Cemaatimizin her yerine sızmış olan gizli Ermeniler ve gizli Yahudiler arasında panik ve korku iyice artıyor. Keyifleri yok, yüzleri gülmüyor. Önlerini göremiyorlar, gelecekten ümitleri yok. Ne yapacaklarını da bilemiyorlar. Aralarındaki tartışmalar, bölünmeler de iyice artıyor.
Ben ise daha hiç darbe vurmadığımı, sadece meydanı şöyle bir hareketlendirdiğimi açıkça yazıyorum. Şimdi bir bakıyorum, İstanbul Avrupa yakasındaki Sultanahmet Yüksek Öğrenim Erkek Öğrenci Yurdu’nda, Kaan Özeşer isimli bir gizli Yahudi var. Bizim aramızda Kaan diye bilinse de gerçek adı Cohen olan bu gizli Yahudi kişiye bir neşter vurulsa, sadece o değil, peşi sıra yüzlerce benzeri kişinin can damarı kesiliyor. Tek hamlede topluca oyundan düşüyorlar. Hem de gürültülü şekilde düşüyorlar.
Sadece Cohen Özeşer hakkında soruşturma başlatılmasını sağlasak, soruşturma kısa sürede Gülderen ve Alihan Kuriş’e ve Seyfettin Alkan’a da çıkıyor. Hemen ardından Gülderen ile Alihan’ın etrafında toplanmış gizli Ermeni, gizli Yahudi, gizli mason, gizli kara paracı, gizli sübyancı, gizli işkenceci, gizli vatan haini ve devlet/millet düşmanı kişilere de çıkıyor. TCK’de suç olarak tanımlanmış onlarca eylemin, bunlar tarafından sayısız kere yapıldığı, suçların organize halde işlendiği ve işlenmeye devam edildiği meydana çıkıyor. İlim, irfan yuvası olarak bildiğimiz çok sayıda kursumuzun bile mafya tarzı kara para işlerine alet edildiği hatta insan ve organ kaçakçılığına dahi alet edildikleri meydana çıkıyor. Çoktan söylemiştim, hakikaten çok gürültü çıkacak ve meydana çıkan hakikatler sadece Türkiye’yi değil, dünyayı da sarsacak.
Evet, evet… Hiç abartmıyorum, öyle olacak ve gerçekten de bir neşter vurmalık işleri var.
Mücadelemi, yazılarımı, sürekli olarak takip eden kardeşlerimiz, bir süre önce Mehmet Yetkin’e ve Halil Yurtsever’e ve daha başka başka kişilere kripto dediğimi, gizli Ermeni ve gizli Hristiyan dediğimi ya da gizli Yahudi dediğimi ya da mason dediğimi hatırlarlar.
O zamandan bu ana kadar, bu konularda bana tek kişi bile dönüş yapmadı. “Siz ne diyorsunuz, olur mu hiç öyle şey?” diyemediler. Kendilerini de savunamadılar, yakınları ve mesai arkadaşları da bunları savunamadı. “Şerefiyle, samimiyetiyle, imanıyla, takvasıyla dinimize, milletimize, devletimize hizmet etmiş olan benim babama/amcama/dayıma siz kim oluyorsunuz da hain diyorsunuz? Gizli kimlikli diyorsunuz? Haddinizi bilin? Ayrıca Türkiye bir hukuk devleti, bu yayınları/iftiraları kaldırın yoksa sizden davacı olacağız” diyen hiç kimse de çıkmadı. Mason tarikatından da bir yalanlama gelmedi. Alihan Kuriş ve Gülderen Kuriş ne kadar susuyorsa, diğerleri de aynı endişe ve panikle o kadar susuyorlar. “Sükut ikrardan gelir” denildiği gibi, hepsi birden sustular, susuyorlar.
Cemaatimizin içini, tıka basa gizli Yahudilerle, gizli Ermenilerle, gizli masonlarla, kara paracılarla, hainlerle doldurmuşlar. Dinimize, ümmetimize, peygamberimize, hazretimize, milletimize/devletimize ihanet eden münafıklarla doldurmuşlar. Yanı sıra yaptıkları insanlık dışı kara para işleri ise ayrı bir dert…
Henüz bunların sadece birkaç tanesini ifşa ettim. Bunlardan bir kişi var ki bu güne kadar aleyhinde tek bir söz bile etmedim. Son zamanlardaki sarsıcı ifşalarıma/yayınlarıma herkesten çok o kişi destek vermeliydi ve o bilinen tok sesiyle “Evet kardeşlerim, şükürler olsun ki bu günleri de gördük. İçimize sızmış bu hainlerin ifşa olmaya başladıklarını da gördük” diyerek söze başlamalı ve ardından iki saate yakın sohbet etmeliydi. Sohbetine bol bol hatıralar eklemeli ve “Biz Lütfü Ağabeyden, biz Müftü ağabeyden böyle duyduk, dinledik. Buyururdu ki…” diye anlatmalı, takviye etmeliydi. Yapmadı…
Sohbetleri onlarca senedir çok çok beğenildiği ve istifade edildiği halde, kayıt edilmesine ve yayılmasına, istisnalar hariç asla izin vermeyen, kayıt edip yaymak isteyenleri cehennemle korkutan bu kişinin kim olduğunu arif olanlar çoktan anlamıştır. Son derece muttaki, son derece gayretli, son derece samimi ve hakiki bir hizmet adamı görüntüsüyle onlarca senedir sahada olan bu kişi, sürekli hatıralar uydurmak ve bunlarla kardeşlerimizi yönlendirmek zorunda olduğu için mi, siyasi hiçbir yönü bulunmayan dini sohbetlerinin kayıt edilmesine ve yayılmasına izin vermedi. Bu ilim kıtlığı zamanında, ilim yokluğunun maddi ve manevi felaketlerin yayılmasına sebep olduğu bu deccal çağında, bu zulüm ve gözyaşı çağında neden sohbetlerinin kayıt edilmesine ve yayılmasına bu kadar karşı çıktığı hususu bile üzerinde günlerce konuşulacak bir husus…
Söz konusu kişi de sustu. Çünkü, neler bildiğimi, ne yapmaya çalıştığımı anlayabilecek, bunu öngörebilecek vasıfta ve öğrenebilecek bağlantılar içinde olan bir kişi o…
O kişi Behlül Karak…
Belki de yazının bu kısmına geldiğinde “Hayır, olamaz, o kadar da değil” diyen samimi kardeşlerimiz olacaktır. Lakin, acı gerçek bu… Behlül Karak da gerçek kimliğini ve dinini, ayrıca bağlantılarını gizleyerek onlarca senedir Süleymanlı bir hoca efendi rolü oynadı. Behlül Karak da daha çok gizli Ermenilerin sızmış olduğu şu cemaatimizin içindeki gizli Ermeni ve gizli hristiyanlardan olan bir kişi. Ermeni olsa da Katolik hristiyan olan bir kişi.
Hatta öyle bir kişi ki bağlantıları çoktan dünya geneline yayılmış, katolik Hristiyan alemindeki en üst kişiler tarafından gerçek kimliği bilinen, saklanan ama irtibat halinde olunan bir kişi. Türkiye, gizli Ermeni ve gizli piskopos olan Said-i Nursi gerçeğini/şokunu ve ayrıca gizli Ermeni ve gizli kardinal olan Fethullah Gülen gerçeğini çoktan sindirdi, kabullendi. Lakin Türkiye’de sadece bir tane gizli kardinal yok.
O gizli kardinallerden biri de Behlül Karak… Kırmızı kardinal şapkası takarak, dünyanın farklı yerlerindeki hristiyan cemaatlerinin içinde gizlice hristiyan ibadetleri yapan Behlül Karak…
Evet, evet… Benim de talebeliğimde hocam olan, duruşundan ve ilminden çokça istifade ettiğim ve “iyi ki buralarda böyle bir duruşta ve gayrette olan bir hoca efendi var” dediğim Behlül Karak… Adımı Talha koyan, bu süreçte sözde keramet gösteren Behlül Karak… Bana bu yolu tanıtan, bu yolun büyüklüğünü anlamamı sağlayan ve sevdiren Behlük Karak… Lakin simasına baktığımda her seferinde “Bir sıkıntı var. Bu adamın duruşu, gayreti, ilmi, sohbeti, ibadeti bir yana ama simasında bir sıkıntı var. Düzgün bir siması ve enerjisi yok. Yüzünde nur yok. Nedir bu hal” deyip durduğum ve bir defasında o beni derince süzerken, benim de kendisini derince süzdüğüm ve o anı hiç unutmadığım Behlük Karak… Çok ileri seviyede metafizik kabiliyetleri de olan, bunları alasıyla kullanan, bu sayede rolünü çok profesyonelce oynayan hatta keramet zan edilecek istidrac halleri sergileyen, bu sahada bir de cinlerden istifade eden Behlül Karak… Bir yandan bana bu yolu gösteren, öğreten ve bu yolda devam etmemi isteyen, arka plandan ise beni bu yoldan, o kurstan ve ilim tahsilinden hatta bu dünyadan uzaklaştırmak için gece gündüz çetesine büyüler yazdıran/yaptıran, üzerime büyüler yağdırtan Behlül Karak…
Neden Kırklareli’de birlikte sözde hizmet, aslında ihanet ettikleri Halil Yurtsever’e gizli Ermeni ve Hristiyan dediğime itiraz etsin? Benim ifşa etmeme gerek var mı, zaten biliyor. Ben onların bulunduğu kursa, üniversite talebesi olarak gitmeden önce de bunlar birbirlerini biliyorlarmış. Sistem içinde sistem, “cemaat içinde cemaat” kurmuşlar. Behlül Karak Kırklareli idarecisi, Halil Yurtsever söz konusu kursun idarecisi. Sadece bunlar mı, oralardaki sözde hoca efendilerin ve hoca hanımların çoğu kriptoymuş. “Lütfü abiii derdi kiiii” diye bahsettiği kişi de üstadı. O da Ermeni ve Hristiyandı.
Anlatılacak o kadar çok şey var ki, sesli anlatsam bile saatlerce sürecek. Onlarca isim, hatıra, mekan, şahit geçecek. Sonra? Yine susulacak, yine susulacak ve bu devran böyle devam mi edecek? Hayır… Artık bunların hepsi, en tepede olanlarına kadar hepsi temizlenecek. Şimdilik birkaç kelam daha edip sonra kimin ne yapacağına, ne yapmayacağına bakacağım ve birkaç ihtimalli planımdan hangisi uygun düşüyorsa, o planla bunların üzerine gideceğim. Bunları süpürmeye, temizlemeye devam edeceğim. Karşıma bütün dünya dikilecek olsa bile…
Behlül Karak
Böyleleri açıkça lehime ya da aleyhime bir duruş, tavır sergileyemezler. Açıkça benden yana dursalar, mensup oldukları asıl davalarına/yollarına, asıl dinlerine ve teşkilatlarına/cemaatlerine büyük kötülük yapmış olurlar. Kendileri de iyice sıkıntılara, tehlikelere düşerler. Açıkça bana karşı duruşları olsa, gerçek kimlikleri ifşa olur, tartışmalar çıkar ve çorap söküğü misali olurlar. Bu nedenle böyle kişilere, şahsıma dair ve Akademi Dergisine dair sorular sorulsa, yıllardır yaptıkları gibi geçiştirirler.
Seyfettin Alkan da bunca yıldır böyle yaptı. Neden? O da soyunun bir yanı Ermeni, bir yanı Yahudi olan bir kişi. Akrabalarının arasında çok kripto var ve yol ünlülere de çıkıyor. Banu Alkan’la bile akraba ve o kursta “Banu Alkan benim teyzemdir” diye bana anlatan talebe dahi vardı. Kendileri gibi kripto olan ailelerin çocuklarını, cemaatimizin içinde sözde hoca, sözde hizmet adamı ama aslında hain olarak yetiştirdikleri bir iç sistemleri var ve bu iç sistem, bu kriptoların çocuklarını çoğunlukla Trakya’ya ve Türkiye’nin denize kıyı olan illerine dağıtıyor. Çünkü Türkiye’deki kripto kimlikli aileler daha çok buralarda ikamet ediyorlar.
Seyfettin Alkan
Seyfettin Alkan yıllarca bir yanına Abdurrahman Bozan’ı, öbür yanına Hızır Özkök’ü alarak az mı kadraja girdi. Hiçbir şey bilmeyen samimi kardeşlerimiz bile, onların simalarına bakarak daralıyordu. Son derece bozuk karakterli, bozuk niyetli, geçimsiz, kibirli, bön, samimiyetsiz hallerini gizleyemeyen bu iki borazana, Seyfetin Alkan neden bu kadar alaka gösterdi, neden sahip çıktı, destekledi, yükseltti… Çünkü Seyfettin Alkan gibi Hızır Özkök ve Abdurrahman Bozan da gizli Ermeni ve gizli Hristiyan kişiler. Her safhada, her kısımda “cemaat içindeki cemaat”in iç dayanışması var. İşte Behlül Karak da “cemaat içindeki cemaat”in en kıdemli ve gizli kardinal de olan adamlarından biri…
Melburne Turkish News, 26 Haziran 2014 tarihinde sosyal medya hesabında bir paylaşım yaptı. Avustralya İslam Kültür Merkezi Birliği’nin Kur’an ziyafeti verdiğini haberleştirmişti.
Haberde isimleri geçen
– Abdurrahman Bozan, Ermeni ve Hristiyan
– Hızır Özkök, Ermeni ve hristiyan
– Behlül Karak, Ermeni ve hristiyan
– Mürşit Avşar, Ermeni ve hristiyan
– Erkan Ayçiçek, Ermeni ve hristiyan
– Ramazan Öztaş, Ermeni ve hristiyan
– Recep Kalyoncu, Ermeni ve hristiyan
– Yücel Erbaşı (Haberci), Yahudi/Ermeni karışık soydan ama Ermeniliği/hristiyanlığı baskın yaşıyor. Tıpkı Diyanet işleri başkanı ve gizli hristiyan Ali Erbaş gibi…
Haberde ismi geçmeyen ama o gün orada olan, Türkiyeden gidenler de dahil, daha çok sayıda gizli Ermeni ve gizli Hristiyan vardı orada.
Abdurrahman Borazan, 2014, Melburne, Avustralya
Abdurrahman Borazan, günün mana ve ehemmiyetine uygun surette bir sözde takke de takmıştı. Kardinal şapkası misali kırmızıydı. Bu çete, bu “cemaat içindeki cemaat”, Avustralya ziyaretinin herkese açık kısmında sözde Kur’an ziyafeti verdi ve İslami hizmetlerimize dair konuştu. Lakin arka planda, Avustralyalı hristiyanlarla bir arada kaldıklarında gerçek kimlikleriyle, gerçek niyetleriyle konuştular. Sonra gerçek dinlerine göre hristiyanca ibadetlerini de yaptılar. Bu yaptıklarından da büyük bir haz aldılar, büyük bir zafer hali gibi olduğunu değerlendirdiler. Kim bilebilir, belki de “Bundan sonra bu ümmet bir daha asla ayağa kalkamaz. Silsile-i Sadatın son hakiki mürşid-i kamilin yolunu/cemaatini de tamamen ele geçirdik ve istediğimiz yönde götürüyoruz” diye sevinçle kadeh de kaldırmışlardır.
Ben neler neler anlatacağım, şu ana kadar anlattıklarım aslında sahada bir yoklama çekmekten, son somut gelişmeleri, tepkileri ya da tepkisizlikleri takip etmekten başka bir şey değil. Daha kimleri kimleri ifşa edeceğim ama öncesinde azıcık daha bekleyeceğim. Bu bekleme süresi içinde sadece çok mühim olmayan ama bilinmesi gerektiğini düşündüğüm birkaç “cemaat içindeki cemaat” militanını daha ifşa edeceğim ve biraz da hatıralar anlatacağım. Asıl büyük bombayı sonra patlacağım ve daha önce ifade ettiğim gibi, o vakit cemaatim içinde büyük fırtına kopacak, bu fırtına, sonrasında bütün Türkiye’yi saracak, Türkiye içindeki denge çivileri yerinden oynayacak, patlamanın altında hükumet de kalacak. Sonra bu fırtına, bu patlama dünyayı sarmaya başlayacak. Devletimin, cemaatimin içinde bu hainlikleri yaptıran ülkeleri, hükumetleri, onların gizli servislerini, onların iç dengelerini, onlarını mafyalarını sarsacak. Çok büyük hadiseler olacak.
Türkiye içinde ya da dışında cemaatimin müesseselerini kara para işlerine, ta insan kaçakçılığına, organ kaçakçılığına kadar bulaştıranlar, bu müesseseleri Vatikan’ın insanlık dışı kara para işlerinin, Kraliçe Elizabet’in insanlık dışı kara para işlerinin içine dahil edenler, dünyanın farklı farklı yerlerinde kısa sürede oyundan düşecekler ve çoğu idam edilecekler.
Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi
Melburn Turkish News’ın söz konusu sosyal medya paylaşımı için buraya tıklayın.
Hocam hayırlı günler.Dün sizle konuştuktan sonra rüyamda kursun önünde şiddetli rüzgar olduğunu,esen rüzgar ile çer çöp ne varsa kursun giriş kısmına dolduğunu gördüm. O esnada bir talebemde girişte set üstü bir ocağın iki tuşuna basıp gazı havaya veriyordu.Ona mani oldum.Esen rüzgar ile gazın karışmasıyla insanlara zarar gelmesin diye.
Mehmet Fahri Serkaya:
Hayırlı günler. Büyük hadiseler yaşanacak. Cemaat birbirine girecek. Çoğunluk samimi değil zaten… Samimi olmayan herkes, kendini kurtarmak için diğerini yakmaya başlayacak. Tartışmalar, kavgalar, iftiralar, karalamalar, dilekçe ve istifa tartışmaları, suçlamalar, suç duyuruları çok yayılacak. Galiba hükumete, hükumetin çalıştığı yabancı ülkelerin gizli servislerine bile bırakmayıp bu samimiyetsizler birbirleri hakkında suç duyuruları yağdıracaklar. Yaşayalım görelim bakalım, nasıl olacak. Rüzgar görmek iyidir ama şiddetli rüzgar görmek her zaman iyiye yorulmaz. Şiddetli rüzgar, büyük hadiseler demektir. Tehlikeler demektir. Sıkıntılar demektir. Nizamın/düzenin bir anda alt üst olması demektir. Dengelerin aniden değişmesi demektir. Böyle bir rüya görüldüğünde kötü günlere hazırlıklı olunmalı.
Rüyada ocak görmek de aslında iyidir. Lakin senin rüyandaki ocak ve gaz, cemaat içindeki milyonlarca münafık, yiyici, menfaatçi kadın ve erkeklerin halini temsil ediyor. Gaz, onların bu güne kadar elde ettikleri maddi ya da manevi dünyalık menfaatler. Mal, mülk, para, makam, itibar, şöhret v.b.
İşte o gaz yani bu sefil kişilerin menfaatleri aniden kesilecek. Devamı gelmeyeceği gibi, şu ana kadar elde ettiklerine de el konulacak. Tıpkı FETÖ operasyonlarında olduğu gibi…
M** (Akademi Dergisi takipçisi) 4 Mart Cuma, 16:02
Saygıdeğer Hocam, yüksek müsadenizle bir konu hakkında düşüncelerinizi merak ediyorum. Şuan kpss tarih çalışıyorum ve aklıma takılan bir konu var. Biz Türkler nereden geldik? O kadar parça parça ki bunu aklımda bir türlü oturamıyorum. Ya da bu konuyu okumak için bir kaynak öneriniz var mı?
Mehmet Fahri Sertkaya, 4 Mart 2022, 16:41
“Türk diye bir ırk var mı, yok mu?”
Nuh a.s’ın oğullarından olan Yafes’ten geldik. Diğer oğlu olan Sam’dan da Yahudiler geldiler. Nuh a.s.’ın irtihalinden sonra, uzun zaman Yafesin evlatları ile Sam’ın evlatları sorunsuz devam ettiler, bir arada yaşadılar. Kız aldılar, verdiler, kaynaştılar. Her kesin kanı, kodları birbirine karıştı. Bu olduktan sonra gelen ve “Ben-i İsrail’in peygamberleri” dediğimiz binlerce peygambere de aslında hem Sami/Yahudi hem Sami/Arap hem de Yafesi/Türk denilebilir. Zaten geçenlerde anlattıklarımla bunun fark edilmesini de sağladım. Yuşa aleyhisselamın, Musa aleyhisselamın, Davud aleyhisselamın kodlarında hem Sami/Araplık hem de Yafesi/Türklük de vardı, etraflarında Türkler de çoktu. Tarihe geçmiş en büyük Türklerden biri olan hazret-i Zülkarneyn de “İsrailoğullarına gönderilmiş hak peygamber” olarak bildiğimiz peygamberlerle akrabaydı. Yani on binlerce senedir Türk, Arap, Yahudi denilen ırklar aynı temelden geldi. Hepsi kardeş, hepsi akraba… Zaten İslam’da ırkçılık da katiyen yasak/haram… İblis sonra oyunlar kurdu, Sami/Yahudi olanları kafaladı ve onları satanistliğe kadar sürükledi. Kendine bağladı, soylarını, tarihlerini onlara hep yalanlarla farklı anlattı, anlattırdı.
Böyle İblis tarafından kandırılan Yahudiler ve Türkiye’deki gizli Yahudiler, çıkıp her fırsatta “Türk diye bir ırk var mı, yok mu?” diye tartışma çıkartırlar. Kendilerince Türklerin de Yahudi olduklarına, bunu bilmediklerine ve asimile olduklarına inanırlar. Bu nedenle kendilerine “Öztürkler” derler. Türkiye’deki çok sayıda gizli Yahudi aile bu soy ismi taşır ve ticari müesseselerine de bu ismi verirler. Hatta bu gizli Yahudilerden birinin yazdığı sözde bir mehter marşı da vardır. Kendilerince “Yeni Malazgirt Marşı” da derler. Türklerin tarihteki tartışılamaz surette gözler önünde olan muazzam galibiyetleriyle, üstünlükleriyle kendilerince övünürler. O zamandaki Türklerin de aslında Yahudi olduklarını bilmeyen Yahudiler olduklarına inanırlar. Türkiye’deki meşhur gizli Yahudi mafya babalarından biri olan Sedat Pek-er de zamanında “Öztürkler” diye bir internet sitesi açmıştı. Bunun açılışını merasimle yapmıştı. O yemekli, eğlenceli merasime gizli Yahudilerden kalabalık bir grup katılmıştı. Aralarında kimler, kimler vardı.
İşte Fatih’in oğlu 2. Bayezid de bu gibi iddialarla yoldan çıkartıldı. Kendini, Yahudi olduğunu sonradan çözmüş, anlamış bir Yahudi olarak kabul etti. Sonra mason da oldu, satanistliğe kadar ilerledi. Etmediği zulüm ve ihanet, sapıklık ve rezalet kalmadı. Sonunda oğlu Yavuz Sultan Selim Han tarafından zehirlenerek ve ibret-i alem olacak surette öldürüldü. Son zamanlarda mezarı da rezalet/pislik merkezi… Bu dahi hikmetsiz değil. Cemaatimizdeki hoca efendilerden ve hoca hanımlardan bazılarına da onlarca senedir “Senin soyun/aslın hep Yahudi. Siz asimile oldunuz, aslınıza dönün. Zaten bakın Türkiye’de siyasi, mali, askeri güç hep bizde. Boşa çile çekmeyin” dediler, bazılarını kandırdılar ve kendilerine çalıştırdılar, çalıştırıyorlar.
Hazret-i üstazımızın kızlarından Ferhan, onun çocuklarından Gülderen Kuriş ve Mehmet Beyazıt Denizolgun, bunların çocuklarından Alihan Kuriş ve Fatih Süleyman Denizolgun da kendilerini Yahudi, mason, satanist kabul eden kişiler olup çıktılar. Devşirildiler ve büyük zararlara sebep oldular. Her türlü ihanetin ve kara para işlerinin, TCK’ya göre de ağır suç kabul edilen suçların, bağlantıların içindeler.
Cemaatimizin hedefine ulaşmasına onlarca senedir mani oldular, hızını kestiler, ihanetler ettiler, samimi Süleymanlılara çok eziyetler ettiler, onları cemaatten uzaklaştırdılar, kimilerini öldürttüler, büyücülükle de saldırdılar ve son zamanda ise cemaatimizin idaresini tamamen ele geçirdiler.
Ferhan’ın kocası Kamil Denizolgun da müslüman değildi. Soyunun bir yanı gizli Ermenilerden, bir yanı gizli Yahudilerden geliyordu. Hazret-i üstazımızın, deccal küfrünün en şiddetli zamanında, her insanın aklının dahi kaldıramayacağı nasıl da büyük çilelerle ve nasıl da dahiyane siyasetlerle bu dini ayakta tuttuğu, her şartta yol alıp hizmetine devam ettiği, oyunlar içinde oyunlar kurduğu yakında herkes tarafından kesin şekilde anlaşılacak. Hiç kimsede şüphe kalmayacak. Zira istenenden, beklenden çok çok fazla deliller, ispatlar meydana saçılacak.
Günümüzde de Yahudiler, bu tarihi gerçeği çarpıtıyorlar ve “Türkler de aslında Yahudidir” diyorlar. Öyle değil, anlattığım gibi… Akrabalık çok, ortak kodlar/genler çok. O gözle bakılacaksa Yahudi bildiklerimize Türk ve Arap da denilebilir. Türk bilinenlere Arap ve Yahudi de denilebilir. Arap bilinenlere Türk ve Yahudi de denilebilir. Bu, nasıl bakıldığına bağlıdır. Neticede bütün insanlar bir Adem ile bir Havva’nın evlatlarıdır. Ayrıca Nuh tufanından sonrasına bakılırsa, günümüzdeki bütün insanların ikinci babası da Nuh peygamberdir. Hatta anlatmıştım, o devir o kadar karışık ki o zamanlarda dünya insanlarının genleri arasına uzaylı insan türlerinin genleri bile karıştı. Öyle Yahudilerin iddia ettiği gibi değil bu işler. Herkesin geninde herkesin kodları var. Hatta uzaylı kodlarına kadar…
İblis’in Yahudileri kandırdığı gibi, İblis’le Havva’nın cinsi münasebetinden ayrı bir insan soyu da gelmemiştir.
On yıl önce anlattığımda, duyurduğumda Türkiye’de çok ses getirmişti ve artık herkesin duyduğu, bildiği gerçeklerden biri haline geldi ki kendilerini Sam’dan bu yana safkan Yahudi zan eden o kişiler, geçmişte adeta soyları kuruyacak hale geldiler. Hazar Türkleri Yahudileşti ve kendilerini Yahudi kabul ettiler de dünya üzerinde Yahudiyiz diyenler tükenmemiş oldular. An itibariyle şu dünyada kendini Yahudi bilenlerin en az yüzde doksan beşi aslında Hazar Türkü…
Böyle bu kadar karışık bu işler…
Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi
Yazıya bazı eklemeler:
Kendini Yahudi görmeye başlayan ve onlarca sene cemaatimize büyük darbeler vuran Ferhan Denizolgun (mavi kıyafetli) ve onun gibi kendini Yahudi kabul eden kızı Ayşe Gülderen Kuriş (arkasında, çizgili kıyafetli)
Alihan Kuriş’in annesi olup da cemaatimizi arka plandan gizlice ve Yahudice yöneten Ayşe Gülderen Kuriş
Ayşe Gülderen Kuriş
Ferhan Denizolgun’un kocası olup da gizli Yahudi/Ermeni karışık bir soydan gelen Kamil Denizolgun
Soy ismindekinde -ol ve -gun heceleri, Türkiye’deki gizli Yahudi ailelerde, isim ve soy isimlerde sık kullanılmıştır. Misal: Ongun, Oral
Kamil’in kendine göre solundaki kişi Arif Ahmet Denizolgun’dur. Sağındaki kişi Mehmet Beyazıt Denizolgun’dur. Kamil’in üçüncü çocuğu Ayşe Gülderen Kuriş’tir. Alihan Kuriş, Ayşe Gülderen Kuriş’in oğludur.
Bu soyun mensupları asırlardır Türklerin arasında Türk ve Müslüman gibi görünerek, münafıkça yaşamaktadırlar.
AKPKK organize suç, terör ve ihanet örgütünden millet vekili olmakta bir beis görmeyecek kadar ayarı kaçık bir kişi olan, dinimizi, yolumuzu ve değerlerimizi her fırsatta siyasete ve kara para işlerine alet eden Fatih Süleyman Denizolgun.
Fatih Süleyman, Mehmet Beyazıt Denizolgun’un oğludur. Arif Ahmet Denizolgun karşısında AKPKK suç örgütü hep Mehmet Beyazıt Denizolgun’u desteklemiş, onu cemaatin başına getirmek istemiş ama muvaffak olamamıştır. Mehmet Beyazıt Denizolgun da AKPKK’den millet vekili yapılmıştır.
Sonrasında oğlu Fatih Süleyman da milllet vekili ya da doğru ifadeyle AKPKK militanı yapılmıştır.
Cemaatin idaresindeki Gülderen ve Alihan Kuriş, Fatih Süleyman’la da sık sık paslaşmaktadır. Gerçek kimlikleri, niyetleri, bağlantıları, suçları açıkça gözler önünde olan bu çete, cemaatimizi Yahudi/Mason zihniyetiyle idare etmektedir. Cemaat ve ülke içinde dev gibi büyümüş bunca sorunların gerçek sebepleri işte bunlardır. Sorunları çözmeyi istemeyen ve bu yolu kasten durduran, ayarından çıkartmak isteyen, işlemez hale getirmek isteyen bu ihanet zihniyetidir.
Kamil Denizolgun, Osmanlı devletini içten yıkan gizli Yahudi ve masonların önde gelenlerinden biri olan Mustafa Reşid Paşa’nın torunu mu…
Meşhur hain Mustafa Reşid Paşa ile Kamil Denizolgun arasında akrabalık var mı…
Milli Görüş camiasına yakınlığıyla bilinen Hürses gazetesi yazarı Fehmi Çalmuk, 28 Ağustos 2018 tarihli köşe yazısında, Süleymanlılar Cemaati ile ilgili dikkat çeken bir yazı kaleme aldı.
Dünya siyasetinde yaşanacak büyük hadiseleri haber veren bir rüyanın uzun tabiri
V… (Akademi Dergisi takipçisi):
Acayip bir rüya gördüm. İstanbul’da talebelik ve sonrasında bir yıl hoca olarak hizmet yaptığım vefa kursuna vardım. Beni oraya çağırmışlar. Kursa girdim sanki bir gün kaldım. Normalde kursun altı, paralı otoparktır. Benim oradaki görevliyle görüşmemi söylediler. Vardım otoparkın önünde, yolumuza bağlı değil gibi görünen, bir otopark görevlisi var. Selam verdim. Kendimi tanıttım. Geleceğimden haberi varmış. Tamam dedi. Burada çalışacak olanlar için yarın seçim yapılacak. Ben senin için oy kullanırım, senin buraya alınmanı sağlarım burada çalışırsın, yurttan ev kiranı, bazı masraflarını filan ödüyorlar. Hem çıkarmak da artık yokmuş dedi. Ben de tereddüt ediyorum. MFS’nin tarafında olduğum için burada huzur vermezler, ama çalışmaya da ihtiyacım var, diye düşünüyorum.
Sonra kursun idarecisi Hüseyin Bakır, geldi. Herkes ona hürmet ediyor. Ben de ayağa kalktım, bakalım benim yanıma gelecek mi diye bekliyorum. Ona bakıyorum, benimle göz göze gelmiyor. Herkesle konuştu ama bana bakmadan gitti. Demek ki, verdiğim mesajı almış, sosyal medya yasak vs denilerek hakikati daha fazla ne kadar gizleyebilecekler? Diye düşünüyorum.
Daha sonra, bir anda kursun bitişiğindeki binada oluyorum. Gülderen orada oturuyor. Baya eskimiş, içinde ahşap yapıları olan bir ev. Mutfakla beraber 3 oda var. Birileri vardı. Onları uğurladı, onlar gidince Gülderen ile karşı karşıya geldik. Eline ucu yassı, kalın tokmak benzeri bir ağaç aldı. Aklı sıra beni korkutup kovacak. Ben de elinden aldım, şimdi ben sana vurayım mı, dedim. Hemen pencereden kafasını çıkartıp, imdat diye, deli gibi bağırmaya başladı. Delirmiş halde idi. Siması tam kafayı yemiş kadınlara benziyordu. Normalde hiç görmedim, ama orada çok çirkin bir siması vardı. Sonra vurmadım ama, orası Ahmet Bey Ağabeyimiz’e ait oluyor. Oraya sahip çıkmaya çalışıyorum. Bana bazı emanetleri bıraktığını hissediyor ve anlıyorum. Gülderene bağırıyorum. Ahmet Bey Ağabeyimizin bıraktığı daha fazla emanet var demek ki, senin bu kadar çırpınmandan belli oluyor, mealinde sözler söylüyorum. Bir anda gözümün önüne, içkiyi içip içip, ateş yanmış ve sönmüş yerlerin kenarında ölmüş bazı kişilerin görüntüsü geldi. Genel olarak, münafık hoca tipli kişilerdi…
Mehmet Fahri Sertkaya:
Rüyada beni temsilen kendini görmüşsün. Günümüzdeki rüya tabircilerinin çoğunun bilemediği ve anlayamadığı hususlardan biri de budur. Rüyalarda çok sık olarak bazı insanlar, başka insanların yerlerine kendilerini görürler. Tabirciler bunu bilemezlerse, göz önünde bulunduramazlarsa, bir gömleğin düğmelerinin atlanarak iliklenmesi, kaydırma yapılması misali, peşi sıra bütün tabirleri hatalı yaparlar. Madde madde tabiri doğru bilseler de yerli yerine oturtamazlar.
Bunun misali, kişiler gibi mekanlar da temsili olarak görülür sık sık… Vefa kursu da cemaatimizin merkezini temsilen görülmüş bu rüyada…
Merkezde devir teslim olacak ve buna aracılık yapacak kişi cemaatimizin mensubu bile olmayacak. Anlaşılıyor ki siyasi/idari yetkili bir kişi ya da resmi vazifesi/kimliği olmasa da çok etkili kişilerden biri olacak.
“Rüyada otopark görmek, hayırlara alamet eder ve rüya sahibinin yüzünü güldürecek, keyfini ve moralini yerine getirecek bazı gelişmelerin yaşanacağına rivayet edilir.” denilmiş tabirlerde…
“Demek ki, verdiğim mesajı almış, sosyal medya yasak vs denilerek hakikati daha fazla ne kadar gizleyebilecekler? Diye düşünüyorum.”
Bu kısımdan anlaşılıyor ki önce bir restleşme, karşılıklı mücadele süreci olacak, hatta bu çoktan başladı ve en kesin olarak yaptıkları şey “Sosyal medya yasak” deyip durmaları oldu. Tam Telegram Türkiye’de herkes tarafından duyulacak ve kullanılacak oldu ki bunun haberini istihbarattan önceden aldılar ve kısa süre öncesinde kardeşlerimize Telegram’ı yasakladılar. Neden? Çünkü Telegram’da Türkiye’den neredeyse kimse yokken, Akademi Dergisi vardı. Telegram’da yıllar öncesinden yayına başlamıştı. Rüyandan anlaşılıyor ki artık bu faydasız baskılardan, yasaklardan da geri duracaklar ve münafıklar tarafı pes edecek. İnatlaşmanın faydası olmadığını kabul edecek. Galiba o etkili ya da yetkili kişi de bu yönde karar çıkmasını sağlayacak. Dünyadaki pek çok farklı kesimden insanla ortak noktalarda buluşabildiğim biliniyor. Onun vesilesiyle de cemaatteki hainleri tesirsiz hale getireceğim ki cemaatteki münafıklar, masonlar, kriptolar, hep cemaat dışından hatta aslında yurt dışından yönetiliyorlar.
Süleymanlılar cemaatinin mason ve kara paracı lideri Alihan Kuriş
Kursun bitişiğindeki bina, merkezin yani cemaatimizin arka plandan yönetildiği yer demek. Bunun farklı tabirleri olabilir ama hepsi aynı kapıya çıkıyor. Arka plandan gerçekten cemaatimizi Gülderen yönetiyor, bunu daha önce defalarca yazdım. Lakin daha arka plandan Gülderen Kuriş’i ise kara paracı mason tarikatının üstadları yönetiyor. Onların arka planında MİT ve CIA yönetiyor. Aslında masonların MİT ve CIA’yı yönettiğini de söyleyebiliriz. Daha arka planında ise uzaylı taraflar yönetiyor. Alihan da Gülderen de çoktan biyonik robot yapıldılar. Hatta yakın çevrelerindeki bazı kişiler de çoktan biyonik robot yapıldılar. Alihan’ın 50 yaş üstündeki bütün idarecileri, mesulleri, Hisar Hastahanesine tıbbi kontrole göndermesi, bu konunun üstüne çok düşmesi bile bir oyun. İdari kadronun bu sırada bütün her şeyleri alındı. Vücut ölçüleri, görüntüleri, ses frekansları, genetik kodları hatta hafızalarına kadar her şeyleri alındı. Hemen peşi sıra biyonik robot yapılan kişiler de oldu.
Bu işler böyle dönmese, Alihan’ın, Gülderen’in, beraberce kara para, fuhuş, kumar, insan kaçakçılığı ve türlü suçlar işledikleri o sözde cemaat idarecilerinin gerçekleri sahada duruyor olsa, bunlar topluca çoktan pes ederlerdi. Şu kadar direnemezlerdi. Çünkü binbir türlü suçlarının, rezilliklerinin somut delilleri sadece bende değil, çok farklı farklı taraflarda da var. Ayrıca oyunu yeterince sert oynadığım, çok ama çok köşeye sıkıştıkları, uzun süredir ağır yük altında oldukları da gözler önünde. Bu şartlarda ya kaçarlardı, ya intihar ederlerdi, ya pes ederlerdi ya da içinde bulundukları masonik kara para ağı tedbiren onları da imha ederdi. Böyle olmasın diye yerlerine biyonik robotlarla geçildi. Rüyanın burasındaki bitişik binaya İngiliz Kraliyet ailesi de diyebiliriz. Senelerdir dünyanın dört bir yanında çok sayıda kara para çarklarını, ihanet teşekküllerini, kötülük merkezlerini çökerttim, hükumetler dahi çökerttim, liderleri siyaset sahnesinden düşürdüm, savaşları durdurdum ya da çıkarttım ama hala direnebilen kısımlar da var. İşte direnenler hep bu şartlara getirildiler, uzaylı tarafların müdahaleleriyle zorlaya zorlaya ayakta tutuldular. Benim iki ayağımdan biri teşkilatım ise diğeri cemaatimdir. Bunu da bildiklerinden ötürü cemaatimin üzerine çok oyunlar oynadılar ve cemaatimin sorunlarını çözmeme, münafıkların eline geçmiş idaresini elime almama mani oldular. Lakin, rüyandan da anlaşılıyor ki, bundan sonra direnmek isteseler de kısa süre sonra bir an gelecek ve tepeden aşağı yıkılacaklar. Sadece cemaatimdeki hain tepe kadro değil, Kraliyet ailesine kadar bu işin içinde olan herkes tepeden aşağı devrilecek. Ben, çoktan yazdım ve “Cemaatimi temizleyeceğim. İçindeki adamlarınızı sakince çekin. Her meselede olduğu gibi, bu meselede de baştan açıkça yazıyor ve ikaz ediyorum. Devamında mühlet vereceğim ve sonra çekmemişseniz gerekli müdahaleleri yapacağım” demiştim. Bunu çok iyi biliyorlar. Çekmek yerine, daha çok adam sızdırdılar. Benimle iyi geçinmek yerine, bu hususta da hep damarıma damarıma bastılar. Çünkü beni bitirmenin en tesirli yollardan biri olarak cemaati bitirmeyi ya da tesirsiz/güçsüz hale getirmeyi tercih ettiler. Yanlış yaptılar ve şimdilerde hatalarının bedellerini çok ağır ödeyecekler.
Gülderen hem kendisi gibi tabir edilebilir hem de kraliçeyi temsil ettiği söylenebilir. Zaten ikisine de işaret var denilebilir, ikisi aynı sistem.
Epeyi eskimiş olması da asırlardır dünya genelindeki bu zalim, bu şeytani, bu kanlı çarkın, dönen her türlü pislik işlerin merkezinde Kraliyet ailesinin de bulunması. Bir de sonlarının geldiğine işaret. Rüyada mutfak görmek ise zahmet ve külfete delalet eder ama sonu çok büyük kazanmak demektir. Muzaffer olmak demektir. Sevinçten yüzünün uzun süre gülmesi demektir.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov
Son bir iki aydır ben de dahil olmak üzere çok sayıda kişi, bu rüyanı tasdik eden rüyalar gördük. Hepsinin tabiri genel hatlarıyla aynı… Kraliçenin hatta dünyadaki en büyük şer merkezlerinden biri olan o kraliyet ailesinin de artık sonu gelmiş. Sonları çok yakın. Karşı karşıya geleceğim, çatışmalar olacak ve yine ben muzaffer olacağım. Dinsizlik, zulüm, vahşet, gözyaşı ile dolu olan şu dünyayı iman, adalet, mutluluk ile dolduracaksam eğer o kraliyet ailesini de tarihin çöplüğüne gömmek şarttır. Onlar varken bunu yapmak mümkün değildir. Bu rüyan aslında kısa sürede ne kadar büyük yol aldığımı ve yakında karşımdaki şeytani sistemin, Ankebut Ağının en merkez üslerini de yıkacağımı haber veriyor. Hatta bu kısımda tabir dışına çıkarak şu bilgiyi de vereyim. Cemaatimizin içinde benim aleyhime oyun kuran kişilerin en şerlilerinden ve önde gelenlerinden biri de aslen bir Ermeni/Hristiyan olan ve sonradan biyonik robot yapılmış olan Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’dur. En kısa süre içinde kafasını keseceklerimden biri de odur. Kısa süre önce de onu peş peşe ikaz eden kısa yazılar yazdım ama akıllanmadı. Bu da onun tercihi… Ona bu işlerde destek olan herkesin de ipini çekeceğim. Bunu da şimdiden tarihe bir not düşmüş oldum. Çünkü bu tabiri herkese açık şekilde mfs.tv sitesinde paylaşacağım.
Rüyanın ilgili kısmında, Gülderen’in az öncesinde uğurladığı kişiler var ve onlar, bu kraliyet ailesinin artık sona geldiğini, benim “Yapacağım” dediğim her şeyi yaptığımı çoktan anlamış ve kabul etmiş kişiler. Rüyadan anlıyorum ki bu tabiri okuyacaklar ve daha fazla inatlaşmayacaklar. Kraliyet ailesinden ve kraliçeden kopup uzaklaşacaklar. Böylece zararlarını asgari seviyeye indirerek varlıkta kalacaklar. Bazı taraflar akıllı olacaklar ve karşımda boşuna direnmeyecekler.
Aslında bu kısma kısacık eklemek geldi içimden. Bu rüyanı tasdik eden rüyalarımdan birinde ben “Ya Hay, ya Kayyum” diye zikrede ede elimde çok uzun ve sağlam bir tahta (Beşe on kereste denilenlere benzeyen uzun bir tahta) sallıyordum. Rüya bu ya, zombi denilen, ölü olduğu halde şuursuzca hareket eden iki güçlü, etkili, yetkili kadın varmış. Onlar asfalt yolda ve açık/güzel havada, önlerinde bir mani de olmadan ilerlerken, ben yolun yan tarafında beklemeye ve bir yandan da o uzun tahtayı yola doğru sallamaya başladım. Upuzun bir kılıcı sürekli savurur gibi yolun üzerinde çeviriyordum. Yolun yaklaşık yarısını bu şekilde kapatabilmiş oldum ama elimdeki tahta diğer yarısına uzanmıyordu. Bunu anlayınca hemen bana mani olmak için karşıma çok büyük bir örümcek şeklinde yapılmış robot çıktı. İki zombi kadını önden koruyacak ve beni yıkacaktı. Saniyeler içinde onu imha ettim. Ardından “Ya Hay, ya Kayyum” diye diye tahtayı sallayarak, hala şuursuzca o yolu geçmek için yürüyen o kadınlardan birini imha ettim, oyundan düşürdüm. İkincisine tahtam ulaşmadı ve o elimden kaçtı ama dünya liderlerinden biri yolun ilerisindeydi ve peşimden hamle yaparak onu da o lider oyundan düşürdü. Detaylarını anlatmadım, şimdilik anlatmayı da düşünmüyorum. Lakin robot örümcek demek, çoktan uzaylıların kontrolüne girmiş olan Ankebut Ağı demek. Ona iyice darbeler vurup karşımda hiç seviyesine düşüreceğim ve sonra zombi kadınlardan birini, yani Kraliçe Elizabeth’i imha edeceğim, oyundan düşüreceğim.
Senin rüyandaki mücadele kısmı zaten açık, tabire gerek yok. Ben kazanıyorum ve güçsüz kalınca karalama yolunu seçiyorlar. Öyle ki kural, sınır, değer tanımadan bunu yapıyorlar. Burada da hem Gülderen’in hem de arkasındaki asıl kişi olan Kraliçe’nin böyle yapacağını anlayabiliriz. Burada tabirin dışına çıkıp, akıl, mantıkla yorum yapıyorum ki kraliçe beni karalarsa, peşinden pek çok etkili ve yetkili kişi ona uymak ve iftiralarına, karalamalarına destek olmak zorunda kalır. Bu nedenle de ortalık fena karışır, çok büyük hadiseler olur. Bu nedenle de bana külfet, zahmet, mücadele var ama sonu benim için hayırlı…
Ta hazret-i üstazımız Süleyman Hilmi Tunahan (ks.) dan bana bırakılmış emanetler de var, bunlar bana çoktan malum, maneviyatı kuvvetli kardeşlerimize de çoktan malum ama rüyanın bu kısmında asıl konu olan şey/emanet ise riyaset/liderlik. Alihan ve Gülderen baştan beri bunu biliyorlardı ama gereğini yapmadılar, yapmıyorlar. Aslında ise arka plandan kraliçe dünyanın her yerinde fitne kazanları kaynattığı gibi cemaatimizle de uğraşıyor ve içindeki mason kişiler vesilesiyle cemaatimize de müdahaleler yapıyor. Hizmeti, yolumu, yolumuzu kesmek, bitirmek istiyor.
Bu işin sonu da belli, ne yaparlarsa yapsınlar, emanet sahibine veriliyor ve sonrasında ben tarihe geçen o haklı, meşru, çok sert ve çok büyük temizliği yapıyorum. Zan ediyorum ki Emir Timur gibi, Haccac-ı Alim gibi, İslamcı/münafık taifesi beni da ardımdan her devirde “zalim” diye anacak. İt ürüyecek, kervan/yolumuz her zaman yürüyecek.
Şu aşağıdaki dilekçenin bir kopyasını yazın, sonra altına imzanızı atıp hemen yarın ilgili müesseseye verin.
Bu güne kadar çok geniş mevzularda yayınlar yaptım ve iyi niyetim, samimiyetim, isabet oranım açıkça gözler önünde.
Her şeyi de buralardan yazıp anlatabilecek değilim. Büyük bir tırpan geliyor ve çok büyük sıkıntılar yaşanacak. Cemaatimizin idari kadrosu hakikaten rezalet bir halde. Suçlar, yanlışlar, dolandırıcılıklar, tacizler, tecavüzler ve türlü türlü rezillikler çok fazla sayıda ve bunların ispatları, şahitleri de çok sayıda var.
Bu yol, bu dünyanın temel direği. Bu yol kasten bu hale getirilmişken bile, bu yolun yolcularından bir kısmı, insanlığa çok büyük hizmetler edebildiler, ediyorlar. Lakin, dünyanın dört bir yanından çok fazla sayıda düşman unsuru, bu yolun artık bitirilmesine, yok edilmesine karar veriyorlar. İttifakla bu karara varmaktalar.
En açık şekilde yazıyorum, bunların bu yolu dağıtmasına, devlet gücüyle ezip geçmesine de mani olabilecek gücüm fazlasıyla var, bu güne kadar da mani oldum ama daha fazla olmayacağım. Çok büyük acılar, sıkıntılar çekeceğiz, hizmetlerimiz aksayacak, sorunlar yaşanacak, bir miktar güç de kaybedeceğiz ama yine de bu yapılacaklara mani olmayacağım. Çünkü ilahi adalet var. Gayr-i müslimler çalışıp sebeplere uyuyorken, birlik ve beraberlik halinde hareket ediyorken, dava şuuruyla mücadele ediyorken, karşılarında müslümanlar en az onlar kadar şuurlu ve gayretli ve birlik olmazsa, Allah zaferi gayr-i müslimlere de verir. Tarih boyunca bu, çok defa böyle oldu. Anlaşılan o ki bu defa da böyle olacak, zaferi onlara verecek.
Şahsıma, teşkilatıma, cemaatim içinde değer verdiğim bazı gerçek hocaefendilere karşı bir hadsizlik yapmayı denerlerse, o şartlarda karşılık vereceğim ve çok büyük karışacak bu dünya… Bu ikazımı dinlerlerse, sonrasına karışmayacağım. Bu eli onlar alacaklar, bakalım bir dahaki elde neler olur.
Cemaatimizin içindeki samimi erkek ve kadın kardeşlerimizden olup da çoktan ayarından çıkartılmış haldeki müesseselerde vazifeli olanlara tavsiyem, şu aşağıdaki dilekçeyi hemen yarın ilgili makama vermeleridir.
Bu güne kadar gönüllü olarak ve büyük mutluluk duyarak hizmet ettiğim bu cemaatin, Alihan Kuriş lider olduktan sonra istikamette gitmediğini, her geçen gün daha da istikametten ayrıldığını, cemaatin yönünün hayırdan şerre doğru dönmekte olduğunu görmekteyim.
Kurban hizmetlerindeki sorunlardan, teberruların nasıl değerlendirildiğine, toplanan bu kadar bağışlara rağmen hizmet etmekte olan personelin geçim temin edemez hale gelmesine, son zamanlarda peş peşe gelen taciz ve tecavüz hadiselerine, siyasi ve tıbbi kararlara, milletin ve insanlığın dertleriyle dertlenmemeye, hizmet maksadıyla verilen hizmetlerin ve yapılan yayıncılık faaliyetlerinin maddi kazanç elde etmenin bir aracına dönüştürülmesine kadar pek çok hususta vahim şüphelerim bulunmaktadır.
Bu meselelere, bu sıkıntılara yıllardır gerçekçi, samimi, iyi niyetli tedbirler alınmadığı ve müdahaleler yapılmadığı, bu kadar vahim hallerden gerçekten rahatsızlık duyulmadığı, Alihan Kuriş’in yolumuzdan, davamızdan ve cemaatimizin mensubu olan kardeşlerimizden kopuk olduğu, bambaşka ve zararlı bir yola gitmekte olduğu, artık tartışmasız surette gözler önündedir.
Son zamanlarda gaflet ve dalalet seviyesinin de ötesine geçildiğini, devletime ve milletime zarar verebilecek seviyeye gelindiğini değerlendirmekteyim.
Bu güne kadar bu yola hizmet ederken, aynı zamanda devletime, milletime, ümmetime, insanlığa, gelecek nesillere de hizmet ettiğimi düşünerek çokça gayret ettim. Şimdilerde ise gayretimin devletime ve milletime faydadan ziyade zarara dönüştürülebilecek olmasından, cemaatin üst isimlerinin bu derece art niyetle hareket ediyor olmasından çok endişeliyim.
Cemaatin lideri Alihan Kuriş’in, diğer aile fertlerinin ve cemaat idaresi için Alihan Kuriş’in çevresinde toplanan kişilerin iyi niyetlerinden artık emin değilim. Haklarında son zamanlarda sosyal ağlarda yapılan yayınların içindeki iddialar ve suçlamalar, bu iddialar ve suçlamalar karşısında sergilenen sessizlik, beni derin endişelere sevk etmiştir. Bu kadarını da görüp yaşadıktan sonra hala hüsnü zanla hareket edebilmek mümkün değildir. Bundan sonrasında gerekli duruşu sergilememek, dünyada ve ahirette cezayı gerektirir.
Biz bunu hak etmedik. Biz onlarca senedir, bu hallere gelmek için mücadele etmedik, hizmet etmedik. Bu devlete ve millete bir zarar gelmesi ihtimaline bile tahammül edemem.
Dinime, üstazıma, değerlerime bağlılığım tamdır, devam edecektir ama buvahim hal devam etmekte iken, bu umursamazlık ve “ancak art niyetle mümkün olabilir” dediğim bu tepkisizlik ve sessizlik devam etmekte iken, ben bu cemaate mensup kalmayacağım.
Bu günden itibaren de gücüm yettiğince bütün kardeşlerimi bu vahim gerçekler hususunda ikaz edeceğim ve devletimin, milletimin zarar görmemesini her şeyin önünde tutacağım.
Bu gerekçeyle ve dilekçeyle falanca vazifemden istifa ettiğimi ibraz eder, istifamın kabulünü ve kararın yazılı surette tarafıma ivedilikle tebliğini rica ederim.
isim soyisim tarih imza
(İstifa dilekçelerine yazılı cevap verilse de verilmese de istifa süreci uzatılsa, oyalama yapılsa ya da yapılmasa da en başından itibaren noter tasdikli şekilde ilerlemek ve o müesselerle ilişiğin kalmadığına dair noterden tasdik ettirmek, en isabetli yol olacaktır.)
Selamün Aleyküm Hocam, Bu gun öğleden sonra sekreteryamiz aradı Aksam 18:30’da idarecimiz benimle konusacakmis dedi. Gittim. Ses kaydı alabilirmiyim dedim sizin ifade ettiğiniz gibi, hayır olmaz dedi.
Konuya girdik ben sorun dediğiniz herseyi sordum o cevapladı ama hicbirseyin cevabini alamadım. Hep kaçamak cümleler kurdu. Bende o zaman Mfs hakli akademide ki idaalara cevap verilmiyorsa, susturulmuyorsa dava ile vs. Demekki haklılar aksi bir durumda engel olunurdu varsa kanitiniz, cevabınız yazın soyleyin biz size inanalım, ama yok Hocam verilecek cevapları yok. Dedim madem cevap yok bu haldeki bir merkeze itaat etmiyorum. O diyemedi ama ben dedim Siz beni hz. Ustazimizin müesseselerine girmeye engelleyemezsiniz, ben hizmetime devam ederim hatim, ve sohbetlere devam edecem hocalarımız çağırsa’da giderim. Hicbirsey diyemedi.
Topu taca atmaya calisti hep ama dedim ben size sordum sizde mesulsunuz, bana dedi git elazig da bölge idarecisine sor, dedim benim idarecim sizsiniz siz gidip sorun.
Yasaklama yazilari konusu geçince, Merkezdeki münafıkların işiydi, yazilara parantez açıp akademi dergisi url lerim eklendi dedim, hatta bir süre mail ile bilgi gönderilmesi yasaklandı dedim, yine cevap yok. Hasan Arıkan, huseyin kumaş onlardan bahsettim buyugumuze cok sorun çıkartmışlar di ses kayıtları ve yayınlar duruyor dedim, Bana diyor sen sorup sen cevap veriyorsun zaten, dedim biz sizden cevap bekliyoruz, ama yok
Neden sürüldünüz dedim eski yerinizden, güldü kim söyledi dedi. Biliyoruz dedim, cevap vermedi. Hz üstazimiz sizden daha iyi hizmet eden varsa vazifenizi devredin asıl vatanseverlik budur buyurmuş, siz yapamıyorsunuz, bırakmak zorundasınız, dedim.
Kim gelecek dedi. Benden iyi yapacak kişi kim dedi, Mehmet Fahri Sertkaya mı dedi ve gülerek sordu. Orasını ben bilemem dedim onu siz bileceksiniz, yapamıyorsunuz bari bırakın
Kac ihvan ve talebe kazandırdın dedi. Getirdiklerime sizin hain baş hocahanım sahip çıkmadı, ayrıldılar dedim. O hocahanım kaç ahavat, hocahanım, talebenin ayrılmasına sebeb oldu, neden göndermiyorsunuz dedim, onun hain olduğunu bilmeyen mi kaldı? Sırıttı insanca cevap veremedi.
Karşımda o kadar aciz kaldı ki ben evde cocuğumu bu kadar azarlamadım, adamda kızaracak yüz yok, cok üstüne gittim elle tutulur cevap veremedi, karşımda eridi resmen.
Dedim, hata yapan babam olsa yine cevabım ve tavrım aynı olurdu.
Benim vazifem burda hizmet etmek, Akademiyi bilmiyorum dedi, dedim burda hizmet ediyorum demekle, kendinizi kenara çekip benle alakası yok beni ilgilendirmez tavırları takınmakla sorumluluk kalkmaz.
Bir de konuşurken, gözlerinde tedirginlik, korku, şaşkınlık gördüm, sürekli saçını eliyle tarar gibi yapıp durdu. Siz daha iyi bilirsiniz bu piskolojik hareket tavrını…
Çıkarken de, ben herkese bunları anlatmaya devam edeceğim dedim, hiç hoşuna gitmese de bir şey diyemedi.
Boşuna gitmiş oldum ama iyi oldu, tedirgin olsunlar biraz.
V.a.s. Sordun mu ona “Sen de cemaatimiz içine sızmış gizli ermeni, gizli yahudi, mason ve kara paracılardan biri misin?” diye? Oraya kadar soracaksınız.
Dimdik duracak ve soracaksınız. Nerede tuhaf, sorunlu bir kararlarını, yönlendirmelerini görseniz, işte karşılarına böyle Allah için çıkacak ve dik duracaksınız. Bu hak yol, bir aile şirketi değil. Bu hak yol, üç beş tane omurgasız sürüngen kriptonun ele geçirebileceği, onlar üzerinden mason tarikatının ve MİT’in ele geçirebileceği ve kara para işlerine bile kullanabileceği bir yol, bir teşkilat değil.
Senin şahit olduğun ve anlattığının haricinde bana ulaşan istihbarat da var. Senin gizlice ses kaydı yaptığından çok endişeliler. Korkuları had safhada… İfşa olduklarına emin oldular. Bunun bir anda nasıl olduğunu anlayamadılar. Ne yapacaklarını bilemez haldeler. Bir yandan bu haldeler bir yandan da konuşurken “Her yerde biz varız, mfs bize bir şey yapamaz” deyip birbirlerini teselli ediyorlar. Daha doğrusu birbirlerini kandırıyorlar. Senin hakkında iftira, karalama yapmayı konuştular. “Benden bilmesin ama bu adamın rahat ettiğini de görmeyeyim buralarda” tarzında konuşuyor o kara paracı, hain, münafık, sefil mahluk…
Alihan Kuriş de konudan haberdar edildi. Alihan da çok penikledi. Kardeşlerimiz böyle duruş sergilemeyi artırırsa ne yapacaklarını bilemez halde… Eminim korkudan yine titremiştir. Zaten o derece korkak ve vur kafasına, al elindekini bir model o… Başka sebepleri de var ama ayağının kaymasında bir annesi, iki bu korkaklığı büyük rol oynadı. Çok az kaldı, taban her şeyi duyup sarsıldı. İstediğim buydu ve bundan sonrasında tartışmalar, anlaşmazlıklar hiç bitmeyecek. Biraz daha tansiyon yükselip herkes her şeyi iyice kabullenecek gibi olduğunda ben çok sayıda somut delili peş peşe paylaşacağım. Artık bunlarla beraber MİT de mason tarikatı da gizli ermeni ve yahudi çeteleri de mi yıkılıyor, ülke mi karışıyor, ne olacaksa olacak. Zaten siyasi sahada da buna proğramlamışım her şeyi… Heriflere doğru düzgün laf anlatıyorum, ikaz ediyor, mühlet veriyorum ama hala aynı şeytanlıklara devam edebilmeyi deniyorlar. Kendi tercihleri… Bizim bunlara bırakacak tarikatımız da vatanımız da devletimiz de yok.
O idareciye beni de sor açıkça… Ses ya da görüntü kaydı al. İzin vermezse de sor, üzerine git. Hakkımda ne söylerse, delil, ispat da sor. Daha önceki vazife yerinden neden sürüldüğünü de sor. Hiç çekinmeyeceksiniz, hz. Ömer’e halifeliği zamanında Allah için hesap soran sahabi gibi duracaksınız. Yanlışları sineye çekmeyeceksiniz, yanlış adamları aranızda tutmayacaksınız. Hep dediğim gibi, icabı halinde hemen savcılıklara ya da en yakın karakollara gidip şikayet edeceksiniz. Yargılanmalarını isteyeceksiniz.
Seyfeddin Alkan da köprüden önceki son çıkışta… Bu defa da sarsılıp kendine gelmezse, münafıklığı, hainliği, yiyiciliği açık kişilerin hepsiyle arasına mesafe koymazsa, şu kritik anda durması icap ettiği gibi dimdik durmazsa ve tevbe edip geri dönmezse, büyüklerimiz onu da çarpacaklar. Mühleti dolmak üzere…
Buldozerle ezer geçer gibi bir temizlik yapılıyorken, hiç kimseye ayrıcalık tanınmaz. Her kes kalbinin halini, niyetini, kimlerle oturup kalktığını, kimlere muhabbet duyduğunu gözden geçirmeli.
Cemaatimizin, milletimizin, vatanımızın, ümmetimizin bu kadar vahim sorunları varken, bu ilmi, yaşı ve tecrübesiyle kendisi konuşmayacak da kim konuşacak. Kimi beklemektedir. Gerçek yüzü meydana çıkartıldıkça susmaktan ve büyüler yapıp yaptırmaktan başka hiçbir şey yapamayan Alihan Kuriş’e ne zaman tavır alacakmış. Alihan Kuriş’in iplerini elinde tutarak onu oynatan annesi Gülderen Kuriş’in karşısında hakkı ne zaman haykıracakmış. “Siz bu hak ve büyük yolu yıkamaz ya da durduramaz ya da bölemezsiniz. İyice haddi aştınız. Tokadı yersiniz, çarpılırsınız. Biz de meydanı sizin gibi muzırlara bırakmayız.” diye ne zaman diyecekmiş.
Merhum büyüğümüzün uzaklaştırdığı Hüseyin Kumaş’la, onun gibi biri olan ve yenice çarpılıp ölen Hasan Arıkan’la ve daha yüzlercesiyle ne zaman Allah için mücadele etmiş ya da ne zaman edecekmiş.
Bu kadar sessizliğin, tepkisizliğin, hayırlı işlerden ve kişilerden bu kadar geri durmanın, şerli kişilerle ve işlerle bu kadar yakın olmanın bir izahı olmalı ya da buna büyüklerimizin vereceği bir karşılık olmalı.
Bu kadar ilerlemiş yaşında yüzünün hep bu kadar gergin, tavırlarının hep bu kadar soğuk, itici ve öfkeli olmasının sarsıcı bir izahı da olmalı. Samimi kardeşlerimiz de gözlerini bu hususlarda iyice açmalı.
Seyfettin Alkan’a da sormak lazım
Şu resimlere, Mehmet Yetkin’i hiç tanımıyormuş, hakkında hiçbir şey bilmiyormuş gibi nötr kalarak bir iki dakika bakın. Allah için samimi olmaya ve nefsinizi karıştırmamaya çalışın.
İç açıcı mı? İnsana güven veren, nur yüzlü, temiz yüzlü, vakur, iç rahatlatan bir hali var mı?
Onu ilk duyduğunuzda ya da gördüğünüzde size “Cemaatimizin mensubu meşhur hocaefendilerden biri. İlahileri, kasideleri ve mevlid-i şerifi çok güzel okur” diye tanıtılmasa, şu hallerine bakarak ne düşünürsünüz?
Mehmet Yetkin Ermeni kökenli birisiydi. Hayatında gerçekten müslüman olduğu zamanlar var mıdır, bunu Allah bilir ama hayatının son on yıllarında müslüman olup olmadığı değil, insan olup olmadığı tartışılırdı. Kendisini tanırdım. Çok defa aynı meclislerde/müesseselerde bulundum. Hatta aynı hatim halkalarında oturduk. Kendisiyle yan yana geldiğimizde diken üstünde oturuyormuş gibi olurdu. Bir de konuşmaya başladığım zaman daha da kötü olurdu. Enerjilerimiz o kadar çakışırdı. Buna rağmen yüzüme güler “Talha kardeş” diye hitap ederdi. Sözde hizmet ettiği müessesemizde onu gerçekten seven ve candan bir şekilde ona hürmet eden tek kişi bile görememiştim. Bizim gibilerin zaten bu hali anlaması en fazla on dakikasını alır. Lakin ben onunla çok defa denk geldim. Arasının en sıkı olduğu kişiler bile, onu aslında idare ederlerdi ve bazıları onu bana şikayet ederlerdi.
Mehmet Yetkin, nerede temiz yüzlü, güzel ahlaklı, samimi ve güvenilir bir gerçek Süleymanlı görse, onun ayağını kaydırmaya ve müesseselerimizden/yolumuzdan uzaklaştırmaya çalışırdı. Bir yandan yüzüme gülüp “kardeş” diye hitap ederken, bir yandan da o genç yaşımda ve çok zorda olduğum şartlarda bana da aynı muameleyi yapardı.
Çok büyük imtihanların ve sıkıntıların içinde olduğum ve bir an bile samimiyetten ayrılmayıp bir Süleymanlı evladına yakışacak şekilde dimdik durduğum o anlarda, kardeşimiz ve hocaefendi olarak bilinen bir şahsın, neden öyle tavırlar sergilediğini hiç anlayamadım. Bir saniyeliğine bile kendisine ısınamadım, muhabbet besleyemedim. O zamanda, onun ve çevresindeki onun gibi olanların karşısına geçecek ve mücadele edecek şartlar içinde değilim. Gün geldi, Mehmet Yetkin’in de GBT’sini çıkarttırdım, sorun ne imiş anladım ve “İşte bu, belliydi” dedim.
Hayatının son on yıllarında hiç terk etmeden yaptığı pis işlerden biri, samimi kardeşlerimize, talebelerimize ve hocaefendilere büyüler yapmak ve yaptırmaktı. Bu sahada paslaştığı pek çok kişi de sözde yolumuzun mensubu olan ve sözde hizmet ehli hocaefendilerdi. Bunların çoğu kripto kökenli kişiler. Cemaatimizin dahilinde ve haricinde geniş bir üfürükçü takımıyla paslaşırdı.
Paraya tek kelimeyle tapardı. Etrafındaki çok kişi bu halini bilirdi. O kadar çok içerdi ki rahatsızlıklarının bir kısmı çok içmekten hasıl olmuştu. Zaten bir kısmı da aşırı yemekten. Mehmet Yetkin denince akla nura, temizliğe, dürüstlüğe, insanlığa, iyiliğe, dinimize ve kardeşlerimize sinsizce düşman, alemcilere, münafıklara, yiyicilere, hainlere, şeytanlaşmışlara, namussuzlara gizlice dost bir kişi gelir.
Bunları sadece ben bilmiyorum, çok yüksek sayıda samimi kardeşimiz biliyor. Şahit olanlar çok. Az kaldı, zamanı gelecek, ben hepsini tek tek konuşturacağım. Kimliklerini gizlemeden videolu paylaşımlarda dahi konuşacaklar.
Mehmet’in bu derece hainliğini, alçaklığını, yiyiciliğini, ahlaksızlığını ve İslam’a düşmanlığını en iyi bilenlerden biri de Seyfettin Alkan… Ona da bir sormak lazım “Sen böyle bir adama onlarca sene nasıl tahammül ettin, neden aranızda husumet oluşmadı, neden enerjileriniz çakışmadı? Ne zaman Mehmet’i sert tenkit ettin ve Allah için ona tavır sergiledin? Ne zaman onun ve onun gibilerin hainliklerini ve zararlarını bertaraf etmek istedin? Neden böyle kişiler seninle arayı açmadılar? Neden sen Mehmet’in cenaze namazına gittin? Neden orada bu şahsı muteber biri gibi gösterecek tarzda konuştun? Hiç mi Allah’tan korkmadın? Milyonlarca mensubu bulunan bu yolda, birileri çıkar, bir gün bu oyunları bozar diye düşünmedin mi? Allah var, piran, hesap var, azap var, hiç titremedin mi?”
-Seyfettin Alkanı size soracaktım da çekindim yazmaya, akademinin Facebook zamaninda size karsi durmamıştı yanlis hatirlamiyor isem, Halil akdere mevzularinda, ama hızlıca yuzu yaşlandi burustu, bir videoda gordum tanıyamadım nerdeyse, uzunca görmemiştim.
Hz. Ustazimizi dunya gözü ile görüp önünde diz çöküp ilim okuyan kisiler boyle çıkması hele hele Seyfettin Alkan olması beklemiyordum hasan arikana bu kadar şasirmamistik.
Mehmet yetkinde bilmiyordum bu yönünü istanbulda kursta ondan söz açıldı hocamız youtubede onun bir videosunu buldu turk sinemasinda bir sahnede mevlidi serif okuyordu inanamadım.
+Mensubu bulunduğu gizli ermeni çeteleri sayesinde oynadı o filmde… Şu cemaatimizin içindeki kriptolara, münafıklara dair daha çok sarsıcı gerçekler var. Hepsinin meydana çıkma vakti geliyor. Duydukça daha çok sarsılacaksınız
Seyfettin Alkan
-Selamün aleyküm kıymetli hocam. Bundan 2 buçuk 3 sene kadar evvel di. Maltepedeki düğün salonunda Seyfettin Alkan ile karşılaştık. Mescid çıkışında. Ben 2 yaşındaki oğlumla tam girecekken kendisi çıkışta ayakkabılarını giyiyordu. Hamdolsun dedim içimden evladimin saçını bir büyüğümüz okşar ve dua etmiş olur dedim. O anda ondan ve bizden başka hiç kimse olmamasına rağmen ne çocuğun ne benim yüzümüze bile bakmadı. O mağrur yüzünü dikti, asik bir suratla çekti gitti. Çok şaşırdım ozamanlar. Konusu gelince hatırladım tekrar. Ne diyorsanız doğrudur.
+v.a.s. Maalesef, bunun misali çok hadise, çok şahitlikler var. Samimi kardeşlerimizi insandan/adamdan saymaz olmuşlar. Hazretimizin emanetlerini bizlere aktaramadılar. Dünyanın türlü fitnelerine kapılıp savruldular. Parası olmayanı muhatap almıyorlar. Sohbetlerde neler anlatıp öğretiyorlarsa, hep aksini yapmışlar, yapıyorlar.
-Bize zamanında çok tuhaf gelen her şeyin demek ki bir izahı var. Ve böyle böyle sizin sayenizde öğreniyoruz. Allah razı olsun
+Amin. Cümlemizden
Çok daha büyük şoklara, sarsılmalara da hazır olun.
İhvan ve ehavattan “Vallahü galibün ala emrik” hatmi yapmaları isteniyor.
Cemaatin en kritik noktalarına çok sayıda gizli ermeni, gizli yahudi, gizli mason, gizli büyücü ve hırsızın sızdığı ve hazret-i üstazımız başta olmak üzere, çok sayıda veli zatın bunları çarptığı, hallerinin çok ama çok fena olduğu şu günlerde, bunların talep ettiği hatimleri/okumaları yapanlar da çarpılırlar.
Herkesin aklı başında ve uzun zamandır neler anlattığımı herkes bir şekilde duyuyor. Bir önceki kısa yazımda ifade etmiştim. Bunlar, bu hainlerin iyi günleri. O Alihan Kuriş ve Alihan’a hayatı boyunca en çok musallat olan insan şeytanı Ayşe Gülderen de çarpılacak. Bunu ikinci keredir yazıyorum. Yaşayacağız ve hep beraber göreceğiz.
O Ayşe Gülderen kendini Türk ve müslüman olarak görmüyor. O devşirilmiş birisi. Kendini ermeni, yahudi, büyücü görüyor. Büyücülüğü normal görüyor. İslam şeriatına tabi değil. Bağlantılı olduğu ve paslaştığı kişiler hep gizli yahudiler ve gizli ermeniler. Cemaatin idari kadrosunu bunlarla doldurdular. Gülderen’in babası Kamil de gizli ermeni ve yahudi karışık bir soydan geliyordu. Kamil, zevcesi olan Ferhan’ın da ayağını kaydırdı. Gülderen, bu şekilde bir inanç, hayat ve davranış tarzını annesiyle babasından aldı. Birçok İslam tarikatını, içlerine sızarak ayardan çıkartmak isteyen kriptolar, bizim yolumuza da aynı teknikleri uyguladılar. Hz. üstazımız Kamil ile Ferhan’ın evliliğini münasip görmedi. Buna rızası olmadı. Merhum ağabeylerimiz çok sıkıntılar çektiler. Çok siyaset yaptılar. Tahammül ettiler, taktik davrandılar ve oyunlara karşı oyunlar kurdular. Bir taraftan küfrün devlet otoritesiyle çok şiddetli estiği o şartlara rağmen, bir yandan da içeriden ve en merkezden bu kadar büyük oyunlar kurulmuş olmasına rağmen, bu yolu, bu hizmeti varlıkta tuttular. Hatta bunca imkansız denilecek şartlara rağmen, bu yolu devleştirdiler. Dünyaya yaydılar. Bizim bu kadar büyük ağabeylerimiz/idarecilerimiz oldu.
Şimdi ise bu “merkeze, en merkeze sızmış hainler” hem ifşa oluyorlar, hem sözleri geçmez oluyor. Hem yargılanma korkusu yaşıyorlar. Hem de çarpılıyorlar. Her gün cemaat içindeki paslaştıkları hainler ve hırsızlar yıkıldıkça, dehşete düşüyor. Mum misali eriyorlar. Tam da “Tamamen ele geçirdik” dedikleri bir zamanda, neye uğradıklarını şaşırıyorlar. Yaşananlara inanamıyorlar. Büyüleri, büyücüleri, paslaştıkları çevrelerin destekleri, tuzakları, hileleri, işe yaramıyor.
Benim buralarda her şeyi en açık şekliyle yazmadığım biliniyor. Her şey, görmek isteyenlerin gözleri önünde yaşanıyor. Benim açıkça yazmam gerekmiyor. İşte bu kısa yazım da bir ikazım.
Bilinsin ki hala geri duranlar ve hala susanlar dünya ve ahiret saadetini kaybediyorlar. Amel defterlerini kapkara ediyorlar. Şu dünyadan çok fena/feci surette ve topluca ölerek göçüp gidecek ve ahirette ise akıl almaz azap çekecek kişiler arasına katılıyorlar. Gayretullaha dokunuyorlar. Dilsiz şeytanlardan oluyorlar. Kahrolacaklar amaaaa…
Bu asla susulamayacak şartlarda bile susanlar, bu derece dibe vuranlar, bir de üstüne bu hainlerin niyetine, sıhhatine, afiyetine, güçlenmesine niyetle okumaya teşebbüs ederlerse, hiç şüpheniz olmanız ki haddi iyice aşarlar ve çarpılırlar. “O kadar da değil” denir ve ibret-i alem olurlar. Öyle bir tokat yerler ki nesillerinden asırlar sonra gelenler bile bu sesi duyarlar ve irkilirler.
Benden söylemesi… Herkesin aklı var, hür iradesi var. Gözler önündeki şunca rezillikten, cemaatin getirildiği şu halden ve bunca ikazımdan sonra herkes hür iradesiyle tercihini yapacak ve ona göre de sonuçları olacak.
Öyle uzun uzun yazacak değilim. Zaten bir süredir yazılması gerekenleri yazmıştım. Sağda solda, her yerde bulunabiliyor bu yazılarım. Zaten elden ele de atıldı, dağıtıldı ve herkes okudu, anladı. Dediğim gibi oluyor ve şu cemaatimiz münafıklardan temizleniyor.
Önce kardeşi Mehmet Arıkan çarpıldı ve korona deyip gömdüler. Sonra karısı çarpıldı ve onu da korona deyip gömüp geçecekler. Arada başkaları da çarpıldı ve gömüp geçtiler. Ahmet Aygın’ın çarpılıp ölmesi karşısında zaten şok geçirdiler. Onun şoku geçmeden, üstüne kimler kimler çarpılıp cehennemine gidiyor. Daha önce bu gibi ikaz yazılarımı fantastik ya da deli saçması gibi görmek isteyen münafıkların korku dolu kalp atışları artık Mason teşkilatının bütün localarından duyuluyor. Daha bunların bir çoğu bilmiyor ki Ahmet Özbursa bile çarpılarak öldü. O ne şerli bir münafık, nasıl bir numaracı ve bir büyücüydü.
Şu sıralarda Hasan Arıkan ise hastahanede ve anladığım kadarıyla ona son bir şans daha verilecek, nasıl davranacağına bakılacak ve sonra ona göre muamele edilecek. Üstazımız daha pek çok kişiyi çarpacak. Alihan Kuriş’i de üstazımızın çarptığını, şeklinin kaydığını, öldürülmeyip ibret-i alem olarak meydanda bırakıldığını hep beraber göreceğiz.
Üç beş tane kripto yahudi, gizli ermeni, mason, bilmem ne bela tipler, cemaatimizin haricindeki hain ve insanlık düşmanı kişilerle, teşkilatlarla, en çok da mason teşkilatıyla paslaşıyorlar diye, kendilerini ne zan ederler, ölümsüz mü zan ederler, etten kemikten değil de çelikten mi zan ederler, ben bir türlü anlayamam. Akıl alır şey değil, topraktan yaratılmış ve fani olan insanların bu derece şeytanlaşmaları ve hiç ölmeyeceklermiş gibi, sonlarını düşünmeden ahmakça işlere kalkışmaları. Lakin haram yiye yiye nefisleri canavar gibi kuvvetli olmuş ve nefislerini bir anlığına bile yenemez, durduramaz olmuşlar. Adları gibi kesin surette biliyorlar ki bu din, hak din. Bu tarikat, hak tarikat. Bu mürşidimiz, hak mürşid ve ben de bu yolun hizmetkarıyım. O mürşid-i kamilin evladıyım ve o mürşid kamille aynı soydan gelen bir kişiyim. Yirmi yıldan fazla bir süredir, akıl almaz şartlar/imtihanlar altında bu hizmete, bu günlere hazırlanan bir kişiyim. Bu hak yol hiç sahipsiz bırakılır mı? Hz. Allah, hz. peygamber, hz üstaz, merhum ağabeylerimiz sahipsiz bırakır mı?
Bu münafıkların yaptıklarına küfr-ü inadi denir. Bile bile, her şeyin farkında ola ola nefislerine ve şeytanlarına tabi olmaya, mağlup olmaya devam etmelerine küfr-ü inadi denir.
Hasan Arıkan’ın etrafında bir de çok şerli bir dişi insan şeytanı vardı ki o da gizli ermeni ve gizli yahudi karışık bir soydan gelen karısıydı. Ben mevzu olduğumda bu karısı açar ağzını, yumar gözünü ve aklına gelen her şeyi söylerdi. Biraz aklını ön plana çekmek isteyen ve akıllıca davranmak isteyen Hasan’ı da iyice felaketlere sürüklerdi. Hasan Arıkan’ın hayatında ona musallat olan en büyük şeytanlardan biri, yani büyücü ve insan şeytanı olan o karısı, artık yok. Allah bilir ama kendisi de muhtemelen köşeden dönecek, hastahaneden çıkacak ve sonra bakacağız, neler olacak.
Az daha unutuyordum. Son zamanlarda adeta yemeyip içmeyip bütün mesaisini bana ve ekibime büyüler yapmaya ve yaptırmaya harcayan ve haddi iyice aşan o Gülderen’i de ufaktan bir çarptı hz üstazımız ama ayar alacak gibi durmuyor. Bakalım o cephede neler olacak ve Alihan Kuriş, hayatında kendisine en çok musallat olan, ayağının kaymasında en büyük payı bulunan baş şeytanlardan biri olan o annesi Gülderen Kuriş’ten kurtulabilecek mi ve kurtulursa neler yapacak.
Aksiyon, gerilim, macera, intikam, entrika, ihanet, gizem, korku ve mutlu son… Hepsi bu hikayede olacak.
Ben mi? Ben de buralarda olacağım. Bunların hepsinin mezara girdiklerini göreceğim. Öldüremediler ve öldüremeyecekler. Durduramadılar ve durduramayacaklar.
Çünkü çoktan “Ben evladımı kimseye vermem” buyruldu ve ben bunu çoktan ilan ettim aleme, alemlere…