Etiket arşivi: Güneş enerjisi

Yakıtsız ve buharlı gemiler

Ben insanları anlayamıyorum.

O temel seviyede anlattığım şeyler, onca mühendise ve iş adamına aslında satır aralarında neler neler verdi. Hala daha ne kadar basit seviyelerden bakıyorlar.

Bak şu yukarıda attığım şeye güneş küresi deniliyor. Daha önce anlattığım o güneş ocaklarının yerine bundan kullanacaklar. Hatta bunu biraz elden geçirip, bir kademe daha geliştirip öyle kullanacaklar.

Kocaman nakliye gemilerine bundan bir ya da birkaç tane yerleştirecekler. Gün boyunca güneş hangi açıda olursa olsun küreler o ışığı yine de üzerlerine çekecekler.

Sonra da hesaplanmış olan noktaya aktaracaklar. O hesaplanan noktada ise kazan olacak. Kazana denizden su çekeceksin, güneş küresi ile ısıtacaksın ki binlerce dereceye kadar kolayca ısıtabilirsin, çıkan buharı pistona göndereceksin. Hepsi bu… Bu kısımların onlarca farklı alternatif detayı olabilir ama temel mantığı bu. Kürelerin sayısı, yerleri, kazanların sayısı ve yerleri değişebilir ama temel mantık bu.

Piston kısımları da farklı farklı olabilir ama her şartta bu sistem kocaman gemileri gün boyunca bedavaya götürebilir.

İnsanoğlu onlarca sene boyunca kömür yakarak, yanında su ve kömür taşıyarak ve insan gücü de ekleyerek buharlı trenler kullandı.

Buharlı trenler yüzlerce ton ağırlığa sahip oldukları ve demir demire (tekerlekler raylara) sürtündüğü halde bile 70 km hıza çıktılar.

Dünyada bu kadar mühendis var, kaç haftadır neler anlatıyorum, şunun nesini düşünemiyorlar. Ben de bunu anlamıyorum. Gemin var, hep denizdesin, her yer su… Yanında su taşıma derdin yok. Gün boyu her yerde gün ışığı var, kömür ya da başka yanıcı malzeme satın alma ve taşıma derdin yok. Kocaman denizlerde ve okyanuslarda senin atacağın sıcak suyun kimseye zararı da yok. Çevreye hiç zarar vermeyeceksin.

Birileri suni enerji/yakıt krizi çıkartacakmış. İnsanoğlu dik dursa, gölgesinden korkan üç beş tane uzaylı, koca dünyada neyin krizini çıkartabilir.

Kaç kere anlattım. “Arabaların camları olmayacak, içlerinde ekran olacak” dedim. Çok dikkatle de cümleler kurdum ama hala anlamamışlar. Zan ediyorlar ki arabanıın her bir yanına ayrı ayrı monitörler takılacak… Öyle değil, hiç monitör/ekran olmayacak. İncecik, plastik, esnek, az enerji harcayan, sağlığa zararı olmayan, buna rağmen çok yüksek kalitede görüntü veren ekranlar, cam olması gerektiği halde cam konulmamış olan yerlerin iç kısımlarına çekilecek/sabitlenecek. Ekranlar açıkken sanki oralarda sadece cam varmış hissi verecek. Şoförün önünde de aynısı olacak. Hatta öyle olabilir ki camlar arasındaki taşıyıcı direkler bile görünmeyip oralar bile ekran kaplı olabilir. Bu, daha lüks araçlarda olur. İnsanlar içinde iken, aracın üstü ve yanları tamamen açıkmış hissine kapılabilirler. O ekranlar açıkken, kimse içeride dar bir mekanda sıkışmış, kapalı kalmış hissine kapılmayacak. Camlı araçlardan bile daha aydınlık, daha ferah bir ortam oluşacak. Hakikaten şaşırtıcı ama kafa adamlar arasında bile hala şu kadarını anlamayanlar var.

Ben de bekliyorum ki bu adamlar kafalarını çalıştıracaklar, yeni nesil evlerin iç duvarlarında, yerden tavana kadar her yeri bu ekranlarla kaplayacaklar. İnsanlar evlerinin içinde dışarıyı, arada sanki duvarlar yokmuş gibi canlı canlı görecekler. üstelik görüntüler çok kaliteli, çok gerçekçi olacak. Ya da öyle bir görüntü paketi yüklenecek ki evin sakinleri, istediklerinde evlerini istedikleri yerde imiş gibi görecekler. Misal olsun, anlaşılsın diye, Bilal’e anlatır gibi anlatıyorum. Benim evim mesela Konya’da olsa, ben İstanbul’da boğazın Anadolu yakasında bir yerde oturuyormuş gibi hissetmek istesem, evimin koca duvarları bana oranın hareketli görüntülerini gösterecek. Etrafta martılar uçuşacak, dalgalar gelip duvarların dışına çarpıyormuş gibi görünecek. İnsanlar yürüyecek, rüzgarlar esecek, yapraklar sallanacak ve düşecek, araçlar geçecek. İstersem tek tuşa basacağım ve o ortamın/konumun tabii sesleri (insan, araç, dalga, kuşlar ve daha ne varsa) hepsi içeride duyulacak.

Gerçekten oradaymışım gibi hissettirecek. Gece uyku moduna geçecek, sanki hiç yan duvarlar ve çatı ya da kat arası tavan yokmuş gibi, bana yıldızları, kayan yıldızları, ayı, ışık yakarak geçen uçakları, düşen meteorları, gece uçuşan ve ışık yayan böcekleri izletecek. Ya da bir tuşa basacağım ve beni bir anda Afrika’da vahşi hayatın içine götürecek.

Zaten söz konusu araçlar ve evler, muazzam kalitede ısı ve ses yalıtması ile, buna rağmen düşük masraflarla yapılabilecek. Son derece huzurlu ortamlar olacaklar. İnsanlar istemedikleri gürültüleri dinlemek, istemedikleri soğuk duvarları sürekli izlemek yerine, istedikleri görüntülerle ve seslerler meşgul olabilecekler.

Dahası, çocukları yetiştirmede, eğitim sistemini geliştirmede bu teknoloji yine ayrıca çığır açacak.

Daha nasıl anlatılabilir, bilmiyorum. Daha da anlamayan varsa bu işleri bıraksın.

Şimdi bu kafadaki kişilere yukarıdaki bilgiyi atsan “Geriye mi döneceğiz, bu zamanda buharlı sistemler mi kullanacağız” derler.

Halbuki hemen bir sonraki safhayı sormaları ya da oturup projesini çalışmaları beklenir

O buhar, o pistonları hareket ettirdikten sonra, havaya atılması yerine, yeni bir teknik ile hızlıca soğutulup yeniden su kazanına gönderilebilir mi?

Eğer buna “Evet gönderilir” diyebileceği bir tekniği geliştirirse, karadaki ve havada araçları da gün boyunca güneş ışığıyla ve çok güçlü bir torkla çalıştırabilir.

Hatta gün boyunca bol miktarda enerji depolayarak, güneş ışığı bulunmayan karanlık vakitlerde de araçları çalıştırabilir.

Belki de ilk duyduğunda hafife alacağı buhar tekniği, yakıtsız araçların kullanılabilmesini mümkün kılar.

Buharı havaya hiç kaçırmayıp, basıncını kırabilip, hızlıca soğutup kazana geri gönderemese bile… Kocaman gemiler yapabilir, bunlar mobil enerji santralleri gibi hizmet verebilir. Nerede enerji sorunu varsa, bunlardan 10-15 tanesi o şehrin sahillerine yanaşırlar, güneş ışığı ve deniz suyu ile elektrik üretip şehirleri beslerler. Aynı anda içilebilir su da üretirler.

Hala nükleer santraller yapmak kafasındalar. Hatta hala nükleer bombalar kullanmanın yollarını arıyorlar. Oysa bu sistemin küçük halleri her evin tepesinde bile olabilir. Isınma, elektrik, içilebilir su, hepsi ücretsiz olur. Belediyeler sadece her sokağa serbestçe kullanılan deniz suyu boru hatları çeker. Yine olmadık şekilde anlaşılmasın diye, yine Bilal’e anlatır gibi anlatıyorum. Yani belediyeler, her sokağa içme suyu boru hatta çektikleri gibi, her sokağa deniz suyu boru hattı çekerler. Bunlardan binalara da ara bağlantılar olur. Hususiyle apartmanlardan oluşan siteler, çok kolayca ve önden önden bu sisteme geçerler. Çok büyük iktisat sağlarlar. Bahçe duvarlarını yıkarak yerine bitki kabinlerinden koyarlar. Bir yandan o kabinler de elektrik, su ve bitki üretirler. Daha bu iş böyle zincirleme şekilde uzar gider, kısa sürede dünya cennete döner.

Bak, içi ekran kaplanmış araç dediğimde, bunun gibi hatta bundan daha gelişmiş bir sistemi kastediyorum. Yaklaşık yedi ya da sekiz yılı geçti, ara ara bundan bahsettim. “Hiç camı olmayan bir aracın içi, sanki her yeri cammış gibi bir hale getirilebilir. Bunun için, aracın iç yüzeyleri ekranla kaplanabilir.” dedim.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Tehlikesi çok, mantığı yok

Bir devletin, herhangi bir başka devlete kendi topraklarında nükleer enerji santralleri yaptırması, vahim seviyede bir milli güvenlik sorunudur. Milli güvenlik uzmanlarından ve ayrıca nükleer bilimcilerden bir heyet oluşturup “Mfs ne demek istedi? Bir nükleer enerji santrali art niyetle yapılmak, kullanılmak istenirse, başımıza nasıl sorunlar açar? Biz fark edemeden bize nasıl oyunlar oynanabilir?” diye sorulduğunda, alınacak cevaplar da sarsıcı cevaplar olacaktır. Dahası, Türkiye’deki nükleer enerji santrali projelerinde “Türk tarafı” olarak bilinenler, yığma mason, gizli Ermeni, gizli Yahudi, vatan haini kişiler, odaklar… Koca bir milletin, çoluk çocuğun hatta yetimlerle dulların haklarını bile yemeyi/çalmayı güya “dava” gören insanlıktan çıkmış, karaktersiz, ahlaksız, acımasız tipler… En başta da ihanetlerini, hırsızlıklarını, yalanlarını, tuzaklarını, zararlarını anlatmak günlerce sürecek olan Zapsu ailesi…

Bu yazdıklarımdan yanlış manalar da çıkartılmasın. Türkiye, gerçek Türk ve gerçek Müslüman bilim adamları vesilesiyle nükleer santraller yapabilecek olsa bile, yapmayacak. Yapılmışsa bile kullanmayacak. Zaruri sayıda kendi nükleer silahlarını yapacak, bunları elinde her an hazır tutacak, zaruret olmuşsa bu nükleer silahları kullanacak ama daha ötesine gitmeyecek.

Zaten nükleer maddeleri “enerji” elde etmek için kullanmanın bir mantığı da yok. Sadece Kuzey Afrika’nın çöl halindeki arazileri, dünyanın büyük kısmının enerji ihtiyacını çok ama çok uzun süre karşılayabilir. Daha ABD’nin, Avustralyanın ve Asyanın devasa çölleri de var.

Çoktan üretilmesi gereken çok verimli güneş enerjisi panellerinin üretilmesine, satılmasına da izin verilmedi. Bu mesele de istenirse hemen çözülebilir. Şu anda “oyuncak” denilebilecek kadar basit güneş enerjisi panelleri kullanılıyor. Türkiye’de Karapınar’da yapılan güneş enerjisi santrali bile Türk görünen, Müslüman görünen vatan hainlerinin oyalama, vurgun, geri bırakma projelerinden biri, başka bir şey değil. Araplara da benzer oyunları oynadılar, oynuyorlar. Çölleri yeşertecekleri iddiasıyla çember şeklindeki sürekli sulanan arazilerle güya çiftçilik yaptırdılar. Bunca sene geçti, arazi serinlemedi, yeşermedi. Toprak kendine gelmedi, canlanmadı. Bölge serinlemedi. Gerekli ağaçlandırma faaliyetleri yapılmadı, elde mevcut olup işe yarayacak teknolojiler bile kullanılmadı, arka planda bırakıldı ve şimdilerde yeraltı sularının da tamamına yakını bitmek üzere… Hangi mühendis ekibi, hangi bilim adamı ekibi, böyle bir sona varılacağını en başından itibaren göremez. Bu, art niyet değil de nedir. Deniz suyundan temiz su elde etme sisteminde de aynı kandırma, aynı insanlık düşmanlığı, aynı sömürücülük ve oyalama görülüyor. Dünyanın çölleri, çöllerin altındaki devasa uzaylı üslerine, yerleşme alanlarına enerji sağlamak yerine artık dünya insanlığına enerji sağlamalıdır.

Türkiye’de İstanbul Boğazının akıntısı hala boşa akıyor. En fazla üç ay içinde oraya mükemmel, tertemiz, atıksız ve büyük güç üreten bir santral kurulabilir. Ayrıca Türkiye jeotermal sahasında dünyanın belki de en şanslı ülkesi… Neden hep jeotermal hakkında konuşuluyor da işe yarar jeotermal projeleri yapılmıyor. Büyük İsrail projesi için on milyondan fazla onursuza baktırılan Türkiye, neden kendi vatandaşı için zaruri olan projeleri yapmadı, yapmıyor. Neden imkanlarını onursuzlara harcamak yerine projelere harcamıyor.

Jeotermal sahasındaki taktik, sinsi engellemeler de kaldırılır, devletimizin gücüyle gerçekten teşvikler ve gerçekten işe yarayacak projeler yapılır ve böylece kısa sürede mükemmel neticeler alınabilir. Rüzgardan, deniz dalgalarından elde edilecek enerjileri ve daha başka alternatifleri de “gerçekten” değerlendirmek gerekir. Türkiye bunların hepsi için münasip bir devlet. Türkiye’nin asla enerji, temiz su ve gıda sorunu olamaz. Lakin bütün dünya nükleer enerji santrallerinden kurtulmanın yolunu ararken, şimdilerde yakıtsız kalan Avrupa “Yine de nükleer enerji santrallerine geri dönmeyeceğiz” derken, bize hangi siyasi/idari yetkililer, hangi akademik yetkililer nükleer enerji santralleri dayatıyorlar. Bunu neden yapıyorlar, asıl bu kısmın derhal meydana çıkartılması gerekiyor.

Gece yazdığım yazılarda petrol ve doğalgaz kaynaklarımıza da temas etmiştim. Türkiye doğalgazdan en yüksek seviyede elektrik enerjisi üreten ülkelerden biri olabilir. Bu hakikaten çok az vaktini ve emeğini alır. Doğalgazla çalışan daha güçlü arabalar yapılabilir. Bilim ve teknoloji bu kadar ayağa düşmüşken hala koca Türkiye’nin yerli motor sorunu yaşaması da nedir. Hangi devlet kurumu, hangi devlet yetkilisi bu sorunu gerçekten çözmek istemiş de en fazla üç ayda çözememiş? Çözememiş mi, çözmek istememiş ve oyalamış mı, bunun soruşturulması gerekir. Türkiye çok kısa süre içerisinde her sahada kendi kendine yeten bir ülke olabilir.

Bunun ilk şartı yönünü sömürgeci batı/NATO çetesinden, her devirde medeniyetin menbaı olan doğuya çevirmesidir. İçimizdeki İsrail’in, İçimizdeki Ermenistan’ın ve ülkedeki bütün vatan hainlerini bünyesinde toplayan mason tarikatının başları derhal ezilmelidir. Aksi halde Türk milleti varlık içinde yokluk yaşamaya, akıl almaz geniş imkanlar içinde açlıkla/yoksullukla boğuşmaya devam edecektir. Sorun imkanların olmayışı ya da çok kısıtlı oluşu değil, sorun devletin her kademesine hainlerin sızmasıdır. Üç tarafı deniz olduğu halde balık yiyemeyen, her yeri tarla olduğu halde toprak mahsullerini yurt dışından getiren ve ekmeğe para yetiştiremeyen bir milleti/devleti, sadece organize bir ihanet çetesi bu hale getirebilir.

İşte Türkiye’deki nükleer santral projeleri de bu hainlerin yeni ihanet projelerinden başka bir şey değildir. Söz konusu nükleer santral projelerine hala milletin parasını akıtma vatana ihanet eylemidir. Söz konusu projeleri şu andan sonra savunan, öven, faydalı ve zaruri gösteren basın, medya ve sosyal medya aktörleri de bu gün değilse yarın yargılanırlar.

| Mfs

Güneşin kendisinde ısı ve ışık yoktur. Güneş billur gibidir…

Güneşte ısı ve ışık oluşmasını sağlayan enerji, kendinden değildir. Harici bir enerjidir. 

Şerit led diyotların ışıması

Güneşler aslında, tabii/doğal hallerinde ısı ve ışık yaymayan, billur gibi ve şeffaf bir yapıdadırlar… Aynı bu sağ tarafta gördüğünüz LED diyotlar gibi… Durduk yerde, kendi doğalarından ısı ve ışık yaymazlar, yayamazlar. 

İkisi de hariçten bir enerji çeşidi kendilerine ulaştığında derhal ısı ve ışık yaymaya başlarlar. 

Dünyamız ışığını güneşten alır güneş de ışığını, daha doğru ifade ile ısı ve ışık yaymak için gereken enerjiyi, yedi kat gökten daha yukarıda olan Arş-ı Ala’dan alır ve güneşte nükleer patlamalara eş patlamalar olduğu, bunun da ısı ve ışık yaymasını sağladığı iddiası, sadece isabetsiz bir teoridir. İspat da edilememiştir. 

Geçmişe nazaran bu günümüzde, bu gibi gerçekleri kavramamız daha kolaydır. Zira kablosuz enerji nakli ile çalışan aletler artık günlük kullanıma sunulmuştur. Yine gözümüzün görmediği, duyu organlarımızın his edemediği şekilde kablosuz olarak veri ve enerji nakleden modemler, çeşitli cihazlar, teknolojiler uzun zamandır kullanılmaktadır. Günümüzde gözümüzün görmediği lazer ışıkları ile çok uzak yerlere çok büyük enerjiler ve veriler de nakil edilebilmektedir.
Büyük İslam alimlerinin, güneş sistemlerine dair asırlardır bildiği bu gerçeği bilim hala tam anlamı ile çözememiştir. Dünyamızın ve üzerinde hayat bulunan bütün dünyaların, kıyamet öncesi son mürşid-i kamili olan Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri, 20. yüzyılın başlarında bir Alman bilim adamının, güneşlere dair bu sırrı çözdüğünü, lakin bilim çevrelerince bu bilim adamının açıklamalarının kabul görmediğini dile getirmiştir. Günümüzde tartışılmaz bilimsel gerçeklermiş gibi kabul edilen pek çok şey, isabetsiz teorilerden başka bir şey değildir.

Bilim, güneşin ısı ve ışık yaymasına sebep olan ve güneşin kendisinde oluşmayan harici enerji kaynağını çözmek isterken, şimdilerde biraz sırları çözülmüş olan insan vücudundaki çakraların (gerçek mutasavvıfların tabiri ile letaifin yani ruhun organlarının) sırlarını daha fazla çözecek ve neticede, gerçek tasavvuf ehlinin yaptığı rabıta denilen şeyin esrarını da biraz olsun çözebilecek gibi…

Yogalar ile ya da benzeri şeyler ile içlerindeki boşluğu doldurmaya çalışanların, enerjisinde eksiklik olduğunun farkında olanların ama gerçekte aradığını bulamayanların, o eksikliği ne ile dolduracağını bilemeyenlerin asıl aradıklarının rabıta olduğu meydana çıkacak. Dünyanın/dünyaların güneşe rabıta yaptığı, güneşin/güneşlerin arş-ı alaya rabıta yaptığı meydana çıkacak. Ötesi de var tabii ki, arş-ı âlâ da Allah-ü tealaya rabıta yapıyor. 

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi


(Yedi kat semanın üzerinde beş kat daha sema/gök vardır. Arş-ı ala, yedi kat semanın üzerindeki Alem-i Kürs’ün bir kat daha üzeridir. Sema katlarının gerçekliği ayet ile sabittir. Bu hususta bakınız: Sema katları…)

Son Mürşid-i Kamil olan Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.), yukarıda izah etmeye çalıştığım bu gerçekleri, günümüzden 60-70 yıl önce dile getirmiştir.

Bu hususta, kayıtlara da geçen sözleri şu şekildedir: 

“Güneşte (kendinden bir) sıcaklık ve ziya (ışık) yoktur. O billura benzer bir varlık olduğu için, arşı-alâdan dağılan nuru, alem-i ecsada(cesedler alemine, maddi aleme) aksettirir.

Nitekim Almanya’nın en büyük bir fen alimi, güneşin sudan ibaret olduğunu söylemiştir. Henüz hakikati bulamadılar fakat bulacaklar!..

Kalbin de iki yüzü vardır.
Biri alem-i ervaha (ruhlar alemine) diğeri alem-i cesede bakar.
Kalb, ruhtan aldığı feyzi bütün vücuda dağılan mecraları vasıtasıyla cesede bahşeder. Bu mecralardan biri kalbin feyzinden bir an münkati olsa (kesilse), beden saatinde helak olur.
İşte maneviyatımızı temin eden kalbin de arş-ı alaya nisbeti vardır. Cennet ve Cehennem dahil arş-ı azama, daire-i arş veya avalim-i arş denir.”


Süleyman Hilmi Tunahan (kuddise sirruhu) | www.SuleymancilarCemaati.com

Işıktan daha hızlı uçabilmek hedefine doğru önemli bir adım daha: yeni füzyon roketler

Yazar: Unknown

Hayal ürünü Dilityum kristalleri, Uzay Yolu’ndaki yıldız gemilerinin ışıktan hızlı gitmesini sağlayan nükleer reaktördeki tepkimeleri kontrol altında tutmakta kullanılıyordu.Alabama-Huntsville (UAH) Üniversitesi’nin geleceğin nükleer füzyon roketleri için geliştirdiği yeni yakıtta da döteryum ve “kristalize lityum” kullanılıyor.Alabama-Huntsville (UAH) Üniversitesi’nde doktora çalışmalarını sürdüren Ross Cortez, gelecekte uzay yolculuklarını kolaylaştıracak olan yeni kristal füzyon yakıtıyla ilgili şu bilgileri veriyor:[Füzyon roketiyle çalışan uzay gemileri için] üzerinde çalıştığımız füzyon yakıtı, döteryumdan (hidrojenin kararlı bir izotopu) ve kristalize bir yapıda bulunan Li6’dan (bir lityum izotopu) oluşuyor. Resmen dilityum kristalleri kullanıyoruz diyebiliriz ve Uzay Yolu fanları buna bayılacak. Özellikle de bu konsepti [Uzay Yolu’ndaki gibi] içtepi motoru olarak adlandırdığımızı öğrendiklerinde…İşin basit mantığıKristaller, atomların belirli bir sıkı düzen içinde olduğu, kendi kendini tekrarlayan yapılardır. Atomların küçük bir alanda sıkı bir paket halinde toplandığı kristaller, bu nedenle az yer kaplıyor ama yüksek enerji içeriyor.
Füzyon motorları için de bize nükleer yakıt gerekiyor ve bu yakıtı kristal bir yapıya oturtursak, az yakıtla çok enerji üretmiş oluyoruz. Hatta kristalize yapıların yüksek enerjiye sahip olması, nükleer füzyon yakıtından göreli daha düşük sıcaklıklarda enerji üretmemizi sağlıyor. Böylece uzay gemisinin kendisini eritecek kadar yüksek sıcaklıklara gerek kalmadan, nükleer motorları güvenli bir şekilde çalıştırabiliriz.Bu olayı, futbol maçlarında yaşanan izdihamı düşünerek kafanızda canlandırabilirsiniz. Maçlarda insanlar itiş kakış koridorlara girer ve yine sıkış tıkış otururlar. Ani bir hareket veya kavga sırasında kalabalık aniden hızlanabilir ve bu da insanların birbirini ezdiği izdihama yol açabilir. Çünkü kalabalığın dar alanda biriktirdiği yüksek enerji artık açığa çıkmıştır.Füzyon roketinin içini dolduran kristalize füzyon yakıtı da işte böyle sıkı paketlenmiş ve yüksek miktarda potansiyel enerji barındıran atomlardan oluşuyor. Zaten nükleer füzyon küçük ve hafif atomların yüksek sıcaklık ve basınç altında kaynaşarak büyük ve ağır atomlar halinde birleşmesi demek. Bu sırada büyük bir enerji açığa çıkıyor. Bu enerji füzyon roketlerini ateşleyerek uzay gemisinin ışık hızına yakın müthiş bir hızda gitmesini sağlıyor.Füzyon motoru nedir? (Güneş topla benim için)Füzyon motorları, füzyon enerjisiyle çalışan roketler demek. Bu konuda basit bir sorun var: Füzyon, dünyamıza hayat veren Güneş’in ışık ve ısı yaymasını sağlayan enerjidir. Füzyon reaksiyonu, Güneş’in merkezinde, inanılmaz bir basınç altında ve 15 milyon derece sıcaklıkta gerçekleşir. Güneş’in çapı Dünya’mızın yaklaşık 116 katıdır ve Dünyamızın çapı 12 bin kilometredir. Tabii bu kadar büyük bir gökcismi olan Güneş’in merkezinde, üst katmanlardaki gazın ağırlığı nedeniyle muazzam bir basınç oluşur. Bu yüzden de Güneş’in merkezinde füzyon çok düşük bir sıcaklıkta gerçekleşir.
Şimdi diyeceksiniz ki 15 milyon derece soğuk mu? Değil tabii ama Dünyamızda veya uzay gemilerinde bu kadar yüksek basınca ulaşmamız imkansız. Çünkü uzay gemileri tahmin edebileceğiniz gibi Güneşten çok daha küçük ve çok daha hafif… Öyleyse düşük basıncı yüksek sıcaklıkla, yani ek enerji ile telafi etmemiz gerekiyor. Sözün özü, uzay gemisinde kullanılan yakıtta füzyon reaksiyonu başlatmak için 150 milyon derece sıcaklığa erişmemiz şart!Bu da arka koltukta koca bir Güneş yakmak anlamına geliyor… Bu yaz sıcağında İstanbul’da nasıl perişan olduğumuzu hatırlarsınız. Üstelik Güneş ortalama 150 milyon kilometre uzaktan bizi böyle kavuruyor. Madem öyle, sadece birkaç yüz metrelik bir uzay gemisinde, gemiyi ve kendimizi buharlaştırmadan nasıl füzyon roketi yakacağız?Dünyada her yıl 1 saniyeliğine de olsa yeni Güneşler yakıyoruzKendimizi kandırmayalım: Oda sıcaklığında füzyon, yani soğuk füzyon mümkün değildir. Ancak, milyonlarca derecelik sıcaklıklarda gerçekleşen füzyonun yanma sıcaklığını manyetik alanlar kullanarak motora hapsetmenin yolları var.
Nitekim, dünyada birkaç deneysel füzyon reaktörü bulunuyor. Her yıl, bilim adamları, bu reaktörlerde 1 saniyeliğine de olsa yeni güneşler yakıyor. Dolayısıyla yanma sıcaklığını biraz düşürsek, bu füzyon reaktörlerindeki manyetik güç alanı teknolojilerini kullanarak, füzyon roketli uzay gemileri inşa etmemiz mümkün olacak. İşte bilim adamlarının yanma sıcaklığını düşürmek için kristalize füzyon yakıtı kullanmak istemesinin sebebi bu.Ne zaman çıkacak bu füzyon motorları?Mars yolculukları için nükleer motorların önemine vurgu yapan Mars Derneği başkanı Robert Zubrin’in daha 80’lerde dediği gibi, bu motorları 2030’dan önce geliştirmemiz imkansız. Hatta ekonomik fizibilite zorlukları nedeniyle (“Motorlar çok pahalı kardeşim!” demenin süslü yolu :) ), füzyon motorlarının ilk denemelerinin 2060’tan önce yapılabileceğini sanmıyorum.
Üstelik bu füzyon motorları ışıktan hızlı gitmeyecek. Çünkü Uzay Yolu’nun hayali dünyasının tersine, bizim evrenimizde ışıktan hızlı gitmek imkansız. Görelilik teorisinin mucidi Einstein’a göre, sadece ışık hızına yaklaşabiliriz ama bunun için de çok yüksek enerji gerekiyor. Füzyon motorlarının bile bu kadar yüksek enerji sağlaması olanaksız (en azından önümüzdeki 50 yıl boyunca).Diyeceksiniz ki Kozan sen ne söylüyorsun? Ne işe yaradı yavaş giden füzyon motorları? Sevgili okurlar, yavaş gitmekten yavaş gitmeye fark var… Apollo 11 astronotları Ay’a saatte 40 bin kilometre hızla gittiler. Dünyanın en hızlı uzay araçları olan ve milyarlarca kilometre uzakta Güneş Sistemi’ni terk etmek üzere bulunan Voyager uzay sondaları bile, şu anda sadece saatte 50 bin kilometre hızla gidiyor. Bu hızlarda Mars’a insan göndersek, yolculuk, gidiş dönüş en az 520 gün sürer. Marsa 260 günde git, 5 gün kal, sonra geri gel… Bu akıl kârı mı?Oysa kristalize füzyon yakıtı kullanan yeni füzyon roketleri saatte 115 bin kilometre hıza ulaşacak. Bu da Mars’a 3 ayda gitmek anlamına geliyor. O kadar uzun değil aslında, Kristof Kolomb da o sürede gitmişti Avrupa’dan Amerika’ya… Dolayısıyla yeni füzyon roketleri çok faydalı. Böylece asteroit kuşağına gitmek, oradan maden çıkarmak ve Mars’la birlikte, insanoğlunun ilk gezegenler arası ekonomisini kurmak 100 yıl içinde mümkün olacak. Bunu bildiğimiz sıvı ve katı yakıtlı kimyasal roketlerle yapamayız. Bu roketler o kadar hızlı gidecek kadar güçlü değil.Uzay Yolunu bilmem ama biz Dünyada uzay gemisi inşa etmiyoruzBunun sebebi belli. Füzyon roketleri nükleer roketlerdir ve nükleer radyasyona yol açar. Zülfi Livaneli’nin Güneş Topla Benim İçin eserinde olduğu gibi şiirsel ifadeler kullanabiliriz ama füzyon roketi demek, aslında arka koltukta termonükleer bomba patlatmak demektir. Bu tür motorları dünyada imal edemeyiz, yoksa bir kaza yaşansa, Japonya’daki tsunami felaketi gibi nükleer sızıntı olur.
Ancak, uzay gemisini Dünya yörüngesinde veya daha güvenlisi Ay yörüngesinde inşa edebiliriz. Olmadı, gemiyi, Ay’la Dünya arasında bulunan ve bir kişinin ne Ay’a ne de Dünya’ya düştüğü sabit Lagrange noktalarından birinde inşa ederek sorunu çözeriz. Lagrange noktalarında Dünya ve Ay çekimi birbirini sıfırlıyor. Burada bir tornavida düşürseniz, milyarlarca yıl boyunca hiç hareket etmeden olduğu yerde kalır. Bir kazada açığa çıkacak radyoaktif maddeler de Dünya’ya düşmeden olduğu yerde durur. Uzayda gemi inşa etmenin espirisi bu.Pilot kabinini yanmaktan nasıl koruruz?Manyetik alanlar sayesinde! Bunu Yıldız Savaşları filmlerinden biliyoruz: Lazer silahlarını durduran ışın kalkanlarından söz ediyorum… Füzyon yakıtı yanınca çok sıcak bir gaza dönüşüyor. Buna plazma diyoruz. Gaz plazma haline geçtiğinde, gazı oluşturan bazı atomların elektronları da bağlı bulunduğu atomdan kopuyor ve bu elektronlar, diğer atomların etrafında serbestçe dolaşmaya başlıyor. Kısacası gaz kısmen iyonize oluyor.
Bu yüzden, milyonlarca derece sıcaklıktaki gazlardan oluşan plazmayı güçlü süper mıknatısların oluşturduğu bir manyetik güç alanı içinde hapsedebilirsiniz. Sonuç olarak, evrende milyon derece sıcaklıkta erimeyen bir metal yoktur ama manyetik alanlar, uzay gemisini sıcak radyoaktif gazlardan koruyan bir kafes işlevini görecektir.Kristalize füzyon yakıtı düşük sıcaklıkta plazma ile yüksek enerji üretmemizi sağlar. Böylece daha az enerji gerektiren daha zayıf manyetik alanlarla, bu plazmayı kontrol altında tutabiliriz. “İyi de ilk yanmanın ve manyetik alanın enerjisi nereden geliyor?” derseniz, füzyon reaksiyonunun bu tepkimeyi başlatmak için, yani yakıtı tutuşturmak için kullandığınız enerjiden kat kat fazlasını ürettiğini söyleyebilirim… Füzyon motoru bir kez çalıştı mı, yakıtı bitene kadar yanmaya devam eder ve bu arada plazmayı hapseden manyetik alanı besleyecek kadar enerji üretir. Bütün iş kibriti çakmakta ve kristalize füzyon yakıtı ile kibriti çakmak çok daha kolay.

http://www.uah.edu/news/research/3855-alpharetta-graduate-seeking-holy-grail-of-rocket-propulsion-system-alpharetta-graduate-seeking-holy-grail-of-rocket-propulsion-system#.UIWEW4Yau9b–

Kapak resmi temsilidir.
– Kaynak: khosann.com