Etiket arşivi: Silsile-i Saadat

Soyuma çekmişim Tayyip!

Soyuma çekmişim Tayyip!

Hakkımda hazırlanıp da masana konan dosyanın içeriğini öğrenemedik ama anlaşılan o ki beni çokça merak ediyorsun. Galiba çok merak ettin, incelettin, dosyayı da günlerce masandan kaldırmayıp bakıp durdun ama hiçbir açık bulamayıp o dosyayı kaldırıp attın. Soyuma çekmişim Tayyip! Buhara’dan, ilim/irfan/hikmet diyarından kalkıp Anadoluya gelen, buraları Türkleştiren ve Müslümanlaştıran ilk kuşak Türklerin/Erenlerin soyundan geliyorum. Atalarım, buralar Rum diyarı iken, Hazar Denizinin üstünden dolaşarak ve Çeçenistan’a uğrayarak Anadoluya gelmişler.

Silsile-i saadatın o zamanki mürşid-i kamili olan zatın emri ile hareket etmişler. Hem o mürşid-i kamilin soyundan kişlerdi bunlar ve hem de ona çok sağlam bağlıydılar. Sonra bu soyumda birkaç mürşid-i kamil ve sayısız veli çıkmış. Afyon’da, köyümüzde kabr-i şerifi bulunan Karacaahmed Sultan hazretleri dedelerimden sadece biridir. Anlayacağın, şaşırtıcı bir şey yapmıyorum. Soyumdakilerin her devirde yaptığını yapıyorum. Zulme, haksızlığa, vahşete, insanların perişan hale getirilip dünya ve ahiret saadetinin yıkılmasına/çalınmasına isyan ediyorum. Hakikati bağırıyorum. Adalet, kurtuluş ve nizam-ı alem yolunda mücadele ediyorum. Bu devrin hakiki mürşidi kamili olan Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin kalbinde yerim olduğuna da, üstümde himmetlerinin olduğuna da inanıyorum. Atalarım hep dinine, devletine, vatanına bağlı, yüksek ilim ve ahlak sahibi, insanların kurtuluşu için çırpınan, nizam-ı alem yolunda cihat ile yaşayan örnek insanlardı. Bunlar, Anadolu insanına ilim, ahlak, hikmet öğrettiler ve mücadele gücü verdiler. Her daim Müslümanların birlik ve beraberlik halinde olmasında büyük rol oynadılar. Zor zamanlarda hep sahne onlarındı Tayyip! Bu davranışlarıyla Müslümanlığın ve Türklüğün Anadolu’da en ücra köşelere kadar yayılmasını ve benimsenmesini sağladılar. Yoluma/davama ve soyuma bir baksan Tayyip, Hoca Ahmet Yesevi’lere, Ali Ramiteni hazretlerine kadar çıkarsın ki Ali Ramiteni ks bizim silsilemizdedir. Hani demiştim ya “Ben de piyonum. Buz dağının görünen yüzüyüm” diye? İşte görünmeyen yüzünde bunlardan yüzbinlerce var. Ve bu yüzden “Teşklatımızın yarısı yer altında. İktiza ettiğinde kalkıp operasyonlara katılıyorlar, sonra yine yatıyorlar” demiştim.

Soyumdakilerin duaları, hz üstazımın himmetleri olduktan sonra ve bu kadar büyük bir teşkilat da olduktan sonra, bence beyhude yere uğraşma. Yerle göğü üstüme birleştirsen bile ben oradan da çıkarım ama senin öyle bir şey yapacak vasfın, gücün, zamanın da yok. Şimdiden bitiksin. Allah’tan bir dileğim var: Senin gibi büyük bir münafık, hain ve sadistin ipini ellerimle çekmek.

Mehmet Fahri Sertkaya

Ebu’l Faruk Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) kimdir? | Akademi Dergisi

Tarih, Kültür, Sanat, Edebiyat, Þiir, Müzik, Dekorasyon, Kitap, Belgesel, Biliþim, Çocuk, Eðitim, Ekonomi, Seyahat, Ropörtaj, Saðlýk, Sinema, Þehir ve Yaþam, Teknoloji, Yemek ve Mutfak, http://www.akademidergisi.com

Süleyman Hilmî Tunahan (k.s.) hazretleri, Rûmî 1304 (Hicrî 1305-Mîlâdî 1888) yılında Silistre’de dünyâya geldiler. Babası, tahsîlini İstanbul’da tamamlamış ve Silistre’nin Satırlı Medresesi’nde yıllarca müderrislik etmiş Osman Fevzi Efendi’dir. Dedesi ise Kaymak Hâfız nâmıyla mâruf bir zât olup 110 yaşına doğru vefât etmiş olan Mahmûd Efendi’dir.

Hocazâdeler olarak bilinen bu asîl âilenin ceddi İdris Bey’e dayanır. İdris Bey, Fâtih Sultan Mehmed tarafından Tuna Hanı nasbedilmiş ve üstelik kendisine kız kardeşi tezvîc edilmiş bir zâttır.

Osman Fevzi Efendi, İstanbul’da tahsîline devam ederken rüyâsında, vücûdundan kopan bir parçanın gökyüzüne çıkıp etrâfa ışıklar saçtığını görür. Rüyâyı, sulbünden gelecek bir evlâdının dünyâyı manen aydınlatacağı şeklinde tâbîr eder. Bu isti’dâdı; Fehim, Süleyman Hilmî, İbrâhîm ve Halîl isimli dört oğlundan Süleyman Hilmî’de görür. Onun yetişmesi için hiçbir fedâkârlıktan kaçınmaz ve fevkalâde alâka gösterir.

Süleyman Efendi, ilk tahsîlini Silistre Rüşdiyesi’nden sonra Satırlı Medresesi’nde yaptı. Daha sonra babası, tahsîlini tamamlamak üzere onu İstanbul’a gönderdi ve şu tavsiyede bulundu: ➥ Oğlum! Usûl-i fıkıh ilmine iyi çalışırsan dîninde kuvvetli olursun, mantık ilmine iyi çalışırsan ilminde kuvvetli olursun.

Süleyman Efendi, İstanbul’da Fâtih dersiâmlarından ve devrin meşhûr âlimlerinden Bafralı Ahmed Hamdi Efendi’den birincilikle icâzet aldı. Bilâhare Dâru’l-Hilafeti’l-Aliyye Medreses-i Kısm-ı Âli’yi bitirdi ve ihtisâsını yapmak üzere Medresetü’l-Mutehassısîn’in Tefsîr ve Hadîs şubesine girip birinci derece ile mezûn oldu. Aynı zamanda giriş imtihânını birincilikle kazandığı Medresetü’l-Kuzât (Hukuk Fakültesi)’dan da mezûn oldu. Böylelikle devrinin aklî ve naklî ilimlerinde en yüksek dereceyi ihrâz etmiş oldular.

Ezelî takdîr olarak Silsile-i Sâdât’ın 33. ve son halkası kendilerinin nasîbi olduğundan, Seyyidler zincirinin 32. halkası Salâhuddîn ibn-i Mevlânâ Sirâcüddîn (k.s.) hazretlerinden seyr-ü sülûkünü tamamladılar. Sonra tecelliyâtın büyüklüğünden üstâzı, kendilerini İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî (k.s) hazretlerinin nisbet-i rûhâniyesine teslim ettiler. Dünyânın şu son zamanlarında ilâhî feyizden nasîpleri bulunan insanları yüksek himmetleriyle küfr-u dalâl çukurundan îmân ve ihlâs sâhasına çekip çıkardılar, hâlen de çıkarmaktadırlar.
Süleyman Hilmî Tunahan (k.s.) hazretleri, 16 Eylül 1959 (Hicrî 13 Rebîulevvel 1379) Çarşamba günü irtihal buyurdular. (Kaddesallâhü sirrahü’l-e’azz). Ancak tasarruf ve irşâdları tamâmiyle ve kemâliyle berdevâmdır. Cenâb-ı Hakk sevenlerini ve bütün mü’minleri şefâatlerine nâil kılsın. Âmîn.

| Akademi Dergisi

Atom, öldükten sonra tekrar dirilmeyi ispat ediyor. | Akademi Dergisi

Tarih, Kültür, Sanat, Edebiyat, Þiir, Müzik, Dekorasyon, Kitap, Belgesel, Biliþim, Çocuk, Eðitim, Ekonomi, Seyahat, Ropörtaj, Saðlýk, Sinema, Þehir ve Yaþam, Teknoloji, Yemek ve Mutfak, http://www.akademidergisi.com

Atom cevheri “Bâsü bâde-l mevti” (öldükten sonra dirilmeyi) isbat eder. Madem ki tohumu olan her şey kayıp olup tekrar diriliyor, insan ve bütün alemler atomları hariç helak olacak ve tekrar dirileceklerdir.

İncir çekirdeği misali.

(Süleyman Hilmi Tunahan Kuddise sirruh)
 İsrafil Aleyhisselamın birinci sur’u üflemesi ile, atomları hariç İnsanlar ve alemler yok olacak, ikinci sur’u üfleyince de her şey atomlarından tekrar vücuda gelecek ve bu şekilde kıyamet gerçekleşmiş olacaktır.

| Akademi Dergisi 

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) kimdir? | Akademi Dergisi

Tarih, Kültür, Sanat, Edebiyat, Þiir, Müzik, Dekorasyon, Kitap, Belgesel, Biliþim, Çocuk, Eðitim, Ekonomi, Seyahat, Ropörtaj, Saðlýk, Sinema, Þehir ve Yaþam, Teknoloji, Yemek ve Mutfak, http://www.akademidergisi.com

Bizim yolumuz İman, İslâm ve Ahlâk-ı Muhammedî’yi aşılamaktan ibarettir. Gâye: Rıza-î İlahîdir.

Vasiyetim olsun; tefrikaya (ayrılığa) düşmeyiniz. Kavmiyet (ırkçılık) gütmeyiniz. Ehli Sünnetin (Sünni akidesinin) gayrı olan yanlış yollara sapmayınız.

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.)

Adı Süleymân Hilmi, soyadı Tunahan’dır.

Babası zamânın müderrislerinden Hâfız Osman Efendidir. Soyu Fâtih Sultan Mehmed Hanın “Tuna Hanı” olarak tâyin ettiği ve kendi kızkardeşi ile evlendirdiği İdris Bey’e dayanmaktadır. 1888 (H.1306) senesinde Silistre’nin Ferhatlar köyünde doğdu. 1959 (H.1379) senesinde İstanbul’da vefât etti. Karacaahmet Kabristanı’ndadır.

Babası Osman Efendi, tahsîlini İstanbul’da tamamladıktan sonra Silistre’ye giderek, meşhur Satırlı Medresesinde yıllarca müderrislik yaptı.

İlim ehli ve fazîlet sâhibi bir âileden dünyâya gelen Süleymân Hilmi Tunahan, ilk tahsîlini Silistre Rüşdiyesinde ve Silistre Satırlı Medresesinde yaptı. Bilâhare tahsîlini tamamlamak için İstanbul’a gelerek Sahn-ı Semân (Fâtih) Medresesine kaydoldu. Fâtih dersiâmlarından ve o devrin meşhûr âlimlerinden Bafralı Ahmed Hamdi Efendi (Büyük Hamdi Efendi)nin ders halkasına devâm etti.

Zamânın usûlüne göre aklî ve naklî ilimleri tahsîl ettikten sonra, 1916 senesinde Ahmed Hamdi Efendiden birincilikle icâzet, diploma aldı. Daha sonra o zamanki tâbir ile dersiâm (profesör) olarak yetişmek üzere Süleymâniye Câmii medreselerinden Medresetü’l-Mütehassısînin tefsîr ve hadîs kısmına devâm etti.

Son derece parlak bir zekâya sâhip olan Süleymân Hilmi Tunahan, 1919 senesinde Medresetü’l- Mütehassısîn’den birincilikle mezun oldu. Aynı yıllarda Medresetü’l-Kuzâtı (Hukuk Fakültesini) da üstün bir derece ile bitirdi. Böylece bir taraftan dersiâm, diğer taraftan da kâdılık rütbelerine ulaşarak devrinin zâhirî ilimlerini tamamladı. Mezûniyetini müteâkip İstanbul’da dersiâm olarak vazîfeye başlayan Süleymân Hilmi Tunahan bir müddet sonra medreselerin kapatılması üzerine vâizliğe tâyin edildi.

Uzun müddet İstanbul’un Sultanahmet, Süleymâniye, Yeni Câmi, Şehzâdebaşı ve Piyâle Paşa gibi büyük câmilerinde halka vâz ederek insanlara İslâmiyetin emir veyasaklarını anlattı.

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S.) HAZRETLERİ’NİN KRONOLOJİSİ

1888/ 1304 – Miladi/ Rumi; Süleyman Hilmi (k.s.) Efendi, Silistre’nin Hezergrad kasabasının Ferhatlar köyünde dünyayageldi.

1913 / 1329  Darü’l Hilafeti’l Aliyye Medreseleri Kısm-ı Ali (Sahn) Medresesine girdi.

1915 / 1331 3.sınıf 1. şubesini 90 üzerinden 88 puanla bitirdi.

Eylül 1916 / Eylül 1332: 4. sınıfı 80 üzerinden 76 puanla bitirdi.

30 Eylül 1916 / 17 Eylül1332 Medresetü’l-Mütehassisin’in (Süleymaniye Medresesi) Tefsir-Hadis bölümüne girerek Hafız Ahmet Paşa Medresesine kaydoldu.

1918 İstanbul Müderrisliği Ruûsuna tayin edildi.

27 Mayıs 1919 Süleymaniye Medresesinin Tefsir-Hadis şubesinden mezûn oldu.

1926 Köyü olan Ferhatlar’ı son defa ziyaret ederek 40 gün kaldı.

1927 Babası Osman Efendi vefat etti.

1936 Mürşid-i Kamil olarak vazifeye başladı.

1939 İlk defa tevkif edilerek, birinci şubenin tabutluklarında işkence ve hakaretle dolu 3 gün geçirdi.

1941 Bulabildiği birkaç talebeye ilim öğretmeye başladı.

1944 İkinci defa tevkif edildi. Birinci şube tabutluklarında, 8 gün işkenceye tabi tutuldu.

1949 Kur’ân kurslarının açılmasına, sınırlı da olsa müsâade eden kanunun yürürlüğe girmesiyle, Süleyman Efendi Hazretlerinin ilim öğretme faaliyeti bir nebze rahatladı.

1950 Vaizlik belgesi iade edildi.

1951 Süleyman Efendi (k.s.), Şehzadebaşı’ndan Kısıklı’ya taşındı ve Avrupa yakasındaki talebelerin tedrisini damadı Kemal Kacar’a bıraktı.

1951 Çamlıca’da, Konya Lezzet Lokantası sahibi Mustafa Bey’in köşkünün birinci katında ilk düzenli Kur’ân Kursu faaliyeti başladı.

1952 Çamlıca’da Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerinin Çilehanesinin yanında ilk resmi Kur’an Kursu, Üsküdar müftülüğüne bağlı olarak açıldı.

1956 Cezâyir Müslümanlarının Fransız sömürgeciliğiyle mücadelesi esnasında, vaazlarında “Müslüman kardeşlerimize duâ edelim” dediği için, defalarca karakola çağrıldı ve ifadesi alındı.

1957 Bursa’da tertiplenen mehdilik hâdisesi üzerine tutuklandı ve Kütahya Hapishanesi’nde, 69 yaşında olmasına rağmen 59 gün hapsedildi. İdam talebiyle yargılandı, berâat etti.

16 Eylül 1959 İstanbul Kısıklı’daki Hâne-i Seâdetlerinde, 72 yaşında ahirete intikâl ettiler.

Tasavvuf yolunda Selâhüddîn ibn-i Mevlânâ Sirâcüddîn Efendi’nin sohbetlerine devâm ederek yetişti. Süleymân Hilmi Tunahan’ın tasavvufî yönüyle ilgili olarak, dâmâdı ve bağlısı Kemâl Kaçar tarafından Necip Fâzıl Kısakürek’e verdiği notlardan bir bölümü şöyledir:

➥ “Süleymân Efendinin bâtın ilmine yâni tasavvuftaki mânevî cephesine gelince, şüphesiz bu husus ehline mâlumdur. Zâhirî akıl ve zekâ ile idraki mümkün olamaz. Öyle ki, bir insan müslüman olabilir, tahsilli ve akıllı olabilir. Hattâ iç hayâtı münkir olamaz da yine tasavvuf ve irşâda ehil bir zât ile karşılaştığı halde, o zât ilâhî irâdeyle kendisini ona bildirmezse, dünyâlar biraraya gelse onun feyzlerinden haberdâr olamazlar. Bizim ise kendisinin mânevî cephesi üzerinde zerrece tereddüdümüz yoktur. Biz bu noktayı ılmel yakîn biliyoruz. Kendisinin tasarrufunu ve rûh melekeleri üzerindeki tesirini öz rûhumuzda ve vücûdumuzda hissetmiş, enfüsî ve kevnî kerâmetlerinin üstün irşâd hârikalarını fiil hâlinde ve hakkıyla müşâhede etmiş bulunuyoruz. 

Allah’ın bu husustaki inâyet ve lütfuna mazhar olduğumuza, kendilerinin kâmil ve mükemmel mürşid olduğuna Silsile-i sâdâd=Büyükler zinciri kolundan otuz ikinci ferdi Selâhüddîn ibn-i Mevlânâ Sirâcüddîn hazretlerinin cismânî nisbet, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin de rûhânî nisbetle vârisleri bulunduğuna îmânımız tamdır. Kendisinin bu cephesini anlamayanların, hiç olmazsa aksini iddiâ etmemelerini ve kendisinde bir mürşid hâli görmediklerini söylemekten çekinmelerini, dünyâ ve âhiret yıkımına uğramamaları bakımından tavsiye ederiz.”

Zâhirî ve bâtınî yönden yüksek derece sâhibi olan Süleymân Hilmi Tunahan, îtikâdda ehl-i sünnet, amelde Hanefî mezhebine, tasavvufta Nakşibendiyye yoluna mensûb idi. Ehl-i sünnet ve’l cemâate son derece bağlıydı. Kendisinden feyz alan talebeleri ile vaaz ve sohbetlerine devâm eden kimselere en büyük tavsiyesi; “Ehl-isünnet ve’l cemâat” akîdesine ihlâs ve samîmiyetle bağlı olmalarıydı.

Yetmiş iki senelik ömrü boyunca İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek ve insanlara anlatarak onların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmalarına vesîle olmak yolunda sarf eden Süleymân Hilmi Tunahan 16 Eylül 1959 senesinde İstanbul’da Kısıklı’daki evinde vefât etti. Karacaahmet Kabristanlığına defnedildi.

| Akademi Dergisi 

Selahüddin ibn-i Mevlana Siracüddin (k.s.)

Tarih, Kültür, Sanat, Edebiyat, Þiir, Müzik, Dekorasyon, Kitap, Belgesel, Biliþim, Çocuk, Eðitim, Ekonomi, Seyahat, Ropörtaj, Saðlýk, Sinema, Þehir ve Yaþam, Teknoloji, Yemek ve Mutfak, http://www.akademidergisi.com

Buhara’lıdır. Nemengan’ın Tus bölgesinde dünyaya gelmiş bir Özbek Türküdür. Şeyh Mazhar İşan Cân-ı Cânân (k.s.) Hazretlerinin en büyük halifesi idiler. Altun Silsile’nin (Silsile-i Saadat’ın) manevi derece olarak dokuzuncu büyük rütbesi ve sıralama olarak otuz ikinci halkasıdır.

Devamlı istiğrak halinde, zamanın kutbu ve tayyi mekân sahibi idiler. Sabah namazlarının ekserisini, bu sûretle yani tayyi mekân ile Kâbe-i Muazzama’da kılarlardı.

Mekke Şerîfi Hüseyin’in İngilizlerle anlaşarak Osmanlı İmparatorluğuna ihanet ettiği Birinci Dünya Harbi yıllarında, Salahuddin İbn-i Mevlâna Süracüddin Hazretleri, son haclarını îfâ etmek üzere Mekke-i Mükerreme’de bulunuyorlardı. Şeriflik iddiasındaki bu hâin, kendilerinin pek çok kerâmetlerini duymuş ve itibar edilir bir zât olarak tanımıştı.

Bu münâsebetle kendisinden korkarak hapsettirdi. Kapılara kalın zincirler vurdurdu. Salâhuddin Hazretleri kalın zincirleri kırmak sûretiyle hapishane kapısını açıp çıkmak kerâmetini gösterdiler. Ve ertesi gün Altun oluk üzerine çıkıp “Evrâd-ı Fethiye”‘yi okumaya başladılar. Şerif Hüseyin tekrar yakalatarak, bu sefer çok daha sıkı tedbirler aldırdı. Ve tekrar hapishaneye koydurdu.

İbn-i Mevlânâ Sürâcüddin Hazretleri zincirleri tekrar parçalayıp hapishaneden çıktı. Bunu duyan Şerif Hüseyin memlekete kaçmaması için çok sıkı tedbirler aldırdı. Bütün yollar tutuldu. Bütün bunlara rağmen Salahuddin Hazretleri, Cidde’den hareket eden bir gemiye âile efradı ile birlikte binerek memleketine dönmek üzere yola çıktı. Bu haber duyulunca gemi tepeden tırnağa arandı. Fakat buna rağmen gemide bulunamadı.

Hazret-i Pîr (k.s.) baştan sona kadar aranan gemi ile memleketine sağ-salim döndüler. İngilizler tarafından, geminin yanaşacağı limana, bulunup yakalanması için telgrafla emirler verildi ise de yine bulunamadı. Şerif Hüseyin kendilerini buldurmak için bütün Hicaz’ı al-üst etti. Bunu bildikleri için ona şu manalı telgrafı çektiler:

➥ Sağ salim memleketime döndüm; boşuna zahmet çekmeyiniz.

Kerâmetleri sayılamayacak kadar çoktur. Sultan Abdülhamid Han Hazretleri zamanında İstanbul’u teşrif ettiler ve Sultan Abdülhamid Hazretleri tarafından bizzat kabul edilerek, sarayın misafiri oldular. Sultan Abdülhamid Hazretlerine ve o zaman henüz medresede talebe olarak bulunan Ebu-l Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi Hazretlerine, Nakşibendî yolunu talim buyurdular. Bir müddet İstanbul’da kaldılar.

Ezeli takdir icabı kendisinden sonra altun silsilenin halkasını teşkil edecek olan Ebu-l Faruk Süleyman Hilmi Silistrevî Hazretlerinin Nakşıbendî yolunda terakki ve talimini temin ettiler.

20. Asrın başlarına rastlayan bu ziyaretler esnasında, Osmanlı devletinin başına gelen felaketler ve ileride gelmesi mukadder büyük dertler sebebiyle pek çok iltica ve dualarda bulundular. Defalarca erbaıyn çıkardılar. Cenab-ı Hakka yalvardılar. Fakat bütün bunlara rağmen Ümmeti Muhammed’in, üzerine gelmekte olan belaları hakettiğinden kaderi ilahinin tahakkuk edeceğini ve bunun önüne geçilmesinin mümkün olmayacağını Sultan Abdülhamid Hazretlerine de izah buyurur. Bu sebepledir ki, Sultan Abdülhamid Han Hazretleri bir ihtilalle tahttan indirildiğinde ihtilalcilere karşı koymamış “Zâlike takdîru’l azîzil alîm” âyetini okumakla iktifa etmişlerdir.

Salahuddin Hazretleri Saraya müsafir olduğu günlerde İstanbul’un en mühim ziyaret yerlerinden biri olan Ebû Eyyub Sultan Hazretlerinin kabrini de ziyaret ettiler. Emrine saray tarafından tahsis edilen araba ile Eyub’e giderken haliç kenarında “Ya Vedûd Baba” nın türbesini ve türbeye inen füyuzatı ilahiyeyi görünce hayretlerini ifade ettiler.

➥ Bu zat kimdir? diye sorunca kendilerine:

➥ “Evliyadan, Ya Vedûd babadır, cevabı verildi. Ziyaretten dönüşlerinde tekrar aynı yerden geçerken yeniden aynı suali sorunca maiyyetinde bulunanlar;➥ “Efendi hazretleri ihtiyarladığından galiba az önce sorduğunu ve bizim söylediğimizi unuttu.” diye içlerinden geçirirler. Salahuddin Hazretleri ise, bunların iç hallerine vakıf olurlar. Bunun üzerine bindiği arabanın tekerleğinden bir miktar toprak alarak:

➥ “Şu sizin dünyanızdan gözlerime biraz toprak serpeyim de bari gördüklerimi bir daha unutmayayım” buyururlar. O, devamlı istiğrak halinde (müstağrakıyne fîzatillah makamında) oldukları için, bu sözleri ile, insanlarca mühim görülen pek çok şeye ehemmiyet vermediğini izhar buyurmuş oluyorlardı.

Halifelerinden Mirza Abdürrahim Efendi’yi (Tesbihçi Baba’yı) İstanbul’da, Ebu-l Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi Hazretleri’nin yanına bırakarak Buhâraya dönen Salahuddin İbn-i Mevlana Süracüddin Hazretleri ömrünün son yıllarını Buhâra’da geçirmiş ve Buhâra’da vefat etmiştir. Kabr-i şerifleri Buhâra’da yüksek bir tepe üzerindedir. Hazret-i Allah aziz sırlarını takdis buyursun, Amin.

Süleyman Efendi (k.s.) hazretlerinin babası ve dedelerinin hemen hepsi meşâyıhtandır. Kendileri, daha sonra intisab edeceği üstâzı Salâhuddîn İbn-i Mevlâna Sirâcüddin (k.s.) hazretleri ile tanışmadan önce, babasının tarif ettiği bazı tasavvufi derslerle meşgul olurken bir gece şöyle bir rüya görürler:

➥ Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâuddîn, İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî hazerâtı ve Nakşibendî yolunun Müceddidiye kolu büyüklerinden (k. esrârahüm) bir grup zevât-ı kiram halka tertip etmişler. Fakat aralarında bir kişilik boş yer bırakmışlar. Süleyman Efendi hazretleri bu boş yeri görünce, kendisi için oturmaya müsaade ederler mi diye düşünmüş… Tam bu esnada, Şâh-ı Nakşibend hazretleri buyurmuşlar ki:

➥ Oğlum, bu boşluk sana bırakıldı. Fakat seni Müceddidîn kolundan bir zât terbiye edecek, ondan sonra sen buraya oturacaksın.Bunun üzerine Süleyman Efendi hazretleri; ”Efendim ben o zâtı nerede ve nasıl bulabilirim” diye sorunca; “O seni bulur.” cevabını almıştır.

Aradan uzun yıllar geçmiş, Süleyman Efendi hazretlerinin talebeliği sona ermiştir. O devirlerde bazı İstanbul zenginleri Ramazan-ı Şerifte, hocalara ve talebelere ayrı ayrı iftar yemeği verirler, hatta ramazan ayı boyunca kazanlar kaynarmış.

Bir gün hocalara ziyafet veren bir zenginin evinde Süleyman Efendi hazretleri de bulunmuş. Yemekler yenilmiş, akabinde tanımadığı bir hoca Süleyman Efendi’ye; ➥ ”Oğlum Süleyman, Evrâd-ı Şerifi oku da duâmızı yapalım” demiş.

Süleyman Efendi hazretleri, hiç tanımadığı, fakat kendisini tanıyan bu zatın isteğini yerine getirerek, Evrâd-ı Bahâiye’yi okumuş. O zat da akabinde duasını yapmış. Ellerini yıkamak için sofradan kalkınca, o zat, Süleyman Efendi hazretlerinin ellerinden tutarak bir kenara çekmiş ve demiş ki:

➥ ”Oğlum, sen filan zaman bir rüya gördün. Sana, Müceddidiye kolundan bir mürşid terbiye verecek demişlerdi. Sonra sen, halkadaki boş yere oturacaktın, hatırladın mı?”

Süleyman Efendi, ”Evet efendim” demiş. Bunun üzerine o zât;➥  ”Ben Salâhuddîn İbn-i Mevlâna Sirâcüddîn, Cenâb-ı Hakk’ın ve rûh-i Resûlüllâh’ın emri ile Türkistan’dan seni yetiştirmeye geldim” demişler.

Süleyman Efendi hazretleri, işte tam o andan itibaren teslîm-i küllî ile onun hizmetine girmiş ve bir süre beraber kalmışlar. Bilâhare Mevlâna Sirâcüddîn hazretleri yine Türkistan tarafına dönmüşler. Bu arada mektuplaştıkları olmuş.

Bir müddet sonra tekrar İstanbul’a dönen Mevlâna Siracüddin hazretleri, Süleyman Efendi hazretleri ile beraber Bursa’ya giderler. Orada “Erbaîn” çıkarırlar. Süleyman Efendi hazretleri, erbaîn çıkardıktan sonra, hiç okumayı bilmeyen bir çocuğa, bir saat kadar kısa bir zaman içinde Kur’an okumasını öğretivermiş.

Süleyman Efendi hazretlerine verilen bu salahiyeti müşâhede eden üstâzı Mevlâna Sirâcüddin (k.s.), heyecanla Uludağ’a hitâben; ➥ ”Ey Keşiş dağı! Cenâb-ı Hak evlâdımıza öyle bir salahiyet verdi ki; isterse sana da, kımıldata kımıldata Kur’an okutur” demiş.

Yukarıda Kemal Kacar Bey’in (r.aleyh) yazısında da çok vecîz bir şekilde ifade edildiği üzere, Süleyman Efendi hazretlerine seyr-i sülûk merhalalerini ikmâl ettirmişlerdir. Sonra da, ➥ ”Oğlum, bizimki buraya kadar; artık bundan sonra sen, mânen İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri ile ierlemeye devam edeceksin. Buradan ileriye ben de sana ittiba‘ edeceğim” diye buyurarak, Süleyman Efendi hazretlerini İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin rûhâni nisbetine teslim etmişlerdir.
(k.s.): kuddise sirruh = Allah sırrını kutsasın/mübarek etsin demektir…

Akademi Dergisi