Etiket arşivi: Japonlar

Ne yaptınız, bilgisayarda 3 boyutlu modellemeler hazırladınız mı?

Görüntüsü hoş oldu mu? Dar ve uzun olduğu halde dört ve altı kişinin rahatça sığdığı modeller de çalıştınız mı?

Aracın iç yüzeyinin ekranla kaplanması harika olmadı mı? Isı yalıtımı olunca, her şeyin nasıl da değiştiğini gördünüz mü?

Tarif ettiğim pervane sistemini denediniz mi? Görüntüyü bozmadan hem tekerlekleri hem de silindir pervaneleri olan model çizebildiniz mi?

Uzay çağı aracı gibi oldu mu? Yapay zeka eklemeyi düşünüyor musunuz? Elektronik sisteminin hal-i hazırda kullanılan sistemlerden çok farklı ve zor olmadığına kanaat ettiniz mi?

Bu tarz arabaları yaparsanız, dünyadaki hiçbir insanın, şu sokaklarda, caddelerde dolaşan şeylere araba demeyeceğine, dönüp bakmayacağına kanaat ettiniz mi? Diğer telefon marka ve modellerinin yanında Apple’ın IPhone’u nasıl tuttuysa, açık ara fark attıysa, bir anda araba sanayiinde bu farkı atabileceğinizi kabullendiniz mi?

Önünüze çekilmiş ve çekilecek siyasi manileri nasıl aşacağınızı çalıştınız mı?

Siz kendi yolunuza, biz kendi yolumuza

Batılı dev araba markalarının çok perişan halde olduğu şu zamanda, onlara son darbeleri de vuracak ve araba denince akla doğunun, Asyanın gelmesini sağlayacağım. Dünyanın en ileri teknolojili, en kullanışlı, en mükemmel ve en sağlam arabalarının doğu ülkelerinde geliştirildiğini ve imal edildiğini herkes bilir, kabullenir olacak. Bunu çok çok kısa bir sürede yapabileceğime inanıyorum.

Bunu yaparken Japonya ve Güney Kore ile iyi ilişkiler içinde olmayı, onlarla da paslaşmayı öncelikli tercihim yapmıştım. Lakin bu ülkeler/milletler, dünya üzerindeki vahşi, acımasız, sömürücü, aldatıcı sistemin parçası olarak kalmayı tercih ediyorlar. Bana da “Siz kendi yolunuza, biz kendi yolumuza” demek düşerdi ve öyle yaptım.

Mehmet Fahri Sertkaya

Nuh tufanından sonra türediler

Çekik gözlüler, kızıl ve kara derililer, Nuh tufanından sonra türediler

Ekran görüntülerini verdiğim haberi dikkatle okuyalım. Yıllardır anlattığım hususların bilimsel temeli var mı diye çalışmalar yapmışlar, ne dediysem doğrulamışlar, anlamışlar ama yine insanlığa şeffafça anlatmamışlar.

Üstünü kapatmak için yine evrim teorisi denilen akıl almaz, mantıksız ve bilimsel temeli de olmayan safsataya sığınmışlar.

Tarihini tam olarak bilebilmek şimdilik mümkün değil ve tarihlemede hata olabilir ama çok yaklaşık 17 ile 30 bin yıl önceki bir aralıkta Nuh tufanı yaşandı. Bu tarihi bile yıllardır veriyorum. Nuh tufanı yaşandığı için dünyanın her yerindeki pek çok millet aynı anda ve toptan yok oldu.

Nuh a.s. tufandan sonra dünyaya gelince, başka dünyalardan insanların bizim dünyamıza gelerek yerleşmesine ve imar etmesine de izin verdi. O zaman uzaylılar dünyalılardan gizlenmiyorlardı. Hep anlattığım gibi, uzaylılarla dünyalıların cinsi münasebette bulunmasına yasak konulmuştu ama Nuh a.s.’ın oğullarından biri babasına itaat etmedi. Dini emir ve yasakları dinlemedi. Uzaylı insan türlerinin kadınları ile cinsi münasebetlerde bulundu. Neticesi olarak da dünyalı-uzaylı melezi insan türleri türedi. Genetik kodlar da bu nedenle aniden değişti. “Kod uyumsuzluğu” dediğim şey yaşanmaya başladı.

Bu günümüzde, bu dünyamızda, genetik kodlarına uzaylı kodları az ya da çok karışmamış hiç kimse yok gibi… Lakin Çinlilere, Japonlara, Hindistanlılara, zencilere/siyahlara, Kızılderililere ve Latin Amerika halklarının çoğuna daha yüksek oranda uzaylı genleri karıştı.

Mehmet Fahri Sertkaya

Eski Mısır’da metafizik savaşlar yaşanıyordu

Eski Mısır’da da çok sık olarak metafizik çatışmalar hatta büyük metafizik savaşlar yaşanıyordu.

O devirde uzaylı insan türleri dünyamıza gizlenmeden gelerek faaliyette bulunabilirlerdi. Mısırlılar, uzaylı insan türlerinin kendi aralarında, kendilerine zarar vermeden yaşamasını hatta yer yer idari kadro içinde yer almalarını hatta bazen Firavunların uzaylı türlerden olmasını yadırgamıyorlardı. Hatta daha önce anlatmıştım ki çok meşhur bazı Firavunlar bizim dünyamızın insanları değildi. Süleyman aleyhisselamın veziri Asaf da bizim dünyamızın insanı değildi.

Hep söylediğim gibi, o devirde bizim dünyamızın teknolojisi de çok ileriydi ve uzaydan teknoloji nakline ihtiyaç da yoktu. Bizim dünyamızın insanları da başka dünyalara-gezegenlere gidip gelirlerdi ya da gidip kalırlardı. Dünyalar arası bu trafik neticesinde, zenciler, Japonlar ve Çinliler olduğu gibi, uzayın muhtelif yerlerinde çok yüksek sayıda melez türler de oluştu.

Dünyamızdaki devletler-liderler arasında savaşlar olduğu gibi, kaçınılmaz olarak dünyalar arası savaşlar da olurdu. Dünyalar arası çatışmalar çoğunlukla şimdilerde olduğu gibi metafizik tekniklerle olurdu. Mısırlılar da bu türlü saldırılardan korunabilmek için başlarına yüksek teknoloji ile üretilmiş çeşit çeşit kasklar takarlardı ve bunlar Mısır’daki tarihi eserlerin duvarlarına resmedilmişti.

Günümüzde uzaylı insan türlerinin hepsi metafizik saldırılardan korunmak ya da metafizik sinyallerini güçlendirmek için binbir türlü kask kullanıyorlar ama bizim dünyamızın bazı devletlerinin gizli servislerindeki metafizikçiler de benzer kaskları kullanıyorlar. Yani Mısır’da binlerce sene önce resmedilmiş yüksek teknolojinin bir kısmına bizim dünyamız da yine çoktan ulaştı. Ayrıca bilinmeli ki metafizik çatışmalarda sadece kasklar değil, daha başka aletler-cihazlar da kullanılıyor. Söz konusu Mısır çizimlerinde bunlara da zaten yer verilmiş. Bu izahlarımdan sonra, dünya üzerindeki beyin takımı deyip durduğum kişiler, konuya bu çerçeveden bakıp bu güne kadar çözemedikleri yüzlerce şeyi hemen çözeceklerdir.

Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

..

Kod uyumsuzluğu…

Sorunların en temelinde bu da var; Kodlar uyuşmadı…

Nuh aleyhisselamı dinlemediler ve sonunda DNA’lar çakıştı, sorunlu melez ırklar oluştu.

On binlerce senedir bu kod uyumsuzluğu düzeltilemedi.

Melezler…

Bu yazacaklarım, ırkçılık, düşmanlık, ayrıştırmak ve aşağılamak gibi görülmesin. Çok sayıda hükumetin, liderin ve etkili kişinin bu gerçeği fark etmesini ve kabullenmesini çoktan sağladım, artık insanlık da bunları bilsin…

Çinliler, Japonlar ve siyahiler… Bu ırklar, tam olarak bu dünyanın insanı değiller, melezler… On binlerce sene önce dünyamızda yüksek teknoloji çağı yaşanıyorken, onlarca farklı uzaylı insan türü, dünyamıza gizlenmeden geliyordu. Bizim dünyamızın insanları da onların dünyalarına gidiyordu. Bu süreçte, Nuh aleyhisselam yasaklamış olmasına rağmen türler arasında cinsi münasebet kuruldu.

Bizden daha uzun boylu, güçlü ve açık tenli bir uzaylı insan türü ile bizim dünyamızın insanlarının cinsi münasebet kurması ile melez bir tür olan siyahiler/zenciler meydana geldi.

Daha başka bir uzaylı insan türü sayesinde Çin ırkı, başka bir uzaylı tür sayesinde de Japon ırkı meydana geldi.

Nuh aleyhisselamdan sonraki yüksek bilim ve teknoloji devrinde, bazı yetkili kişiler, kod uyuşmazlığını düzeltmek istediler.

Çok denemeler yaptılar, sonuca yaklaştılar ama tam sonuca ulaşmadılar. Çinlilerin, Japonların ve siyahilerin genetiğine yapılan bu müdahaleler sırasında, başka bir ara ırk da oluşmadı.

Tartışmasız bir gerçek var ki kod uyuşmazlıkları düzeltilebiliyor. Başkaca dünyalarda da benzer sıkıntılar yaşandı ve genetik bilimindeki gelişmeler sayesinde düzeltildi. Zaten bu kadar ilerlemenin ardından da gerçek insan derisine, gerçek insan saçına, gerçek insan dokularına sahip robotlar yapılabilir oldu. Ve derinin/dokunun bir anda ayrılıp sonra birleşip iz bırakmadan kaynaşması mümkün oldu.

Nuh aleyhisselamın oğullarından Yafes de başka dünyaya gitti ve orada melez bir türün oluşmasına sebep oldu. Nuh tufanı sırasında da zaten Nuh’un gemisi başka bir dünyaya gitti. Sonra o yüksek teknoloji ürünü gemi kullanıldı, bir zaman sonra eskidi ve sökülüp parçalandı.

Mehmet Fahri Sertkaya

Bazı devletler, geçen sene verdiğim bu bilgileri bilimsel zeminde doğruladılar. Ben, manevi usullerle elde edilmiş bir bilgiyi paylaşmıştım ama artık bu bilgi bilimsel temeli olan bir bilgi…

(2 Ağustos 2020 tarihinde soysal medyada paylaşılan MFS notu)

“Tam zamanı”

Japonya, yaklaşık bir senedir içten içten bir mücadele veriyor, Ankebut Ağı’nın, ABD’nin nüfuzundan çıkmaya çabalıyor. Aslında Japonya bu mücadeleyi onlarca yıldır veriyor ama son bir senedir şartların çok değiştiğini düşünüyorlar. Hususiyle bizim Ankebut Operasyonumuzdan sonra çok memnun oldular, sevindiler ve güçlerinin arttığını, karşı cephenin çok yara aldığını düşündüler.

Rusya ile müttefik olduğumuzu açıklamamıza sevindiler. Ankebut Ağı’nın nüfuzundaki bazı devletlerde nelere sebep olduğumuzu gördükçe ve özellikle son birkaç haftadır Ankebut Ağı’nın karşımızda ne hale düştüğünü gördükçe, onları Golan Tepeleri meselesinde de ne hale düşürdüğümüzü gördükçe “Tam zamanı” dediler ve kesin kararı verdiler, açıkça hamle yapıyorlar.

2011 yılındaki büyük deprem ve sonrasında yaşanan Tsunami’den sonra Japonya’da ABD karşıtlığı içten içten çok daha güçlendi, büyüdü. Çünkü Japonlar, Japonya’da daha önce yaşanmış çok sayıda büyük depremler ve diğer afetler gibi, 2011’deki büyük depreme de ABD’nin HAARP sistemi ile sebep olduğunu kesinlik derecesinde biliyorlar. Kısa bir süre önce Japon yetkilileri ABD’ye “Siz zaten bizi HAARP teknolojisi ile defalarca vurdunuz” dediler ve tavır koydular.

Japon hükumeti, Golan Tepeleri ve İran’ın Devrim Muhafızları meseleleri vesilesi ile ABD’ne ve Ankebut Ağı’na karşı böyle bir çıkış sergileyerek bizlere ve müttefiklerimize samimiyetlerini ve ciddiyetlerini gözler önüne seren açık bir mesaj vermek istedi ve verdi.

Yıllardır paylaşımlarımı dikkatle takip eden Japon siyasetçileri ve hususiyle de Başbakan Shinzo Abe, gerçekten de güzel dostluklar ve itifaklar kurulabilecek kişiler. Japon hükumetinin bu kararı alması, dünya tarihinin akışında çok kritik kırılma noktalarının yaşandığı şu zamanda, dünya insanlığının çok faydasına oldu. Biz Japonya ile gerçek bir dost ve müttefik olmak kararlılığındayız. Müttefiklerimiz de en kısa süre içinde Japonya’ya aynı samimiyetle karşılık vereceklerdir.

Mehmet Fahri Sertkaya

Hepiniz biliyorsunuz da işinize gelmiyor…

Türkiye Darü’l Harp’tır.

Bir çok kimse, Anayasada mevcut bulunan “Devletin dini, din-i İslam’dır.” maddesinin kaldırılması ile birlikte, artık darül harp(küfür devleti) olduğumuz kanaatine sahiptirler ki bu yanlış bir kanaattir.

Çünkü tâ 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile devletimiz Darül İslam(İslam Devleti) olmaktan çıkmış Darül Harp olmuştu. Sultan Abdülhamid Han gibi veli bir padişahın, bir çok meseledeki hareket tarzını anlayamayanlar, O’nun, Darül Harp fetvaları ile hareket ettiğini bilmediklerinden anlayamamışlardır. Sultan Hamid, kendi sarayında yabancı elçilerle yapılan yemekli toplantılarda içki servis ettirmiştir. Evet, Müslümanların halifesi ve Osmanlı’nın padişahı Sultan Abdülhamid Han, hilafeti temsil eden mekanda, makamda bunu yapmıştır. Sultan Hamid, şahsi servetini bir Alman bankasına yatırmıştır. Daha yüzlerce, binlerce meselede, başında bulunduğu devletin darül harp olduğunu bildiği için buna uygun fetvalar ile hareket etmiştir. Bu topraklar Darül Harbe dönüşeli nerede ise iki asır oluyor ve bu millet nerede ise iki asırdır İslam’ı doğru şekli ile bilen alimler ve devlet adamları yetiştirememiştir. Arada, o zaman da, bu zaman da kendini alim, şeyh, mürşid sınıfına koyup şöhret olanların, yüz binlerce Müslümanları etraflarına toplayanların bile hiçbir şeyden haberleri yoktu/yok.

Daha Sultan Hamid tahtta iken, Japonlar “İslam Dinini Tetkik Cemiyeti” kurdular. Hem imparatoru hem de peşi sıra bütün Japon halkı İslam dinini seçeceklerdi. İmparator, bir çok Japon ilim adamını İstanbul’a gönderip inceleme ve araştırmalar yaptırttı. İyice İslam’a ısındı ve nihayet özel bir elçi göndererek Sultan Hamid’e “İmparatorumuz, Sizden, İslamı bize en güzel şekli ile öğretip anlatacak alimler istiyor!” dedirtti. Sultan Hamid, Japon elçiye “Hay hay! Tabii ki, ne gerekiyorsa yapılacaktır.” deyip huzurundan çıkarttıktan sonra, etrafındakilere “Bu elçinin istediği bende olsaydı, önce bu ülkeyi müslüman eder, bu ülkeyi kurtarırdım.” dedi.

Şimdi siz hesap edin, o tarihlerde bile milletçe ne halde olduğumuzu. Sultan Hamid çöküşün sebebinin İslam’dan ayrılmak ve gayr-i İslami bir hayat tarzı benimsemek olduğunu bildiğinden, büyük devletleri birbirlerine düşürüp zaman kazanırken, bunun için gerekirse tavizler verirken, bir yandan da memleket içinde medreselerin ve teknik okulların sayılarını artırdı. Medreselerin kapıları sonuna kadar açıktı ama içlerinde okuyan talebe, ders veren hoca yoktu. Bütün medrese talebelerinden askerlik vazifesini kaldırdığını, bütün hocalara da hayatları boyunca maaş bağlandığını ilan ettikten sonra bile durum pek değişmedi. Medreseleri bu millet kendi kendine kapattı. Teknik okullardan okuyanlar hatta teknik ilimlerde yetiştmek üzere Avrupa’ya gönderilenler de hep gizli masonik örgütlenmelerin kontrollerinde kaldılar. Askeri okullar tamamen masonların ve yabancı istihbarat örgütlerinin kontrolüne girmişti. Sultan Hamid, en doğru kararlar ve uygulamalar ile imkansızları başarıyor, fırsatlar üretiyordu ama ya millet? Millet ne yapıyordu?

Daha Şapka İnkılabı olmadan onlarca sene önce İstanbul sokaklarında kadınlar açık saçık dolaşıyor, kafalarına da Fransızların tüylü şapkalarını takıyorlardı. Erkeklerin hali de pek farklı değildi. Memlekette aydın tanınanlar, Fransızca köşe yazısı yazmaya başlamışlar, Türkçe yazmayı eksiklik kabul eder olmuşlardı. Bu hali gören Japon elçi, imparatoruna bir bilgi geçip “Efendim! Burada aydınlar bile dejenere olmuşlar. Korkarım ki bu devlet 10-20 sene içinde yıkılır.” diye yazdı. Beyoğlu, o zaman da Beyoğlu’ydu…

1800 sonlarında bir Osmanlı kahvehanesi. Osmanlı, 1839 Tanzimat fermanıyla resmen İslam’ı ret etmiş bir devletti. Toplum bundan 50-80 sene önce zaten İslami bir hayatı terk etmişti. Zevk, sefa, zina, alkol, tütün ve her türlü fuhşiyat çok yaygındı.(Arşiv-29 Aralık 2020)

Memleketin her tarafı meyhane doluydu. İslam devleti olduğu iddia edilen devletin zabıtaları, ancak, gece çok geç saate kadar açık olan meyhanelere ceza kesebiliyor ama bunları tamamen kapatamıyor ve göz göre göre içki içilmesine sessiz kalıyorlardı. Bu son zamanlarda Osmanlı askerinin içinde tecavüz olayları, hırsızlık-gasp olayları gözükür olmuştu. Devletin içi aynı şimdi olduğu gibi vıcık vıcık, Türk gözüken Ermeni, Rum ve en çok da Yahudiler ile doluydu. Zabıta memurları bile mason olmuşlardı.

Paşaların derdi ise Boğaz’a en büyük yalıyı dikmekti… Bu dönemde Enver Paşa gibi en temel eğitimlerden yoksun biri bile Genel Kurmay başkanı olabilmişti. İltimas, dost-akrabayı kayırma ve devlet içinde yükseltme hastalığı, rüşvet hastalığı almış yürümüştü. Sultan Abdülhamid Han’a, bağlı olduğu gerçek mürşid İbn-i Mevlana Siracüddin hazretleri “Evladım! Sen elinden geleni yaptın. Bu millet azabı hak etti. Sen Selanik’ten gelen Hareket ordusuna karşı koyma! Tahtını terk et.” dediği için, Sultan Hamid karşı koymadı.

Sonunda da sözde Müslüman atalarımız hak ettikleri muameleyi buldular. Düşman işgalleri, katliamlar, tecavüzler, esir düşüp dünyanın dört bir tarafında can veren askerler ve daha neler neler yaşandı… Tam kurtulduk zan ederlerken, bir de İngiliz İşbirlikçisi hain Sabetayistlerin iktidarı ele geçirmelerinin ardından yaptıkları üstüne üstüne geldi… On sene süren, bu milletin müslüman kimliğini değiştirme projeleri… Bu anda bile, az sayıda kalan İslam alimlerinin can derdine düşüp, korkup hizmet etmemeleri…

Şimdi nerede ise her mahallede bir şeyh var… Sözde bunların geriye doğru silsileleri var. Kendilerinden önce yaşamış ve vazifelerini onlardan devir aldıklarını iddia ettikleri şeyhleri var. Peki nerede idi İslam’ın arz üzerinden kaldırılmaya çalışıldığı bu dönemde bu şeyhler?

Bir tek devrin gerçek Mürşidi kamili İbn-i Mevlana Siracüddin hazretleri ve ondan sonra vazife kendisine verilen Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri vardı. Diğerleri ya sus pus olup evlerinden çıkmaz olmuşlardı yada Yeni Türkiye’nin sınırları dışında kalan eski Osmanlı topraklarında bir şeyler yapmaya çalışmışlardı. Bunlar bile bir kaç kişiden fazla değillerdi ve kayda değer neticeler alamamışlardı. Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri okutmaya talebe bulamamış amele pazarından ameleleri alıp onları okutmuştu. Onları, çiftliğinde, yevmiye ile çalıştırıyormuş gibi gösterip ders okutmuştu. Ben de bu ilimleri birilerine okutmaz isem gelecek nesiller İslami ilimleri nasıl bileceklerderdine düşmüştü… Detayına girsek çok çok uzun gider ama İslam’ın en büyük merkezlerinden biri olan İstanbul bile bu hale düşmüştü. Gerisini siz hesap edin.

Şimdi, sözde kendini mürşid/müceddid ilan edip, ne din ilmi, ne tarih bilmeden, “Bu ülkede beş vakit camilerde namaz kılınıyor. Burası nasıl Darül Harp olur?” diyen serserileri, maneviyat yolunun yol kesici eşkiyalarını da sizin vicdanlarınıza bırakıyorum. Sanki Hristiyan Avrupa ülkelerinde beş vakit camilerde namaz kılınmıyor. Hatta onların hakları bizden fazla, onlar tesettürlü ve sakallı olarak devlet dairelerinde çalışıyor. Dahası, hiç mi fıkıh bilmezler! Fıkıhta camilere, cemaate bakılır diye bir kaide mi geçiyor? Öyle olsa bile, camilerin cemaatin ne halde olduklarını bunlar bilmiyorlar mı?

Mehmet Fahri Sertkaya

Dünya’dan büyük uzay araçları ve Hz.Nuh’un gemisi

Dünyadan en iyi ihtimalle yüzlerce kat büyük olan o uzay araçlarını, Satürn, Uranüs ve Jüpiter’in çevresinde sadece Ruslar değil, NASA da sayısız kere görüntüledi. Bu gördüğünüz fotoğraflar da NASA’dan sızdı.

NASA adına 12 sene önemli projelerde çalışan ve bilim dünyasında saygın bir yere sahip olan ABD’li Dr. Norman Bergrun, bu hususlarda çok kere konuştu. Bu uzay araçlarının varlığını hep açıkça kabul etti. Hatta Satürn’ün halkalarının yapay olduğunu, bu uzay araçlarındaki kişiler tarafından yapay olarak ve enerji temini için oluşturulduğunu iddia etti. Bergrun “Sayıları gittikçe artan bu cisimler Güneş sisteminin her yerinde var ve nüfusları kritik bir eşiğe dayandı” da dedi.

On binlerce sene önce, Nuh’un gemisinin yapıldığı vakitte, bizim dünyamızda da bilim ve teknoloji işte o gördüğünüz uzay araçlarını yapabilecek kadar ileriydi. Sayısını bilemeyeceğimiz kadar çok insan, gezegenimizden başka başka uzak dünyalara gitti. Birçoğu geri dönmedi ve nesilleri oralarda da devam etti. Başka dünyalardan da bize gelindi. Yerleşenler, gitmeyenler oldu. Hala kesinleştirilemedi ama ihtimal ki melez ırklar oluştu. Böyle bir şey olduysa akla ilk gelenler ise Japonlar.. Sadece bu kısmı açmak, saatlerce sesli anlatım yapmayı zorunlu kılıyor.

Hz. Nuh zamanında cep telefonunun varlığını tartışıyorlar… Şunları bilince, nedir cep telefonu, mevzu mudur? Şimdi bizim gelişmiş cihazlarla hatta dünya yörüngesinde dönen Hubble gibi uzay teleskopları ile görüntülediğimiz yerler bile akıl almaz derecede uzak yerler. Oysa hz. Nuh peygamberin zamanında yedi kat semayı bile cihazlarla görüntülemişlerdi. Nuh (a.s.) iman etmeyen, alay eden ve küstahlaşan kavmine “Görmüyor musunuz, Allah yedi kat göğü nasıl ahenk ile yaratmış?” dedi ve bunu dediğini biz apaçık Kur’an ayeti ile biliyoruz.

Nuh’un gemisi tahtadan değildi. Ayet-i kerimedeki ifadeler aslında tahta değil levha ve perçin anlamına geliyor. Yakıtlı bir gemi olduğuna da işare ediyor ayetler. Belki de Nuh tufanı gibi bütün gezegende hayatı bir anda bitirecek kadar akıl almaz bir tufan yaşanmasına da gelişmiş iklim silahları ya da başka gezegenlerin insanlarının gelişmiş imkanlarla yaptıkları saldırılar sebep oldu. Onlarca senedir Müslüman Merihlilerde yani Marslılarda öyle bir teknoloji var ki dünyamıza zarar vermek isteseler, buraya kadar gelmeleri bile gerekmiyor. Oradan bizi yakıp yıkabiliyorlar. Zaten asırlardır geliyorlar, Çanakkale harbine bile yardım ettiler ama gizleniyorlar. Çünkü başka gezegenlere gidip onların imtihanını bozacak müdaheleler yapmak, dinen yasak. Kesin surette yasak. Yoksa çoktan dünyada Müslümanların hakim olmasını sağlayacaklardı. Bu kadar akıl almaz uzay gemileri, bu kadar sayıca da çokluk ve maddi güce rağmen dünyamıza zarar vermeyi hiç düşünmeyen insanların, mutlaka yüksek maneviyatı ve ahlakı vardır ve var: İslam.. 18 bin alemin hepsinde Müslümanlarla gayr-i müslimlerin mücadelesi var. NASA’nın yarım asırdır dünyayı kandırması ve bunları duyurmaması da bu yüzden. Biliyorlar neyin ne olduğunu, küfr-ü inadi ile hala İslam düşmanlığı yapıyorlar

Bu derece gelişen bilim ve teknoloji peşi sıra akıl almaz tehlikeler getiriyor. Art niyetli kişilerin ellerine geçtiği anda, gezegeni toptan yok edecek, kendi kendilerini imha edecek hale geliniyor. Süleyman a.s. zamanında da bizim gezegenimiz o eşiğe geldi ve veziri Asaf yer yüzünden fen ilimlerini bir anda kaldırdı. Bir sıfırlama çekildi, hususi bir muamele oldu. Çünkü gezegenimiz dini anlamda bütün alemlerin merkezi.

Mehmet Fahri Sertkaya