Etiket arşivi: Hz.Zülkarneyn

Havamız Merkürlülere iyi gelmiyor

Merkürlüler, bizim dünyamızın atmosferinde rahatça nefes alamıyorlar. Dünyamızdaki basınç, radyasyon ve ısı miktarı onları hiç rahatsız etmiyor, onlara da uyuyor ama dünyamızdaki hava onlara uymuyor. Havadaki gazların oranı, hususiyle de oksijenin oranı onları çok zorluyor.

Astronot kıyafeti giymiyorlar, kask takmıyorlar ama bu sorunu çözmek için boyunlarına bir cihaz takıyorlar. Bu cihaz, bizim atmosferimizdeki havayı soluduklarında, boğazlarından geçerken bir işlem yapıyor ve onların bedenine uygun hale getiriyor. Böylelikle dünyamızda hiç zorlanmadan nefes alabiliyorlar.

Bu sorun bizim için de geçerli. Biz Merkür’e gidecek olsak, biz de orada sorun yaşayacağız. Merkür’ün havasındaki oksijen oranı bize yetersiz gelecek. Bizdeki oksijen oranı da onlara çok yüksek/fazla geliyor.

Bu gördüğünüz gerçek değil ama gerçek

Gerçek fotoğraf değil ama gerçekten var olan bir canlının resmedilmesi… Dünyamızın insanı ile başka bir dünyanın insanının melezi. Dünyamızın insanı ile başka başka dünyaların insanları arasında melez insanlar üretilmesi, en az 20 bin senedir yaşanan bir gerçek.

Bizim dünyamızda çok yüksek bilim ve teknoloji olduğu zamanlarda (Hz. Nuh, Hz. Zülkarneyn, Hz. Süleyman devirlerinde), dünyamızın insanları kendi iradeleri ile uzaydaki yüksek sayıda gezegene gittiler. Bunların bazıları geri dönmediler, hayatlarına orada devam ettiler. Bunun haricinde 20 bin seneden fazla süredir, yüksek bilim ve teknoloji seviyesine ulaşmış bazı başka insan türleri dünyamıza gelip insanlar kaçırdılar. İnsanlarımızı kendi gezegenlerinde incelediler ve sonra melez türler ürettiler.

Merkürlüler de bizim takvimimizle 16. asırdan beri bunu yapıyorlar. O tarihlerden beri Merkür’de Dünyalı-Merkürlü melezi insanlar var. Sayıca çok azlar, çünkü bunlar asırlardır Merkür insanı tarafından kabul görmediler. Dışlandılar, ayıplandırlar, hor görüldüler. Bunlar Merkür’ün yönetimi/idaresi tarafından kontrol altında yaşatılıyorlar. Merkür insanlarının arasına karışmalarına izin verilen çok az sayıda melez var. Zamanla bu melezler ile Merkürlüler de cinsi münasebette bulunmuşlar ve onların da çocukları olmuş.

Yukarıda canlandırması görülen melez tür Merkür’deki melezlerden değil. Merkür’dekilerin görünümü bundan biraz daha farklı… Merkür melezlerinin cilt tipi ve rengi bize benziyor, bizim gibi saçları/tüyleri var ama Merkürlüler gibi çok kısa boylu, çok iri gözlü, küçük ağızlılar. Parmakları da onlar gibi… Söz konusu melezler hem dünyamızda hem Merkür’de zorlanmadan nefes alacak kabiliyetteler. Bilinen hiçbir rahatsızlıkları, doğum kusurları da yok.

Mehmet Fahri Sertkaya

Türkler, 1071’deki Malazgirt Zaferi ile Anadoluya gelmedi

Türkler Anadolu’ya geldiğinde, Anadolu’da ne Rumlar vardı, ne de Bizans… Ne de Anadolu’ya Anadolu denirdi.

Gerçek tarihi bilerek ve isteyerek gizliyorlar

Elde ettikleri bilgileri dünya insanlığından gizliyorlar.

Bundan 7 bin beş yüz sene ile 9 bin beş yüz sene önceki aralıkta, günümüzde İstanbul denilen bölgede Türk hakimiyeti vardı.

O zaman Müslüman Türk kavminin başında, dünyaya ve dünyalara hükmeden bir kumandan olan, Kur’an-ı Kerim’de ismi geçen, hak peygamber ya da çok büyük veli bir zat olan hazret-i Zülkarneyn vardı. Hz. Zülkarneyn de Türk’tü ve 2 bin yıl yaşadı.

Türkler o zaman sadece dünyaya değil, dünyalara hakimdi. Dünyada tek bir devlet vardı ve onun başında Hz. Zülkarneyn vardı. O devirde dünya üzerinde, şimdiki bilim ve teknoloji seviyemizden binlerce kat ileri bilim ve teknoloji vardı. Daha sonra Süleyman a.s. zamanında dünyamızdan bilim ve teknoloji kaldırıldı.

Günümüzde İstanbul dediğimiz bölge de Hz. Zülkarneyn’in kontrolündeydi ve önemli bir şehirdi. O devirde İstanbul Boğazı ve Cebel-i Tarık boğazı yapay olarak, yüksek bilim ve teknoloji ile açıldı.

Bu gerçek tarihi ileri gelen Yahudi ve Hristiyan tarihçiler de bilim ve din adamları da çözdüler. Bu gerçek tarih anlatımını destekleyen binlerce, evet binlerce somut bulgu da elde ettiler. Lakin uzayda gördükleri gerçekleri anlatırlarsa herkes Müslüman olur diye endişe ettikleri ve gizledikleri gibi, bu türlü gerçekleri de gizliyorlar. Bu gün elde olan delilleri gören namuslu hiçbir tarihçi ve bilim adamı “İstanbul Boğazı yapay değildir. Olmaz öyle şey” diyemez. “Geçmişte yüksek teknoloji yoktu, olmaz öyle şey” de diyemez.

Ye’cüc ve Me’cüc’ten bir kısmı, hiç gitmedi

Bugün elimizde, 17 bin yıl, 25 bin yıl ve 35 bin yıl önce inşa edilmiş abideler/anıtlar, şehirler, el aletleri var. Bunların “yüksek bilim ve teknoloji ile” hatta günümüzdekinden yüksek bilim ve teknoloji ile yapıldığı, tartışmaya mahal bırakmayacak kesinlikte gözler önünde…

Bundan yaklaşık 15-17 bin yıl önce Nuh tufanı koptu. O zamanda dünyamızda yüksek bilim ve teknoloji olduğunun çok yüksek sayıda somut ispatı var. O zamanlarda da başka gezegenlere gittiğimizin, başka gezegenlerin başka insan türlerinin bize geldiğinin somut ispatları var.

Bu geliş gidişler, binlerce sene boyunca devam etti ve günümüzde de ediyor. Lakin bir de gelmişken gitmemiş olanlar, kalmışken dünya insanlığından gizlenmiş olanlar var.

Hz. Zülkarneyn zamanında dünyalar savaşı yaşandı. Dünyadaki gayr-i müslim milletler de Müslümanların hakimiyetine girdi ve bir güç unsuru, tehdit unsuru olmaktan çıktılar. Tam bu anda Ye’cüc ve Me’cüc isimli uzaylı iki başka insan türü, ellerindeki yüksek teknolojileri ve yüksek nüfusları ile dünyamıza saldırdılar. Hz. Zülkarneyn bu iki kafir kavme karşı savaşırken yanında en çok da Müslüman Türk milleti vardı. Sonra Ye’cüc ve Me’cüc mağlup oldu. Onlara uzayda bir set de çekildi.

Lakin Ye’cüc ve Me’cüc’ün artıkları dünyamızda kaldı. Kaçamadılar ve korkup yer altındaki mağaralar, tünellere saklandılar. Zaten yüksek bilim ve teknoloji ile yaşamış başka insan türleri oldukları için kısa sürede yer altında gizli üsler kurdular. 7 bin beş yüz senedir dünyamızda yer altında yaşayan başka insan türleri var.

Mehmet Fahri Sertkaya

Ye’cüc ve Me’cüc’ü İsa peygamber yenecek


Ye’cüc ve Me’cüc’ü İsa peygamber yenecek,

  1. Dünya Savaşından sonra bir büyük savaş daha olacak ama bu savaş dünya savaşı değil, dünyalar arası bir savaş olacak.

Peygamberimiz (s.a.v) buyurdu ki;

➥ ”İsa (peygamber), (ölmeden, sağ olarak kaldırıldığı sema katından, ahir zamanda yine yeryüzüne) inince, (dua edip ümmet-i Muhammed’den olmak isteği kabul olmuş, gerçekleşmiş olacak, ümmete dahil olacak, peygamberlik vazifesi yapmayacak, Mehdi’nin ordusunun başına geçecek ve) İslamiyet’le hükmedecektir. O zaman Allah-ü Teâlâ, Müslümanlardan başka herkesi helak edecektir.” (Hadis-i Şerif, Ebu Davud)

Bu hadis-i şeriften ve daha çok sayıda hadis-i şeriften, hususiyetle de Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin ufuk açıcı izahlarından anlıyoruz ki, Hz. İsa’nın yeryüzüne indirilip Müslümanların başına geçmesinden sonra, Hz. Allah bir vesile ile dünya üzerindeki kuru kalabalığı temizleyecek. Sureten insan olup da sireten/içi insan kalmamışları, bir şekilde arzından kaldıracak.


Yine hadislerden anlaşılan o ki bu, dünya geneline yayılmış bir harp ile gerçekleşecek. Lakin bu harp, 3. Dünya Savaşı olmayacak. Bu harp, 3. Dünya Savaşından da sonra yaşanacak. Dahası var ki bu harp Ye’cüc ve Me’cüc denilen iki uzaylı insan ırkı ile dünya insanlığı arasında yapılacak. Öylesine büyük bir harp olacak ki, yeryüzünde az sayıdaki gerçek Müslümanlar hariç hemen herkesi öldürecekler.

İsa aleyhisselam ile birlikte hareket eden samimi/ihlaslı/rabıtalı Müslümanları öldüremeyecekler. İsa aleyhisselam Allah’ın yardımı ile onları çok başarılı yönetecek ve sonra bunlar Ye’cüc ve Me’cüc’ü yenecekler.

Anlaşılan o ki başka gezegenin kafir ve saldırgan insanları olan, binlerce sene önce de dünyamıza saldırıp büyük zararlar verdikleri ve Hz. Zülkarneyn tarafından önlerine set çekildiği bilinen bu Ye’cüc ve Me’cüc’e en büyük ve son darbeyi bu defa biyolojik silahlarla vuracaklar.Karıştı mı kafanız? O halde şuradan detaylara ve delillere yelken açın.

Ayrıca, uzayda müslim ve gayri müslim olmak üzere çok yüksek sayıda başka insan türleri var. Hadis-i Şeriflerde de, ayet-i kerimelerde de buna dair deliller var.

Miraç hadisesinde peygamberimizin karşılaştığı başka insan türleri var. Bunların bazısı uzay dediğimiz dünya seması içindeler ama bazıları ise uzay dediğimiz alemin daha üstünde olan sema/gök katlarındalar. Yedi kat sema var. Yedi katın üstünde beş kat daha sema var.

Bizim daha şu küçücük uzayı aklımız almıyor ama bu sema katları içinde zaman ve mekan ne demektir bilinmeyen ama Hz.Allah tarafından yaratılmış alemler ve bu alemlerde yaşayan giyinmek ve çıplaklık nedir bilmeyen, erkeklik ya da dişilik nedir bilmeyen, güneş ve gezegen nedir bilmeyen, dünyamızın varlığından ve biz insanlardan haberdar bile olmayan ama İslam’ı bilen ve Allah’a ibadet eden kullar var. Bunlar melek ya da cin de değiller.

Hadislerde haber verilen dünyalar savaşı, uzaydan gelen Ye’cüc ve Me’cüc halkları, onları imha eden biyolojik silahlar…

Hadislerde haber verilen dünyalar savaşı, uzaydan gelen Ye’cüc ve Me’cüc halkları, onları imha eden biyolojik silahlar Kıyamet, Ye’cüc…

Mehmet Fahri Sertkaya

Bir zamanlar Karadeniz bir göldü. İstanbul Boğazı ve Cebel-i Tarık, yüksek teknoloji ile açılmış yapay boğazlar…

Milyonlarca kere kıyamet koptu!

Milyarlarca yıl önce bile insanlar ve çok yüksek bilim ve teknoloji vardı. Milyonlarca kere yüksek bilim ve teknoloji çağı yaşandı. Daha önceleri de başka başka Ademler yaratıldı. Her Adem neslinin sonu geldi, kıyametleri koptu ve yeni Ademler yaratıldı. İşte bu yüzden melekler, bizim Ademimiz yaratılacak iken mealen “Yine yer yüzünde kan dökecek insanlar mı yaratacaksın? Biz seni biliyor, sana ibadet ediyoruz.’ dediler. İşte bu yüzden Kur’an ayetinde ‘O sizden önceki babalarınızın da rabbidir’ denildi. Atalarınızın denilmedi, babalarınızın denildi.

Bizim Ademimizden bize kadar geçen süre içinde de yüksek teknoloji çağı yaşandı. Nuh’un gemisi, bu gün yapamayacağımız kadar ileri bir teknoloji ile yapılmıştı. En iyi ihtimalle nükleer teknoloji ile çalışıyordu. Belki de yakıt gerektirmeyen mikro dalga iticiler ile…

Hz. Nuh, iman etmeyen o kafir kavmine ”Görmüyor musunuz, Allah yedi kat göğü nasıl yaratmış?” dedi ve bunu dediği Kur’an ayeti ile sabit. Bunu dedi, çünkü ellerindeki teknoloji uzayın derinliklerini değil, sema katlarını bile gözetlemeye yetiyordu. Artık sema katları bile gayb (görülmeden, ölçülemeden, somut delille ispat edilemeden iman edilmesi gereken şeyler) olmaktan çıkmış, bilim olmuştu. Muhtemelen dünyayı kapsayan o büyük Nuh tufanına da, insanlıktan çıkmış bu kafir kavmin, insanlık dışı şekilde kullandığı yüksek bilim ve teknoloji sebep oldu. Muhtemelen kıyametin kopmasına da çok yüksek bilim ve teknoloji sebep olacak.

Lokman Hekim ölüme çareyi, daha doğru ifade ile vücudun tabii/doğal düzeni gereği yaşlanarak ölüme gitmesini, kendi zamanındaki yüksek teknoloji sayesinde ve bir de sarımsak tohumunu kullanarak buldu. Hazret-i Allah sarımsak tohumunu bir vesile ile yeryüzünden kaldırdı. O gün, bu gün, sarımsağın tohumu yok ama bir başka vesile ile bu gün, Siyonistlerin/Google’un Calico isimli firması da bu yöntemi buldu. Bir gün Hitler karşınıza çıkıverse, hiç şaşırmayın. Çünkü 1940’larda da bu teknoloji birilerinin elinde mevcuttu ve 2001 yılında Hitler’i, İran’daki bir terör zirvesinde gördüğünü iddia eden üst seviyeden batılı bürokratlardan, çok sayıda var.

Hz. Zülkarneyn zamanında da yüksek bilim ve teknoloji vardı. İstanbul boğazı bile o dönemdeki teknoloji ile açılmış bir sun’i boğaz. Karadeniz kocaman bir göldü. Yaklaşık 30 sene önce bu gerçek, ‘adı tam konulmadan’ da olsa, açıkça ”Karadeniz bir gölmüş ve aniden denize dönüşmüş” denilmeden de olsa ispat edildi, belgesellere konu oldu, bulunan doneler duyuruldu, gösterildi ve sonra bu husus gizlendi. Bu gerçeğe hala gereğince temas edilmedi. Sadece sızıntı bilgiler mevcut. Karadeniz’in sularının altında çok sayıda yerleşim alanı ve çok sayıda tatlı su balığı fosili bulundu. Bunu ilk bulduklarında son derece şaşırmışlardı. Yapay boğaz açılınca, geniş yerleşim alanlarını su bastı. Tatlı su balığı türleri yok oldu, Karadeniz bir deniz oldu.

https://ok.ru/video/331800840816

Hazret-i Zülkarneyn zamanında “Dünyalar Savaşı” da yaşandı. Ye’cüc ve Me’cüc iki kafir uzaylı insan türüydü. Hz. Zülkarneyn onlara nasıl bir teknoloji ile ve uzayın neresinde set çektiyse, teknolojimiz bu seviyeye geldi ama hala Kur’an ayetlerinde ve hadislerde kastedilen manayı tam olarak anlayamadık. Hala hadislerde gerçek olduğuna temas edilmiş olan Kaf dağını bile efsane zan ediyoruz.

Ve bu yüksek teknoloji, emrine rüzgar verilen, yani çok gelişmiş hava taşıtlarına sahip olan, bir gecede ordusundan 300 bin askeri bir yerden başka yere hava yolu ile nakledebilen hazret-i Süleyman zamanında, Süleyman peygamber zamanında, bir anda kaldırıldı. Çünkü yine bu teknoloji insanlığın faydasına değil, zararına kullanılıyordu. Hz. Süleyman bu vazifeyi Kur’an’da kendisinden bahsedilen vezir Asaf’a verdi. O nasıl bir ilim/teknoloji ile mevcut bilim ve teknolojiyi bir anda yok etti, bu da sır. Hala hayallerimiz bile yetmiyor. Tahminde bile bulunamıyoruz.
Bir asırdan fazladır dünyamıza gelen ama asla saldırmayan ve işgal etmeyen o akıl almaz teknolojili uzaylı insan türleri, o UFO’larla gelen medeniyetlerin yüksek ahlaklı insanları ile belki de aynı bilim ve teknoloji seviyesinde olacaktık, belki de aramızda binlerce yıllık bilim ve teknoloji farkı olmayacaktı, şayet 3-5 bin sene önce, hazret-i Süleyman zamanında gezegenimizdeki bilim ve teknoloji bir anda kaldırılmasaydı…

Lakin kötüye, insanlığın zararına kullanıldığı ve tarifi imkansız acılara, zulümlere sebep olduğu için o yüksek bilim ve teknoloji bir anda kaldırılmasaydı, bütün kainatın dini anlamda merkezi olan gezegenimiz, varlıkta kalabilecek miydi? Rus bilim adamları, çekinmeden, şeffafça duyurmuştu, uzaydan gelen ve 80 bin yıl önce ümitsizce uzaya gönderilmiş yardım çığlıkları hadisesini. 80 bin yıllık bir mesafedeki ve üzerinde hayat bulunan bir gezegende 80 bin yıl önce çok yüksek teknoloji geliştiğini, bunun gezegen çapında felaketlere neden olduğunu ve bunların yalvarırcasına bir ses tonu ile uzaya mesaj gönderdiklerini… Onların, gezegenleri üzerindeki hayatı, yüksek teknoloji ile kendi kendilerine yok ettikleri gibi, şayet 3-5 bin sene önce ani bir format atılmasaydı, bizim gezegenimiz de o zamanlar yok olacak mıydı?

Aklımızın almayacağı sayıda gök ada (galaksi) var. Artık yüz milyarlarla değil, trilyonlarca gök ada olduğu tahmini yapılıyor. Bunların her birinde ortalama trilyon tane güneş var. Bu güneşlerin ortalama beşte birinde, üzerinde hayat olan en az bir gezegen var. En kötü tahminle, üzerinde hayat olan kat trilyonlarca gezegen var. Bunların hepsinin üzerinde, bütün kainatı yok edecek olan kıyamet sabahına kadar, iman ile küfrün mücadelesi var ve kim bilir bu güne kadar kaç tanesi, kendi ürettikleri teknolojinin kurbanı oldular.

‘Karadeniz sanki bir günde denize dönüşmüş gibi…’

Karadeniz’e dair yaklaşık 30-40 yıldır yapılan araştırmalardan elde edilen şok edici bilgiler, dünya insanlığına, nedendir bilinmez, şeffafça, tamamıyla aktarılmıyor. 

Hala Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerdeki halkların bile ciddi bir kısmı, Karadeniz’in birkaç bin sene öncesine kadar bir iç göl olduğunu, bir gün gelince aniden denize dönüştüğünü bilmiyor. Sanki birileri, bu gerçeklerin tartışılmasını, öğrenilmesini istemiyor. Oysa bu gerçekler bilimsel olarak ispat edildi. Ülkemizde de 2006’dan bu yana bazı akademisyenler bu gerçekleri dillendirdi ama hala gereğince üzerine düşülmedi. Ve hala bir iç göl iken denize dönüştüğünü bilenler bile, bu dönüşümün çok çok ani bir şekilde olduğunu bilmiyor. 

Oysa çok ciddiye alınması gereken bazı batılı ve özellikle Bulgar araştırmacılar ‘Karadeniz sanki bir günde denize dönüşmüş gibi…’ şeklinde son derece sarsıcı cümleler bile kurmuşlar. 
Göl ise göldür. Çok ani bir şekilde denize dönüşmüşse, dönüşmüştür. Neden gereğince tartışılmaz ve üzerinde durulmaz? Müslümanların, günümüzde mevcut olan bilim ve teknolojinin olmadığı zamanlardan bu yana, asırlardan bu yana anlattığı ve sözde bilimsellik adına “efsane” denilip geçilen bilgiler gerçek çıkacak diye mi endişe ediliyor. İstanbul boğazının ve cebel-i Tarık boğazının yapay olduğu ve ab-ı hayat içerek kıyamete kadar hayatta kalacak olan Hızır aleyhisselam ile, boğazların yapay olarak açıldığı çağda, bütün dünyaya hakim bir devleti olan hazret-i Zülkarneyn’in, birlikte bu boğazları açtığı meydana çıkacak diye mi bir endişe var?
Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde bile yer bulmuş ve bu güne kadar efsane denilip geçilmiş bilgiler, gerçek çıkacak diye mi bir endişe var?

Neden?

1975’te bile bilimsel olarak ispat edilmiş bir husus, 2012’nin haberlerinde bile bir ‘teori’ olarak anılıyor. Neden?

Bu gerçek, bu bilimsel ispatlar kabul edilince, dünyada ne gibi bir değişim olacak ve kimler nasıl bir zarar görecek de, birileri bu gerçeğin üzerine gereğince gitmiyor ve gidilmesini istemiyor?

Video kesitini izlediğiniz belgeselin tamamını izleyin!

Bu belgeselde de, üstteki belgeselde konu edilen bulgulara benzer bulgular elde edildiğine temas ediliyor ve Karadeniz’in bir iç göl iken bir anda ani şekilde denize dönüştüğünün kesin delilleri olduğu anlatılıyor. Üstteki belgeselde temas edilmeyen yönlerine ve bulgulara da temas ediliyor. Yaşananı bilimsel olarak izah edemedikleri için, kazılarda geçmişte yapılmış yüzlerce yüksek teknoloji ürünü parça bulunduğu halde ve piramitler göz önünde olduğu halde, geçmişte de yüksek teknoloji olacağına ihtimal bile vermedikler için, bir tufan gerçekleşmiş olduğunu düşünüyorlar ve bu çerçevede yorumluyorlar.  


Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Piri Reis gerçekleri…

-Meşhur haritayı Süleyman peygamber mi çizdirdi?

– Piri Reis’in haritası ancak uzaydan fotoğraflama tekniği ile mi çizilebilir?

– Piri Reis, Antarktika’da buzulların altında kalan ve havadan bile gözükmeyen kara parçalarını nasıl çizdi?

– Piri Reis’in haritasının aslı elimizde mi, yoksa ABD haritaya el mi koydu?

– Piri Reis haritası aslında 16 parça mı?

– Piri Reis, bu haritanın çiziminin ermiş işi olduğunu, kendisine de Süleyman peygamberin çizdirdiğini söyledi mi?

– Hz. Zülkarneyn (İskender-i Zülkarneyn ya da Büyük İskender diyenler de vardır.) ve Hz. Süleyman zamanında insanlık bu gün olduğu gibi çok ileri teknoloji seviyesinde miydi? Uzaya gidilebiliyor, fotoğraflama yapılabiliyor muydu?

– Piri Reis’in haritası Antarktika’nın buzullarla kaplı olmadığı milyonlarca yıl önce mi çizildi?

– Ünlü hattat Faruk Başar, kendisine hazırtlattırılan sahte Piri Reis haritasını anlattı. 

– “Piri Reis haritasının şifresi” isimli eserin yazarı Metin Soylu ilginç bilgiler anlattı.

1.Bölüm

2.Bölüm

İlk yayın tarihi: Ağustos 2014

Mehmet Fahri Sertkaya

Tarihte dünya çapında devlet kurmuş dört kişi

Târih boyunca, bütün dünyâya hâkim olan dört kimse vardır, bunlardan ikisi mü’min, diğer ikisi de kâfirdir…

Bu konudaki bir hadîs-i şerîf meâli şöyledir: “İsmini duyduğunuz kimselerden dört kişi, yeryüzüne mâlik oldu. Bunların ikisi mü’min, ikisi de kâfirdi. Mü’min olan iki kişi, Zü’l-Karneyn ile Süleymân (aleyhimes-selâm) idi. Kâfir olan ikisi de, Nemrut ile Buhtun-Nasar idi. Beşinci olarak, yeryüzüne, benim evlâdımdan biri [ya’nî Mehdî de] mâlik olacaktır.” [Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî]
Mütevâtir haberlerle sâbit olduğu üzere, Kıyâmetin kopmasına yakın, Hazret-i Îsâ ile Hazret-i Mehdî yeryüzüne gelince, Yahûdîlik veya Hristiyânlık değil, İslâmiyet bütün arza hâkim olacak ve bâtıl dinlerin hepsi ortadan kaldırılacaktır…

ÜÇ “İSKENDER” VARDIR

Şimdi birazcık, yukarıdaki hadîste zikredilen “(İskender-i) Zül-karneyn”den bahsedelim: Üç “İskender” vardır. Bazı târîhçiler, hattâ ba’zı tefsîr âlimleri, bu üç İskender’i birbiriyle karıştırmaktadırlar: 
Târih i’tibâriyle en önce gelen, Kur’ân-ı kerîmde “Zül-karneyn” adı ile bildirilen, “(İskender-i) Zül-Karneyn” olup mübârek bir zâttır. [Doğuya ve batıya gittiği için kendisine “Zül-Karneyn” denilmiştir.] Yemen’de yaşamış olan “Münzir İskender” ile Aristo’nun talebesi olan “Makedonyalı İskender”den daha önce yaşamıştır.
Kur’ân-ı kerîmde, “Kehf” sûresinin 83-98. âyet-i kerîmelerinde “Zülkarneyn” aleyhisselâmla ilgili haberler verilmektedir. Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)’ın oğlu Yâfes’in soyundan olup “Peygamber” veyâ “Evliyâ”dandır. Peygamber olup olmadığı açıkça bildirilmemiştir. Hazret-i İbrâhîm ile görüşüp duâsını aldı. Hızır (aleyhisselâm), bunun teyzesinin oğlu ve kumandânlarından idi. Avrupa ve Asya kıt’alarının bir kısmına mâlik oldu. Asya’nın kuzey doğusundaki mü’min Türklerin ricâsı üzerine “Ye’cûc ve Me’cûc” kavminden korunmak için büyük bir duvar yaptı. [Bu sed, iki dağ arasında, taş ve demirden yapılmış olup altı kilometre uzunluğunda, yirmibeş metre genişlikte ve yüz metre yükseklikte idi. Bugün bilinen Çin seddi başkadır. Ye’cûc ve Me’cûc sed arkasında kaldı. Sedden dışarı kalanlar, Türklerdir.]

Allahü teâlâ, sâlih bir zât olan Zülkarneyn (aleyhisselâm)ı, yeryüzündeki insanlara emir ve yasaklarını tebliğ ile vazîfelendirdi. Emrine bulutları ve başka vâsıtaları verdi. Ona ilim ve kudret, insanlar üzerine tasarruf hâkimiyeti verdi. Ayrıca beyâz ve siyâh olmak üzere iki sancak ihsân etti. Zifirî karanlık olan gecede beyâz sancağı açınca, ortalık aydınlığa gark olurdu. Gündüz harp ederken düşmân askerinin karanlıkta kalmasını arzû ederse siyâh sancağını açar, düşmân tarafı zifirî karanlık, kendi tarafı aydınlık olur, böylece düşmâna kısa zamanda gâlip gelirdi. Her sefere çıkışında önü aydınlık, arkası karanlık olurdu. Çok geçmeden memleketi genişledi ve devleti güçlendi. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bütün dünyâya yaymaya azmetti. Teyzesinin oğlu Hızır aleyhisselâmı kendisine vezîr ve ordusuna kumandân ta’yîn etti.

Süleyman Aleyhisselam

İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden. Davud aleyhisselamın oğludur. Yakub aleyhisselamın neslindendir. Kudüs yakınlarındaki Gazze şehrinde doğdu. Hem peygamber hem sultandı. Çocukluğundan beri bilgili, iyilik ve adâleti seven biri olarak tanınmıştı. On iki yaşındayken babasının yerine geçip, sultan oldu. Daha sonra kendisine Allahü teâlâ tarafından peygamberlik verildi. Dünyâya hâkim olan dört kişiden biridir. Ona peygamberlik verildiği Kur’ân-ı kerîmde En’âm sûresi 84. âyette bildirilmektedir.

Süleyman aleyhisselam; “Yâ Rab! Bana hiçbir kimsede bulunmayan bir kudret ve devlet ihsân eyle.” diye dua etti. Duâsı kabul edilip, cinlerin, rüzgârın ve hayvanların da insanlar gibi Süleyman aleyhisselama itâat etmeleri emredildi. Kendisine ism-i âzam duası, bütün mahlûkâtın dili ve ilimlerin sırları öğretildi. Peygamberlikle birlikte ihsân edilen ilim, hikmet ve sultanlık kudretini, insanları doğru yola kavuşturmakta ve daha iyi bir hayat yaşamaları için kullandı. Şehirlerin kurulması, yeryüzünün îmârı, yeşillendirilmesi, fen ve sanatta ilerlemesi için emrindekilerin her birine iş taksimi yaptı. Yolların yapılması, taşların yontulup kazılması, demircilik ve derin sulara dalgıçlık gibi zor işleri cinlere verdi. Çiftçilik, çobanlık, ticâret, sanat gibi işleri de insanlara verdi. Hayvanları da nöbet tutma, yük taşıyıp çekme gibi işlerle görevlendirdi. İnsanlardan, cinlerden ve hayvanlardan büyük bir ordu kurdu. Hepsi ona tâbi olup, emrine itaat etti. Süleyman aleyhisselama verilen bu nîmetler Kur’ân-ı kerîmde bildirilmektedir.

Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem hadîs-i şerîfte, onun duası hakkında şöyle buyurdu:
“Süleyman aleyhisselam, Beyt-i Makdîs’in binâsını bitirdikten sonra, Allahü teâlâdan üç dilekte bulunmuştur: Kendisinden sonra kimseye nasîb olmayan bir mülk ve saltanat, İlâhî hükme uygun hüküm verme kudretinin bahşedilmesi. Yalnız namaz kılmak için Mescid-i Aksa’yı kastedip gelenlerin analarından doğdukları gibi günahsız hâle gelmeleri. Allahü teâlâ bunlardan ilk ikisini Süleyman aleyhisselama vermiştir. Üçüncü dileğinin de kabul edilmiş olmasını umarım.”

Babasının temelini attığı, Kudüs’teki Mescid-i Aksa’yı yapmaya devâm etti.Yedi senede pek sanatkârâne bir şekilde tamamladı. Daha sonra, Kudüs’te büyük bir saray inşâ etmeye başlayıp, on üç senede tamamladı. Bu binâların yapımı sırasında insanlardan ve cinlerden pekçoğu Süleyman aleyhisselamın emrinde çalışmışlardı.

Süleyman aleyhisselamın zamânında barış, îmâr, sanat ve ilim iyice ilerlemişti. Mescid-i Aksa inşâ edilip, çeşmeler, su kanalları yapıldı. Köprüler, barajlar ve evler inşâ edildi. Hikmetinin ve büyüklüğünün şöhreti bütün dünyâya yayıldı. Zamânındaki bütün pâdişâhları ve ileri gelenleri doğru yola sevk etti.

Onun zamânında muhteşem bir saltanata sâhip olan Yemen’de, Sebe şehrinde hüküm süren Belkıs’a mektup yazıp, Filistin’e çağırdı. O da gelip, Süleyman aleyhisselamla görüşerek îmân etti. Belkıs’ın Süleyman aleyhisselamla mektuplaşması ve Kudüs’e gelmesi Kur’ân-ı kerîmde Neml sûresinde uzun beyân olunmaktadır.

Süleyman aleyhisselam, Akabe Körfezinden Fırat kenarına kadar, kırk sene adâletle hüküm sürdü. Diğer hükümdârlar da kendisine bağlılıklarını bildirdiler. Ticâret gemileri yapıp, Kızıldeniz ve Umman Denizinde ticâret yaptırdı. Rüzgâr onun emrine verilmişti. Rüzgâra binip dilediği yere tahtıyla birlikte kısa zamanda giderdi. Makâmına oturduğunda ve meclis kurduğunda kuşlar üzerine gelip, kanatlarını yanyana gererek bir bulut gibi gölge yaparlar, güneş ve yağmurdan korurlardı. Süleyman aleyhisselam, beyaz tenli, güzel, nûr yüzlü, saçı sakalı gür olup, beyaz elbise giyerdi. Çok edebli, hep Allah’tan korkar, alçak gönüllü, yüksek şanlıydı. Miskin ve fakirlerle oturur; “Miskinin miskinlerle oturması uygundur.” buyururdu. Ömrünün son ânına kadar Allahü teâlânın takdir ettiği izzetle insanları doğru yola sevk etti. Herkes tarafından sevilmiş olup, hiç kimse onun söylediklerine îtirâz etmiyor ve onun emri dışına çıkmıyordu.

Süleyman aleyhisselam, bir gün yapılmakta olan büyük bir sarayın inşâsını kontrol etmeye gitmişti. Bu binâ bir su kıyısında çok heybetli bir saraydı. Ustalar işçiler, cinler, sarayın tamamlanmasıyla meşguldüler. Sarayın balkonuna çıkıp, kendisini yalnız bırakmalarını, hiç kimsenin yanına yaklaşmamasını emretti. Sonra da balkonun kenarında asâsına (bastonuna) dayanıp durdu ve etrâfı seyrederek tefekküre başladı. Bu sırada ömrü bitip, eceli gelmişti. Azrâil aleyhisselam gelip; “Şu an dünyâdaki hayâtının son ânıdır.” dedi.

Süleyman aleyhisselam: “Allahü teâlânın takdiri her ne ise o haktır. Rabbime hamdolsun ki, aslâ kimseye zulmetmedim. Rabbimin emrine itaat etmekte gecikmedim. Herkesin dönüşü Allahü teâlâyadır. Görevlendirildiğin emri yerine getir.” dedi.

Süleyman aleyhisselam asâsına dayandığı hâlde ayakta vefat edip, uzun bir müddet öylece kaldı. Saray inşâsında çalışanlar ise her gün işlerine muntazaman devâm ediyor, halk da oraya gelip gidiyordu. Süleyman aleyhisselamı uzakta, ayakta durur vaziyette görüyorlardı. Fakat vermiş olduğu emir üzerine hiç kimse yanına yaklaşmıyordu. Nihâyet asâsının yere temas eden kısmını güve kurdu yiyip asâ kırılınca, cesedi yere yıkıldı. O zaman bu hâlini görenler vefat ettiğini anladılar. Bu husus Kur’ân-ı kerîmde Sebe’ sûresi 14. âyette bildirilmektedir.

Süleyman aleyhisselam her yere hükmettiğinden, zamânında herkes îmân etmiş, yeryüzünde pek az îmânsız kimse kalmıştı.Vefâtından sonra, İsrailoğullarının arasındaki birlik bozuldu, iki ayrı devlete bölünüp doğru yoldan ayrıldılar. Sonra da onlara doğru yolu göstermek üzere, İlyas ve Elyesa aleyhimesselâm peygamber olarak gönderildiler. Kur’ân-ı kerîmde Bakara 102; Nisâ 163; En’am 84; Enbiyâ 81, 82; Sebe’ 12, 21; Neml 15’ten 44’e kadar; Sad 30’dan 40’a kadar olan âyetler Süleyman aleyhisselam hakkındadır.

Süleyman aleyhisselam, Mescid-i Aksa’ya Musa aleyhisselamdan beri nesilden nesile geçerek gelen, Tevrat’ın içinde bulunduğu Ahid Sandığını(Tâbût-i Sekîneyi) koydu. Çünkü Musa aleyhisselam, ümmetinin âlimlerinden, Tevrat’ın Ahid Sandığına konularak muhâfaza edilmesini istemişti. Bu durum Mescid-i Aksa’nın Buhtunnasar tarafından yıkılmasına kadar devâm etti. Buhtunnasar, Kudüs’ü alınca, şehri yakıp yıktı. Mescid-i Aksa’da bulunan altın, gümüş ve diğer mücevherleri alıp Bâbil’e götürdü. Buhtunnasar’ın Kudüs’ü yağmalaması esnâsında, hakîkî Tevrat ve Zebur yakılıp yok edildi. Muhtelif kimselerin hatırlarında kalan âyetlerini yazmaları netîcesinde, Tevrat isminde birbirlerini tutmayan çeşitli risâleler ortaya çıktı. Mîlâddan yaklaşık dört yüz sene evvel yaşamış olan Azra bunları topladı ve şimdiki Ahd-i Atîk’teki Tevrat’ı yazdı.

Süleyman aleyhisselamın dokuz çeşit mucizesi vardı. Bunlar:
1. Sebe’ sûresi on ikinci âyetinde bildirildiği üzere, rüzgârlar emri altındaydı.

2. Süleyman aleyhisselam denizi geçmek istediği zaman, suyu çekilerek yol açılır, geçtikten sonra yine kapanırdı.

3. Âyet-i kerîmede bildirildiği üzere, bütün cinniler emrindeydi. Ne zaman istese, kendisine, büyük büyük köşkler, sûretler, çanaklar, sâbit çömlekler, tencereler yaparlardı.

4. Süleyman aleyhisselamın bir mührü vardı. Üzerinde ism-i âzam duası yazılıydı. O dua ile her isteği kolay olurdu.

5. Karıncalara varıncaya kadar her hayvanın sesini işitir, dillerini anlardı.

6. Nereye gitmek istese, rüzgâr emrinde olduğundan, kürsüsünü kaldırır, kürsüsünü berâberinde götürürdü.

7. Cinniler vâsıtasıyla denizlerdeki incileri, cevherleri yerde bulunan defîneleri bilirdi. Kendine Allahü teâlâ tarafından bildirilmeyen bir şey yoktu.

8. Neml Vâdisinde, maiyetiyle berâber bir dağ üzerine konup, kaldığı esnâda o dağın yeşillik, çimenlik olması için, mübârek ellerine bir miktar su alıp, avucuyla o dağa serpti. Derhâl dağın üzeri çayırlık çimenlik oluverdi.

9. Süleyman aleyhisselam bir yere gittiği vakit, berâberinde duvarlar da giderdi.

NEMRUT KİMDİR?
“Nemrûd” Keldânî kavmi hükümdârlarına verilen isimdir. Birinci Nemrûd, Nûh aleyhisselâmın oğlu Hâm’ın soyundandır; Bâbil şehrini kurdu. Keldânî kavmi ve hükümdârları olan Nemrûdlar, heykellere (putlara) ve yıldızlara tapıyorlardı. Dünyânın meskûn bölgelerine hâkim olan ve ilk tâc giyen Nemrud, kibir, gurûr, sefâhet ve câhillik sebebiyle tanrılık dâvâsında bulundu. İnsanların kendisine secde etmelerini istedi ve çok zulmetti. Allahü teâlâ, Nemrûd ve kavmine doğru yolu göstermek, emir ve yasaklarını bildirmek için İbrâhim aleyhisselâmı peygamber olarak gönderdi. Nemrûd ve kavmi, maalesef İbrâhim aleyhisselâma îmân etmediler.
Nemrûd, İbrâhim aleyhisselâmı, kavminin haftalarca topladığı odunu ateşledikten sonra içine attırdı. Kendisi için yaptırdığı yüksek kuleden de hâdiseyi seyretti. Allahü teâlânın korumasıyla İbrâhim aleyhisselâmı ateş yakmadı. Gürül gürül yanan ateşin ortasında, İbrâhim aleyhisselâmın yemyeşil bir bahçe içerisinde oturduğunu gören Nemrûd, hayretler içerisinde kaldı.İbrâhim aleyhisselâmla mücâdeleden âciz kaldığını anlayıp, bu işten vazgeçti; fakat îmân etmedi. Hâdiseyi görenlerden bir kısmı îmân ettiler. İbrâhim aleyhisselâm, Allahü teâlânın emriyle, kendisine inananlarla birlikte Bâbil’den hicret etti.
İbrâhim aleyhisselâm, Bâbil’den hicret ettikten sonra, Allahü teâlâ, Keldânî kavmi üzerine sürüler hâlinde sivrisinekler gönderdi. Sivrisinekler onların kanlarını emip, kupkuru bir hâlde bırakarak helâk etti. Sivrisineklerden birisi de Nemrûd’un burnuna girip, beynine kadar ilerledi ve ölümüne sebep oldu…

BUHTUNNASAR KİMDİR?
Buhtunnasar [Nabuchodonosor=Nabukednazar], Âsûrî devletinin en meşhûr hükümdârıdır. Mîlâddan [603] sene önce, Filistîn’i alıp Kudüs’ü yıktı. Tevrât nüshalarını imhâ etti. Yehûdî âlimlerini ve Danyâl (aleyhisselâm)’ı Bâbil’de esîr etti. Esîrlik yetmiş sene sürmüştür. Sûriye ve Mısır’ı da çöllere kadar aldı. Mîlâddan [562] sene önce öldü; ateşe tapardı. Şimdi bu konuda biraz daha detaylara girelim:
Ön Asya bölgesinde Dicle ve Fırât nehirleri arasındaki verimli sâhalarda kurulan ve merkezi Bâbil olan krallıklara “Babil Krallıkları” denilir. Bunlar hakkında kısa kısa bilgi vermek istiyoruz.
I. Babil Devleti: M. Ö. 1895-1595 tarihleri arasında Mezopotamya’da Batı Sâmîler (Amurrular) tarafından kurulan en büyük ve en teşkîlâtlı devlet. Kurucusu olarak Samu Abum bilinmektedir.Bundan sonra gelen üç-dört kral, silik şahsiyetlerdir. Bu sülâle Mezopotamya’yı Elamlılardan tamâmen temizlemiş ve Elam ülkesini nüfûzu altına almıştır. Elamlılara son darbeyi vuran kral, eski doğunun en büyük sîmâlarından olan Hammurabi’dir. Asur ülkesini de devletine kattı…
Hammurabi’nin ölümünden sonra yer yer isyânlar çıktı. Dışardan da komşu kavimlerin taarruzları başladı. Anadolu’da büyük bir devlet kurmuş olan Hititler, M. Ö. 1595 tarihinde Fırat boylarından güneye inerek Babil şehrini hâkimiyetleri altına aldılar. 1.000 sene sonra İkinci Babil Devleti adı ile târih sahnesine tekrâr çıkacaklardır.
II. Babil Devleti: İran’da bir devlet kurmuş olan Medler, Asurluların üzerine şiddetli hücûmlarda bulunuyorlardı. Bunu fırsat bilen Babilliler, Medlerle birleştiler ve Asur Devletini yıktılar. Yerine yeni Babil Devletini kurdular. (M. Ö. 625)
İkinci Babil Krallığının en ünlü hükümdârı olan Nabukednazar, daha babası zamanında Mısır ordusunu Kadeş’te yenmiş, Sûriye ve Filistîn’i Babillilerin yönetimi altına sokmuştu. En büyük gâyesi Kudüs’ü ele geçirmek olan kral, maksadına ulaşmak için yerli halkı ayaklandırmak istedi. Buna karşı çıkan Kudüs Kralı, Babil’e vermekte olduğu yıllık vergiyi kesti. Bunun üzerine Nabukednazar, Kudüs üzerine bir sefer düzenledi ve Filistîn ile Kudüs’ü ele geçirdi. Sûriye ve Mısır’ı da çöllere kadar aldı. Dînî literatürde ismi “Buhtunnasar” olarak geçmekte olan “Nabukednazar”, yeryüzüne hâkim olan dört kişiden biridir. Burada zikredilen Buhtunnasar, Yeni Babil Devletinin en meşhûr kralı Nabukednazar’dır…