Etiket arşivi: Osmanlı Devleti

Kırım’ı geri almalıyız

Ordumuzda son ince ayarları yapalım, Kırım’a doğru hemen sefere çıkalım. Ben seferi finanse edecek maddi imkanlar da bulurum. Havadan, karadan, denizden yapacağımız “özel askeri harekat”la kadim toprağımız Kırım’ı, çok gecikmeli de olsa tekrar geri alalım.

Kırım halkının can, mal, din, ibadet, ifade hürriyetleri dahil olmak üzere her türlü hürriyetlerini sağlayalım. Oradaki Türk/Müslüman unsurlarla yeniden kaynaşalım.

Şayet Putin ve çetesi, yaptığımız bu meşru “özel askeri harekat”ı savaş saymak isterse, olmadık bir karşılık verirse, Rusya Federasyonuyla harbe girelim.

– Biz zaten resmen NATO üyesi bir ülke olduğumuz için peşimizden bütün NATO güçleri de gelsin.

– Rusya Federasyonu, zulüm altında inlemiş ve hala inleyen, asimile edilmiş ve hale asimile edilmekte olan Türk/Müslüman unsurlarla dolu. Ben onları da yönlendiririm. Onlar da rızalarıyla sıra sıra Rusya Federasyonundan ayrılırlar.

İyi olmaz mı? Ben ciddiyim, bunu yapalım, ne diyorsunuz?

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Onun ihanetinin ceremesini devletimiz ve milletimiz hala çekiyor


Üzerine beş asır geçti ama haince vurduğu ağır darbeler hala telafi edilemedi.

Fatih Sultan Mehmet Hanın oğlu ve Yavuz Sultan Selim Hanın babası olan İkinci Bayezid, çok sorunlu bir kişiydi. Halk arasında Bayezid-i Veli diye bilinmiş, tanınmış olsa da veli bir zat değildi. Aksine son derece maneviyatsız, istikametsiz, kusurlu bir kişiydi.

Çok yaklaşık otuz sene saltanatı devam etti ve sonra gerçekten veli bir padişah olan oğlu Yavuz Selim Han tarafından tahttan indirildi. Yavuz Selim Han, babasını tahttan indirebilmek için çok büyük çileler çekti, çok yanlış tavırlara tahammül etti, çok büyük bir mücadele verdi ve imkansız görünen bu darbeyi yapmaya muvaffak oldu. Babasını hem zehirledi, hem de sürgüne gönderdi. İkinci Bayezid çok fazla yol gidemeden zehrin tesiriyle ve yaklaşık otuz gün sonra öldü. Zaten yola çıktığında bile ata binemez bir haldeydi. Yavuz Selim Han, aslında babasının başını vuracaktı. İçinde bulunduğu şartlar müsait olmadığı ve öyle yaparsa başına çok işler açacağı için bundan geri durdu, zehirlemeyi tercih etti.

Çünkü ikinci Bayezid, çok öncesinden tam manasıyla yoldan çıkmıştı. İtikadı da düzgün değildi, fikirleri ve kararları da doğru değildi. Niyeti de ameli de çok bozuktu. Tam bir sefahat hayatı yaşıyordu. Alemci, helal/haram bilmez biriydi. Çoktan Yahudileşme temayülü/eğilimi gösteriyordu ve bu günlerde adına masonluk denilen şey o zamanlarda da vardı, yayılıyordu, kendisi de bu tarikata kapılmıştı. Etrafındaki gerçekten Müslüman ve samimi devlet adamlarıyla ilim adamlarını gücü yettiğince uzaklaştırmaya çabalıyordu. Etrafına kendi gibi itikadı, niyeti bozuk kişileri topluyordu. Yavuz Selim Han, babasını devirdikten sonra, saraydan uzaklaştırılan devlet ve ilim adamlarından birçoğunu yeniden saray çevresine topladı. Şayet, imkansız gibi görünen o darbeyi yapmaya muvaffak olamasaydı, Osmanlı tarihi de Türk tarihi de çok başka şekilde akacaktı. Devam eden süreçte Müslüman Türk milletini asimile edeceklerdi. Hazar Türkleri zamanla nasıl Yahudileştilerse, Osmanlı Türklerini de zamanla Yahudileştireceklerdi. Yahudiler Türk görünerek Osmanlıyı içeriden yıktılar. Cumhuriyet rejimini, Atatürkçülük isimli ihanet sistemlerini tesis ettiler. Hemen peşinden on beş yılda nasıl da Türkleri her şeyleriyle Yahudileştirmek istediler. Bunun marşını bile yazdılar. Bazı marşlarında “Kanla” demekten geri durmadılar. Devletimizin gücünü, kurumlarını ihanetlerle milletimizin aleyhine çevirdiler. Bu günlere kadar da akıl almaz şiddetteki ihanetlerine, zulümlerine, sömürülerine, asimilasyon uygulamalarına, ahlaksızlaştırma ve namussuzlaştırma uygulamalarına devam ettiler ve hala da ediyorlar. İşte Yavuz Selim Han o zamanlarda samimiyetle cihad etmeseydi, adaletin keskin kılıcı olmasaydı, Türk milleti ta o zamanlarda, şu zamanlardaki muamalelere tabi tutulacaktı. Ve kendi devletinin gücüyle Yahudileştirilmek istenecekti.

Zamanı gelecek, bu konuda çok şeyler anlatacağım ve başkaları da kesinlike bu konuları çok konuşacaklardır. Şimdilik özetle bu bilgileri verirken, şu kısmı eklemek isterim ki şimdiden tartışmaya açılsın ve gerçek tarih gün yüzüne çıkartılsın. İkinci Bayezid, 1492 senesinde İspanya’dan kovulan Yahudileri, Osmanlı topraklarına seve isteye kabul etti. O Yahudileri İspanya’dan kovanlar “Bunlardan bir tanesi bile bu topraklarda kalırsa, başımız belada demektir. Kara para bunlarda… Tefecilik bunlarda… İçme sularına mikrop atma bunlarda… Çoluk çocuk kaçırma bunlarda… Bebeklere kadar insanları ayinlerde parçalama bunlarda… Şeytan’a tapma bunlarda… Kötülükte yarışma bunlarda… Mayasız bayramı bunlarda… İğneli fıçı bunlarda… Halk arasında fitne çıkartma bunlarda… Milletin itikadını ve ahlakını/namusunu kasten bozma bunlarda… Akla gelen her türlü şeytanlık bunlarda” diye diye gönderdiler. İspanya’dan kovulan Yahudilerin böyle olduklarını ikinci Bayezid de çok kesin surette biliyordu, bunları topraklarımıza almak zorunluluğu da yoktu ama seve isteye aldı. Zaten çoktan devlet kademesinde yakın etrafında tuttuğu kişiler gizli Yahudi ve mason kişilerdi.

Evet… Yavuz Sultan Selim Han, hain babasının hakkından gelene kadar o hain, devlete, millete, ümmete, gelecek nesillere çok büyük kötülükleri kasten yaptı. Onun zararlarına mani olmak için çırpınan ve tarihe geçen bir mücadele veren Yavuz Selim Han da onun bütün zararlarına mani olamadı. Türkiye hala sözde veli ikinci Bayezid’in ihanetlerinin ceremesini çekiyor. O günden bu güne o Yahudilerin çoğu bu topraklara ihanet ettiler, her türlü kötülüğü/şeytanlığı yaptılar, hala yapıyorlar.

O zamanlarda bile bunları yapan Yahudiler ve masonlar, son zamanlarda da bu topraklar üzerindeki islam cemaat ve tarikatlarına sızmaktan geri durmadılar. İşte Alihan Kuriş de kendini Yahudi zan etmeye başlayan, masonlara karışan, devşirilen hainlerden biri oldu. Son yıllarda büyücülükten, beytül male el uzatmaktan, kumar oynamaktan, içki içmekten, zina etmekten, ihanetler etmekten, mason tarikatının emirlerini yerine getirmekten başka bir şey yapmaz oldu. Tarihte bunun gibi başka misaller de var. Şimdi de bir kişi çıkıp Yavuz gibi durmasa, neticesi çok ama çok vahim olur.

Kimin Yavuz gibi durduğu ve mücadele ettiği, kimin ikinci Bayezid gibi durduğu ve ihanet ettiği de görmek isteyen herkesin gözleri önünde apaçık duruyor.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Uzaya ilk roketi Türkler gönderdi

Yazar: Unknown

ABD’de yayınlanan Weekly World News adlı dergi, dünyada insanlı ilk roketi ABD’lilerden 330 yıl önce 1633‘te Türklerin İstanbul’da fırlattığını yazdı.

Haberini, Norveç Havacılık Müzesi Müdürü Mauritz Roffavik‘in açıklamasına dayandıran dergiye göre, Hasan Çelebi adlı Türk, barutla çalışan iki katlı roketi 1633 yılında yaptı. Bu roket ateşlendikten sonra denize düşmeden önce 2,5 km yol aldı. 30 metre boyundaki roketin orta bölümüne yerleşen Hasan Çelebi de ilk kez gerçek anlamda roketli uçuş yapan insan oldu.

300 metre yükseldi ve paraşütle indi

Hasan Çelebi’nin roketinin ana motorunun çevresinde 6 küçük motor daha bulunduğunu ve bu küçük motorların, roketi havaya yükselten ilk kademeyi oluşturduklarını anlatan Norveçli Roffavik, ‘‘İlk kademede yer alan bu roketlerin yakıtı tükendiğinde, ikinci kademeyi oluşturan ve daha büyük olan ana motor devreye girdi ve roketin daha da yükselmesini sağladı’’ dedi. Roffavik, 300 metre yükseğe ulaştığında, Çelebi’nin roketi terk ederek, havada kaymasını sağlayan ve bir tür paraşüt olan araç yardımıyla yavaşça denize indiğini kaydetti.

Osmanlı’da roket birlikleri varmış

Haberde, daha sonra roketin de denize düştüğü, Hasan Çelebi’nin ise yüzerek kıyıya çıktığı belirtildi. Bu arada, 15. yüzyılda Osmanlı ordusunda roket birlikleri bulunduğu da ileri sürülen haberde, düşman mevzilere yönlendirilen bu roketlerin korku ve panik yarattığı ifade edildi. Roffavik, Hasan Çelebi’nin ilk insanlı uçuşta kullandığı roketin bulunması için çalışıldığını, roketi Norveç Havacılık Müzesi’nde sergilemek istediklerini söyledi.

Ünlü enstitü de iddiayı doğruladı

Derginin haberine göre, Norveçli Roffavik’in ilginç açıklaması, Smithsonian Enstitüsü Uzay Araştırmaları Bölümü Başkan Yardımcısı Frank Winter tarafınca da doğrulandı. Winter, ‘‘Türk roket adam Hasan Çelebi’nin 1633’teki denemesi şimdiye kadar kayıtlara geçen ilk insanlı uçuş denemesidir’’ dedi.

Filme konu olmuştu

Dünyanın ilk roketçisi Hasan Çelebi, Türkiye’de Lagari Hasan Çelebi olarak tanıyor. ‘‘İstanbul Kanatlarımın Altında’’ filmine konu olan Hasan Çelebi, 4’üncü Murat’ın kızı Kaya Sultan’ın doğduğu gece Sarayburnu’ndaki şenlikler sırasında uçma denemesini gerçekleştirdi. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde anlatıldığına göre deneme şöyle oldu: ‘‘Hasan Çelebi kendi icadı olan 50 okka barut macunu ile dolu 7 kollu bir fişeğe bindi ve yardımcıları tarafından bu fişek ateşlendi. Böylece gökyüzüne fırlatılan Hasan Çelebi, fişeğin barutu bitince önceden hazırladığı kanatları açarak Sinanpaşa Sarayı önünde denize indi.’’ 

(Hürriyet)

Sözde İslam Alimi, İngiltere İçin Darbe Yaparken Öldürüldü; Ali Suavi ve Çırağan Vak’ası

Sözde Din Adamı, ilk Laiklik ve Türkçülük Savunucularından olan Ali Suavi, 39 yaşındayken İngiltere adına Sultan Abdülhamid’e darbe teşebbüsünde iken Yedi Sekiz Hasan Paşa’nın vurduğu bir sopa darbesi ile katledilmişti…

Osmanlı hafiyeleri derhal evine koşup eşini tutuklamak ve evdeki evraklara el koymak istediyse de, Ali Suavi’nin İngiliz eşi çoktan evdeki evrakları yakıp Marmara açıklarında bekleyen bir İngiliz gemisi ile kaçmıştı…

Sorun şu ki; böyle bir Ali Suavi’yi bize kimler “büyük” alim, mütefekkir, aktivist olarak tanıttılar?
Ya da Said Nursi bile neden onu üstad bildi?

***

ÇIRAĞAN VAK’ASI

Sultan İkinci Abdülhamîd Hanı tahttan indirip, Sultan Beşinci Murad’ı tekrar tahta geçirmek için yapılan baskın.

Sultan Abdülazîz Han zamânında yeni Osmanlılar cemiyetine giren Ali Suâvî, uzun bir müddet yurt dışında kaldı. Sonra memlekete dönüp, Galatasaray Lisesi Müdürlüğüne tâyin edildi. Mîzâc olarak meşhur olmaktan ve büyük mevkılere gelmekten çok hoşlanırdı. Her renge girerek çeşitli vazîfeler almayı denemiş, fakat başarısızlığı sebebiyle her seferinde vazîfesinden atılmıştı. Kendisi gibi, Sultan Abdülhamîd Han zamânında yükselmekten ümidini kesenler, onun etrâfında toplandılar. Düşünceleri; hastalığı sebebiyle tahttan indirilen Sultan Murâd’ı tekrar tahta geçirmekti. Filibeli muhâcirlerden etrâfına topladığı epeyce bir kalabalıkla 19 Mayıs 1878’de Çırağan Sarayına girmeyi başardı. Sultan Murâd bu sarayda olduğu için onu dışarıya çıkarmaya çalıştı. Bu sırada Beşiktaş’ın inzibat işleriyle görevli komutanı Mirliva Hasan Paşa topladığı askerlerle derhâl isyancıların üzerine yürüdü. Hasan Paşa, elindeki bastonu Ali Suâvî’nin başına vurarak onu öldürdü. İki taraf da silah kullanınca kan döküldü.

Silah sesleri Yıldız Sarayından duyulunca Sultan Abdülhamîd Han, Çırağan Sarayına asker sevk etti ve Sultan Murâd’ın kılına dokunulmamasını emretti. Ali Suâvî’nin adamlarından yirmi bir kişi ölüp, on yedi kişi yaralandı. Olay iki saat içerisinde bastırıldı.

Ali Suâvî’nin yalısında bulunan defter ve vesîkalar İngiliz olan hanımı tarafından yakıldığından, cemiyetine, hükûmet adamlarından kimlerin üye olduğu anlaşılamadı. Ancak saldırı sırasında sağ ele geçenler dîvân-ı harbe verilerek muhtelif cezâlara çarptırıldılar.

Basit gibi görünen bu küçük ihtilâl teşebbüsü, haklı olarak Sultan Abdülhamîd’i sıkı emniyet tedbirleri almaya sevk etti. Düşman orduları, sarayından birkaç kilometre mesâfede karargâh kurmuş, mümkün olabildiği derecede ülkesini ve menfaatlerini koruyabilmek ve Ayastefanos Antlaşmasını bozabilmek için diplomatik yolla bütün bir Avrupa’yla mücâdele eden Sultan’ı, bir gazetecinin, tahtından indirip yerine rahatsız olan ağabeyini getirmek istemesi, Abdülhamîd Hanı fevkalâde şaşırttı. Sultan alelâde bir gazetecinin böylesine bir işe cür’et etmesine inanamamıştı. Bu hareketin yurt dışında önemli bir teşkilâtın emri veya muvâfakatiyle yapıldığı tahmin edilmektedir.

Ali Süâvî’nin başarısızlıkla sona eren bu isyânından kısa bir süre sonra, ikinci bir Çırağan hâdisesi daha meydana geldi. Kleanti Skalyeri-Aziz Bey komitesi tarafından, 1878 Temmuzunda Sultan Murad, ikinci defâ Çırağan Sarayından kaçırılmak istendi. Bu komite, Sultan Beşinci Murad’ın hal’inden kısa bir süre sonra kurulmuştu. Komitenin birinci reîsi olan Kleanti Skalyeri, İstanbul’da Prodos mason locasının üstâdı âzamı idi. Üyelerinin büyük bir kısmı Sultan Murad taraftarlarından olup, diğerleri de memur sınıfından idi. İçlerinde yüksek devlet adamı yoktu. Kleanti, velîahdlığı zamânından beri Beşinci Murad’ın dostu idi ve saltanatını temin için bütün gayretiyle çalışıyordu. Komitenin ikinci üyesi Sultan Murad’ın annesinin câriyelerinden Nakşibend Kalfa idi. Masonların îtimâdını kazanan İbrâhim Edhem Paşanın sadrâzamlıktan azl edilmesinden sonra, bu komite kurulmuştu. Nakşibend Kalfa, devlet ileri gelenlerinden bâzılarını komiteye katmak için çalıştı, fakat başarılı olamadı.

Kleanti, Sultan Murad’la Çırağan Sarayında görüştü. Beşinci Murad’ın, durumundan şikâyet ederek milletin kendisini bulunduğu durumdan kurtaracağı günü beklediğini söylemesi üzerine, komite harekete geçti. İstanbul’un çeşitli semtlerinde duvarlara Sultan Murad lehine beyânnâmeler yapıştırıldı. Bir ara bu komite, Sultan İkinci Abdülhamîd’i öldürmek için harekete geçti, fakat gerçekleştiremedi. Şubat 1878’de hazırlanan plâna göre su yollarından Çırağan Sarayına girilerek Sultan Murad, önce komite üyelerinden Aziz Beyin evine getirilecek, oradan da halk ile bîat merâsiminin yapıldığı yerlerden birine gidilerek, ilgili ulemâ ve devlet erkânı da dâvet edilerek Sultan Murad tahta geçirilecekti.

Komite bu plânını gerçekleştirmek için müsâid bir zaman beklerken, Birinci Çırağan Vak’ası meydana geldi. Başarısızlıkla netîcelenen bu vak’a komiteyi yıldıracağı yerde daha da gayrete getirdi. Sultan Murad’ı kaçırmak çârelerini araştırmak için Aziz Beyin evinde çalışmaları hızlandırdılar. Bu sırada, Hacı Hüsnü Bey adında bir âzâ komiteyi ifşâ etti. Komite üyeleri kaçırma hâdisesini hazırladıkları bir toplantı esnâsında iken Aziz Beyin evi zaptiyeler tarafından basıldı. Kleanti, Nakşibend Kalfa ve Ali Şefkati yurt dışına kaçtılar. Kleanti, kaçarken bütün önemli evrakı berâberinde götürdü. Diğer üyeler yakalanarak serasker kapısında müteşekkil dîvân-ı harbe verildiler. Dîvân-ı harbin verdiği karâra göre Kleanti, Aziz Bey, Nakşibend Kalfa ve tabib Âgâh Efendi îdâma mahkum edildiler. Fakat Padişâh tarafından af olunarak cezâları on beş sene kalebentliğe çevrildi. Diğer âzâlar, komite ile irtibâtları ve faaliyetlerine göre sürgün ve hapis cezâlarına çarptırıldılar.

Birinci ve İkinci Çırağan vak’alarında ortak noktalar mevcuttu. İki olay da Sultan Murad’ı tahta geçirmek için düzenlenmiş, ikisi de ulemâ, ordu ve devlet erkânının iştirâki olmadan tertip edilmiştir. Ali Süâvî olayında rol sâhibi olan üç kişi aynı zamanda Kleanti komitesinin üyesidir. Ayrıca Ali Süâvî ve Kleanti Masondurlar. Ayrı ayrı görünen bu iki Çırağan hâdisesinin yurt dışında önemli bir teşkîlâtın emri veya muvafakati ile yapıldığı tahmin edilmektedir.

http://www.gerceksaidinursi.com