce ve yanlış bir sistemi eleştirip gerçekten medeni ve hukuki bir yönetim isteyenlere de “gerici” denilir.
Venüs, dünyaya en yakın gezegen… “Dünyanın ikiz kız kardeşi” olarak anılmış hep… İlk defa Venera adını verdikleri uzay araçlarını Venüs’e gönderen Sovyet Rusyası oldu. Ama elde ettikleri bilgileri dünya kamuoyu ile yeterince paylaşSmadılar. Bundan çok daha sonra NASA da gönderdiği uzay aracı ile Venüs’ü keşfe başladı. O gün bu gün de Venüs’ü inceliyor. Bu güne kadar pek çok saygın bilim adamı, özellikle de Sovyetler parçalandıktan sonra daha özgür bir ortama kavuşan Rus gök bilimciler, Venüs’te hayat olduğunu iddia etmelerine rağmen, NASA, Venüs’teki aşırı sıcaklıkta ve aşırı basınçta asla hayat olamayacağını-barınamayacağını iddia etti. Şimdi ortaya çıkan yeni projesinde, Venüs’te insanlar için yerleşim alanı kuracakmış, bu yerleşim zeplinlerle ısının 70 küsur derecelerde olduğu yükseklikte olacakmış. Buna çocuk bile inanmaz. 440 küsur günde Venüs’e gidilecek, Venüs dünyanın basıncından kat be kat yüksek bir basınca sahip olacak, yüzlerce derece sıcaklıkta olacak, yüzeye inen araştırma sondası bile çok kısa sürede basınçtan iki büklüm olacak ve sıcaktan yanacak ama böyle bir gezegene hem de havada, hem de insanlar için yerleşim alanı kurulacak… Şimdi daha iyi anlaşılıyor ki, Rus bilim adamlarının onlarca yıldır iddia ettiği ve pek çok ABD’li eski yetkilinin desteklediği iddialar gerçek. Öyle anlaşılıyor ki, kainatın-evrenin en istisna güneş sistemlerinden biri olduğu da meydana çıkan güneş sistemimizde, sadece dünyamızda değil, Mars’ta, Venüs’te, Jüpiter ve Satürn’ün okyanuslarla dolu uydularında, cüce gezegen Ceres’te hayat var. Şimdi insan soruyor kendi kendine, acaba gerçekten Jüpiter ve özellikle Satürn bir gaz devi mi? Yoksa Venüs’te olduğu gibi o gezegenler hakkında da NASA’nın maksatlı-aldatıcı bilgileri ile oyalanıp duruyor muyuz? NASA, dünyanın dışında on binlerce gezegende de hayat olduğunu gizlemek için bu kadar inanılmaz emek harcadı ve riske girdi, ne için? “Dünya insanlığı bu gerçek ile yüzleşmeye hazır değil.” diyenlere gülüp geçin siz… Onlar da NASA ile aynı dünya görüşüne sahip kişiler. NASA, uzayda hayat olduğunu gizlemek için harcadığı emeğin ve paranın binde biri ile, onlarca yıldır dünya insanlarını bu gerçeğe hazırlardı. Asıl mesele, dünyanın siyasi,dini, ekonomik, askeri güç yapısını bir anda tersine çevirebilecek bir gerçek… NASA, dünya dışı varlıkların da insan olduklarını, onların da İslam’a tabi olduklarını, bu yetmezmiş gibi korkunç bir teknolojik üstünlüğe sahip olduklarını yeterince gizlemeye çalıştı. Daha fazla gizleyemeyeceğinin farkında ve bu güne kadar söylediği yalanları yavaş yavaş, tepki çekmeden düzeltmek zorunda…
There are oddities in this business: NASA will establish a settlement for humans on Venus, which it claims will never be life.
Venus is the closest planet to the earth… It has always been referred to as the “twin sister of the world”… For the first time, it was Soviet Russia that sent the spacecraft they named Venera to Venus. But they did not sufficiently share the information they obtained with the world public.
Much later, NASA also began to explore Venus with the spacecraft it sent. It is also examining Venus today. Although many respected scientists, especially Russian astronomers, who gained a freer environment after the collapse of the Soviet Union, have claimed that there is life on Venus, NASA has claimed that there can never be life on Venus under the extreme temperature and extreme pressure.
In its new project, which has now emerged, it will establish a settlement area for people on Venus, this settlement will be at an altitude of 70-odd degrees with zeppelins. Not even a child believes this. They will go to Venus in 440-odd days, Venus will have a pressure many times higher than the pressure of the earth, it will be at hundreds of degrees, and even the research probe descending to the surface will be bent double from the pressure in a very short time. It will burn from the heat, but on such a planet will settlements will be established for people… Now it is better understood that the claims made by Russian scientists for decades and supported by many former US officials are true. It seems that there is life in our solar system, which has turned out to be one of the most exceptional solar systems in the universe/cosmos, not only on our world, but also on Mars, Venus, the ocean-filled moons of Jupiter, and Saturn, and the dwarf planet Ceres. Now people ask themselves, are Jupiter and especially Saturn really a gas giant? Or are we just playing around with NASA’s purposeful-deceptive information about those planets, as with Venus?
NASA took such an incredible effort and risk to hide the existence of life on tens of thousands of planets outside of Earth, for what? “World humanity is not ready to face this reality.” laugh at those who say… They too have the same worldview as NASA. For decades, NASA had prepared the people of the world for this reality with one-thousandth of the effort and money it spent to hide the existence of life in space. The real issue is a reality that can reverse the world’s political, religious, economic, and military power structure in an instant… NASA has tried to hide sufficiently that extraterrestrials are also human, that they are also subject to Islam, and that they have a terrible technological superiority as if that were not enough. He is aware that he cannot hide it any longer and has to correct the lies he has told so far, slowly and without reaction.