Etiket arşivi: Bozulmuş Tevrat

Modern Psikiyatrinin babası, anasına sulanırdı. Sigmund Freud gerçekte kimdi…

Sapıkların babası Sigmund Freud

Freud, insanı belirli davranışlara zorlayan dürtüleri olduğunu iddia eder. Ona göre acıkan karnını doyurur, yorulan uyur, ancak “cinsî içgüdüler” şuur altına itilir ve bastırılır. Freud, psişik hayâtımıza sadece seksüel dürtülerin yön verdiğini savunur ve tezini anormal vak’alardan hareketle izâha çalışır.

Freud’e göre çocuklar, birçok cinsî sapıklık modellerini peş peşe sıralayan komple bir “sapık”tırlar. Elbette bu marazî isteklerini cemiyet baskısı altında doyuramazlar. Onları şuur altına iterler ve bir takım iç çatışmalar başlar. İşte Freud’a göre ruh hastalıklarının tek sebebi budur. “Psikanaliz” ile şuur altının derinliklerine inilmeli, doyurulmamış sapık arzular bulunmalı ve “kabûl edilebilir hâle” getirilip tekrar sunulmalıdır. 

Yeni değil, çarpıtılmış 

Allahü teâlânın “kâinâtın en şereflisi” olarak yarattığı insanı, bir takım süflî içgüdülerin esiri gibi göstermeye çalışan bir teori elbette taraftar bulamaz. Kaldı ki insana “serbest irâde”“seçme hürriyeti” ve “iyiyi kötüden ayırt edebilme kâbiliyeti” verilmiş olmasa, “suç ve cezâ” kavramlarının içi dolmaz. 

Freud’un getirdiği “şuur altı” ibaresi “ona has” ve “yeni” değildir. İslâm âlimleri içgüdülere, “nefs-i emmâre” adını verirler ki, insana yükselme, kendini koruma ve neslini idâme gücü veren tahrik edici bir kuvvettir. Bulunması şarttır ama dizginlenmesi lâzımdır. Bunu tıpkı kazandaki buhara benzetebiliriz. Eğer kendi haline koyuverirseniz kazanı patlatır. Ama kontrol altında tutarsanız koca lokomotifi, hedefine ulaştırır.

Yanlışta ısrar 


Freud, bu görüşlerini birebir münazaralarda sıkça savunur ancak “Histerinin cinsel etiyolojisi” üzerine verdiği bir konferansta açıkça dillendirince skandal çıkar. Öyle tepki alır ki, artık ne öğrencisi ne de çalışma arkadaşı kalır. Tam “bittim artık” dediği günlerde birileri gelip sırtını sıvazlar, onu tekrar psikanaliz üzerinde çalışmaya zorlarlar. Hatta elinden tutar bir anda (1902) profesör yaparlar. Bâzı arızalı doktorları bulup buluşturur, hizmetine yollarlar. Dahası Viyana’da Psikanaliz Enstitüsü kurar (1908) ve bu müesseseye milletler arası hüviyet kazandırırlar. 
Freud enstitü filan yönetecek kapasitede değildir, zihni dağınıktır. Bu yüzden kurumun idâresini öğrencisi Carl Gustav Jung’a bırakır. Ancak psikanaliz yaygınlaştıkça, teorideki çarpıklıklar, ortaya çıkar, dostları Freud’u yalnız bırakırlar. Freud’un en güvendiği isimlerden Adler ve Jung bile psikanalizde aradıklarını bulamaz. Rûhî hayâtın izâhını marazî modellere dayandırmayı, günahsız çocuğu birtakım cinsî sapıklıkların toplamı gibi görmeyi “insan” olma vasfına yakıştıramazlar. Adler insanoğlunun hâkim dürtüsünün “yükseklik ve üstünlük duygusu” olduğunu savunmaya başlar, Jung ise milletlere, kavimlere ve âilelere has ortak bir alt şuurdan, “kolektif şuur altı”ndan bahs açar. 

Fitneciler Londra’ya! 

Freud yenilgiye doymaz, psikanalizi antropolojiye uyarlar. Yaratılışı ret eden Darwin’e destek olmak için elinden geleni yapar. Freud, Hitler’in Avusturya’yı işgali üzerine (1938) Londra’ya kaçar, İngilizler, Yahudi biraderlere (Darwin ve Freud’a) her imkânı açar, medyayı emirlerine verip, reklâmlarını yaparlar. 

Hakkında ne dediler? 


► O, kendi zaferi için insanları kullanan bir egoistti. Hastalarının intihar eşiğine gelmesi umurunda bile değildi. Prof F. Crews

► Freud araştırıcı filan değil, istediği neticeye varmak isteyen ahlâksız bir oportünistti. A. Esterson► Çok psikanaliz yaptım ama hep sıkıldım. Hastalarımı hiçbir zaman tanıyamadım. Freud nevrotik bir insandı ve onun gibilerin bu saygıdeğer meslekten çekilmesi lâzımdı. Dr. Erich Fromm
► Psikanaliz herşeye el atar ama hiçbir şeyi açıklayamaz. M. Johoda

► Freud’u hekimden saymayın, o materyalist ideoloji için çalışan bir felsefecidir. H. Ellenburger

► Psikanaliz masaldır, hem zararlı bir masal. P. Medawar

► Psikanaliz çağımızın vebasıdır. Ona inananlar “dürtü” adına “tiran” kesildiler, artık bu kaosun bitmesi gerek. E. Levinas

► Freud’a göre cömertlik, fedakârlık gibi kelimeler anlamsızdır. Bu piyesin oyuncuları kötü olmak zorundadırlar ve final daima ağlatır. M. Tournier…

Kaldı ki Freud, “Ben ne ilim adamıyım ne de mütefekkir. Sadece maceracıyım ve bu hoşuma gidiyor” demekten çekinmez. 


İrfan Özfatura 


Yazarın faydalandığı eser: “Dünyayı Aldatanlar” Prof. Dr. Sefa Saygılı

PİSLİĞİN TEKİYDİ.

Modern psikiyatrinin babası sayılan Sigmund Freud, kelimenin tam anlamı ile pisliğin tekiydi.

Öz annesine karşı sapkın cinsi duygular besleyen ve yıllar sonra bile bunu gizlemeyen, insanlıktan çıkmış biri idi… Babasından 20 yaş küçük olan annesini zayıf, çekici, koruyucu, sevgi dolu bir kadın olarak tarif eden ve ona karşı tutkulu, seksüel bir bağlılığı olduğunu gizlemeyen tipik bir ensest Yahudi idi kendisi… Sorunlu ve iğrenç bir Yahudi ailenin daha küçük yaşta psikopata bağlamış sorunlu bir ferdi idi. 

Psikiyatride kendine has iddialar uydurdu. İlgi alanı daha ziyade insanların rüyaları idi. Gerçekte bir şeyi başaramamış ve asla başaramayacak biri için harika bir tercihti rüyalar… Uzun ömründen geriye tuttuğu bir tek not bile bırakmamış olmasını ve aşırı dikkatle hepsini imha etmiş olmasını da göz önünde bulundurursanız, ne demek istediğimi çok daha iyi anlayabilirsiniz.

Ömrü kuramlar/teoriler üretmekle geçti ve bir tanesini bile ispat edemedi. Onun savunucuları, gerçekliği ispat edilememiş kuramların çürütülemediğini iddia etmek gibi bir komiklik sergilemekteler. İnsanların rüyalarında yaşayan ya da insanların kendilerinin bile bilmediği bir bilinçaltı bulunduğunu iddia edip var olup olmadığı ispat edilemeyen bu bilinçaltında yaşayan sözde hekim özde üçkağıtçı bir acayip mahlukun, kendinden acayip uydurmalarını kim nasıl çürütebilsin?

Akademik çalışmalarına devam edip profesör ünvanı alması gerekiyordu ama o çalışmalarına ara verip bir yazıhane açmayı uygun gördü. Otuz yaşına gelmişti ve evleneceği kız daha fazla bekleyemezdi. Tedavi iddiası ile insanları dinledi ve bol bol paralar aldı ki zaten 1960’lara kadar Psikiyatrlar reçete yazamaz, ilaç kullandıramaz sadece dinlerdi. Hem bu sahada geliştirilmiş ilaç yoktu hem de kimse psikiyatrları hekim kabul etmezdi. İlk antidepresan bile Freud’un ölümünden yaklaşık otuz yıl sonra 1960’larda tüberküloza çare aranırken tamamen tesadüfen bulundu. O gün bu gün de psikiyatrların hiçbir ilacı hiç kimseyi gerçek anlamda tedavi etmedi. 

Kendi sağlığını bile düşünmeyen zavallı bir tipti Freud… Günde en az yirmi puro içerdi ve ömrünün son altı yılında üst damak ve üst çene kanserinden mustarip tarifsiz acılar çekti. Üst çene kemiği, dişleri ve damağı adeta çürüyüp yok olmuştu. Konuşamıyor ve yemek bile yiyemiyordu. Ancak bir protez uydurularak bir nebze olsun yemek yemesi ve zorlanarak da olsa konuşması sağlanmıştı.
1939 yılında acıları dayanılmaz hale geldiğinde doktoruna “Artık bu işkenceden başka bir şey değil ve hiçbir anlamı yok” dediği, doktorundan kendisini iğne ile öldürmesini istediği de ciddi ciddi iddia edilmektedir. 

Hasılı kelam, günümüzün çakma bilimi psikiyatrinin babası bile işte böyle bir babadır. Evlatlarının onlarca yıldır bir şey başaramamış olması şimdi size tuhaf geliyor mu?

YAHUDİLERDE CİNSEL SAPIKLIK – ENSEST İLİŞKİ


Kaptın günlümü, kız kardeşim, yavukluk! Gözlerinin bir bakışı ile… Okşamaların ne güzel, kız kardeşim, yavuklum!Şaraptan ne kadar hoştur okşamaların,(Bozulmuş Tevrat, Neşideler Neşidesi Bölümü, 4/9-10)

Hahamlar Tevrat’a, kendi sapkın görüşlerine uygun olarak, ahlakı bozacak emir ve konuları katmayı da ihmal etmemişlerdir. Bu sapık sözde ayetler, Yahudilerin ellerinde bulunan Tevrat’ın Allah tarafından indirilen asıl Tevrat olmadığına da delil oluşturmaktadırlar. Aile içi cinsel ilişkiye varan bütün sapıklıklar Bozulmuş Tevrat’ta övgüyle anlatılır. Hahamların Bozulmuş Tevrat’a ekledikleri Lut Peygamber ve kızları hakkında çirkin iftira, sapık Yahudi adetlerinden olan ensest’i (aile içi cinsel ilişki) meşru göstermek için uydurulmuştur.

“Ve Lut Tsoardan çıkıp dağda oturdu, ve iki kızı onunla beraberdi; çünkü Tsoarda oturmaktan korktu; ve o, ve iki kızı bir mağarada oturdular. Ve büyük kızı küçüğüne dedi: ‘Babamız kocamıştır, ve bütün dünyanın yoluna göre yanımıza girmek için mem­lekette erkek yoktur; gel, babamıza şarap içirelim, ve babamızdan zürriyeti yaşatmak için onunla yatarız.’
Ve o gece babalarına şarap içirdiler ve büyük kız girip, babası ile yattı… Ve ertesi gün dedi: İşte dün gece babamla yattım, bu gece de ona şarap içirelim, sende gir onunla yat… Ve küçük kız kalkıp onunla yattı.”(Bozulmuş Tevrat, Tekvin Bölüm 19/30-36)

Bunun yanı sıra, Bozulmuş Tevrat’ın metinlerinde pek çok müstehcen ifade vardır. Bir ilahi kitapta bulunması mümkün olmayan aşağıdaki ifadeler bozulmuş Tevrat’tan alınmıştır:
İki memen, sanki bir çift geyik yavrusu.Zambaklar arasında otlayan, İkiz ceylan yavrusu.Kaptın gönlümü, kız kardeşim, yavuklum!”Gözlerinin bir bakışı ile,Gerdanının tek zinciri ile gönlümü kaptın.Okşamaların ne güzel, kız kardeşim, yavuklum!Şaraptan ne kadar hoştur okşamaların,Itırın güzel kokusu da her çeşit baharattan!Ey yavuklum, bal damlatır dudakların;Balla süt senin dilinin altındadır,Evsabının kokusu da, sanki Libnan kokusu.Kızkardeşim, yavuklum, kapalı bir bahçedir,Kapalı bir kaynaktır, mühürlenmiş pınardır.” 
(Bozulmuş Tevrat, Neşideler Neşidesi Bölümü 4/8-12)

“Çarıklar içinde ayakların ne güzel, Ey emir kızı!Toplu kalçaların sanki mücevherler.Üstat ellerinin işi.Göbeğin yuvarlak bir tas,Onda karışık şarap eksik değil;Karnın buğday yığını,Zambaklarla kuşanmış…Zevkler içinde, ey sevgilim,Sen ne güzelsin, ve ne şirinsin.Bu senin boyun hurma ağacına,Memelerin de salkımlara benziyor.Hurma ağacına çıkayım,Dallarını tutayım, dedim; Keşke sen bana.Anamın memelerini emmiş kardeş gibi olaydın!Dışarıda seni bulunca,Ben seni öperdim;Beni de kınamazlardı.Küçük bir kız kardeşimiz var,Ve onun daha memeleri yok;Ben duvarım,Memelerim de kuleler gibi.”(Bozulmuş Tevrat, Neşideler Bölümü Bab 8/1,8,10)

“Memelerin üzüm salkımları gibi olsun, Fahişelik ettikleri zaman kızlarınızı Ve zina ettikleri zaman gelinlerinizi Cezalandırmayacağım.”
(Bozulmuş Tevrat, Hoşca bölümü, Bab 4/14)

“Soluğun kokusu da elma gibi, ve ağzın en iyi şarap gjbi.” (Bozulmuş Tevrat, Neşideler Neşidesi Bölümü, Bab 7/6-9)

Bkz. www.tibbinkaranlikyuzu.com(İlk yayın tarihi: Ekim 2015)

Mehmet Fahri Sertkaya

Uzaylıların Allah inancı var mı? Haktan Akdoğan’ın bu soruya verdiği cevabın arkasındaki sarsıcı gerçekler: Gizli Yahudilik, Kabalacılık, New Age tarikatlar, Vahdet-i Vücud sapıklığı…

Haktan Akdoğan’ın bu soruya verdiği cevabın arkasındaki sarsıcı gerçekler: Gizli Yahudilik, Kabalacılık, New Age tarikatlar, Vahdet-i Vücud sapıklığı…

Bir insan anayasal bir hak olarak fikir ve vicdanında, dininde ve görüşlerinde özgürdür. Yahudi, Hristiyan, Ateist, Komünist, Deist ve diğer bütün inançlardan ya da inançsızlıklardan birine tabi olabilir. Bu onun en temel anayasal haklarından biridir.

Lakin bir insan, yüzde doksan küsuru Müslüman olan ülkemizde, kendisini Müslüman tanıtarak, uzay ve uzaylı konularında İslami referanslarla milletimizin gönlünü hoş ederek, güven kazanarak, başka bir dine ya da başka bir devletin ülkemiz ve devletimiz üzerindeki hedeflerine hizmet edemez. 
Memleketimizde resmen 25 bin civarında Yahudi vatandaşımız var. Hiçbirinin kafasına silah dayayıp “Müslüman ol! diye baskı yapan yok. Hepsi de ülkemizde, biz müslümanlardan daha fazla din, ibadet, fikir ve vicdan hürriyetine sahipler. Müslümanların Cuma’sı resmi tatil değil ama Hristiyanların Pazar’ı ve Yahudilerin Cumartesi’si bile resmi tatil. Bu kadar rahatlar…

Ülkemizde 25 bin kadar kimliği açık Yahudi varsa da, bir buçuk milyon kadar da kendini Müslüman gösteren ve her sahada müslüman milletimize tuzaklar kuran kadrolar var. Kimseyi suçlamıyor ve zan altında bırakmıyorum. Yasalara da saygım var. Lakin her geçen gün Sirius grubu ve Haktan Akdoğan konusunda başta ben olmak üzere milletimizin kafasında soru işaretleri oluşuyor. Üstelik kendilerine yöneltilen bu tarz sorulara ve şüphelere karşı sadece sessiz kalışları, tartışmaya girmeyişleri de soruları ve şüpheleri daha da artırıyor. 

Sirius’un resmi web sitesinde, nereden elde ettikleri bilinmez, uzaylıların ağzından, biz dünyalıların merak ettiği sorulara bir takım cevaplar veriliyor. Bu yapılırken, günümüzde bazı kripto Yahudi (Aslen Yahudi ırkından ve dininden olup, kendini Müslüman ve Türk gösteren) teşkilatlanmaların sıkça yaptığı “toplum yönlendirmesi” ya da “içeriden vurma” ya da “Tesir ajanlığı” diyebileceğimiz hareketlere benzer açıklamalar/iddialar ile karşılaşıyoruz. 

Bu sözde uzaylı cevaplarına baktığımızda, Uzaylıların Allah inancı var mı?” sorusunun cevabında ”Tanrı içimizdedir. Biz onun bir parçasıyız. Tüm evren ve sonsuzluk onun bir parçasıdır.” gibi şaşkınlık verici iddialarla karşılaşıyoruz.

Büyütmek için görsele tıklayınız

Biz çok iyi biliyoruz ki, Türkiye’de İslam cemaati kılığına girmiş, on milyonlarca ücretsiz CD, milyonlarca ücretsiz kitap dağıtmış ve son yıllarda iyice deşifre olmuş, kendisinin de, etrafındaki binlerce arkadaşının da gizli Yahudi oldukları ispat edilmiş bir grup da benzeri hareket tarzlarını sergiliyor ve benzeri iddialarda bulunuyor.  Aynı Haktan Akdoğan gibi, bu sözde İslami cemaatin sözde lideri de asılları, bozulmamış halleri kimsenin elinde bulunmayan bozulmuş Tevrat ve Bozulmuş İncil de sanki hak kitaplarmış algısı oluşturacak taktik açıklamalarda bulunuyor. Yazının uzun olmasını istemediğimden ve benzeri bir çok yazı yazdığımdan sadece şunu ifade etmek istiyorum; bozulmuş Tevrat, insan eti yemeyi, insan kanı içmeyi, milletlere bulaşıcı hastalık yaymayı, kız kardeş ile cinsi münasebette bulunmayı “ibadet” olarak gösteriyor iken, bu arkadaşlar bize ne anlatmak, ne mesaj vermek istiyorlar da bu bozulmuş kitaplardaki sözde ayetleri, ”Kutsal kitaplarda da bu bilgiler geçer”diye söze başlayarak bizlere okuyorlar? Hangi kutsal kitap bu saydığım vahşetleri ve sapıklıkları ibadet olarak emir edebilir? Hangi dürüst insan bu tarz uydurma kitapları bu memleketin dini hususlarda eğitimsiz ve bilgisiz bırakılmış Müslümanlarına bu şekilde sunabilir?

İnsanların ve eşyanın(maddi-cismi olan her şeyin) da haşa Allah’ın bir parçası olduğu şeklindeki sapkın inançlara,  Yahudilerin Kabalasında, bozulmuş Tevrat’ta ve diğer büyük dini kitaplarında çok sık olarak denk geliyoruz. Yahudiler, kendilerini ve eşyayı haşa Allah’ın bir parçası olarak kabul ediyorlar. Zaten “İsrail” kelimesine de haşa ”Allah ile savaşıp yenen”manasını veriyorlar. Bu kadar sapkın inançları var. Bu inanç şekline Vahdet-i Vücut deniliyor ki, buna inanan ve kapılan bir Müslüman, şüphesiz dinden çıkıyor ve ebedi cehenneme düşüyor. Gerekli ilmi birikime sahip hangi Müslümana sorsanız, Allah’ın yarattıklarını haşa Allah’ın bir parçası kabul eden (dolayısıyla kendilerini haşa Allah kabul eden) bu sapkın Yahudi akımının küfür olduğunu, dinden çıkardığını size ilmi gerekçeleri ile birkaç on dakika içinde izah ve ispat eder. (Daha önceki yazılarımda bunları delilleri ile mevzu ettiğim için bu yazıda bunlara temas etmiyorum.) 

Bakıyoruz Hak-tan Ak-doğan isimli, ismi ve soy ismi sanki bir denge ile, bir şifreleme yöntemi ile kurulmuş, kulağa hoş gelen ve sık denk gelinmeyen ve İzmir’li bu arkadaşımızın sosyal medya profiline, uzayı ya da uzaylıları anlatan bir profil ya da kişilik olmanın ötesinde, sanki bir Kabalacı Yahudi tarikatının ya da Amerikan New Age tarikatının öğretilerini yavaş yavaş şu Müslüman milletin özellikle de Müslüman gençlerin beyinlerine empoze etmeye çalışan bir tarikat mensubu görüyoruz. Rahatsızlığımız had safhaya gelmiş durumda.

En başta dediğim gibi, gerçekte Haktan Akdoğan ve çevresi Yahudi ve Kabalacı ise, bunu çıkıp açıkça ifade etsin, inandığı gibi açıklasın, inandığı gibi yaşasın. Bundan yana bir sıkıntımız yok. Ama kimse bu memlekette İsrail’in, ABD’nin ve Kabalacı Siyonistlerin işine gelecek bunca art arda hataları(!) müslüman kimliğinde yapmasın. 

Haktan Akdoğan’dan ve Sirius UFO ve Uzay Bilimleri grubundan “ciddiye alınacak” ve “içi dolu” açıklamalar bekliyoruz. 

SpaceExplorer.TV

Mehmet Fahri Sertkaya
 

Tarihte dünya çapında devlet kurmuş dört kişi

Târih boyunca, bütün dünyâya hâkim olan dört kimse vardır, bunlardan ikisi mü’min, diğer ikisi de kâfirdir…

Bu konudaki bir hadîs-i şerîf meâli şöyledir: “İsmini duyduğunuz kimselerden dört kişi, yeryüzüne mâlik oldu. Bunların ikisi mü’min, ikisi de kâfirdi. Mü’min olan iki kişi, Zü’l-Karneyn ile Süleymân (aleyhimes-selâm) idi. Kâfir olan ikisi de, Nemrut ile Buhtun-Nasar idi. Beşinci olarak, yeryüzüne, benim evlâdımdan biri [ya’nî Mehdî de] mâlik olacaktır.” [Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî]
Mütevâtir haberlerle sâbit olduğu üzere, Kıyâmetin kopmasına yakın, Hazret-i Îsâ ile Hazret-i Mehdî yeryüzüne gelince, Yahûdîlik veya Hristiyânlık değil, İslâmiyet bütün arza hâkim olacak ve bâtıl dinlerin hepsi ortadan kaldırılacaktır…

ÜÇ “İSKENDER” VARDIR

Şimdi birazcık, yukarıdaki hadîste zikredilen “(İskender-i) Zül-karneyn”den bahsedelim: Üç “İskender” vardır. Bazı târîhçiler, hattâ ba’zı tefsîr âlimleri, bu üç İskender’i birbiriyle karıştırmaktadırlar: 
Târih i’tibâriyle en önce gelen, Kur’ân-ı kerîmde “Zül-karneyn” adı ile bildirilen, “(İskender-i) Zül-Karneyn” olup mübârek bir zâttır. [Doğuya ve batıya gittiği için kendisine “Zül-Karneyn” denilmiştir.] Yemen’de yaşamış olan “Münzir İskender” ile Aristo’nun talebesi olan “Makedonyalı İskender”den daha önce yaşamıştır.
Kur’ân-ı kerîmde, “Kehf” sûresinin 83-98. âyet-i kerîmelerinde “Zülkarneyn” aleyhisselâmla ilgili haberler verilmektedir. Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)’ın oğlu Yâfes’in soyundan olup “Peygamber” veyâ “Evliyâ”dandır. Peygamber olup olmadığı açıkça bildirilmemiştir. Hazret-i İbrâhîm ile görüşüp duâsını aldı. Hızır (aleyhisselâm), bunun teyzesinin oğlu ve kumandânlarından idi. Avrupa ve Asya kıt’alarının bir kısmına mâlik oldu. Asya’nın kuzey doğusundaki mü’min Türklerin ricâsı üzerine “Ye’cûc ve Me’cûc” kavminden korunmak için büyük bir duvar yaptı. [Bu sed, iki dağ arasında, taş ve demirden yapılmış olup altı kilometre uzunluğunda, yirmibeş metre genişlikte ve yüz metre yükseklikte idi. Bugün bilinen Çin seddi başkadır. Ye’cûc ve Me’cûc sed arkasında kaldı. Sedden dışarı kalanlar, Türklerdir.]

Allahü teâlâ, sâlih bir zât olan Zülkarneyn (aleyhisselâm)ı, yeryüzündeki insanlara emir ve yasaklarını tebliğ ile vazîfelendirdi. Emrine bulutları ve başka vâsıtaları verdi. Ona ilim ve kudret, insanlar üzerine tasarruf hâkimiyeti verdi. Ayrıca beyâz ve siyâh olmak üzere iki sancak ihsân etti. Zifirî karanlık olan gecede beyâz sancağı açınca, ortalık aydınlığa gark olurdu. Gündüz harp ederken düşmân askerinin karanlıkta kalmasını arzû ederse siyâh sancağını açar, düşmân tarafı zifirî karanlık, kendi tarafı aydınlık olur, böylece düşmâna kısa zamanda gâlip gelirdi. Her sefere çıkışında önü aydınlık, arkası karanlık olurdu. Çok geçmeden memleketi genişledi ve devleti güçlendi. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bütün dünyâya yaymaya azmetti. Teyzesinin oğlu Hızır aleyhisselâmı kendisine vezîr ve ordusuna kumandân ta’yîn etti.

Süleyman Aleyhisselam

İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden. Davud aleyhisselamın oğludur. Yakub aleyhisselamın neslindendir. Kudüs yakınlarındaki Gazze şehrinde doğdu. Hem peygamber hem sultandı. Çocukluğundan beri bilgili, iyilik ve adâleti seven biri olarak tanınmıştı. On iki yaşındayken babasının yerine geçip, sultan oldu. Daha sonra kendisine Allahü teâlâ tarafından peygamberlik verildi. Dünyâya hâkim olan dört kişiden biridir. Ona peygamberlik verildiği Kur’ân-ı kerîmde En’âm sûresi 84. âyette bildirilmektedir.

Süleyman aleyhisselam; “Yâ Rab! Bana hiçbir kimsede bulunmayan bir kudret ve devlet ihsân eyle.” diye dua etti. Duâsı kabul edilip, cinlerin, rüzgârın ve hayvanların da insanlar gibi Süleyman aleyhisselama itâat etmeleri emredildi. Kendisine ism-i âzam duası, bütün mahlûkâtın dili ve ilimlerin sırları öğretildi. Peygamberlikle birlikte ihsân edilen ilim, hikmet ve sultanlık kudretini, insanları doğru yola kavuşturmakta ve daha iyi bir hayat yaşamaları için kullandı. Şehirlerin kurulması, yeryüzünün îmârı, yeşillendirilmesi, fen ve sanatta ilerlemesi için emrindekilerin her birine iş taksimi yaptı. Yolların yapılması, taşların yontulup kazılması, demircilik ve derin sulara dalgıçlık gibi zor işleri cinlere verdi. Çiftçilik, çobanlık, ticâret, sanat gibi işleri de insanlara verdi. Hayvanları da nöbet tutma, yük taşıyıp çekme gibi işlerle görevlendirdi. İnsanlardan, cinlerden ve hayvanlardan büyük bir ordu kurdu. Hepsi ona tâbi olup, emrine itaat etti. Süleyman aleyhisselama verilen bu nîmetler Kur’ân-ı kerîmde bildirilmektedir.

Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem hadîs-i şerîfte, onun duası hakkında şöyle buyurdu:
“Süleyman aleyhisselam, Beyt-i Makdîs’in binâsını bitirdikten sonra, Allahü teâlâdan üç dilekte bulunmuştur: Kendisinden sonra kimseye nasîb olmayan bir mülk ve saltanat, İlâhî hükme uygun hüküm verme kudretinin bahşedilmesi. Yalnız namaz kılmak için Mescid-i Aksa’yı kastedip gelenlerin analarından doğdukları gibi günahsız hâle gelmeleri. Allahü teâlâ bunlardan ilk ikisini Süleyman aleyhisselama vermiştir. Üçüncü dileğinin de kabul edilmiş olmasını umarım.”

Babasının temelini attığı, Kudüs’teki Mescid-i Aksa’yı yapmaya devâm etti.Yedi senede pek sanatkârâne bir şekilde tamamladı. Daha sonra, Kudüs’te büyük bir saray inşâ etmeye başlayıp, on üç senede tamamladı. Bu binâların yapımı sırasında insanlardan ve cinlerden pekçoğu Süleyman aleyhisselamın emrinde çalışmışlardı.

Süleyman aleyhisselamın zamânında barış, îmâr, sanat ve ilim iyice ilerlemişti. Mescid-i Aksa inşâ edilip, çeşmeler, su kanalları yapıldı. Köprüler, barajlar ve evler inşâ edildi. Hikmetinin ve büyüklüğünün şöhreti bütün dünyâya yayıldı. Zamânındaki bütün pâdişâhları ve ileri gelenleri doğru yola sevk etti.

Onun zamânında muhteşem bir saltanata sâhip olan Yemen’de, Sebe şehrinde hüküm süren Belkıs’a mektup yazıp, Filistin’e çağırdı. O da gelip, Süleyman aleyhisselamla görüşerek îmân etti. Belkıs’ın Süleyman aleyhisselamla mektuplaşması ve Kudüs’e gelmesi Kur’ân-ı kerîmde Neml sûresinde uzun beyân olunmaktadır.

Süleyman aleyhisselam, Akabe Körfezinden Fırat kenarına kadar, kırk sene adâletle hüküm sürdü. Diğer hükümdârlar da kendisine bağlılıklarını bildirdiler. Ticâret gemileri yapıp, Kızıldeniz ve Umman Denizinde ticâret yaptırdı. Rüzgâr onun emrine verilmişti. Rüzgâra binip dilediği yere tahtıyla birlikte kısa zamanda giderdi. Makâmına oturduğunda ve meclis kurduğunda kuşlar üzerine gelip, kanatlarını yanyana gererek bir bulut gibi gölge yaparlar, güneş ve yağmurdan korurlardı. Süleyman aleyhisselam, beyaz tenli, güzel, nûr yüzlü, saçı sakalı gür olup, beyaz elbise giyerdi. Çok edebli, hep Allah’tan korkar, alçak gönüllü, yüksek şanlıydı. Miskin ve fakirlerle oturur; “Miskinin miskinlerle oturması uygundur.” buyururdu. Ömrünün son ânına kadar Allahü teâlânın takdir ettiği izzetle insanları doğru yola sevk etti. Herkes tarafından sevilmiş olup, hiç kimse onun söylediklerine îtirâz etmiyor ve onun emri dışına çıkmıyordu.

Süleyman aleyhisselam, bir gün yapılmakta olan büyük bir sarayın inşâsını kontrol etmeye gitmişti. Bu binâ bir su kıyısında çok heybetli bir saraydı. Ustalar işçiler, cinler, sarayın tamamlanmasıyla meşguldüler. Sarayın balkonuna çıkıp, kendisini yalnız bırakmalarını, hiç kimsenin yanına yaklaşmamasını emretti. Sonra da balkonun kenarında asâsına (bastonuna) dayanıp durdu ve etrâfı seyrederek tefekküre başladı. Bu sırada ömrü bitip, eceli gelmişti. Azrâil aleyhisselam gelip; “Şu an dünyâdaki hayâtının son ânıdır.” dedi.

Süleyman aleyhisselam: “Allahü teâlânın takdiri her ne ise o haktır. Rabbime hamdolsun ki, aslâ kimseye zulmetmedim. Rabbimin emrine itaat etmekte gecikmedim. Herkesin dönüşü Allahü teâlâyadır. Görevlendirildiğin emri yerine getir.” dedi.

Süleyman aleyhisselam asâsına dayandığı hâlde ayakta vefat edip, uzun bir müddet öylece kaldı. Saray inşâsında çalışanlar ise her gün işlerine muntazaman devâm ediyor, halk da oraya gelip gidiyordu. Süleyman aleyhisselamı uzakta, ayakta durur vaziyette görüyorlardı. Fakat vermiş olduğu emir üzerine hiç kimse yanına yaklaşmıyordu. Nihâyet asâsının yere temas eden kısmını güve kurdu yiyip asâ kırılınca, cesedi yere yıkıldı. O zaman bu hâlini görenler vefat ettiğini anladılar. Bu husus Kur’ân-ı kerîmde Sebe’ sûresi 14. âyette bildirilmektedir.

Süleyman aleyhisselam her yere hükmettiğinden, zamânında herkes îmân etmiş, yeryüzünde pek az îmânsız kimse kalmıştı.Vefâtından sonra, İsrailoğullarının arasındaki birlik bozuldu, iki ayrı devlete bölünüp doğru yoldan ayrıldılar. Sonra da onlara doğru yolu göstermek üzere, İlyas ve Elyesa aleyhimesselâm peygamber olarak gönderildiler. Kur’ân-ı kerîmde Bakara 102; Nisâ 163; En’am 84; Enbiyâ 81, 82; Sebe’ 12, 21; Neml 15’ten 44’e kadar; Sad 30’dan 40’a kadar olan âyetler Süleyman aleyhisselam hakkındadır.

Süleyman aleyhisselam, Mescid-i Aksa’ya Musa aleyhisselamdan beri nesilden nesile geçerek gelen, Tevrat’ın içinde bulunduğu Ahid Sandığını(Tâbût-i Sekîneyi) koydu. Çünkü Musa aleyhisselam, ümmetinin âlimlerinden, Tevrat’ın Ahid Sandığına konularak muhâfaza edilmesini istemişti. Bu durum Mescid-i Aksa’nın Buhtunnasar tarafından yıkılmasına kadar devâm etti. Buhtunnasar, Kudüs’ü alınca, şehri yakıp yıktı. Mescid-i Aksa’da bulunan altın, gümüş ve diğer mücevherleri alıp Bâbil’e götürdü. Buhtunnasar’ın Kudüs’ü yağmalaması esnâsında, hakîkî Tevrat ve Zebur yakılıp yok edildi. Muhtelif kimselerin hatırlarında kalan âyetlerini yazmaları netîcesinde, Tevrat isminde birbirlerini tutmayan çeşitli risâleler ortaya çıktı. Mîlâddan yaklaşık dört yüz sene evvel yaşamış olan Azra bunları topladı ve şimdiki Ahd-i Atîk’teki Tevrat’ı yazdı.

Süleyman aleyhisselamın dokuz çeşit mucizesi vardı. Bunlar:
1. Sebe’ sûresi on ikinci âyetinde bildirildiği üzere, rüzgârlar emri altındaydı.

2. Süleyman aleyhisselam denizi geçmek istediği zaman, suyu çekilerek yol açılır, geçtikten sonra yine kapanırdı.

3. Âyet-i kerîmede bildirildiği üzere, bütün cinniler emrindeydi. Ne zaman istese, kendisine, büyük büyük köşkler, sûretler, çanaklar, sâbit çömlekler, tencereler yaparlardı.

4. Süleyman aleyhisselamın bir mührü vardı. Üzerinde ism-i âzam duası yazılıydı. O dua ile her isteği kolay olurdu.

5. Karıncalara varıncaya kadar her hayvanın sesini işitir, dillerini anlardı.

6. Nereye gitmek istese, rüzgâr emrinde olduğundan, kürsüsünü kaldırır, kürsüsünü berâberinde götürürdü.

7. Cinniler vâsıtasıyla denizlerdeki incileri, cevherleri yerde bulunan defîneleri bilirdi. Kendine Allahü teâlâ tarafından bildirilmeyen bir şey yoktu.

8. Neml Vâdisinde, maiyetiyle berâber bir dağ üzerine konup, kaldığı esnâda o dağın yeşillik, çimenlik olması için, mübârek ellerine bir miktar su alıp, avucuyla o dağa serpti. Derhâl dağın üzeri çayırlık çimenlik oluverdi.

9. Süleyman aleyhisselam bir yere gittiği vakit, berâberinde duvarlar da giderdi.

NEMRUT KİMDİR?
“Nemrûd” Keldânî kavmi hükümdârlarına verilen isimdir. Birinci Nemrûd, Nûh aleyhisselâmın oğlu Hâm’ın soyundandır; Bâbil şehrini kurdu. Keldânî kavmi ve hükümdârları olan Nemrûdlar, heykellere (putlara) ve yıldızlara tapıyorlardı. Dünyânın meskûn bölgelerine hâkim olan ve ilk tâc giyen Nemrud, kibir, gurûr, sefâhet ve câhillik sebebiyle tanrılık dâvâsında bulundu. İnsanların kendisine secde etmelerini istedi ve çok zulmetti. Allahü teâlâ, Nemrûd ve kavmine doğru yolu göstermek, emir ve yasaklarını bildirmek için İbrâhim aleyhisselâmı peygamber olarak gönderdi. Nemrûd ve kavmi, maalesef İbrâhim aleyhisselâma îmân etmediler.
Nemrûd, İbrâhim aleyhisselâmı, kavminin haftalarca topladığı odunu ateşledikten sonra içine attırdı. Kendisi için yaptırdığı yüksek kuleden de hâdiseyi seyretti. Allahü teâlânın korumasıyla İbrâhim aleyhisselâmı ateş yakmadı. Gürül gürül yanan ateşin ortasında, İbrâhim aleyhisselâmın yemyeşil bir bahçe içerisinde oturduğunu gören Nemrûd, hayretler içerisinde kaldı.İbrâhim aleyhisselâmla mücâdeleden âciz kaldığını anlayıp, bu işten vazgeçti; fakat îmân etmedi. Hâdiseyi görenlerden bir kısmı îmân ettiler. İbrâhim aleyhisselâm, Allahü teâlânın emriyle, kendisine inananlarla birlikte Bâbil’den hicret etti.
İbrâhim aleyhisselâm, Bâbil’den hicret ettikten sonra, Allahü teâlâ, Keldânî kavmi üzerine sürüler hâlinde sivrisinekler gönderdi. Sivrisinekler onların kanlarını emip, kupkuru bir hâlde bırakarak helâk etti. Sivrisineklerden birisi de Nemrûd’un burnuna girip, beynine kadar ilerledi ve ölümüne sebep oldu…

BUHTUNNASAR KİMDİR?
Buhtunnasar [Nabuchodonosor=Nabukednazar], Âsûrî devletinin en meşhûr hükümdârıdır. Mîlâddan [603] sene önce, Filistîn’i alıp Kudüs’ü yıktı. Tevrât nüshalarını imhâ etti. Yehûdî âlimlerini ve Danyâl (aleyhisselâm)’ı Bâbil’de esîr etti. Esîrlik yetmiş sene sürmüştür. Sûriye ve Mısır’ı da çöllere kadar aldı. Mîlâddan [562] sene önce öldü; ateşe tapardı. Şimdi bu konuda biraz daha detaylara girelim:
Ön Asya bölgesinde Dicle ve Fırât nehirleri arasındaki verimli sâhalarda kurulan ve merkezi Bâbil olan krallıklara “Babil Krallıkları” denilir. Bunlar hakkında kısa kısa bilgi vermek istiyoruz.
I. Babil Devleti: M. Ö. 1895-1595 tarihleri arasında Mezopotamya’da Batı Sâmîler (Amurrular) tarafından kurulan en büyük ve en teşkîlâtlı devlet. Kurucusu olarak Samu Abum bilinmektedir.Bundan sonra gelen üç-dört kral, silik şahsiyetlerdir. Bu sülâle Mezopotamya’yı Elamlılardan tamâmen temizlemiş ve Elam ülkesini nüfûzu altına almıştır. Elamlılara son darbeyi vuran kral, eski doğunun en büyük sîmâlarından olan Hammurabi’dir. Asur ülkesini de devletine kattı…
Hammurabi’nin ölümünden sonra yer yer isyânlar çıktı. Dışardan da komşu kavimlerin taarruzları başladı. Anadolu’da büyük bir devlet kurmuş olan Hititler, M. Ö. 1595 tarihinde Fırat boylarından güneye inerek Babil şehrini hâkimiyetleri altına aldılar. 1.000 sene sonra İkinci Babil Devleti adı ile târih sahnesine tekrâr çıkacaklardır.
II. Babil Devleti: İran’da bir devlet kurmuş olan Medler, Asurluların üzerine şiddetli hücûmlarda bulunuyorlardı. Bunu fırsat bilen Babilliler, Medlerle birleştiler ve Asur Devletini yıktılar. Yerine yeni Babil Devletini kurdular. (M. Ö. 625)
İkinci Babil Krallığının en ünlü hükümdârı olan Nabukednazar, daha babası zamanında Mısır ordusunu Kadeş’te yenmiş, Sûriye ve Filistîn’i Babillilerin yönetimi altına sokmuştu. En büyük gâyesi Kudüs’ü ele geçirmek olan kral, maksadına ulaşmak için yerli halkı ayaklandırmak istedi. Buna karşı çıkan Kudüs Kralı, Babil’e vermekte olduğu yıllık vergiyi kesti. Bunun üzerine Nabukednazar, Kudüs üzerine bir sefer düzenledi ve Filistîn ile Kudüs’ü ele geçirdi. Sûriye ve Mısır’ı da çöllere kadar aldı. Dînî literatürde ismi “Buhtunnasar” olarak geçmekte olan “Nabukednazar”, yeryüzüne hâkim olan dört kişiden biridir. Burada zikredilen Buhtunnasar, Yeni Babil Devletinin en meşhûr kralı Nabukednazar’dır…