Etiket arşivi: Geçmiş teknoloji devirleri

Belde-i tayyibe ne demek ve neresi

Sebe suresinde bahsedilen “Belde-i tayyibe” yani temiz, pak, çok güzel belde, çok yaklaşık olarak burası…

Günümüzde bazı kesimlerin “mezopotamya” dedikleri sınırlara da çok yakın bir sınır bu…

Binlerce sene önce, yüksek bilim ve teknoloji çağı yaşanan o devirde, sarı ile işaretlediğim bu yer, çok ama çok gelişmiş bir yerdi. Yüksek teknoloji ile yapılmış cihazlar, evler, arabalar, ziraat ve hayvancılık sistemleri, havadan su ve yakıt elde etme sistemleri, teknoloji ile desteklenmiş nehirler, bol rızık, bol su… Şu anda bile görsek şaşıracağımız bir yüksek teknoloji ve hayat standardı vardı. Hayat çok kolaylaşmıştı ama bu, o insanlara da yaramamıştı.

Sonra hep olduğu gibi oradaki insanlar da azdılar, yoldan çıktılar, İblis’e ve hatta bazı uzaylı kişilere uydular. Peygamberlerini yalandılar, alaya aldılar, meczup dediler, “Haber verdiğin azabı getir de görelim” dediler. Mühlet verildi, azdılar, alaya aldılar, saldırganlık yaptılar ve derken topluca helak oldular. Neredeyse taş üzerinde taş kalmadı. Topraklar bile yandı. Zaten sadece oralar değil, aşağıya, Yemen’e kadar her yerde yüksek teknoloji, yemyeşil arazi, cennet misali şehirler vardı. Oralar da hep yandı… Ad kavminin lideri Şeddad bir Ad’in suni cenneti bile o bölgedeydi.

Bu meselenin de farklı farklı yanları var ama merkezde yine uzaylı türler var. Sebe suresinde pek çok ayet-i kerimede uzaylılara ve yüksek teknolojiye işaret var.

Uzun zaman ayrılarak anlatılması gereken meseleler bunlar. Lakin şu bilinmeli ki Sebe suresindeki 15. ayet-i kerime, ahir zamanda bu bölgenin yeniden ihya edileceğine, o eski haline geri döndürüleceğine işaret ediyor. O bölge yine dünyanın en nadide bölgelerinden biri olacak. Yine yüksek bilim ve teknoloji insanlığın faydasına olacak şekilde kullanılacak. Bir zaman geçecek, yine yoldan çıkılacak ama sonrasında düzelme olmayacak, kıyamet kopacak.

Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

..

Musa aleyhisselam zamanındaki firavun çingeneydi

Musa aleyhisselam zamanındaki firavun çingeneydi. Firavun soyu aslında çingenelerden gelmiyordu. Firavunlar çingene kadınlarla evlendikçe çingenelik firavun soyuna karıştı ve sonra hakim oldu. Sonraki nesillerin firavunları kendilerini çingene kabul eder oldular. Çingeneler Mısır’da türediler ve Hindistan’dan dünyaya yayıldılar. Zaman zaman Mısır’dan Hindistan’a, Hindistan’dan Mısır’a göçüp yerleşen çingene toplulukları da oldu. Çingeneler, dünyalı insanlarla, uzaylı insanların cinsi münasebeti neticesinde dünyaya gelmiş, var olmuş insan türlerinden biri… Yani çingeneler dünyalı/uzaylı melezi bir tür… En baştan beri genetik uyumsuzluk oldu, bazı zamanlarda genetik mühendisliği ile müdahaleler yapıldı, kısmi düzeltmeler mümkün oldu ama genetik kod sorunları hep devam etti, ediyor.

Kaderi değiştirmeye kalktılar

Firavunlar önceden Kıpti idiler. Mısır’ın eski halkı olarak bilinen Kıptilere sonradan çingenelik de bulaştı ve aralarında çingene genleri yayıldı.

Musa aleyhisselam devrinin firavunu, bir gece sarsıcı bir rüya gördü. Kudüs’te çıkan bir ateş Mısır’a geliyor, Kıptileri yakıyor ama Israiloğulları’nı yakmıyordu. Bunu tabir ettirdi. İsrailoğulları arasından çıkacak bir peygamberin, firavunun saltanatını yıkacağını anladılar. Kaderi değiştirmeye kalktılar. O vakitler Kudüs de Firavun’un devletine bağlıydı, hakimiyeti altındaydı.

Zan edildiği gibi doğan bütün erkek çocuklarını öldürtmedi. O firavunun devrinde metafizik, büyücülük, sihirbazlık çok çok yaygındı ve mümkün olabilecek en ileri seviyelerdeydi. Bilim ve teknoloji, günümüzde olduğundan çok çok daha ilerideydi. Yaklaşık yirmi sene kadar, doğan bütün erkek çocukları incelendi. Nüfus sistemine kayıt edilen ya da edilmese de varlığı fark edilen her erkek bebek hem ileri teknolojiyle hem de metafizik tekniklerle kontrol edildi.

Firavunun metafizikçileri, Musa aleyhisselamın yaklaşık olarak fiziki görünüşünü, özelliklerini bile metafizik tekniklerle öngörmüşlerdi. Günümüzde robot resmi ya da üç boyutlu canlandırma denilen tekniklere benzer teknikler de kullanarak, yaklaşık bir çizim/görünüş elde etmişlerdi. Ellerindeki teknoloji, bir bebeğin birkaç fotoğrafını kullanarak, onun kaç yaşında nasıl görüneceğini canlandırıp çizebiliyordu. Bunun haricinde, her erkek bebeğin video görüntüleri ve fotoğrafları alınıyor, firavunun çok kabiliyetli metafizikçilerinden oluşan heyete gönderiliyordu. Heyet bunları inceliyor, görüntüdeki bebeklerin ileride büyük bir zat olup olmayacağını anlamaya/sezmeye çabalıyor ve buna göre kararlar veriyordu. Şüpheli görülen bebekler öldürülüyordu. Yirmi yıl boyunca, her erkek bebek öldürülmediği ve sadece bu tetkiklerden sonra şüpheli görülen bebekler öldürüldüğü halde, yine de çok yüksek sayıda erkek bebek öldürüldü.

En çok metafizik tekniklere itibar edilerek icra edilen bunca faaliyet, bunca cinayet, kaderi değiştirmedi. Musa aleyhisselam, kendisini koruyamayacak yaşlarda/şartlarda olduğu zamanlarda da Allah tarafından hep muhafaza edildi. Allah bu muhafazaya hep kullarını vesile etti.

Firavun, her şartta asıp kesebilen biri değildi

Firavunun keyfi yasaklarına, zulümlerine ve bebek cinayetlerine karşı duranlar da öldürülmeye başlandı. Firavun, bu yolla da çok sayıda masum kişiyi öldürttü.

İyice zulmünü artıran, iyice haddini aşarak şeytanlaşan Firavun’a haklı olarak isyan eden, itaat etmeyen gruplar hep hedef oldular. Firavun, öncelikli olarak da bunların önderlerini, söz sahibi olanlarını öldürttü. Bu sırada da astığım astık, kestiğim kestik tarzı davranmaktan geri durdu. Metafizik sinyallerle, çok ağır büyülerle bu insanları öldürttü. Bu saldırılara rağmen hayatta kalabilmiş istisna sayıdaki kişileri de sinsice zehirleterek ve çok ileri teknolojilerle saldırılar yaparak öldürttü. İnsanların beyinlerine çok uzaktan sinyal göndererek öldürebilen cihazları, araçları vardı. Bunlarla, insanları topluca öldürmek de mümkündü. Aslında firavun, bu safhaya gelmeden önce, bu toplulukların yaşadığı yerlerde suni tekniklerle afetler yaşanmasını da sağladı. Rüzgarlar, yağışlar, depremler, günümüzde olduğundan daha kolay ve isabetli şekilde kontrol edilebiliyor ve suni şartlarla sanki tabii gibi görünen afetlere sebep olunabiliyordu.

Musa aleyhisselam, peygamberlik vazifesi verildiğinde devrin çok ileri seviyedeki iletişim teknolojilerini de kullanıyordu. Günümüzdeki internet ağı benzeri haberleşme sistemi üzerinden, bütün herkesi aynı anda ikaz edebiliyordu. Hepsine aynı anda nasihatlar edebiliyordu. Peygamberlik vazifesi henüz verilmediği zamanlarda da yayınlar yapıyor ve kitleleri yönlendiriyordu. Bu nedenle de firavun tarafından sevilmiyordu ve yayınları mümkün olduğunca sansürleniyordu.

Musa aleyhisselamın öz annesi, onu bir sandığın içinde Nil nehrine bırakmadı. Sandık diye bilenen o şey, devrin gelişmiş teknolojisinde imal edilmiş, piyasada bol bol bulunan ve satılan, elektronik özellikleri de olan bir nevi bebek aracıydı. Onun içinde Nil nehrine bıraktı.

Hazret-i Musa’nın mucizelerinden ikisi…

Musa aleyhisselam, bir Kıptinin bir adamla kavga ettiğini gördü ve ayırmak isterken, göğsüne hafifçe dokunup ittiği halde o Kıpti şahıs öldü.

Zan edilenin aksine, o Kıpti kişi yere düşerek ölmedi. Ölüp de yere düştü. Çünkü, Kıptinin göğüs hizasında, metafizik çatışmalara/saldırılara karşı koruma maksadıyla taktığı/taşıdığı bir elektronik cihaz vardı. Musa aleyhisselam devri, çılgınca büyücülük ve metafizik saldırılar yapılan, sihirbazlığın da son noktasına ulaştığı, ayrıca elektronik cihazların yaydığı sinyallerle de çok sayıda insanın öldürüldüğü bir devirdi.

Daha önce yazmıştım. Musa aleyhisselamın çok ileri seviyede metafizik kabiliyetleri/güçleri vardı. Hiç temas etmeden, uzaktan uzağa bile insan ya da cin şeytanlarını çarpıp öldürebiliyordu. Uzaylı insan türlerinden olup da şeytanlaşan insanları da çarpıp öldürebiliyordu. Ayrıca, çok çok ileri teknoloji seviyesinde imal edilmiş olan araçlarla cihazları da metafizik sinyallerini göndererek çarpıp bozabiliyor, düşürebiliyor, patlatabiliyordu. Bu vakada, Musa aleyhisselamın eli, Kıptinin göğsündeki bu cihaza temas edince ya da çok yaklaşınca cihaz birden bozuldu, koruma kalktı, o Kıpti sinyale girdi ve daha ayakta iken öldü. Bütün bunlar birkaç saniye sürdü.

Bu vakada Musa aleyhisselamın onu öldürme kastı yoktu ama o Kıpti bir yandan resmi yetkileri olan, bir yandan da ileri seviyede metafizikçi ve büyücü olan, çok çok şerli bir insan şeytanıydı. Daha genç yaşta çok canlar yakmıştı. Müstahakını bulmuş oldu.

Hazret-i Musa, bu nedenle Firavunun şerrinden çekindi ve Medyen’e gitti. Çünkü çarpılarak ölen o Kıpti, firavunun mühim adamlarındadı. Yine daha önce yazmıştım. Musa aleyhisselamın elini koynuna sokup çıkarınca, elinin bembeyaz olup ışık yayması mucizesini… Işık diye bilinen şey de çok güçlü seviyedeki metafizik kabiliyetiydi. Bu konuda gücü, mucizevi seviyedeydi. Elinden çıkan metafizik sinyallerle, yakınındaki ya da uzaktaki düşmanlarını tek tek ya da topluca çarpıp öldürebiliyordu.

Bu mucizevi kabiliyeti ve bir de mucizevi hususiyetlere sahip olan asası, Kur’an-ı Kerim’deki Kasas suresinde, 32-33. ayet-i kerimelerinde mevzu edilmiştir:

“Bu iki mucize firavun ve adamlarına karşı rabbinin iki delilidir. Doğrusu onlar yoldan çıkmış bir millettir. Firavun’a git, doğrusu o azmıştır.”

Mehmet Fahri Sertkaya

Stratejik ehemmiyete sahip

Yıllardır yazıyorum, Göbekli Tepenin etrafında, yine yer altında çok sayıda başka maden ocakları da var. Yüksek teknoloji ile yapıldıkları daha net anlaşılabilecek kısımlar da var. Gelişmiş teknolojilerle yapılmış odalar da var.

Çok yıllardır Göbekli Tepenin gerçek değerinin ve ehemmiyetinin anlaşılabilmesi için yazılar yazdım, yönlendirmeler yaptım. Akademi Dergisine uygulanan bütün sansürlere rağmen bu yazılar her yere ulaştı. Son iki senedir ise Akademi Dergisi’nin tesir gücü dünya genelinde iyice arttı. Eski ve yeni bütün yazılarım, dünyanın dört bir yanından etkili ve yetkili kişilerce, kurum ve kuruluşlarca incelenir, üzerinde tartışılır ve çalışılır oldu. Bu çerçevede, bölgeye turist kafileleri gibi görünen ama casuslardan ve araştırmacılardan oluşan ekipler de gönderilir oldu. Son zamanlarda Ruslar da bunu yapıyorlar.

Satanistlerce dünya insanlığına dayatılan saçma sapan dünya tarihi kabullenişini ve evrim safsatasını, tek başına Göbekli Tepenin bile çökertebileceğini, çok yakında bütün dünya görmüş olacak. Lakin, o bölgede öncelikli olarak, geniş bakış açısıyla, hakkını vererek, gerçekten uzman kişilerle çalışmalar yapanlar, diğerlerinden çok önde olacaklar. Stratejik ehemmiyete sahip çok şeyleri önden çözebilecekler.

Yazmıştım, orada bütün dünyanın uğruna savaşa girişebileceği kadar mühim bir maden yatağı var. Hadis-i şeriflerde Fırat nehrinin altından çıkacağı ve uğruna harp edileceği haber verilen şey de tam olarak bu maden… Orayı, sadece bir millet ya da bir dönem/devir/nesil insanları kullanmadılar. Nesiller boyu, uzaylı insanlar da dahil olmak üzere farklı taraflarca kullanıldı orası ve tahmin edilebilenin çok üstünde sarsıcı gerçekler var o bölgede…

Orada taşların T şeklinde olması, manyetik alan teknikleriyle alakalı… Orada çok sarsıcı manyetik alan gerçekleri var. Oraların ibadethane/tapınak olduğu iddiası/tezi çoktan çöktü. Hala bunu iddia edenler de çoğunlukla Ankebut Ağı mensubu insan şeytanı kişiler. Yüksek teknoloji ile yapılmış bir yerin, bir sebeple terk edilmiş olması ve o teknoloji seviyesinde olmayan bir millet tarafından daha sonraki nesillerde kullanılması, sonraki neslin oraya kendi kıt imkanlarıyla eklemeler ve müdahaleler yapmış olması, kabullenilemez bir gerçek mi? Piramitlerden Göbekli Tepeye kadar dünyadaki binlerce tartışmalı mekanda bu gerçek var. Nesiller boyunca, farklı bilgi, teknoloji ve kültür seviyesindeki insanlar, oralarda farklı izler bıraktılar.

Mehmet Fahri Sertkaya

Ahid Sandığı

Haydi toplanın, metafizik çatışmalar tat vermiyor, geceden beridir anca vakit kaybı… Biraz sonra size Ahid Sandığı da denilen Tabut-u Sekine hakkında sarsıcı gerçekleri anlatayım. Vaktimiz değerlenmiş olsun…

18 bin alem ittifak etse bile onu bulamaz

Onu mehdi bulacak, alacak…

Tabut, Tabut-u Sekine, Mukaddes Emanetler, Ahid Sandığı, Şahadet Sandığı da denilen ve Musa aleyhisselam zamanından beri bilinen ve Kur’an-ı Kerim’in ayet-i kerimelerinde konu edilen şey, aslında bildiğimiz manada sandık ya da tabut değil.

Yıllardır anlatıyorum, geçmişte, şu günümüzde olduğundan çok çok daha ileri bilim ve teknoloji vardı. Ve geçmişteki hak peygamberlerin bazılarının devrinde de böyle yüksek bilim ve teknoloji vardı. Musa aleyhisselam devri de böyleydi. Musa a.s. bir yandan peygamber olmak hasebiyle, bilimsel izahı asla yapılamayacak olan mucizeler de gösteriyor ama bir yandan da devrin çok uçuk seviyedeki bilim ve teknolojisini de kullanıyordu. Kur’an-ı Kerim’de Bakara suresinde “Tabut” denilen bu şey de hem peygamberlerin mucizlerinin ve ayrıca emanetlerinin/bıraktıklarının ve hem de yüksek bilim ve teknoloji ile imal edilmiş bazı şeylerin bir araya gelmiş halidir.

Söz konusu tabut imal edilirken, dünyamızda bilim ve teknoloji, uzaydaki başka hiçbir gezegende olmadığı kadar ilerideydi. Uzaydaki başka gezegenlerden teknoloji aktarması hiç yapılmadığı halde dünyamızda kendi olağan akışıyla gelişen bilim ve teknoloji, o kadar ileri seviyedeydi ki bilim ve teknolojide ulaşılabilecek son sınıra ramak kala bir seviyedeydi ve bu tabut işte böyle bir devirde imal edildi.

Dünyanın çekirdeği döndükçe oluşan manyetik alandan istifade ederek böylelikle daimi/kesintisiz olarak enerjisini alabilen bu teknoloji harikası tabut, aynı zamanda çok gelişmiş yapay zekaya da sahip.

Bu tabutta ayrıca görünmezlik kalkanı da mevcut. Günümüzde UFO ya da uçan daire denilen araçlardakinin çok daha ileri seviyesinde bir itki gücüne de sahip olan, bildiğimiz manada motorları, kanatları, ayakları, tekerlekleri bulunmayan, hiç ses çıkartmayan, havada, suda, yeraltında hiç zorlanmadan gidebilen bir araç/tabut bu…

O kadar ileri seviyede bir yapay zeka teknolojisine sahip ki günümüzdeki dünya insanlarının yerlerine geçmekte kullanılan o mükemmel biyonik robotların yapay zekaları, onun yapay zekasının yanında çok çok zayıf kalırlar.

Söz konusu yapay zeka, tabutu tehlikede görünce mükemmel şekilde vaziyeti analiz edebiliyor, ne yapması gerektiğine de tam isabetle karar verebiliyor ve kararlarını uygularken hiç hata yapmıyor. Bu tabutta, bu yapay zekanın kullandığı savunma sistemleri de mevcut.

Ye’cüc ve Me’cüc’ün yani yeşiller ile grilerin elindeki bilim ve teknoloji ile de bu tabutu bulmak mümkün değil. Çünkü tabut, onların elindeki arama, tarama cihazlarına da yakalanmıyor. Kendini, çok gelişmiş aletlerin sinyallerinden de koruyabiliyor. Onlara karşı da bir görünmezlik özelliği var. Görünmezlik özelliği, insan gözü için de var. Yüzlerce, binlerce insanın arasından ve sokaklarla caddelerdeki gelişmiş kameraların önünden geçip gidebilir ama asla fark edilmez. Bu kadar görünmezlik özelliği sayesinde zaten görünmüyor ama bir şekilde gafil avlanmış olsa, görünse, bulunsa bile sorun olmuyor. Çünkü açılamıyor. Sadece yapay zekaya önceden tanımlanmış kişiler açabiliyor. Bu kişilerden olmayan biri tabutu ele geçirse ve açmanın yollarını denese, tabut sinyaller yayıyor ve bu kişileri çarpıyor ama öldürmüyor. Kişi ya da kişiler tabutu açma mücadelesine devam ederlerse bu defa onları ağır çarpıyor. Gözlerinden giren bir enerji ta beyinlerini bile yakıyor ve oldukları yerde öldürüyor.

Tabut, zihin kontrolüyle çalışıyor. Lakin, kimlerin zihinlerinden talimat alacağı önceden kodlanmış, tanımlanmış vaziyette. Kodlanmamış kişilerin zihinlerinden gelen talimatları kabul etmiyor.

Türkiye’de en çok Konya civarında ve ayrıca dünyanın başka başka yerlerinde görülen obrukları, günümüzden çok çok ileri bilim ve teknoloji ile imal edilmiş maden araçlarının açtığını, uzaylı insan türlerinin dünyamızdaki bor da dahil olmak üzere muhtelif madenleri çaldığını yıllardır anlatıyorum.

İşte bu araçların kullandığı, toprağın atomlarını oynayarak yakan ve böylelikle hafriyata gerek kalmadan yerin altını kazan teknolojinin çok daha ilerisi bu tabutta da var. Böylelikle bu tabut, yerin altından çıkmadan bulunduğu yeri değiştirebiliyor. Okyanusların, denizlerin içinde gidebiliyor. Şu yeşillerin ve grilerin uçan dairelerine yaklaşsa, onları da bozabiliyor. Yani, dünyamızda mevcut bulunan bilim ve teknolojiden on binlerce sene ileri seviyede teknoloji ile yapılan araçlar bile onun yanında savunmasız kalıyor. Nerede kaldı ki ona zarar verebilsinler. Öyle mükemmel bir araç ki bu tabut, okyanusun en derin yerlerine inse, basınçtan zarar görmüyor.

İşte yeşillerin ve grilerin ya da an itibariyle uzaydaki hiçbir gezegenin teknolojisiyle bulunamayacak ve açılamayacak olan bu tabuta, son defasında verilen talimatlar var. Tabutun yapay zekası, ahir zamanın ne olduğunu, nasıl olduğunu ve o zamanda mehdinin kim olduğunu bilebilecek ve ona teslim olup açılabilecek şekilde kodlandı. Bu kısımda mucizevi yönler de derinlikler de var ama böyle yapay zeka kodlaması kısmı da var.

Bu tabutu İsrailoğullarının hükümdarlarının birbirlerine bıraktığı söylenir. Bu bilgi de doğru değil. Hristiyanların ve Yahudilerin dini kaynaklarında bu tabuta dair anlatılanların çok az bir kısmı doğru. Bu tabut, hükümdardan hükümdara değil, peygamberden peygambere bırakıldı.

Bir zaman geldi, bu tabut peygamber olmayan birine de verildi ama Yahudiler bunu kabullenmediler. Bu kısmı anlamak için, Bakara suresinde bu tabuttan ve ayrıca hazret-i Talut ile hz. Davud’dan da bahsedilen ayet-i kerimelerin meallerini okuyalım:

Ayet 247: Peygamberleri onlara: “Allah, size hükümdar olmak üzere Talût’u gönderdi.” demişti. Onlar: “Ona bizim üzerimize hükümdar olmak nereden geldi? Oysa hükümdarlığa biz ondan daha lâyıkız, ona maldan bir genişlik, bir bolluk da verilmemiştir.” dediler. Peygamberleri de “Onu sizin başınıza Allah seçmiş ve ona bilgi ve vücut bakımından bir güç, bir genişlik vermiştir.” dedi. Hem Allah, mülkünü dilediğine verir. Allah’ın rahmeti geniştir, o her şeyi bilir.

Ayet 248: Peygamberleri, onlara şunu da söylemişti: Haberiniz olsun, Onun (Talut’un) hükümdarlığının alâmeti, size o tabutun gelmesi olacaktır ki onda Rabbinizden bir sekine (sükûnet, gönül rahatlığı), Musa ve Harun ailelerinin bıraktıklarından bir bakiyye (kalıntı) vardır. Onu melekler getirecektir. Eğer iman etmiş kimselerden iseniz, bunda sizin için kesin bir ibret, bir alâmet vardır.

Ayet 249: Talut, ordu ile hareket edince dedi ki: “Allah sizi mutlaka bir nehirle imtihan edecek. Kim ondan içerse, benden değildir. Kim de onu tatmazsa, işte o bendendir. Ancak eliyle bir avuç alan başka (bu kadarına ruhsat vardır).” Derken içlerinden pek azı hariç, hepsi de varır varmaz ondan içtiler. Talut ve beraberindeki iman eden kimseler nehri geçtiklerinde. “Bizim bugün, Calut ile ordusuna karşı duracak gücümüz yok.” dediler. Allah’a kavuşacaklarına inanıp, bilenler ise şu cevabı verdiler: “Nice az topluluklar, Allah’ın izniyle nice çok topluluklara galip gelmişlerdir. Allah, sabırlılarla beraberdir.”

Ayet 250: Calut ve ordusuna karşı savaş meydanına çıktıkları zaman da şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Üzerlerimize sabır dök, ayaklarımızı sabit tut ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!”

Ayet 251: Derken, Allah’ın izniyle onları tamamen bozdular. Davud, Calut’u öldürdü ve Allah, kendisine (Hz. Davud’a) hükümdarlık ve hikmet (peygamberlik) verdi ve ona dilediği şeylerden (peygamberlere has ilimden) de öğretti. Eğer Allah’ın, insanları birbirleriyle savması (savaştırması, yok etmesi) olmasaydı, yeryüzü mutlaka bozulur (insan şeytanlarıyla dolar) giderdi. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı büyük bir lütuf sahibidir.

Zamanın Yahudileri, hak peygamberlerden biri olan Yuşa aleyhisselama “Allah bize hükümdarlık yapacak birini seçsin, biz de ona tabi olalım. Eskiden olduğu gibi iyi hallerde olalım, her yerde hakim olalım.” dediler. Yuşa a.s. da onlara “Allah size hükümdar olarak Talut’u seçti, Talut’a tabi olun” dedi. Lakin İsrailoğulları (Yahudiler) bunu istemediler. Irkçılık yaptılar, İslam peygamberlerinin çoğu ben-i İsrail arasından çıktığı için bunlar kendilerini üstün bir ırk olarak görüyorlardı. Yahudi olmayan, ayrıca zengin olmayan birine tabi olmamayı seçtiler. Çünkü… ilimce ve bedence çok ileri bir halde olan, muazzam bir ilmi derinliğe, askeri dehaya ve pek çok sahada üstünlüklere sahip olan Talut bir Türktü… Görünüşü de çok heybetli olan, son derece yakışıklı da olan Talut, Zülkarneyn diye de bildiğimiz kişinin ta kendisiydi.

Boşuna yorulmayın.

En gelişmiş süper bilgisayarlarla, en gelişmiş arşivlerinizde bile aratsanız, bu bilgileri bulamazsınız. Bunlar daha önce hiçbir kitapta, makalede, internet sitesinde, sosyal medya hesaplarında, televizyon programlarında veya herhangi bir yerde paylaşılmadı. Bunlar, sadece Akademi Dergisinde bulabileceğiniz sarsıcı gerçeklerden… Siz şu anlarda şoklara girmişsinizdir. Halinizi anlıyorum, kolay değil. Din diye ve dava diye inandığınız şeylerin temelleri yıkıldı, hiç bu kolay değil. Bir kez daha anladınız ki o İblis çok yalancı, çok fitneci, çok kandıran biri… Siz şokları biraz atlatın. Ben bir çay içip geleceğim. Devam ederiz. Dediğim gibi, zaten metafizik sahanın tadı yok.

Haydi devam edelim…

Hz. Musa ve hz. Harun henüz alemi değişmemişken, dünya hayatları bedenen de devam ederken yani ölüm denilen şeyi yaşamamışlarken, Allahü teala İsrailoğullarına arz-ı mev’ud u vaat etti. Filistin’i ve çevresini zalimlerden temizlemelerini, Allah yolunda harp etmelerini emir etti. Musa a.s. bu emri İsrailoğullarına bildirdi. Musa a.s. ın akrabası olup henüz genç yaşlarda olan ve peygamberlik vazifesi de verilmemiş olan Yuşa a.s. da İsrailoğullarının arasındaydı. Aralarında Yuşa a.s. da bulunduğu bir grup, bölgeyi incelemek ve gözlemlemek için gönderildi. İsrailoğulları, Filistin ve civarına gittiklerinde gördüklerine inanamadılar. Ortalama bir insanın iki hatta iki buçuk katı boyunda olup o nispette geniş/kalıplı olan kişileri gördüler. Kalplerine korku düştü ve çok çekinerek aceleyle geri döndüler. İsrailoğullarına “Sakın oraya gitmeyin, gitmeyelim. Yok oluruz. Esir düşeriz.” gibi sözler söylediler ve o kişilerin dev gibi olduklarını, çok güçlü olduklarını anlattılar. Aralarından Yuşa a.s. da dahil olmak üzere, sadece birkaçı bu hale düşmediler ve o anlarda henüz peygamberlik vazifesi verilmemiş olan Yuşa a.s. İsrailoğullarına nasihatlar etti:

“Ey İsrailoğulları! Cebbarların (zâlimlerin) şehrinin kapısından hemen girin (onların vücutlarının büyüklüğünden korkmayın. Biz onları gidip gördük ve öğrendik. Onların bedenleri büyük ve kuvvetli fakat kalpleri zayıftır. Sizinle harp etmeye rûhî metânetleri yoktur). Bir defâ kapıdan girdiniz mi (Allahü teâlânın vâd ettiği yardımın size gelmesiyle) elbette siz gâliblerden olursunuz. Siz gerçekten inanan, Allahü teâlânın vâdini tasdik eden kimseler iseniz, (Allahü teâlânın kudretine, size yardım edeceği hakkındaki vâdine, Musâ aleyhisselamın peygamber olduğuna inanıyor, îmân ediyorsanız, düşmanların boy ve cüsselerine bakarak aldanmayınız. Onlardan korkmayınız. Size ilâhi yardımın geleceği husûsunda ve bütün her hâlinizde) Allahü teâlâya tevekkül ediniz. (O’na îtimâd ediniz. Yalnız O’na güveniniz ve cihâddan geri durmayınız.)” (Mâide sûresi: 23)

İsrailoğulları bu nasihatı dinlemedi. Musa a.s. ın nasihatlarını ve emirlerini de dinlemediler. Aralarında olup korkusuzca ve samimiyetle davranan Yuşa a.s. ve birkaç kişiyi daha taşladılar. Öldürmek de istediler.

Siz bakmayın dünya tarihi boyunca peygamberlerin çoğunun ben-i İsrail’e gönderilmiş olmasına… Dünya tarihi boyunca, peygamberlere en çok itaatsizlik eden, onlara en çok eza ve cefayı çektiren, en çok peygamber katleden kavim de ben-i İsraildir.

O gördükleri dev kişiler aslında bu dünyanın insanlarından değildiler. Aslında onlar insan da değildiler. Dünyada bulunan uzaylı türlerin gelişmiş teknoloji ile ve dünya insanı suretinde yaptıkları biyonik robotlardı onlar.

İsrailoğulları bu kadar korkaklık, itaatsizlik edip bir de üstüne Allah’ın peygamberlerine ve veli kullarına karşı bu kadar ileri gidince, Allah onları cezalandırdı. Arz-ı Mevud a girmeleri haram kılındı. En doğrusunu Allah bilir ama yaklaşık olarak kırk sene Tih sahrası sürgününde yaşadılar. Çok şaşkın, çok kötü ve acınacak hallerdeydiler. Çok zor şartlarda hayatta kalmaya çalıştılar ama zaman geçtikçe hep sefil hallerde öldüler. Bir nesil gitti ve onların evlatlarının yetişkin olduğu başka bir nesle/devre çıkıldı. Bu süre içinde Harun ve Musa aleyhimesselam da alemi değiştiler, vefat ettiler. Ve onlardan sonra peygamberlik vazifesi Yuşa bin Nun aleyhisselama verildi.

Yuşa a.s. arz-ı mev’ud (vaad edlen topraklar) denilen yerleri peş peşe fethetti. Arz-ı mev’ud, Yuşa a.s. zamanında gerçekleşmiş oldu. Yuşa a.s. bu süre boyunca sık sık mucizeler de gösterdi. Zalim ve kafir hükümdarları öldürüp de o diyarları İsrailoğulları arasında taksim etti. Musa aleyhisselama indirilen hak Tevratı okudu, ondaki hükümlerle hüküm verdi. (Günümüzdeki muharref/bozulmuş Tevratı değil, tahrif olmamış haliyle hak Tevratı…)

Yuşa a.s. bu kadar yerleri fethederken tabut-u sekine de kendisindeydi ve ondan da istifade etti.

Zamanın Yahudileri, arz-ı mev’ud denilen yerleri küçük görür ve tarihteki ihtişamlı halleri gibi dünyada çok geniş yerleri fethetmek ister oldular. Firavunların saltanatı devri gibi şartlar ister oldular.

Lakin dünyanın siyasi ahvali buna pek müsait değildi. Dünya üzerinde, o zamanda da şu zamanımızda olduğu gibi pek çok devletin idarecilerinin yerlerine biyonik robotlarla uzaylı türler geçmişti ve bu ülkeleri, milletleri uzaylı insan türleri yönetiyorlardı. Bu gerçekleri bilmeyen İsrailoğulları, yukarıda da anlattığı gibi, Yuşa aleyhisselama “Allah bize hükümdarlık yapacak birini seçsin, biz de ona tabi olalım. Eskiden olduğu gibi iyi daha iyi, daha ihtişamlı hallerde olalım, dünyanın her yerinde hakim olalım.” dediler. Yuşa a.s. da onlara “Allah size hükümdar olarak Talut’u seçti, Talut’a tabi olun” dedi.

Talut, Oğuz Kağan ya da Zülkarneyn diye de bildiğimiz kişi olduğu için ona tabi olmadılar, onun hükümdarlığını çoğunlukla kabul etmediler.

İşte, istikamette kalan, müslümanlıkta kalan, itaat halinde kalan İsrailoğulları da dahil olmak üzere, dünyadaki bütün müslümanların ve mazlumların kurtarıcısı olacak Talut ya da diğer isimleriyle Oğuz Kağan, Zülkarneyn devri böyle başladı.

Talut/Zülkarneyn, Calut’un ordusunu yendi. Calut ve ordusundaki pek çok kişi de dev insanlar olarak bilinen biyonik robotlardı. Calut’a son darbeyi, Talut’un kumandan olduğu orduda bulunan ve henüz peygamberlik vazifesi verilmemiş olan Davud aleyhisselam vurdu. Ölümü onun elinden oldu.

Mecmau’l-bahreyn (İki denizin birleştiği yer)

Yıllardır yazarım, bilirsiniz. İstanbul boğazı suni bir boğaz. Cebel-i Tarık boğazı da öyle… Bu iki boğazı da Zülkarneyn a.s. açtı. Bizim İslami kaynaklarda çok uzun zamandır yazılır, anlatılır. Zülkarneyn a.s. İstanbul boğazını açarken, o sıralarda büyükçe bir göl olan karadenizi denize çevirirken, ona en çok yardımcı olan kişilerden biri de hz. Yuşa’dır. Hz. Yuşa’nın kabri yakın geçmişte veli zatların kerametiyle tespit edilmiştir ve İstanbul’un hakim tepelerinden biri olan Anadolu Kavağı tepesinde bulunur. İddia edildiği gibi 17 metre boyunda da değildir. Ortalama boylardadır. Ve hz Yuşa, halen boğazın hakimi ve koruyucusu olarak kıyamet sabahına kadar ruhaniyetiyle hizmetine devam etmektedir. İstanbul boğazı çok yüksek teknoloji ile açılırken hz. Zülkarneyn’e en büyük desteği veren kişilerden biri de Hızır aleyhisselamdır. Hz. Musa ile Hz Hızır’ın buluştuğu ve “iki denizin birleştiği yer” denilen yer de bu günkü adıyla İstanbul’dur, İstanbul boğazıdır. O buluşmanın bir kısmına kadar orada bulunan üçüncü kişi de Yuşa aleyhisselamdır.

Tarih tekerrürlerle dolu…

Bundan yaklaşık yedi bin sene önce Oğuz Kağan, Talut, Zülkarneyn ve daha başka isimlerle bilinen o mübarek zat İstanbul’un da hakimiydi. İki denizi suni tekniklerle birleştirdi. Bütün dünyanın da hakimiydi. Yanında ona sadakatla bağlı olup korkusuzca Allah yolunda cihad eden temiz ve asil bir millet, Türkler vardı. En çok da Türk kavminin desteğiyle hz. Zülkarneyn dünya hakimiyeti tesis ederek dünyayı imanla, huzurla, mutlulukla, adaletle ve hayırdan yana her ne varsa onlarla doldurdu.

Daha önce anlattıklarımdan biliyorsunuz. Dünyada şu ana kadar dört kişi, dünyanın tamamına hükmeden devletlerin idarecisi olabildiler. Beşinci bir kişi de dünya hakimiyeti tesis edecek. Bu kişi mehdi olacak. Lakin bu kişi mehdi de denilen, hakiki mehdinin evladı/talebesi olan Cehcah olacak.

Nasıl ki tarih boyunca tabut-u sekine sadece olması gereken kişilerin elinde olduysa, ahir zamanda da mehdinin yani Cehcah’ın elinde olacak. Cehcah, dünya hakimiyeti tesis ederken tabut-u sekineden, onun içindeki mukaddes emanetlerden, çok değerli notlardan/bilgilerden çokça istifade edecek.

Olmaz ya, bir şekilde tabutu sekine başka bir ele geçmiş ve bir şekilde açılabilmiş olsun… O halde bile, tabutun içindeki notları çözemeyecekler. Çünkü o notlarda anlatılanları peygamberler ve bir de peygamber olmasalar da zülkarneyn gibi, Üzeyir a.s. gibi, Lokman a.s. gibi, Hızır a.s. gibi çok çok yüksek manevi derecede ve yüksek ilim/hikmet seviyesinde olanlar anlayabilirler. Bir de ahir zamanda zuhur edip ikinci Zülkarneyn olacak olan Cehcah anlayabilecek. Tabutun içindeki Süleyman mührü, Musa’nın asası gibi mukaddes emanetler de mucizevi hususiyetlere sahipler. Yanlış ellere geçmezler, geçseler de yanlış ellerde o mucizevi halleri görülmez.

Cehcah da birinci Zülkarneyn gibi dünya insanlığını tek bir toplum yapacak. Irkçılık olmayacak, haksızlık olmayacak, zulüm olmayacak, katliamlar olmayacak. Bir süreden sonra hastalıklar bile olmayacak. İnsanlara saldıran hayvanların bile genetik kodları normal/eski hallerine getirilecek ve bu saldırganlık bile olmayacak. Ye’cüc ve Me’cüc Cehcah zamanında ikinci kere dünyamıza taarruz edecekler ve Cehcah yani ikinci Zülkarneyn sayesinde dünya insanlığı bu iki uzaylı kavmi yenebilecek. Hz. İsa’nın yeniden yer yüzüne indirilişi de Cehcah zamanında olacak ve hz. İsa Cehcah’ın sürekli danıştığı bir ruhani/manevi lider olacak. Yeniden peygamberlik vazifesi yapmayacak. Hükümdarlık da yapmayacak, siyasi lider de olmayacak. İmam- Azam’a da tabi olmayacak. Ehl-i sünnet üzere yeni bir ameli mezhep tesis edecek. Kendi içtihatlarıyla amel edecek ve isteyenler onu mezhep imamı olarak da görüp tabi olacaklar. Öyle hakikatler gün yüzüne çıkacak ki duyan ve gören insanların hepsinin müslüman olması gerekecek. Artık aksine bir duruş sergilemek mümkün olmayacak. İşte o anlarda hz. İsa içtihat edecek ve “Ya iman ya da ölüm” diyecek. O derece inatla inkarcılık yapanların dünya üzerinde yaşamalarına ve dünyayı maddi ve manevi tehlikelere sürüklemelerine izin vermeyecek. Cehcah da hz. İsa’nın bu emrini yerine getirecek. Lakin o gün gelene ve o şartlar oluşana kadar dünyadaki milletlerin, cemaatlerin din/vicdan ve ibadet hürriyetlerine karışmayacak.

Öyle, hazırlıksız bir şekilde, çalakalem yazdım bunları… Biraz düzensiz oldu ama yeterince anlaşılır oldu. Vakit buldukça ve aklıma düştükçe bu konuda küçük eklemeler de paylaşırım.

Dünyanın etrafını sarmış olan ve günümüzde Van Allen kuşağı da denilen koruma kalkanının nasıl yok edileceğini ve oradan zarar görmeden nasıl geçileceğini çözmenin yolu da tabut-u sekinede var.

Mehmet Fahri Sertkaya

Deniz kızının hakikati

Saatlerce anlatmak gerekir ama kısaca izah edeceksek, şöyle izah edilebilir;

Dünyamızda binlerce senedir yarı insan, yarı balık olan canlıların çizimleri, heykelleri yapılıyor. Afrikanın son derece ibtidai/ilkel kabilelerinde bile böyle tasvirlere ve efsanelere denk gelinebiliyor. Hatta Şi’ra yani Sirius yıldız sisteminden bahsedilirken söz hep balık insan denilen canlılara, yarı insan ve yarı balık gibi görünen acayip şeylere çıkıyor.

Bunun iki sebebi var.

1- Dünyamızdaki sayısız hayvanların vücutlarında nasıl farklı farklı özellikler varsa, onları andıran, onlara benzeyen farklı farklı özelliklerde uzaylı insan türleri de var. Uzayda en azından kat trilyonlarca insan türü var ve bunların fiziki şekilleri çoğunlukla başka başka… Dış görünüş itibariyle birbirine benzeyen insan türü sayısı az. Bazı uzaylı insan türlerinin kanatları var ve havada kolayca uçabiliyorlar. Bazılarının ise çok kalın ve sürüngenlerdeki gibi pullu derileri var. Bazılarının kolları ve başı olsa da ayakları yok ve karınları üzerinde sürünerek yol alıyorlar. Bazılarına arkadan baksanız, dünyamızdaki uğur böcekleri gibi sırt kısımları var. Bazıları ise, ayaklarının haricinde ellerini de yere koyarak yürüyorlar. Epeyi karanlık bir yerde onlardan birini uzaktan görseniz, dört ayaklı hayvanlara benzetebilirsiniz. Bazılarının ise denizde, gölde yaşamaya müsait derileri, iç organları ve solungaç sistemleri var. Daha önce yazmıştım, Issık gölün altında ve etrafında gizlice yaşayan tür de söz konusu türlerden biri ve su altında hiç zorlanmadan uzun süre durabiliyorlar. Söz konusu balık derili, balık gibi pullu, ayakları olmayan ama akıllı, irade sahibi, teknoloji kullanan uzaylı insanları gören dünya insanları hep oldu. Neticesi olarak bunların varlığı hep tartışma konusu oldu ve yer yer çizimleri yapıldı.

2- Dünyamızda gizlice yaşayan ve fiziki özellikleri bize çok benzeyen ve çok yüksek bilim ve teknoloji seviyesinde olan bazı uzaylı insan türleri, biyonik robotlar yaparken, dünyamızın tabiatında gördükleri pek çok hayvanın birebir özelliklerde biyonik robotlarını binlerce senedir yaptılar. Bunlar, bazen de dünyamızdaki birkaç hayvanın özelliklerini bir arada taşıyan biyonik robotlar da yaptılar. Yarı insan, yarı balık gibi görünen biyonik robotlar da yaptılar. Zaman zaman bunlar da dünya insanları tarafından görüldüler ve bunlara “deniz kızı” denildi.

Daha önce birkaç tekrarla kısa kısa konu etmiştim. Kurt adam efsanesi bile durduk yerde çıkmadı, yayılmadı. Binlerce senedir bazı dünya insanları gerçekten de kurt adam denilecek şeyler gördüler. Bunlar da biyonik robottan başka bir şey değiller.

İslami ilimlerden uzak olan, başlarında hakikati bilip öğretecek mürşidleri/hocaları olmayan bazı kabileler/topluluklar, bir de İblis’in ve cinlerin bitmek bilmeyen müdahaleleri, yönlendirmeleri de üstüne geldikçe, fiziki şekilleri değişik ve yüksek teknoloji kullanan uzaylıları ve bir de bunların yaptıkları biyonik robotları tanrı gibi görür oldular.

Bütün hikaye bu, başka bir şey değil… Süleyman aleyhisselamın meşhur Hüdhüd kuşu ve Kabe’yi Ebrehenin ordularından koruyan ebabil kuşları bile biyonik robotlar olabilirler mi?

Bu anlattıklarımdan sonra Yunan mitolojisindeki Medusa’ya da bu gözle bakabilirsiniz.

Gözlerine bakanı taşa çeviren, yılan gibi saçları ve vücudu olan, keskin dişli dişi canavar şeklinde tasvir edilen o şeyin de bir biyonik robot olduğunu kabullenmek zorunda kalacaksınız. Medusa’yı öldürdüğü söylenen Perseus’un bir ayna kullandığı, bu şekilde Medusanın gözlerine bakmadan onu öldürebildiği anlatılır. İşte bunlar hep bizden çok ileri bilim ve teknoloji seviyesindeki uzaylı türlerin biyonik robotlarının gelişmiş özellikleriydi.

Yunan mitolojisindeki Medusanın çok benzeri Anadolu da ara ara görülmüş ve ona Şahmeran denilmiştir. Şahmeran da efsane değil, mit değil. İnsanlar hep böyle tuhaf şeyleri gördükleri için bunlar dilden dile anlatılır oldu.

Sentorların hakikati

Yunan mitolojisindeki yarı insan, yarı at suretindeki sentorlar (Kentaur) da biyonik robotlardı. Bunlar, çok ileri bilim ve teknoloji kullanılarak, mükemmel kalitede yapılmışlardı. Yeterli bilgiye ve tekniğe sahip olmayan bir insan, bunların arasında yıllarını geçirse bile robot olduklarını anlayamazdı. Sentorlar yiyorlar, içiyorlar, vücutları terliyor, dışkılıyorlar, uyuyorlar, yapay zekaları sayesinde mantıklı şekilde konuşuyorlardı. Boyları üç buçuk, dört metreyi buluyordu. Dönem dönem kanatlı olanları da imal ediliyordu. Sentorlar, insanlarda da atlarda da bulunmayan kabiliyetlere de sahiplerdi. Bunlarda lazer silahları bile vardı. İnsan gözünün görmediği frekanslar yayarak bastıkları yerleri titretebilirlerdi. İçine uzaylı insan da girebiliyordu, uzaylı insan olmasa da sahada sorunsuz çalışabiliyorlardı. İnsanlar onlara dokunsalar bile robot olduklarını anlayamazlardı.

Yeşiller ve griler, binlerce senedir dünyamızda çok oyunlar kurdular. Bunları da o İblis’le paslaşarak yaptılar. En büyük hedefleri, bütün dünya insanlığını İslam’dan, ahlaktan, namustan, sağlıklı yaşamaktan, mutlu ve emniyetli yaşamaktan uzaklaştırmaktı. Bu dünyanın insanlarının maddi ve manevi felaketlere sürüklenmesi, onlar için en öncelikli şeydi. Böyle türlü türlü robotlar geliştirerek, bunlara, o zamanda olağanüstü gibi görünen teknolojik kabiliyetler vererek, insanların manevi dünyalarını ve bu yolla da her şeylerini yönlendirdiler. Böyle şekil şekil imal edilen ve tanrı diye gösterilen biyonik robotların çoğunda insanların zihinlerini kontrol edebilen cihazlar da vardı. Sinyaller yayarlar ve insanları halden hale çevirirlerdi.

O zamanın insanları şimdi mezarlarından kaldırılsalar, hayatın içine bırakılsalar, şu dünyamızın teknolojisini biraz görüp anlasalar, kimsenin bir şey anlatmasına gerek kalmadan “Eyvahh. Hepsi teknolojik hile imiş” derler.

Şimdi, bunlar anlatılıyor diye, birileri seferberlik ilan ederek topluca metafizik saldırılar yapıyor ya, bana hiçbir şey olmuyor, daha çok anlatasım geliyor.

Dünya insanlığına, güneş sistemini bile gerçek haliyle anlatmadılar

Güneş sistemimizde, üzerinde hayat bulunan başka gezegenler de var. Bunların tamamı cüce gezegen ve sayıları yetmişten fazla… Çok azı Mars ile Jüpiter arasındaki asteroid kuşağında bulunuyor. Büyük çoğunluğu ise güneş sistemizin en dış halkası olarak görülen ve Kuiper kuşağı da denilen kısımda bulunuyor.

Bunların bazılarında eskiden beri hayat vardı, var. Bazılarına sonradan başka gezegenlerden gelenler oldu. Bazıları askeri üs gibi kullanılıyor. Birkaçında da önceden hayat vardı ama şimdi yok. Yine de kullanılıyorlar.

Söz konusu cüce gezegenlerin farklı farklı yapıları, atmosferleri, bitki örtüleri, insan türleri, hayvan türleri var. Bazılarında elleri, kolları, başları olsa da ayakları olmayan, ayakları yerine balık kuyruğu gibi kuyrukları olan ve daha çok suda vakit geçirerek yaşayan akıllı, irade sahip insan türleri de var. Cüce gezegenlerin bitki örtüleri de farklı farklı… Bazılarında bitki örtüsü yeşil, bazılarında sarı, bazılarında kahverengi, bazılarında mavi renkte. Allah’ın kudreti sonsuz. Tekrar edeyim. Dünyamızdaki hayvanlarda binbir türlü farklı renkler, uzuvlar, iç ve dış vücut özellikleri olduğu gibi, uzaydaki kat trilyonlarca insan türleri de hep benzeri şekilde birbirlerinden farklılık gösteriyor. Kelebek kadar güzel kanatları olan, mavi ışıklar yayarak uçuşan insan türleri bile var.

| Mfs –Ezberbozan– Akademi Dergisi

Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

..

Fırat nehrinin altı ve çevresi uranyum yatakları ile dolu

Fırat nehrinin altı ve çevresi uranyum yatakları ile dolu. Artık uranyumlarımızı uzaylılara ve başka devletlere kaptırmamalıyız.

Yıllar önce yazmıştım. Göbekli Tepe bir maden şantiyesinden başka bir şey değildi. Oraya kısa sürede ama çok yüksek bilim ve teknolojiyle, gelişmiş vasıtalarla maden ocağı kurmuşlardı. Uranyum ve uranyumdan da değerli bazı başka madenler çıkartıyorlardı. Çıkarttılar, işlediler, kullandılar, oralarda depoladılar.

Üzerine yüzlerce, binlerce sene geçince Göbekli Tepeyi tapınak olarak kullanan nesiller olmuştur ama oraları asıl yapan kişiler, çok yüksek teknolojiyle, kısa sürede ve hiç zorlanmadan ve maden şantiyesi olarak yaptılar.

Mehmet Fahri Sertkaya

Türkiye delik deşik ediliyor, madenlerimiz çalınıyor

Konya ve çevresinde bor madenleri çalınıyor ve bu çalma işlemleri sonrasında obruklar oluşuyor. Seneler oldu, bu gerçeği ifade ettik ama devlet otoritesi adeta hırsızlardan yana işliyor. Sadece Konya ve çevresinde gizlice yeraltı madenlerimiz çalınmıyor, Nevşehir’den de çok çalındı. Trakya’dan da çalınıyor ama Türkiye’nin farklı farklı yerlerinde de maden hırsızlığı yapılıyor ve türlü madenlerimiz çalınıyor.

Bu hırsızlıkların bazısı devlet sistemine sızmış masonlar, satanistler, gizli yahudiler ve gizli ermeniler tarafından yapılıyor ve milletler arası bir teşkilat olan Ankebut Ağı bünyesinde bu çark dönüyor. Lakin bazı hırsızlıklar uzaylı insan türleri tarafından yapılıyor. Dünyanın her yerinde, farklı insanlar tarafından on binlerce kere görülen ve görüntülenen o UFO’lar sebepsiz uçmuyorlar. Gizlice dünyada pek çok şeyi kontrol etmek istiyorlar. Bunlardan sadece biri maden sahası…

Türkiye’de türlü maden yatakları var ve çok çok büyük miktarda uranyum yatakları da var. Bu uranyum yatakları da çoğunlukla Yozgat’ta, Nevşehir’de ya Trakya bölgesinde değil. Karadeniz bölgesinde de değil. Evet, oralarda da var ama Türkiye’de güney doğu bölgesinde çok çok daha fazla miktarda uranyum yatakları var. Hatta bu yataklar kuzey Suriye’ye kadar uzanıyorlar. Üstelik, güney doğu bölgemizde bazı dağların iç kısımlarında saklanmış uranyum depoları da var. Evet, yanlış okumadınız, depolar var. Depolardaki bu uranyumlar, binlerce sene önceki yüksek bilim ve teknoloji çağında, o piramitlerin dünya insanları tarafından yüksek bilim ve teknoloji ile yapıldığı çağda, o Göbeklitepe’nin yüksek bilim ve teknoloji ile yapıldığı çağda toprak altından çıkartılıp işlenmiş ve sonra depolanmış olan uranyumlar. Dikkat edilsin, bu uranyumlar depolarda işlenmiş halde bulunuyorlar. Bu gibi uranyum depolarından güney doğu bölgemizdeki bazı dağların içinde de var. Dağ olmayan düz yerlerin altında da böyle depolar var.

Uzaylı insan türlerinden bazıları bu uranyumlardan haberdarlar ve çaldılar, çalmaktalar. Devlet eliyle derhal bu hırsızlıkları engelleyecek tedbirler alınmalı. Hala şu UFO avlayan lazer silahlarını orduya almadılar ve karada gerekli yerlere, ayrıca gerekli hava, kara ve deniz vasıtalarına yerleştirmediler. Akıl alır gibi değil… Türkiye’yi maddi sıkıntılarından çok çok kısa sürede çıkartacak ve kara para işi yapmadan da çok büyük paralar kazandıracak neler neler var ama devlet otoritesi yeşillerin (Çin’in, Rusya’nın, ABD’nin) nüfuzundan çıkamıyor. Buna da o kahrolası mason teşkilatı sebep oluyor. Türkiye’deki en tehlikeli tarikat, mason tarikatıdır. Bu beynelmilel, bu vatansız, bu dinsiz imansız tarikatın Türklere ve Türkiye’ye vermedikleri zarar kalmadı.

Şu Kazdağları meselesinde bile AKPKK’lilerin büyük çoğunluğu ayakta uyutuluyorlar. Oralarda asıl aranan şey altın değil uranyum ve oralarda da uranyum çok miktarda var. Türkiye’nin dört bir yanında faaliyette olan taş ocakları ya da kömür madeni gibi görünen yerlerin bir kısmının yabancı gizli servislerle bağlantıları var. Bu gizli servislerin de uzaylı insan türlerinin kontrolünde olan çok büyük firmalarla bağlantıları var. Bu sistem böyle döne döne, Türkiye’nin madenleri sadece başka devletlere değil, başka dünyalara/gezegenlere bile gidiyor.

Bu çark böyle devam edebilsin diye Türkiye kasten türlü sıkıntıların, sorunların içinde tutuluyor. Doğu ve güney doğu bölgelerimizin gelişmesine izin verilmiyor. Terör belasının yok edilmesine izin verilmiyor ve hatta Suriye’de hayatın normale dönmesine izin verilmiyor. Ne kadar hazindir ki başka dünyaların uzaylı insanları bile Türkiye’nin madenleri sayesinde müreffeh yaşıyorlar da şu Türkiye’nin haline, Türkiye’ye çektirilenlere bir bakın…

(Yıllardır obruklara, Göbeklitepeye, gerçek dünya tarihine ve uzaylılara dair yazdığım yazıları gözden geçirerek bu yazıyı okuyanlar, yazının satır aralarında çok çok daha faydalı bilgiler bulacaklar.)

Mehmet Fahri Sertkaya

15 bin yıl önce Türkiye topraklarında nükleer savaşlar yaşanıyordu. Göbeklitepe’nin sırları…

Çok yakında dünya tarihi yeniden yazılacak ve bu yeni tarihin hareket noktası şu an Türkiye sınırları içinde bulunan topraklar olacak.

Göbekli Tepe kazılarında meydana çıkan ve tarihin yeniden yazılmasını zorunlu kılan gerçekler…
Ünlü Rus arkeolog ve araştırmacı Sklarov, günün birinde dünya tarihi yeniden yazılmaya başlarsa Türkiye topraklarının bu yeni tarih için bir hareket noktası olacağını söyledi ve ekledi:

“Geçen ağustos ayında Tükiye’ye gittiğimizde Hattuşaş kazı bölgesini ziyaret ettik.Anladığımız kadarıyla orada İngiliz arkeologlar çalışıyor çanak çömlek arıyor. Çevreye bakınırken bizi bile inanılmaz şaşırtan bir keşif yaptık. Mısır’daki piramitler bile Hattuşaş’ta bulduğumuzun yanında gölgede kalıyor.
Yerden çıkıntı biçimindeki monolit granit taşların mekanik usulle kesildiğini gösteren izi bulduk. Binlerce yıl önce bu izi bırakan Yuvarlak Abraziv Disk neden yapılmışsa , sert taşı tereyağı gibi kesmiş ve bu günümüzde dahi taklit edilemez. Çünkü dünya genelinde böyle bir disk mevcut değildir…”
Sklarov resmi tarihe göre Şanlıurfaya 20 km uzaklıktaki Göbeklitepe’nin M.Ö 11. Yüzyılda cilalı taş devri olarak uygun görülen bir zaman diliminde kurulduğunu hatırlatıp gülüyor ve şöyle diyor :
’Uzman olmaya gerek bile yok… 65 milyon yıl önce yok olan dinozor resimlerinin, 13 bin yıl önce ilkel taş devri kabileleri tarafından inşa edilmiş olduğu iddia edilen yapının içinde ne işi var? Taş devri insanı yerin yüzeyinde dinazor iskeleti buldu diyelim, o iskelet dokuyla donatıldığında ortaya böyle bir şekil çıkacağını nereden ve nasıl biliyordu. Tapınak duvarlarında gördüğümüz hayvan resimlerinin ördek olmadığı kesin. Hatta burasını asıl inşa eden ve kullanan ev sahiplerinden sonra ikinci bir Kültür toplumu, tıpkı Mısır piramitleri örneğinde olduğu gibi farklı amaçla burayı kullanmış. Sütunlardan birinin temelinde dış bir etkenle kopan iki dinozorun kafaları daha sonra çok daha ilkel bir teknolojiyle taş taşa sürterek onarılmak istenmiş.”
Sklarov ile iki saat kadar devam eden söyleşi sonunda şunu soruyor basın mensubları :

 ‘Peki sizin varsayımınıza göre 10-20 bin yıl önce dünyamızda kimler vardı?’
Sklarov şöyle cevaplıyor : 
‘Emin olduğum tek şey tüm bu yapıların şimdiki insanın eliyle yapılmadığı. Asıl ev sahipleri uzaydan mı geldi yoksa bilinen zamanlar öncesinde dünyamızda gelişen bir önceki uygarlık tarafından mı yapıldı sorusunun yanıtı bende yok… Sadece %50’den fazla olasılıkla bundan yaklaşık 15-17 bin yıl önce dünyamızda o eski uygarlıklar neyse aralarında ‘Tanrılar Savaşı’ adını verdiğim bir ihtilaf yaşandığı kesin.Böyle bir savaşın izlerine Peru ,Bolivya ,Arjantin ve Türkiye’deki antik yerleşim bölgelerinde rastlamak mümkün… Ancak %100 emin olduğum bir şey var o da tarihin yeniden yazılması gerektiği…

Bu sarsıcı gerçeklerin ispatı niteliğindeki onlarca farklı ve ciddi çalışma Video kanalımızda

Aslında insan eseri olamayacak teknolojiye sahip eserler dünyanın birçok yerinde vardır. Amerika Titikaka gölü yakınlarında Tiahuanaco antik şehrinde de ilginç taş işçiliği bulunmaktadır. Şekildeki kaya bir iddiaya göre dünyanın ilk şehrine aittir. Üzerine yapılan çizgi ve delikler elle olamayacak kadar düzgün ve sıralıdır. Bu kayayı ancak bir makinenin yapmış olabileceği söylenmektedir.
***

Tahta sap ve demir tokmaktan oluşan bu çekiç, 1936’da Teksas’ta 400-500 milyon yıllık bir kayanın içine gömülü olarak bulundu. Modern bir aletin tarih öncesi bir kaya kütlesinin içine nasıl girdiği bir yana, çekiçte kullanılan demirin günümüz demirlerinden bile saf olması bilim adamlarını hayrete düşürdü
***

Peru’nun Cusco bölgesindeki bir İnka kalesinin etrafını 360 metre boyunca zikzak yaparak saran 9 metrelik setlerin yapımında, tanesi 300 tona varan kireçtaşı blokları kullanılmış. Ancak hiç harç kullanılmamasına rağmen bu kayalar, arasına bıçak bile sokulamayacak kadar mükemmel yerleştirilmiş
***

YAŞI: 2 milyar 800 milyon yıl.
Bu metal kürecikler Güney Afrika, Klerksdorp’tan. Birinin üzerinde kürenin çevresini dolaşacak şekilde birbirine paralel 3 çizgi oyulmuş. Bu küreler Cambrian devri öncesine ait pek çok mineral arasında bulunmuştur (2,8 milyar yıl öncesi). 
Bu kürelerden bazıları 6 milimetre kalınlığında, ince bir kabuğa sahiptirler. Bu ince kabuk kırıldığı zaman kürenin içinden süngerimsi garip bir şey çıkıyor.Bu süngerimsi şey havayla temas edince parçalanıp toz haline geliyor. Bu kürelerin ne oldukları ,ne amaçla yapıldıkları bilinmiyor. Üstelik 2,8 milyar yaşındalar. İnsanın inanası gelmiyor ancak bilimsel veriler bunlar.

***

100 milyon yıllık insan parmağı

Bu cisim Kanada’nın Kuzey kutup bölgesindeki Axel Heiberg adası eski fosiller koleksiyonunda bulunmuştur. İncelemeler bunun bir insan parmağı fosili olduğunu gösteriyor. 
Bu fosil 100 ile 110 milyon yıl öncesine aittir (Creataceous jeolojik dönemi). Bu fosil “DM93-083” numarasıyla arşivlenmiştir. Röntgen ışınlarıyla yapılan inceleme sonucunda resimdeki siyah kısımların parmak kemiklerine ait olduğu ortaya çıkmıştır. Bu kadar eski zamanlarda insan yaşamış olabilir mi ?

***

130 milyon yıllık insan eli

Kolombiya, Bogota yakınlarında bulunmuş bir insan eli fosili. Fosilleştiği kayanın yaşı 100 – 130 milyon yıldır.

***

318 bin yıllık spiral

Alışıldık olmayan bu spiral cisimler 1991 – 1993 yılları arasında Rusya’daki Ural dağlarının doğusunda bulunan küçük bir dere olan Narada’da bulunmuşlardır. Boyları en fazla 3 cm. olan bu cisimlerden (inanılmaz ama) 0,003 mm. olanları da bulunmuştur. Büyük olanları bakırdan, küçük ve çok küçük olanları ise çok ender rastlanan “tungsten” ve “molybdenum” maddelerinden yapılmıştır.
Mikroskopla yapılan incelemeler sonucunda spiraller kusursuz bir biçimde “altın oran” tekniğiyle yapılmıştı. Daha da şaşırtıcı olan şey ise bütün bilimsel incelemelerin gösterdiği gibi bu cisimlerin yaşlarının 20.000 ile 318.000 yıl arasında değiştiğidir. Bu yaş farkı cisimlerin bulundukları derinliğe göre değişmektedir.

Bu sarsıcı gerçeklerin ispatı niteliğindeki onlarca farklı ve ciddi yayın video kanalımızda. 



İLGİLİ YAYIN:

Urfa Göbeklitepe’yi Arazi Sahibi Anlattı


Bilim adamları hikaye uydurur mu? Buna inanılır mı? Bir gök taşı, dinozorların tamamını öldürmüş mü?

Siz inanıyor musunuz, dinozorlar gök taşı düşmesi neticesinde mi yok oldu?

Bütün insanlığı aptal yerine koyuyorlar. Ne için? Dini inkar edip, evrim safsatasını savunmak için…

Dinozorların neslinin meteor düşmesi nedeni ile sonlandığını iddia eden bilim adamları, nihayet bu meteor düşmesi olayının ayrıntılarını kendilerince açıkladılar. 

Bu teoriyi savunabilen bilim adamlarına göre, düşen meteor sadece 10 km. çapındaymış. Bundan yaklaşık 66 milyon yıl önce Meksika’nın Yucatan Yarımadası’na çarpmış ve ve şu an Chicxulub Krateri olarak adlandırılan dev çukuru açmış.

19 km derinliğe sahip bu kraterin genişliği ise yaklaşık 200 km. imiş. Yani bizim Türkiye’nin genişliğinin (En batı ile en doğu sınırı arasındaki mesafenin) yaklaşık 1600 km. olduğunu düşünürsek, koskoca dünyada, Türkiye’nin sekizde biri kadar krater açmış. Ne hikmetse, dünyanın dört bir yanına yayılmış dinozorları ve hayvan ile bitki türlerinin yaklaşık olarak üçte ikisini yok etmiş.

Onlara göre türlerin bu yok oluşu, meteorun çarpma etkisi ile değil de, çaptıktan sonra dünyamızda oluşan etkiler ile olmuş. Çarpmadan sonra doğal düzen ve iklim bozulmuş. Bu da türlerin yok olmasına sebep olmuş. 

Siz hiç denk geldiniz mi, bu kadar çok dinozor kalıntıları bulduğumuz gibi;
➥ Hatta 500 milyon yıl önce çok özel ve çok saf bir demirden yapılmış, tahta saplı çekiç bulduğumuz gibi… 
➥ 100 milyon yıl önceden kalma insan parmağı bulduğumuz gibi…. 
➥ 130 milyon yıl öncesinden kalma insan eli fosili bulduğumuz gibi…
➥ 300 milyon yıllık ve tornadan geçmiş metal parçayı bir kömür madeninde bulduğumuz gibi…
➥ 2,8 milyar sene önceden kalma yüksek teknoloji ile üretilmiş küçük kürecikler bulduğumuz gibi…
➥ Milyonlarca yıl öncesinden kalma ve günümüzde de varlıkları devam eden çeşitli hayvan fosilleri bulduğumuz gibi…

türleri meteor düşmesi ile yok olduğu iddia edilen binlerce hatta on binlerce hayvan ve bitki türü kalıntılarını/fosillerini bulduk mu biz? Sadece türü yok olan dinozorlar, mamutlar ile birkaç yok olmuş başka türün kalıntısı mı kalmış ve günümüze ulaşmış?

Hiç düşündünüz mü, şu anda dünya üzerindeki saymakla baş edilmez canlı türleri arasından sadece arılar yok olsa bile, dünyamızın dengesi alt üst oluyor ve dünya üzerindeki doğal/biyolojik hayat çöküyor, tamamen yok oluyor. Ve ne yazık ki arılar hızla yok oluyor da bütün devletler, insanlığı panikletmeden bunun sebebini arıyor, çaresini arıyor. Yine hiç düşündünüz mü, başka bazı canlı türleri yok olunca da, ciddi denge sorunları yaşanacak dünyada… Toplam hayvan ve bitki türlerinin üçte ikisi yok olur da, dünyanın dengesi, üzerindeki biyolojik yaşam tıkır tıkır nasıl devam eder? Nasıl toptan yok olmaz?

Onların kafalarına baksak, karanlık bir dönem yaşanmış, asit yağmurları bile yağmış, gezegenimizin bütün doğal dengesi tarumar olmuş ve pek çok tür yeniden evrimleşip var olmuş. Zaten bütün gayretleri dini inkar etmek için, hiçbir bilimsel temeli olmayan evrimi savunabilmek için insanlığın kafasını uyuşturan ve insanlığı toptan aptal yerine koyan hikayeler uydurmak değil mi? Günümüz biliminden, insanlığa kesin gerçekler gibi öğretilen on binlerce teoriyi silip atarsak, geriye ne kalır? Ya bu on binlerce ispat edilememiş teoriyi kesin doğru kabul etsek bile, geriye kalan milyonlarca soruya nasıl cevap verilebilir? Aciz kalındığını ve aklın insanı “aklın da duyu organlarımız kadar sınırlı gücü olduğuna” zorlamasını inkar ile yola devam etmenin kime ne faydası var?

Bilim adamlarının meteor düşmesi iddiası çerçevesindeki açıklamalarına daha onlarca soru ve somut veri ile itiraz edilebilir. Bu hareket tarzı, bilmediği bir soru sorulduğunda “Bilmiyorum.” diyemeyen, konuşup açıklamaya çalıştıkça bocalayan, çirkin hallere giren ve insanların nefretini üzerine çeken ve lafı uzatıp karıştıran bir insanın hali gibi değil mi?..

Bilim adamı olmak için de her şeyden önce ahlak gerekmez mi?

Sözde bilim adamları da bilmedikleri, çözemedikleri, açıklayamadıkları, aciz kaldıkları konularda iman edip teslim olmayı ya da en azından ahlaklı davranıp susmayı ve komik durumlara düşmemeyi tercih etmeliler.

Üstelik o meteorun ne zaman düştüğü hala kesin değil. Dinozorların tam olarak ne zaman yok oldukları da hala kesin değil. Son bulunan dinozor kalıntıları, ne zaman yok olduklarına dair tartışmaları daha da kuvvetlendirdiği gibi, bütün dünyanın inandırıldığı bir şeyi daha yıktı. Meğer dinozorların hiçbirinin dış görünüşü, bu güne kadar resmedildiği gibi değilmiş. Bunların hepsi, bütün dinozor türleri, tüylü ve telekliymiş.

Dünyanın daha önce en az altı kez ani yok oluşu yaşadığını bilim adamları nerede ise kesinlik derecesinde ispat etmiş durumda. Son 50 yıl içinde de öylesine keşifler yapıldı ve bulgular göz önüne çıkarıldı ki, geçmişte, şu anda bizim yaşadığımız gibi, hatta bizim yaşadığımızdan da daha ileri bilim ve teknoloji çağları yaşanmış ve bizim yaşayacağımız gibi kıyametler kopmuş. Afrika Gabon’daki iki milyar yıllık nükleer santral hala yerli yerinde duruyor. Geçmişte yüksek teknoloji çağları yaşandığına dair yüzlerce bulgu da elde mevcut duruyor. O halde dinozorların yok oluşları dahil çok sayıda meseleyi izah ederken evrimci Allahsızların zorlama teorileri yerine, eldeki somut verileri göz önünde bulundurmak ve ciddi, samimi, dürüst olmak gerekiyor. Dinozorlar ya ani toplu yok oluşlar yani önceki kıyametler sırasında yok oldular ya da daha önceki yüksek teknoloji devirlerinden birinde, zararlı ve rahatsız edici görülerek devlet politikası ile türlerinin sonlandırılması kararı alındı da kasten yok edildiler.


➥ Yazıda iddia edilen, geçmiş teknoloji çağlarına ait bulgular için buraya bakınız.
➥ Dinozorların tüylü ve telekli olduğuna dair buraya bakınız.
➥ Geçmişte daha önce de kıyametler koptuğuna dair buraya bakınız.
➥ İki milyar yıl önce dünyamızda nükleer santraller vardı. Buraya bakınız.
➥ Dünya altıncı kez yok oluşa mı gidiyor? Buraya bakınız.
➥ Kıyametin kopmasına insanlar mı sebep olacak? Buraya bakınız.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

.

Bir anda yok olan, şehirleri yıkılmadan toprağın altında kalan uygarlıkların sırrı ne?

Yazar: Unknown

Arkeoloji, Yere batırılan kavimler, Kavimlerin helakı, Geçmiş teknoloji devirleri, Armagedon, Süleyman aleyhisselam, Vezir Asaf, Zihin kontrolü, Elektromanyetik savaş,

Günümüz arkeologları, kazılar sonrası buldukları, nasıl olduğu anlaşılmaz bir şekilde bir anda toprak altında kalmış ve buna rağmen şehir düzeni bozulmamış, yıkılıp mahvolmamış yerleşim alanlarının sırlarını çözmek isterken, şu bilgileri de göz önünde bulundurmalılar. 
“Beni Hak ile gönderen(Allah)e kasem ederim(yemin ederim) ki; Bu dünya tükenmez(yok olmaz), ehline(insanlara) yere batmak, suret değiştirmek ve taş yağmadıkça…
“Bu ne vakit olacak ya Rasulallah” dediler. Buyurdu ki; ne vakit kadınlar eğer üstüne oturacak(erkekler gibi söz ve idare sahibi olacak), çengiler artacak, yalan şehadetler(yeminler) yapılacak. İçki aşikare olacak, namaz kılanlar ehli şirkin(Allah’a ortak koşanların) kapları olan altın ve gümüşten kaplarla su içecekler, ve erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla iktifa edecekler(cinsi ilişkiye girip, karşı cinslerine ihtiyaç duymayacak hale gelecekler). Bu günlerde siz kendinizi çekin(koruyun) ve başınıza taş yağmasına hazırlıklı olun ve korkun.” Hadis-i Şerif, Ramuz el ehadis
İnsanlık tarihi boyunca, sayısız kavim, hak yoldan ayrılıp azgınlığa vardıkları için bir anda helak edildiler. Bunların kimisi bir anda toprak altında bırakıldı/yere geçirildi. Kimisi bir sebepten, bir anda topluca öldüler ve yüzleri maymunlara ve domuzlara döndürüldü. Kimine taş yağdı.
Kimine bulaşıcı hastalık ile kimine de başka bir kafir kavim saldırıları ile toplu ölüm geldi. Neticede, kendisini sebeplerin ardına gizlemeyi murat eden Hazreti Allah, yoldan çıkan kavimleri bir sebeple helak eyledi. Hazreti Allah sebeplerle yaratma adetini çok nadiren bozdu ve bu hallerin adına mucize, keramet ya da sihir denildi. Sebeplerle yaratmayıp harikulade, fevkalade bir şekilde, sebepleri aradan çıkararak, bir peygamberin elinde yarattı ise mucize oldu. Bir velinin-dostunun elinde yarattı ise keramet denildi. Bir kafirin elinde ise istidraç-sihir denildi.

Arkeologlar bilmeliler ki, Allahü Teala bir kavmi bir anda helak edip yerin dibine geçirirken bile araya sebepler koydu. Sünnetullah bozulmadı. Belki de başka kavimlerin sahip oldukları ileri teknoloji silahları vesile etti. Artık hiç şüpheye yer bırakmayacak şekilde meydana çıktı ki Nuh aleyhisselam, Süleyman aleyhisselam ve Hz. Zülkarneyn dönemlerinde bizim şu anda ulaştığımızdan çok daha yüksek teknoloji vardı. Öyle görünüyor ki, o dönemlerin insanları, günümüz insanlarının geliştirdiği HAARP isimli iklim kontrol ve deprem silahlarından daha da güçlüsünü geliştirmişler. Hz. Allah ayet-i kerime’de(Nuh suresi, ayet:15) Nuh aleyhisselamın, kavmine hitaben “Görmüyor musunuz, Allah yedi kat semayı nasıl yaratmış?” diye sorduğunu haber veriyor. Bir takım teknik aletler ile dünya semasını(uzayı) aşıp birinci kat semayı ve daha da yukarısını, ta yedinci kat semaya kadar görmüş, izlemiş ve belki de incelemiş olmasalar, neden onlara böyle sorulsun? “Görmüyor musunuz?” denilsin? Zaten inkarcı olup iman etmemiş bir kavme, bir vesile ile görebiliyor olmasalar, yedi kat sema için “Görmüyor musunuz?” diye sorulur mu?

İyi bilinmeli ki;

– Bu dünyada bizden önce de teknoloji çağı ya da çağları yaşandı.
– Teknoloji çağlarında yaşayanlar, başlarında peygamberleri bulunmasına, kendilerini ikaz etmesine, mucizeler göstermesine, belaların geleceğini haber vermesine, bu belalar önce ufak ufak gelmeye başlamasına(geçim sıkıntısı, kıtlık, kazalar, iç savaşlar, terör, bulaşıcı hastalıklar v.s.) rağmen yine de iman edip istikamete girmediler, teknolojik güçleri ve imkanları, onları daha da yoldan çıkarttı. Sonuçta helak edildiler.

– Bu yüksek teknoloji, Süleyman aleyhisselam zamanında yeryüzünden kaldırıldı. Süleyman aleyhisselam yeryüzünden fen ilimlerini kaldırma vazifesini veziri Asaf’a verdi. 

– Piramitler ve geçmişten izleri kalmış ve bulunduğunda açıklanamayan daha pek çok şeyler bu dönemde yapıldı. Süleyman aleyhisselam bir günde ordusundan 300 bin askeri havadan naklediyordu. Emrine rüzgarın verilmesi, uçan devasa vasıtalar yapıp kullandıklarına işaret ediyor. Nuh aleyhisselamın gemisi ise muhtemelen halen daha ulaşamadığımız bir teknoloji ile yapılmış, korkunç büyüklükte ve sağlamlıkta bir gemi… 

– Teknolojik imkanlara sahip olunan dönemlerde insanlar, bu imkanları hayra kullanıp cennet misali bir hayat yaşamak yerine, şerre kullanıp hayatı cehennem azabına çeviren, akıl almaz zulümler yapılan bir dünyada yaşamayı tercih ediyorlar. Diğer dönemlere kıyasla çok daha çabuk yoldan çıkıyorlar, çok daha tarifsiz zulümler yapıp, kul hakkına giriyorlar. (Zihin kontrolü, uzaktan sinir sistemi denetimi, cinnete sokma, sanal karanlıklara sokma, psikolojileri ve akıl sağlığını bozma, hafızayı silme, programlanmışcasına üretilebilen özel virüslerle bir şahsa ya da topluma saldırma, nükleer silahlar ile bir anda, kadın, çocuk, bebek, ihtiyar, masum ve sivil diye ayırt etmeden bir kaç şehri yok etme, bir toplumun gıdaları ile oynayıp tamamını hasta etme, çok ucuza kürtajlar yapıp hemen her gün binlerce masum bebeği katletme, başka insanların en mahrem sırlarını gelişen cihazlarla dinleme ve hatta izleme ve daha benzeri yüzlerce büyük cürüm, ancak yüksek teknoloji çağlarında yapılabilir ya da bu derece yaygınlaşabilir.)

– Ve en kötüsü ise, tarih tekerrür ediyor ve dünyamız yeniden toplu helake ve sonrasında teknolojinin kaldırılmasına doğru gidiyor.

– Hadis-i şerifler, Amik ovasından(Türkiye Suriye sınırından) patlak verecek 3. dünya savaşında da çok sayıda YERE GEÇİRİLME hadisesi yaşanacağını haber veriyor. 

(Öyle görünüyor ki, çoktan başlamış olan 3. dünya savaşında savaşacak taraflardan biri ya da her ikisi de, bu tür silahları çoktan geliştirdiler. ABD eski başkanı George Walker Bush, beklenmedik şekilde Rusya Devlet Başkanı Putin’in ayağına gidip “Startejik silahları kullanmama antlaşması” yaptıktan sonra, neden kimsenin “Bu stratejik silahlar nedir? Nükleer silahlara dair zaten bir gizlilik yok ve çeşitli antlaşmalar var. O halde nedir bu gizli silahlar?” diye sormadığını düşünüyor musunuz?)

– Bu dünyanın kuralı budur: Ne kadar küfür ve isyan-günah, o kadar bela, musibet, savaş, kaza, iç savaş, terör, bulaşıcı hastalık ve bütün bunlar yetmez ise dünya savaşı, stratejik silahlar, binalar sapasağlam dururken yapılan elektromanyetik silah saldırıları ile bütün bir toplumun bir anda cansız yere düşmesi, dünyanın doğal dengesini bozan elektromanyetik silahlar ile bir bölgede yer yüzünün toprağının okyanusun dalgaları gibi dalgalanıp üstündeki yapıları altına alması ve sonuçta ne sebeple olursa olsun helak…

Arkeologlar, daha çok soru sormalı… Daha çok cevap aramalı. 


Mehmet Fahri Sertkaya

Tarihte dünya çapında devlet kurmuş dört kişi

Târih boyunca, bütün dünyâya hâkim olan dört kimse vardır, bunlardan ikisi mü’min, diğer ikisi de kâfirdir…

Bu konudaki bir hadîs-i şerîf meâli şöyledir: “İsmini duyduğunuz kimselerden dört kişi, yeryüzüne mâlik oldu. Bunların ikisi mü’min, ikisi de kâfirdi. Mü’min olan iki kişi, Zü’l-Karneyn ile Süleymân (aleyhimes-selâm) idi. Kâfir olan ikisi de, Nemrut ile Buhtun-Nasar idi. Beşinci olarak, yeryüzüne, benim evlâdımdan biri [ya’nî Mehdî de] mâlik olacaktır.” [Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî]
Mütevâtir haberlerle sâbit olduğu üzere, Kıyâmetin kopmasına yakın, Hazret-i Îsâ ile Hazret-i Mehdî yeryüzüne gelince, Yahûdîlik veya Hristiyânlık değil, İslâmiyet bütün arza hâkim olacak ve bâtıl dinlerin hepsi ortadan kaldırılacaktır…

ÜÇ “İSKENDER” VARDIR

Şimdi birazcık, yukarıdaki hadîste zikredilen “(İskender-i) Zül-karneyn”den bahsedelim: Üç “İskender” vardır. Bazı târîhçiler, hattâ ba’zı tefsîr âlimleri, bu üç İskender’i birbiriyle karıştırmaktadırlar: 
Târih i’tibâriyle en önce gelen, Kur’ân-ı kerîmde “Zül-karneyn” adı ile bildirilen, “(İskender-i) Zül-Karneyn” olup mübârek bir zâttır. [Doğuya ve batıya gittiği için kendisine “Zül-Karneyn” denilmiştir.] Yemen’de yaşamış olan “Münzir İskender” ile Aristo’nun talebesi olan “Makedonyalı İskender”den daha önce yaşamıştır.
Kur’ân-ı kerîmde, “Kehf” sûresinin 83-98. âyet-i kerîmelerinde “Zülkarneyn” aleyhisselâmla ilgili haberler verilmektedir. Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)’ın oğlu Yâfes’in soyundan olup “Peygamber” veyâ “Evliyâ”dandır. Peygamber olup olmadığı açıkça bildirilmemiştir. Hazret-i İbrâhîm ile görüşüp duâsını aldı. Hızır (aleyhisselâm), bunun teyzesinin oğlu ve kumandânlarından idi. Avrupa ve Asya kıt’alarının bir kısmına mâlik oldu. Asya’nın kuzey doğusundaki mü’min Türklerin ricâsı üzerine “Ye’cûc ve Me’cûc” kavminden korunmak için büyük bir duvar yaptı. [Bu sed, iki dağ arasında, taş ve demirden yapılmış olup altı kilometre uzunluğunda, yirmibeş metre genişlikte ve yüz metre yükseklikte idi. Bugün bilinen Çin seddi başkadır. Ye’cûc ve Me’cûc sed arkasında kaldı. Sedden dışarı kalanlar, Türklerdir.]

Allahü teâlâ, sâlih bir zât olan Zülkarneyn (aleyhisselâm)ı, yeryüzündeki insanlara emir ve yasaklarını tebliğ ile vazîfelendirdi. Emrine bulutları ve başka vâsıtaları verdi. Ona ilim ve kudret, insanlar üzerine tasarruf hâkimiyeti verdi. Ayrıca beyâz ve siyâh olmak üzere iki sancak ihsân etti. Zifirî karanlık olan gecede beyâz sancağı açınca, ortalık aydınlığa gark olurdu. Gündüz harp ederken düşmân askerinin karanlıkta kalmasını arzû ederse siyâh sancağını açar, düşmân tarafı zifirî karanlık, kendi tarafı aydınlık olur, böylece düşmâna kısa zamanda gâlip gelirdi. Her sefere çıkışında önü aydınlık, arkası karanlık olurdu. Çok geçmeden memleketi genişledi ve devleti güçlendi. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bütün dünyâya yaymaya azmetti. Teyzesinin oğlu Hızır aleyhisselâmı kendisine vezîr ve ordusuna kumandân ta’yîn etti.

Süleyman Aleyhisselam

İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden. Davud aleyhisselamın oğludur. Yakub aleyhisselamın neslindendir. Kudüs yakınlarındaki Gazze şehrinde doğdu. Hem peygamber hem sultandı. Çocukluğundan beri bilgili, iyilik ve adâleti seven biri olarak tanınmıştı. On iki yaşındayken babasının yerine geçip, sultan oldu. Daha sonra kendisine Allahü teâlâ tarafından peygamberlik verildi. Dünyâya hâkim olan dört kişiden biridir. Ona peygamberlik verildiği Kur’ân-ı kerîmde En’âm sûresi 84. âyette bildirilmektedir.

Süleyman aleyhisselam; “Yâ Rab! Bana hiçbir kimsede bulunmayan bir kudret ve devlet ihsân eyle.” diye dua etti. Duâsı kabul edilip, cinlerin, rüzgârın ve hayvanların da insanlar gibi Süleyman aleyhisselama itâat etmeleri emredildi. Kendisine ism-i âzam duası, bütün mahlûkâtın dili ve ilimlerin sırları öğretildi. Peygamberlikle birlikte ihsân edilen ilim, hikmet ve sultanlık kudretini, insanları doğru yola kavuşturmakta ve daha iyi bir hayat yaşamaları için kullandı. Şehirlerin kurulması, yeryüzünün îmârı, yeşillendirilmesi, fen ve sanatta ilerlemesi için emrindekilerin her birine iş taksimi yaptı. Yolların yapılması, taşların yontulup kazılması, demircilik ve derin sulara dalgıçlık gibi zor işleri cinlere verdi. Çiftçilik, çobanlık, ticâret, sanat gibi işleri de insanlara verdi. Hayvanları da nöbet tutma, yük taşıyıp çekme gibi işlerle görevlendirdi. İnsanlardan, cinlerden ve hayvanlardan büyük bir ordu kurdu. Hepsi ona tâbi olup, emrine itaat etti. Süleyman aleyhisselama verilen bu nîmetler Kur’ân-ı kerîmde bildirilmektedir.

Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem hadîs-i şerîfte, onun duası hakkında şöyle buyurdu:
“Süleyman aleyhisselam, Beyt-i Makdîs’in binâsını bitirdikten sonra, Allahü teâlâdan üç dilekte bulunmuştur: Kendisinden sonra kimseye nasîb olmayan bir mülk ve saltanat, İlâhî hükme uygun hüküm verme kudretinin bahşedilmesi. Yalnız namaz kılmak için Mescid-i Aksa’yı kastedip gelenlerin analarından doğdukları gibi günahsız hâle gelmeleri. Allahü teâlâ bunlardan ilk ikisini Süleyman aleyhisselama vermiştir. Üçüncü dileğinin de kabul edilmiş olmasını umarım.”

Babasının temelini attığı, Kudüs’teki Mescid-i Aksa’yı yapmaya devâm etti.Yedi senede pek sanatkârâne bir şekilde tamamladı. Daha sonra, Kudüs’te büyük bir saray inşâ etmeye başlayıp, on üç senede tamamladı. Bu binâların yapımı sırasında insanlardan ve cinlerden pekçoğu Süleyman aleyhisselamın emrinde çalışmışlardı.

Süleyman aleyhisselamın zamânında barış, îmâr, sanat ve ilim iyice ilerlemişti. Mescid-i Aksa inşâ edilip, çeşmeler, su kanalları yapıldı. Köprüler, barajlar ve evler inşâ edildi. Hikmetinin ve büyüklüğünün şöhreti bütün dünyâya yayıldı. Zamânındaki bütün pâdişâhları ve ileri gelenleri doğru yola sevk etti.

Onun zamânında muhteşem bir saltanata sâhip olan Yemen’de, Sebe şehrinde hüküm süren Belkıs’a mektup yazıp, Filistin’e çağırdı. O da gelip, Süleyman aleyhisselamla görüşerek îmân etti. Belkıs’ın Süleyman aleyhisselamla mektuplaşması ve Kudüs’e gelmesi Kur’ân-ı kerîmde Neml sûresinde uzun beyân olunmaktadır.

Süleyman aleyhisselam, Akabe Körfezinden Fırat kenarına kadar, kırk sene adâletle hüküm sürdü. Diğer hükümdârlar da kendisine bağlılıklarını bildirdiler. Ticâret gemileri yapıp, Kızıldeniz ve Umman Denizinde ticâret yaptırdı. Rüzgâr onun emrine verilmişti. Rüzgâra binip dilediği yere tahtıyla birlikte kısa zamanda giderdi. Makâmına oturduğunda ve meclis kurduğunda kuşlar üzerine gelip, kanatlarını yanyana gererek bir bulut gibi gölge yaparlar, güneş ve yağmurdan korurlardı. Süleyman aleyhisselam, beyaz tenli, güzel, nûr yüzlü, saçı sakalı gür olup, beyaz elbise giyerdi. Çok edebli, hep Allah’tan korkar, alçak gönüllü, yüksek şanlıydı. Miskin ve fakirlerle oturur; “Miskinin miskinlerle oturması uygundur.” buyururdu. Ömrünün son ânına kadar Allahü teâlânın takdir ettiği izzetle insanları doğru yola sevk etti. Herkes tarafından sevilmiş olup, hiç kimse onun söylediklerine îtirâz etmiyor ve onun emri dışına çıkmıyordu.

Süleyman aleyhisselam, bir gün yapılmakta olan büyük bir sarayın inşâsını kontrol etmeye gitmişti. Bu binâ bir su kıyısında çok heybetli bir saraydı. Ustalar işçiler, cinler, sarayın tamamlanmasıyla meşguldüler. Sarayın balkonuna çıkıp, kendisini yalnız bırakmalarını, hiç kimsenin yanına yaklaşmamasını emretti. Sonra da balkonun kenarında asâsına (bastonuna) dayanıp durdu ve etrâfı seyrederek tefekküre başladı. Bu sırada ömrü bitip, eceli gelmişti. Azrâil aleyhisselam gelip; “Şu an dünyâdaki hayâtının son ânıdır.” dedi.

Süleyman aleyhisselam: “Allahü teâlânın takdiri her ne ise o haktır. Rabbime hamdolsun ki, aslâ kimseye zulmetmedim. Rabbimin emrine itaat etmekte gecikmedim. Herkesin dönüşü Allahü teâlâyadır. Görevlendirildiğin emri yerine getir.” dedi.

Süleyman aleyhisselam asâsına dayandığı hâlde ayakta vefat edip, uzun bir müddet öylece kaldı. Saray inşâsında çalışanlar ise her gün işlerine muntazaman devâm ediyor, halk da oraya gelip gidiyordu. Süleyman aleyhisselamı uzakta, ayakta durur vaziyette görüyorlardı. Fakat vermiş olduğu emir üzerine hiç kimse yanına yaklaşmıyordu. Nihâyet asâsının yere temas eden kısmını güve kurdu yiyip asâ kırılınca, cesedi yere yıkıldı. O zaman bu hâlini görenler vefat ettiğini anladılar. Bu husus Kur’ân-ı kerîmde Sebe’ sûresi 14. âyette bildirilmektedir.

Süleyman aleyhisselam her yere hükmettiğinden, zamânında herkes îmân etmiş, yeryüzünde pek az îmânsız kimse kalmıştı.Vefâtından sonra, İsrailoğullarının arasındaki birlik bozuldu, iki ayrı devlete bölünüp doğru yoldan ayrıldılar. Sonra da onlara doğru yolu göstermek üzere, İlyas ve Elyesa aleyhimesselâm peygamber olarak gönderildiler. Kur’ân-ı kerîmde Bakara 102; Nisâ 163; En’am 84; Enbiyâ 81, 82; Sebe’ 12, 21; Neml 15’ten 44’e kadar; Sad 30’dan 40’a kadar olan âyetler Süleyman aleyhisselam hakkındadır.

Süleyman aleyhisselam, Mescid-i Aksa’ya Musa aleyhisselamdan beri nesilden nesile geçerek gelen, Tevrat’ın içinde bulunduğu Ahid Sandığını(Tâbût-i Sekîneyi) koydu. Çünkü Musa aleyhisselam, ümmetinin âlimlerinden, Tevrat’ın Ahid Sandığına konularak muhâfaza edilmesini istemişti. Bu durum Mescid-i Aksa’nın Buhtunnasar tarafından yıkılmasına kadar devâm etti. Buhtunnasar, Kudüs’ü alınca, şehri yakıp yıktı. Mescid-i Aksa’da bulunan altın, gümüş ve diğer mücevherleri alıp Bâbil’e götürdü. Buhtunnasar’ın Kudüs’ü yağmalaması esnâsında, hakîkî Tevrat ve Zebur yakılıp yok edildi. Muhtelif kimselerin hatırlarında kalan âyetlerini yazmaları netîcesinde, Tevrat isminde birbirlerini tutmayan çeşitli risâleler ortaya çıktı. Mîlâddan yaklaşık dört yüz sene evvel yaşamış olan Azra bunları topladı ve şimdiki Ahd-i Atîk’teki Tevrat’ı yazdı.

Süleyman aleyhisselamın dokuz çeşit mucizesi vardı. Bunlar:
1. Sebe’ sûresi on ikinci âyetinde bildirildiği üzere, rüzgârlar emri altındaydı.

2. Süleyman aleyhisselam denizi geçmek istediği zaman, suyu çekilerek yol açılır, geçtikten sonra yine kapanırdı.

3. Âyet-i kerîmede bildirildiği üzere, bütün cinniler emrindeydi. Ne zaman istese, kendisine, büyük büyük köşkler, sûretler, çanaklar, sâbit çömlekler, tencereler yaparlardı.

4. Süleyman aleyhisselamın bir mührü vardı. Üzerinde ism-i âzam duası yazılıydı. O dua ile her isteği kolay olurdu.

5. Karıncalara varıncaya kadar her hayvanın sesini işitir, dillerini anlardı.

6. Nereye gitmek istese, rüzgâr emrinde olduğundan, kürsüsünü kaldırır, kürsüsünü berâberinde götürürdü.

7. Cinniler vâsıtasıyla denizlerdeki incileri, cevherleri yerde bulunan defîneleri bilirdi. Kendine Allahü teâlâ tarafından bildirilmeyen bir şey yoktu.

8. Neml Vâdisinde, maiyetiyle berâber bir dağ üzerine konup, kaldığı esnâda o dağın yeşillik, çimenlik olması için, mübârek ellerine bir miktar su alıp, avucuyla o dağa serpti. Derhâl dağın üzeri çayırlık çimenlik oluverdi.

9. Süleyman aleyhisselam bir yere gittiği vakit, berâberinde duvarlar da giderdi.

NEMRUT KİMDİR?
“Nemrûd” Keldânî kavmi hükümdârlarına verilen isimdir. Birinci Nemrûd, Nûh aleyhisselâmın oğlu Hâm’ın soyundandır; Bâbil şehrini kurdu. Keldânî kavmi ve hükümdârları olan Nemrûdlar, heykellere (putlara) ve yıldızlara tapıyorlardı. Dünyânın meskûn bölgelerine hâkim olan ve ilk tâc giyen Nemrud, kibir, gurûr, sefâhet ve câhillik sebebiyle tanrılık dâvâsında bulundu. İnsanların kendisine secde etmelerini istedi ve çok zulmetti. Allahü teâlâ, Nemrûd ve kavmine doğru yolu göstermek, emir ve yasaklarını bildirmek için İbrâhim aleyhisselâmı peygamber olarak gönderdi. Nemrûd ve kavmi, maalesef İbrâhim aleyhisselâma îmân etmediler.
Nemrûd, İbrâhim aleyhisselâmı, kavminin haftalarca topladığı odunu ateşledikten sonra içine attırdı. Kendisi için yaptırdığı yüksek kuleden de hâdiseyi seyretti. Allahü teâlânın korumasıyla İbrâhim aleyhisselâmı ateş yakmadı. Gürül gürül yanan ateşin ortasında, İbrâhim aleyhisselâmın yemyeşil bir bahçe içerisinde oturduğunu gören Nemrûd, hayretler içerisinde kaldı.İbrâhim aleyhisselâmla mücâdeleden âciz kaldığını anlayıp, bu işten vazgeçti; fakat îmân etmedi. Hâdiseyi görenlerden bir kısmı îmân ettiler. İbrâhim aleyhisselâm, Allahü teâlânın emriyle, kendisine inananlarla birlikte Bâbil’den hicret etti.
İbrâhim aleyhisselâm, Bâbil’den hicret ettikten sonra, Allahü teâlâ, Keldânî kavmi üzerine sürüler hâlinde sivrisinekler gönderdi. Sivrisinekler onların kanlarını emip, kupkuru bir hâlde bırakarak helâk etti. Sivrisineklerden birisi de Nemrûd’un burnuna girip, beynine kadar ilerledi ve ölümüne sebep oldu…

BUHTUNNASAR KİMDİR?
Buhtunnasar [Nabuchodonosor=Nabukednazar], Âsûrî devletinin en meşhûr hükümdârıdır. Mîlâddan [603] sene önce, Filistîn’i alıp Kudüs’ü yıktı. Tevrât nüshalarını imhâ etti. Yehûdî âlimlerini ve Danyâl (aleyhisselâm)’ı Bâbil’de esîr etti. Esîrlik yetmiş sene sürmüştür. Sûriye ve Mısır’ı da çöllere kadar aldı. Mîlâddan [562] sene önce öldü; ateşe tapardı. Şimdi bu konuda biraz daha detaylara girelim:
Ön Asya bölgesinde Dicle ve Fırât nehirleri arasındaki verimli sâhalarda kurulan ve merkezi Bâbil olan krallıklara “Babil Krallıkları” denilir. Bunlar hakkında kısa kısa bilgi vermek istiyoruz.
I. Babil Devleti: M. Ö. 1895-1595 tarihleri arasında Mezopotamya’da Batı Sâmîler (Amurrular) tarafından kurulan en büyük ve en teşkîlâtlı devlet. Kurucusu olarak Samu Abum bilinmektedir.Bundan sonra gelen üç-dört kral, silik şahsiyetlerdir. Bu sülâle Mezopotamya’yı Elamlılardan tamâmen temizlemiş ve Elam ülkesini nüfûzu altına almıştır. Elamlılara son darbeyi vuran kral, eski doğunun en büyük sîmâlarından olan Hammurabi’dir. Asur ülkesini de devletine kattı…
Hammurabi’nin ölümünden sonra yer yer isyânlar çıktı. Dışardan da komşu kavimlerin taarruzları başladı. Anadolu’da büyük bir devlet kurmuş olan Hititler, M. Ö. 1595 tarihinde Fırat boylarından güneye inerek Babil şehrini hâkimiyetleri altına aldılar. 1.000 sene sonra İkinci Babil Devleti adı ile târih sahnesine tekrâr çıkacaklardır.
II. Babil Devleti: İran’da bir devlet kurmuş olan Medler, Asurluların üzerine şiddetli hücûmlarda bulunuyorlardı. Bunu fırsat bilen Babilliler, Medlerle birleştiler ve Asur Devletini yıktılar. Yerine yeni Babil Devletini kurdular. (M. Ö. 625)
İkinci Babil Krallığının en ünlü hükümdârı olan Nabukednazar, daha babası zamanında Mısır ordusunu Kadeş’te yenmiş, Sûriye ve Filistîn’i Babillilerin yönetimi altına sokmuştu. En büyük gâyesi Kudüs’ü ele geçirmek olan kral, maksadına ulaşmak için yerli halkı ayaklandırmak istedi. Buna karşı çıkan Kudüs Kralı, Babil’e vermekte olduğu yıllık vergiyi kesti. Bunun üzerine Nabukednazar, Kudüs üzerine bir sefer düzenledi ve Filistîn ile Kudüs’ü ele geçirdi. Sûriye ve Mısır’ı da çöllere kadar aldı. Dînî literatürde ismi “Buhtunnasar” olarak geçmekte olan “Nabukednazar”, yeryüzüne hâkim olan dört kişiden biridir. Burada zikredilen Buhtunnasar, Yeni Babil Devletinin en meşhûr kralı Nabukednazar’dır…