İlk müslümanlar Adem babamız, Havva validemiz ve Adem aleyhisselamı ilk insan ve İslam dininin ilk peygamberi kabul eden evlatlarıdır. (Bu meselenin tasavvufi izahı da vardır ve aslında ilk insan ve ilk peygamber, peygamberler peygamberi hz. Muhammed Mustafa -sav-dir ama bu kısımlar derin ilim gerektirir.)
Adem aleyhisselamdan bu güne kadar devam eden dinin adı İslam’dır ve İslam dini bu dünyanın ve bütün alemlerin(üzerinde hayat bulunan diğer dünyaların da) tek hak dinidir.
Allahü Teala bu dünyaya ve başka dünyalara, ayrı ayrı dinler göndermemiştir. Dünyamızdaki 124 bin peygamberin tamamı İslam peygamberi idi.
Musa aleyhisselamın Musevilik diye bir dini yoktu. O da İslam peygamberiydi. İsa aleyhisselamın İsevilik-Hristiyanlık diye bir dini yoktu. O da islam peygamberiydi.
Din tek, peygamberleri ve şeriatları(muamele hukuku) çoktu. Hepsinin inanç esasları tamamen aynıydı ve İslam’ın inanç esasları idi.
Musa aleyhisselamdan sonra, onun yolundan gittiğini iddia ederek sapıklık ve küfür üzere gidenlerin inancına “Semavi din” denemez. “Bozuk din” denebilir.
Şu an itibari ile de dünyamızda ve bütün diğer alemlerde, kurtuluşun yegane yolu İslam’a, Kur’an-ı Kerime ve Hz. Peygambere(sav) tabi olmaktır.
Bir musevi, bir isevi İslam’ı, Kur’an’ı ve Peygamberimizi duyar da iman edip tabi olmazsa, ebedi cehennemdedir ve bu tartışılamaz netlikte bir bilgidir. Bunun aksine inanmak, müslümanı da dinden çıkarır.
TV’larda, son yayınlanan kitaplarda ve dergilerde, belgeseller v.s. bu hususlara dair çok tuzaklar kuruluyor.
Bir insanın hayatında her ama her şeyden önce yapması gereken şey, itikad-inanç bilgilerini derhal doğruca öğrenmesidir. Yoksa tuzaklardan kurtulamaz ve helak olur.
Büyük alimlerden Ömer Nesefi hazretlerinin Akaid kitabı, asırlarca medreselerde ders kitabı olarak okutulmuştur. Bayrak yayınlarından çıkan tercüme, gayet anlaşılır ve sade bir dille yazılmıştır. Şayet daha önce akaid bilgilerini doğru şekilde öğrenmedi ise, her müslümanın bu eseri ya da benzeri bir eseri anlayarak okuması farzdır.
Neden hep Müslüman ülkeler ya da bölgeler açlık, sefalet ve geri kalmışlık içinde?
Soru: Dünyanın en değerli topraklarını Allah Müslümanlara vermiş. Çölü vermişse de altına petrolü koymuş, petrolü yoksa her türlü bitkinin yetiştiği topraklar vermiş. Madem her sorulduğunda “Elhamdülillah Müslümanız.” diyoruz da, bu kıtlık bu sefaleti neden sadece Müslümanlar ve İslam ülkeleri yaşıyor?
Cevap: Dünyanın en fakir ülkesi Habeşistan yani günümüzdeki adı ile Etiyopya’dır. En kadim/köklü Hristiyan ülkesidir Etiyopya. Meşhur Necaşi’nin ülkesidir. Yine dünyanın dört bir tarafında sefil ve fakir bir yere dönüşmüş yerler hep Müslüman halkların diyarları değildir. Aç, sefil, perişan olanların hep Müslüman halklar ve bölgeler olduğu iddiası gülünesi bir uydurmadır. Bir kimsenin böyle bir iddiada bulunabilmesi için kör kütük cahil olması ya da her şeyi doğru bilse de böyle yalanlar yazacak-söyleyecek kadar ahlaktan ve samimiyetten uzak olması gerekir. Kuzey Kore nükleer silahlara sahip aç bir ülkedir ve İslam’la alakası da yoktur. Dünya nüfusunun ciddi bir kısmını oluşturan Çin’de insanlar daha düne kadar aç ve bî-ilaçtı. Yeni yeni toparlanan ülkede hala çok yüksek sayıda insan sefalet hayatı yaşıyor.
Dünyanın en fakir ülkesi Etiyopya’da eğitim ve öğretim gören çocuklar. Çok şanslılar. Zira ülkelerinin gerçekte ne halde olduğunu, ne kadar dibe vurmuş olduğunu gösterir fotoğrafları, buraya alıntılamaya haya ettik.
Kuzey Kore’de bir anaokulunda öğle uykusu vakti.
Dünyanın nüfusunun yine ciddi bir kısmını oluşturan Hindistan’da seçkin bir azınlık gayet iyi şartlarda yaşarken, bir milyara yakın Hindistanlı şehirleşmeden uzak, çok kısıtlı imkanlarla adeta aç sefil yaşıyor. Hindistan 1858’den bu yana Müslümanların kontrolünde değil. İngilizlerin ve Hinduların kontrolünde.
Kast köyü – Hindistan
Müslümanların, özellikle müslüman Türklerin kontrolünde kaldığı toplamda yaklaşık dokuz yüz sene boyunca şu andaki gibi korkunç bir manzara, sefalet, cehalet, geri kalmışlık görülmüş değildir. Zaten şu an itibari ile Türkiye de dahil, dünya üzerinde hiçbir İslam devleti bulunmamaktadır. Halkının bir kısmı müslüman olan devletler bulunmaktadır. İslam hukukunu, İslami eğitim ve öğretimin, bütünüyle İslami kaidelerin bilinip yaşandığı gerçek bir İslam devleti son 150 senedir yoktur. Osmanlı’nın bile son dönemleri bir İslami idare değildir. Bunun sebebi de aşağıda yine temas edeceğim gibi sömürgeci Batıdır. Birçok ülkeyi ve milleti, içlerine sızdırdıkları iyi eğitilmiş casusları ile, alim görünen, kanaat önderi görünen, devlet adamı görünen casusları ile İslam’dan uzaklaştırdılar. İslam devleti denilince ya da şeriat devleti denilince akla ilk gelen ülkelerden Suudi Arabistan’da bile gerçek bir şeriat idaresi ve İslami yaşam yok. Üstelik bir de İslam’ın bozuk bir yorumu ve bozuk bir mezhep olan Vehhabilik var ki, Vehhabilik dahil bütün bu manzara İngilizlerin eseri. Suudi aşiretine kurulan Suudi Arabistan, halen İngilere ve ABD’nin nüfuzunda peyk bir devlet. Bir İslam devleti olmaktan çok uzakta.
Yine Asya’nın İslam’la alakası olmayan bir çok ülkesi aynı durumda. Güneydoğu Asya’daki Sosyalit Vietnam Cumhuriyetin’de, ülkenin belli başlı yerlerinin haricinde, insanlar çok zor hayat şartlarında yaşıyorlar. Yine bir Güneydoğu Asya ülkesi olan, 6 milyon nüfuslu Laos, dünyanın en geri kalmış ülkelerinden biridir ve İslam’la alakası olmayan bir ülkedir. Tay halklarından bir kolun ülkesidir. Bu ülkelerin yakın çevrelerinde pek çok halkı müslüman ülke vardır ki halleri çok çok iyidir.
Resmi dini Theravada Budizmi olan 15 milyon nüfuslu bir başka Güneydoğu Asya ülkesi Kamboçya, sefilleri oynayan bir ülkedir. Dünyanın en geri kalmış ülkelerinden biridir. Ülke acınası bir haldedir ve halkın yüzde doksan beşi Budisttir. Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın “En az gelişmiş ülkeler” kategorisinde listelediği, 50 milyon nüfusa sahip Myanmar’da ortalama satın alma gücü günde 1 dolardır. Ülkede şiddet, mafya, eşkıyalık, kara borsa, haksızlık, hukuksuzluk hakimdir. Geçim inanılmaz zordur. Ülke sadece ekonomi değil, her yönden aşırı geri kalmış durumdadır ve nüfusunun sadece yüzde dördü Müslümandır. Yüzde seksen dokuzu Budisttir. Şimdi Asya’ya ara verip Ortadoğu’da Devletü’l-İmâretü’l-Arabiyyetü’l-Muttehîde’ye, yani bizim bildiğimiz adı ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)ne bir göz atsak, sorduğun sorudan haya edersin. Nüfusun yüzde doksan altısı müslüman olan ülkede, bahsettiğin petrol geliri vardır ve kişi başına düşen milli gelir 46.850 dolardır. Ülke her anlamda gelişmiştir. Sanayileşme, şehirleşme, belediyeleşme, eğitim, ticaret açılarından gayet iyi durumdadır. Okuma yazma bilenlerin oranı yüzde yüzdür.
Şimdi resmi dini İslam olan 28 milyon nüfuslu bir Güneydoğu Asya ülkesine, Malezya’ya geçelim. Nüfusun yüzde elli beşi Müslüman olan Malezya Güneydoğu Asya ülkeleri içerisinde yıllık kalkınma oranı en fazla olan ülkelerden biridir. Sanayi bakımından gelişmiştir. İşsizlik oranı yüzde yedidir. Ekonomik açıdan kendi kendine yeterlidir. Enflasyonu düşük, güçlü bir sermaye yatırımına sâhip ekonomisi, sürekli gelişme içerisindedir. Eğitim kalitesi gayet yüksektir. Gayet medenice yaşanan bir ülkedir Malezya…
Şimdi tekrar bir Güney Asya ülkesine gidelim. Nüfusunun sadece yüzde üçü Müslüman olan, geri kalanı Hindu ve Budist olan Nepal’e… Nepal, kalkınmışlık sıralamasında en alt sıralarda yer alan bir ülkedir. Halkın nerede ise tamamına yakını, en ilkel tekniklerle tarımla meşgul olup aç karnını doyurmaya çalışır. Geri kalan yönlerini ne sen sor ne de ben yazayım. Toplumsal yapı o kadar seviyesiz, yaşam şekli insanlıktan o kadar uzaklaşıp o derece çirkinleşmiş ve iğrençleşilmiş ki nihayet helak edilen geçmiş kavimler misali, Nepal de devasa bir depremle yerle bir oldu. Yüz binlerce bina çöküp yıkıldı. Ortalık biraz temizlendi. Biliyor musun, ufak ufak gayret edip dünyanın en fakir ülkeleri listesinden henüz çıkabilmiş ama halen iyi bir yere gelememiş Sri Lanka’da nüfusun sadece yüzde yedisi Müslümandır ve yüzde yetmiş çoğunluk Budistlerdedir. Malumun geri kalmışlık sadece maddi imkanlarla ölçülmez.
1. Ekonomik göstergeler
2. Eğitim seviyesi ve kalitesi
3. Sağlık hizmetleri4. Beslenme imkanları
5. Barınma hizmetleri
6. İç göç ve dışarıya göç durumu.
7. Ahlaki durum. Medeni seviyedeki kalite.
8- Adalet ve kolluk sisteminin kalitesi ve bu sayede insanlarının gerçekten huzur ve güvenlik içinde olup olmadığı
9- Sanat, kültür faaliyetlerinin sayısı ve kalitesi
Bütün bunlar ve daha da fazlası aslında bir ülkenin kalkınmışlığını ölçerken göz ardı edilmemesi gereken hususlardır. Bu hatırlatmadan da sonra, daha fazla tek tek listeleyerek örneklendirmeye lüzum görmüyorum. Asya’da ve Ortadoğu’da, ülkemizde oluşturulan genel kabullenişin aksine, çok sayıda, çok geri kalmış ve her anlamda (yukarıdaki bütün değerlendirme kriterleri açısından bakıldığında) acınası halde olan çok sayıda ülke ve millet vardır ve bunların İslam’la bir bağı yoktur.
Ya Batı ülkeleri?
Batı’ya bakarsak, an itibari ile ABD’de 45 milyon ABD vatandaşı insan evsiz ya da yardıma muhtaç yaşıyor. Bunlara ABD devleti her gün yemek ve sağlık desteği vermese perişan olup ölüp gidecekler. Açlıktan ölmemek için hırsızlık, gasp ve darp gibi adi suçları işlemesinler diye ABD bu kadar yükü sırtlanıyor daha doğrusu sırtlanmaya çalışıyor ve böylesine yüksek sayıdaki insana sürekli olarak sosyal yardım yapıyor, yapmaya çalışıyor. Oysa biliniyor ki ABD, bozuk idari ve eğitim sistemi, aşırı düşük yaşam kalitesi, aşırı cahil vatandaşı ve aşırı yüksek suç oranı ile toplumsal olarak iyice dip yaptığı gibi devlet gücünü de iyice kaybediyor. Zaten fiilen çökmüş ama bu durum ilan edilmemiş ABD, maddi gücü iyice azaldığından, yakın tarihte sel ve fırtına ile yıkılan ve korkunç bir manzaraya dönüşen bir eyaletine federal bir yardımda bulunmadı ve o eyaletteki Amerikan vatandaşları hayatta kalmak için hastahanedeki ölüleri ve ölümcül yaralıları bile yediler. Sağlıklı bir insanın duyunca inanmak istemeyeceği boyuttaki açlık, yokluk ve canavarlık ABD’de yaşandı, yaşanıyor. Suriye’de değil. Afrika’daki yamyamlar arasında da değil…
Şimdi nerede kaldı kalkınmışlık?
ABD’nin hemen her eyaletinde, sokak ya da cadde köşesinde yatan, çöplerden beslenen insanlar mevcut. Ahlaki ve dünyevi-fenni ilimler sahasındaki eğitim taban yapmış durumda. Hâlâ on binlerce evde tuvalet yok. Tuvalet kültürü yok. Devlet, yıkılışı önlemek için durmadan karşılıksız para basıyor ve ekonomide nakit sıkıntısı olmasın diye her türlü kara paraya göz yumuyor. Bu kadar sefil, bu kadar rezil bir manzaraya rağmen film endüstirisi ile bütün dünyaya bambaşka bir ABD imajı çiziliyor. Herkes Amerikan Rüyası’nı gerçek zan ediyor. Sokaklarda yaşayan yaklaşık 45 milyon ABD’liden sonra, geriye kalan yaklaşık 270 milyon ABD vatandaşı da öyle çok müreffeh bir hayat mı yaşıyor? Hayır, son yıllarda onların da ciddi bir kısmı dar gelirli. Zira ABD “geri kalmış İslam ülkesi” olarak bildiğin pek çok ülkeyi eskisi gibi sömüremiyor.
Avrupa ülkeleri de öyle…
Eskiden sömürge yaptıkları devletler, artık sömürgeleri değil ve başkalarının sırtından maddi anlamda rahat bir hayat yaşamaya alışmış Avrupalı, feci bir halde.Avrupa ülkelerinin en önde gelenlerinin bile insanları aç yatıyor. İspanya, Fransa ve Almanya bile çoktan iflas etmiş durumdalar. Alman ordusu eğitim sırasında askerlerine gerçek silah veremiyor. Tahta parçaları ile talim yapıyor Alman askerleri. Alman aileler Norveç’e temizlik işçisi olarak gidiyor. Tıpkı bir zamanlar biz Türklerin Almanya’ya gittiği gibi… Açlık ve sefalet gizlenmek istense de öyle bir boyuta ulaştı ki Merkel televizyonlardan Almanlara seslenip “Avrupa Birliği ülkeleri arasında seyahat özgürlüğünüz var. Diğer ülkelere gidin, oralara yerleşin, oralarda çalışın” diyerek”Başka çareniz yok, gidin de bir yol bulup aç kalmayın” mesajı vermek zorunda kaldı.
Ya Müslüman bölgelerin tam ortasına bir çıban gibi yerleştirilen sembolik devlet İsrail? Şu kadar güçlü, bu kadar zengin, şu kadar teknoloji var diye anlatılıp durulan İsrail de şu anda aç ve sefil. Altı milyon nüfuslu İsrail’de iki milyon kişi Filistin’li.. Yani Yahudi değil. Geriye 4 milyon İsrailli kalıyor ve bunların 1.7 milyonu, yani yaklaşık yarısı sokaklara dökülüp günlerce gösteri yaptılar. Hep bir ağızdan “Açız” diye feryat ettiler. İdareciler bunlara bin türlü sözler vererek gösterileri durdurdular. Şimdi ise aç ve sefil hale düşürdükleri, terör, iç savaş ve savaş çıkartarak geri bıraktıkları bölgelerden yani sorunda ismini yazmadığın bazı sözde İslam ülkelerinden yüz binlerce kişinin organlarını çalarak, yüz binle genç kızı fuhuş bataklığına katmak için kaçırarak kazandıkları paralarla bu göstermelik devletlerini ayakta tutma derdindeler. İşte bu kadar medeni(!) ve gelişmişler(!) Yine de an itibari ile dünyaya yayılmış bürokratlarının, elçilerinin bile maaşlarını düzenli ödeyemeyen, bunların masraflarını karşılamayacak kadar çökük, bitik bir İsrail var.
Her şeyden önemlisi ise, dünyanın dört bir tarafındaki Müslüman halklar bu Batılılar tarafından sömürülerek, zenginlikleri Batı ülkelerine aktarıldı. Bunun için bazı Müslüman halklar perişan halde, hatta haksızlık yok, bunun için yukarıda tek tek listelediğim bazı Budist ülkeler bu halde. Batı alemi Budistleri de Müslümanlar kadar sömürüp geri bıraktı. İnsanlar kendi ülkelerinin madenlerini, petrolünü, tarım ürünlerini kıymetlendiremediler. Sömürge oldular, kalkınmaları için gerekenden kat kat fazla çabaladılar ama onlar çabaladı, başta İngilizler olmak üzere Batılı milletler zengin ve senin tabirin ile gelişmiş ülke oldular. Şimdi ise halen devam ettirdikleri sömürgeci zihniyetlerine rağmen, bu insanlık dışı sömürgeci dış politikalarına rağmen Batı ülkeleri (Hristiyanlar ve Yahudiler) bu kadar bataktalar. Ayrıca Afrika kıtasının sorunlu bir çok bölgesi, Müslümanların hakim olduğu bölgeler de değiller.
Bunları zihniyetini ve zararlarını iyice anlamak için Batı ülkelerinin örtülü işgallerinden önce Irak’ın ve Suriye’nin halini bilmek gerekir. Dünyanın onlarca ülkesine nispeten gayet iyiydiler. Tamamen sömürgeci zihniyetle ama tamamen aldatıcı bir yüzle geliştirilen Arap Baharı ile Batılılar ve onları oynatan Siyonistler her yeri perişan etmeden önce Suriye bütün borçlarını kapatmak üzere idi. İki yeni teknoloji kenti kuruluyordu. Özgürlükler artırılmıştı. Kimse dininden ya da mezhebinden dolayı baskı görmüyor ve kimse mülteci olup yollara düşmüyordu. Bu hale geldi ise bu da kendilerini medeni, zengin, varlıklı, adil ve gelişmiş gösterip Müslümanları sefil, aç, cahil göstermek isteyen Batı ülkelerinin kan emiciliği yüzünden geldi.
Yine Libya’da elektrik, su, gaz hep ücretsizdi. Maaşlar gayet iyiydi. Hemen herkesin evi vardı. Geçtik sokaklarda dilencilerin olmasını, nerede ise ev sahibi olmayan kimse kalmamıştı. Öyle ki hep biz Türkiye’liler Libaya’ya işçi gönderirdik. Yaşında genç ama yine duymuşsundur Libya’ya adeta koşa koşa işçilik yapmaya giden vatandaşlarımızı. Arap Baharı kılıfları ile yangın yerine dönüştürülüp bütün kaynakları Batılılar tarafından yeniden sömürülmeye başlanınca, oralar yaşanmaz yere dönünce de can havliyle nasıl kaçıp döndüklerini. Bu işçilerimiz de gayet iyi paralar kazanırlardı. Batı Libya’ya “demokrasi” getirdikten sonra herkes aç ve yardıma muhtaç. Aslında soruna ciltlerce kitap hacminde bilgi sunumu ile cevap verilebilir ama zan ederim ki bu kadar misal yeter, anlamak isteyenlere.
Şimdi biz elhamdülillah Müslümanız, Müslüman milletleri özellikle son bir buçuk asırdır sömürüp duran ama şu son bir kaç on yıldır istediği gibi sömüremediğinden 3. Dünya Savaşını fiilen başlatmış ve hırsından gözünü kan bürümüş olan ve bunu da yalan dolan propagandalar ile gizlemeye çalışan o Batılılara sor bakalım, onlar ne imiş?
Not: En kısa zamanda, gelişmiş(!) Batı ülkelerinin sömürgeci tarihini, tamamen objektif ve kanıtlarla anlatan eserleri okumalısın.
Cübbeli Ahmet Hoca da, İsmailağa camiası da çok zor duruma düştüler.
Onlarca senedir dar’ül harp fıkhına dair itirazlarımızı dikkate almıyorlardı, kendilerine itibar eden sayısız Müslümanı, türlü sıkıntılara hatta maddi ve manevi felaketlere sürüklüyorlardı. Akademi Dergisi olarak son birkaç sene içinde, bunca Müslümanın dünya ve ahiret saadetini dert edinerek, İsmailağa denilen nursuz, feyizsiz, icazetsiz ve bozuk tarikata ve hususiyetle de hoca demekten imtina ettiğimiz Cübbeli Ahmet denilen Ahmet Mahmut Ünlü‘ye karşı, bu zararlarına mani olmak adına ilmi izahlar ve ispatlarla dolu yayınlar yapmıştık. Camia, hakkı olmadığı halde sessiz kalırken, sessizliği tercih ederken, Cübbeli Ahmet ise daha çirkin bir davranış sergilemişti. Hakikati kabul etmek, Müslümanları böyle zor bir halden bir an evvel kurtarmak ya da bizim ilmi yayınlarımıza yine ilmi itirazlarla karşılıklar vermek yerine, bir programda, bir izleyici sorusuna “Türkiye İslam devleti değil ki, biz o söyleneni yapabilelim” tarzında, diğer programda ya da köşe yazısında “Türkiye kesinlikle dar’ül harb değildir” tarzında kendini yalanlayıp duran açıklamalar yapıyor, yetmiyor, iyice köşeye sıkıştığında ise, cemaatleri birbirine düşürmeyi bile göze alarak, herkesi birbirine katıp kendini oldu bitti ile haklı çıkaracak çirkinliklere tevessül edebiliyordu. Bu kadar aciz kalışın üzerine, şahsımı bütün bir millete, hususiyetle de çeşitli Müslüman kesimlere “iç ve dış güçlerin adamı”, “ajan”, “namussuz”, “şuna buna da dilini uzatmış” şeklinde iftiralarla hedef gösterebiliyordu.
Biz bu mücadeleler sırasında, Türkiye’nin yönetim şekliyle de, halkının durumu göz önüne alındığında da, İslam devleti kabul edilemeyeceğini türlü türlü izah ve ispat ediyorduk. Şimdilerde ise yeni bir gelişme oldu. Kapsamlı bir araştırma yapıldı ve ülkelerin İslamilik endeksi yani İslami kriterlere ne kadar uydukları, ciddiyetle araştırıldı. Bu ciddi araştırma da bizim, sözde İslam ülkesi denilen ülkeler hakkındaki kanatlerimizi doğruladı.
George Washington Üniversitesi’nden Şehrazat S. Rahman ve Hüseyin Askeri, uluslararası akademik bir dergide (Global Economy Journal) “İslam Ülkeleri Ne Kadar İslami?” adlı bir makale yayınladı. Bu makalede “İslamilik Endeksi” diye bir başlık altında İslam ülkelerinin ve İslam ülkesi olmayan ülkelerin “İslamiliğini” gösteren bir endekse yer verildi.
Kendilerini “İslam ülkesi” olarak resmen açıklayan 7 ülke var: Afganistan, Bahreyn, İran, Moritanya, Umman, Pakistan ve Yemen.
12 ülke ise İslam’ı devletin “resmi dini” olarak kabul ediyor: Cezayir, Bangladeş, Mısır, Irak, Kuveyt, Libya, Malezya, Maldivler, Fas, Tunus, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri…
Milletçe İslami uygulamaları “benimseyen” ülkeler de dahil edilince, İslam İşbirliği Teşkilatı‘na üye 57 ülke kategorilendirilmiş:
a) İslam’ı devletin resmi dini olarak kabul eden ülkeler
b) İslam’ı devletin ana dini olarak kabul eden ülkeler
c) Dikkate değer bir Müslüman nüfusa sahip olan ülkeler
d) Kendilerini İslam cumhuriyeti olarak ilan eden ülkeler
Ve bunlarla birlikte İslam ülkesi olmayanları da katılıp, “İslamilik Endeksi” araştırmasına toplam 208 ülkeyi dahil edildi.
İLK 10’DA İSLAM ÜLKESİ YOK
İslamilik Endeksi sonuçlarında İlk 10 içerisinde ne bir İslam Ülkesi ne de bir İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi ülke yok.
1. YENİ ZELANDA
2. LÜKSEMBURG
3. İRLANDA
4. İZLANDA
5. FİNLANDİYA
6. DANİMARKA
7. KANADA
8. İNGİLTERE
9. AVUSTRALYA
10. HOLLANDA
Araştırmada İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi olan ve listeye 38. sıradan girmeyi başaran Malezya, nüfusunun çoğu Müslüman olan ülkeler içinde şu anda en İslami ülke diyebiliriz.
Malezya’yı 48. sırada Kuveyt, 64’te Bahreyn (kendisi 7 İslam ülkesinden biri), 65’te Brunei, 73’te Uganda takip ediyor.
TÜRKİYE NEREDE?
Türkiye, 103. sırada.
208 ülkeden 206. sırada son İslam ülkesi ise Somali
Özetlersek: Yeni Zelanda, Lüksemburg, İrlanda ile başlayan listedeki ülkeler “İslamilik” endeksinde nüfusunun çoğu Müslüman olan ülkelerin tamamını hallaç pamuğu gibi atmış gözüküyor. Takipçilerim hatırlayacaklar ki, en az Cübbeli Ahmet kadar samimiyetsiz biri olan, ehli sünnet olduğunu iddia etse de olmayan, dini dünya siyasetine alet eden İhsan Şenocak‘a da bu hususta bir karşılık vermiş, gerçekleri tokat gibi yüzüne çarpmıştım da üzerine geçen yıllar boyunca gık bile edememişti. Milletimizin kurtuluşu gayesi ile mücadele ettiklerini iddia edip duran bu şahısların, alim olduklarını iddia edip duran bu şahısların, bu derece samimiyetsizliklerine, umursamazlıklarına ve en temel İslami hususları bilmemelerine, bilmedikleri izah edilince hatalarından dönmemelerine ne denir, nifak denir mi, ona da siz kendiniz karar verin.
ŞİMDİ NE OLACAK?
O halde; Böyle bir ülkede Müslümanlardan bir imkansızı başarmalarını isteyip, dar’ül harp fıkhı değil de dar’ül İslam fıkhı yaşatmaya çalışanlar, hatta yetmeyip takva üzere yaşatmaya çalışanlar; bunu başaramayıp perişan olan, küfrün karşısında aciz kalan, hatta bazıları savrulup giden, İslami kaidelere göre yaşamayı bile tamamen terk eden hangi bir Müslümanın ve neslinin hesabını verebilecekler?
Ve nasıl olur da hala bunca izaha ve ispata rağmen “Bu ülke İslam ülkesi”, “Olur mu bu ülkede Müslümanlığın alametleri var. Camiler var, mescitler var.”, “Refah partisi (ya da AK parti) İslami parti. Erbakan emir’ül mü’minimizdir. Tayyip bey başkomutanımızdır” demekte ısrar edip Müslümanları çıkmazlara sokarlar, ehli küfrü güçlendirirler?
Peybamberimiz (s.a.v.) Mekke hayatı boyunca, Medine’de yaşadığı gibi mi yaşadı? Aynı fıkhı mı tatbik etti? Sanki dar’ül harp fıkhını bir cemaat mi uydurdu? Bu samimiyetsizler, bu kutta-i tarikler, ehli sünnetin bunca muteber eserini nasıl okudular?
► Dini nikah yapmak suç olsun, imam nikahı kıydıranlar, şikayet edilince onlara ceza verilsin
Bir İslam ülkesi düşünün! ► “Eşcinsellik sapıklıktır” demek suç sayılsın…
Bir İslam ülkesi düşünün! ► Gâvura “Gâvur” demek ve insanları dini kimliğine göre sınıflandırmak suç kabul edilsin…
Bir İslam ülkesi düşünün! ► “İslam ordusu” olması gereken ordusuna gayri müslimleri de asker hatta subay olarak alsın… Yetmedi gayri müslimleri İslam devletinin her makamında görevlendirsin…
Bir İslam ülkesi düşünün! ► Domuz eti, kumar, içki-şarap ve sağlığa zararlı daha sayısız şey serbest olsun…
Bir İslam ülkesi düşünün! ► Zina serbest olsun… Evlilerin zina etmeleri bile cezasız bırakılsın…
Bir İslam ülkesi düşünün! ► Genel evler ve fahişelik serbest olsun. Hatta kumar gibi fuhuş da devlet denetiminde olsun, bunlardan vergi alınsın. Yetmedi bu kumardan, fuhuştan, faizden elde ettiği vergilerle, imamların, müezzinlerin, müftülerin ve bütün memurların maaşları ödensin… Dahası da var, ülkenin en önde gelen pezevenklerinden birine devlet “vergi rekortmeni” ödülünün şölen havasında versin. Halktan da hiçbir tepki çıkmasın.
Bir İslam ülkesi düşünün! ► Miras hukuku, alış veriş/ticaret hukuku, medeni hukuku, savaş hukuku dahil bütün hukuku gayri islami olsun…
Bir İslam ülkesi düşünün! ► Camiler açık olsun, yüz binlerce Diyanet personeli olsun, beş vakit namazlar kılınabilsin, Cuma namazlarına sorun çıkartılmasın bu düzen böyle onlarca yıl devam etsin, ama bir tek imamın bile bir vaazında ağzından “şeriat“, “hilafet“, “İslam medeni hukuku“, “Mecelle“, “Öşür” ve benzeri en temel İslami terimler duyulamasın.
Bir İslam ülkesi düşünün! ► Bütün bu sayılanların yaşandığı o ülkede, her şeyi temelinden düzeltmekle, nasihat etmekle, doğruyu öğretmekle sorumlu olan sözde alimler ve hocalar, bu ülkeyi hem de ısrarla “İslam ülkesi” ilan etsin…
İslam’ı bir siyasi parti, hizmeti ve nasihati parti teşkilatlarında havalı el kol hareketleri ile, kameralar karşısında coşmuş egoları ile nutuk atmak zan etsinler… Atı alan ve Müslümanları mağlup eden gavurlar Üsküdar’ı geçeli iki asır olsun, o sözde İslam ülkesinde kimsenin bir rahatsızlığı olmasın…
Böyle bir İslam ülkesi düşünemiyorsunuz değil mi?
O halde en azından böyle bir Türkiye’ye İslam ülkesi diyen okumuş cahilleri, sözde hocaları gözünüzden düşürün. Dünya ve ahiret saadetiniz için onların peşlerine takılmayın. İslam’ı şahsi egolarını tatmin, şöhret hırslarını tatmin için malzeme yapan Diyanet mensubu ya da Diyanet harici hiçbir şeref yoksununa, samimiyetsiz sefile, videolarını, video kanallarını, sosyal medya sayfalarını takip ederek destek vermeyin.
Resim: Sözde İslam ülkesi Türkiye’nin, “Vergi rekortmeni” madalyası taktığı, kadın satıcısı Matild Manukyan… “Ben namusumla kadın satıyorum” sözü ile meşhurdur.
Sözde alim ve sözde Bediüzzaman Said-i Nursi’nin, kendi gibi sözde alim talebelerinden biri olan, bu güne kadar pek çok ilmi meselede kendini alim sınıfına koyarak yazdıkları ile yüzlerce pot kırmış olan Mehmet Kırkıncı, Dar’ül Harb meselesine dair de bir kitapçık neşretmiş uzun yıllar önce…
İlimden ve ilim adamı ciddiyetinden uzak bir şekilde, “Türkiye’de bu kadar müslüman var. Bu kadar cami var. İmam var. Müftü var. Türkiye hiç dar’ül harp olur mu?” mesajı vermiş durmuş sık tekrarlarla… Almanya’da ya da Fransa ve İngiltere’de de çok sayıda müslüman var. Camileri var, imamları var, müftüleri var. Cemaatleri ve tarikatları var. Tesettürlü olarak ya da sakallı olarak devlet dairelerinde çalışma hakları var. Hatta İngiltere’de taraflardan ikisi de müslüman olursa şeriat kanunlarına göre yargılanma hakları bile var. O zaman bu ülkeler de dar’ül İslam mı? Elbette değil…
Ya da Kırkıncı’nın iddia ettiği gibi Türkiye halkının yüzde doksan dokuzu gerçekten müslüman mı? Öyle ise Avrupalıdan daha fazla gâvurluk yapan milyonlarca insan Türkiye’deki Yunanistan vatandaşları mı? Bunlar T.C. kimliğine sahip değiller mi? Bu kadar küfre, şirke, günaha, isyana, çıplaklığa, ticari ahlaksızlığa, üçkağıda, dolandırıcılığa, tecavüze, hırsızlığa, zulme, haksız yere cana kıymalara, tecavüzlere, bu derece tavan yapmış rezilliğe yüzde doksan dokuzu müslüman bir ülkede denk geliyorsak, ya bu haberlerin hepsi yalan ya da Kırkıncı bir hayal aleminde yaşıyor. Türkiye’nin muhafazakar olduğu iddia edilen bölgelerindeki sokakları ve caddeleri bile görmüyor mu? Her sokaktaki onca kumar bayilerini, içki büfelerini, güzellik salonlarını, güzellik salonu görünümlü fuhuş yuvalarını da mı görmüyor? Şu televizyon kanallarının halini, şu internetin halini de mi görmüyor? Katolik misyonerler tarafından ellerine verilen ve Kur’an-ı Kerim’in bile önüne koydukları risale denilen zırvalara bu kadar kafasını gömünce bir insan, bu kadar mı gerçeklerden ve gerçek hayattan uzaklaşabiliyor? Belli ki gerçek hayattan bu kadar uzak ve bir karakolda görev yapan bir tek müslüman polis memurundan bile kolayca öğrenebileceği vahim gerçekleri bile bilmiyor. Ya da daha kötü bir ihtimal var, her şeyi biliyor, her şeyin farkında ama böyle hareket etmek, gerçekleri görmemek işine geliyor.
Büyük büyük mücadeleler ile bu ülkede Dinler Arası Diyalog adı altında yapılan “ortak din” ve “misyonerlik” planlarına mani olabilmeyi başardıktan sonra, artık diyalogla yatıp diyalogla kalkmadığımız günlere çıkmanın şükrünü eda etmek isterken, bu başarıda zerre kadar katkısı olmayan Kırkıncı’nın, bir de üstüne çıkıp da Fethullah Gülen’e medhiyeler düzen ve diyalog adı ile maskelenen misyonerlik faaliyetlerine destek olan açıklamalarını duymuş olmamız da “gerçekleri çok net görüyor ama sıkıntı etmiyor.” şüphemizi artırıyor.
Ya da, ibneliği, seviciliği, transeksüelliği, zinayı, evlilerin zinasını, misyonerliği, domuz etini dahil türlü melaneti serbest bırakmış bir partiyi ve liderini, türlü yalan dolanları da, vurgunları da, ihanetleri de ispatları ile meydana serildikten sonra bile destekleyen açıklamalar yapması da “gerçekleri çok net görüyor ama sıkıntı etmiyor.” ihtimalini güçlendirmiyor mu?
Peki, bu kadar “sıkıntısız” bir sözde alimi, samimi müslümanların sıkıntı etmesi, kafaya takması gerekiyor mu? Hangi meselede, nasıl bir kanaat arz ettiğinin bir önemi kalıyor mu?
Bir ülkenin İslam ülkesi olup olmadığına hükmedilir iken, kendini alim zan eden böylesi acayip kişiliklerin yaptığı gibi, ülkenin ne kadarının Müslüman olduğuna bakılmaz. İslam şeriatı ile idare edilip edilmediğine bakılır.
Onun da baktığı ama işine geldiği gibi anlayıp aktardığı muteber kaynaklara, samimi ve Allah’tan korkan bir mü’min gözü ile bakalım: Bir yerde İslam ahkamı tatbik edilmedi mi orası kendiliğinden dar’ul harb olur mu? Orada nüfusun ne kadarının müslüman olup olmadığına bakılır mı?
– Alleme Alüsi (rh.a.) “Fetih den önce Mekke Dar’ul Harb idi.” (Ruhul Meani C. 21 Sh. 18)
– İmam-ı Serahsi (Rh.a.) de “Mekke bir dar’uş şirk idi. Çünkü Mekke’nin içerisinde İslam ahkamı icra edilmiyordu. “ (El-Mebsut C.14 Sh.18)
demektedirler.
“BİR YERDE MÜSLÜMANLAR VARSA ORAYA DAR’UL HARB DENMEZ” diyenlere deriz ki; İmam-ı Serahsi , Alüsi , İbn-i Hummam “Mekke fetihten önce Dar’ul Harb idi” dedikleri zaman onlar da biliyordu ki o gün Hz. Muhammed (s.a.v) de Mekke’de idi. Fakat İslam hakim değildi de ondan dar’ul harb oluyordu. Bu nedenle içerisinde İslam ahkamı icra edilmeyen bir yerde nüfusun %99’u müslüman bile olsa, orası yine de İslam devleti olmaz.
Bu arada, altı yıldır, Risale-i Nur denilen paçavraların gayri ilmi, gayri islami, gayri ciddi, art niyetli, misyonerlik maksatlı yazılmış zırvalar olduğunu, ortaya ciddi ispatlar koyarak kaleme alıyor, Mehmet Kırkıncı gibi sözde alim ve sözde İslami önder kişilerden, bu iddialarımıza cevaplar vermesini bekliyoruz. Ara ara kendilerine açık mektup şeklinde kaleme aldığımız yayınlarımız bile olmasına rağmen, cemaatine mensup sade müslüman kardeşlerimiz bile bize ulaşmasına rağmen, Mehmet Kırkıncı ve benzerleri neden böylesine derin bir sessizlik içindeler?
– Şeriat ile idare edilmeyen bir küfür devletinde, bir kafirin bankasına ya da bir devlet bankasına para yatırıp faizi ile almak caizdir diyorlar?
– Evet caizdir. Meşihat-i islamiyyenin yani eskiden İstanbul’da din işlerini idare eden Osmanlı Devleti’nin Diyanet İşleri dairesinin “Ceride-i ilmiyye” kitabının 29 Şubat 1336 ve 9 Cemazil-uhra 1338 tarih ve 55. sayısının 1744. sayfasında yazılı fetvada, “Gayrimüslim bir ülkede kâfir bankasına para yatırıp, bankadan faiz almak, şer’an helâl olur” buyuruluyor. Ve bu fetva hanefi mezhebinin muteber fıkıh kitaplarında sıklıkla yer almış olan “Küfür devletinde faiz yoktur. Caizdir.” fetvasına dayanıyor.
– Peki, böyle bir bankada çalışıp alınan maaş da helâl olur mu?
– Evet, böyle bir bankada çalışıp maaş almak da helâldir.
– O halde bir küfür devletinde, İslam hukukuna göre asla çalışılamayacak daha pek çok sektörde çalışmak da helal olmaz mı?
– Evet olur. Öyle ki bir küfür devletindeki kafirlerin alkollü içki üreten fabrikalarında işçilik yapmak bile helal olur. Ya da domuz üreten ve satan tesislerinde… Ya da oradaki bir müslümanın kendisi bir mekan açarak, mesela lokanta açarak orada domuz etinden yapılmış yemekler satması bile caiz olur. Lokantanın içkili hizmet vermesi de caiz olur.
– Bunları bize hiç öğretmediler. Çok şaşırdım. İşin aslı pek de inanamıyorum. Ezberim bozuldu şu anda… Peki bu fetvaların şer’i mesnedlerini/dayanaklarını nasıl öğrenebilirim?
– Çok kolay. Fıkıh sahasında yeterli donanıma sahip bir tanıdığından, hanefi mezhebinin muteber fıkıh eserlerini incelemesini ve dar’ül harpte nelerin cevazına fetva verildiğini araştırmasını isteyebilirsin. Ya da güvenmek istersen, ilk önce yukarıda bahsedilen Osmanlı fetvasını, ardından da www.AkademiDergisi.com sitemizde muteber kaynaklardan tercüme ederek paylaştığımız ilgili yayınları inceleyebilirsin.
Çizimin tam merkezinde gördüğünüz alan dünya seması, bu günkü tabiri ile uzay boşluğu…
Uzay, iddia edilenin aksine “sonsuz uzay boşluğu” değil ve onun da başlangıcı, bitişi ve sınırları var. Bu gün evren denilen kâinat, iç içe geçmiş küreler halinde ve kat kat… En merkezde, dünyamızın da içinde bulunduğu uzay var ve uzayı çepeçevre kuşatan ve kendisi de küre biçiminde olan 1. kat sema/gök var. Bütün gök katları birbirlerini bu şekilde kuşatan küre biçimindeler.
Şu uzay bile o kadar büyük ki, başını sonunu tahmin bile edemediğimiz için bazı gafiller “sonsuz” demek zorunda kaldılar. Oysa bu kadar büyük bir uzay bile, içinde bulunduğu 1. kat semaya kıyasla Arap yarımadasındaki bir kum taneciği kadar küçük kalıyor. 1. kat sema da içinde bulunduğu 2. kat semaya kıyasla Arap yarımadasındaki bir kum taneciği kadar küçük kalıyor. Ve bütün sema katları birbirlerine kıyasla bu derece büyük. Bu da gösteriyor ki evrenin genişliğini tahmin etmeye bile yetmez, aklımız ve idrakimiz…
Miraç hadisesinde Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) önce Mescid-i Haram’dan(Kabe çevresinden), Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya, Allahü telanın sonsuz kudreti ve meleklerini de vesile etmesi ile bir anda götürüldü ve sonra buradan uzaya (dünya semasına) ve sonra sema katlarına götürüldü meleklerin hızında…
Yedi kat semanın da üzerinde katlar var ve oralara kadar gezdirilip evrenin gizemleri kendisine gösterildi. Öyle ki yedi kat semanın iki kat daha üzerinde olan Arş-ı ala isimli katta mevcut/yaratılmış bulunan cennet ve cehennemi ve hatta cennet ve cehennem ehli de gösterildi. Kıyamet kopmadı ise ve insanlar kabir hayatında ise, cennetlik ve cehennemlikler olarak ayrılmadılar ise, Hz. Peygamber (s.a.v.) kimleri gördü? İki ihtimal var;
1- Allah tealanın dilemesi ile gelecekte olacaklar gösterildi.O anda dünya hayatında ya da kabir hayatında olan kulların, cennetteki ya da cehennemdeki halleri gösterildi.
2- Hz. Peygamber (s.a.v.) “Allah Adem’den önce yüz bin Adem yarattı.” buyurdu hadis-i şerifte ve Miraç gecesi cennet ve cehennem ehli olarak gördükleri, daha önceki Ademlerin nesilleri olan insanlardı. En doğrusunu Allah bilir ama belki de bu sebeple kıyamet kopmadan, her şey birinci surda yok olup ikinci surda yeniden var edilmeden önce cennet ve cehennem yaratılmış olarak hazırda duruyordu/duruyor. Yani şu an cennet ve cehennemde, daha önceki yüz binlerce ademin nesilleri olan insanlar bulunuyor. Bu hususta ayrıntılar için bakınız: http://goo.gl/jHNM0y
Peygamberimiz(s.a.v.) Miraç hadisesi sırasında çok sayıda başka kavme, yani dünyamızdan olmayan başka dünyaların insanlarına ve insan formunda olmayan canlıların alemlerine götürüldü. Hadis-i şeriflerde bunların bir kısmını anlattı.
Ye’cüc ve Me’cüc isimli iki kavmin başka gezegenlerin insanları olduğunu anlattı. Bknz: http://goo.gl/LbFPi5
Musa aleyhisselam zamanında başka bir gezegene gönderilen dünyalı insanları, bulundukları o diğer gezegende ziyaret ettiğini anlattı. Bknz: http://goo.gl/bSsLUI
Bir de anlaşılması daha zor ve karışık olan, uzayın da dışında bulunan, beden yapıları ve yaşam şartları bizden çok çok farklı olan, belki maddesel boyutları bile farklı olan kavimleri anlattı ki bu anlattıklarını yorumlamak isteyen pek çok kişi onların dünyamızda ve yer altında yaşadıklarını zan etti. İşte onlar hakkında hz. Peygamberin (s.a.v) anlattıkları:
(Bu şekilde parantez içinde eklenenler, daha iyi anlaşılabilmesi için tarafımdan yapılan eklemelerdir. #mfs )
Ebu Ca’fer Muhammed b. Cerir et-Taberi’nin eserinden okuyoruz:
Muhammed (S.A.V.) dedi ki.”Cablısa ve Cablıka iki şehristandır. Biri meşrikte ve biri mağriptedir. Meşrikte olan şehre Cablıka derler. Yeşil Zümrütten inşa edilmiştir ve ikisi de Kaf dağına ulaşmıştır.(Bir çok hadis-i şeriten Kaf Dağı’nın uzayda bir yerde olduğunu anlıyoruz.) Her şehrin eni ve uzunluğu 2000 fersenktir. (Bir fersenk..6232,2 m.ye eşittir.)”
Bu cevabı Resulüllah söyleyince Yahudi bilginleri, önlerine Tevrat koyup karşılaştırma yapıyorlardı ki onların sözüne uygun mu söylüyor yoksa muhalif mi görüyorlar. (Genel olarak hahamlar tarafından bozulmuş olan muharref Tevrat’ın içinde de bazı bozulmamış ayetler mevcut.)
Ali b.Ebu Talip (R.A) mecliste hazır idi. Dedi ki:
“Ya Resulallah, bu dediğiniz şehirler bizim bulunduğumuz cihan/dünya içinde midir?”
Hz.Resul dedi ki; “O şehirler karanlık içindedir, Kaf dağına ulaşıktır.”
Hz.Ali dedi ki:“Her şehirde ne kadar halk vardır.”
Resulullah ; “Her şehrin kalesinin bin derbendi vardır. Her derbendini gecede biner kişi bekler. Ve o bin kişiye bir yıl içinde yıl tamam oluncaya kadar bir daha sıra gelmez.” dedi.
Hz Ali dedi: “Ya Resulallah,Bu kaleyi ne için beklerler?”
Hz Resul buyurdu: “Onun için beklerler ki o tarafta çok halk vardır, onlarla bu Cablısa ve Cablıka halkı arasında düşmanlık vardır, gece gündüz birbirleriyle cenkleri/savaşları eksik değildir. Nöbet tuttuklarının sebebi budur.”
Sonra Hz.Ali(R.A) “Ya Resullah dedi. Bu Cablısa ve Cablıka halkı Adem oğullarından mıdır?”
Resullah buyurdu : “Onlar dünyada adam olduğunu bilmezler.”
Hz.Ali “Şeytan onlara yol bulmaz mı?” (Şeytan yani kafir cinler onlara bize verdikleri gibi vesvese veremez mi??dedi.
Resul aleyhisselam buyurdu : “Onlar Şeytanı da bilmezler.” (Bizim dünyamızda bulunan ve ışık hızında hareket eden, dünyanın etrafını saniyede yedi kere dönebilen cinlerin bile, bu anlatılan yerlere gidemediklerlni buradan anlamak mümkün)
Hz.Ali: “Ya Resulallah, Bu Ay,Güneş ve yıldızlar onların üzerine doğmaz mı?”
Resulüllah:” Onlar hak Teala’nin Ay, Güneş ve yıldızları yarattığını da bilmezler.” (Evrende sadece dünya semasında yani uzayda gök cisimleri, ay, yıldız ve gezegenler vardır.Diğer katlarda yoktur.)
Ali (R.A) (Işık kaynağı olan güneşleri ve yıldızları yoksa) “Bu cihanı nasıl görürler?” dedi.
Resul (S.A.V) buyurdu: “Onların aydınlığı kaf dağının şulesindendir/ışımasındandır. Onların taşları ve duvarları nur gibi şule verir/ışıldar.”
Hz.Ali “Ya Resulallah, onlar Ne yer, ne içerler?”
Resulüllah buyurdu: “Hiç bir nesne yeyip içmezler.”
Ali (R.A) “Onlardan zürriyet(evlat,çocuklar) gelir mi?” dedi.
Resulüllah “Onların cümlesi erkektir, aralarında dişi yoktur.”
Ali (R.A) “Onların dini ne dindir.Onlar cennetlik midir yoksa cehennemlik midir?”
Hz. Resul buyurdu: “Onlar cennet ehlidir, İslam dini üzeredirler. Mi’rac gecesi Cebrail aleyhisselam beni o tarafa iletti. Ben onlara İslam’ı arz ettim. Müslüman oldular. Allah Telala ve bana iman ettiler. Ben de onlardan birisine İslam’in şartlarını öğrettim, o kişiyi onların üzerine halife diktim. Ondan sonra Cebrail beni Faris ve Fid’i tarafına ve Yecüc Mecüc iklimine ve Münsel ve Bakil ve Naris kavmine iletti. Onlara İslamı arzettim, kabul etmediler. Cümlesi kafirlerdir.” (Bunlardan Ye’cüc ve Me’cüc isimli ve İslam’ı kabul etmeyen iki kavmin ahir zamanda İslam dininin merkezi olan dünyamıza gelip işgale kalkışacakları ve bütün dünya insanlarını öldürmek isteyecekleri de hadislerde anlatılmıştır. Bknz: http://goo.gl/LbFPi5 )
Ondan sonra Hz.Ali “Bizim halkımızdan onlara hiç kimse varabilir mi?” dedi.
Resullah buyurdu: “Yok onlara varmaya hiç kimsenin takati yetişmez. Zira dört ay karanlıkta gidilir. Amma Ad kavminden üç kişi Hz. Hud peygambere iman getirmişlerdi. Onlar Ad kavminin zulmünden kaçtılar ve o şehristana yerleştiler.” dedi.
O Yahudi alimleri bu sözleri işitince “Gerçek diyorsun, biz de Tevrat’ta böyle bulduk. O Ad’den kaçan 3 kişi o Cablıka ve Cablısa yerine gittiler. Fid halkından korktuklarından çıkıp gidemediler. Zira onlardan o kavimin kuvveti ziyade idi. Sonunda o şehirde fevt olup kaldılar.” dediler.
****
Ad kavmi zamanında da dünyada yüksek teknoloji vardı ve şu günümüzde de ışık hızının aşılabileceği artık basına ve dünya kamuoyuna itiraf edildi ve belki de şu yaşadığımızdan çok daha ileri teknoloji bulunan o devirde ışıktan yüz binlerce kat daha hızlı giden uzay araçları vardı. Bknz: http://goo.gl/DI4vuz
Geçmişte daha yüksek teknoloji çağları yaşandığına dair bakınız: http://goo.gl/ewuFz5
Dar’ül harp fıkhı bir cemaatin ya da tarikatın kendisinin uydurduğu bir şey değil.
Artık gözünüzü açın, güçlenin!
Türkiye’de İslam hukukuna uygun yaşayamazsınız!
Türkiye gibi bir ülkede, dar’ül islam(Şeriat devleti) fıkhı ile amel etmeye kalkarsanız da edemezsiniz.
Mahmud Efendi bağlıları gibi bocalar durursunuz. Tavizsiz şekilde İslam’ı yaşadığınız düşüncesi ile sakala, sarığa kadar hassas olmaya çabalar iken her gün faiz yersiniz ve faiz verirsiniz. Her gün haram meclislerinde bulunursunuz. Ya da ictimai/sosyal hayattan, tahsil imkanından, ticaretten, sanayiden, teknolojiden, kültür ve sanattan uzak mı uzak kalıp kendi çapınızda bir dünya kurmaya kalkarsınız ama bunu da başaramaz ve afallar kalırsınız. Hatta dünya-ahiret dengesini bozar, dünyanız ile beraber ahiretinizi de kaybedersiniz. Ehli küfrün zulmü altında zorla da olsa gayri İslami yaşatılırsınız (ki bakın yakın tarihe bundan başka bir şey görüyor musunuz?).
En iyi ihtimalle sizin kadar hassas olmadığını düşündüğünüz ve şiddetle tenkit edip durduğunuz babanıza muhtaç kalırsınız. Evinizi yuvanızı o kurar ama sonra siz yine bir iş tutamazsınız, hiçbir işin içinden çıkamazsınız da babanızın iş yerinde kenar köşede, çok da teknik olmayan ve çok da getirisi olmayan bir yerde çalışıp üç kuruşa geçinmeye çalışırsınız. Ne kendinizi güçlendirebilirsiniz, ne de bütün müslümanların bir an evvel güçlenmesi ve İslam şeriatının uygulanıp hayatın her aşamasında nizamın, huzurun, güvenin olması yolunda bir katkınız olur.
Her gün sabah akşam etrafınızdaki yüzlerce insana ve esnafa bile selam vermeden geçersiniz. Onlar da sizi dışlar ve hiç kimseye İslam’ın güzelliklerini gösterme ve anlatma imkanı da bulamazsınız. Dahası da var, her bir şeyi ehli küfre bıraktığınız için, babasının iş yeri olmayanlar mecburen bir fabrikada olsun çalışmak isterler de ciğeri beş para etmez birinin takıntıları ile uğraşırsınız. Bir gün kıyafetiniz, öbür gün sakalınız, sonraki gün misvağınız, sonra düşünceniz, itikadınız, şu bu derken, her şeyiniz mesele olur…
Oysa böylesine devlet otoritesi ve halkı ile beraber İslam’dan uzaklaşmış bir ülkede, Allah’ın(c.c.) ve Rasülünün(s.a.v.) emrini yerine getirip, Hz. Peygamberin yaşayarak örnek olup gösterdiği dar’ül harp fıkhına (şeriat ile idare olunmayan ülkelerdeki İslam fıkhına) tabi olsanız, İmam-ı Azam’ın ve müctehid talebelerinin tafsilatı/ayrıntısı ile ilmi eserlere aktardığı dar’ül harp fıkhına tabi olsanız, her şey bir anda tersine döner. Ezilen ehli küfür, ezen de siz olursunuz. Güç kaybeden onlar, sürekli güçlenen de siz olursunuz.
Dar’ül harpte dar’ül islam fıkhı uygulamaya çalışmak takva değildir. Çok feci neticeleri olan bir yanılgıdır. Zira dar’ül harpte dar’ül islam fıkhı uygulayabilmek zaten mümkün değildir.
Şu Türkiye’ye bir bakın; Bankalara, kartlara hiç bulaşmadan hanginiz ticaret yapabiliyorsunuz?
Devletin olmadık haram gelirlerine bulaşmadan hanginiz memur olarak çalışabiliyorsunuz?
Açık saçık kızlarla yan yana gelmemek adına liseye ya da üniversiteye gitmeyip her sahayı ehli küfre terk ediyorsunuz ama sonra ister istemez açık saçık kadınların da bulunduğu yerlerde yaşıyor hatta çalışıyorsunuz.
Siz alış veriş yaparken, ticaret yaparken, maaş alırken paralarınız gölgesinden korkan üç beş Yahudi’nin bankasında işletiliyor ve sizin sırtınızdan bedavadan korkunç paralar kazanıp bu paralarla size saldırıyorlar ve dininize düşmanlık ediyorlar da, sizler bu paralara dokunmayıp onlara bırakmayı takva görüyorsunuz.
Oysa dar’ül harp fıkhında bütün bunları kolay yolları ve çıkar yolları var ve bütün bu kolaylıklar şeriata uygun. Dar’ül harp fıkhı bir cemaatin ya da tarikatın kendisinin uydurduğu bir şey de değil.
Artık gözünüzü açın, güçlenin! Bunun için önce samimi bir niyetle dar’ül harp fıkhını öğrenin! Sonra da üzerinize farz olduğu şekilde bu küfrün yıkılması için gece gündüz, maddi ve manevi gayret edin.
Bir okumuş cahil daha: İhsan Şenocak (Türkiye İslam devleti mi? Dar’ül harp mi?)
Edebiyatçının tekinden, allame bir hoca efendiye acayip bir cevap…
Ben ne alimler gördüm, cahilin önde gideni idiler.
Bu kadar cehalet, ancak tahsille mümkün olur.
“Cehaleti ilmine galip gelen cahil alimlerden olmayınız.” diye buyurmuş ya Hz. Peygamberimiz (s.a.v.), bu hadisi ilk duyduğunda şaşıran ve manasını idrak edemeyen müslümanlar, hoca geçinen bu arkadaşımızın içinde bulunduğu hale bakarak manayı çok daha kolay kavrayabilirler diye düşünüyorum.
Şu satırdan sonrasını kendisine hitaben yazıyorum. (Mevzuyu doğru anlamak için önce videoyu izleyin)
Sevgili hocam!
Öncelikli olarak ifade etmeye kendimi mecbur görüyorum ki yaklaşık sekiz ay kadar önce, bir arkadaşımın gönderdiği bir mesaj ile senin varlığından haberdar oldum.
“Ağabey bir bakar mısın, hem ehli sünneti savunuyor hem de Seyyid Kutub’u? Bu nasıl tezattır? Ben işin içinden çıkamadım. Hem ehli sünnet olduğunu iddia edecek, hem de Hz. Osman’a hırsız diyen, hiç yetkisi olmadığı halde tefsir yazmaya kalkıp küfre sebep olacak yanlış yorumlar yazan Seyyid Kutub’u savunacak? Bu nasıl bir hoca?”diye not düşmüştü mesaj içerisinde gönderdiği videonun üzerine arkadaşım.
Seni orada ilk gördüğümde arkadaşımın izah ettiği tezatların kadar, beden dilindeki tuhaflık-sorun da dikkatimi çekmişti. İç dünyanın perişan ve hastalıklı hali, emin ol, iki bakışta kesinlik arz edebilecek kadar yüksek şiddette kendisini belli ediyor.
O gün, senin ruh dünyanın sağlıklı olamayacağına dikkat çeken yorumlar yazmıştım o mesaja cevap olarak. O gün bu gün ise senin videolarını her nerede görsem, tek bir saniyemi bile heba etmemiş, es geçmiştim.
Lakin, bu gün yine bir arkadaşımın gönderdiği bu videonu görünce, mecburen izledim. Geçenlerde ses getiren “Türkiye darül harpdir.” isimli paylaşımım sana sorulmuş ve sen de “Edebiyatçı ya da makale yazarı olan kişilerin” yorumlarına takılmayın tarzında cevaplar vermişsin. Ben senin yerinde olsaydım, muhatabımı açıkça belirten yorumlar yapmayı tercih ederdim. Şimdi emin olamıyorum kastettiğin edebiyatçı ben miyim, değil miyim.
Şayet kastettiğin, profilinde “Darül Fünun-u Şahane’de Edebiyat okudu” yazan ve dar’ül harp hususunda çok ses getirmiş ben isem, bu benim için bir cevap hakkı doğurur. Yok eğer kastettiğin ben değilsem, yine de bu aşağıda yazacaklarımı okuman belki senin için faydalı olur.
Pek şaşkın hocam!
Belki seninle yüz yüze karşılaşmak ve tanışmak nasip olmadı bu güne kadar. Ama şu genç yaşımda, senin onlarca kopyan ile, senin döndüğün çarkta döndürülmüş onlarca sözde ilim ehli ile yakinen tanışmak ve ciğerlerine kadar tanımak imkanı bulmuş birisiyim.
Öncelikle ifade etmek isterim ki ben edebiyatçı değilim. Profilimin müstear olduğunu, bu profildeki pek çok bilginin doğru olmadığını, başka müstear isimlerle de yazdığımı defalarca sayfamda ilan ettim. Gerçek ismimi ve kimliği mi de…
Şimdi, buyurmuşsun ki “Türkiye darül harp değildir. Çünkü bu kadar müslüman var. Türkiye’de islam’ın alametleri var. Ezan-ı Muhammedi de okunuyor.”
Sen de çok iyi biliyor ama bu videonda her nedense temas etmiyorsun ki, bir devletin darül harp olması hususunda, o devlette yaşayan insanların ne kadarının müslüman olduğunun, orada ezan okunup okunmadığının hiç önemi yoktur. Hanefi mezhebine mensup bir müslüman ilim adamının başvuracağı bütün muteber kaynaklar, darül harp meselesinde İmam-ı azam ile İmameyn arasında ictihad farkı olduğunu izah eder. Bu izahları verirken de senin uydurduğun gibi bilgiler sunmaz. Hatta “nüfusun ne kadarının müslüman olduğunun önemi yoktur.” der. Senin de mutlaka okuyup bildiğin ve uzunca yer ve zaman işgal edecek şeyleri burada tekrar yazacak değilim. İmam-ı Azam’a göre bir devletin darül harp olmasının şartı üçtür. İmameyne göre ise tektir. İmameyn “O devlette şeriat tatbik ediliyorsa orası darül islamdır. Edilmiyorsa darül harptir.” demiş ve başka da bir şeye bakılmayacağına hükmetmiştir. Bu güne kadar da muteber fakihlerin çoğu imameynin ictihadına göre fetva vermişlerdir. Zaten benim son paylaşımımda alıntı yaptığım Diyanet vakfı İslam ansiklopedisi de bu hususta aynı bu şekilde izahat yapmış.
Bütün bunlara rağmen, yaklaşık dört senedir onlarca kere darül harp meselesine temas eden yayınlar paylaşmış olmama ve bunların bir kısmında yukarıda özet geçtiğim hususları şer’i kaynakları ile izah etmiş olmama rağmen, “Bir edebiyatçı bozuntusunun uydurmalarına takılmayın” demeye gelen taktik sözlerinle, meseleyi şahsi algılarına ve nefsi çıkarlarına indirgeyerek ve net gerçekleri/fetvaları gizleyerek hareket etmiş olman, Seyyid Kutub meselindeki soru işaretleri kadar büyük soru işaretleri oluşturuyor, samimi bir Müslümanın kafasında…
Şimdi hocam, pek çok batı ülkesinde, Türkiye’de olduğundan çok daha serbest olarak ezan okunabiliyor, namaz kılınabiliyor, cuma günleri cemaati caddelere taşacak surette cuma namazları kılınabiliyor, Kur’an kursu talebeleri için yaş sınırı konulmuyor, hatta bilgin dahilinde mi bilmem, İngiltere’de yaşayan Müslümanlar kendi aralarındaki davalarda Şeriat hükümlerine göre yargılanabiliyorlar. İngiltere devleti bundan hiç sıkıntı duymuyor. Memureler başörtülü çalışabiliyor. Memurlar sakal bırakabiliyor. Orduları içindeki Müslümanlar, inançlarından ve ibadetlerinden yana hiçbir baskıya ve sıkıntıya maruz kalmıyorlar.
Bu Türkiye’de ise hala daha işçisi ve memuru, dini kimliğinden dolayı, namaz kılmak istediğinden dolayı, cuma’ya gitmek istediğinden dolayı sıkıntı çekiyorlar ama oralarda kimse kimsenin dinine ve ameline/ibadetine engel olamıyor.
Biliyor musun hocam, o gavur memleketlerindeki imamlar rahatça “şeriat” ya da “şer’i ahkam” gibi kelimeleri telaffuz edebiliyorlar. Bütün samimiyetimle söylüyorum, ben Türkiye’deki hiçbir cami imamının ne cuma namazından önceki sohbetinde, ne cuma hutbesinde ne de cami içerisinde başka bir zamanda, ağızlarından şeriat kelimesinin çıktığına denk gelemedim. Hem yine biliyor musun hocam, o gavur memleketlerinin hiçbir devlet büyüğü, Türkiye’deki bir takım devlet büyükleri gibi “Kur’an’ın iki yüz küsur ayetinin hükümleri sonlanmıştır” gibi açıklamalar yapma cesaretini kendilerinde bulamadılar. Ya da oraların polisleri Kur’an kursu talebelerinin peşlerine takılarak sırf Kur’an okudular diye, hiçbir terör eylemine katılmadıkları halde, onları göz altına alıp sorgulamadılar. Ama benim, Türkiye’nin büyük bir şehrinde okuduğum kur’an kursunu, daha çok yakın bir tarihte kaymakam, polis ve jandarma beraber bastılar. Sakalım var diye de beni göz altına aldılar. “O sakallıyı alın, alın hemen” diye talimat da verdiler.
Şimdi bu şartlar dahilinde Türkiye darül islam ise bu gavur ülkeleri nedir?
Bir de meseleye tersinden bakalım. Sadece İslam’ın emirlerinin tatbiki noktasında meydana çıkan engellere değil, İslam’ın yasaklarının serbest oluşu hususuna bakalım. Farkında mısın bilmiyorum, Türkiye şeriat ile yönetilmiyor ve anayasasında “İslam devletidir.” yazmıyor.
Bak, senin hayal dünyanın dışında nasıl bir Türkiye gerçeği var
Okumuş cehaletin nedeni ile ve terbiye edemediğin nefsinin yüzünden bir türlü göremediğin, görmek istemediğin ya da belki de ruh dünyandaki sorunların senin görüp kabullenmene mani olduğu nasıl bir gerçek Türkiye var:
– Bir islam devletinde asla olmayacak şekilde Türkiye de gayri müslimler de vatandaş. Oysa islam devletinde gayri müslimler vatandaş değil tebadır.
– Türkiye’de gayri müslimlerden cizye alınmaz. Oysa bir islam devleti gayri müslimlerden ya cizye alır ya da onlarla harp eder.
– Türkiye islam devleti olmadığı için ordusu da hukuken bakıldığında islam ordusu değildir ve gayri müslim vatandaşların(!) orduda askerllik yapması çok doğaldır. Halk da çoktan bunu kabullenmiştir. Hatta geçenlerde bunlardan bir asker ölünce en yetkili bakanlardan biri onun için de “şehit” demiştir. Düşünebiliyor musun hocam, İslam ordusu olduğunu iddia edeceksin ve içine gavurları da alacaksın?
– Bir İslam devletinde asla görülemeyecek şekilde, Türkiye’de hayatın her alanında kadınlar ile erkekler hem de tesettürsüz olarak birbirlerine karışabiliyorlar. İslam devleti zan ettiğin devletin, bunda yana hiçbir rahatsızlığı olmadığı gibi, bunu daha da fazla destekliyor ve kadın-erkek eşitliği iddiası ile bunun bir anda önce daha da artması için gece gündüz projeler geliştiriyor. Belki okulları, liseleri, üniversiteleri ve devlet kurumlarını hiç görmedenin. Bilmiyorum hiç minibüse de mi binmedin? Ya da en azından yanından da mı geçmedin? Sen nerede yetiştin hoca? – Kadınlar seçip seçilebiliyorlar.
– Erkeklerin cahilleri de idareci olabiliyorlar.
– Düşünebiliyor musun hocam, gayri müslimler vatandaş olabildikleri gibi devlet memuru da olabiliyorlar.
– Küfür sistemine tabi olarak kurulan partiler ve küfür üzere kanunlar çıkartan bir meclis Türkiye’yi yönetiyor.
– Küfür sisteminin insanı küfre sokan yeminini etmeyenler seçilmiş de olsalar vekil olamıyor, mazbata alamıyorlar. Sadece bu küfür yemini etmekle de kurtulamıyor vekiller, hemen her gün islam hukukuna zıt yasaları ya da kararları oylayıp onay vermek zorundalar.
– Her türlü haram, günah ve fuhşiyat serbestçe ve yasa korumaları ile “bir tercih hakkı” ve “Özel hayat” görülerek yapılabiliyor.
– Türkiye’de domuz eti yemek, satmak, hatta kasaplarda satmak bile serbest.
– Türkiye’de içki üretmek, pazarlamak, dağıtmak, satmak ve içmek serbest.
– Türkiye’de zina serbest hocam zina serbest!!!! Ve hiçbir cezası yok.
– Türkiye’de resmi olarak kanunlar da Türkiye’yi bir İslam devleti olarak tarif etmiyorlar. Ticaret hukukundan medeni hukuka kadar, ceza yasalarına kadar hiç bir şey İslami değil. (Son şeyhülislamlardan Mustafa Sabri efendi bu hususa dikkat çekerek “Medeni kanunun kabulü ile Türkiye darül harp olmuştur” diye yazmış. Bunu da daha önce kaynağı ile yayınlamıştım.”
– Türkiye halkının yüzde doksan sekizinin müslüman olduğu da bir masalsı söylem. Yüzde doksan sekizinin Müslüman olduğu ve İslam’ı bildiği bir ülkede küfür üzere ve felaketlere götürücü isyanlar üzerine bir yaşam ve rejim iki gün ayakta duramaz.
– O hastalıklı ruh halinden sıyrıl, nefsinin elinden kurtul ve sokakları, esnafı dolaş biraz. Sokaktaki insan amentüyü, islamın şartlarını, imanın şartlarını, dört büyük meleği sayamıyor. Geçelim bunları koca koca anneler, babalar doğru düzgün gusül abdesti almayı bilmiyor. Bunlardan çok daha büyük bir kitlenin ise gusül abdesti diye bir derdi bile kalmamış.
– Hayatın her anı, her mekanı günah ile dolu. Her an bir faiz reklamı. “Şeker bayramı kredisi” bile geleneksel olmuş. En sağlam molla görünümlü esnaf bile günde yüz kere kredi kartından cırtlatıyor. “E ne yapalım?” diye bir bahane türemiş, kendilerini kandırıyorlar.
– İçki içmeyen, kızlarla flört edip zina etmeyen gençlere “sorunlu” diye bakılıyor. Anneler babalar kızlarını oğullarını bilerek ve isteyerek zinaya, harama, şatafatlı ve isyan-küfür üzere bir hayata sevk ediyorlar.
– İstatistik yapanlar, liselerden bakire olarak mezun olanların oranını yüzde on olarak tahmin ediyorlar. Üniversiteleri zaten mevzu etmeye değmez. Kantinlerde prezervatif satıyorlar.
– Resmi bir araştırma bu kadar dinsizlik, maneviyatsızlık, isyan, küfür, nefsaniyet, zulüm, sevgisizlik batakhanesine dönüşmüş olan Türkiye’nin vatandaşlarından dörtte üçünün ruh hastası olduğunu tespit etmiş. Bir bak etrafına, ne kadar çok insan yeşil reçeteli ilaç kullanıyor.
– 22 yaşında olan, adı bir peygamber adı olan esnaftan bir kişiye “gusül abdestinden” sordum da “O ne abi?” dedi..
– Ailesi mutaassıp bilinen 18 yaşındaki lise mezununa “İmam-ı Azam’ı duydun mu?” diye sorarken yanımdaki arkadaşım böyle bir soru sormama bir an şaşırmıştı ama ben o gencin “duymadım” cevabını vereceğine emindim ve öyle cevap verince arkadaşım bir daha şaşırdı.
– “İnancım var. Müslümanım” diyen emekli bir TSK subayına İslam’ın şartlarını sorarken de doğru cevap veremeyeceğinden emindim ve “Dokuz muydu, on bir miydi” diye mırıldandıktan sonra doğru cevabı veremedi.
– Herkes biliyor ki askerin çoğunun guslü yok. Ve bu rejim onlara harami olsunlar diye bilerek haram yediriyor.
– “İmam nikahı”nın bir tercih hakkı olduğunu düşünen, hakkında hiçbir şey bilmeyen milyonlarca sözde müslüman var bu ülkede. 32 farzı bilemeyeceklerini bildiği için geline de damada da bunları sormayan binlerce sözde hoca da var…
İstersen çevrendeki çok küçük bir azınlığın arasından sıyrıl ve gir bi gençlerin ve halkın arasına ve sor bakalım, Mihrap Ne? Minber ne? Fıkıh ne? Tefsir ne? Mekruh ne? Müstehap ne? Dört melek hangileri? Gusül ne? Guslün farzı kaç?
Sana iddia ediyorum, ispat da ederim, bu memleketin yarısı bile Müslüman değil. Yarısı bile müslüman olsa ekranlar, gazeteler, dergiler, sokaklar, caddeler böylesine iğrenç olamazdı. Çünkü müslümanlar bunca rezalete kayıtsız kalamaz ve düzeltirdi.
En sakin caddelerde bile 8-10 güzellik salonu var ve bunların bir kısmı sırf fuhuş için açık. 13 yaşındaki kızlar haftada iki kere güzellik merkezine gidiyorlar ki bunlar sosyete kızları değil, herhangi bir mahallenin sakinlerinin kızları. Her taraf cinsiyet değişimi yapan merkezlerle dolmuş. Kestiren sokaklarda terör estiriyor. Bizim mahalle karakolundaki hemen her polisi tanırım. Çoğu yakın arkadaşım. Onların yaptığı tesbite göre sadece bizim mahallede (dikkat semtte değil mahallede) tam 68 tane fuhuş evi var. Buralarda 190 küsur kadın çalışıyor. Bu kadınlardan Yaklaşık üçte biri evli ve çocukları var ve kocalarının rızası ile bu köpekliği yapıyorlar.
Hala diyanet kadrosunda mı hizmet veriyorsun ya da Haseki‘de okurken yeyip içtiniz mi bilmem ama bu İslam devleti(!) sizin masraflarınızı da maaşlarınızı da genel evlerden topladığı vergilerle ödedi-ödüyor.
Manukyan‘ın aldığı vergi ödülünü hatırlatmaya gerek yok, zaten zihninde çakmıştır o hatıra şu anda… Ama sakın miden bulanmasın, her İslam devletinde böyle sızmalar olabilir değil mi hocam? Zaten sen ve senin gibiler devlet yetkilisi olmadığınız için size bir vebal yok değil mi hocam? Ya da ne bileyim yine bir şeyler bul ve uydur da kendini bu yükten kurtar be hocam?
Buraya daha yüzlerce belki binlerce madde ekleyerek hem devletin uygulamaları hem de halkın hali açısından bakıldığında Türkiye’nin diğer darül harp devletlerinden hiçbir farkı olmadığının, ZERRE KADAR farkı olmadığının ve pek çoğundan daha bozuk, daha adaletsiz, daha sapkın bir halde olduğunun daha geniş izahlarını yapabilirim ama anlamak isteyene bu yazdıklarım da kafi..
Fıkhi açıdan da nereleri bir daha okuyup kabul etmen ve ayak sürtmemen gerektiğini eminim benim kadar iyi biliyorsun.
Sana en vahim olan gerçeği de söyleyeyim ve çok dar vakitte, acele ile yazdığım bu savunma hakkımı sonlandırayım:
“Bu memleket ta 150 senedir senin gibi asalak ve ahmak tipler yüzünden, sözde hocalar ve İslamcılar yüzünden bu halde ve yüz elli senedir doğru düzgün islam alimi yetişmediği, senin gibi imalat hataları yetiştiği için, haramla beslenen hocalar yetiştiği için bu küfrü yıkamıyor.
Düştüğü halde, kendisinin ayakta olduğuna inanan birisini kim nasıl tekrar ayağa kaldırabilir? Ya da lağımın ta içinde, en dibinde dünyaya gözlerini açıp dünyanın normal halini bu lağım çukuru gibi zan etmiş birilerine kim çiçek bahçelerini, gül kokularını anlatabilir?”
NOT: Bu yazı çok aceleye geldi. sana tavsiyem ben edebiyatçı müsveddesinin bu hususlarda daha önce kaleme aldığı onlarca yazıyı bulup istifade etmen.
Yumurtanın beyazı, sarısını kuşatıp etrafında bir daire oluşturduğu gibi, birinci kat sema da , dünya ile diğer gezegenleri ihata ederek kuşatmıştır. Bu dünya birinci kat semanın yanında bir yüzüğün Arabistan yarımadasında işgal ettiği yer kadar mekan tutar. Semadaki her üst kısımda bulunan tabaka da; genişlik ve azamet bakımından altta bulunan tabakaya göre o oranda azim ve büyüktür. (Yani birinci kat sema, ikinci kat semaya kıyasla Arabistan yarımadasındaki bir yüzük kadardır, ikinci kat sema, üçüncü kat semaya kıyasla Arabistan yarımadasındaki bir yüzük kadardır, Yedi kat semanın biribirlerine oranları hep bu şekildedir.)
Dünyaya en uzak yıldız ne kadar mesafede ise, oradan birinci kat semaya da o kadar mesafe vardır. Gezegenler arasındaki mesafe ışık hızı ile ölçülür. Işık saniyede “üçyüzbin kilometrelik” muazzam bir mesafe kat eder. Yeryüzüne iki saniyede akisettiğine göre, dünyaya en yakın yıldızın “altıyüzbin kilometre” ötede olduğu anlaşılıyor. Alem-i kebir içinde daha binlerce, milyonlarca ve milyarlarca sene ışığı henüz dünyamıza ulaşmayan bir çok yıldızlar vardır.