Etiket arşivi: Kıyamet

Bilim adamları hikaye uydurur mu? Buna inanılır mı? Bir gök taşı, dinozorların tamamını öldürmüş mü?

Siz inanıyor musunuz, dinozorlar gök taşı düşmesi neticesinde mi yok oldu?

Bütün insanlığı aptal yerine koyuyorlar. Ne için? Dini inkar edip, evrim safsatasını savunmak için…

Dinozorların neslinin meteor düşmesi nedeni ile sonlandığını iddia eden bilim adamları, nihayet bu meteor düşmesi olayının ayrıntılarını kendilerince açıkladılar. 

Bu teoriyi savunabilen bilim adamlarına göre, düşen meteor sadece 10 km. çapındaymış. Bundan yaklaşık 66 milyon yıl önce Meksika’nın Yucatan Yarımadası’na çarpmış ve ve şu an Chicxulub Krateri olarak adlandırılan dev çukuru açmış.

19 km derinliğe sahip bu kraterin genişliği ise yaklaşık 200 km. imiş. Yani bizim Türkiye’nin genişliğinin (En batı ile en doğu sınırı arasındaki mesafenin) yaklaşık 1600 km. olduğunu düşünürsek, koskoca dünyada, Türkiye’nin sekizde biri kadar krater açmış. Ne hikmetse, dünyanın dört bir yanına yayılmış dinozorları ve hayvan ile bitki türlerinin yaklaşık olarak üçte ikisini yok etmiş.

Onlara göre türlerin bu yok oluşu, meteorun çarpma etkisi ile değil de, çaptıktan sonra dünyamızda oluşan etkiler ile olmuş. Çarpmadan sonra doğal düzen ve iklim bozulmuş. Bu da türlerin yok olmasına sebep olmuş. 

Siz hiç denk geldiniz mi, bu kadar çok dinozor kalıntıları bulduğumuz gibi;
➥ Hatta 500 milyon yıl önce çok özel ve çok saf bir demirden yapılmış, tahta saplı çekiç bulduğumuz gibi… 
➥ 100 milyon yıl önceden kalma insan parmağı bulduğumuz gibi…. 
➥ 130 milyon yıl öncesinden kalma insan eli fosili bulduğumuz gibi…
➥ 300 milyon yıllık ve tornadan geçmiş metal parçayı bir kömür madeninde bulduğumuz gibi…
➥ 2,8 milyar sene önceden kalma yüksek teknoloji ile üretilmiş küçük kürecikler bulduğumuz gibi…
➥ Milyonlarca yıl öncesinden kalma ve günümüzde de varlıkları devam eden çeşitli hayvan fosilleri bulduğumuz gibi…

türleri meteor düşmesi ile yok olduğu iddia edilen binlerce hatta on binlerce hayvan ve bitki türü kalıntılarını/fosillerini bulduk mu biz? Sadece türü yok olan dinozorlar, mamutlar ile birkaç yok olmuş başka türün kalıntısı mı kalmış ve günümüze ulaşmış?

Hiç düşündünüz mü, şu anda dünya üzerindeki saymakla baş edilmez canlı türleri arasından sadece arılar yok olsa bile, dünyamızın dengesi alt üst oluyor ve dünya üzerindeki doğal/biyolojik hayat çöküyor, tamamen yok oluyor. Ve ne yazık ki arılar hızla yok oluyor da bütün devletler, insanlığı panikletmeden bunun sebebini arıyor, çaresini arıyor. Yine hiç düşündünüz mü, başka bazı canlı türleri yok olunca da, ciddi denge sorunları yaşanacak dünyada… Toplam hayvan ve bitki türlerinin üçte ikisi yok olur da, dünyanın dengesi, üzerindeki biyolojik yaşam tıkır tıkır nasıl devam eder? Nasıl toptan yok olmaz?

Onların kafalarına baksak, karanlık bir dönem yaşanmış, asit yağmurları bile yağmış, gezegenimizin bütün doğal dengesi tarumar olmuş ve pek çok tür yeniden evrimleşip var olmuş. Zaten bütün gayretleri dini inkar etmek için, hiçbir bilimsel temeli olmayan evrimi savunabilmek için insanlığın kafasını uyuşturan ve insanlığı toptan aptal yerine koyan hikayeler uydurmak değil mi? Günümüz biliminden, insanlığa kesin gerçekler gibi öğretilen on binlerce teoriyi silip atarsak, geriye ne kalır? Ya bu on binlerce ispat edilememiş teoriyi kesin doğru kabul etsek bile, geriye kalan milyonlarca soruya nasıl cevap verilebilir? Aciz kalındığını ve aklın insanı “aklın da duyu organlarımız kadar sınırlı gücü olduğuna” zorlamasını inkar ile yola devam etmenin kime ne faydası var?

Bilim adamlarının meteor düşmesi iddiası çerçevesindeki açıklamalarına daha onlarca soru ve somut veri ile itiraz edilebilir. Bu hareket tarzı, bilmediği bir soru sorulduğunda “Bilmiyorum.” diyemeyen, konuşup açıklamaya çalıştıkça bocalayan, çirkin hallere giren ve insanların nefretini üzerine çeken ve lafı uzatıp karıştıran bir insanın hali gibi değil mi?..

Bilim adamı olmak için de her şeyden önce ahlak gerekmez mi?

Sözde bilim adamları da bilmedikleri, çözemedikleri, açıklayamadıkları, aciz kaldıkları konularda iman edip teslim olmayı ya da en azından ahlaklı davranıp susmayı ve komik durumlara düşmemeyi tercih etmeliler.

Üstelik o meteorun ne zaman düştüğü hala kesin değil. Dinozorların tam olarak ne zaman yok oldukları da hala kesin değil. Son bulunan dinozor kalıntıları, ne zaman yok olduklarına dair tartışmaları daha da kuvvetlendirdiği gibi, bütün dünyanın inandırıldığı bir şeyi daha yıktı. Meğer dinozorların hiçbirinin dış görünüşü, bu güne kadar resmedildiği gibi değilmiş. Bunların hepsi, bütün dinozor türleri, tüylü ve telekliymiş.

Dünyanın daha önce en az altı kez ani yok oluşu yaşadığını bilim adamları nerede ise kesinlik derecesinde ispat etmiş durumda. Son 50 yıl içinde de öylesine keşifler yapıldı ve bulgular göz önüne çıkarıldı ki, geçmişte, şu anda bizim yaşadığımız gibi, hatta bizim yaşadığımızdan da daha ileri bilim ve teknoloji çağları yaşanmış ve bizim yaşayacağımız gibi kıyametler kopmuş. Afrika Gabon’daki iki milyar yıllık nükleer santral hala yerli yerinde duruyor. Geçmişte yüksek teknoloji çağları yaşandığına dair yüzlerce bulgu da elde mevcut duruyor. O halde dinozorların yok oluşları dahil çok sayıda meseleyi izah ederken evrimci Allahsızların zorlama teorileri yerine, eldeki somut verileri göz önünde bulundurmak ve ciddi, samimi, dürüst olmak gerekiyor. Dinozorlar ya ani toplu yok oluşlar yani önceki kıyametler sırasında yok oldular ya da daha önceki yüksek teknoloji devirlerinden birinde, zararlı ve rahatsız edici görülerek devlet politikası ile türlerinin sonlandırılması kararı alındı da kasten yok edildiler.


➥ Yazıda iddia edilen, geçmiş teknoloji çağlarına ait bulgular için buraya bakınız.
➥ Dinozorların tüylü ve telekli olduğuna dair buraya bakınız.
➥ Geçmişte daha önce de kıyametler koptuğuna dair buraya bakınız.
➥ İki milyar yıl önce dünyamızda nükleer santraller vardı. Buraya bakınız.
➥ Dünya altıncı kez yok oluşa mı gidiyor? Buraya bakınız.
➥ Kıyametin kopmasına insanlar mı sebep olacak? Buraya bakınız.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

.

Kıyametin kopmasına insanlar mı sebep olacak?

– Bütün canlılarda hücresel bir elektromanyetik sistem ve alan mevcuttur. Canlıların hücreleri birbirleri ile elektromanyetik alanlar sayesinde iletişim kurar. Son yapılan tetkiklerde hastalıklı hücrelerin sağlıklı hücrelere hastalığı elektromanyetik alanlar ile ilettiği tespit edilmiştir.

– İnsan vücudunun kullandığı elektrik enerjisi kalpte üretilir. Kalp, ruhtan güç alarak atar ve kalbin bu atışı sırasında, kalpteki bir kesecik vücudumuzun kullandığı elektrik enerjisini üretir.

– Beyin ve beyincik bu enerji ile bütün vücudu sinir sistemi ağı üzerinden kontrol eder.

– Bu, şu anlama gelir; bir yerde hastalık varsa, beyin orayı gerektiği gibi kontrol edemiyor ya da hiç kontrol edemiyor demektir. Bu da oraya elektrik sinyallerinin gitmediği, o bölgedeki hücrelerin manyetik alan yapısının ve enerji yapısının bozulduğu anlamına gelir. Ve bu da o bölgeden yayılan elektromanyetik alanımızın bozulduğu anlamına gelir… İşte MR (Manyetik Rezonans) cihazları da bunu tespit içindir.

– Anlaşıldığı üzere vücudumuz da dahil, bütün canlıların bedenlerinin temel yapısında elektrik sistemi ve elektromanyetik alan dengeleri mevcuttur. Hatta bir canlılığı olan gezegenimizin ve sair gezegenlerin yapılarında da elektromanyetik enerji ve alan sistemi mevcuttur. Zaten alemde cansız hiçbir şey yoktur. Günümüzde artık sıradanlaşan elektromanyetik alan hususu,  hastalıkların teşhisi ve tedavisinde kullanıldığı gibi tam aksine olarak insanların hasta edilmesi için de kullanılabilir.

– Bu tam olarak şu anlama gelir; Başka yapay bir elektromanyetik alan üreticiden vücudunuza gönderilen manyetik alanlar, vücudunuzun çok kısacık sürede dengesini bozabilir. Yorgunluk, Halsizlik, baş ağrıları, mide bulantıları, asabiyet, hücre yapılarında bozulmalar, organ yetmezliği ve kanser yapabilir.

– Sadece bu kadar mı? Hayır, çok daha gelişmiş bir merkezin saldırısına maruz kalırsanız, size, kulaklarınız devre dışı bırakılarak sadece sizin duyduğunuz sesler ve gözleriniz devre dışı bırakılarak sadece sizin gördüğünüz görüntüler gönderilebilir. Bu, doğrudan beyninizin işitme ve görme merkezlerine gönderilen sinyaller sayesinde yapılır.

– Zihin kontrolü yapılabilir. Duygularınız, siz hissedemeden oynanabilir. Hiç sebepsiz yere sinirlenmeniz, neşelenmeniz, gülmeniz, ağlamanız, gamlanmanız, duygusallaşmanız, sevmeniz, nefret etmeniz sağlanabilir. Var olan bütün duygularınızla olumlu ve olumsuz (pozitif ve negatif) yönde oynanabilir. Zaten insanlık tarihi boyunca sihir ya da büyü denilen şey de budur. Bütün bunları insanlara cinler de yapabilir.

– Çok daha ciddi bir kasıt söz konusu ise, bunu yapanlar, size kendi kurguladıkları rüyaları gösterebilir. Gördüğünüz doğal rüyaları izleyebilir. Çok önceden yaşadığınız ama hatırlamadığınız acı olayları sürekli zihninizde tutabilir. Oturduğunuz yerde zaman ve mekan algılarınızı da bulandırarak sanki oradaymışsınız gibi, sanki o tarihte ve o olayın içindemişsiniz gibi hayaller görmenizi temin edebilir. Ya da uykuda, geceleri sabahlara kadar tekrar tekrar bunları izletip yeniden acı çekmenizi sağlayabilir. Sinir sisteminizi perişan edebilir. Bütün bu ağır yüklere aralıksız günlerce, aylarca ve yıllarca maruz bırakabilir. Bu da bir kaç yıl içinde bedeninizin çöküntüye uğramasına, dişlerinizin çürümesine, cildinizin bozulmasına, saçlarınızın dökülmesine ve ağarmasına, gözünüzün ferinin kaybolmasına, beden dilinizin-mimiklerinizin bozulmasına sebep olabilir.

– Hafızanızı silebilir. Gerçekte yaşamadığınız sanal hatıraları bunların yerine koyabilir. İnsanın yapısı öylesine mükemmel yaratılmıştır ki asla gördüğü ve duyduğu şeyi unutmaz. Sadece istediği an istediği hatıraya ya da bilgiye ulaşamaz. Her şey, her an, her saniye, her görüntü, her ses, her his, her hatıra kalıcı olarak kayıt edilmiştir. Ama buna ulaşamamaya unutmak denilmiştir. İşte ulaşılan söz konusu kıyamet teknolojilerini kullanan bir merkez,  bir gece tertemiz bir insan olarak uykuya girdiğinizde gerçek hatıralarınızın tamamını “ulaşılamaz” yapabilir ve sizi sanal yüklemeler ile, kırk yıllık ayyaş ya da uyuşturucu müptelası birinin şuurunda uyandırabilir.

– Yüzlerce kilometre uzaktaki bir tesisten gönderilen bir takım dalgalar, vücudunuzun hayatiyetini sağlayan ve enerjisinin üretildiği merkez olan kalbinizi durdurabilir. Doğal ya da sonradan üretme olsun, bir enerji alanı varsa eğer, aynı hususiyetlerde fakat çok daha kuvvetli bir enerji alanı ile mutlaka bu alana müdahale edilebilir. 

– Sonunuzun gelmesini isteyenler, beyninizi-zihninizi tam kontrol altına alarak, iradenizi devre dışı bırakarak, bedeninizi bir yüksek binadan atabilir, hayatınızın bir trenin altında son bulmasını ya da bir uçurumun dibinde son bulmasını sağlayabilir. Daha da kötüsü var. Sizin bedeninizden önce aile fertlerinizin, eşinizin, çocuklarınızın, o an yanınızda bulunan insanların sizin eliniz ile öldürülmesini temin edip sonra oracıkta kendinizi de öldürmenizi temin edebilir. Zaten binlerce yıldır cinler bunu insanlara yapabiliyor ve adına cinnet deniliyor.

– İnsan, hayvan ya da bitkilerin doğal yapısına, yapay enerji alanları ile yapılabilecek bu nevi saldırılar, gezegenimizin ve başka gezegenlerin doğal dengelerine karşı da yapılabilir.

– Dünyamızın merkezindeki magma dolu çekirdeği, dünyamızın uzaydaki dönüş yönünün tersi istikamete döndüğü için, çok muazzam bir eletkromanyetik alan üretilmesine sebep oluyor. Kocaman vücudun hayatiyetini sağlayan ve enerjisini üreten kalpteki kesecik misali, devasa dünyamızın enerjisi de bu çekirdeğin hareketi sayesinde temin ediliyor.

– Nükleer santraller bağlanılarak üretilecek çok çok büyük elektromanyetik alanlar sayesinde, bu enerjinin doğru yere yönlendirilmesi sayesinde yapay yağışlar, yapay fırtınalar, yapay depremler oluşturulabilir. Oluşturulmaktadır. Bir adım daha ileri gidildiğinde dünyanın çekirdeğinin dönüşü yavaşlatılabilir hatta durdurulabilir. Bu, dünya üzerindeki bütün canlılığın dengesinin yok olması anlamına gelir. Kuşlar, bütün hayvanlar, insanlar, bitkiler, kutuplar her şey ama her şey bir anda en temelden ölümcül darbe alır. Ve bu, dünyanın güneş etrafındaki yörüngesinden çıkıp savrulmasına, doğrudan güneşe doğru çekilmesine ya da güneş sisteminin dışına doğru serbestçe uzaklaşmasına bile sebep olabilir.

– Dahası, hızla ve büyük gayretler ile atom altı parçacıkların sırlarının çözülmeye çalışıldığı şu günümüzde, bu sırları çözecek olan Siyonist kafası, dünya hakimiyeti kuracağım takıntısı ile, zincirleme olarak kıyameti kopartacak ve her şeyi ama her şeyi zincirleme olarak atomlarına ayıracak bir yöntem bulabilir.

– Asırlardır büyük İslam alimleri “Her şeyi sebeplere bağlayarak varlığını gizlemesi Allah Teala’nın adetlerindendir. Bu nedenle kıyametin kopuşuna bile ademoğullarını ve bulacakları bir tekniğini vesile etmesi mümkündür.” demişlerdir.  


Mehmet Fahri Sertkaya

Mehdi ne demektir ve kimdir?

Mehdî kelime olarak; doğru yolu bulmak, hidayet yoluna girmek, yol göstermek ve yol târif etmek mânâlarına gelen ”hidâyet” masdarından meydana gelmiştir.

Bir başka ifadeyle Mehdî, hidâyete eren, doğru yolu bulan kimse demektir.

Kelime mânâsı itibariyle mehdî, ”kendisine rehberlik edilen” demek olduğu halde, hidâyetin Allah’tan olması sebebiyle daha husûsi bir mânâ kazanmış ve ”Allâh’ın hidâyetine nâil olan, O’nun tarafından yol gösterilen kimse” için kullanılır olmuştur.

İslâmî ilimler ıstılâhında Mehdî kıyâmet kopmadan önce gelecek ve kendisinden evvel zulümle dolmuş olan dünyayı adâletle dolduracak olan Ehl-i Beyt’ten bir zâttır.

Mehdî, kıyâmetin büyük alâmetlerindendir.

Bir gün bir kimse, Hz. Ali’nin oğlu Muhammed Hanefiyye’nin (r. anhüma) yanına geldi ve ”es-Selâmü aleyke yâ Mehdî!” diye selâm verdi. Muhammed Hanefiyye hazretleri o zâta, biraz da lâtîfeli bir tarzda buyurdu ki:

➥ ”Doğru söylüyorsun. Ben insanları hidâyete, hayra/iyiliğe dâvet etmek ve doğru yolu göstermek bakımından Mehdî’yim. Lâkin, âhir zamanda gelecek olan Mehdî değilim. Öyle anlaşılmaması için, bana selâm vereceğiniz vakit, ismimle veya künyemle hitab ediniz.”

Mehdî ile alâkalı hadislerin bir kısmı, bizzat Resûlüllah Efendimiz’in (s.a.v.) mübârek ağızlarından, bir kısmı da Hz. Ali’den (k.v.) nakledilmektedir. Bu hadislerde Mehdî’nin, Ehl-i Beyt’ten, Hz. Fâtıma’nın (r.anhâ) çocuklarından olacağı, yani nesebinin hem Hz. Hasan hem de Hz. Hüseyin’e (r.anhümâ) dayanıp seyyid ve şerif ünvanlarına sahip bulunacağı, ahlâken de aynen Resûlüllah efendimize benzeyeceği bildirilmektedir.Mihmandâr-ı Resûl, Ebû Eyyûbi’l-Ensârî (r.a.) anlatıyor:
Resûlüllah sallallâhü aleyhi vesellem (efendimiz, bir gün kızı) Fâtıma radıyallâhü anhâ’ya şöyle buyurdu:

➥ ”Nebîmiz nebîlerin hayırlısıdır. O, babandır. Şehidimiz, şehitlerin hayırlısıdır. O, babanın amcası Hamza’dır. İki kanadıyla cennette dilediği yerde uçan bizdendir. O, babanın amcasının oğlu Câfer’dir. Ve bu ümmetin torunları Hasan ve Hüseyin bizdendir. Onlar senin oğlundur. Mehdî de bizdendir.” (1)

Hadîs-i Şerifte Peygamberimiz’in, (s.a.v.) Uhud Harbi’nde şehit düşen amcası Hz. Hamza’nın (r.a.),  Mûte Harbi’nde şehit olan amcasının oğlu hz. Ca‘fer’in (r.a.), torunları hz. Hasan ve Hüseyin’in (r.anhümâ) faziletine dikkat çekildikten sonra, Hz. Mehdî’nin (aleyhirrahmeti verrıdvân) de Ehl-i Beyt’ten olduğu hatırlatılmaktadır.

***
Nakşibendî yolu Müceddidîn kolu silsilesi kendisiyle ikmâl ve tamamlanmış bulunan, bu zincirin 33. ve son halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri, bir sohbetlerinde bu hususta şu îzahatta bulunurlar:
➥ Hz. Mehdî (aleyhirrıdvân) hakkında vâki Hadîs-i Şeriflerde, Fahr-i Âlem Efendimiz’den (s.a.v) sırran haber sâdır olmuştur; ancak, anahtarı kimde ise o açar ve işin hakikatini o anlar, başkası anlayamaz. Herkes anlasa sır zâhir olur, usûle muhâlif gelir. Yani zamanın sâhibi, Resûlüllâh’ın vârisi perdeyi kime açarsa, ancak o anlar. Nüzûl-ü İsa aleyhisselâm’daki (Hz. İsa’nın yeryüzüne inişindeki) sır da böyle… Allah dostlarının rütbesindeki büyüklükleri nisbetinde halleri ve sırları kapalıdır.” (2)

***
İkinci bin yılın müceddidi, Silsile-i Aliyye-i Nakşibendiye’nin 23. halkası İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri de Mektubat’ında, Hz. Mehdî (aleyhirrıdvân) ile alâkalı şu açıklamalara yer vermektedir:

➥ Haberde şöyle bildirildi: Geleceği vâd edilen Hz. Mehdî aleyhirrıdvân, saltanâtı zamanında dînin tervîcini (kıymet ve itibârını artırmayı) ve sünnetin ihyâsını murâd ettiğinde, bid‘at ile ameli âdet edinen ve onları güzel zannedip bu zannı sebebiyle dîne ilhak eden Medîne âlimi, hayretle şöyle diyecektir: ‘Şüphe yok ki bu şahıs, dinimizi ortadan kaldırmak ve şerîatimizi yok etmek istiyor!’ Bunun üzerine Hz. Mehdî aleyhirrıdvân, onun öldürülmesini (bid‘atlerinin ortadan kaldırılmasını) emreder. Böylece onun, güzel sandığı fiillerin kötü yani birer bid‘at olduğu da görülmüş olur. ‘Bu Allâh’ın fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah en büyük fazlın (lûtuf, ihsan ve inâyetin) sahibidir.” (3)
➥ ”Öyle zannediyorum/o kanaatteyim ki, ekmel-i velâyetle geleceği vâd edilen Mehdî (aleyhirrıdvân), bu nisbet (yani kendisinin mensûbu bulunduğu Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibediyye-i Müceddidîn kolu) üzere olacak ve bu Silsile-i Aliyye’yi tamamlayıp ikmâl edecektir. (Bu zincirin son halkası o olacaktır.)” (4)

İmam-ı Rabbani (k.s.) hazretleri, adı geçen mektuplarını ve diğer pek çok te’lifatını kaleme alış sebebini açıklarken, aşağıdaki dikkat çekici cümleye de yer veriyorlar:

➥ ”Bize, bütün yazılarımızı âhir zamanda geleceği vâd edilen Mehdî’nin (aleyhirrahmeti vettahiyyeti verrıdvân) okuyacağı ve hepsini makbul bulacağı bildirildi. Bu kadar yazı yazmamızın sebebi budur.” (5)

Mazanne-i hayr/mazanne-i kirâmdan dinleyip işittiğimize göre Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri bir gün buyuruyorlar ki (mealen): 
➥ ”İmam-ı Rabbani hazretlerinden Allah razı olsun, bu mektupları yazmışlar, hepsi de makbulümüzdür. Eğer o bunları yazmamış olsaydı, bunları da bizim yazmamız icap edecekti.”

Son söz; Allâh-ü âlem…

Her şeyin olduğu gibi ”Mehdî” meselesinin de en iyisini, en doğrusunu bilen Allah-ü Teala’dır.

DİPNOTLAR
(1) Taberânî, Mu‘cemü’s-Sağîr (Terc.), 1, H. no: 66.
(2) Erol, Ali, Hatıratım, s. 31.
(3) El-Mektûbât, 1, 255; K.K., Cum‘â sûresi, 4.
(4)El-Mektûbât, 1, 251.
(5) Hocazade Ahmed Hilmi, Hadîkatü’l-Evliya; Muhammed Haşim-i Keşmî, Berekât.
Akademi Dergisi