Kategori arşivi: BİLİM

NASA’nın Türkiye’de gizli bir birimi (NGB) var.

Sabetaycı gizli Yahudi ve Mason olan Haktan Akdoğan’ın İzmir’deki bu UFO hadisesine dair yorumları, hemen her mevzuda olduğu gibi, büyük oranda isabetsiz. İzmir’de ele geçen uzaylı, süper teknoloji ürünü bir insansı robot değildi. Tek de değildi.

İki kişilerdi. Ufak bir UFO’ları vardı. Kötü niyetli ve saldırgan değillerdi. Kaza yapmadılar, vuruldular. Dostane şekilde sadece incelemeler yapıyorlardı. Bunlar, hususiyle Türkiye’ye ilgi duyan uzaylı insanlardandı. Türkiye’ye olan ilgilerinin sebebi, bu insan türünün de tıpkı bizler ve Merihliler gibi Müslüman olmasıydı.

Düşük hızda uçarak incelemeler yaptıkları bir anda, hiç beklemedikleri şekilde saldırıya uğradılar. Ordumuza ait çok özel bir İHA, bu küçükçe UFO’ya lazer ışını gönderdi ve hem patlama yaşanmasına hem de düşmesine sebep oldu.

2014 yılındaki o habere çok inanmayın. Lazer silahları onlarca senedir var ve kullanılıyor. ABD, Güney Afrika Cumhuriyeti’ne bile bu lazer silahlarından vermişti ve onlar da bir UFO’yu vurup içindekileri ele geçirmişti. Yaşananlara ve elde ettikleri UFO enkazı ile uzaylı insanlara dair tuttukları resmi evraklar da basına sızmıştı.

7 Mart 1989…
Lazer silahlarına sahip olan Güney Afrika Cumhuriyeti Hava Kuvvetleri, Kalahari çölünde bir UFO’yu vurup düşürdü: http://urlkisaltma.com/8llTM

9 Kasım 2015…

Güney Afrika’nın Cape Town şehrinde oluşan tuhaf bulutlar kayda alındı ve kısa sürede sosyal medya üzerinden dünyanın tartıştığı bir konu oldu. Dünyanın çok sayıda ülkesinde haber kuruluşlarında haber de oldu.

Büyük UFO’ların, dünyayı incelemek isterken, ellerindeki yüksek teknoloji ile etraflarında yapay bulutlar oluşturabildiği biliniyor. Bilinen tarihte, böyle bir vak’a ilk defa, Çanakkale savaşında Norfolk taburunu bulutların(!) yutması sırasında görüldü.

Norfolk taburunu yutup da çok zor bir zamanda biz Müslüman Türklere yardım edenler bulut değil, tıpkı bunlar gibi UFO’lardı. Bir istisna olarak, Müslüman uzaylıların dünyamızın olaylarına müdahale etmesine kısıtlı bir izin verilmişti. Bkz: http://urlkisaltma.com/1Tbhz

İzmir’deki söz konusu uzaylı hadisesine müdahale edenler 11 ya da 12 kişilerdi.

Bunlardan dördü Jandarma kimliklerine sahipti, diğerleri polis kimliklerine… Hepsinin kimliği gerçekti. Gerçekten Jandarma’da ve Emniyet’te kayıtları vardı. Lakin hepsinin hem Jandarma’da hem de Emniyet’te kayıtları/kimlikleri vardı. Ellerindeki bu gerçek kimliklerde gerçek resimleri vardı. Lakin isimleri Jandarma kimliklerinde Ahmet ise, Polis kimliklerinde Mehmet ya da başka bir şey olarak geçiyordu. İki teşkilatın da resmen var olan adamları olan bu kadro, aslında MİT’in, MİT üzerinden CIA ve NASA’nın adamlarıydı.

Üç araçla olay yerine geldiler. Birinci araç, başka bir hadisede çekilmiş olan bu fotoğrafta gördüğünüz ile aynı marka ve model olan ve aynı böyle renk, şerit ve özelliklerde olan sahte bir Jandarma aracıydı…

İkinci araç, aynı marka ve modelde olup tamamen siyah renkteydi. Üçüncü araç ise Jandarma ve Emniyet teşkilatında da kullanılan çift kabinli bir pikaptı.

Sadece 20 dk sonra

Bahçelerinde “tıpkı insan gibi” diyerek tanımladıkları ve bacağından bir şey akan, korkmuş, ne yapacağını bilemez halde bir acayip canlı gören… Uzaylı olduğunu düşündükleri bu canlıyı polise bildirmeye teşebbüs eden bu insanların ifadesine göre, Jandarma zan ettikleri ekip oraya 20 dakikada ulaştı.

Aralarından biri, bu şahitlerin tam olarak izah edemediği bir şeyi üzerine giydi (Sadece bir çelik yelek de olabilir, özel bir kıyafet de olabilir). Yanındakilerin silahlarını doldurmasını istedi ve korku, panik, şaşkınlık duymadan, sanki böyle bir canlıyı daha önce de görmüş ve yakalamış gibi tavırlarla gitti, yakaladı. Gayet sakin tavırlarla, yakaladığı uzaylı insanı araçlardan çift kabinli pikaba koydu ve “Bir şey yok, merak etmeyin. Biz size haber vereceğiz” deyip gittiler. Bir daha kimse bu insanları aramadı, bilgi de vermedi.

O uzaylı insanın üzerinden aşağı akan şey kandı. Onların kanı gri renkte olduğu ve vakit de gece olduğu için, şahitler yorumlamakta zorlanıyordu. Bu yaralının diğer arkadaşı ağır yaralıydı. Düştükleri yerden kalkamamıştı. O ise yaralı hali ile yerleşimin bulunduğu yere geldi. Muhtemelen yardım isteyecekti ama köpekler etrafını çevirdi. İhtiyar ev sahibi de çıkıp silahını ona çevirdi.

Oraya gelip onu alanlar NGB’dendi. UFO’larını da NGB düşürmüştü ve 11-12 kişi değillerdi. Ekibin geri kalanı (ki 8-10 kişi daha vardı) UFO’nun düştüğü yeri bir an önce bulmak telaşındaydı. Bu ekibin oraya 20 dakikada gelip bu kadar korkusuz, şaşırmamış ve kararlı tavırlarla müdahale etmesinin sebebi buydu…

ABD’de, dünyanın pekçok ülkesinde ve Türkiye’de, uzaylıları ve UFO’ları ve tuhaf buldukları bütün hadiseleri (mesela obrukları) araştıran bir gizli teşkilat var. Evet, bu, tek bir teşkilat ama pek çok ülkede gizlice teşkilatlanmış. NASA bu sistemi yönetmek için CIA’yı kullanıyor. CIA da bu sistemin Türkiye ayağını yönetmek için MİT’i kullanıyor. NASA’nın Türkiye’deki bu gizli birimini (NGB’yi) şu anda Hakan Fidan, Tayyip Erdoğan, Hulusi Akar bile bilmiyor.

Yaralı yakalanan ile UFO’nun düştüğü yerde ölü ele geçirilen iki uzaylı insan, en kısa sürede ABD’ye götürüldü. Ceset bozulmadan üzerinde her türlü inceleme yapıldı. Yaralı kurtulanın üzerinde de incelemeler, deneyler yapıldı.

Kaza yapmış UFO ise daha sonradan, dikkat çekmeden ABD’ye götürüldü. UFO, önce NGB’nin Türkiye’deki güvenli bir mekanına götürüldü. Paketlendi, sarıldı ve sonra ABD Hava Kuvvetllerine ait bir A400 askeri nakliye uçağına konularak ABD’nin meşhur 51. Bölge isimli üssüne götürüldü. A400 Türkiye’ye sanki başka bir şey için gelmiş gibi gösterildi.

NGB yaklaşık 40 yıldır gizlice Türkiye’de faaliyette… Bu güne kadar Türkiye’de en az on uzaylının ele geçirildiği ve ABD’ye götürüldüğü biliniyor.

NGB sistemi içinde TSK içindeki hain bir ekip de var. TSK’daki NGB ekibi, MİT’teki yöneticinin emrinde. NGB’nin en üst yöneticisi bir MİT personeli… MİT’te müsteşarlar gelip geçiyor ama daha alt kademede olan bazı insanlar ilerleyen yaşlarına kadar MİT’te o konumda tutuluyor. İşte bunlardan biri NGB’nin şefi ve bu kişi de gizli Yahudi.

YİT, dönen dolapları çok daha ayrıntılı surette biliyor. İsimleri de bağlantıları da sahada kullandıkları personeli de bu personellerin hangi işlere burnunu soktuğunu da biliyoruz ve operasyonlarımızı tamamlayana kadar bu kısımları buradan elbette yayınlamayacağız.

Ankebut Ağı’nın bu birimini de imha edeceğiz.

Mehmet Fahri Sertkaya

Bermuda Şeytan Üçgeni 2

Bermuda Şeytan Üçgeni denilen alanın altında, okyanus suyunun altındaki yeraltı üssünde gizlenen uzaylı türü, Griler denilen tür…

Bunların okyanus altındaki mağaralarda yaşadığı iddia edilemez. Yaşadıkları o yere mağara denemez. Orada muazzam bir sistem var. Öylesine büyük bir yeraltı üssü kurmuşlar ki yerleri ile gökleri arasında yani üzerinde yaşadıkları zemin ile tavandaki toprak arasında çok büyük mesafe var. Orada aynı anda çok sayıda dev uçak ya da UFO bir arada uçabilir.

Oradakiler sanki yer üstünde yaşıyorlarmış gibi şartlar içindeler. Başka türlerin, dünyanın başka yerlerinde yaptığı gibi burada da tavanları karanlık bir toprak parçası gibi durmuyor. Gelişmiş aydınlatma sistemleri var ve gün ışığı yayıyor. Bu sistem dünyamıza göre ayarlanmış ve dünyamızda o bölgede gece olunca onların da ışıkları kararıyor. Gündüz olunca yanıyor. Bazı kısımlarında ise daha ilginç bir hal var. Sanki okyanus suyu ile kendileri arasında kalın bir toprak parçası yokmuş gibi duruyor. O kısımlarda yukarı bakılınca okyanus suyunu ve içindeki deniz canlılarını görüyorlar.

Dünyamızda kendilerine Griler denilen bu uzaylı insan türünden olanların çoğu gayr-i müslim, saldırgan ve işgalci…

Fırsat bulsalar hemen şu dakika dünyamızın tamamını istila ederler ve dünya insanlığından kimseyi sağ bırakmazlar. Lakin buna fırsat bulamıyorlar. Başka bir uzaylı insan türü onlara set oluyor ki bu tür Merihli/Marslı Müslüman kardeşlerimiz.

Şu anda dünyamız üzerinde çok sayıda uzaylı başka insan türü var. Kiminin az sayıda adamı var, kiminin çok sayıda… Kiminin dostane niyetleri var ve kimi ise çok saldırgan. Lakin dünyamız üzerinde bulunan türlerden en ileri teknolojiye sahip olanı Merihliler… Bunun böyle olması, dünya tarihinde bir kırılma noktası oluşturuyor. Yoksa tamamen istila edilen ya da hiç istila edilmeden tamamen imha edilen belki yüzbinlerce gezegenden biri de biz olacaktık.

Merihliler gezegenimizi Ay üzerinden de koruyorlar. Ay’da da onlar ve başka türlerden Müslüman müttefikleri var. Uzaydan gelecek saldırıları karşılayıp bizim haberimiz bile olmadan engelliyorlar. Geçen sene emekli bir ABD Generali bu gerçeği kameralar önünde itiraf etmişti ve hemen etramızda birilerinin bizi saldırgan başka birilerinden koruduğunu, lazerle savaştıklarını açıkça ifade etmişti. Bu ifadeleri bir belgeselde yer almıştı.

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Terminatör filmi de bilimkurgu değil

James Cameron, Ankebut Ağı içinde önemli yeri olan bir ailenin çocuğu olarak büyüdü. Akrabaları arasında ve aile çevresi/dostları arasında önemli kişiler vardı. Bunlar, muhtelif devletlerin ve devlet kurumlarının başında bulunan, kritik konumlarda olup kritik bilgilere rahatça ulaşan kişilerdi. Aralarında NASA’dan, CIA’dan kritik kişiler de vardı.

Bunun bir neticesi olarak James Cameron’un gençlik yıllarında etrafında hep sarsıcı gerçekler konuşuldu. O, bunlara hep kulak misafiri oldu. Çok da ilgi duydu, şaşırdı, sorguladı, daha çoğunu öğrenmek istedi. James’in dinledikleri arasında bazıları, daha sonra dünyaca meşhur olmasını sağlayacak senaryoların temelini oluşturacaktı.

18 bin alem içinde bazı başka dünyalardaki bilim ve teknojinin bize on binlerce sene fark attığını… Oralarda gerçeğinden çok zor ayırt edilebilecek kalitede robotlar yapıldığını… Bu robotlarda gerçek insan derisi, dokusu, gözü, saçı kullanıldığını ama gerçek dokuların aslında gerçek insanlardan alınmayıp yapay yollarla üretildiğini… Bu robotlarda normal insan gibi davranabilen süper gelişmiş yapay zekalar kulanıldığını… Bu gerçekçi robotların bir kısmının harp maksadıyla üretildiğini, öldürmek ve termine etmek (bitirmek, yok etmek) için üretildiğini… Ve çok daha fazlasını, zaten elde edilmiş, kesinleştirilmiş gerçekler olarak yıllarca dinledi.

Daha sonra kendince bunları senaryo yaptı ve filminin yapılmasını istedi. O kadar çapsız, kabiliyetsiz bir gençti ki o hali ile senaryoyu kimse kale almadı. lakin yine Ankebut Ağı’ndaki bağlantılar devreye girdi. James’in senaryo diye yazdığı “gerçek bilgiler” Hollywood’a James üzerinden ulaştırıldı. Hollywood’takiler bunu alıp sıfırdan çalıştılar, kurgu, akıcılık, detaylar, mantık eklediler. Sosladılar, süslediler ve filmini yaptılar. Dünyaya da “İşte bu müthiş senaryo James Cameron’a ait” dediler. Bu, aynı anda birkaç kuş vurmaktı. Hem paraya para kattılar, hem Hollywood’u kıymetlendirmiş oldular, hem de gelecekte yerlerine geçirecekleri Yahudi ve Mason gençler arasına James’i de kattılar, James’i de çakma bir senarist, yönetmen ve yapımcı yapmanın önünü açtılar.

İşte gerçekte bir Ankebut Ağı olduğu için ve bu ağı oluşturan Yahudiler ile bu ağa sızan Griler, dünya insanlığını kendine köle gördüğü için NASA, Mars’ta sıvı su olduğunu 50 yıl sonra açıkladı. Bunu da başka çaresi olmadığı ve mecbur kaldığı için açıkladı. Binbir türlü kritik bilgi dünya insanlığından gizlendi, gizleniyor. Dünya insanlığına, Ankebut Ağı’nın kontrolüne girmiş onlarca devlet üzerinden akıl almaz tuzaklar kuruldu, kuruluyor.

Avatar filmi de bilimkurgu değil

İzlenecek bir yanı yokmuş. Defalarca dondurup başka şeylerle meşgul oldum, sonra yeniden zorladım kendimi, izlemeliyim diye… Yine de mümkün olmadı, kapattım.

Ahlaksızca hazırlanmış, dişiliğin, erkekliğin ön plana çıkartıldığı, çok sıradışı sinema tekniklerinin kullanılmadığı, senaryosu gülünesi tezatlarla, canlandırmaları basit zekanın ürünü sahnelerle dolu bir film…

Bizi alakadar eder bir yönü var

O da bu Avatar filminin bilimkurgu kategorisinde bir film olmayışı..

Sarsıcı ama gerçek…

18 bin alem içinde böyle bir uzaylı insan türü gerçekten var. Bir gezegende, bu Avatar filminde canlandırılmış/resmedilmiş dış görünüşe sahip insan türü yaşıyordu. “Yaşıyordu” diyorum, çünkü artık yaşadıkları gezegenin üstünde hayat sahibi kimse kalmadı. O gezegen varlıkta duruyor ama üstünde hiçbir canlı yaşayamıyor. Başka bir gezegendeki başka bir insan türü, o gezegene saldırdı ve üstündeki hayatı yok etti.

Lakin aralarından bir kısmı son anlarda kaçıp başka başka gezegenlere gittiler. Bir kısmı bizim gezegenimize de geldi.

Gerçek hayatta da filmde canlandırıldığı gibi bizden çok uzun boylu ve iriler. Gerçek hayatta da ciltleri filmde canlandırılan renkte…

Gerçekte de vücut biçimleri bu kadar insansı, yüzleri bu kadar insansı ve bizim türümüzün yüz şekline bu kadar benziyor. Gerçek hayatta da bu insan türünün saçları/tüyleri var. Saçlarını aynı filmdeki gibi hep uzun tutuyorlar. (Pek çok başka türde hiç saç, tüy yok). Gerçek hayatta da bu türün kuyrukları var. Kuyrukları da aynı filmde canlandırıldığı gibi… Şu Avatar filmini çekenlerden çok daha fazla “insan”lar. İnsanı insan yapan meziyetlerini kaybetmemişler. Kadınları da erkekleri de gayet medeni şekilde giyiniyorlar.

Kulakları da tam Avatar filminde canlandırıldığı gibi… Birebir aynı… Lakin filmi yapanların, bildikleri halde Avatar filminde bahsetmedikleri gerçekler de var. Gizledikleri gerçeklerden biri de şu ki bu insan türü hem suda hem karada yaşayabiliyor. Karada tıpkı bizim gibi nefes alan bu tür, suya girip saatlerce, günlerce, haftalarca hiç zorlanmadan suda da kalabiliyor.

Balıkların kafalarının arkasında solungaç solunumu için “solungaç kapağı” olduğu gibi, bu insan türünün kulak kepçelerinin hemen arkasında da solungaç kapağı var. Filmde gözler de gerçeğe sadık kalınarak canlandırılmış. Bizde gözbebeğinin çevresi beyaz iken onlarda gerçekten sarı. Hem de sarı rengin tonuna kadar, gerçeğe tam sadık kalınarak bir canlandırma yapılmış.

Nedense burun kısmını gerçeğe sadık kalmayarak yapmışlar. Burunlarını abartmışlar, gerçekte o kadar geniş ve şekilsiz durmuyor.

Bu türün bebekleri de gerçekten bu görüntüde… Bu canlandırmada fark edilen hata, kuyrukta… Bunların bebekleri de kuyruklu doğuyor ama çok küçük kuyruk oluyor. Kuyrukları daha sonra büyüyor. Bu türde doğum yumurtlama ile oluyor. Bebekler katı çepere sahip yumurtanın içinde doğuyorlar, bir süre yumurtada kalıyorlar, sonra kendileri kırıp çıkıyorlar. Kadınları erkeklerden daha narin, daha kısa ve ilk bakışta fark edilecek bir kadınsı duruşa sahipler. Kadınlarında bizim türümüzün kadınları gibi göğüsler de var. Erkeklerinde bizim türümüzün erkekleri gibi sakal ve bıyık da var.

Bunlar, Müslüman olmamışlar ama çok zararlı, saldırgan, vahşi de değiller. Dünyamızda gizlendikleri yeri tespit edip inceleme hatta ele geçirme operasyonları yapan bazı devletlerin personelini öldürmekten ise geri durmadılar. Kendilerini tehlikede gördüklerinde şiddet sergiliyorlar.

Resmi kayıtlara geçen bir vak’ada, bunlardan bir tanesi su içinde iken ağ atılmak sureti ile ele geçirilmek istendi. Yaklaşık 20 Sovyetler Birliği su altı askeri bunlardan birini su içinde sıkıştırdı, ağ attılar, tam yakaladıklarını düşünürlerken av oldular.

Ağa takılan bu başka gezegenin insanı, ağı atan yirmi kişiden üçünü öldürdü, ağı koparttı/kesti ve kaçtı.

Üç Rus askerini, üçünü aynı anda çok derine çekerek ve vurgun yemelerini sağlayarak öldürdü.

Bu başka insan türü, bizim dünyamıza gelince, Kızgızistan sınırları içindeki Issık gölünün altına ve çevresine yerleşti.

Issık gölü, Kırgızistan’ın kuzey doğusunda, Kazakistan sınırına yakın bir bölgede, kuzeyinde Küngöy Ala dağları ve güneyinde Teskey Ala dağları arasındaki tektonik çukurda yerleşmiş, ortalama deniz seviyesinden 1606 m yükseklikte bir göldür. Güney Amerika’daki Titicaca gölünden sonra dünyanın ikinci en büyük dağ gölüdür.

Karla kaplı dağlarla çevrelenmiş olmasına rağmen, gölün suları hiçbir zaman donmaz; bundan dolayı gölün adı “ısı veya sıcak, ılık göl” anlamına gelen Kırgız Türkçesi’nde “Isık Köl”dür. Kırgız Türkleri bu göl için “Kırgızistan’ın bermeti (incisi)” diye adlandırmışlardır.

Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

..

İki milyar yıl önce dünyamızda nükleer santraller vardı.

Geçmişte çok defa yüksek bilim ve teknoloji çağları yaşandı

Afrika’daki Gabon Cumhuriyeti, zengin uranyum yataklarına sahiptir. 1972 yılında Fransa’daki bir fabrika Gabon’dan uranyum ithal etti. Fabrika ithal ettiği uranyumu incelediğinde büyük bir sürprizle karşılaştı, çünkü uranyum çoktan rafine edilmiş ve kullanılmıştı.

Doğal uranyum izotopu U-235, nükleer yakıtta bulunan yüzde 0,7202 bölünebilir bir malzemeye sahiptir. Fakat Afrika’dan ithal edilen uranyumdaki izotop yüzdesi 0,7171 idi, yani bu uranyumun daha önceden kullanılmış olduğu anlamına geliyordu.

Şekil 1: Oklo Uranyum Cevher Yatağı

Modern bilim çevrelerinden büyük ilgi

Zamanında dünyanın dört bir yanından gelen bilim adamları bu fenomeni keşfetmek için Gabon’da toplandı. Onlar bir takım araştırmalar yaptıktan sonra bu uranyumun bulunduğu yerde, bu günkü modern bilimin bilgisini aşan ve çok gelişmiş bir nükleer reaktörün bulunduğunu keşfettiler. Bu reaktör 1,8 milyar yıl önce inşa edilmiş ve 500.000 yıl çalıştırmıştı.

Bu uranyum madenini iyice araştırıldıktan sonra, uluslararası nükleer konferansta sonuçları yayınlanmış ve paylaşılmıştır. Paylaşılan bu araştırma sonuçlarında en ilginç olanı ise, bu uranyumun parçalanmış olduğu ve uranyumun bulunduğu bölgede radyoaktif atıkların tespit edildiği bilgisidir.

Devasa büyüklükte bir reaktör 

Bu devasa nükleer reaktör ile bugünkü mevcut çağımızın reaktörleri kıyaslanamaz. Yapılan araştırmalara göre, bu nükleer reaktör, birkaç mil uzunluğunda idi. Fakat buna rağmen bu devasa reaktörün termik etkisi, sadece 40 metrelik dar bir çevreyi kapsıyordu.
Bu gerçekler ile karşı karşıya kalan bilim adamlarından bazıları, bu nükleer reaktörün insan yapımı olamayacak kadar kusursuz olduğunu ve ancak doğal bir reaksiyon sonucu meydana gelen doğal bir reaktörden söz edilebileceğini iddia ederek, insanlık tarihine ve fizik bilimine bakışımızı tepetaklak edecek bu konuyu kısa sürede kapatmak istediler. 

Gerekli olan saf su nereden geliyor?

Şekil 2: 15 reaktörün yerlerini gösteren harita

Dr. Glenn T. Seaborg, Amerika Birleşik Devletleri Atom Enerjisi Komisyonu eski başkanı ve ağır elementlerin sentezi üzerine yaptığı çalışmalarından dolayı Nobel Ödülü almış bir bilim adamıdır. Doğal bir reaksiyon için gerekli bazı şartların eksiksiz bir şekilde bir araya gelmesi gerektiğine işaret eden Dr. Glenn, örneğin nükleer reaksiyon için suyun son derece saf olması ve sadece yüzde bir milyon gibi en ufak bir kirlilikteki bir suyun, bu reaksiyonun ‘zehirlenmesine’ ve durmasına sebep olacağını ve doğada böyle bir saflığa sahip bir suyun bulunmadığını söyledi.


Doğal konsantrasyonlar nükleer bir reaksiyon için yetersiz 

Bu günkü kaya uranyum izotop konsantrasyonu yüzde (0,7171). 2 milyar yıl önce, kaya uranyum izotopu U-235 konsantrasyonu yüzde 3 idi. Bu, 2 milyar yıl önceki bir uranyum nükleer reaksiyonu için uygun değildi. Buna rağmen 2 milyar yıl önce böyle bir reaksiyon meydana geldi. Bu da gösteriyor ki, böyle bir reaksiyonun ancak yapay olarak ve insan eliyle gerçekleşmesi mümkündür.

Şekil 3: Reaktör Bölgesi… Fosil reaktör maden ocağının yan tarafında beton içine alınmış. Betonlama, fosil reaktörün radyasyon açısından tehlikeli oluşundan değil, ocağın eğiminden dolayı kaymasını önlemek üzere yapılmış 

SONUÇ ve DÜŞÜNCELER:

Oklo fenomeni olarak bilinen, jeolojik ortamda 15’den fazla nükleer reaktör fosilinin keşfi olayı ile ilgili olarak en son yayınlanan (2011) bilimsel makalelerden birinde yazarlar diyor ki “Bu fenomenin keşfinden bu yana 40 yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen olay hâlâ bütün gizemini koruyor”[1].

Bir diğer bilimsel makalede ise Petrov ve arkadaşları tarafından “1972 yılında Gabon’da Oklo çıplak reaktörlerinin keşfi, 1945 yılında Enrico Fermi ve ekibi tarafından yapay füzyon zincirleme reaksiyonunun keşfinden bu yana, reaktör fiziğinin belki de en önemli olaylarından biri” yorumu yapılıyor [2].

Bu bulguları iyice incelediğimizde, önümüze çıkan tablo ise, yaklaşık 2 Milyar yıl önce Gabon’da teknoloji ve bilim bakımdan bizden daha üstün bir medeniyetin yaşamış olduğudur.

Onlar 2 milyar yıl önce bizim yapamayacağımız bir nükleer reaktör inşa etmiş ve tam olarak 500.000 sene çalıştırmıştır. Bu kulağa inanılmaz gibi gelse de, her şey böyle bir medeniyetin varlığına işaret etmektedir.

Salah-Eddine Bentridi, Benoıˆt Gall, Franc¸ois Gauthier-Lafayea, Abdeslam Seghour,
Djamel-Eddine Medjadi, ”Inception and evolution of Oklo natural nuclear reactors”
(Ge´ne`se et e´volution des re´acteurs nucle´aires fossiles d’Oklo), C.R. Geoscience 343 (2011) 738–748.Y. V. Petrov et al., “Natural Nuclear Reactor Oklo and Variation of Fundamental Constants: Computation of Neutronics of Fresh Core,” Phys. Rev. C. 74, 064610 (2006).

Böyle bir medeniyetin değil böyle çok sayıda medeniyetin dünya üzerinde dönem dönem çok yüksek bilim teknoloji çağları yaşadıklarını ispat eden onlarca başka yayın da SpaceExplorer.TV web sitemizde bulunabilir.

Gerçek Man in Black (Siyah Giyen Adamlar) kimler?

Siyah Giyen Adamlar filmi hayali bir senaryo üzerine çekilmedi. 

Gerçek hayattan gelen bir takım bilgilerin üzerinde oynanarak bu film çekildi. 

Hep aynı fiziki özelliklerdeki Siyah Giyen Adamlar, yüzlerce farklı insan ile temasa geçtiler. “Gördüklerini unutur ve kimseye anlatmazsan senin için daha iyi olur.” dediler. 

Pekiyi de kimdi bunlar? Filmde görüldüğü gibi şen şakrak insanlar değildiler. Hatta onlar insan değildiler. Evet, onlar dünya dışı başka insan ırklarının geliştirdiği çok gelişmiş robotlardı. Kâr amacı ile çekilen film bunu anlatmadı. İşte sarsıcı gerçekler…


An itibari ile yapılan araştırmalar, gezegenimizdeki insanların yüzde ellisinin uzaylıların varlığına, uzaylıların dünyamızı ziyaret ettiklerine ve ABD’de gizli uzaylı üsleri bulunduğuna inandığını gösteriyor. 

Üstelik ABD gizli servislerinin ve ABD’yi içeriden yöneten Siyonistlerin, ve Siyonistlerin tam kontrolündeki Hollywood‘un, uzaylılara inanmayı delilik gibi gösteren sayısız radyo ve TV yayınına ve filmlerine rağmen…

Ülkemizde, içtiği çorbada, bastığı otta ve giydiği kotta bile illuminati arayan, “Galiba babam illuminati” ayarına gelen ve bir iddiada bulunurken duvardan başka bir şeye dayanmayan çok sayıda ruh hastasının iddia ettiğinin aksine, ABD ve Siyonistler dünya insanlığını UFO’ların gerçek olduğuna inandırmadılar. İnandırmaya da çalışmıyorlar. Böyle oyunlarla dünya işgaline gitmek gibi bir niyetleri de güçleri de yok. Tam aksine, UFO ve uzaylı konularını hep sulandırdılar. Hep alay mevzusu haline getirdiler. Hep üzerini örttüler. 

Bir taraftan da 1941’de, 1947’de ve 1950’lerde düşen UFO’lardan, tersine mühendislik ile teknoloji çaldılar. Neler döndüğünü kendileri de tam olarak anlamaya çalıştılar. 1950’lerde sırf bu iş için 51. bölgeyi kurdular. Dünya dışı insanların ulaştıkları teknoloji ile dünyamız üzerindeki teknoloji arasında korkunç bir uçurum olduğunu gördüler.  Tam bu sıralarda “Uzun Beyazlar” olarak isimlendirilen dünya dışı bir insan ırkının “Beraber çalışalım” teklifini kabul edip zamanın ABD başkanı Eisenhower liderliğinde, uzun beyazlar ile anlaşma masasına oturdular. Burada emin olamıyoruz, belki de uzun beyazlar, ABD’li yöneticileri bir şekilde buna mecbur bıraktılar. (Bknz: Uzaylı ABD anlaşması)

Bu yaşananlara İran’ın resmi makamlarının iddia ettiği gibi “ABD’yi uzaylılar yönetiyor.” denilebilir mi, işte meselenin bu yönü çok tartışılır. Ama kesin olan bir şey var ise, uzun beyazlar denilen ırkın 51. bölgede çalışmakla kalmayıp ABD’nin sivil ve askeri kurumlarının pek çoğuna sızdıkları.. (Bu arada, Acaba UFO’ları araştırdığı iddia edilen bir teşkilat, aslında UFO’ları gizliyor olabilir mi?Buraya da bir bakın!)

SpaceExplorer.TV olarak “gerçektir” ya da “gerçek değildir” deme imkanımız bulunmasa da, “gerçek olması çok muhtemel” diyebileceğimiz daha sarsıcı iddialar var. Dünyanın çeşitli ülkelerindeki ciddi araştırmacılara, hatta Rus’ların eski devlet yetkililerinin iddialarına göre,Uzun Beyazlar denilen dünya dışı insan ırkının, ABD başta olmak üzere dünyanın idaresini ele geçirme gayreti çok üst düzeyde… Daha da sarsıcı olanı ise bunun için çok ileri seviyedeki teknolojilerini kullanırken, tamamen insansı gözüken robotlar kullanıyor olmaları. İşte zurnanın zırt dediği yer de tam burası… Dünya üzerinde binlerce kişinin gördüğü, konuştuğu ve en nihayet Man in Black filmine ilham veren Siyah Giyen Adamlar, aslında uzun beyazların ürettikleri ve bizim aramızda bizim gibi gözükebilen gelişmiş insansı robotlar. Hepsi de aynı fiziki özelliklerde, aynı boyda, aynı beden ölçülerinde, aynı tip kıyafette: Siyah ayakkabı, siyah pantolon, siyah ceket, siyak şapka ve beyaz gömlek…

Şimdilerde Japonların dünyaya duyurdukları insansı (onlarca farklı insan yüz mimiklerini bile yapabilen, duyguları taklit edebilen) süper robotlarını, çoktan geliştirmiş olan ve bu robotlara karşısındaki gerçek insanı(yani biz biyolojik yapıdaki dünya insanlarını), gönderdiği bir takım dalgalar ile etkileme (ağrılara sebep olma, kısmi felce sokma, geçici felce sokma, bayıltma, hafızasına erişme, zihnini okuma ve yapacağı hareketi tahmin etme ve hafızasını silme) kabiliyeti kazandırmış olan uzun beyazlar, meşhur Siyah Giyen Adamlar (Man in Black) filmine de konu olan kişilerin ta kendileri olabilirler. İddialara göre, Siyah Giyen Adamlar aslında, gerçekte ilk bakışta dünya insanlarından farklı oldukları anlaşılan ve bu yüzden aramıza karışamayan uzun beyaz uzaylı ırkının, dünya insanları arasında kullandığı robotlardan başka bir şey değildi. 

Önümüzdeki haftalarda bu konuları, iddialar, kaynaklar, şahitler ve kıyaslamalar ile daha derinlemesine incelemeye çalışacağız… 

İşte bu da dünya insanlığının ulaştığı insansı-gerçekçi robot teknolojisi… 

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

..