Ama çok uzak geçmişte bir zamanda, bugünkü gibi değil, günümüzdekinden çok çok daha ileri bilim ve teknolojinin geliştiği bir zamanda, dünya insanları genetik biliminde adeta uçuşa geçmişlerdi. Ahlaki, vicdani, dini sınırları tanımaz olup da tutup hayvan türlerinin genetik kodlarını birleştire birleştire binlerce yeni tür hayvan türetmişlerdi.
O binlerce hayvan türünden biri de cadı makisi de denilen şu gördüğünüz hayvan türü…
Cadı makileri söz konusu o zamanda genetik mühendisliği ürünü olarak, baykuşlarla maymunların genetik kodları birleştirilerek türetilmişlerdi. Açıkça gözler önündeki istedikleri gibi bir ayar tutturamadılar, aralarında küçük farklılıklar olan çok fazla sayıda genetik kod birleştirme denemeleri yaptılar ve bu da birbirine çok benzeyen ama farklılıkları da bulunan birçok cadı makisi türü türemesine sebep oldu.
Cadı makisi denilen bu hayvan türü kuş beyinli bir hayvan türü… Yani beyinleri çok küçük ve gözleri bile beyinlerinden büyük. Kafalarının hareket kabiliyeti tıpkı baykuşlar gibi. Ağaçlarda ve ağaç dallarında durabilişleri, tüyleri, gözleri, görme kabiliyetleri hep baykuşlardan gelen genetik kodlar sayesinde… Günümüz bilimi bu tür hayvanları inceleyip de genetik mühendisliği ile türetildiklerini kesinlik derecesinde anlayabilecek seviyede ama başka bir eksik var ki o da ahlak/namus…
Tutup bu hayvanları da evrim aldatmacası ile açıklamaya kalkmak, primat demek, hiçbir somut bilimsel delile dayanmadan üfürdükçe üfürmek, ne kadar büyük bir ahlaksızlık. Çok ileri bilim ve teknolojiye sahip olduklarında sınırları aşıp tabiatın nizamına müdahale eden o zamanın insanları bile günümüzün evrimcilerinden belki de daha namusluydular.
ABD’nin California Üniversitesi’nden Marissa Ramsier’in başında olduğu araştırma grubu, “cadı makigiller” olarak da bilinen küçük canlının, 20 kilohertz’in üzerinde ses çıkardığını ve bu frekanstaki sesleri algılayabildiğini tespit etti.
Bilim adamları, aralarında yarasa, balina, evcil kedilerin bulunduğu birkaç memeli türünün bu frekans aralığında ses çıkarabildiğini ancak bu konuda Filipin Tarsier’ine yaklaşamadıklarını belirtti.
Filipin Tarsier’i, bir tehdide karşı uyarıda veya cırcır böceği avına çıkmak için çağrıda bulunurken, 70 kHz civarında ses çıkartıyor ve 90 kHz’in üzerindeki sesleri algılayabiliyor. Biology Letters dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, bu frekans aralığı memeliler için ölçülen en yüksek rakamları ortaya koyuyor.
Çin’de bulunan bu 55 milyon yıllık cadı makisi (tarsiyer) fosili, milyonlarca yıl önce genetik mühendisliğinde sınır tanımayarak, yırtıcı kuşlarla sürüngenlerin genetik kodlarını birleştirmek yoluyla dinozorların türemesine bile sebep olan insanların, maymunların ve baykuşların genetik kodlarını birleştirerek cadı makisi dediğimiz bu türün türemesine de sebep oldukları ihtimalini çok güçlendiriyor.
Çok yanlış bir şekilde kendilerine bilim adamı denilen evrimci üfürükçüler, on yıl boyunca bu fosili incelediler. Fosilin topuk ve ayak kısmındaki bazı farklılıklar nedeniyle hemen bunu safsatalarına araç etmek, dünyada “bilimsellik” maskesiyle sergiledikleri din düşmanlığını artırmak istediler. Bu fosilin insanlarla primatlar arasındaki sözde ara geçiş formu olduğunu ilan ettiler. Oysa dünyamızın tabiatında/yaratılışında var olmayan cadı makileri, milyonlarca yıl önce genetik mühendisliğiyle türetilirken çok yüksek sayıda denemeler yapıldı ve birbirinden ufak farklılıkları olan muhtelif cadı makisi türleri türetildi. Hepsi bu…
Dünyada insanların da hayvanların da “ara geçiş formu” yok, hiç olmadı. Bilimsel temellere dayanan namuslu/ahlaklı bir bilim adamının bu fosili ara geçiş fosili ilan etmesine meydan yok.
Türk milleti başta olmak üzere bütün insanlık, Göbeklitepe ve benzeri mekanlardan elde edilen kesin neticelerden mahrum bırakılıyor. Bu, bilimsel bir mantık/duruş değil, bu Siyonist/Masonik bir mantık ve duruş…
Devletleri/Milletleri idare eden idarecilerin, elde ettikleri bu gibi sarsıcı gerçekleri gizlemeye hakları yok. Buna bir son verilmeli. Göbeklitepe, insanlık tarihine bakışı kökten değiştiriyor. Yine bir Yahudi oyunu/kazığı olan “evrim” aldatmacasını yıkmakla kalmıyor, geçmişte, bu günümüzdekinden çok ama çok daha ileri bilim ve teknoloji çağları yaşandığını kesin surette ispat ediyor.
Göbeklitepe’nin ne kadar sıradışı bir yer olduğu anlaşıldığında, henüz kazıların yenice başladığı o yıllarda, bazı devletlerin gizli servisleri de alaka gösterdiler. İlk yıllarda elde edilen bazı şeyler yurt dışına kaçırıldı.
Bunlar maddi menfaat için kaçırılmış şeyler değildi. İnsanlığı İslam’dan, kurtuluştan uzak tutmak isteyen Ankebut Ağı’nın planlarını alt üst edecek ve bunların dünya insanlığına, hiçbir bilimsel temeli olmadığı halde çok bilimselmiş gibi dayattığı bazı nazariyeleri/kabullenişleri/akımları bir anda yıkacak şeylerdi.
Kaçırılanların arasında, taş tabletler üzerine yazılmış uzun uzun yazılar da vardı.
Göbeklitepe’nin “Dünyanın ilk tapınağı” olmadığını da biliyorlar, ibadethane/tapınak olmadığını da biliyorlar, İbadethane demek için yeterli delil olmadığını da biliyorlar. Yine de zihin bulandırıyorlar.
Göbeklitepe, yaklaşık olarak Nuh tufanından beş bin sene kadar sonra, yüksek bilim ve teknoloji çağında yaşayan insanların, maden çalışmaları yaptığı geniş ve yerleşimden uzak o alanda, fazlaca emek harcamadan ve teknik kullanmadan hızlıca kurduğu bir şantiyeden başka bir şey değildi.
Bu insanların elinde, bir asırdan fazla süredir bizi ziyaret eden ama gizlenip duran başka uzaylı insan türlerinin elindeki UFO denilen tarzda uçan vasıtalardan da ta o zamanda vardı. O tek parça koca taşları kilometrelerce uzak mesafelerden hava yollu ile ve hiç zorlanmadan getirdiler. Hiç uğraşmadan, özen göstermeden, fazlace emek/teknik sarf etmeden kaba hatlarla şekillendirip diktiler. Bunu yaparken, günümüzdeki elektikli/motorlu taş testeresi gibi son derece ilkel bulacakları aletleri kullanmadan, çok daha ileri teknoloji kullanarak yaptılar. Ünlü Rus fizikçi ve arkeolog Saharov’un söylediği gibi, o taşları keserken kullandıkları teknik/alet, günümüzde dünyada mevcut değil. O bölgeyi maden çalışmalarında değerlendirdiler. O zamanlarda, dünya insanlığı ile başka dünyaların/gezegenlerin insanları arasında, gizlenmeden gelinip gidilen bir irtibat olduğuna dair tarihi pek çok iz de var. Bu kısımları da çoktan çözdüler.
İrem bağı diye bilinen yapay cenneti/bahçeyi, Hud aleyhisselama “Senin Rabbinin öyle dediğin gibi cennetleri varsa, ben de bir cennet yaptırayım da gör” diyerek kendi zamanındaki çok yüksek bilim ve teknoloji ile Şeddad bin Ad yaptırmıştı. Şeddad’ın kavmi olan Ad kavminden geriye, yer altı şehirlerinde de olsa ya da bir şekilde yer altında kalmış da olsa hiç yüksek teknoloji ürünü bir şeyler kaldı mı diye, Yemen başta olmak üzere çok yerlerde, kontrollerindeki birkaç devletin desteği ile çalışmalar, kazılar yapıyorlar. Bu çalışmaları da olduğundan çok farklı maksatla yapılan kazılar gibi gösteriyorlar. Aslında arkeoloji sahasında da istihbaratların, devletlerin savaşı hakim.
12 bin sene kadar önce bu maksatla yapılan Göbeklitepe bölgesine, üzeri toprakla kaplanmadan önce, birçok başka medeniyetin gelip yerleştiğini, bunların, öncekiler kadar bilim ve teknolojide ileri olmadıklarını, oraya öncekilerin yapmadığı eklemeler yaptıklarını ve T şeklinde taşlar üzerinde bile oynamalar yapmaya çalıştıklarını kesin surette belirlediler.
Aslında pramitlerin hikayesinin de çok benzer olduğunu biliyorlar. Onlar da mezar değildi, enerji santrali veya ihtiyaçtan benzeri başka maksatlarla inşa edilen yapılardı bunlar. Daha sonra pek çok kavim bunları kullandı ama öncekiler kadar bilim ve teknolojide ileri değillerdi ve izler, işaretler, eserlerde kullanılan teknikler birbirine hep karıştı.
Göbeklitepe’nin artık çok sarsıcı bir yanı kalmadı. Çünkü Göbeklitepe’den daha eski ve tıpkı Göbeklitepe’de olduğu gibi, günümüzde mevcut olandan bile daha ileri derecede yüksek bilim/teknoloji ile inşa edilmiş çok eser/şehir bulundu. Bunlardan biri Hindistan sahillerinde denizin altında bulundu ve 35 bin yıllık olduğu tespit edildi.
Dünyada, geçmişte yüksek bilim ve teknoloji çağları yaşanıp yaşanmadığına, evrim gerçekleşip gerçekleşmediğine dair tartışmalar, tartışmaya mahal kalmayacak kesinlikte aslında onlarca sene önce son buldu. Lakin, dürüst, hakkaniyetli, namuslu insanlar için son buldu. Ankebut Ağı’na dahil olup da kendi ırklarından başkaca bütün ırkları kır hayvanları gibi görebilecek, onları kasten felakete sürüklemeyi “dava” görebilecek, inanılmaz acılara milyarlarca insanı sürüklemekten keyif alacak kadar şeytanlaşmışlar için, hiçbir zaman bitmeyecektir bu tartışmalar. Çünkü onlara, dünya insanlığını İslam’dan, dünya ve ahiret saadetinden uzaklaştırıp felaketlere sürükleyen her şey her zaman lazım.
Göbeklitepe inşa edilmeden 7-10 bin sene önce bile dünyamız üzerinde yüksek bilim ve teknoloji vardı. Ayrıca yüksek teknolojiye erişmiş uzaylı başka insan türleri de gizlenmeden gelip gidiyorlardı. Şu ana kadar, bu bilgileri doğrulayan binlerce bulgu buldular. Bu gördüğünüz iskelet, onlardan sadece biri…
Bu iskeleti, çok yüksek sayıda uzman inceledi ve hepsi de “Bu, bu dünyadan değil” demek zorunda kaldı. Evet, o da bir insan ama bu dünyanın değil başka bir dünyanın/gezegenin insanı…
Şu anda kesinleşmemiş olsa da, Nuh kavminin, sahip oldukları çok yüksek teknoloji ile dünyayı mahveden o büyük tufana kendi elleri ile sebep olmalarından hemen sonra, dünyada bir avuç insanın kaldığı o anlarda bile başka dünyaların insanları dünyamıza gelip yerleşmişler.
Kolları ve bacakları hariç tutulsa, başı gövdesi kadar iri/büyük duran, toplamda boyu bize kıyasla çok kısa olan, gözleri çok iri olan, buna rağmen yetişkin azı dişleri bile bulunan (çocuk olmadığı kesin olan) bu iskeletin/insanın kavmine dair yapılan çalışmalardan elde edilen netice şu ki, tufandan hemen sonra gelmişler, uzun süre kalıp sonra topluca çekip gitmişler.
Sahra çölü, Yağmur Ormanları kadar yeşil ve hayat dolu bir yerdi
Tam tarihi kestirebilmek mümkün değil ama günümüzden çok yaklaşık tahminle 12 bin sene önce, Göbeklitepe’nin UFO’ların konabileceği bir maden tesisi olarak kısa sürede ve kolayca inşa edildiği o devirde, Sahra çölü, Yağmur Ormanları kadar yeşil ve hayat dolu bir yerdi.,
Dünyamızda da bilim ve teknoloji seviyesi çok yüksekti, başka dünyaların yüksek bilim ve teknolojiye sahip insan türleri de gizlenmeden dünyaya gelirlerdi.
Yaşanan savaşlar da bu nedenle çok şiddetli olurdu. Devletler birbirlerine karşı, şu günümüzde olduğu gibi elektromanyetik silahlar, iklim silahları, uydu silahları kullanırlardı. Daha ötesinde dünya teknolojisiyle üretilmiş UFO’lar da kullanılır, bunlardan lazer silahlarıyla saldırılar yapılırdı.
Sahra çölünün dört bir yanında, taşlara, mağaralara çizilen resimlere bakıldığında, orada binlerce sene önce binbir türlü hayvan türünün yaşadığı anlaşılabiliyor. Yine Sahra çölünün dört bir yanında bulunan camlaşmış kum ve taşlara bakılınca, bir gün geldiğinde orada aniden kumları/taşları yakarak cama çevirecek kadar yüksek ateşlerin var olduğu da anlaşılabiliyor.
Konuya ahlaklı bilim adamları olarak bakıldığında, Sahra çölünün kısa süre içinde ve büyük saldırılar neticesinde çöle dönüştüğü anlaşılabiliyor. Bu söyleyebilmek için yeterli bulgular var.
Yaşanan çok şiddetli harplerin neticesinde, günümüzde Sahra çölü dediğimiz o yer çöle dönüştü ve sonrasında piramitler inşa edildi. Çünkü piramitler, günümüzde HAARP diye de bilinen teknolojiden bile çok daha ileri seviyede olan o zamanki elektromanyetik saldırı (suni yağış, fırtına, tayfun, hortum, deprem) çeşitlerine ve ayrıca metafizik çatışmalarda yayılan sinyallere karşı en iyi korumaları sağlıyordu.
Tekrara girmeyeceğim. Yıllardır anlattığım ve bu konu ile alakalı pek çok husus var. Tekrar söyleyeceğim şey şu: Bu yalan bilim ve tarih anlatımlarını ayakta tutmak isteyen herkes ve her kesim ve her devlet, çok yakında mahcubiyetten yerin dibine girecek. İnsanlığın toptan bir öfkesiyle yüzleşecek.
Göbeklipe’de T şeklindeki taş blokların dairesel olarak döşendiği o kısımlardan/halkalardan yaklaşık 30-40 tane var ve bu kadar senedir sadece 6-7’sinin üstündeki toprak alınarak meydana çıkartıldı. Lakin bunların etrafındaki daha geniş alanda daha sarsıcı şeyler var.
Bu halkalar/kısımlar gibi yine toprak altında kalmış etraf bölgede o zaman yapılmış evler bulunduğunu, bu evlerin de son derece ileri teknoloji ile yapılmış, medenice yaşanılmış/kullanılmış evler olduklarını biliyorlar.
Dahası da var; zamanında burayı maden çalışması için kuranlar sadece dünya insanları değildi. Hatta o zamanki dünya insanlarından da daha fazla ağırlığı olan güçlü bir başka dünya insanlığı gelip burada öne çıktı. Asıl işi onlar yapıyor, daha yüksek bilim ve teknoloji onlarda olduğu için o bölgeden, çok çok nadir bulunan ve belkide Uranyum gibi enerji veren elementlerden yüzlerce kat daha güçlü bir element çıkartıyorlardı.
Şeytan’ın Konseyi, üstündeki 13’ler Meclisi, daha üstündeki 3 Kabalacı haham ve birkaç büyük devletin idarecileri ile gizli servisleri, Göbeklitepe’nin bu gerçek hikayesini biliyorlar. Şu sıralarda, çok medyatik ve göz önünde olsa da insanlara fark ettirmeden Göbeklitepe’de derine inen kazılar yapmaya çabalıyorlar. Bunun öncesinde bazı testler yapıp kazı yapılacak alanları nokta atışları ile tespit etmeleri gerekiyor.
Yapmak istedikleri her şeye, insanların dikkatinin orada olması mani oluyor. Göbeklitepe üzerine çok oyunlar oynandı ve hala oynanıyor. Ta Sultan Abdülhamid Han Haz. zamanında bölgede arkeolojik kazı yapıyor görüntüsü ile kıymetli maddeler/elementler arayan bazı devletler bile aslında bu hikayeyi kısmen de olsa biliyorlardı ve söz konusu elementi arıyorlardı.
“İhtimal, Fırat’ın suları çekilecek, kuruyacak. Ortaya altından bir hazine çıkacak, kim orada bulunursa, hiç bir şey almasın.” (Buhari, Fiten, 24, Müslim, Fiten, 30.)
“Fırat nehrinin suları çekilerek altından bir dağ ortaya çıkacak, insanlar bunu almak için, vuruşacak ve her yüz kişiden, sadece biri hayatta kalacak. Bu zaman gelinceye kadar kıyamet kopmaz.” (Müslim, Fiten, 29.)
“Fırat’ın altın bir define üzerinden açılması yakındır. İmdi orada kim bulunursa ondan bir şey almasın.” (Müslim, Fiten, 29.)
“Fırat nehrinin altın bir dağ üzerinden açılması yakındır. İnsanlar bunu işitince ona yürüyecekler ve onun yanında bulunan insanların bundan bir şey almasına müsaade edersek, bunun hepsi götürülür, diyecektir. Müteakiben onun için harb edecekler ve her yüz kişiden doksan dokuzu öldürülecektir.” (Müslim, Fiten, 29.
Anladınız mı şimdi bu vatan kimin, bu devlet kimin ve burada kimlerin borusu ötüyor, ötecek?
Hanginizin nerede, kiminle ne haltlar çevirdiğini biliyoruz. Bizim gücümüzün yettiği yere, sizlerin hayalleri bile yetişemez.
Bundan sonra biz geliyoruz. Bizden izinsiz, bu topraklarda nefes bile almayacaksınız. Göbeklitepe, Fırat ve bölgeye dair planlarınızda boşuna çaba harcamayın. İzin verilmeyecek. Karar çok büyük yerden…
“Rabbim gayb alemini bilendir. Gaybini (Gizli bilgilerini) hiç kimseye göstermez. Ancak, razı olduğu Resul müstesna. Çünkü, Allah, o Resulün önüne ve arkasına, onu (şeytanlardan) koruyacak gözetleyiciler koyar.” (Cin Suresi, 72 / 26-27)
Biz Müslümanlar bu bilgileri yaklaşık 14 asırdır biliyoruz. Bizim peygamberimiz (s.a.v) hak peygamber. Ne dedi ise hepsi hak çıktı, çıkıyor, çıkacak. Fırat’ın altından bir dağ da çıktı, dünyada herkes ona sahip olmak da isteyecek ve haber verdiği o harp de yaşanacak.
Anladınız mı şimdi bu vatan kimin, bu devlet kimin ve burada kimlerin borusu ötüyor, ötecek?
Hanginizin nerede, kiminle ne haltlar çevirdiğini biliyoruz. Bizim gücümüzün yettiği yere, sizlerin hayalleri bile yetişemez.
Bundan sonra biz geliyoruz. Bizden izinsiz, bu topraklarda nefes bile almayacaksınız. Göbeklitepe, Fırat ve bölgeye dair planlarınızda boşuna çaba harcamayın. İzin verilmeyecek. Karar çok büyük yerden…
“Rabbim gayb alemini bilendir. Gaybini (Gizli bilgilerini) hiç kimseye göstermez. Ancak, razı olduğu Resul müstesna. Çünkü, Allah, o Resulün önüne ve arkasına, onu (şeytanlardan) koruyacak gözetleyiciler koyar.” (Cin Suresi, 72 / 26-27)
Biz Müslümanlar bu bilgileri yaklaşık 14 asırdır biliyoruz. Bizim peygamberimiz (s.a.v) hak peygamber. Ne dedi ise hepsi hak çıktı, çıkıyor, çıkacak. Fırat’ın altından bir dağ da çıktı, dünyada herkes ona sahip olmak da isteyecek ve haber verdiği o harp de yaşanacak.
Ye’cüc ve Me’cüc de Fırat’ın altındaki o elementi bulmak isteyecek ve çok yüksek teknolojili bu iki uzaylı insan türü Fırat’ı sun’i tekniklerle kurutacak. İşte o zaman 100’de 99 kişi ölecek.
Siz inanıyor musunuz, dinozorlar gök taşı düşmesi neticesinde mi yok oldu?
Bütün insanlığı aptal yerine koyuyorlar. Ne için? Dini inkar edip, evrim safsatasını savunmak için…
Dinozorların neslinin meteor düşmesi nedeni ile sonlandığını iddia eden bilim adamları, nihayet bu meteor düşmesi olayının ayrıntılarını kendilerince açıkladılar.
Bu teoriyi savunabilen bilim adamlarına göre, düşen meteor sadece 10 km. çapındaymış. Bundan yaklaşık 66 milyon yıl önce Meksika’nın Yucatan Yarımadası’na çarpmış ve ve şu an Chicxulub Krateri olarak adlandırılan dev çukuru açmış.
19 km derinliğe sahip bu kraterin genişliği ise yaklaşık 200 km. imiş. Yani bizim Türkiye’nin genişliğinin (En batı ile en doğu sınırı arasındaki mesafenin) yaklaşık 1600 km. olduğunu düşünürsek, koskoca dünyada, Türkiye’nin sekizde biri kadar krater açmış. Ne hikmetse, dünyanın dört bir yanına yayılmış dinozorları ve hayvan ile bitki türlerinin yaklaşık olarak üçte ikisini yok etmiş.
Onlara göre türlerin bu yok oluşu, meteorun çarpma etkisi ile değil de, çaptıktan sonra dünyamızda oluşan etkiler ile olmuş. Çarpmadan sonra doğal düzen ve iklim bozulmuş. Bu da türlerin yok olmasına sebep olmuş.
Siz hiç denk geldiniz mi, bu kadar çok dinozor kalıntıları bulduğumuz gibi; ➥ Hatta 500 milyon yıl önce çok özel ve çok saf bir demirden yapılmış, tahta saplı çekiç bulduğumuz gibi… ➥ 100 milyon yıl önceden kalma insan parmağı bulduğumuz gibi…. ➥ 130 milyon yıl öncesinden kalma insan eli fosili bulduğumuz gibi… ➥ 300 milyon yıllık ve tornadan geçmiş metal parçayı bir kömür madeninde bulduğumuz gibi… ➥ 2,8 milyar sene önceden kalma yüksek teknoloji ile üretilmiş küçük kürecikler bulduğumuz gibi… ➥ Milyonlarca yıl öncesinden kalma ve günümüzde de varlıkları devam eden çeşitli hayvan fosilleri bulduğumuz gibi…
türleri meteor düşmesi ile yok olduğu iddia edilen binlerce hatta on binlerce hayvan ve bitki türü kalıntılarını/fosillerini bulduk mu biz? Sadece türü yok olan dinozorlar, mamutlar ile birkaç yok olmuş başka türün kalıntısı mı kalmış ve günümüze ulaşmış?
Hiç düşündünüz mü, şu anda dünya üzerindeki saymakla baş edilmez canlı türleri arasından sadece arılar yok olsa bile, dünyamızın dengesi alt üst oluyor ve dünya üzerindeki doğal/biyolojik hayat çöküyor, tamamen yok oluyor. Ve ne yazık ki arılar hızla yok oluyor da bütün devletler, insanlığı panikletmeden bunun sebebini arıyor, çaresini arıyor. Yine hiç düşündünüz mü, başka bazı canlı türleri yok olunca da, ciddi denge sorunları yaşanacak dünyada… Toplam hayvan ve bitki türlerinin üçte ikisi yok olur da, dünyanın dengesi, üzerindeki biyolojik yaşam tıkır tıkır nasıl devam eder? Nasıl toptan yok olmaz?
Onların kafalarına baksak, karanlık bir dönem yaşanmış, asit yağmurları bile yağmış, gezegenimizin bütün doğal dengesi tarumar olmuş ve pek çok tür yeniden evrimleşip var olmuş. Zaten bütün gayretleri dini inkar etmek için, hiçbir bilimsel temeli olmayan evrimi savunabilmek için insanlığın kafasını uyuşturan ve insanlığı toptan aptal yerine koyan hikayeler uydurmak değil mi? Günümüz biliminden, insanlığa kesin gerçekler gibi öğretilen on binlerce teoriyi silip atarsak, geriye ne kalır? Ya bu on binlerce ispat edilememiş teoriyi kesin doğru kabul etsek bile, geriye kalan milyonlarca soruya nasıl cevap verilebilir? Aciz kalındığını ve aklın insanı “aklın da duyu organlarımız kadar sınırlı gücü olduğuna” zorlamasını inkar ile yola devam etmenin kime ne faydası var?
Bilim adamlarının meteor düşmesi iddiası çerçevesindeki açıklamalarına daha onlarca soru ve somut veri ile itiraz edilebilir. Bu hareket tarzı, bilmediği bir soru sorulduğunda “Bilmiyorum.” diyemeyen, konuşup açıklamaya çalıştıkça bocalayan, çirkin hallere giren ve insanların nefretini üzerine çeken ve lafı uzatıp karıştıran bir insanın hali gibi değil mi?..
Bilim adamı olmak için de her şeyden önce ahlak gerekmez mi?
Sözde bilim adamları da bilmedikleri, çözemedikleri, açıklayamadıkları, aciz kaldıkları konularda iman edip teslim olmayı ya da en azından ahlaklı davranıp susmayı ve komik durumlara düşmemeyi tercih etmeliler.
Üstelik o meteorun ne zaman düştüğü hala kesin değil. Dinozorların tam olarak ne zaman yok oldukları da hala kesin değil. Son bulunan dinozor kalıntıları, ne zaman yok olduklarına dair tartışmaları daha da kuvvetlendirdiği gibi, bütün dünyanın inandırıldığı bir şeyi daha yıktı. Meğer dinozorların hiçbirinin dış görünüşü, bu güne kadar resmedildiği gibi değilmiş. Bunların hepsi, bütün dinozor türleri, tüylü ve telekliymiş.
Dünyanın daha önce en az altı kez ani yok oluşu yaşadığını bilim adamları nerede ise kesinlik derecesinde ispat etmiş durumda. Son 50 yıl içinde de öylesine keşifler yapıldı ve bulgular göz önüne çıkarıldı ki, geçmişte, şu anda bizim yaşadığımız gibi, hatta bizim yaşadığımızdan da daha ileri bilim ve teknoloji çağları yaşanmış ve bizim yaşayacağımız gibi kıyametler kopmuş. Afrika Gabon’daki iki milyar yıllık nükleer santral hala yerli yerinde duruyor. Geçmişte yüksek teknoloji çağları yaşandığına dair yüzlerce bulgu da elde mevcut duruyor. O halde dinozorların yok oluşları dahil çok sayıda meseleyi izah ederken evrimci Allahsızların zorlama teorileri yerine, eldeki somut verileri göz önünde bulundurmak ve ciddi, samimi, dürüst olmak gerekiyor. Dinozorlar ya ani toplu yok oluşlar yani önceki kıyametler sırasında yok oldular ya da daha önceki yüksek teknoloji devirlerinden birinde, zararlı ve rahatsız edici görülerek devlet politikası ile türlerinin sonlandırılması kararı alındı da kasten yok edildiler.
➥ Yazıda iddia edilen, geçmiş teknoloji çağlarına ait bulgular için buraya bakınız. ➥ Dinozorların tüylü ve telekli olduğuna dair buraya bakınız. ➥ Geçmişte daha önce de kıyametler koptuğuna dair buraya bakınız. ➥ İki milyar yıl önce dünyamızda nükleer santraller vardı. Buraya bakınız. ➥ Dünya altıncı kez yok oluşa mı gidiyor? Buraya bakınız. ➥ Kıyametin kopmasına insanlar mı sebep olacak? Buraya bakınız.